Nasab, Sanem, Vesen ve Kendi Diktiğimiz Putlar

Kısa Özet

Sohbet, Kur'an'da geçen "put" karşılığı kelimelerin (sanem/esnam, nasab, vesen) kök anlamlarından yola çıkarak, insanın kendini "sevilmeyen biri", "başarısız biri", "mükemmel biri", "şanssız biri" gibi olgular üzerinden tanımlamasının psikolojik düzeyde bir putperestlik olduğunu işliyor. Emeğe, eşyaya, isteklerin gerçekleşip gerçekleşmemesine duyulan özdeşleşmenin kişiyi yorduğu; gerçek kurtuluşun kendini hatırlamak ve kalbi tertemiz bir ayna haline getirip Allah'ın isim ve sıfatlarının onda yansımasına izin vermek olduğu, Mevlana'nın ayna hikayesi ve çeşitli örneklerle anlatılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • "Nasab" kelimesi hem "dikmek" hem "yorgunluk" anlamına geliyor; insanın psikolojisinde sürekli dimdik tuttuğu düşünce, duygu, korku ve arzular (putlar) onu yorar.
  • Kişinin kendini bir olgu üzerinden tanımlaması (ör. "hiç kimse tarafından anlaşılmamış biriyim") bir durum tarifinden farklıdır; bu, gerçek kendiliğin yerine dikilen bir puttur.
  • Kamil insan, kendini mükemmelleştiren değil, kalbini tertemiz bir ayna haline getiren insandır; Allah'ın isim ve sıfatları o aynada yansır, ayna kendine pay çıkarmaz.

Kur'an'da "Put" Kavramı: Sanem, Nasab, Vesen

Teşekkür ederim. Tekrar merhaba arkadaşlar. Birkaç haftadır insanın gerçek kendiliğini örten perdeler ve bunların bir nevi birer put gibi bizim aslında Allah'la aramızda bir engel oluşturması, bizim Allah'ın yakınlığını fark etmemizi engellemesive bu farkındalığın gölgelenmesine neden olması üzerinde konuştuk. Aslında Kur'an-ı

Kerim'de "put" kelimesi geçmiyor. Tabii ki başta da söylediğim gibi geçen hafta bu konuyu itikadi bir mevzu gibi değil de aslında psikolojimizin bize oynadığı oyunları bu metafor üzerinden anlamak, yorumlamak manasında konuşuyoruz.

Bu anlamda Kur'an-ı Kerim'de hangi kelimeler geçiyor? Buna baktığımız zaman sanem kelimesi, çoğulu esnam, nasab kelimesi ve vesen kelimesi bunları tarif etmek için kullanılıyor. Yani Kur'an'da "put" kelimesi yok. Farsçadan gelen bir kelime aslında o put kelimesi, "but" diye bir kelime. Dolayısıyla Kur'an'ın perspektifi noktasında baktığımız zaman ne görüyoruz? Bu kelimeler ne anlama geliyor? Bunlar bize bir açıklayıcılık kazandırır mı?

*Nasab: Dikmek ve Yorgunluk*

Buna baktığımız zaman ne diyebiliriz? Nasab kelimesi bir şeyi dikmek demek. Yanibu bir mızrağı dikmek anlamına gelebilir. Bir bina dikmek, bir taş dikmek gibi anlamlara geliyor. Bir ikinci anlamı da -muhtemelen bu anlamın bir yan anlamı olarak üretilmiş bir kelime- yorgunluk anlamına geliyor. Hani bir insan uzun zaman dikilirse yorulur ya, muhtemelen Arap geleneğinde dil mantığında böyle bir anlamı da var. Yani nasab kelimesi bir şeyi dikmek ve bununla bağlantılı olarak yorgunluk anlamına geliyor.

Buna biraz değinelim. Aslında biz neleri sabitleştiriyoruz? Bu bir şeyi dikmek demek aslında. Bir şeyi sabitlemek. Bir şeyi temel bir şey olarak algılayıp sürekli onu ayakta tutmak yani. Bir şeyi diktiğiniz zaman onu ayakta tutmuş olursunuz değil mi? Böyle dimdik duruverir. Ve onu ayakta tutmak manasına gelir.

Biz kendi psikolojik sürecimize baktığımız zaman, biz neleri hayatımızda süreklidimdik ayakta tutuyoruz? Yani hangi düşünceleri, hangi duyguları, hangi arzuları, hangi korkuları böyle dimdik tutuyoruz? Sürekli yanı başımızda duran bu düşünceler, duygular, korkular, arzular nelerdir? İşte bunlar bir anlamda bizim bir nevi putlarımız anlamına gelirler. Ve bunlar -tırnak içinde söylüyorum- bu kelime anlamındaki o ikincinoktası itibariyle de aslında bizi yorarlar.

Mesela sürekli sevilmek istersiniz. "Kimse beni sevmiyor." Sürekli kafanız oraya gider. "Kimse beni sevmiyor. Kimse beni umursamıyor. Kimse beni dikkate almıyor. Kimse beni anlamıyor." Ve dikkat edin bu gibi şeyler bizi yorar yani. Bu mesela bir korku olur. Bir şeyden korkuyorsunuz. Fakirlikten korkuyorsunuz. İnsanlara muhtaç olmaktan korkuyorsunuz. İnsanların sizi yanlış anlamalarından korkuyorsunuz. İnsanların sizin hakkınızda olumsuz düşünmelerinden korkuyorsunuz.

Şimdi bunu dimdik ayakta tutarsanız ne olur? Eğer o, sizin psikolojinizin bir merkezinitutuyorsa, bir yer işgal ediyorsa, sizin psikolojinizde bu sizi yoracaktır yani. Çünkü aslında o bir talebe dönüşecektir. Yani o sürekli sizden bir şey talep edecektir veya sürekli ensenizde -deyim yerindeyse- boza pişirecektir. "İşte bak bu da seni anlamadı, bu da seni sevmiyor, bu da seni dikkate almıyor, bu da seni yanlış anlıyor" vs. Böyle bir hikayenin içinde hakikaten çok yoruluruz. Yapabileceğimiz başka bir şey de olmaz o durumda.

Ve bu gerçekten etimolojik yorum bana çok anlamlı gelmiştir. O yüzden psikolojimizde neleri sürekli canlı, aktif ve üzerimizde hakim, bizi tanımlayan, bizibelirleyen şeyler olarak oluşturmuşuz, buna dikkat edersek ve bunların aslında -tırnak içinde söylüyorum- kendi diktiğimiz putlar olduğunu anlayabilirsek, "bunu ben yapmışım" demiş oluruz. Hani "insanlar beni sevmiyor" -ne bileyim, seviyorlar veya sevmiyorlar. Ve insanlar beni anlıyorlar veya anlamıyorlar. Yani anlamamaları niye benim için problem oluyor? Sevmemeleri niye problem oluyor? Bunların daha derinlerine gitmeniz gerekiyor.

