Nefsin Putları ve Gerçek Varlığımız

Kısa Özet

İsmail Acarkan, insanın bir yandan zaman ve mekândan bağımsız hakikibir "Varlık" yönü, diğer yandan yaşadığı olaylar üzerinden kendini tanımladığı ikincibir yönü olduğunu anlatıyor. Bu ikinci yön; çocukluktan gelen yaralar, boşluklar ve "geç kaldım", "sevilmeyen biriyim" gibi hikâyeler üzerinden bir kimlik inşa ederek gerçek varlığı örtüyor, bunlara "put" adını veriyor. Çözüm olarak bu putları acele etmeden, sakin bir gözlem ve sorgulamayla tanımayı, ürettikleri sahte hikâyeleri fark etmeyi öneriyor ve sohbeti Duha suresinin ilk iki ayetiyle bağlıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsanın yaşadığı olayları bir "deneyim" olarak görmek yerine onlarla özdeşleşip bir kimliğe (örn. "sevilmeyen biriyim") dönüştürmesi, gerçek varlığını örten bir perde oluşturur.
  • Yaralardan doğan ihtiyaçlar ("kendimiispat etmeliyim", "sevilmeliyim", "güçlü olmalıyım" vb.) birer "put" gibiişler ve insanı yönetir; çözüm bunları hemen kırmak değil, gerekirse aylarca da sürse sakince gözlemlemek ve sorgulamaktır.
  • Hazreti İbrahim kıssasında büyük putun kırılmayıp kavmine sorgulatılması gibi, insan da kendi "putlarını" — onların gerçek olup olmadığını — kendi kendine sorgulamalıdır.

İnsanın İki Yönü: Hakiki Varlık ve İnşa Edilen Kimlik

Evet, hoş geldiniz arkadaşlar. İnsanın iki boyutu veya iki yönü olduğundan bahsediyoruz birkaç haftadır. Onun tam, bütün, eksiksiz; bedenden, zamandan, mekândan bağımsız olan bir yönü var. Biz ona insanın Varlık yönü, gerçek varlık hali, spiritüel hali, hakiki ve doğal hali de diyebiliriz. Bir de bir yönü var: bir beden taşıyan, aynı zamanda zaman ve mekân içinde belli deneyimleri olan, belliilişkiler içinde etkileşim yaşayan; anne, baba, kardeş, sosyal çevre vs. ile bir etkileşim yaşayan. Ve en önemlisi, yaşadığı olaylar ve durumlar üzerinden kendisiyle ilgili tanımlar üreten bir yönü var. Bu ikinci yön, çok dikkatli bir biçimde tanınması, gözlemlenmesi ve anlaşılması gereken bir yöndür.

Neden? Çünkü biz, geçen haftalarda da bahsettiğimiz gibi, birçok şeyle özdeşleşebilme potansiyeli taşıyoruz. Yani bir şeye "kendim" deme potansiyeli çok güçlü olan bir bilince sahibiz. Bedenimize kendim diyoruz, yaşadığımız olaylar üzerinden ortaya çıkan düşüncelere kendim diyoruz, davranış tarzlarımıza kendim diyoruz, olaylar içinde hissettiğimiz duygu durumlarına kendim diyoruz ve bunun üzerinden şekillenen bir kimlik, bir kişilik, bir kendilik inşa etmeye çok eğilimliyiz.

Bunu niçin iyi gözlemlemeliyiz? Çünkü bu, biraz önce bahsettiğimiz gerçek kendimiziörtebilir, onu perdeleyebilir. Ve siz artık ömür boyu onu görmeyebilirsiniz. "O gerçek varlığınız ne ki acaba? Benim gerçek varlığım ne ki?" "Benim gerçek varlığım işte bu; bir bedenim var, anne babam var, işte büyümüşüz, şöyle davranmışlar, böyle hissetmişim, kendimi böyle algılamışım, kendimle ilgili şöyle şöyle düşünüyorum, kendimi böyle görüyorum" diye bir hikâye üretip onu örtmüş olarak ömrümüzü devam ettirebiliriz. Böyle bir ihtimal var.

Perdenin Oluşumu: Yaralar ve Hikâyeler

Peki bu durum neye sebep olur? Gerçek varlığınızı tamamen unutmanıza sebep olur. Artık "gerçek varlığım" kavramı bile sizin için bir anlam ifade etmez. "Neymiş ki benim gerçek varlığım?" dersiniz. Size "sen gerçekten varsın, tamsın, değerlisin" denildiğinde bunlar kulağa hoş geliyor ama çok da bir şey ifade etmiyor. Ama güzel, hoş şeyler: sen varsın, tamsın, mükemmelsin, eksiksizsin, Yaradan'a aitsin. Hoş, fena değil yani. İnsanı tırnak içinde teselli ediyor ama pek içeriye tam olarak geçmiyor. Peki niye tam olarak içeriye geçmiyor? Çünkü onun içeriye geçmesini engelleyen bir bariyer var, bir engel var, bir perde var. O perdeyiiyi tanımak zorundayız; bunu göz ardı edemeyiz.

Örneğin kendimi değersiz hissetmekle ilgili bir hikâyem olabilir. "Hiçbir zaman tam olarak anlaşılmadım" diye düşünüp bundan dolayı hep kendimi eksik hissedecek bir hikâyem olabilir; "kendimiispat edemedim" ile ilgili bir hikâyem olabilir; kendimi kötü hissediyor hâlim olabilir. Çünkü neden? Çünkü anneme babama kendimi hiçbir zaman ispat edemedim. Hiçbir zaman onlar bana "sen benim evladımsın, seninle gurur duyuyorum" demediler. Böyle bir söz duymadım onlardan. Dolayısıyla içimde ne var? Kendimiispat etme dürtüsü var, kendimiispat etme yarası var, kendimiispat etme acısı var aslında.

Şimdi böyle bir acıyla yaşarsanız — tırnak içinde söylüyorum — Allah size hitap etse duymama ihtimaliniz vardır, deyim yerindeyse. Neden? Çünkü öyle bir yaranız var ve o yarayla o kadar meşgulsünüz ki "kendimiispat etmem lazım" diyorsunuz. Mesela Allah size dese ki — rüyanızda diyelim, biraz daha anlaşılır hâle getirelim — mesela rüyanızda Allah'ın nidasını işittiniz diyelim: "İşte sen varsın, sen tam bir varlıksın, eksiksizsin, seni en güzel kıvamda yarattım" dese, "rüya" deyip geçersiniz mesela.

