Duha Suresi
Kısa Özet
Bu sohbette Duha suresi devam ettirilerek, insanın yaşadığı zorlukları "kendilik hikayesine" dönüştürerek bilincini nasıl kararttığı (aydınlığı gece haline getirdiği) anlatılıyor; küçük olayların güneş tutulması misaliyle büyük hakikati nasıl örtebildiği örneklerle işleniyor. Ardından "Rabbin seni bırakmadı, darılmadı" ayetiyle vahyin kesintisizliği, insanın Allah'tan Allah'ı istemesi gerektiği ve Hz. Peygamber'in "yetim bulundu" ayetinin zahiri değil batıni bir yetimlik — hiçbir şeye nispetle değil, yalnız Hakk'a ait olma bilinci — anlamına geldiği detaylandırılıyor. Sohbet, gerçek zenginliğin Allah'la olan bağ olduğu, dünyeviitibarın ve mal-mülkün Kur'ani anlamda zenginlik sayılmadığı vurgusuyla ve insanların birbirlerine, kendilerine hangi gözle baktığı sorgulamasıyla tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsanın yaşadığı olaylar gerçektir; ancak bu olaylar üzerinden kendine "mağdur, şanssız, anlaşılmayan" gibi bir kimlik inşa etmesi bir hikayedir ve bu hikaye asıl aydınlığı (vedduha) gece haline getirir.
- Küçük bir olay — göz kapağını kapatmak, ayın güneşi örtmesi gibi — bilinci tamamen kaplayıp büyük hakikati unutturabilir; ama hakikatte güneş hiçbir zaman gerçekten örtülmez.
- Hz. Peygamber'in "yetim bulundu" ayeti, hiçbir soy, unvan veya dünyevi bağla değil, yalnızca Hakk'a ait olma bilinciyle var olduğunun idrakiniifade eder; gerçek zenginlik de ancak Allah'la olan bu bağdadır.
Duha Suresi: Aydınlık ve Onu Örten Şeyler
Evet, bir ara Duha suresine kısa bir başlangıç yapmıştık, bunu anlamak üzerine.
Aslında genel olarak böyle kısa sureler — çoğu, belki de tamamı — genelde Mekke'de inmiştir. Bunlar daha çok aslında insanı, hayatı, hakikati, insanla Yaradan arasındakiilişkiyi ve bağı çözümleyen, onu anlatan ayetlerdir. Ve bunlar aslında çok çok önemli ayetlerdir. Yaniinsan kendini ve Yaradan'ı doğru bir idrak ile kavramadığı müddetçe ne din yerine oturur, ne ibadetler yerine oturur, ne "ben niye yaşıyorum" konusu yerine oturur. Bütün mesele en başta: ben kimim, kime aidim ve bu noktada benimle O'nun arasındakiilişki nedir? Bunu anlamak. Her şeyden önemli olan nokta budur. Bunu anlamadan "işte ibadet ediyoruz, namazını kılacaksın, orucunu tutacaksın, şunu yapacaksın, bunu yapacaksın" — bu değil yani. Ben kimim, Allah'la olan ilişkim nedir, Allah derken neyi kastediyorum, benimle ve bu alemle Allah arasındakiilişkinin mahiyeti nedir; eğer bunları tam idrak edemezsek o zaman hiçbir şey yerine oturmaz. Duha suresindeki mesele de aslında biraz bununla ilgili.
O ilk ayeti kısaca ifade etmiştik, tekrar hatırlayalım. "Vedduha" — kuşluk vakti veya en aydınlık olan zaman demektir yani. Güneşin dünyayı en çok aydınlattığı, en aydınlık olan zaman dilimi olarak bunu tarif edebiliriz. Ve duha, sonra ayet diyor ki, ikinci ayet: "Ve leyliizâ secâ" — geceye örttüğü zaman. Demek ki o aydınlığı, o açıklığı örten bir şeyler olabiliyor. Bu aslında insanla ilgili önemli bir konu. Yanihakikaten kalplerimiz ve bilincimiz tam açık olduğunda her şey çok berraktır. Her şey olması gerektiği gibiişliyordur. Her şeye dair tam bir farkındalığımız vardır. Ama bilincimiz kısmen örtüldüğünde — ki bu örtü aslında kendimizin, ne diyelim, izafidüzeydeki pozisyonlarından, bilinç durumlarından kaynaklanır — bir bakarsın mesela diyelim ki: "Ben de nasıl bir hayat yaşadım. Ben de o kadar şanslı değilim ki. Hayatta hep başıma zor olaylar geldi. Aile hikayem şöyleydi. Yaşadığım süreçlerde şu şu olayları yaşadım. İşte gün yüzü görmedim, hiç rahat yüzü bulmadım" gibi. Veyahut da daha başka hikayeler: "Ya işte hayatta kimse beni sevmedi, kimse beni anlamadı, kimse benim kıymetimi bilmedi, kimse beni dikkate almıyor, kimsenin farkında değilim. Veyahut da kendi dünyamı, kendi hissiyatımı, yaşadığım şeyleri anlatacak bir kimsem yok, yapayalnızım, kimsem yok" — bunları anlatabileceğim, beni anlayabilecek hiç kimseyi bulamıyorum gibi birçok birçok hikayelerimiz olur. Ve bu hikayeler, o aydınlığı — tırnak içinde söylüyorum — gece haline getirir. Ve kişi orada bir sıkışma, bir daralma, bir karanlık, bir belirsizlik, bir sıkışmışlık, modern tabiriyle biraz böyle bazen depresif bir hal veya mutsuz bir hal veya kaygılı bir hal veyahut da yapayalnız bir hal hissedebilir.
Demek ki asıl olan şey aslında vedduhadır. Yani aydınlıktır, ışıktır, nurdur. Hakikat budur. Fakat o, bazen izafi bilinç tarafından örtülür ve kişi ne hisseder? Gece hisseder. Yani karanlığı hisseder. Her yer karanlık. Her yer bilinmez. Her yer belirsizlik. Her yer zorlu. Her yer sıkıntılı gibi. İşte düşüncesini, hissiyatını paylaşacağı bir kimse yok gibi, vesaire vesaire. Burada temel yanılgıya işaret ediyor Allah. Yani
aslında her şey nuranidir, aydınlıktır. Hakikat noktasında her şey ap açık aydınlıktır.
Her şey Allah'ın varlığıyla nuranidir, aydınlıktır ve daimdir. Fakat izafi düzeyde, yaniinsanın bilinç düzeyinde bazen bir gölgelenme olur. Mesela bizim kendimizle ilgilianlattığımız hikayelerin yüzde doksan dokuzu bir gölgelenme hikayesidir. Herkesin yaşadığı zorluklar, problemler, mahrumiyetler, hoşlanmadığı şeyler, mutsuz olduğu şeyler, yolunda gitmeyen şeyler, kendine dair hikayeler — bütün bunlar aslında ne yapar? O aydınlığı gece haline getirir. Tabii Kur'an — tırnak içinde söylüyorum — bunu reddetmiyor veya dışlamıyor; "bak böyle bir durum olabilir" diyor. Ama "dikkat et" diyor. "Ve duha asıldır." Yani asıl olan budur. Senin şu anda her yeri karanlık, her yeri mutsuzluk veren, memnuniyetsizlik hissettiren, eksiklik hissettiren, olumsuz hissettiren — bir nevi böyle deyim yerindeyse bazen bunu yaşadığımız oluyor.
"Canım hiçbir şey yapmak istemiyor" deriz. "Hiçbir şey yolunda gitmiyor" deriz. "Aradığım gerçek mutluluğu bulamıyorum" deriz. Kendimizi bazen mutsuz hissederiz, vesaire vesaire. Evet, bunlar sende bir his olarak, bir düşünce olarak, bir hal olarak hissedilebilir, ortaya çıkabilir. Bunlarla kavga etmen gerekmiyor. Biz mesela geceyle mi kavga ediyoruz yoksa deyim yerindeyse yönümüzü aydınlığa mı çeviriyoruz?
O yüzden daha önce de belki söylemişimdir: "Kalbinin göz bebeğinde güneşi taşıyan insana gece olmaz" der bir bilgi. Eğer güneş kalbinin göz bebeğindeyse, deyim yerindeyse, o zaman sana gece olmaz. Sen gecede bile aydınlık içinde olursun.
Neden? Çünkü güneş senin göz bebeğindedir. Yani senin bakışındadır. Senin bilincindedir. Senin bilincinde aydınlık varsa, ışık varsa, nur varsa, o zaman dış dünyanın karanlık içinde olması sende hiçbir problem, hiçbir mutsuzluk meydana getirmez.
"Ve duha ve leyliizâ secâ" — yani bu gündüzü, bu aydınlığı, bu nuraniyeti, bu ışığı neyin örterek sana gece yaptığını fark et diyor Allah. Sana bu ilahi varoluşu, bu hakikivarlık bilincini göstermeyen, bunu örten şey nedir? Biraz bunu gör. Bu senin bilincinde ürettiğin, kendinle ilgili, hayatla ilgili, varoluşla ilgili ürettiğin bir hikayedir.