Sanem: Bizi Allah'tan Alıkoyan Şey

Ve dikkat edin, aslında bunlar ne yapıyor? İkinci kelimeye geliyoruz: sanem kelimesi, çoğulu esnam. Bunun bir anlamı -Araplar bunu ne için kullanıyor?- gümüşten, bakırdan, tahtadan ve herhangi bir metalden yapılmış heykelvari şeyler için kullanıyorlar. Bir ikinci anlamı da ilginç: o da "insanı Allah'tan alıkoyan şey" demek. Hatta Hazreti İbrahim duasında "ey Rabbim" diyor, "beni ve ailemi putlara tapmaktan koru" mealinde çevrilen bir ayet var. O ayeti şöyle de çevirmek mümkün: "Ey Rabbim, beni ve ailemi senden alıkoyacak şeylerden koru" anlamı da çıkarılmış. Bu çıkarılan anlamlar sübjektif anlamlar değil, Kur'an lugati olan müfredatta geçen anlamlar bunlar.

Dolayısıyla aslında ne oluyor? Kendi diktiğimiz putlar -tekrar hatırlatayım- yani her türlü arzu üzerinden kendimizi tanımlamamız. Mesela diyelim ki suya ihtiyacım olur, su içmek isterim. Bunda bir mahsur yoktur. Ama "susuzluktan öldüm" diyelim, veya "ölmek üzereyim, evet, ben susuzluktan ölmek üzere olan biriyim" dediğin zaman bir put dikiyorsun yani. Neden? Çünkü ben susuzluktan ölen biri değilim. Susuzluktan ölebilecek olan şey bedendir, ben değilim.

Kendini Bir Olgu Üzerinden Tanımlamak

Dikkat edin, aslında biz farkına varmadan bir şeyleri kendimizin, gerçek kendiliğimizin yerine koymuş oluyoruz. İşte putperestlik dediğimiz kavramın temelinde yatan nokta burasıdır. Mesela "ben sevilmeyen biriyim, ben anlaşılmayan biriyim." Şimdi ben desem ki, "ya ben bu hayatımda, 58 yaşındayım ama hiçbir insan beni gerçekten tam olarak anlamadı" -bu ne olur? Bu bir durum tarifi olur. Yani bu yaşıma kadar kimse beni tam olarak anlamamıştır. Bu bir durumu ifade eder.

Ama ben desem ki "ben bunca yaşımda hiç kimse tarafından anlaşılmamış biriyim." Bakın ne yaptım? Kendimi anlaşılmama üzerinden tanımladım. "Bu yaşıma kadar hiç kimse tarafından anlaşılmamış biriyim. Bu yaşıma kadar hiç kimse tarafından gerçekten sevilmemiş biriyim." Ne yapmış oldum? Kendimi bir olgu üzerinden, bir durum üzerinden tanımladım. İşte bu benim gerçek kendiliğimin yerine diktiğim bir puttur aslında.

Bak bu bir noktadır. Eğer bu noktayı iyi anlarsa bir insan, gerçekten kendini de iyianlar, dinini de iyi anlar, Allah'ı da iyi anlar. Allah'ın nazarında niye putperestlik bu

kadar günahtır? Şirk neden bu kadar büyük bir günahtır? Çünkü şirk senin kendini bir başka şeyin üzerinden tanımlama tuzağına düşmendir.

Gizli Şirk: Allah'ın Yanına Bir Şey Daha Koymak

Dolayısıyla her ne kadar dilimiz hiçbir zaman -Müslüman olduğumuz için- şirk olarak anlaşılabilecek bir ifade kullanmayız. "Allah'ın bir ortağı var, Allah var ama onun yanında da şu da var" demeyiz bilinçli olarak. Ama derinde, psikolojik düzeyde, mesela "ben işte çocuğum olmadan yaşayamam" dediğinde ne yapmış oluyorsun? Allah'ın Hay isminin yanına bir şey daha koyuyorsun. Yani "beni Allah yaşatıyor ama o kadar yetmiyor" veya "bir etkisi var ama onun bir tık altında da çocuğum var, bir tık altında evladım, bir tık altında eşim, bir tık altında arkadaşım, annem babam, onlar olmadan yaşayamam." "Eşim olmadan yaşayamam" diyorsam, farkına varmadan ben o teklik, tevhid ilkesini bilmeden, kötü niyetli olmadan ikilemişim demektir. Orada bir ikilik oluşturmuşum demektir.

Peki sen hani şirk niyetinde değilsin, tamam. Ama fiilen o nasıl işliyor? Fiilen o öyle işliyor. Mesela diyelim ki o "ben onsuz yaşayamam" dediğim bir insanın başına bir şey geldiğinde, veya o seni bıraktığında, veya ondan ayrılmak durumunda kaldığında, ne oluyor? Bir yıkım yaşıyorsun. Bir mutsuzluk yaşıyorsun. Bir acı yaşıyorsun. Bir eksiklik yaşıyorsun. Neden? Çünkü onu varlığının ortağı kılmışsın. Halbuki senin varlığının kaynağı Allah'tır. Varlığının kaynağı Allah iken ve sen Allah ile var iken, farkına varmadan kendini başka şeylerle de var algılama hatasına düşüyorsun. Bu illa bir insan olmayabilir, mal mülk olabilir. O yüzden Kur'an "evlatlarımız" derken sadece bunu biyolojik anlamda çocuklarınız olarak algılamayın diyor. Evlatlarınız, yani sizin bütün her ürününüz demektir.

Emek ve Mülkiyet Putu

Mesela diyelim ki 5 yıl bir kitap için çalışmışsınız. Birisi bunun farkına varmadan çöpe atmış. Şimdi üzülür müsünüz? Üzülüyorsanız sizde bir sıkıntı var demektir.

Anlatabildim. Mesela bu benim başıma gelmiştir. Böyle birkaç sene çalıştığım bir kitap vardı, bir poşete koymuştum, iyi niyetli bir arkadaşım da bunu çöp diye çöpe atmıştı mesela. Baktım. "Olabilir" dedim yani, yapacak bir şey yok. Neden? Ne olur yani? "O kitap iki yıllık emeğim" falan hikayesine düşersem ne olur? Yani küçük bir putperestlik yapmış olurum. Üzülürüm, mutsuz olurum, kızacak olurum. Ama işte iyiniyetle çöp diye attı, ona da kızamam, kendime kızarım, bilmem ne yaparım, en azından üzülürüm.

Hatta üzülmek sanki lazım olan bir şey gibi zannederiz değil mi mesela; "kıymetli bir şeyimi kaybettim, o yüzden üzülmeliyim, hiç üzülmüyorsam o zaman kıymet vermiyorum" gibi bir şey olur gibi zannederiz. Veya üzülmek istemeyiz ama üzülmeden edemeyiz, bazen öyle olur. Neden? Çünkü sen onu farkına varmadan varlığının -Allah'tan sonraki diyelim ki- destekleyicisi, ayakta tutucusu olarak tanımlamışsın. O senin bir parçan yani. O senin yazdığın bir şey, o senin malın mülkün, o senin emeğin, değil mi?

