İkilik Algısı ve Kurban Bilinci
Kısa Özet
Sohbette kurban kavramı, insanın kendini Yaratıcı'dan ayrı, kopuk bir varlık olarak algılama tuzağını (ikilik algısı) ortadan kaldıran bir bilinç hali olarak ele alınıyor. Hayatta istenen bir şeyin olması ya da olmamasının insanda gerçek bir eksiklik oluşturmadığı, asıl önemli olanın Allah'ın yakınlığının daimi farkındalığı olduğu; Taif ve Uhud örnekleriyle, olanı tüm kalple kabul edip hiçbir hikayeye tutunmadan hayata devam etmenin kurban bilincinin özü olduğu anlatılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Allah şah damarımızdan daha yakındır; değişen O'nun yakınlığı değil, bizim buna dair farkındalığımızdır.
- Dünyada olan ya da olmayan hiçbir şey insanda gerçek bir eksiklik veya kayıp oluşturmaz; mahrumiyet algısı zihnin kurduğu bir tuzaktır.
- Peygamberin Taif'te taşlanması ve Uhud'da yaşananlar karşısındaki tutumu: olanı bütün kalple kabul edip hiçbir hikayeye girmemek.
Giriş: İkilik Algısı ve Kurban Bilinci
Evet, hoş geldiniz arkadaşlar. Geçen hafta kurbanla ilgili Saffat Suresi'nin 100. ayetive devamına biraz işaret etmiştik. Kurban kavramının ve hakikatinin aslında insanın ikilik algısını tekrar birliğe döndürme maksadı taşıdığını ve bu anlamda insanın yaratıcı ile olan ilişkisinde bir uyum, bir rezonans yakalaması ile ilişkili olduğunu anlatmaya çalışmıştık.
Örneğin, diyelim ki ben bir şey istiyorum, hayatta olmuyor. Olmadığı zaman ikiihtimal var: ya ben isteğime aşırı tutunacağım, "işte isteğim olmadı, olmadı, niye olmadı"
diyeceğim; ya da bu isteğim olmuyorsa şu an olması gereken bu durumdur diyerek bu isteğimden vazgeçebilirim, yani esneyebilirim. Çünkü hayatta asıl olan şey o istediklerim değildir. Asıl olan şey yaratıcıyla olan bağımı fark etmek ve bunu korumaktır.
Eğer bunu idrak edersem, o zaman benim bireysel bir varlık olarak, bireysel bir kimlik olarak iradem, isteklerim, beklentilerim veya korkularım, benim için büyük bir problem olmak gibi bir durum taşımayacaktır. Veyahut da ben ne olacağım diye bir kaygı duymayacağım. Neden? Çünkü zaten ben şu benlik bilinci taşımadan evvel kendimibilmiyordum. Var edildim. Beni bir var eden var. Ve beni var ederek belliimkan ve donanımlarla kuşatan bir zat var.
Dolayısıyla ben eğer bunu hatırlıyorsam, yani ben bireysel bir varlık olmadan evvel beni var eden, beni sevgisiyle var eden bir yaradan var ise, benim kalkıp "ben ne olacağım, benim geleceğim ne olacak" diye bir kaygı duymam anlamsızdır. O kaygının anlamsızlığını ne ile fark ederim? İşte bu kurban bilinciile fark ederim.
Ne yapmış olurum? Derim ki benim varlığım hakkın varlığıyla vardır. Ve ben bireysel olarak ondan ayrı, ondan kopuk, ondan uzak bir varlık değilim. O zaman tam bir güven, tam bir dinginlik ve tam bir huzur içinde olurum. Yoksa aksi takdirde sürekliyaradan ve ben arasında bir ikilik olur. İşte benim istediğim şey Allah'ın istediği şey veya Allah'ın takdir ettiği bir şey var ama ben o takdire razı değilim. O zaman ne olur?
Sürekli olarak bir ikilik ortaya çıkar ve bu ikilik beni yorar. Yani hayatı yorar, beniyorar, benim farkındalığımı zayıflatır. Ve sürekli hayattan şikayet eden veya süreklikaygı duyan, sürekli gelecekte ne olacak ne bitecek derdiyle meşgul olan gergin bir hal yaşamak durumunda kalırım.
Ama eğer varlığımın kaynağı olan ve sahibim olan yaradanı idrak edersem, o zaman kaygılanmamı gerektirecek herhangi bir durum yoktur. Neden? Çünkü benim gerçek varlığım aslında Yaradan'ın varlığının bir yansımasıdır. O yüzden herhangi bir korkuya, herhangi bir yokluk algısına takılmam gereksizdir. Ama insan kendini ayrı bir varlık olarak tanımladığında, yani yaradandan kopuk bir varlık olarak tanımladığında, o zaman bir tuzağın içine kendini çekmiş olur.