Kendimizle İlgili Anlattığımız Hikayeler
Şimdi hikaye deyince insanlar şey zannediyor: "Ben hikaye anlatmıyorum, ben gerçeği anlatıyorum." Burada olay ayrı bir konudur. Senin onu kendinle bağlantılandırman ayrı bir konudur. Mesela "hiç kimse beni anlamadı, anlamıyor" ayrı bir konudur. "Ben anlaşılmayan biriyim, kendimi bir türlü anlatamıyorum ve bundan dolayı mutsuzum" demek ayrı bir konudur. İnsanlar beni anlamayabilirler. Bu gayet tabii bir şeydir yani. Nice peygamberler olmuş, inanan olmamış, anlayan olmamış.
Ama peygamberler kendilerini öyle mi tanımlamışlar? Yok. Hayır. "Ben Allah'ın elçisiyim, Rabbimin bana verdiği mesajı aktarırım" ve O'na kul olmaya devam etmişler. Yoksa "hiç kimse beni anlamadı, ne kadar kötü, ne kadar berbat, anlaşılmamak kadar berbat bir şey var mı biliyor musun" demek işte hikaye tarafıdır.
Yoksa hayatta birçok zorlukla karşılaştım, ihanetlerle karşılaştım, vefasızlıklarla karşılaştım, ilginç bir deneyimdi — bak burada bir hikaye yok. Sen yaşadığın nesnel bir olguyu anlatıyorsun. Ama anlattığın olgudan kendine bir tanım çıkarıyorsan, işte o
hikaye kısmıdır. İşte bizim hikaye dediğimiz budur yani. "İşte ben ne kadar şanssızım biliyor musun?" "Hayır bilmiyorum." Çünkü bu bir hikaye yani. Ama bana yaşadığın bir olayı anlatabilirsin. Hatta diyebilirsin ki "annem babam beni daha bebekliğimde sokağa atmışlar." Olabilir. İlginç bir deneyim. Bu kadar. Daha fazlası değil. Ama kendini "sen benim neler yaşadığımı biliyor musun, ben ne kadar acılar çektim" — bak, sen kendini acı çeken biri haline getirdin. Senin kendinle ilgili tanımın: ben acı çeken biriyim, ben mağdur biriyim. İşte bu — kurban rolüne girmek, zalimler rolüne girmek, şu role girmek, bu role girmek dediğimiz şey — işin bizim tarafımızdan üretilen hikaye kısmıdır. Bizim kastettiğimiz şey budur.
Yoksa "hikayelerden vazgeç" demek, yaşadığı şeyleri sil, bunların hiçbiri yaşanmadı demek değildir. Yaşadığımız şeyler gerçektir. Yaşadığımız şeylerin bizi tanımladığını zannetmek gerçek değildir. Orası senin ürettiğin ego hikayesidir. Ne demek? "Ben bunları yaşamadım mı?" Hayır, yaşadın. Ama benim üzerinde durduğum şey şu: Sen yaşadıkların üzerinden kendini tanımlıyorsun. "Ben şanssız biriyim" diyorsun. "Ben acı çekmiş biriyim" diyorsun. "Ben anlaşılmamış biriyim" diyorsun. "Ben sevilmemiş biriyim" diyorsun. "Ben takdir edilmemiş biriyim" diyorsun. "Ben hep başarısız olmuş biriyim" diyorsun. Bunlar nedir? Dikkat et, bunlar hikayelerdir. Bunlar ne yapar?
Bunlar o aydınlığı gece haline getirir, karanlık hale getirir. Neden? Çünkü sen yaşadığın olay üzerinden bir kimlik, bir kendilik inşa ettin.
Halbuki Allah hiçbirine demiyor "ey acı çeken kullarım" — mesela var mı böyle bir ayet? Yok yani. Ne var? "Ey kendilerine zulmeden kullarım." Bak orada da Allah ne demiş oluyor? "Sen kendine zulmediyorsun" diyor, dikkat et. Anlatabildim mi? Sen kendine zulmediyorsun, buraya dikkat et. Yoksa "ey acı çeken kullarım, ey mağdur kullarım, ey anlaşılmayan kullarım, ey sevilmeyen kullarım, ey anne babası tarafından anlaşılmayan kullarım" — var mı böyle bir ayet? Niye yok? Düşünmediniz mi mesela? Düşünün bir bakalım, niye yok hakikaten? Çünkü Allah size hikaye anlatmaz. Düştüğünüz hikayeyi anlatabilir ama sizi öyle tanımlamaz. "Ey kullarım" diye tanımlar. "Rabbiniz benim" diye tanımlar. "Sahibiniz benim" diye tanımlar. "Siziben var ettim" diye tanımlar. "Siz çok değerlisiniz, siz en güzel kıvamda yaratılmışsınız" diye tanımlar. Dikkat edin, bizim ürettiğimiz hiçbir hikayeyi Kur'an'da bulamayız. Kendimizi oradan meşrulaştıramayız yani. Allah bizimle ilgili böyle bir tanım yapmaz. "Kendini örtüyorsun" der. "Ey kafir" bu demektir: hakikati örtüyorsun. Bak ey hakikati örten insan, dikkat et. Bir şeyi örtüyorsun. Kendini kendi cehaletinle örtüyorsun. Dikkat et buraya. Buraya dikkat edersen oradaki hikayenin neye mal olduğunu görebilirsin.
Küçük Şeylerin Büyük Hakikati Örtmesi: Güneş Tutulması Meseli
Yine bir alimin güzel bir ifadesi vardır. Diyor ki: bazı şeyler vardır, bir cihetten büyük şeyleri örter. Mesela gözünü kapat, sana gece gibi olur. Bak, küçücük bir göz kapağı değil mi? Aydınlıkta, ışıkta gözünü kapat, bir anda karanlık oldu. Yaşadığın bir olay — bir haksızlık olabilir bu, bir yanlış anlaşılma olabilir, bir iftira olabilir, bir zulüm olabilir.
O anda "ya işte ben bunu yaşamak istemiyorum, Allah kahretsin, niye böyle oluyor"
dedin, ne oldu? Bir anda bütün bilincin o düşüncenin, o duygunun içine gömüldü.
Bütün o doğal varlık kapandı ve örtüldü. O yüzden tekrar ifade ediyorum onu: çok küçük şeyler var, bir cihette çok büyük şeyleri örter. Arabanın dikiz aynası kırılır, üzülürsün. Bir anda ne hissediyorsun? Hissettiğin şey üzüntüden ibaret. O anda ne Allah'ın varlığının farkındasın, ne Allah'ın sana sonsuz nimetler verdiğinin farkındasın, ne hayatın sürekliilahi bir ikramla ve lütufla döndüğünün farkındasın. Bütün zihnin nereye odaklanmış? "Arabamın aynasını kim kırdı?" Üzüldüm yani dersin. Ve o üzüntünün içinde eğer kendini bırakırsan, o üzüntünün içinde saatlerini geçirebilirsin, günlerini geçirebilirsin. Hatta çok çaba göstermezsen yıllarını bile geçirebilirsin.
Herhangi bir kayıp için, tırnak içinde olumsuz işleyen bir süreç için. Ne olmuş olur orada? Sen o şeyin içinde kaybolmuşsundur.
O yüzden bununla ilgili de aynı zamanda çok güzel bir örnektir: İşte mesela güneş midaha büyük, ay mı? Arada muazzam bir fark var değil mi? Emin değilim ama belkiyüz binlerce kat büyük olabilir güneş yani. Güneş çok büyük, ay minnacık bir şey güneşe nispetle. Peki güneş tutulması nasıl oluyor? İşte o minnacık ay güneşin önüne geçiyor senin baktığın yerden ve bir anda bakıyorsun ki güneşi örtmüş. Halbuki ay ne kadar, güneş ne kadar. Aslında birbirleriyle mukayese edilmeyecek bir küçüklük büyüklük farkı var. Ama ay, senin baktığın yerden sanki güneşi örtüyor. Bir bakarsın, eğer görenleriniz olmuşsa — bazen olur, Türkiye'den de gözlemlenir — bir bakarsın gündüz vakti böyle akşam karanlığı gibi olmuş. Sonra o ay gider, güneş tekrar görünür. Bakın, çok küçük bir şey çok büyük bir şeyi örtebiliyor.
Mesela bir çocuk oyuncağını kaybeder, böyle büyük bir velvele koparır. Neredeyse ağlamaktan boğulacak yani. Bakın, küçük bir şey onun bütün varlığını ne yapmış? O anda kuşatmış. O sanki her şeyini kaybetmiş yani. Ama derler ki "bu çocuk niye ağlıyor?" "Ha, balonu patladı." İşte peki sırf o çocuk mu böyle yaşıyor? Yok. Bizim ne balonlarımız var kim bilir? Bakın balonlarınıza. Tırnak içinde patlayınca sizi ne hale getiriyor? Neyi örtüyor? O küçücük şey neyi örtüyor? O yüzden bu ayet hakikaten çok kıymetlidir. "Ve duha ve leyliizâ secâ."