İnsan egosunda bunlar birer puttur. Ve insan egosunun en büyük putu sahte kendiliğine kıymet vermesidir. İnsan çok fazla o sahte benliklerine kıymet veriyor. Mesela ne diyor? "Emeğim" diyor. "Benim emeğim çok önemli" diyor. Dolayısıyla onu hem kendine ait kılıyor hem de onu çok kıymetli hale getiriyor kendince. "Benim emeğim" diyor mesela, bazı insanlar duyuyorlar sürekli "benim emeğim, emeğim, emeğim" yani -keşke emek vermeseydin diyesim gelir bazen o insanlara- hanivermeseydin, bu kadar şeyden dolayı değil yani, kızdığım için değil. Keşke emek vermeseydin de bu tuzağa bu kadar düşmeseydin. "İşte bu kadar emek harcadım, bu kadar şey yaptım, gördüğüm muameleye bak, gördüğüm tepkiye bak" falan filan. Neden? Çünkü tamamen o Yaradan'ın sana verdiğiimkan -ki sen o yaradan sana o imkanı vermese, o yapabilme kabiliyetini, aklını, idrakini, fiziksel gücünü vermese sen hangi emekten bahsedebilirsin? Ne diye buna bu kadar yapışıyorsun değil mi?

Eşyayla Özdeşleşmek

Mesela düşünün, hayatınızda önce maddi olarak kıymetli bir şeyi düşünün ve "neyikaybetsem bu mekanizmamı sarsabilir" diye düşünün mesela. Bazı kişi çok sevdiğibir elbisesine bir zarar geldiğinde, hatta lekelendiğinde, ne kadar rahatsız oluyor değil mi? Basit bir şey. Ama aslında kişi kendini biraz onunla da tanımlama tuzağına düşüyor. O eşyasına, o giydiği elbiseye bir şey olursa, sen kendine bir şey olmuş gibialgılıyorsun. Ve ondan müteessir oluyorsun. Neden? Çünkü kendinle o eşya arasında bir özdeşlik kurmuşsun. Ve o özdeşlik seni zorunlu olarak o üzüntüye, o mutsuzluğa, o kırgınlığa sürükler.

Veya bunun en bariz örneği: diyelim ki bir şey istiyorsunuz, bu meşru da olabilir, alamıyorsunuz diyelim. Ne oluyor içinizde? Büyük bir mahrumiyet hissi. "İşte mutsuzum." Niye mutsuzsun? "Canım şunu istiyordu, alamadım." Bundan dolayı mutsuzsun. Bu ne demek oluyor? Bu aslında sanki bir şey seni var edecek, bir şey seni tamamlayacak, bir şey seni geliştirecek gibi, bir şey seni eksikken artıracak veya eksikken tamamlayacak bir şey gibi algılıyorsun bunu. O yüzden bu oluyor. Halbukieşya eşyadır. Olur ya da olmaz. Makul, meşru bir ihtiyaçtır, olursa iyi olur, olmazsa da o kadar problem değil. Benim varlığımdan daha mı kıymetli?

Hani derim ya, bazı çocuklar vardır, küçük basit bir oyuncak ister, almaz diyelim -zararlı bir oyuncaktır veya çok plastik bir şeydir vesaire- ne yapar? Çocuk büyük bir velvele koparır değil mi? Dersiniz ya "bu çocuk niye böyle ağlıyor, neredeyse ölecek yani boğulacak ağlamaktan." Niye? "Şurada bir oyuncak gördü, çikolata istedi, zararlı diye almadım" böyle ağlıyor. Bu nedir aslında? Bir insan o arzunun içinde kaybolmuş demektir. Bir şey sanki beni tamamlıyormuş, bir şey beni var ediyormuş, bir şey beniartırıyormuş gibi zannettiğim bir şeydir bu.

Ve ben bununla yüzleşmeden, buradaki sahteliği keşfetmeden asla değişemem. Asla iyi bir kul da olamam, iyi bir Müslüman da olamam. Çünkü bu temizlenmesi gereken bir sahteliktir. Arınılması gereken bir tuzaktır bu. Eğer bunu fark etmezseniz o süreklisizi bir yerden kemirecektir. "İstediğim bir şey alamadım." Ne olacak, istediğim bir şey alamadım. Ama orada ne hissediyorum, buraya çok dikkat edin: orada mevzu

istediğim bir şey alamamak değildir. İstediğim bir şey alamamak bende bir şey oluşturuyor.

"Bu Sana Ne Hissettiriyor?" Sorusu

İçimde bir şey oluşturuyor, işte o neyi oluşturduğuna bakmanız gerekir. İstediğim bir şey alamamak bende ne oluşturuyor? Orada kesinlikle bir eksiklik hissi vardır, bir boşluk hissi vardır. İstediğimin gerçekleşmesi sanki -bak- benim iradem gerçek, ben bir şeye sahip olabiliyorum, kendimi tamamlayabiliyorum gibi -dikkat edin buraya- sahte bir benlik bende işliyor demektir. Çünkü dikkat edin, bir insan ne bir elbiseyle, ne bir ayakkabıyla, ne bir takım elbiseyle, ne herhangi bir giysiyle, ne herhangi bir maddiimkanla, ne herhangi bir ev eşyasıyla tamamlanmaz yani. Böyle bir şey yoktur değil mi? Ama dikkat edin biz öyle hissediyoruz. Ama şunu demiyoruz tabii ki, "işte çamaşır makinesi beni tamamlıyor" demiyoruz. Dikkat edin böyle işlemiyor bu. Altta başka bir hikayenin farkına varmamız gerekiyor.

Sanki -tırnak içinde- "benim istediğim hiçbir şey olmuyor." Neden? Çünkü ben sürekliolarak iradesi baskı altında tutulan, iradesi sürekli ezilen biriyim yani. Ve ben iradeden oluşuyorum. Yaniisteğim gerçekleşince mutlu olan, gerçekleşmediğinde mutsuz olan bir pozisyondayım. Bir şey istediğimde oluyorsa varım, olmuyorsa yokum. İstediğim bir şey oluyorsa kendimi -tırnak içinde- iyi hissediyorum, var hissediyorum, değerli hissediyorum. İstediğim bir şey olmadığında eksik olduğumu, var olamadığımı, varlığımın tamamlanamadığını, varlığımın baltalandığını, kolumun kanadımın kırıldığını hissediyorum.

Dikkat edin, arkada yatan hikayeyi keşfetmeniz gerekir. Yoksa istediğiniz bir şey olmadığında üzülmek, ağlamak, ya da "üzülmeyin" demek değil. Niye üzülüyor?

Arkada bir şey var ki ekranın ön kısmında böyle bir şey ortaya çıkıyor. Arkada ne işliyor, onun farkına varmanız gerekir. Öndeki görüntü bu, arkasında ne işliyor? Eğer bunu görmeye çalışırsak orada bir şeyleri keşfedebiliriz. Orada bir şeyleri keşfedersek onun gerçek mi sahte mi olduğunu anlayabiliriz. Sahte olduğunu anlarsak onu bırakabiliriz. Ama sahte olduğunu anlamazsanız, onun kendinizden bir parça olduğunu zannederseniz, o zaman onu devam ettirirsiniz.