Veyahut "ne bileyim, hoştu ama işte rüya" dersiniz. Ben neyim? Ben başarabilme acısı duyan, başaramamanın ezikliğini, hırsını, öfkesini bazen duyan biriyim çünkü. Ben buyum yani. Ben nasıl Allah'ın tam olarak yarattığı bir varlık olabilirim ki? Nereye baksan hep bir eksiklikten bahsediyoruz, hep bir yaradan bahsediyoruz, hep tamamlanmamış hikâyelerimizden bahsediyoruz. Kimse seni tam olarak anlamadı, kimse seni tam olarak sevmedi, kimse seni tam olarak dikkate almadı, kimse senin varlığının tam olarak farkına varmadı, sen hiçbir zaman kendini tam olarak gösteremedin gibi birçok hikâyemiz var.

Veya hoş bir hikâye ama sonra — tırnak içinde — olumsuz sonuçlanmış: "annem beni çok severdi ama çocukken vefat etti, 10 yaşında vefat etti, 15 yaşında vefat etti"; "babam beni çok severdi ama genç yaşta kaybettim" derim. Ne olur aslında? Diyelim ki çok güzel bir baba-oğul ilişkisi yaşamışsın, çok güzel bir anne-kız ilişkisi olmuş ama anne vefat etmiş, baba vefat etmiş. O zaman ne oluyor? O da bir başka acıya dönüşüyor. Neden? Çünkü bir şey bitmiş, sonlanmış; onun acısını da taşımaya başlıyorsun. Ve hayat, biteviye aslında bu hikâyelerin bir birikimi olarak karşımıza çıkıyor. "Hayat yaşıyoruz, ne yapalım, işte öyle böyle yaşıyoruz" demeye başlıyoruz.

İçeride hep — tırnak içinde söylüyorum, psikolojik anlamda söylüyorum, yanlış anlaşılmasın — böyle bir varlık sancısı var: "Ne yapacağım? Bir şey yapmam lazım, kendimiiyi hissetmem lazım, kendimi değerli hissetmem lazım, kendimi ortaya koymam lazım, geç kaldım, yetişmem lazım." Sana kim demişse "geç kaldın" diye, değil mi? Hepimizin bir geç kalmışlık hikâyesi vardır değil mi mesela? Farklı farklı alanlarda bir geç kalmışlık hikâyesi vardır. Nereden çıkıyorsa demeyeceğim — çok basit, her biriniz bana bir hikâye anlatabilirsiniz değil mi? Ben kasıtlı söylüyorum. Ben hakikaten nereden çıktığını biliyorum ama çıktığı yerin gerçek olmadığını biliyorum. O yüzden nereden çıktığının ayırdına varmamız gerekiyor.

Geç Kalmışlık Hikâyesi ve Egonun Oyunu

Bu hikâye nereden çıkıyor? "Geç kaldım." Neye geç kaldım? Ve hep şu soruyu sorarım muhataplarıma: "Geç kaldığını düşünen kim?" derim. Bu kim? Ben, Ahmet, Ayşe, Fatma — bu değil yani, kastımız o değil. "Kim" derken, bu nasıl bir "ben" algısı? Bu kişi nasıl biri? Mesela diyelim ki tam biri mi? Geç kaldım diyen bir insan tam mıdır? Hayır, eksiktir. Geç kaldım diyen insan bazı konularda yetersizdir. Geç kaldım diyen insan bazı konularda alacaklıdır. Geç kaldım diyen insan bazı konularda haksızlığa uğramıştır. Geç kaldım diyen insan hakkını tam olarak hak ettiği ölçüde ve hak ettiği zamanda alamamıştır; o yüzden geç kalmıştır. Ve bunun gibi birçok hikâyeyi buna ekleyebilirsiniz. Bir "geç kaldım" hikâyeniz vardır diyelim. Şimdi siz geç kaldım hikâyenizle, Allah "ey kulum, gel, seni çok özledim, artık bu dünya serüvenim bitti, gel bana" dese, muhtemelen gidemezsiniz, onun çağrısına cevap veremezsiniz. Neden? Çünkü geç kalmışsınız, tamamlamanız gereken bir şeyler vardır.

Ve işin ilginç tarafı, insan bir şeye geç kalmışsa onu asla tamamlayamaz. Neden?

Nedeni şu: geç kaldığınızı düşündüğünüz bir şeye ulaştınız, zihniniz size şu oyunu oynayacaktır: "Ama daha önce de olabilirdi bu." Diyelim ki o geç kaldığınız konuda tırnak içinde başarıya ulaştınız; bu sefer zihniniz diyecek ki "ama bu 5 sene önce olmalıydı, falan nedeniyle 10 sene önce olabilirdi bu" diyecektir. Ve size o yaşadığınız olumlu şeyi bile tam olarak tattırmayacaktır. Hani bir şarkı var ya: "geç buldum, çabuk kaybettim." Yani her zaman egonun bir hikâyesi olacaktır.

Dikkat edin, her birimizin çocuklukla ilgili böyle bir "olmasaydı" hikâyesi vardır. "Şöyle olmasaydı, böyle olmasaydı" hikâyesi vardır. Biz bunlara ne diyoruz? Bunlara yaralar diyebiliriz. Bu yaraların oluşturduğu acılar diyebiliriz. Bunların oluşturduğu boşluklar diyebiliriz. Mesela yeterince güven hissetmemişseniz içinizde bir güven boşluğu oluşur. Yeterince cesaretlendirilmemişseniz, hele hele korkutulmuşsanız, bazı konularda içinizde böyle bir cesaret boşluğu vardır; bir türlü cesaret gösteremiyorsunuz, böyle bir tutukluk var — cesaret etmenizi engelleyen bir şey, bir boşluk var gibi. Dolayısıyla aslında hayatta ne vardır? Bu hikâyelerimiz tarafından tanımlanmış bir kimliğimiz var. "Kimsiniz?" diye bize sorulduğunda anlattığımız şeyler bunlardır. Ve bunlar o gerçek varlığımızın üzerinde bir perde gibidir; bizim baktığımızda gördüğümüz şey budur.

Tabii ki bunu bazen ne yaparız? Üzerini örtmeye çalışırız: "boşver" deriz, "geçti gitti" deriz. Ama hakikaten "bak, geçti ve gitti" ya da "bu bir deneyimdi, benim varlığımı bu yaşadığım olaylar tanımlamıyor, ben sadece bazı olaylar yaşadım ve bunları gelip geçen şeyler olarak gördüm" demiyoruz. "İşte neyse, geçti", "boşver, mevzuyu açmayalım" diyoruz. Neden? Çünkü yaramız var orada. Yaramız olmadan geçmişimizi konuşamıyoruz. Dikkat edin, anlatabildim mi? Çünkü orada bir yara var, bir acı var, bir boşluk var. Ve kendimizi tanımladığımız şey bunların üzerinden oluşuyor.