Rabbin Seni Bırakmadı: Vahyin Kesintisizliği
Sonraki ayet: Rabbin sana darılmadı, seni bırakmadı da. Bu şu anlama gelir: Bazı şeyler senin istediğin zaman olmaz. Bazı şeyler senin istediğin gibi olmaz. Bazı beklentilerin istediğin anda gerçekleşmez. Bu surenin, peygambere bir dönem vahyin gelmediği dönemle ilgili olduğu ve o vahyin gelmediği dönemin sonunda geldiğirivayeti vardır.
Bazen böyle kendimize göre "şu gerçekleşmedi, bu olmadı, ne zaman olacak, halen bekliyorum, sabrımın da bir sonu var" deriz. Bunlar peygamber için değil de bunlar bizim için geçerli. Yani orada bazen işte peygambere ne olmuş? Vahiy gelmiş, sonra gelmemiş. Vahyin gelmemesi Allah'ın sana darıldığı anlamına gelmiyor aslında. Veya seni bıraktığı anlamına da gelmiyor. Çünkü aslında vahiy daimiişleyen bir şey değil mi? Peygamberlere gelen o anlamda bir vahiy var. Allah'ın arıya da vahyi var. Yaniarıya vahiy her an var. Her arıya her an Allah vahyediyor. Aslında sana bana da
vahyediyor. Ama ne anlamda? İnsaniyetinin fıtratının hakikati anlamında. Hepimize iyiliği, doğruluğu, merhameti, şefkati, varlık bilincini vahyediyor. Anlatabildim mi? Yanisen onun — tırnak içinde — vahyi olmasa bir an varlık bile hissedemezsin. Bir an bile hissedemezsin. Dolayısıyla bizim İslami literatürde biraz vahiy, peygamberlere gelen şey olarak algılanır ama Kur'an'a baktığımız zaman böyle görmüyoruz aslında. Allah Hz. Meryem'e de vahyediyor. Hz. İsa'nın havarilerine de vahyediyor. İşte arıya da vahyediyor. Hatta yere göğe vahyediyor. O zaman "dikkat et" diyor Allah peygambere. Yani sana, mesaj anlamında insanlara iletmen anlamında, vahyi biraz kesintiye uğrattım ama sana gelen vahiy her an ve kesintisizdir. Dolayısıyla kafanda belli bir durumu dikkate alarak, orada bir şey gerçekleşmedi diye sanki her şey berbat veya her şey karanlık veya her şey inkıtaya uğramış, kesilmiş, kesintiye uğramış zannetme.
Bazı insanlar görürüm böyle: "Allah bana yardım etmiyor." Allah yardım etmese bir an bile yaşayamazsın yani. "Allah benim hiçbir duamı kabul etmiyor." Öyle bir şey mümkün değil. Senin hal dilinle yaptığın birçok duayı kabul ediyor. Senin nefes alıp vermen bile bir hal duasıdır. Sen nefes alıp vermeye ihtiyaç duyuyorsun. Bunu istiyorsun ve Allah senin o isteğini gerçekleştirerek senin nefes alıp vermeni sağlıyor. O yüzden ayette var: "Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?" Bizim duamız sadece "Ya Rabbi şunu istiyorum, bunu istiyorum" değil. Mesela uyuduğunda güzel uyumayı ve güzel uyanmayı istemiyor musun? Bunu illa ifade etmen mi gerekiyor? Hal dilin ne diyor? "Ben şimdi uyuyacağım, biraz dinleneceğim, sonra sabah kalkacağım." E bu gerçekleşmiyor mu? Gerçekleşiyor. Peki Allah duanı kaç yıldır, kaç gündür kabul ediyor yani. Sen gözünü açtığın zaman gözün görmeyi arzu ediyor. Görmüyor musun? Görüyorsun. Peki Allah duanı kabul etmiş olmuyor mu? Sen duymak istiyorsun, duymuyor musun? Duyuyorsun. Allah duanı kabul etmiş olmuyor mu?
Bakın kafanız nereye hep indirgenmiş. "Ya işte şunu istiyorum, Allah duamı kabul etmedi." Ya o minnacık bir şey yani, senin dualarından bir tanesi. Senin her an bir duan var. Her an bir dua halin var. Her an o dua halindesin aslında. Ve Allah, o dualarının yüzde doksan dokuzunu belki kabul ediyor. Sabah uyanıyorsun, yaşamak istiyorsun ve yaşıyorsun. Akşam "uyuyup dinleneyim" diyorsun, uyuyorsun ve dinleniyorsun. "Sabah kalkayım" diyorsun ve kalkıyorsun. Nefes almak istiyor ciğerlerin, nefes alıyorsun. Nasıl diyebilirsin ki "benim dualarım kabul olmuyor, o kadar dua ediyorum kabul olmuyor." Yani bin tanesinin belki bir tanesi kabul olmamıştır. O da senin hayrına mıdır değil midir, sen bunu bilemezsin. Veya hayırdır ama Allah onu ahirete saklamıştır, bunu da bilemezsin. Ama asla diyemezsin: "Ben hep dua ediyorum ama hiç kabul olmuyor." Allah korusun. Bunu bilinçli söyleyen bir insan cehaletin dibindedir. Allah, o yüzden unuttuğumuz için veya hata söylediğimiz şeylerden dolayı bizi sorumlu tutmuyor. Ama biraz tefekkür edin. Ben nasıl diyebilirim "Allah benim dualarımı kabul etmiyor"? Bu mümkün bir şey mi?
Dolayısıyla ne dedik? Evet, peygambere gelen vahiy bir süre kesiliyor, gelmiyor yani. Tabii Allah "sürekli sana vahiy göndereceğim" de dememiş. Bizim zihnimiz bazen bir şeye alışınca onun devamını bekliyor. Ve o vahiy bir süre gelmeyince peygamber,
acaba niye gelmiyor diye bir tefekkür etmiş. Ayette ona diyor ki: Merak etme, Rabbin seni terk etmedi ve bırakmadı. Şimdi bazen bizde vardır ya böyle: "Allah bizi yaratmış öyle bırakmış" gibi, yeryüzüne tırnak içinde fırlatmış gibi bir hikaye var değil mi? Bak, ayet bunu hatırlatıyor: Siz asla, Rabbiniz size darılmaz, sizi bırakmaz da. Siz kendiaklınıza göre "Rabbim bana darıldı, bıraktı" diyebilirsiniz. Ama Rabbiniz size darılmaz ve sizi bırakmaz. Doğru yerden bakın mesajını veriyor ayet.
Asıl Olan İzafi Olandan Daha Hayırlıdır
Evet, ne dedik? "Ve duha ve leyliizâ secemâ vaddâ'ake rabbuke ve mâ kalâ ve lel âhiretu hayrun leke minel ûlâ." Ahiret veya sonrası, veya asli olan şey, izafi olan şeyden, sonrasında olan bir şeyden daha hayırlıdır. Belki bunu en güzel çeviriş şudur: Asli olan, izafi olandan daha hayırlıdır. Çünkü hani bir ayette diyor Allah için: O evveldir, ahirdir, zahirdir, batındır. Yani aslında baş da O'dur, son da O'dur. Yine Hazreti İsa'nın ifadesiyle "alfa ve omega" O'dur. Baş ve son O'dur. Biz kendi zihnimize göre bazen diyoruz ya "bak ahiret daha hayırlı" — halbuki aslında sen şu an eğer ilahi yakınlığın idrakindeysen senin için artık başlangıç, son, ön, arka, geçmiş, gelecek kavramı yoktur. Sen Allah ile beraberliğinin yakınlığının idrakindesin; ayetin ifadesiyle söylüyorum, "mea Allah" şuurundasın. Onunla olma şuurundasın. Onunla olan için ahiret, geçmiş, gelecek, öncesi, sonrası diye bir kavram var mıdır?
Özünde yoktur. Dolayısıyla hakiki olan her zaman izafi ve göreceli olandan daha hayırlıdır.
Yine bir alimin ifadesiyle: Dünya bütün güzelliğine rağmen ahirete nispeten bir gölge hükmündedir. Dünyanın bin sene mesudane hayatı, ahiret hayatının bir dakikalık, bir saniyelik hayatından daha geridedir. Ahiretin, o ruhani alemin, o ruhani yaşayışın bir dakikası, bin yıllık, hatta binlerce yıllık dünyadaki — bakın, mesudane hayattan, yanizar zor hayattan değil, mesudane hayattan — daha hayırlıdır. O yüzden bunu insan unutmamalı. Bunu kendine her zaman hatırlatmalı. Bunu kendimize hatırlattığımız zaman, dünyanın üzerimizdeki o egosal yükü hafifleyecektir. Ne olur yani? Şöyle bir sıkıntı yaşamışız. Ne olur yani? Abartacak bir şey yok yani. Hz. Yusuf'u kardeşlerikuyuya atmış. Ne olur yani? Ama nereden bakarsan böyle diyebilirsin, merkezden bakarsan öyle diyebilirsin. Ne olur yani? "Kardeşlerim attı." Allah atmadı ki.