İşte kurban bilinci bize der ki: senin gerçek kaynağın Yaradan'dadır. Yaradan'ın varlığıyla varsın. Ve dolayısıyla sen kendini ondan ayrı, ondan kopuk, ondan uzak bir varlık olarak algılama tuzağına düşmemelisin. Bu bilinç bize belli bir ikilik algısı olduğunu hatırlatır. Aslında bu ikilik algısı büsbütün kötü bir şey de değildir; ama bunu gerçekmiş gibi algılamak, yani "ben ayrıyım, yaradan ayrı; benim irademiz apayrı, yaradanın iradesi apayrı" gibi, sanki onun varlığıyla benim varlığım birbirinden ayrı ikikategoriymiş gibi algıladığımda, işte orada ikilik tuzağına düşüyorum.
Ama Yaradan bana bir lütuf olarak bireysel bir farkındalık imkanı vermiştir. Yaniinsana böyle bir imkan tanınmıştır, "ben" diyebilme imkanı tanınmıştır. Ama bu "ben" diyebilme imkanı yaradandan kopmamız için, ondan kendimizi ayrı hissetmemiz için
verilmemiştir. Onu daha iyi tanımak için verilmiştir. Dolayısıyla insan yaradanla olan bağını tekrar hakiki anlamda kurmak durumundadır.
Ben Yaradan'ın sonsuz varlığında var olan, onun sevgisiyle yaratılmış olan bir varlığım ve bunu idrak ediyorum. Dolayısıyla benim bireysel olarak bir derde düşmeme, "işte ben ne olacağım, benim varlığım ne olacak, ben ölünce yok mu olacağım veya istediklerim olacak mı, ya istediklerim olmazsa ne olacak" gibikaygılara, korkulara veya beklentilere düşmeme gerek yok. Neden yok? Çünkü ben kopuk bir varlık değilim. Ayrışmış bir varlık değilim. Uzak bir varlık değilim.
Allah'a İman: Bir Bağlantı ve Bağlılık Bilinci
O yüzden arkadaşlar, Allah'a iman demek, yani "her şeyi bir yaratan vardır" demekle biten bir şey değildir. "Allah var" demek; O var, ben de onun varlığıyla varım ve ben ona çok yakınım, o da bana çok yakındır. Yani o bana şah damarından daha yakındır. Dolayısıyla ben onu unutsam bile o beni unutmaz. Ben onu görmezden gelsem de o beni görmeye, o bana şahit olmaya devam eder.
Dolayısıyla iman, daha önceki sohbetlerimizde de ifade ettiğimiz üzere, bir bağlantı ve bir bağlılık bilincidir. Ben neye aidim? Ben Yaradan'a ait, onunla var olan bir varlığım. İman demek bu demektir. O yüzden deizm yaklaşımı büyük bir farkındalık eksikliğidir. Yani "yaradan var ama o ayrı, biz ayrıyız, o kendiişine baksın, biz kendiişimize bakalım" gibi bir yaklaşım hakikate ve insanın fıtratına tamamen aykırı bir durumdur.
Geçen hafta kurban kıssasını Saffat Suresi üzerinden yorumlarken aslında bu ikiliğiortadan kaldıran bir hakikat olduğunu işaret ettik. Ve dolayısıyla da kainatta var olan her iyi ve güzel şeyin kaynağının Yaradan olduğuna işaret ettik. Bu anlamda yaradanla olan bağımızı tam olarak idrak etmek, kurban bilincini tam olarak idrak etmeye bağlı bir şeydir.
Ama biz günümüzde, dikkat edin, hepimizde az veya çok, "benim arzum, benim iradem, benim tercihim, benim izzetim, benim gururum, benim şuyum, benim buyum" diye o kadar çok şeye yapışıyoruz ki, bunlara yapıştıkça aslında yaradanla olan yakınlığımızın farkındalığını kaybetmeye başlıyoruz. Kendi hikayemizin içinde kayboluyoruz. Halbuki ben Yaradan'la varım ve onun varlığı sonsuz, onun varlığı mükemmel; o sonsuz kudret sahibi, sonsuz ilim sahibi. Dolayısıyla ben ona aidim. Neyin derdini duyacağım ki, veya neyi kendime dert edinebilirim?
Bir insan, yine bir alimin ifadesiyle, sahibini tanısa, malikini bilse hiçbir korku ve kaygı ona ilişmez. Neden? Çünkü sahibimi biliyorum, malikimi tanıyorum. Benim sahibim kim? Ben kime aidim? Bunu idrak ediyorsam, benim hangi kaygıya, hangi korkuya kapılmama gerek olabilir ki? Dolayısıyla hiçbir korku, hiçbir kaygı beni kuşatamaz.
Yaşadığım hayatta hiçbir olumsuzluk beni gereksiz yere üzüntüye sevk edemez. Neden? Çünkü gerçek anlamda benim hakiki bir eksikliğim yoktur.