Peki ne yapacağız? "Hocam, bunlar hep benim fısıltılarım mı?" Hangi ben? İçeridekiayartıcı mı? Başka ne tür benler var? Bir de Allah'ın güzel sesi var, vicdanın sesi. O kabul ederse iyi eder, elinden geleni yapar. Evet, işte onun ayırdına varabilmek ve

gerçek olan hangisidir, daha doğal olan hangisidir — bizim psikolojik dünyamızdakiolaylar ve bunların tanımladığı durum aslında bir çeşit "ben" gibidir değil mi? Hepimiz bunları "ben" gibi hissetmişiz, bir nevi.

Deneyim mi, Kimlik mi? Özdeşleşmenin İnceliği

Mesela bize sorulsa: "Göz ardı edilmek nedir?" dersiniz ki "ben bunu yaşadım." Veya "unutulmuş olmak nedir?" "Ben bunu yaşadım" dersiniz. "Terk edilmek nedir?" "Bunu yaşadım" dersiniz. Terk edilmek için illa anne babanızın sizi terk etmesi gerekmez; bazen bir ebeveynin 5-10 dakika gecikmesi bile bir terk edilme gibi algılanabilir. Dolayısıyla aslında ne yapıyoruz? Bizler, bütün bu yaşadığımız olayları birer deneyim olarak tecrübe edebilecek bir donanımdayken, bunların üzerinden bir özdeşleşim üretiriz. Deneyim özdeşleşmeye döner ve özdeşleşme kimliğimiz hâline gelir.

Dolayısıyla "sevilmemek nasıl bir şeydir?" — "ben bunu deneyimledim" demek yerine ne yaparız? Deriz ki: "ben bunu çok iyi biliyorum, ben bunu yaşadım." "Sevilmemek nedir, bana gelip soracaksın." "Önemsenmemek var ya, o nedir, gelip bana soracaksın, çünkü ben bunu yaşadım." Sadece dikkat edin: olgu olarak "yaşadım" demiyoruz aslında. Öyle desek o bir deneyim anlamına gelir. "Sevilmemek nedir, ben bunu deneyimledim" diyebiliriz — bu bir deneyim çünkü. Mesela diyelim ki annen olur, baban olur, arkadaşın olur, öğretmenin olur, sevmemiş olabilir. "Sevilmemeyideneyimledim" diyemiyoruz değil mi? Çocukken bunu diyebilsek ne kadar hoş olurdu. Aslında belki çocuklara bunu öğretmek lazım.

Diyelim ki bir çocuk okuldan geldi, çok üzgün. Anne sordu: "Ne oldu?" "Arkadaşım dedi ki ben seni sevmiyorum." "Ne kadar ilginç, sen sevilmeme deneyimi yaşamışsın" desek, o da gerçekten bunu böyle anlayabilse aslında değil mi? "Evet anneciğim, ben ilginç bir deneyim yaşadım, haklısın, sevilmeme deneyimi yaşadım." Bunları böyle kodlayabilseydik hayat çok daha doğal olurdu. Diyelim ki baba veya anne ilgisiz diyelim. Çocuk dedi ki "anne babam benimle hiç ilgilenmiyor, 'ne yapıyorsun baba?' diyorum, 'sen git annenle konuş' diyor" falan. "Ne kadar ilginç, bir insanın seninle ilgilenmemesi deneyimi yaşıyorsun, nasıl bir deneyim, anlat bakalım" diye — aslında bunu özdeşleşmeden yaşayabilseydik, çok ilginç bir deneyim olarak hayatı tanımlardık. Ve hakikaten aslında öyledir; hayat aslında öyle bir şeydir. Fakat insanın özdeşleşme eğilimi var. Özdeşleşme eğilimimiz ya da potansiyelimiz olduğu için, tabiiki ya hakiki bir şeyle özdeşleşeceksin — kendini Allah ile tanımlayacaksın — ya da yaşadığın olaylarla, o olaylar üzerinden ortaya çıkan duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek tanımlayacaksın.

Peygamber Örneği: Özdeşleşmeden Yaşanan Bir Hayat

Mesela ilginç bir şeydir: Peygamber'de böyle bir şeyin pek olmadığını görüyoruz.

Babası doğmadan vefat etmiş, 2-3 yıl süt annede kalmış, annesi kendisi 6 yaşındayken vefat etmiş, onu amcası ailesine almış, orada büyümüş, vesaire vesaire — böyle bir süreci var değil mi? Peygamber'in yaşam sürecine baktığımız zaman, bunların üzerinden üretilmiş bir hikâyeye rastlamıyoruz, bunların üzerinden üretilmiş bir kimliğe rastlamıyoruz.

Yaralar, Maskeler ve Savunma Mekanizmaları

Peki biz ne yapacağız? Bu durumda birçok şeyle yaralanmışız, birçok etkiye maruz kalmışız, onun üzerinden birçok reaksiyon üretmişiz, birçok savunma mekanizması üretmişiz. Kendimizi ezik hisseden içeride bir benlik var ama kibirli bir benlikle onu örtmüşüz. "E peki ezik mi olayım?" Hayır, aslında ezik olman da gerekmiyor ama kibirli olmana da gerek yok. Ezikliğini örtmek için, ezik olduğun zannını örtmek için — sen ezik değilsin aslen ama ezik olduğuna dair bir zannın var, onu da örtmen lazım.

Çünkü seniinsanlar böyle görürse yaralayabilir, incitebilir, baskı uygulayabilir, sana kıymet vermeyebilir, görmezden gelebilir. Hatta belki görmezden geldiler de o yüzden böyle sert bir kabuk ürettin, o yüzden bir kibir maskesi ürettin belki. Dolayısıyla aslında ne yapıyoruz? Sadece özdeşleşmelerimizle de kalmıyoruz; o özdeşleşmeler bir kısım maskeler ve savunma mekanizmaları oluşturuyor. O savunma mekanizmaları bizim neyimiz oluyor? Güya bizi koruyan kalkanlar gibi, muhafızlar gibioluyor. "Öyle yapmasam şöyle olur" diyoruz değil mi?