Anlatabildim mi?
Allah beni kuyuya atmadı ki. Allah beni köle diye satmadı ki. Allah beni az bir paraya sattırmadı ki. "Ey kardeşim sattı" diyebilirsin, olabilir, ne var. Ama bunu diyebilmen için nerede olman gerekir? Hangi şuurda olman gerekir? O merkezde olman gerekir.
Ya Allah bana diyor ki: "Seni dünyalara değişmem, sen benim için her şeyden kıymetlisin." E biri bana öyle bir paha biçmiş. Hatta biri demiş ki "ben onun için beş para bile vermem." Demiş diyelim. Bundan dolayı mı üzüleceksin? Bundan dolayı mı kendini kötü hissedeceksin? İşte öyle olunca insan kendini kötü hissediyor. "İşte benim gözümde sen değersizsin" dedi birisi. E ne oldu? "Kendimi çok kötü hissettim." Ya bak, dikkat et. Tamam, hissedebilirsin. Ama o hisle mi yaşayacaksın? O hisle mikalacaksın? O hissi mi referans alacaksın? O bir his geldi. Yani ay, güneşi bir anlık
örttü. Ömür boyu karanlıkta mı kalacaksın? "O zamandan beri hep kendimi kötü hissettim, hep kendimi değersiz hissettim ve hiçbir şey de bunu değiştirmedi." Sen ne yaptın? Sürekli güneş tutulması yaşıyorsun. O egonun ayı, Hakk'ın nurunu, o şems-iezeliyi, sonsuz güneşi örtmüş demektir. Ama senin gözünde örtmüş. Hakikatte örtmüş değil. Yani güneş tutulmasında güneş tutuluyor mu hakikatte? Ay güneşitutabiliyor mu, onu örtebiliyor mu hakikatte? Onun ısısını, onun ışığını kapatabiliyor mu, onu gölgeleyebiliyor mu hakikatte? Hayır. O zaman neye dikkat edeceğim? Ha, bak böyle bir his var, böyle bir his geldi. Bunun farkında olayım, bu hisse yenilmeyeyim. "Ama öyle hissediyorum." Güneş tutulmasında güneşe bak bakalım. Güneş ne kadar gözüküyor ve nasıl gözüküyor? Peki gerçek mi?
Değersizlik Hissi ve Hakikat
Şimdi ben bazen görüyorum böyle duygu temelli bazı insanlar veya böyle duygularına çok odaklı insanlar: "Hiçbir duygu kötü değildir, her duygu iyidir, onları sahiplenmemiz gerekir, onlarla iyi geçinmemiz gerekir" derler. Kardeşim, sen şey midemek istiyorsun, her duygu doğrudur mu demek istiyorsun? Böyle bir şey iddia ediyorsan, o zaman benim kendimi değersiz hissetmem doğrudur yani. Ben sana demiyorum ki böyle bir duygu yok. Ben de diyorum ki sana böyle bir duygu senin duygu merkezinde ortaya çıkabilir. Hatta bu ne içindir? Ha, bak, değersizlik böyle bir şeymiş izafi düzeyde. Ama hakikat düzeyinde değil yani. Bak, hani kendimi unutsam ve sırf karşımdakinin "ben sana değer vermiyorum, sen benim gözümde bir hiçsin, hatta yok hükmündesin" demesi — kendimi yok farz etsem veya kendi varlığımın o ilahi niteliğini yok farz etsem, kendimi değersiz hissederdim. Ha, bak, değersizlik duygusu böyle bir şeymiş. Ama bu gerçek mi? Bu gerçek değil yani. Böyle anlayabilirsek bir sıkıntı yok.
Ama "her duygu doğrudur, kimse kimsenin duygusuna 'bu aldatıcı bir duygu' falan diyemez. Sen benim duygularıma aldatıcı diyemezsin. Sen benim duygularımı küçümseyemezsin." Ya bak, kimse ben senin duygularını küçümsemiyorum, yok saymıyorum. Ama diyorum ki duygular yanıltıcı olabilir. Tıpkı düşünce merkezimizin de yanıltıcı olabileceği gibi. Tıpkı duyularımızın bizi yanıltabileceği gibi. Beş duyun seni yanıltmıyor mu? Tren raylarını birleşik görmüyor musun uzaktaki? Peki birleşik mi? "Ben öyle görüyorum, bana saygı duymalısın, ben böyle görüyorum, böyle kabul ediyorum, beni sen de böyle kabul edeceksin." Yahu canın sağ olsun, hakkın senin, kabul ederim de sen kendine yazık ediyorsun. Yoksa ben ederim yani, ne olacak?
Ama sen kendine yazık etmiş oluyorsun. Sen kendini o küçücük noktaya sıkıştırıveriyorsun. "Ama böyle hissediyorum." Tamam, bak, öyle hissediyorsun. Öyle hissetmek sana izafi düzeyde yokluk nedir, değersizlik nedir, yetersizlik nedir, beceriksizlik nedir, yok sayılmak nedir, bunu anlatabilir; olabilir. Bak, burada hemfikiriz, sorun yok. Tırnak içinde söylüyorum: Mesela Allah kendini değersiz hissedebilir mi? Allah, Allah'la öyle hissedemez değil mi? Ama senin üzerinden onu görebilir değil mi? Bak, değersizlik hissi böyle bir şeymiş.
Şimdi sen de Allah'ın varlığından var edilmişsin, O'nun varlığıyla varsın, O'nun en güzel kıvamda yarattığı bir varlıksın. Ama biri diyor ki "ben seni sevmiyorum, seniönemsemiyorum, seni yok sayıyorum, benim gözümde sen bir hiçsin, kimse senihatırlamıyor, seni arayan yok, ölsen kimse hatırlamaz, öldüğünde kimse ağlamaz" — ne hissedeceksin? Buradan çok berbat, öyle mi hissedeceksin? Bu neyin göstergesidir? Hakikatin unutulduğunun bir göstergesidir. Dolayısıyla buraya dikkat etmemiz gerekiyor.
Rıza Nedir? Allah'tan Allah'ı İstemek
"Ve lessevfe yu'tike rabbuke feterza." Rabbin sana öyle verecek ki razı olacaksın.
Şimdi bazen ben bunu böyle klasik bazı meal ve tefsir hocalarından dinlediğimde: "Allah bak sana zenginlik verdi, şunu verdi, bunu verdi, Allah öyle verecek ki razı olacaksın" diye anlatılıyor. Ne verecek? Bir dur önce. Allah ne verecek? Bir ayette diyor ki onlar Allah'ın kendilerine verdikleriyle sevinsinler. Ama bir başka ayette diyor ki onun rahmetiyle sevinsinler, onun rahmetiyle ferahlansınlar. Sen neyle sevineceksin? Neyle razı olacaksın? Mesela biz ne yaparız böyle: "Nasılsın?" "Allah'a şükür, çok şükür, Allah'tan razıyız" — ama içeride bir hikaye dönüyor, o arada "razıyız ama o kadar da değil" ama Allah'la böyle bir ufak manipülasyon hikayesiyaparsak "ben razıyım" derim, o da "bu razı, buna bir şeyler verelim" falan mı diyecek — öyle bir şey düşünüyoruz herhalde. Hayır, ben Allah'ın varlığından, O'nun sonsuzluğundan, O'nun sonsuz isimlerinden, O'nun sıfatlarından dolayı razıyım. Yaniben şöyle şöyle şöyle bir Allah'ın kuluyum, O'na aidim, O'nun rahmetiiçindeyim, O'nun kudretinin içindeyim, O'nun hikmetinin içinde yaşıyorum, ben bundan razıyım. O yüzden diyor ki yine o alim: o zaman bunu idrak edersen hayatın başına ne gelirse gelsin dert değil. Hatta hayatın başına ne gelirse gelsin güzeldir diyor. Ölüm de güzeldir, hastalık da güzeldir, sıkıntı da güzeldir, vefasızlık da güzeldir. Sen bir vefasızlıkla karşılaşırsın, orada bir anda Rabbinin vefasını görürsün. Dersin ki: Rabbimin güneş gibi bir vefası varken, birinin mum gibi bir vefası sönüvermiş.
Kızmazsın ona o zaman. "İşte ne kadar vefasız" — ona kızmazsın. Neden? Çünkü güneş kadar büyük, sonsuz bir vefayı sen tanıyorsun: Rabbinin vefası. Yani eşin, dostun, arkadaşın, kırk yıllık arkadaşın vefasız olmuş, ne olur? "Allah selamet versin" dersin. Orada hikaye üreteceğim bir yer olmaz. Neden ama? Çünkü Rabbim sana kendi varlığını, sıfatlarını, esmalarını bütün hakikatleriyle idrak ettiriyor. Ve sen o marifetle, o irfanla, o muhabbetle, o yakınlık şuuruyla razı oluyorsun. Yoksa "işte Allah sana öyle verecek ki, ne kadar verecek, ya birkaç milyon dolar olsa fena olmadı" — buna mı razı olacaksın yani? Böyle bir şeyden mi bahsediyor acaba Allah? Böyle anlarsan da verebilir Allah.