O yüzden benim klasik bir sorum vardı. Bir kişi bir probleminden bahsettiğinde ona sorduğum şey klasik bir şeydir: "Bu sana ne hissettiriyor?" Kişi ya orada böyle bir şeyikapatmaya çalışır ya da gülümser. İki durum da aslında gözlemlemesi gereken bir şey olduğunu gösterir. "Bu sana ne hissettiriyor?" -veya hemen insan egosu şöyle yapar: "ne hissettiriyor, kötü hissettiriyor." Bak "kötü" demek bir açıklama değildir.

Onun içine girmen lazım. Bu nasıl hissettiriyor? Buradaki his nedir? Bir boşluk hissimidir? Bir acı hissi midir? Bir eksiklik hissi midir? Bir dikkate alınmama hissi midir?

Sevilmeme hissi midir? Onaylanmama hissi midir? Kimse seni dikkate almıyor hissimidir? Nedir buradaki hikaye? Eğer o hikayeyi sakin bir biçimde, hani altın arayan bir insan gibi, çok kıymetli bir şey arayan bir insan gibi merakla incelemeniz gerekir, irdelemeniz gerekir.

Mesela diyor ki, "hocam, biri beni seviyor, çok mutluyum." Ben de diyorum ki niye mutlusun? Sevilmediğin durumda niye mutlu değilsin? Niye o zaman mutlu değil de, biri sevince mutlu oluyorsun? İçinde sahte bir hikaye işliyor. Sevilmek kötü mü? Ben sana sevilmek kötü demedim. Sevildiğinde niye bu kadar mutlusun diyorum. Ve sevilmeden önce niye bu kadar mutlu değilsin? Ne fark var arada? Burayı görmen gerekiyor.

Ve işte yıllarca -bakıyorum kendi hayatıma- "kimse değer vermiyor." Tamam bu sana ne hissettiriyor? "Kötü hissettiriyor" demeyeceksiniz. "Kötü hissettiriyor" anlamsız bir cümledir, çok anlamı olmayan bir cümledir diyelim en azından. Ne hissettiriyor? "Kimse değer vermiyor" hissi. Ne uyandırıyor sizde? Mesela olabilir, hatta bunu daha netleştirelim: herkes günde bir defa hissediyor ki "sana değer vermiyorum" dese. Ne olur? Öyle deseler, moralim bozulur falan filan. Niye moralim bozulur? Dikkat edin bakın, kimin morali bozulur orada? Sorgulamamız gereken şey budur. Ve böyle sorgulamak zorundayız. Kimin morali bozuluyor? "E benim morali bozuluyor" -o "ben" nasıl bir ben? Bana onu anlatman gerekiyor. Bu ben değerli bir ben mi? Yoksa değerinden emin olmayan bir ben mi? Değerine dair hiç düşünmemiş bir ben mi?

Mesela ben çok kişide bunu görebiliyorum. Konuşuyorum, diyorum ki "değerli misin?" "Hiç düşünmedim" diyor. E peki, bir insanın tavrı sana değersizlik hissettiriyor, nasıl bir şey var burada? Diyelim ki sana iyi muamele ettiğinde kendini değerli hissediyorsun. Hatta onu baş tacı ediyorsun değil mi? Biri sana çok ihtimam gösteriyor, her gün seni arıyor sabah akşam, sevdiğini söylüyor, sabah akşam senihatırlıyor falan. Ne oluyor bu durumda? Kime ne oluyor? Önce ne oluyor, sonra bu "kim" diye bir bak. Onu eğer iyiinceleyebilirsen, oradaki sahteliği, diktiğin putu görebilirsin. Bak bunu sen dikiyorsun. Bundan dolayı kimseyi -değil mi mesela, bir başkası senin adına put dikmiyor aslında- sen kendi putunu kendin dikiyorsun.

Kendi Diktiğimiz Putlar: Herkesin Putu Kendinedir

Kendinle ilgili putlar dikiyorsun. Kendini beceriksiz diye tanımlıyorsun. Bazen kendinitembel diye tanımlıyorsun. Bazen kendini çok hırslı diye tanımlıyorsun. Bazen "isteklerimi gerçekleştirmeliyim" diye böyle kendine bir gaz veriyorsun, bir hırs yükleniyorsun. Bütün bunları kim dikiyor? Bütün bunlar senin tarafından dikiliyor. Bunlar kim tarafından besleniyor? Senin tarafından besleniyor.

Ve ilginçtir, bu sanem ve özellikle nasab ile ilgili Araplarda şöyle bir gelenek var: mesela bir taş dikiyorlar ve zaman zaman onun adına kurbanlar kesiyorlar, kanını o diktikleri taşın veya cismin üzerine döküyorlar. Biz de aynı şeyi yapmıyor muyuz yani? Sevilmek için girmediğimiz kılık kalmayabilir değil mi? Onaylanmak için neler neler yapıyoruz. Aslında ne yapıyoruz? Biz onaylanma putunu sürekli beslemeye çalışıyoruz. Hep onu ayakta tutmaya çalışıyoruz. Veya işte "ben güçlüyüm" putunuz vardır. Sürekli ben güçlüyüm, güçlü olmalıyım. Hatta buna bazen kendiimkanlarınızı zorlayarak o güçlü olma putunu beslediğinizi görürsünüz. Bazen güçlü görünmek adına zaaflarınızı görmezden gelirsiniz, göstermemeye çalışırsınız. "Benim hiçbir zaafım yok, benim hiçbir eksiğim yok, benim kimseye ihtiyacım yok" gibi hikayeler

üretirsiniz. Neden? Çünkü o "ben güçlüyüm" putunu beslemek zorundasınız, ona halel gelmemeli, o hiç zarar görmemeli.

"Ben mükemmelim" putunuz vardır. O zaman ben hata yapmamalıyım. Hata yapmamak adına o "ben mükemmelim" putunun karşısında hizaya durursunuz. Sürekli kendinizi kontrol edersiniz. "Hata yapmamalıyım." Kim size bunu söylüyor? Kim size "hata yapmamalıyım" baskısında bulunuyor? Kendiniz ve o puta kendinizifeda edersiniz. Bir türlü kendinize rahat yüzü vermeyebilirsiniz. Bir türlü kendinizirahatlatamazsınız. Neden? Çünkü o put diyor ki "rahatlarsan gevşersin, gevşersen bozulursun, o yüzden benim karşımda her zaman hazır ol vaziyetinde durmalısın, asla hata yapmamalısın." Bunu kim söylüyor? Bakın bunu Allah bile söylemiyor. "Hata yapmamaya çalış" diyor, "yaparsan tövbe istiğfar et" diyor. Hatta Allah buna sınır da koymamış. Ama senin o putun sınır koyuyor: "bir ya da iki defa hata yapma hakkın var, üçüncüyü yapamazsın" diyor. Bunu kim söylüyor sana? İçinde diktiğin o put söylüyor.