Mesela bir kedi bir köpekle karşılaştığında ne yapıyor? Kabarıyor, kendini olduğundan büyük gösteriyor. Niye? Kedi köpeğin algısını değiştirmeye çalışıyor, kendini olduğundan büyük göstermeye çalışıyor ki köpek tarafından saldırıya uğramasın. Bizim de kim bilir bu tür ne kalkanlarımız var. Ama bereket versin kediler — ben daha öyle bir kedi görmedim, hani kabardıktan sonra tekrar eski hâline dönmeyen bir kedi görmedim. Ama biz öyle değiliz; biz eski hâlimize dönemiyoruz, böyle bir kabarmışız bir yerde. Diyelim ki kendimizi korumak istedik, baskı uygulayan birinden, ama hâlâ o kabarıklığımız devam ediyor. Neden? Dikkat edin, kediler kabardıktan sonra, tehlike geçtikten sonra şöyle bir silkelenirler; aslında o enerjiyi, o kalıbı bırakırlar. Ama insanda öyle değil. Bazen ben çok dramatik bazı insanlar gördüm; o hâlinden, duruşundan, hareketinden, mimiğinden, nasıl bir olayla karşılaştığını tahmin edebiliyordum. Ve gerçekten konuştuğumda da o tahmin gerçek olarak çıkabiliyordu. Mesela bazı insanlar görürsünüz, "Kurtlar Vadisi"ndeki gibi ağır ağır ve yan yan yürüyen tipler — muhtemelen bunlar çocukluklarında ya dayak yemişlerdir, ya baskı görmüşlerdir, ya birileri onları ezmeye çalışmıştır. Onlar da bir eziklik hissetmişlerdir bir şekilde ve bunun üstesinden gelmek için kibirli, burnundan kıl aldırmayan bir tavır içindedirler. Veya bir insan görürsünüz, küçücük bir olayda hemen kavga eder. Neden? Çünkü çocukluğunda ezildiğini hissetmiştir ve "bundan sonra kimse beni ezemeyecek" demektedir. Hatta geçmişin bütün faturasını, hayatının ondan sonraki karşılaştığı kişilerine yükler, hem de onları 5 ile 10 ile çarparak. Küçücük bir olaydır mesela: trafikte biri öne geçmiştir; öyle bir kavga eder ki zannedersiniz ölüm kalım savaşı veriyor. Aslında o anki savaşı vermiyor; geçmişte biriktirmiş olduğu onlarca haksızlığın hesabını soruyordur o küçük olayla. Ama kendisi bunun farkında değildir. Orada bir hikâye birikmiştir ve siz o hikâyeyle hayata bakmaktasınız.

Durum Tespiti: Acele Etmeden Gözlemlemek

Dedik ya, peki ne yapacağız? Aslında bir şey yapmadan evvel, olan durumu gözlemlemeye, olduğu gibi kabul etmeye ihtiyacımız var. Burada "kabul etmek" derken onaylamayı kastetmiyorum; "olan durumun bana bir fotoğrafını çek: ne oldu, ne var, olan nedir?" Hani bir deprem geçirdik diyelim, depremde ne yaparlar? Tek tek bütün binaları, daireleri, kolonları incelerler değil mi? Önce durum tespiti yapılır. Ama böyle durum tespiti "tamam, anladık, biraz baskı altında kalmışım, hemen geçelim" değil; onu iyice gör, hiç acele etmene gerek yok. Ayrıntılı, objektif, sakince bir durum tespiti yap; o durumun hikâyesini çıkar. Bazen olur ya, böyle bir topraktan bir kesit alırlar; mesela o kesitte "1894'te İstanbul'da bir deprem olmuş, ortalama muhtemel şiddeti bu olabilir" derler. O kesitten belki 500 yıllık, 1000 yıllık bir deprem hikâyesiçıkarabilirler; çünkü orada izler vardır. O yüzden biz de o hikâyemiziiyi gözlemlemeliyiz. Hatırladığımız kadarıyla o hikâyenin bütün ayrıntılarını iyi gözlemlemeliyiz ve orada sakince kalmalıyız. Orada sakince kalabildiğimizde aynı zamanda o kişi olmadığımızı da fark edebiliriz. Orada durun ama oradan kaçmayın; çünkü kaçmak özdeşleşmek demektir, özdeşleştiğiniz için kaçarsınız. Ama özdeşleştiğiniz bir durumda bile kaçmayıp durduğunuzda ne olacak? "Bunu hatırlamak istemiyorum" dediğim o durumda durayım, hatırlayayım. Bakalım, ya o beni yiyecek ya ben onu yiyeceğim — tırnak içinde. O yüzden böyle bir kitap var: "Benleri Yemek" diye bir kitap — "Eating I" diye bir kitaptı zannediyorum, tam hatırlamıyorum ama Türkçesi o.

Putperestlik Metaforu: Hikâyelerimizden Ürettiğimiz Putlar

Bugüne kadar benler bizi yedi. O benler bizi yedi: ezik ben, öfkeli ben, kızgın ben, anlaşılmayan ben, kendini değersiz hisseden ben, kibirli ben — bir sürü ben. Onlar bizi hep yediler ve yemekteler; hani yamyamlık diyorlar ya, beter bir şey değil mi — bunlar bizim aslında bizi yiyenler. Ama eğer durursanız siz onları yiyeceksiniz.

Aslında onları yemek ne demek? Onların ters dönmüş hikâyelerini düzeltme imkânı bulacaksınız aslında. Güzel bir metafordur: derler ya işte Araplar putlara taparmış, atıyorum helvadan şundan bundan put yaparlarmış, sonra acıkınca yerlermiş. Aslında çok güzel bir metafor bu. Bizim de böyle yaşadığımız olaylardan üretilmiş putlarımız var. Mesela sen değerlilik putunun önünde duruyorsun ve diyorsun ki ona: "söyle bana, kendimi değerli hissetmek için ne yapayım?" O da sana bir şeyler söylemeye çalışıyor herhalde, ya da sen oradan bir şey çıkarıyorsun: "değerli olmak için ne yapabilirim?" Veya sevgi putu var değil mi; diyorsun ki "sevilmek için ne yapayım, makyaj mı yapayım, havamı mı atayım" — bir sürü hikâyen var. Onun yanında dur; hiçbir şey yapmana gerek yok, sadece gözlemle. Ve orada aslında sevgi nedir, sevilecek olan şey nedir, kim sevilecek, sevilmeyiisteyen nedir, gerçekten o bir varlık mıdır, ben o muyum, yoksa başka bir şey miyim? Böyle sakin ol. Hatta bunu aylarca yapabilirsin. "Hemen bunu çözmeliyim" değil; hayır, hemen çözme. "Bir aydır sevgiputunu gözlemliyorum, sevgi nedir diyorum, sevilmek nedir diyorum, sevilmek isteyen kim, onu anlamaya çalışıyorum" de. Mesela sevilmek isteyen, kendini hiç sevilmemiş hisseden bir benlik olabilir — bir çocuk benlik. Hiç sevilmemiş ve hep bunun acısını taşıyan; "sen sevilmeyen birisin, hatta annem bana 'seniistemeden yaptım,