Ona da bir şey demiyorum, ama benim nazarımda bir manası yoktur yani. İnsan bir dikkat etse — bakın dikkat edin — geçici ve izafi olan ne varsa insan ondan razı olmaz. Bir insana 300 sene ömür ver, sonra 300 sene sonra sor — sağlıklı tabii, yatalak bir 300 yıl değil, 300 yıl güzel yaşadı — sonra "abi kusura bakma, ölüm var." Mesela razı mısın? Ya ne diyecek, bugünkü soytarılığın etkisiyle: "Ya her ölüm erkendir, biraz daha olsa olmaz mı" diyecek. Neden? Çünkü sınırlı olan hiçbir şey
insanın kalbine itminan vermez, razı etmez, razı olamaz yani. Sınırlı ve geçici olan senin o ilahi bir ayna olan kalbine rızalık veremez. Hakikatte bu böyledir. O yüzden "Rabbin sana öyle verecek razı olacaksın" ayetini nasıl anlayacaksın? O yüksek şuur ile anlayacaksın. Diyeceksin ki: Rabbin sana varlığının hakikatini müşahede ettirecek, Rabbin sana isim ve sıfatlarını müşahede ettirecek, sana onların marifetini, o muhabbeti verecek. O zaman razı olacaksın. Razı olmak budur. Yoksa bakıyorsun birinin yüz lirası var, "işte razıyım" diyor; çünkü daha büyüğünü görmemiş. Daha büyüğünü görünce: "Ulan ben niye bununla razı oluyordum, daha büyüğünü isteyeyim" falan.
O yüzden hadiste vardır yani mealen — bir hadis olduğu söylenir — "Rabbinizden az şey istemeyin" der. Ama biz onu şey diye anladık: az şey isteme, çok şey iste. "Ulan bir ev miistiyorsun, on ev iste yani." Benim bir tanıdığım vardı, şey derdi: "İsmail, ben Rabbimden böyle bir ev, bir de böyle küçük bir iş yerim olsun, başka bir şey istemiyordum, kiradan kurtulayım" diyordu. Sonra: "Allah bana beş ev verdi, dört beş tane dükkan verdi ama bakıyorum içim dolmadı" diyor yani. Anlatabildim. Bu demek değildir "çok şey isteyin" — hayır. Allah'tan Allah'ı isteyin. Siz dünyayı değil, bütün kainatı isteseniz çok şey istemiş olmazsınız. İşte Kevser de budur. "Biz sana Kevser'iverdik" yani. O sonsuzluktur, ebediliktir, hakikatin sonsuzluğudur, sahilsiz bir ummandır o. Bununla sen razı olabilirsin. Çünkü Allah senin kalbini öyle yaratmış. Senin kalbin ebediyete göre programlanmış. O yüzden dünyada hepimiz bir taraftan mutsuzuz yani. Ama bazen ne yapıyoruz? "Ulan adam milyon dolarları var, geçinemiyorum" diyor. Öbürü "500 milyon dolarım olsa rahat edeceğim" diyor. "Ben daha kanaatkar bir adamım, bana 100 bin dolar yeter" diyorsun; hem ki senin yüz bin doların olsa o da yetmeyecek, bakacaksın. Neden? Senin kalbin buna göre ayarlanmamış. Senin kalbin ebediyete göre ayarlanmış. Senin kalbin "biri senisevsin" diye ayarlanmamış. Senin kalbin Allah'ın muhabbetine göre ayarlanmış. Senin kalbin ebedi bir muhabbetle mutmain olur. Buna göre ayarlanmış bir kalbin var.
Zahiri ve Batıni Yetimlik
Evet, Rabbin sana öyle verecek ki razı olacaksın. "Seni bir yetim olarak buldu" şeklinde bir ayet var. Yani seni bir yetim gibi bulup seni o durumdan kurtardı. Ve senikendi himayesine, kendi rahmetine, kendi varlığının hakikatine erdirdi. Sana bağını mutlak bir şuurla gösterdi.
Yetimlik nedir arkadaşlar? Zahiri olarak. Mesela bir insanın — bizde biraz değişir, öksüz yetim, ama Arapça'da geneldir yani — annesi veya babası, yani zahiren o bağı kopmuş olan insana yetim denir. Buna yetim diyoruz. Yetimliğin bir zahiri var, bir de batını var. Zahiri yetimlik nedir? Anan ölmüştür, baban ölmüştür. Bazı insanlar böyle sorar, annesi veya babası elli yaşında ölmüştür, sana sorar: "Baban öldü mü, annen yaşıyor mu?" Sen dersin ki "işte on yaşındayken öldü." Benim mesela babam 17 yaşındayken öldü. "Ha, çok gençmişsin, çocukmuşsun" falan. Bu önemli değil yani.
Annem babam 10 yaşındayken mi ölmüş, 20'sinde mi ölmüş, 50'sinde mi ölmüş?
Bunun önemi yok aslında. Zahiri yetimlik böyle bir şey. Ne olur o zahiri yetimlikte
insan kendini böyle... "Herkesin anne babası var, benim yok" yani. Hatta böyle bir tanıdığım vardı, babası ölmüş; denizde bakarken işte denizde bir deniz anası görmüş, birisi demiş ki "bu nedir" diye sormuş, o kişi de demiş ki "deniz anası bunun; babası yok mu, denizin anası, o babası yok mu" yani; çünkü neden, çünkü zihin babasının olmayışına kilitlenmiş yani. Yani anan var ama baban yok, ya baban var ama anan yok. Ego ne yapıyor? Oraya yapışıveriyor. Bazısına bakıyorsun annesi de babası da küçükken ölmüş. İşte bir örnek mesela: Hazreti Peygamber, babası daha doğmadan ölüyor, annesi 6 yaşında vefat ediyor. Bu zahiri yetimlik. Kast edilen şey bu değil aslında.
Batıni yetimlik, senin hakiki kaynağını tam olarak idrak etmiyor olman. Ya hiç idrak etmiyorsundur ya da tam idrak etmiyorsundur. Şimdi peygamberin durumu neydi?
Allah peygamberi şu bilinçte gördü: "Ben Abdullah'ın veya Amine'nin yetimi değilim. Ben Abdülmuttalib'in torunu da değilim. Ben Ebu Talib'in yeğeni de değilim. Hatta ben Hatice'nin kocası da değilim. Ben şu şu şu çocukların babası da değilim." Bütün bu şeyleri peygamber fark etti. Ve onu — tırnak içinde — bu manada yetim olarak gördü.
Yani dünyevi, maddi, zahiri hiçbir bağının olmadığını idrak ederken buldu. Ve ne yaptı? Dedi ki: senin sahibin, senin kaynağın benim. Tabii peygamber bunu bir ölçüde idrak ediyor ama tam ve hakikatiyle idrak etmek istiyordu. O yüzden "seni yetim buldu" diyor yani. Hani sen şunu idrak etmeye başlamıştın: "Ben Mekkeli biri değilim" — tırnak içinde söylüyorum — "Arap değilim, işte Amine'nin yetimi değilim, Abdullah'ın yetimi değilim." Bizde vardır ya böyle geyikler: Peygamberle ilgili "işte Amine'nin yetimi, Abdullah'ın bilmem neyi" falan filan. Peygamberi böyle bir şeye sokarlar; sanki travmaya sokmaya çalışıyorlar gibi. Değil kardeşim. Bak, peygamber için bütün o hikayelerin hakiki bir şeyi yoktu. Sen kimsin? "Ben Hazreti Hatice'nin kocasıyım" — Hazreti Hatice de nam salmış, böyle zengin de bir kadın — yok, öyle bir şey değil yani. "Ben Mekke'de saygı duyulan biriyim, insanlar beni genelde tanırlar" — o da değil. "Ben Mekke'de saygı duyulan Abdülmuttalib'in torunuyum" — o da değil. Ben hiçbiriyle var olan, hiçbiriyle kimliği ve varlığı inşa olan biri değilim. Bu bilinci derinleştiğinde Allah ona dedi ki, deyim yerindeyse: sen bana aitsin, sen benimle varsın. Ve bunu bütün derinliğiyle ona idrak ettirdi. İşte o ayet bu demektir: "Seni yetim buldu." Ama şey değil yani: "Ben yetimim, işte Mekke'nin atmosferinde annesi 6 yaşında ölmüş, babası doğmadan ölmüş, sonra dedesi baktı, sonra amcası Ebu Talib'e verildi, böyle biriyim" diye peygamber kendini algılamadı. Bu da bir yetimlik değil. Ben hiçbir şeyle var değilim. Hiçbir şey beni tanımlamıyor. Ben hiçbir şeyle bir aidiyet bağı kuramam, varlığım olarak. Böyle bir şey asla mümkün değil.