Dolayısıyla dikkat edin, bütün bu psikolojik düzeyde tanımladığımız putlar aslında bizim hayatımızı esir ediyorlar. Ve yaradanla olan bağımızı da örtüyorlar. Yani Allah'ın bile şefkatle, merhametle baktığı bir duruma sen o putun gözüyle bakıyorsun, şefkatsiz ve merhametsiz bir tavır sergiliyorsun. Allah diyor "ben affederim." Sen diyorsun ki "Allah affedebilir beni ama ben kendimi affetmiyorum." Dikkat edin ne kadar güçlü işleyebiliyor değil mi?

Mükemmeliyetçilik ve Umursamazlık: İki Ayrı Put

Evet, bu putlar insanı yorar. Hocam bir soru soruyor: "Allah affediyor da insan kendikendini affetmiyor, günahları küçümsediğiiçin mi kendi kalbini mühürlemiş duruma sokuyor?" Yok, onunla bir ilgisi yok. Orada kendi başına mükemmel olmak isteyen bir ego var. O egonun hikayesi: "ben mükemmel olacağım, eksiksiz olacağım, hatasız olacağım, buna çok dikkat edeceğim, asla hata yapmayacağım, öyle olursam kendimiiyi hissederim" şeklinde, arkasında fark edilmeyen bir kibir olan bir benlik tarafından bir put dikiliyor.

Bunun tam tersi de var. Mesela asla öz eleştiri yapmayan benlikler de var. "Ne var ki, ne abartıyorsun, hata yapıyorsun, bir dahaki sefere dikkat et, ne var ki, önemli değil." Bu put da seni ne yapar? Seni vurdumduymaz, umursamaz, boşveren, hayatı dikkate almayan, hayata ve insanlara duyarlı olmayan biri haline getirir. Bu da bir puttur.

Hiçbir şeyi umursamayan ama kendisine yapılan şeyi umursayan biri. Ben umursamayıp da kendisine yapılan şeyi umursamayan insan görmedim. Kendisiyaptığı şeyi umursamıyor: "falana zarar verdin, işte şunu yaptın ve bu probleme yol açtın" -"önemli değil ya, olur öyle şeyler." Tamam, peki, falan sana öyle yaptı: "olur mu, öyle yapamaz." Bu nedir? İşte bu değişik bir puttur.

Mesela geçenlerde bir kişiyle konuştum, diyor ki "ben asla bekletilmeye tahammül edemem" ama bekletirim mesela. Anlatabiliyor musun? Yani ego, yani put budur. Tabianlıyorum, mizacının hangi problematiğinden dolayı bu halde, o ayrı bir konu. Demek

istiyorum ki herkesin putu farklı olabilir. O yüzden biz başkasının putlarıyla uğraşmayacağız. Başkasının putu kendinedir, herkesin putu kendinedir. Benim putum bana, senin putun sanadır yani. Ben kendi putlarımla uğraşacağım. Yoksa "aa bende öyle bir put yok, Allah'a çok şükür" -bu değil yani. Onun putu onun, senin putun senindir. Sen kendi putundan sorumlusun. Çünkü onları sen dikmişsin. Onları sen temizleyeceksin.

Hz. Eyüp'ün Duası ve Putların Yorgunluğu

O yüzden insan her türlü arzusunu, korkusunu, beklentisini, kendiyle ilgili tanımlamaları gözden geçirmelidir. Çünkü bunların üzerinden ürettiğimiz birçok kalıp vardır ve bunlar -dediğim gibi- bu nasab kelimesinin ikinci anlamı da yorgunluktur.

Hatta bir ayette geçer: "İnnî messeniye'ş-şeytânu bi nusbin ve azâb" diye geçer -hangi peygamber? Eyüp olabilir- yani "nusb ile ve azapla şeytan bana dokundu." Bakın bu da çok önemli bir ifade. Yani o anlamda sizi yoran putlar vardır. Bunları siz dikmişsinizdir.

Mesela sürekli "başarılı olmalıyım, başarılı olmalıyım, başarılı olmalıyım." Bir ömür boyu bu put -tırnak içinde söylüyorum- mezarınıza girinceye kadar sizi bir şeyleriçoğaltma yarışına sokar. Bir evim mi var, üç evim olsun. Bir dükkanım mı var, on dükkanım olsun. Şu kadar mı kazanıyorum, şu kadar daha kazanayım. Şuralarda da mı etkiliyim, şuralarda da etkili olayım. Şuralarda mı konuşuyorum, daha geniş bir alanda konuşulayım. Bitmez o. Neden? Çünkü -tırnak içinde söylüyorum- siz bir putperestsiniz. O yüzden. Bunu hepimiz için söylüyorum, hepimizin putları vardır.

Çünkü sende "başarılı olmalıyım, etkili olmalıyım" putu vardır. Bir başkasında "mükemmel olmalıyım" putu vardır. Bir başkasında "ben çok şanssızım" putu vardır. Onu siz dikmişsinizdir. Hayatınızda bir şeyler olmuştur ve bir put dikmişsiniz: diktiğiniz putun adı "ben şanssızım" putudur. Ve hayatınızda sürekli en küçük bir olumsuzluk olduğunda "ben zaten şanssızım" -hemen o puta gidersiniz, o putun karşısında dikilirsiniz. O size başınızı sallatır: "evet, sen şanssızsın evladım, mevzu bundan ibaret" der. Siz de başınızı sallarsınız, "ben hep şanssızım zaten" dersiniz.

Hatta herkesiiyi şeyler bulur, "beni en problematik şey bulur" dersiniz. Neden? Çünkü şanssızlık putunu dikmişsiniz. "Çekmiyor" -siz ona çekiliyorsunuz. Bu çekme mevzusu da abartılı bir konudur, o da bir başka puttur. Tamam, o zaman "zengin olacağım, zengin olacağım" diyeyim, çekiyor mu? Niye çekmiyor değil mi? Herkes öyle desin -öyle bir şey yok arkadaşlar, hiçbir şey çekmiyor. "Secret" falan yok hayatta. Öyle bir şey yok, bunu ciddi olarak söylüyorum.

Ve bu noktada, dikkat edin, her birinizin ikide bir etrafında dolandığı hikayeleri vardır. Bu olumlu hikayeler de olabilir, olumsuz hikayeler de olabilir. "Böyle güzel şeyler benibulur." Abi, abartıyorsun, öyle bir şey yok. "Bu şey mi, bak bu kötü, bak bunun sonunda hayır gelecek" -neden? Çünkü hayali bir iyimserlik putunuz var deyim yerindeyse. Burada kastettiğim şey iyimser olmayan anlamında değil. Allah ne gösterirse ben ona karşı iyi, doğru ve güzel şekilde davranırım -benim neyle karşılaştığımın önemi yok ki. Bakın, neyle karşılaşacağımız manasında bir put

dikiyoruz. Mesela bir insanın "benim hep karşıma kötü insanlar çıkar" demesi de bir putperestliktir. "Benim hep karşıma iyiinsanlar çıkar" demesi de bir putperestliktir.