düşürmeye çalıştım' derdi" falan — bütün hikâyeyi düşün. Onun üzerinden üretilmiş, kendini "ben sevilmeyen biriyim ama sevilmeye ihtiyacım var, sevilmek istiyorum, benim de hakkım sevilmek" diyen; bazen bunu alçak sesle, bazen yüksek sesle bağırarak, bazen öfkeyle söyleyen, hatta "kimse beni sevmesin, nefret ediyorum hepinizden" diyen ama aslında derinde "lütfen beni sever misiniz?" haykırışı olan bir benlik olabilir. Bakın, sadece bakın; ne kadar bakalım, günlerce, aylarca bakın, hiç acele etmeyin. Tıpkı o Arap putperestler gibi, en son, aslında o helvadan yapılmış bir putsa, artık onun put özelliği kalkacak, helvasını yiyeceksiniz. Anlatabildim mi? Ondan gelen bir bilgeliği, bu soruları sormakla ve tefekkür etmekle gelen bir anlayışı, bir şuuru, bir farkındalığı açığa çıkaracaksınız — onu da yiyeceksiniz. Yani onun üzerinden üretilmiş sahte hikâyeyi keşfedeceksiniz. Ama bu konuda asla acele etmeyeceksiniz, "sahte" deyip hemen geçmeyeceksiniz.

Neden İçe Geçmiyor? Bariyerler ve Yeniden Put Üretme

Dersi, özümüzü hatırlayalım. Öyle hemen keşke hatırlansaydı; ben 15 yıldır sohbet ediyorum, kaç defa hatırlatıyorum onu ama içe geçmiyor. Neden geçmiyor? Çünkü bu bariyerler var, bu bariyerlerden geçmiyor. "Ben güzel konuşuyorum, İsmail Bey güzel konuşuyor, hoş konuşuyor" — böyle tırnak içinde bir iki gün beni besliyor ama sonra aynı hikâyeye dönüyoruz deniyor değil mi? Hepimiz bunu yaşıyoruz. Neden? Çünkü bu hikâyeler devam etmeye çalışıyorlar ve kendilerini çok gerçekçi hissettiriyorlar. Mesela ben size herhangi birinize desem ki "siz tavus kuşusunuz" veya "kartalsınız" veya "aslansınız", kimse inanmaz değil mi? Değiliz yani son tahlilde. Ama "ben sevilmeyen biriyim, doğru ya, çünkü annem beni sevmedi o kadar, babam benisevmedi, eşim beni sevmedi, arkadaşım beni sevmedi, doğru, sen sevilmeyen birisin" — şimdi bakın, sevilmeme deneyimi "sevilmeyen biri"ye dönüştü. Ne oldu? Bir deneyim, sizi yiyen bir puta dönüştü. Anlatabildim mi? Bunun çözümüne ihtiyacımız var. Bunun çözümü sadece gözlemlemek: bunu üreten şey nedir?

Hz. İbrahim Örneği: Putu Kırmak Yerine Sorgulatmak

Bakın, Hazreti İbrahim o büyük putu kırmadı değil mi? Çünkü kırarsa, dikkat edin, o kavim tekrar onu yapabilir — zaten onlar yapmışlar. Diğerlerini kırıyor ama büyük putu kırmıyor. Onu da kırsa ne olur? İnadına daha çok put yapabilirler değil mi? "Kim yaptı bilmiyoruz" diyorlar; "belki büyük putları baltayı onun boynuna asmıştır" diyorlar; "ne alakası var, o kıramaz ki" diyorlar. Aslında bakın burada ne var — tırnak içinde — sorgulatıyor, gözlemletiyor aslında. Bir gözlemleyin; olguyu, durumu gözlemleyin ve sakin sorular sorun. Mesela "ben hayatta hiç sevilmedim" — bunda hiçbir problem yok. Ama "ben sevilmeyen biriyim" — bu problemli. Acele etme, bunu anlamaya çalış. "Sen sevilmeyen biri olduğunu nereden çıkardın? Birilerinin sevmemesinden çıkardın değil mi?" Hatta — sağ olsun, ismini söylemeyeyim de konuşunca aklına gelecektir — mesela böyle 60 yaşlarında bir hanımefendi bir gün şey demişti: babasının kendisini sevmediğini düşündüğü için — yani belki de sevmemiş de olabilir babası, ama sevmiştir de, sevme yaklaşımı hanımefendinin beklediği tarzda bir yaklaşım değilmiş; biraz sert, katı, ciddi bir adammış baba. "Baban bile sevmemişken seni kim

sevebilir ki, seni kimse sevemez, babanın sevmediği birini kim sever?" diye bir kalıp üretmiş içeride — bir put oluşturmuş, farkına varmadan. Ve ona çok inanıyor, çünkü hakikaten onun psikolojik aynasına göre baba onu sevmemiş. Ama buradakiince tuzak ne? İyi düşündüğünde: "tamam, baban seni sevmemiş de, 'ben sevilemez biriyim'i nereden çıkardın? Oradan o muhakemeye nasıl geçtin, oradan oraya nasıl atladın?" Nefis ve şeytanın böyle çok köprüleri atlattığını görmemiz gerekiyor. Bir olay yaşamışızdır ama bize öyle bir köprü atlatmıştır ki yanlış bir yere düşmüşüzdür. Olabilir; baban senden nefret bile edebilir, annen senden nefret bile edebilir, seni 3-5 yaşında terk etmiş olabilir — bütün bu olayları ben hayatta görmüş biri olarak söylüyorum, hayali şeyler değil, olabilir. Ama diyelim ki annem 2 yaşında beni terk etmiş olsa — "sen annenin bile terk ettiği birisin" — kıymetli biri olsan terk edilir miydin diye nasıl atlıyorum acaba? O sahici bir şey mi, yoksa "annemin belki psikolojik olarak problemleri vardı, kendi egosunun hikâyelerini aşamadı, kendipsikolojik girdaplarına kapıldı ve terk etti" mi diyelim — bu onunla ilgili bir hikâye, onu anlayabilirim, analiz yapabilirim. Ama onun üzerinden kendimi "sen annenin bile terk ettiği bir kişisin, kaderin baştan kötü" diye bir hikâye üretiyorsam — biri beni köprüden atlatmış ama çok kötü bir yere atlatmış, yanlış bir yere geçiş yapmışım ve orada kalakalmış olabilirim. Dediğim gibi, burada benim durmam gerekiyor. Deyim yerindeyse, peygamberler diyor ya: "bir bakın putlarınıza, bunlar konuşabiliyor mu, bir şey yapabiliyor mu, yoksa bunları siz mi ürettiniz?" Bakın, putperestlik çok önemlidir arkadaşlar — tırnak içinde söylüyorum, hepimiz dört dörtlük putperestleriz, bunu anlamamız gerekiyor. Bunun itikatla, imanımızla bir ilgisi yok. Ama dört dörtlük putperestliklerimiz var. Kendimizle ilgili sahte kimliklerimiz var ve bizi bunlar yönetiyor. Anlatabildim mi? Bunlar yönetiyor.