Hani bizde vardır ya böyle, kendimi bir yere ait hissetmek istiyorum, atıyorum. Ben mesela çocukluğumda hissetmişim yani. Mardin'den gelmişim, o kadar bağlıymışım ki eve. "Bu evi de taşıyacağız" demişim yani. "Taşırsak gelirim ben İstanbul'a, yoksa evi taşımazsanız gelmem." Sonra beni kandırmışlar: "Evi de arabaya yükleyeceğiz arkasından, getireceğiz" diye beni kandırmışlar yani. Anlatabildim. Neden? Çünkü o ev benim evim, yani benim varlığımı hissettiğim, beni tanımlayan, bana varlığını hissettiren bir yer gibi algılamışım. Şimdi Allah'a şükür hiçbir yere alışmıyorum.
Anlatabildim. Alışmamak da lazım. Biz hiçbir yere ait değiliz. Biz Hakk'a aidiz. İşte Peygamber, hiçbir şeye, hiçbir yere, hiç kimseye ait olmadığını idrak ettiğinde, Allah: "Evet sen hakikati görüyorsun, sen bana aitsin" diyerek o aidiyetini tam olarak idrak ettirdi.
Daha sonra nasıl devam ediyor? "Seni şaşırmış buldu." Yani bu insanlar nereye gidiyor, ne olacak, ne yapabilirim, ne yapmalıyım — bu manada şaşırmış buldu. "Senisırat-ı müstakim üzere tam hidayete erdirdi." Sana tam bir varlık bilinci, şuuru ile bir yönelim, bir istikamet verdi. Sana tam bir hidayet lütfetti. Orada "dalle" ifadesi, dalalet manasında tam bir yoldan sapma manasına da gelir. Ama orada o anlamda değildir.
Arapça'da hani "yolunu şaşırmış," nereden gideceğini tam olarak bilmeyen biriiçin kullanılır. O yüzden oraya dikkat etmek lazım. Yani haşa "seni dalalette buldu da hidayete erdirdi" değil. Seni, Allah'a olan ubudiyetin ve O'na olan iştiyakın noktasında — hani ne yapayım — hani birisiiçin anlatırlar, böyle Allah'a dair yüksek bir şuuru var, peygamber döneminde yaşamış birisi, hep şunu dermiş: "Ya Rabbi, hani neyden hoşnut olursun bunu bilsem, sana nasıl ibadet edilmesi en güzeldir bunu keşke bilsem." Anlatabildim mi? Böyle bir bu manada bir şaşkınlık söz konusu.
Evet, devam edelim. "Seni bir anlamda böyle muhtaç" diyebiliriz, bir şeylere ihtiyacı olan bir şekilde buldu ve "seni zengin kıldı." Burayı da gene dünyevi olarak anlayıp haşa Peygamberimizi böyle Hazreti Hatice ile evlenip zengin oldu, parayı buldu diye düşünmek — hani var ya bizde "babanı anneni seçemezsin ama kayınpederiniseçebilirsin" gibi bir laf vardır — böyle tam cehaletin dibi bunlar. Tabii ki Allah bizimuhafaza etsin. Allah'ın peygamberi zengin etmesi öyle Hazreti Hatice'nin malıyla mülküyle değil. Bu, Hazreti Hatice'nin malı mülkü azdı veya çoktu anlamında değil.
Hz. Peygamber'in Zenginliği: Allah'la Gani Olmak
Allah peygamberini kendisiyle gani kıldı ve alemden müstağni kıldı. Yani kendisiyle zenginleştirdi. Allah'la zenginleşmemiş bir insanın zenginliğinden bahsedilemez. Allah'la zenginsen sen zenginsindir. Yoksa dünya malıyla, işte falan bir trilyon doları varmış, ya vallahi fakir say onu yani, hiç yok say. Neden? Allah'la olan bağı yok veya zayıf; Allah'la gani değil, Allah'la zengin değil. O zaman o insan fakirdir. Allah'la zengin olursan alemden de müstağni olursun. Ama Allah'la zengin değilsen alemle zengin olmaya kalkarsın.
"Benim ne kadarım var?" Bizde böyle cahilane bir laf vardı: "Adam çok varlıklı." Ben de diyorum: neyi var da varlıklı yani? "Adam çok varlıklı." Neyi var? İşte fabrikaları var, bilmem nesi var, bankada milyon dolarları var. Bunlara mı var diyorsun? Bunlara var diyorsan bu bir algı ve tercih meselesidir. Kur'an bunlara "var" demiyor. Zenginlik olarak bunu tanımlamıyor. Bunlar dünya hayatının geçici metadır. Zenginlik Allah iledir. Allah'ı hakikaten biliyorsan, sen varlıkla zenginleşmişsin. Allah'ın isim ve sıfatlarını idrak ediyorsan, sen kıyas kabul etmez bir zenginliktesin. Bu zenginlik senine yapar? Alemden müstağni kılar. Biz bugün niye aleme bu kadar köle, kul oluyoruz? Niye paraya, mala, mülke bu kadar şeyimiz var? Çünkü alemin bizi zengin kılacağını zannediyoruz. "Zengin oldum" diyoruz. Böyle bir şeyi Kur'an reddediyor.
Diyeceksiniz ki nerede reddediyor hocam? Ayet diyor: Allah zengindir, siz fakirsiniz. Ben fakirliğimi biliyorum. Ama Allah diyor ki: sen madem fakirliğini biliyorsun, o zaman benim zenginliğimle seni ben zengin kılıyorum. "Ben varım" diyor. Ben de diyorum kiben de sana aidim. O zaman ne oluyor? Fakr, gani olanla birleşiyor. O zaman ben alemden müstağni oluyorum.
İşte anlıyor musunuz peygamber niye aleme arzulu değildi, iştiyaklı değildi? "Sizden hiçbir şey istemeyen peygambere tabi olun" ne demektir? İşte o zaman anlarsın. Pekipeygamber niye aleme o kadar iştiyaklı değildi? Çünkü Hz. İsa'nın yine ifadesiyle, güvelerin yiyeceği, ateşin eritebileceği zenginlikler zenginlik değildir diyor. Siz diyor gökteki babanızın zenginliğine koşun. Gökteki sermayenizi arttırın diyor. Allah'a dair idrakin ne? Senin zenginliğin budur. Allah'a dair sevgin ne? Allah'a dair şuurun ne?
Senin zenginliğin budur. Yoksa bakarsın biri çok zengin — "ne kadar zengin abi şu, vay be amma zenginmiş" falan mı diyeceksin? Peki ayet ne diyor? "Allah ganidir, siz fakirsiniz." Sen diyorsun ki biri çok varlıklı, çok zengin — ya o anlamda demiyorum. Ne anlamda diyorsun? İyi düşün bakalım. Kendimizi kandırmamaya, kendi egomuzun sahteliğine aldanmamaya dikkat etmemiz gerekiyor. Bir insan ya Allah'la zengindir ya değildir. Başka türlü bir zenginlik yoktur. O bahsedilen zahiri zenginlik, Yunus Emre'nin dediği "mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen" dediği o yalan dediğişeydir. Bu dünya hayatında Allah bize bu zahiri düzeyde de nimet verir, rızık verir, imkan verir. Onu doğru, ölçülü, fıtri, müsrif olmadan kullanırsın. İhtiyacından fazlasını da ihtiyacı olana verirsin. Hiçbir mal senin değil. Hiçbir mal seni zengin etmez. Ya Allah'la zenginsindir ya değilsindir. Başka bir açıklama yok. İşte Allah peygamberinibu şekilde zengin ediyor. Yoksa haşa Hazreti Hatice'nin malıyla zengin etmiyor yani. Bu noktalara dikkat etmek gerekiyor. Onun için dedim, bu ayetler varoluşsal düzeyde anlaşılması gereken ayetlerdir.
Yetimi Üzmemek ve Nimeti Hatırlatmak
Sonra devam ediyor. Peygambere hitaben bu sefer şöyle bir tavsiyede bulunuyor: Öyleyse bir yetim gördüğünde onu üzme, veya hani böyle onun üzülebileceği şekilde konuşma — tırnak içinde söylüyorum bunları. Bu ne demektir? Bu şu demektir arkadaşlar: Şimdi biz hani maalesef o manevi bir yetimlik düzeyiiçindeyiz. Yaniişte "kimsem yok, yapayalnızım, kimle konuşacağım, konuşabileceğim kimse yok, benianlayan kimse yok, hep beni küçümsüyorlar, kimse bana değer vermiyor, kimse benitakdir etmiyor, kimse 'sen de iyisin ya' demiyor." Sen ne haldesin? Sen bir yetimsin.
Manen yetimsin. Peki bu yetimlikle ne yaparsın? Ne istersin bu kafayla? "Biri benisevse, biri beni anlasa" değil mi? "İşte param yok, param olsa, işte böyle istediğim şeyi alabilsem" falan. "İşte biri beni dinlese, biri bana kıymet verse, biri beni takdir etse, biri de sen iyisin dese" falan bunları istersin.
Peki böyle olan insanlara nasıl davranmasını istiyor Allah peygamberinden? Diyor ki: bak sen hakikati biliyorsun ama o henüz bilmiyor. O halen yetimliğinin algısına düşmüş. O yüzden diyor hani onunla konuşurken onu üzme yani. Bu ne demek onu üzme? Ya bak, bunları bırak, Allah var — böyle deyince, ben bazen diyordum
eskiden, bakıyordum karşımdakiinsanın böyle bir morali bozuluyor, bir yüzü düşüyor.