Senin karşına hep iyiinsanlar çıkmayacak, çıkmıyor da. Hep kötü insanlar da çıkmayacak, çıkmıyor da. İkisi de -bak- sen yaratılış düzlemindeki dualiteyi kafanda ölçüp biçip, kafana göre şekillendirip bir yanlış hikaye dikiyorsun.

Allah'ı Kendi Putlarımıza Göre Tanımlamak

Allah'ın seni neyle karşılaştırdığının bir önemi yok ki, sen neyle karşılık veriyorsun, bunun önemi var. "Ben elhamdülillah Allah'ın bana lütfu ve keremiyle fıtratıma uygun şekilde karşılık vermeye çalışıyorum" -iyiye de kötüye de- o zaman sen dengede ve doğru bir yerde duruyorsun. Neden? Çünkü sen Allah'ın kulusun. Sen Allah'ın yarattığı şeyler üzerinden hikaye üretmiyorsun.

Bakın ne diyor peygamber: "Ya Rabbi, sen benden razıysan başıma gelen şeylerin bir ehemmiyeti yok." Başıma öyle de gelebilir böyle de gelebilir. İnsanlar sevebilir, nefret edebilir. Anlayabilir, anlamayabilir. Duyarlı olabilir, olmayabilir. Bugün çok kazanırım, yarın kaybedebilirim. Allah bunlarla sana ne gösteriyor? "Bak Allah gene yüzüme baktı" -Allah yüzüne mal mülk vermekle bakmış olmaz. Sen onun yüzüne bakıyor musun? Ona bakacaksın. Sen onun veçhine bakıyor musun? Onun veçhidışında her şey fanidir. Sen diyorsun "Allah yüzüme baktı." Allah her zaman senin yüzüne bakıyor. Sen onun yüzüne bakıyor musun? Bütün mesele o. Sen onun yüzüne bakmıyorsun, sen onun yarattığı şeylere bakıyorsun. Sen onun rahmaniyetine bakmıyorsun, sen onun şefkatine bakmıyorsun, sen onun sonsuzluğuna bakmıyorsun. "Bana ne kadar verdi" diyorsun, "bana ne kadar lütfetti" diyorsun. Sen Allah'ın veçhine bakmıyorsun. Allah'ın veçhine bakmak başka bir şeydir. Peygamber Allah ile mutlu. Ama sen neyle mutlu olup mutsuz olmayı tanımlıyorsun? Allah'ın verdiği veya vermediği şeyler üzerinden tanımlıyorsun.

"Vermişse Allah yüzüme baktı, vermemişse bakmadı" -bir de "kim bilir kimlerin yüzüne bakıyordur" diye bir de kıyaslama yaparsın. Bütün bu hikayelerden ürettiğin bir kısım sahte benlikler vardır.

O yüzden bir insan "ben başarılıyım" dese de put dikiyordur, "ben başarısız biriyim" dese de put dikiyordur. "Allah bana gün yüzü göstermedi" diyorsa da bir putu vardır.

"Allah beni hiç sıkıntıya sokmadı" diyorsa ve bundan dolayı seviniyorsa da bir putu vardır. Sen dersin ki "bakıyorum da hayatımı bir gözden geçiriyorum, Allah maddeten beni hiçbir sıkıntıya sokmadı, elhamdülillah bu Rabbimin büyük bir lütfu ve nimetidir" -ama hamd ettiğim şey yaşattığı olay değildir, onun sonsuzluğudur, ona ben hamd ediyorum. Yoksa "beni hiç sıkıntıya sokmadı" -ne diyorsun sen yani? O kafayla düşünüyorsa, o zaman peygamberleri sıkıntıya soktu, ne yapacağız onu? Onlara torpil geçmedi de sana mı geçti, veya onları sevmiyor da seni mi seviyor, neyikarıştırıyorsun yani?

Bakın, ürettiğimiz putperestliklerin bir yönü de budur: Allah'ı da kendi putlarımıza göre tanımlıyoruz. Mesela Allah benim isteklerimi yerine getiriyorsa iyi bir Allah'tır -neden, çünkü ben o put üzerinden Allah'la bir bağ kuruyorum, diyorum kiisteklerim

gerçekleşirse iyiyim, gerçekleşmezse mutsuzum. Allah beni mutsuz ediyor, bazı isteklerim gerçekleşmiyor, o zaman ben de Allah'ı sevmiyorum. Şimdi burada kim Allah'ı tanıyor ve tanımlıyor? Sen nereden tanımlıyorsun Allah'ı? İsteklerinin olup olmaması üzerinden tanımlıyorsun.

O yüzden Araplar ne diyordu? "Putlarımızı rahatsız etmeyelim." Putlarımızı huzursuz etmeyelim, yoksa onlar huzursuz olurlarsa başımız belaya girer değil mi? Tabii benim de putlarım rahatsız olmamalı değil mi mesela? İstek putum var, o rahatsız olmamalı. Arzu putum var, o rahatsız olmamalı. Başarı putum var, o rahatsız olmamalı. Konfor putum var, o rahatsız olmamalı. Yani bunların üzerinden Allah'ı tanımlıyorum. Dikkat edin, hani bunları ben anlatırken başta kendi adıma, sonra sizin kendi tefekkürünüzün üzerinden sizin adınıza bunları fark etmek için söylüyorum. Yoksa "ne kadar putperestmişim, Allah kahretsin, Allah'a ibadet ettiğimizi zannediyoruz" falan diye üzülmeyeceğiz. Buraya da dikkat edeceğiz: "işte ben iyi bir kul değilim" -bu da putperestliğin bir çeşidi yani. Neyin hikayesindesin? Allah var ve sen. Ben Allah'a aidim. Kenara çekilip niye bir putperestlik yapıyorsun?

Mesela bazen birilerine bir şey anlatıyorum. "Ben bu nedenle kendimi çok kötü, berbat hissediyorum" diyor. Bak yine küçük bir put diktin. Halbuki sen Allah'ın huzuruna bak, Allah'a bak ve kendi hiçliğini hatırla, ve Allah'a sarıl -deyim yerindeyse- bir bebek gibi, bir küçücük çocuk gibi. Bakın bir çocuğun putu yoktur. Mesela yanlış yapar gene annesine koşar. Altını ıslatır annesine koşar. Bir hata yapar annesine koşar. Bir konuda bir acı yaşar annesine koşar değil mi? Ama yaşı biraz ilerledikçe ne yapar? Put dikmeye başlar. "Annem beni sevmiyor" falan demeye başlar, başka hikayeler üretir, "kimse beni sevmiyor" der. Ufak yaştan itibaren onları üretmeye başlarız. Ama dikkat edin, o en masum bebeklik halinde çocuk kendisini büyütene koşar. Hata yapsa da ona koşar, bir şeyi gizlemez.