Sevgi, Güç ve Yardım Putları

İşte dediğim gibi sevgi putu var, güç putu var, başarı putu var; bakın bunlar Kur'an'da Hazreti Nuh ile ilgili — zannediyorum — bir ayette geçer, 4-5 tane puttan bahseder, isim verir. Aslında onlar evrenseldir. Mesela "yardım" manasına gelen bir put var — Yeûs putu mesela, zannediyorum. "Kimse bana yardım etmiyor, yapayalnızım" — bak bu bir put yani. Sürekli sana yardım edecek birini arıyorsun; sana yardım edeceğinihayal ettiğin birileri olunca da onlara yapışıveriyorsun. Biri yardım ederse kendinibiraz iyi hissediyorsun, "bana kim yardım edecek" diyorsun, sürekli o arayıştasın — tıpkı "beni kim sevecek" dediğiniz gibi. Bu da put olabilir mi? Elbette olabilir. Niye bağımlılıklar yaşıyoruz, bağımlı olduğumuz insanlara niye sonra öfkeleniyoruz?

Çünkü diyoruz ki "o bana sevgi göstermiyor, yardım etmiyor" diye öfkeleniyoruz.

Bazen putlarını kıran insanlar vardır, sonra tekrar başka bir put yaparlar. Dikkat etmemiz gereken bir şey var: biz kendimizle ilgili yanlış algılara, ön yargılara, kabullere sahibiz. Mesela güç putu: "sürekli güçlü olmam lazım" — bu bende de çok güçlü bir puttu; hâlâ var mı bakıyorum, öldürdüğümü düşünüyorum ama uykuya dalmış da olabilir, uyanık olmam gerekir. "Her zaman güçlü olmalıyım." Neden? Bir de ikincisi, güç ne demektir? Biri topla tüfekle üzerime gelse, benim daha güçlü bir top tüfeğe mi sahip olmam lazım, bir birey olarak? Güç ne demektir, ne ile güçlü

olurum, bu ne için bana bu kadar gerekli — bütün bu sakin sorgulamayı yapmak durumundayım; yapmazsam o güç arzusu beni kendine ömür boyu esir edecektir.

Veya fiziksel güzellik putu da olabilir — eski Yunan'da Venüs var, Afrodit var, günümüzde de bu çok yaygın: bir ayda 20 kilo vermeye çalışırsın, "şöyle olmak, böyle olmak" diye bir sürü hikâye üretirsin. Sana bu eziyeti — tırnak içinde söylüyorum — yaptıran kim? İşte o fiziksel güzellik putudur: "güzel olmalıyım." Nedir güzellik, güzel olmak nedir, biri benim bedenimi beğenince ne oluyor, ben beden miyim? Ama bunları sakince sormanız gerekir. Uzun ve sakin bir gözlem ve sorgulama yapmak durumundayız.

İncelikli Putlar: Güzel Ahlak, Tevazu ve Faydalı Olma İsteği

Hocam, "güzel ahlaklı olmayı istemek" putu olur mu? Güzel ahlaklı olmayı istemek de bir putun isteği olabilir; "güzel ahlaklı olursam insanlar takdir ederler" şeklinde bir putun üretimi olabilir — yan sanayi olabilir. Peki orijinali yan sanayiden nasıl ayıracağız? İnsan en nihayetinde — Bayezid-i Bistami'nin ifadesiyle — "ne istiyorsun?" denildiğinde "istememeyiistiyorum" der. Yani güzel ahlak zaten varlığımızda vardır; biz "güzel ahlaklı olacağım" diye başlarız ama aslında en sonunda, yolculuğumuzu doğru bir şekilde tamamlarsak, onun varlığımızın kendisinden kaynaklandığını görürüz. Güzel ahlak varlığımın bir yansıması, doğal olarak. Bu şey gibidir: bir papatya diyor ki "ben güzel kokmak istiyorum" — ya, senin bunun için bir şey yapmana gerek yok, sen papatyasın, zaten güzel bir papatya kokun var. Anlatabildim mi? Bunun gibi; "güzel ahlaklı olmak istemek" değil, aslında "varlığımın güzel ahlakla olan bağını fark etmek istiyorum" anlamına gelmelidir. Yoksa "güzel ahlaklı olmak istiyorum" değil; çünkü bir şey olmak istedikçe, bu sefer "ben güzel ahlaklıyım, Allah'a şükür ben böyle ahlaksız insanlar gibi değilim" falan derseniz, oradan bir put üretme tuzağına düşebilirsiniz, bir kibir üretebilirsiniz. O yüzden sûfiler, "seni kibirlenmeye götürecek bir ibadetten ise, yüzünü yere düşüren ve istiğfar etmene sebep olan hata daha iyidir" der. Çünkü o hata seni Allah'a götürür, ama öbür kibir seni Allah'a bile hesap sorduracak hâle getirebilir.

Mesela bir gün birine demiştim: çok ibadet ediyor, namazında niyazında orucunda her şeyi tırnak içinde dört dörtlük falan. Ben de biraz kurcalamak için sordum: "mesela hepimiz ahirete gittik, sen de gittin, Allah dedi ki 'aferin evladım, sen zaten bu yaptıkların, sana verdiğim nimetlerin ancak binde birinin şükrünü edebilir, o yüzden sen şu kenara geç otur; cennet yok, köşk yok, o yok, bu yok' — ne dersin?" dedim. Böyle yüzü birden düşüverdi mesela. Neden? Çünkü içeride bir kibir birikmiş: "millet namaz kılmıyor, biz sabahın köründe kalkıyoruz, soğuk suda abdest alıyoruz, Allah için oruç tutuyoruz, aç kalıyoruz" falan filan — oradan bir ego üretmiş.

Anlatabildim mi? İşte buraya dikkat etmek gerekir. Bunlar hepsi birer tuzaktır insanoğlu için.