Diyor ki atıyorum "eşim bana değer vermiyor." Diyorum "Allah sana değer veriyor." Bakıyorum sözümün bir kıymeti yok. Yani onu üzmüş gibi oluyorum yani.
Anlatabildim. Yani onun istediği şey bu değil gibi. Ama aslında onun ihtiyacı olan bu.
Ama o, bilinçle istediği şeyine — atıyorum eşi değer versin, arkadaşı değer versin, falan ona değer versin — o bunu istiyor. Ben de ona aslında neyi demek istiyorum?
Ya bak, sen bir yetimlik düzeyinden hayata bakıyorsun. Sen Allah'ı tanı, onun sana değer verdiğinin farkına var, onun varlığıyla varsın, onun sonsuz sevgisinin içindesin, onun sonsuz merhametinin içindesin, bunu idrak etmeye çalış deyince bakıyorsun ya yüzü düşüyor: "Ya hocam onlar beni aşar, ben o düzeyde değilim" diyor.
Ayet ne diyor peygambere bunu anlatırken? Baktın tam anlamıyor veya kavrama sürecinde daha başlangıçta, çok bu konuda ısrar etme; çünkü bu onu üzer yani. Yanider ki "ya bak peygamber de beni anlamıyor." Aslında peygamber onu çok iyi anlıyor. Ve peygamber ona asli şeyi veriyor, asliihtiyacını ona ifade ediyor. Ama o zannediyor ki: "Bak, peygamber beni topu taca attı." Anlatabiliyorum; öyle zannediyor, ben de böyle kaldım zannediyor. O yüzden diyor kiinsanların sürecine deyim yerindeyse biraz dikkat ederek şey yap demiş oluyor. Yoksa haşa, düşünebilir miyiz Allah zahiren bir yetime diyecek ki "işte çekil oradan" veya işte ona böyle umarsız bir gözle bakacak — böyle bir şey mümkün mü? Ne demek "yetimi üzme" yani? Zahiren anlarsak bunu, olur mu böyle bir şey? Ki peygamber zahiren bütün yetimlerin koruyucusu yani. Ama ayette ifade edilen asıl yetimlik o değil yani.
Sen diyor ki ey Resulüm, hakikati tam idrak etmediğiiçin kendini mağdur, eksik, yetersiz, kimsesiz, "işte dostum yok, arkadaşım yok, beni anlayan yok, beni takdir eden yok, maddiimkanım yok" diyen insanlar olacaktır. Bak, bunların hepsi bir yetimlik algısıdır: "Dostum yok, beni seven yok, takdir eden yok, önemseyen yok." Böyle algılarla sana gelecekler. Bu onların bir sürecidir. Sen onlara hitap ederken böyle o en asli perdeden her zaman şey yapma, tavsiyede bulunma; çünkü bundan dolayı o üzülür yani. Ve der ki peygamber beni anlamadı. Ve peygamber benim derdimle ilgilenmiyor zanneder. Halbuki asıl hepimizin derdiyle peygamber ilgilenir yani deyim yerindeyse. Ama sana senin istediğin gibi muamele etmek istemez aslında.
Hani derler ya meşhurdur: işte Yunus Emre böyle ilk zamanlar, böyle bir kıtlık dönemiolmuş, işte Hacı Bayram'a mı gitmiş — tam hatırlamıyorum, isimler önemli değil — işte oraya gitmiş, o da demiş ki "hani buğday mı istersin, himmet miistersin" demiş, o da demiş "buğday isterim" yani; halen kafa o yetimlikte, yani maddi yetimlikte, hanikıtlık var, buğday lazım. "İyi" demiş, "buğday verin" demiş. Sonra yolda giderken aklı başına gelmiş: "Ulan" demiş, "buğday bitecek yani, hani başı var sonu var, himmet isteseydim daha uygun olurdu." Dönmüş, demiş "senin nasibin bizde değil, Tapduk emrededir, oraya git" demiş yani. İşte bu bakın hepsi aynı şey yani. Anlatabildim. Biz de şimdi ne yapıyoruz? Bak ne güzel, Hacı Bayram onu kırmamış yani; "buğday değil himmet istemelisin" diye zorlamamış ama aslında bak aklına bir şeyi hatırlatmış yani, bak dikkat et yani: atıyorum eşinin, arkadaşının, dostunun sana değer vermesi mi
önemli, onun bunun şunun seni takdir etmesi mi önemli, veya birinin sana haksızlık yapması mı önemli; yoksa Allah'ın sana değer verdiğini hatırlamak mı önemli?
Allah'ın varlığıyla var olduğunu idrak etmek mi önemli? Allah'ın sevgisiyle her an kesintisiz kuşatılmış olduğunu idrak etmen mi önemli? Bunu da hatırla, aslında bunu da hatırla.
Bak ne diyor? Hani buğday isteyince Yunus Emre'ye, Hacı Bayram hemen "tamam, verin arkadaşa buğdayı, iyi verin, rahat olsun" demiyor. Önce bir soruyor, uyandırmak için: "Buğday mı istersin," diyor, "himmet miistersin?" Buğday isterim deyince, ayetin ifadesiyle nasıl Allah peygambere onu hatırlatıyor, Allah'ın velileri de öyledir; şey yapmaz, üzmez yani. "Ya sen buraya kadar geldin, buğday için mi geldin ya, ne kadar da şuuru eksik birisin" demiyor yani. Ama "bak al buğday, buğday çok iyidir, buğday seni doyurur" da demiyor. Öbür şeyi de hatırlatıyor ki ayetin sonunda geleceğiz. Sonra ne diyor ayette? Senden bir şey isteyene "onu değil de şunu almalısın" şeklinde yaklaşma; çünkü o henüz buna hazır olmayabilir. Yani onun sürecine karşı katı veya sert olma. Aslında onun sürecinde o talep ettiği şey, istediğişey, aslında onun tam ihtiyacı olan şey değil aslında. Bazen insanlar oluyor, bakıyorsun işte "birinin beni sevmesiniistiyorum, birilerinin beni takdir etmesiniistiyorum, kendimi dünyada ispat etmek istiyorum, parayı bulmak istiyorum" diyor. Ama aslında onun temel ihtiyacı bu değil, hakiki ve asliihtiyacı bu değil. Bunlar dünya hayatındaki süreçlerdir yani. Bu süreçlere henüz idraki tam açılmamış insanlara katı ve sert davranma. Onlara karşı katı bir tutum sergileme mealinde bir hatırlatmada bulunur. Ama asıl dikkat edin, bu ayetler aslında bize bir şey anlatıyor: Bak sen kendini yetim zannediyorsun ya, ve zannediyorsun ki hani Allah bile senin yetimliğinigörmüyor, değil mi? "Allah bana şunu verse ne olur, veya falan beni takdir etse ne olur, ağzı mı düşer, yorulur mu?" Ama bak sen neyin peşindesin bir biliyor musun?
Sen ne tür bir yetimlik algısı içindesin, bunu fark ediyor musun? Sen ne istiyorsun, bunun ayırdında mısın? Bak dikkat et, ne istiyorsun? Haşa Allah sana bunları vermekten aciz midir? Değil aslında. Ama bak sen bunları mı istemelisin? Sen kendini o düzeyde yetim mi zannetmelisin? Böyle mi görmelisin? Bize bunu anlatıyor aslında.
Devam. Evet, bakın ayet çok önemli: "Ve emma bi ni'meti rabbike fehaddis." Rabbinin sana verdiği nimetleri hatırlat. Ya bak sen atıyorum ilgi, sevgi, takdir, başarı, güç, şu, bu vesaire arıyorsun ya — imkanlar ölçüsünde ona bu konuda yardımcı ol ama asıl sen Rabbinin sana verdiği nimetleri hatırla. Belki de o da "ya ben hani ne arıyormuşum" diyecek. Haniişte o Hacı Bayram'ın Yunus'a dediği gibi: buğday olur yani, ama himmet asıl. Rabbimizin bize en büyük nimeti bunlardır. Bunlar yoksa, geçecek mal, mülk, "al da sen oyalan" mı istiyorsun? Yoksa o hakiki nimeti mi istiyorsun? O yüzden Allah diyor ki peygamberine: sen bütün bu durumlara rağmen, kendini yetim zanneden, kendini mağdur zanneden, dünyada bir şeyler isteyip onlarla mutlu olacağını zannedenlere Rabbinin nimetini hatırlat. Ki aslında onlar da o nimetlere yönelsinler, dünyadaki vara yoğa bu kadar sevinip üzülmesinler, kendileriniyetim görmesinler. Yetim, haktan yetim olandır. Sen haktan yetimsen — yani hakla
olan bağın kopmuşsa sen yetimsin. Yoksa annen ölmüş, baban ölmüş, kimsen kalmamış — tırnak içinde — ne olacak? Rabbinin nimetini hatırlat.