Biz ne yapıyoruz ego düzeyinde? "Çok günahkarım, e tamam o zaman Allah'a koş" -"tertemiz Allah'a gitmem lazım" diyoruz. Neden? Çünkü putperestsin çünkü. "Tertemiz gideceğim" -o temizlik senin vasfın değil ki. Temizlik Allah'ın vasfı. Allah seni temizleyecek. Allah'ın nuraniyeti sende aksedince sen temiz olacaksın. Yoksa sen ekstradan kendini temizlemeyeceksin. Senin kendini temizleyeceğin bir varlığın yok ki.

Tertemiz mi, Ayna mı? Mevlana'nın Mesnevi Hikayesi

Bununla ilgili çok güzel bir hikayedir, onunla tamamlayalım. Mevlana'nın Mesnevi'sinde geçer. İki topluluk vardır, sanatlarını, maharetlerini göstermek için kralın huzuruna çıkarlar, her biri bir maharetini göstereceği, sanatını göstereceği bir yer ister. Kral da böyle şu salonun karşılıklı bakan iki duvarı gibiiki duvar gösterir ama arayı da böler, birbirlerini görmezler. Bir duvarı bir gruba verir, öbür duvarı diğer gruba verir. Bir grup boyaları, renkleri vesaireyi alır, o duvarı şenlendirirler, renklendirirler, resimler yaparlar. Diğer topluluk boya moya hiç istemezler. "Siz boya istemiyor musunuz?" "Yok, biz boya istemiyoruz." Sadece o duvarı parlak hale getirecek, ayna haline getirecek aletler isterler. O kadar. Ne fırça, ne resim aletleri, ne

gereçleri, ne boyalar, hiçbir şey istemezler. Sadece o duvarı tertemiz, yani parlak bir ayna haline getirecek aletleriisterler.

Neyse, bunlar bir zaman -bir ay neyse- çalışırlar. Sonra ikisi de "bitirdik" der. Birisiduvarı tamamen ayna haline getirmiş, hiçbir şey yapmamış. Öbürü resimler, nakışlar, çiçekler falan filan yapmış. Burada Mevlana ne anlatıyor aslında? Şunu anlatıyor: bazı insanlar kendilerini -tırnak içinde- güzelleştirmek, kendini bir yere getirmek, kendini mükemmelleştirmek, kendince en iyi hale getirmek için bir şeyler yapar. Bir grup da kalbini tertemiz tutar, bir ayna haline getirir ve o aynada Allah'ın isim ve sıfatları yansır.

Şimdi bu mantıkla baktığım zaman, ben Rabbimin huzuruna tertemiz mi gideceğim yoksa temiz bir ayna olarak mı gideceğim? Yani haşa ben kendimi mükemmelleştirdim, "ya Rabbim ben çok mükemmel biriyim" diye mi gideceğim?

Yoksa "ey Rabbim kalbimi her türlü sahtelikten, sahte benliklerden, kirlerden arı tutmaya çalıştım, o tür şeyleri bıraktım, o lekeleri bıraktım, kalbim tertemiz bir ayna, hiçbir şey yok içinde" mi diyeceğim? Tertemiz bir aynadan başka bir şey yok. Aynaya baktığınızda aynada ne vardır? Aynada bir şey yoktur değil mi? Ama ayna ne görürse üzerinde onu gösterir. Aynanın önüne neyi koyarsanız onu gösterir.

*Kamil İnsan: Ayna Olmak*

İşte insan budur. Hakikiinsan bu demektir. Kamil insan dediğimiz de bu demektir.

Kamil insan -tırnak içinde söylüyorum- kendini kemale erdirmiş değildir. O kalp aynasını tertemiz, yani parlak bir hale getirmiş, pürüzsüz bir hale getirmiş ve Allah'ın isimleri ve sıfatları onda yansıyor. Allah'ın rahmeti yansıyor, Allah'ın keremi yansıyor, Allah'ın şefkati yansıyor. O zaman ne oluyor? Orada bir benlik görüyor musun orada? Mesela ayna "ben tertemizim" der mi yani? Yok. Aynanın karşısına siyah bir şey koy, siyah bir görüntü verir değil mi? Parlak bir ışık koy, parlak ışığı sana gösterir. Ayna bir şey der mi? İşte kamil insan da budur.

O yüzden ben bazen "ermek lazım" deyince ego oradan çıkar: "erdiğimi de göstereceğim insanlara, öyle bir ereceğim ki size göstereceğim" zanneder. Halbukiermek böyle bir şey değildir. Ermek tertemiz bir ayna olma halidir. Sen herhangi bir şey değilsin, Allah'ı en mükemmel şekilde gösteren bir aynasın. Bu kadar. O zaman sende ne kibir olur, ne sahte bir tevazu olur, ne biri seni takdir ettiğinde övünebilirsin değil mi? Mesela aynaya parlak bir ışık yansıtalım ve aynaya "sen ne kadar parlaksın ya" diyelim. Ayna size bir şey demez yani. Aynanın göğsü kabarmaz. Neden? Çünkü o kendinde bir şey olmadığını bilir, ama Allah'ın onda her şeyi gösterebildiğini de bilir. O zaman hakiki tevazu, hakiki şuur, hakiki farkındalık meydana gelir. Kendini bir hale getirmeye çalışmaz. Allah'ın kendisinde görünen şeylerden bir pay da kendine çıkarmaz.

"Ben İyiyim Deme, Ben Kötüyüm de Deme, Allah De"

Ama "ya ben kimim ki, ben hiçim" ya, "ya ben boş biriyim" ya, "benim bir değerim yok" ya -bak, bunların hepsi bir putperestliktir. Bir taş dikmektir. Bir insan "ben

kendime çok değerli bir şekilde bakıyorum" dese de hatalıdır. "Ben çok değerliyim" dese de hatalıdır. "Ben çok değersizim" dese de hatalıdır. O yüzden kamil insanlar der ki "sus, sessiz ol, ben değerliyim de deme, ben değersizim de deme" çünkü "ben değersizim" dediğin anda Allah'ın senin üzerindeki değerlerini bu sefer görmezden geliyorsun. O yüzden sükut etmesi tavsiye edilir.

Yine büyük Arif Şeyh'el Alevi der ki: "ben iyiyim deme, ben kötüyüm de deme, Allah de, lütufları göreceksin." Bu ne kadar muazzam bir bilgelik aslında. Çok basit, çok sade ama çok muazzam bir şey. Bak diyor ki "ben iyiyim deme." "Ben kötü müyüm" -bak ego hemen oraya gidiyor değil mi- "o zaman kötü mü diyeyim, tabii zaten ben kötüyüm" falan filan. "Ben kötüyüm de deme, Allah de." Kaynak o. Hakiki varlık o. Sen de onun aynasısın. Bu ne kadar büyük bir huzur, ne kadar büyük bir dinginlik.

Ve o -dedik ya- nasab insanı yorgun düşüren bir şeydir. Sürekli "ben iyiyim, hep böyle iyiyim, iyi olmaya çalışıyorum, mükemmelim, mükemmel olmaya çalışıyorum" -bu beni yoruyor. Değil mi? Veya "ben değersizim, ben hiçbir işe yaramıyorum" -o da seniyorar. Ne desen seni yorar. Ama o zatın sözü seni yormaz: "ben iyiyim deme, ben kötüyüm de deme, Allah de, lütufları göreceksin." Bak bu seni yormaz.