O yüzden — tırnak içinde söyleyeceğim — beni ne motive ediyor? Putlar dedik ya, aslında putlarımız odur. Mesela "insanlara faydalı olmam lazım." Hayır kardeşim, bak sen küçük bir putperestsin; tatlı bir putun var ama son tahlilde bu bir put. Farz et ki

yaşıyorsun ama kimseye yardım edecek bir durumda değilsin — ne olursun? O put seni öyle bir döver ki onu teskin edemezsin: "hiçbir işe yaramıyorsan niye yaşıyorsun, ölsem de kurtulsam, bir türlü ölemiyorum" falan dersin. Neden? Çünkü farkında olmadan öyle bir put beslemişsin: "ben insanlara faydalı olmalıyım." Ya, zaten insanlara faydalı olmak fıtratının bir yansıması ama sen onu kendine ayrı bir ben olarak üretmişsin. Yoksa fıtratında doğal olarak insanlara, çevreye — bırak insanlara, hayvana da, en küçük canlıya da, hatta cansıza bile — gereğince iyi, doğru, güzel muamele etmek fıtratındasın zaten. Ama sen buradan, Allah'ın verdiği bu fıtrî değerler üzerinden kendini üretmeye çalışmışsın; işte o zaman o bir puta dönüşmüş. O yüzden böyle ince putlar vardır, çok kaba putlar vardır, bir de böyle sofistike, insanı hiç hissettirmeden yöneten putlar vardır.

Kâbe'deki Putlar ve Fıtratın Manipülasyonu

Bunlar arkadaşlar, tıpkı aynı mevzu aslında, dikkat edin: Peygamber Mekke'yifethedince, Kâbe'de ne var? Putlar var değil mi? Peki düşünün, o putlar kötü niyetle mi konulmuş? Hepsi "lazım" diye konulmuş. Mesela bazen ben birine diyorum ki "bu kadar hırslı olma, kendimiispat etmem lazım demene gerek yok" diyorum. Ama diyor ki "bunu bırakırsam bir şey yapamam." Dikkat edin, sanki o hırs olmasa hiçbir şey yapamayacak. Neden? O put ona diyor ki: "benim sayemde bu kadar konum ediniyorsun, ben bir arkandan gidersem bittin sen, pelte olup kalırsın." O zaman diyor ki "bak, beni bırakma, hırs en önemli şeydir, başarının kamçısıdır." Hadi bakalım.

Araplar da öyleydi; Allah'ın bir tık altında olarak görüyorlardı o putları. O yüzden zaten Kâbe'nin içine koymuşlar. Yani Allah'ı tanıyorlar ama diyorlar ki "bir tık altında da bunlar var." Anlatabildim mi? Şimdi ben ne diyorum? "Allah'ın fıtratı yetmiyor, bana böyle boş bir şeymiş gibi geliyor, biraz hırs olacak, biraz öfke olacak, biraz kendiniispat etme arzusu olacak, bir kendini beğendirme eğilimi olacak, ben de varım diyen biri olacak" — ki olsun, bir şeyler bizi manipüle ediyor. Bir şeyi tertemiz bir yerden yansıtamıyoruz, araya sürekli bir şeyler giriyor, kendine mal ediyor. "Ben de varım" demek istiyor, "ben de ortağım" demek istiyor. Hâlbuki bu aldatıcı bir keyif veriyor ama nihai olarak seni bir yerde bırakıveriyor. O yüzden bunları sakin bir biçimde tanımaya ihtiyacımız var. Bunları gerekiyorsa günlerce, aylarca, yıllarca gözlemlemeliyim.

Niye sevilmek istiyorum? Hemen insan sevilmek ister. "Abi bunu kim diyor?" Ben Kur'an'da böyle bir şey görmedim. Ama Allah Kur'an'da diyor ki "Allah aranıza muhabbet koymuştur" diyor. "İnsan sevilmeye muhtaçtır" diye bir ayet görmedim. Anlatabildim mi farkı? Bakın, "Allah aranıza sevgi, muhabbet koymuştur" ayrı bir şey; "ben sevilmek istiyorum, sevilmezsem kendimiiyi hissetmiyorum" demek çok ayrı bir şey. O yüzden sakince bakabilmem gerekir. "Kendimiispat etmek, kendimi göstermek" — niye böyle içimde bir — tırnak içinde — bir hikâye var? "İçimde niye böyle bir canavar var?" Tabii o canavar diyor ki "ben olmasam sen hiç hareket etmezsin, seni sabah kaldıran bu hırstır, o zaman beni bırakma, sen benimle varsın." "Biraz da kibir olacak ya, çok da kibirli olmazsan millet seni ezer, çok mütevazı olursan insanlar 'gerçek' zannederler" gibi böyle abuk sabuk şeyler de var değil mi?

Mütevazı olmayı bile bir şey için yapıyoruz. Ama böyle tevazu gösterir gibi olmak da hoş bir şey ama — "estağfurullah" falan demek — o da prim yapıyor çünkü: "adam o kadar biliyor, çok mütevazı" — o da güzel prim yapan bir şey. O zaman ego ona da sahipleniyor. "Bak, sen çok şey biliyorsun ama biraz da mütevazı ol, o zaman bonus gelir" diyor. Her şeyi kullanıyor bu ego, her şeyden put yapabilir.

Çözüm: Sakin Kalmak, Gözlemlemek, Acele Etmemek

Peki çözüm ne? Çözüm çok sakin kalmak ve gözlemlemek, sakince sorular sormak, ta ki hakiki cevaplar bulana kadar — acele etmemek. "Ben bir cevap buldum" — bir dur, belki doğru değildir, sakin ol. Doğruysa kalır zaten; değilse gidecektir. Tabii ego diyecek ki "bu kadar zaman yok ki, zaman geçiyor zaten, zaten birçok şeye geç kaldım." Bakın ne kadar güzel bir kandırmaca. Peki ömür boyu o benliklerin dediğiniyapsan ne olur? Zaten bugüne kadar yaptın, ne oldu? Bir şey elde etmedik. Ancak bir şeyleri tefekkür edince, gözlemleyince, farkına vardığında şey değişti, süreç değişmiş oldu. Egonun en çok sorduğu şey: "ne kadar zamanda başardınız, ne kadar zamanda gözlemleyip hallettiniz?" 30 yıl desem ne olur, 3 yıl desem ne olur? 3 yıl desem kabul edeceksin, 30 yıl desem "çok uzun, ben ona gelemem" mi diyeceksin?

O zaman sen gerçek kendini aramıyorsun demektir. Onu aramamız için bile bazı egoları alt etmemiz gerekir tabii. Bunu yaparken arkadaşlar, gözlem için para vermiyorsunuz, gözlem için bir yere aidat yatırmayacaksınız — bu tamamen sizin kendiiçinizde halledeceğiniz bir şey, masrafsız bir şey. Ama bunu yapmadığınız zaman ömrünüzü alabilir o hikâyeler. 70-80 yaşına gelip hâlâ sürekli anasından, babasından, eşinden, çocuğundan, arkadaşlarından şikâyet eden insanlar var değil mi? Biter mi? Yok, bir ego bitmiyor. Bazı egolar "zamanla olur" diyor — vallahizamanla olan bir şey görmedim. İnsan bitki değil ki zamanla gelişmiş olsun; bu bir bilinç. Bilinç zamanla gelişmez, keşke öyle olsa. Bilinç farkındalıkla gelişebilen bir şeydir. Fark edersen gelişir, fark etmezsen daha kötüye gider. Bu benlikleri fark etmezseniz, sakince gözlemlemezseniz, bunların hikâyelerine karşı sakin bir dikkatle uyanık olmazsanız, bunlar sizin üzerinizde çalışır, hayatınızı yer. Ya da dediğim gibisiz onları yersiniz; onları gözlemlemekten, onların ötesine geçmeye bir imkân bulursunuz. Onları gözlemleyerek onların örttüğü bir şeyi bulabilirsiniz.