Hangi Gözle Bakıyoruz?
Ama ego düzeyinde tabii biz bugün ne yapıyoruz? O kadar Kur'an okuyoruz, o kadar peygamberin hayatını okuyoruz. Ama ne yapıyoruz? Bir çırpıda es geçebiliyoruz rahatlıkla. Neyle? "O peygamberdi" diyerek. Yani peygamber neyle mutlu oldu? "Hazreti Hatice ile de evlendik, parayı bulduk" falan — böyle bir şey, mesela böyle bir şey görüyor muyuz? Var mı böyle bir şey? Yok. Veya peygamber ya Mekke'de de "böyle ben hatırı sayılır bir adamım" falan mı dedi? Veya babası öldüğünde kendiniböyle büyük bir mağduriyet içinde mi gördü? Peki senin buradan alacağın ne var?
Buradan alacağın hiçbir şey yok mu? Peygamber bir vadide, sen bir vadide midolaşmaya devam edeceksin? Sen kendini dünyadakiilişkilerin üzerinden, dünyadakiyaşadığın süreçler üzerinden mi tanımlayacaksın? Buna göre mi kendini şanslı veya şanssız tanımlayacaksın? Neye göre zengin veya fakirsin? Hiç bunu düşündün mü? Neye göre varlıklısın?
Bakın bizim ağzımız o kadar basmakalıp olmuş ki, diyoruz ki "falan çok varlıklı, paraya para demiyor" — ne diyor kardeşim, ne saçmalıyorsun? Ben de paraya para demiyorum, ben Allah ile var olmaya varlık diyorum. Bu anlamda o varlıklı mı değil mi, sen varlıklı mısın değil misin, bu anlamda? Allah'ın isim ve sıfatlarına dair şuurun ne? Allah'ın sonsuz sevgisini, yakınlığını idrak edebiliyor musun? Onunla paylaşımda bulunabiliyor musun? Allah'la muhabbetin nasıl? Allah'la muhabbetin yoksa kimsesizsin. Sürekli birileriyle çene çalmak zorunda kalırsın. Ama Allah'la muhabbetin varsa gözünü kapatır, sonsuz o sevginin kucağında dinlenirsin. Tıpkı bir bebeğin anne kucağında dinlenmesi gibi. Ne kadar güzel bir şey. İşte ayet bize bu hakikati, bu şuuru anlatıyor. Ama egomuz bize başka türlü bir hikaye anlatıyor. Ve sen buraya dikkat etmek zorundasın.
"Ya bak insanlar böyle düşünmüyor." Bak ne yaptım, gene egon geldi. Ne yapayım, insanlar böyle düşünmüyorsa yani ağıt mı yakayım? Ne yapabilirim ki? Ama bak, bir egon var, diyor ki "insanlar böyle düşünürse o zaman ben de kabul ederim." Neden?
Çünkü "millet malı götürürken sen böyle kala kalacaksın" gibi bir algın var çünkü. Herkes bir şeyi götürürken sen böyle boşta kalıyorsun gibi zannediyorsun. Gerçekte öyle mi bu acaba? Yani peygamber kimin zenginliğine acaba şey yaptı? Mesela işte Hazreti Osman'ın zengin olduğu söyleniyor. Abdurrahman bin Avf'ın zengin olduğu söyleniyor falan. Peygamber bunlar da zengin ama neyse işte falan mı dedi acaba?
Veya onları zengin mi gördü acaba tırnak içinde? Yoksa Allah bunlara çok dünya noktasında mal mülk verdi, inşallah bunlar bunu Rablerinin rızası yolunda kullanırlar diye mi baktı? Yoksa Allah korusun "onlar hakkında hayırlı olmaz" nazarıyla mı onlara bir terbiye verdi? Yoksa böyle "zengine, ulan bu zengin, hemen ona saygılı, ama birizengin değil, ya işte boş ver" mi dedi? Veya birini makamı, mevkisi nedeniyle miyüceltti? Ki çok manidar bir şeydir.
Son olarak onu da söyleyeyim: Bir gün Peygamberimiz bir yerde oturuyor böyle, yanında da birkaç sahabi var. Biri geçiyor, böyle uzaktan biri geçiyor. Diyor ki "bu insan hakkında ne dersiniz?" diyor. "Valla" diyorlar, "Mekke'nin böyle çok saygı duyulan, sözü dinlenen birisidir. Hani bir şey talep ederse lafı yerde kalmaz" falan filan böyle şeyler konuşuyorlar. Peygamber ses çıkarmıyor. Sonra başka biri geçiyor kısa bir zaman sonra. O da böyle biraz üstü başı o kadar iyi giyimli değil, işte böyle kendi halinde falan. "Bunun hakkında ne dersiniz?" diyor. "İşte bu Mekke'nin" diyorlar, "böyle fakir, kendi halinde insanlarından biridir, sözü pek dinlenmez" — tırnak içinde bugünkü tabirle "sosyal ortamda o kadar itibarı yoktur" gibi bu mealde bir şeyler söylüyorlar. Peygamber diyor ki: "O ikincisi, Allah nazarında o birincisinden daha hayırlıdır." Ama mevzu, bakın, zenginlik fakirlik değil. Peygamber o ikisini de tanıyor.
Yani aslında peygamber şunu hatırlatıyor: Siz insanlara bu gözle bakıyorsunuz. Siz insanlara Allah'a olan yakınlıkları, Allah'a dair bilinç ve şuurları üzerinden bakmıyorsunuz. Siz "birinin sosyal itibarı budur, bir yerde bir laf söylese hemen itibar görür, kıymetlidir, bir telefonla atıyorum ulaşmayacağı bir kimse yoktur" — siz bu gözle bakıyorsunuz. Ama diyor ben bu gözle bakmıyorum, Allah da bu gözle bakmıyor. O zaman ben kendime soracağım: ben ne gözle bakıyorum? Kendime de ne gözle bakıyorum, başkalarına da ne gözle bakıyorum? Çünkü biz kendimize de bu gözle bakıyoruz. Bakıyoruz yani böyle: itibarın ne, senin mesela seni kaç kişi dinler, veya işte bir şey söylesen kim bunu kabul eder veya buna uygun hareket eder. Lafını öyle söylüyorsun, kalıyor yani. Kaç kişi bunu duyuyor, dinliyor ve işte bir şey istiyorsun, bir yerlere dilekçe veriyorsun, itibar görüyor mu o dilekçen? Yok, öyle kağıtların arasına karışıyor. Sen kendini ne hissediyorsun? Kötü hissediyorsun. Bak, sen de kendine o gözle bakıyorsun. O zaman insan oturup düşünecek: Ben hangigözle kendime ve hayata bakıyorum? İşte Duha suresi bize o nazarın doğrusunu anlatıyor.
Evet. Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Duha Suresi: 1-4 (Arapça olarak "Ve duha... vaddâ'ake rabbuke ve mâ kalâ ve lel âhiretu hayrun leke minel ûlâ" şeklinde doğrudan alıntılanmıştır.) - Duha Suresi: 5 ("Ve lessevfe yu'tike rabbuke feterza" şeklinde doğrudan alıntılanmıştır.) - Duha Suresi: 11 ("Ve emma bi ni'meti rabbike fehaddis" şeklinde doğrudan alıntılanmıştır.) _Not: Ayetlerin yetimlikle ilgili kısımları (6-7-8), yetimi üzmeme (9) ve isteyeniazarlamama (10) geniş biçimde meal olarak anlatılmış; ancak Arapça metinle doğrudan alıntılanmadığı için kesin atıf listesine eklenmemiştir._
İlgili Sohbetler
İkilik Algısı ve Kurban Bilinci
Sohbette kurban kavramı, insanın kendini Yaratıcı'dan ayrı, kopuk bir varlık olarak algılama tuzağını (ikilik algısı) ortadan kaldıran bir bilinç hali olarak ele alınıyor. Hayatta istenen bir şeyin olması ya da olmamasının insanda gerçek bir eksiklik oluşturmadığı, asıl önemli olanın Allah'ın yakınlığının daimi farkındalığı olduğu; Taif ve Uhud örnekleriyle, olanı tüm kalple kabul edip hiçbir hikayeye tutunmadan hayata devam etmenin kurban bilincinin özü olduğu anlatılıyor.
Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak
İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.
Hz. Nuh Kıssası ve Kurtuluş Gemisi
İsmail Acarkan bu sohbette Hz. Nuh kıssasını hem tarihsel hem de her insanın iç dünyasında sürekli yaşanan evrensel bir hakikat olarak ele alıyor; peygamberin mesajının bir kurtuluş gemisi olduğunu, insanın kendi "gemisini" Allah'ın kelimeleriyle inşa etmesi gerektiğini anlatıyor. Nuh'un oğlunun boğulması üzerinden, içimizdeki "ehlimizden olmayan" cahil benliklerin bizi nasıl yanılttığını ve Hz. Peygamber'in Taif'teki taşlanma olayı örneğiyle Allah'tan razı olmanın gerçek anlamını işliyor.