Sonuç: Putların Seni Yoruyor, Hayat Değil

O yüzden kamil insan dingin biridir. Şu veya bu şekilde görünme derdi yoktur. Kendinigösterme arzusu yoktur. İnsanları etkileme arzusu da yoktur. Ama Allah onun üzerinden insanları etkileyebilir. "Ben etkileyici konuşuyorum, ben etkili biriyim" -yok, böyle bir şey yok. "Bugün etkili konuşuyorum" dersin, "yarın etkileyemedim" dersin -bunlar hep seni yorar. Bugün kendini sevdirirsin, yarın "beni seviyorlar mı" dersin -bunlar seni yorar. Neden? Çünkü sen bir yükün taşıyıcısı haline gelmişsin. Sen bir putu ikna etmek zorundasın, o diktiğin putu korumak zorundasın. Ama hiçbir putun yoksa o zaman koruman gereken hiçbir şey yok.

"İşte o kadar mütevazı" -olma, insanlar gerçek sanırlar. Öyle bir derdim yok yani, insanların beni ne sanacaklarıyla ilgili herhangi bir hikaye üretmiyorum. "İşte böyle görünürsen seni güçsüz zannederler" -benim böyle bir hikayem yok, böyle bir putum yok ki. Güçsüz zannederler, güçlü zannederler, öyle zannederler, böyle zannederler.

Ama varsa bir putum, "insanlar beni öyle zannetmeli, öyle görmeli" -o zaman sen yorulursun. Sonra da dersin ki "bu hayat insanı çok yoruyor." Hayat seni yormuyor, putların seni yoruyor.

Hani derler işte, Araplar putlarına yiyecek götürürlermiş. Sen götürmüyor musun yani? Sen sürekli o putuna yiyecek götürmüyor musun? Güzel görünmek için her gün makyaj yapıyorsan, sen putuna hiç yiyecek götürmüyor musun? Etkili görünmek için sürekli "nasıl daha etkili olabilirim" hikayesiiçindeysen, sen putuna yiyecek götürmüyor musun? "Başarılı olmam lazım, başarısız görünmemem lazım" hikayesiüzerinden sürekli bir şeyler yapıyorsan, ediyorsan, sen farklı bir şey mi yapıyorsun? Dikkat et yani.

Allah niye zahiren o putperestliği bu kadar bizim dikkatimize vermiş? Çünkü evet, o en zahiri düzeyde artık açığa çıkmış bir putperestlik. Ama bunun senin nefsinde, senin iç dünyanda bir iz düşümü var. Yoksa millet diyor ya "işte putperestlik bitti, Allah niye bu kadar ayet göndermiş" -keşke bitseydi. Putperestlik o -tırnak içinde söylüyorum- en kaba hali yani. Putperestlik o kadar yaygın ki, ve ben o putperestliğitanımazsam o kadar gaflete düşerim ki...

Hocam, "insanlara faydalı olmak istiyorum" diyor. Diyorum ki bak sen bir put dikmişsin. "Olur mu hocam" diyor, "ben insanlara faydalı olmak istiyorum." Bak "insanlara faydalı olursam varım, faydalı olmazsam bir hiçim" diyorsun sen. "Rabbim beniinsanlara faydalı kılsın. Rabbim beniinsanların iyiliği üzere istihdam etsin.

Rabbim beni Hazreti Muhammed'in ümmetine hizmetkar kılsın." Ne güzel. Ama o diyebilir ki "yok, seni bunların hiçbiri kılmayacağım, seni kendime kul kılacağım." Bir mahsuru yok. Bunlar bir kimlik değil ki, ne fark var ki? Yani.

Bediüzzaman diyor ki, bir gün baktım diyor, işte yaratılışın hikmetleri üzerinde tefekkür ediyordum, sonra "şöyle yaratılışta hikmet var, şöyle yaratılışta hikmet var" diye bazı manaları keşfettim diyor. Sonra baktım diyor, mesela diyelim kiişte Allah çiçeği yaratmış, niye? İnsanlar Allah'ın güzelliğini görsün diye mesela değil mi, Allah'ın o güzel yaratma, Musavvir ismini, Müzeyyin ismini göresin diye Allah alemitezyin etmiş, süslemiş, tasvir etmiş. Ama diyor, sonra baktım diyor, hiçbir insanın müşahede etmediği yerler var. Peki Allah niye orada bir şey yaratmış? Bu hikmetsiz midir acaba? Sonra dedim ki her şey en başta ve hakikatte bizzat Allah'a bakar. Yaratılış Allah'tan Allah'a bir seyirdir.

Şimdi sen de öyle. Mesela "Allah beni niye yarattı, bunu bulmalıyım" diyor bazı insanlar. "Allah'ın beni yarattığının amacını bulmalıyım" diyor. Ego büyük ya böyle. İlla Allah onu yaratmış, bir şeyler yapacak onunla, yapmazsa olmaz yani. İşte egosu şişiyor tabii, oradan kendine hikaye üretiyor, ta Mehdi'ye kadar çıkar yani oradan. Neyse.

Ya desen ki ona, "ya Allah seni sırf kendisine kul olasın diye yarattı, böyle o seniseyrediyor, sen de onu seyredeceksin" -şöyle yüzü düşer yani. Yani "Allah seninle hiçbir şey yapmayacak böyle aleme dair, seni yaratmış, seni sevmiş yaratmış." "E ne yapacağım?" "Bir şey yapmayacaksın ya, sen de onu seveceksin." "Olur mu, daha başka bir yol yok mu?"

Bununla ilgili bir mesel ile kapatayım. Hani bir adam büyük bir dağın üzerinde birden ayağı kaymış ve büyük bir yarıktan aşağı düşmeye başlamış. Düşerken böyle iki üç bin metrelik bir yarık. Düşerken bir şeye tutunuyor, bir dala tutunuyor. "Tanrım" diyor, "beni kurtar, beni kurtar" falan. Neyse bir ses duyuyor: "sen kendini bırak, meleklerim seni kucaklayacaklar." "Başka kimse yok mu, başka kimse yok mu?" diyor. Yaniegomuzun hikayesini bırakamıyoruz. Allah seninle bu dünyada ekstra hiçbir şey yapmayacak. Ne dersin, bundan mutmain olur musun? Olmuyorsan putun var demektir.

Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde doğrudan sure adı ve ayet numarasıyla anılan bir ayet bulunmuyor. Konuşmacı iki yerde Kur'an'a atıfta bulunuyor ancak sure/ayet numarası vermiyor: (1) Hz. İbrahim'in "beni ve ailemi putlara tapmaktan koru" duası, (2) bir peygamberin (konuşmacı "Eyüp olabilir" diyerek emin olmadığını belirtiyor) "şeytan bana yorgunluk (nusb) ve azapla dokundu" sözü. Bu nedenle net bir sure/ayet ataması yapılmamıştır.

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş

Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.