Kapanış: Duha Suresi ve Nûraniyet

Saat kaç oldu? 10 dakika mı var? Eyvallah. Ben bugün aslında Duha suresinikonuşacaktım ama onunla bağlantılı — bir ara onu daha uzun konuşuruz. Ama ilk ikiayetini söyleyeceğim: "Ve'd-duhâ. Ve'l-leyliizâ secâ." Birinci ve ikinci ayetler. Duha, temelde "aydınlık" anlamına geliyor; yani "aydınlığa yemin olsun" şeklinde bir ifade. İkinci ayette "örttüğü zaman geceye" yemin olsun. Şimdi aydınlık nedir, örtülen şey nedir, örtüldüğü zaman ne oluyor? Bunu tefekkür edebiliriz. Bizim öz varlığımız nûranîdir, aydınlıktır. Hatta tasavvuf geleneğinde insan nûrânî bir varlık olarak tanımlanır. Bir ayete de işaret edilir: Nur suresi, "Allah yerlerin ve göklerin nûrudur." Dolayısıyla aslında biz hepimiz nûrânî varlıklarız; şu anda da öyleyiz. Bir zamanlar

nûrânî varlıklardık, şu anda karanlık varlıklar değiliz aslında. Biz hepimiz her zaman ve her durumda nûrânî varlığız.

Fakat bu nûrânî varlığı örttüğü zaman biz kendimizi gece gibi algılıyoruz. "İşte ben neyim ki? Benim varlığım ne ki? Benim değerim ne ki? Ben ne yapabildim ki, kendimiispat edemedim ki, kim beni seviyor ki, kim beni takdir ediyor ki, kim beni görüyor ki?" Mesela arkadaşlar, ben böyle çocukları çok izlerim; özellikle 3, 5, 7, 10 yaşlarındakileriizlerim. Bazen bakarım, bir çocuk anne babasına bakar, onlardan bir onay, bir takdir, bir gülümseme, bir hoşnutluk, bir ilgi, bir alâka bekler. Ben o durumları şu gözle seyrediyorum: aslında orada çocuk bir varlığa odaklanıyor. Ya da bazen bir şeye odaklanıyor. Mesela ben hatırlıyorum, 8 yaşında mıydım, 11 yaşında mıydım, artık nereden sarmış bilmiyorum, bir kovboy olma arzusu vardı; bir kovboy kemeri falan almıştım, gitmiştim, böyle nasıl para biriktirmişsem — o zaman bugünkü parayla belki 100-200 lira, 500 lira — böyle kovboy kemeri almıştım, silahı var falan filan. Mesela o zaman oraya odaklanmışım. Her birimizin böyle odaklandığı hikâyelerimiz vardır. O çocukları gözlemlerken şunu derim: çocuk annesinin bakışına odaklanmış, babasının ilgisine odaklanmış, annesinin onayına odaklanmış vesaire vesaire. Ve işte bazen canın bir ayakkabı çeker, o ayakkabıyı alamazsın, gözün hep o ayakkabıda kalır; bir elbiseye odaklanırsın; hemcinsin olan birine odaklanırsın, "keşke bunun kadar güzel olsam" dersin; ya da genç bir erkek çocuğuysan Justin Bieber'a odaklanırsın, "onun gibi yakışıklı olsam, onun gibi saçım olsa" dersin.

Ve orada ne olur aslında? O nûrânî varlık, o hakiki varlık derinlere çekilir. Mesela o ilgi ve takdirini beklediğin kişi o an takdir etmezse ne olur? Dersin ki "ben takdire layık bir varlık değilim." Bir anda o ne olur? O nûrânî varlık örtülüverir. O yüzden Allah aydınlığa yemin ediyor — sana ve senin nûrâniyetine, senin aydınlığına, senin o ilahî farkındalığına yemin ediyor, çünkü o apaydınlıktır, o tamdır, o eksiksizdir, o mutmain kılan bir durumdur. Ama sen ne yapıyorsun? Ona da Allah yemin ediyor, çünkü aslında onu örtmek de geçici bir durumun ifadesidir. Senin tarafın bazen bunu yapar ama oraya dikkat et: neyi ne ile örtüyorsun, ve o zaman ne oluyor? Bak, gece oluyor.

"Beni hiç kimse sevmiyor" diyorsun, "beni hiç kimse anlamıyor" diyorsun, "kendimiispat edemedim" diyorsun, "dikkat ve hayranlık uyandıracak bir özelliğe sahip değilim" diyorsun. Diyorsun da diyorsun, bitmiyor; hep gecenin içindesin. Ama geceyianlaman için önce neye idrakin olmalı? Aydınlığa idrakin olmalı. Aydınlık bir şey ile örtülüyor ve gece oluyor. Dolayısıyla ihtiyacın olan şey, neyin örttüğünü anlamak. O yüzden dedim, acele etmeyin, sakince gözlemleyin: bu örtü nedir, bu örtü neyiörtmektedir, bu örtü nasıl şekillenmiştir? Onu iyi tanıdığınızda, o zaman bütün gerçeklik apaçık ortaya çıkacaktır.

Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Duha Suresi: 1-2 (metinde adı ve ilk iki ayetin anlamı doğrudan verilmiştir: "aydınlığa yemin olsun" ve "örttüğü zaman geceye yemin olsun") - Nur Suresi (adı geçmektedir; "Allah yerlerin ve göklerin nûrudur" ifadesine atıfla anılmış, ancak ayet numarası konuşmacı tarafından belirtilmemiştir — editör notu) - Nuh Suresi (konuşmacı "zannediyorum" diyerek emin olmadığını belirtmiş; putlarla ilgili ayetlere genel bir atıf yapılmış, ayet numarası verilmemiştir — editör notu) _Editör notu: Kaynak dosyanın sonunda yer alan "Altyazı M.K." İbaresi, videonun otomatik altyazı künyesine ait teknik bir kalıntı olduğu için sohbet metninden çıkarılmıştır._

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş

Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.