Mahrumiyet Algısı: Zihnin Kurduğu Bir Tuzak
Hayatta bir şeyler olur veya olmaz. İstediğim bir şey olur veya olmaz. Olursa şükrederim, olmazsa "olacağı buymuş" derim, "nasip değilmiş" diyebilirim, "Allah'ın hikmeti böyle gerektiriyor" derim. Ama bunu hangi bilinçle derim? Allah'la tam olduğumun bilinciyle bunu diyebilirim. Yoksa bir şeyin olmamasını veya istediğim bir şeyin gerçekleşmemesini bende bir eksiklik oluşturuyor algısıyla değerlendirirsem, o zaman "işte nasip değilmiş" derim ama içim büyük bir boşluk hisseder.
Halbuki şu dünyada olan hiçbir şey bizi tamamlamayacağı gibi, olmayan hiçbir şey de bizden bir şey eksiltmez. İnsanın zihnindeki mahrumiyet algısı tam bir tuzaktır. Bir şey olmadıysa sadece olmamaktadır, o kadar. Bu bende bir eksiklik oluşturmaz. Bende herhangi bir kayıp meydana getirmez. Gerçek varlığımız Yaradan'ın tam kıldığı bir mahiyettedir. O yüzden ayette "ona ruhumdan üfledim" diyor. Dolayısıyla biz ilahi bir nur taşıyoruz. Ve o nur eksiksiz bir şeydir, herhangi bir eksiklik barındırmaz.
Hayatta ne olursa olsun, yaşadığımız hiçbir hadise -dikkat edin- bizde bir artışa sebep olmaz; sadece bir şeyleri deneyimlemiş oluruz, o kadar. Veya bir şey olmaz; gerçek anlamda bir eksiklik mi olmuş olur? Aslında hiçbir eksiklik olmamıştır. Ama zihnimiz bize bir tuzak kurar: "Şunlara şunlara sahip olursan, şunları elde edersen, şunları yaşarsan tamamlanmış olursun; şunları elde edemezsen mahrum ve mağdur olmuş olursun" der. Böyle bir hikayenin içine sokuluyoruz.
İşte bu hikayeden çıkışın yolu kurban bilincidir. Yani ben bütün korkularımı, bütün beklentilerimi, bütün üzüntülerimi, acılarımı, benlik hikayelerimi Rabbime teslim ediyorum. Hiçbir hikayenin parçası olmuyorum. Mesela bazı insanlar acılarına tutulurlar. Bazı insanlar çocukluklarında yaşadıkları bir kısım travmatik olaylara tutulurlar. Hayatında olmasını istediği bir şey olmuş veya olmamıştır; ömür boyu veya yıllarca ona yapışabilir. "Şunu istiyordum, şunu arıyordum, şunun gerçekleşmesiniistiyordum ama olmadı" gibi birçok arzu, korku, beklenti, acı, hüzün, keder, mutsuzluk bizi Allah'la olan gerçek yakınlığımızdan uzaklaştırmaya çalışır. Yani kendi kendimizikendi yanlış algılarımızla perdeleriz. Allah'tan kopmuş gibi hissederiz kendimizi, "o ayrı, ben ayrıyım" zannederiz. Onunla olan bağımızı unuturuz.
Şah Damarından Daha Yakın Olmak
O yüzden Kur'an-ı Kerim'de birkaç ayette de "ben size şah damarınızdan daha yakınım" de. Allah peygamberi aracı kılarak insanlara yakın olduğunu hatırlatıyor, peygamberden bunu istiyor: "Kullarım sana beni soracak olurlarsa, de ki: Ben onlara şah damarından daha yakınım." Peki bu niye bize hatırlatılıyor? Yani eğer Allah bize şah damarımızdan daha yakınsa, niye böyle hatırlatılıyor? Demek ki biz bir şeyiunutmuşuz aslında.
Yani değişen şey Allah'ın yakınlığı veya uzaklığı değildir. Allah bize şah damarımızdan daha yakındır. Bu değişmiyor. Biz isyan etsek de değişmiyor. Allah'ı unutsak da değişmiyor. Günaha girsek de değişmiyor. Günahın içinde devam etsek de değişmiyor. Allah'ın şah damarımızdan bize daha yakın oluşu asla değişmiyor. Peki ne değişiyor? Bizim buna dair farkındalığımız değişebiliyor. Yani biz bazı şeyleri
unutabiliyoruz. İşte unuttuğumuz şeyi Yaradan hatırlatıyor. İşte kurban bilinci aslında o unuttuğumuz şeyi tekrar hatırlamayı ve daimi bir bilinç içinde tutmayı bize öğretiyor.
Örneğin ben diyorum ki hayatta hiçbir istediğim olmadı veya istediklerimin çoğu olmadı. Ne yapıyorum? Bu istek ve arzuyu Rabbimin iradesine kurban ediyorum. Diyorum ki: "Ya Rabbi, Hz. İsa'nın dediği gibi, benim iradem değil senin iradem olsun. Sen neyi takdir ettiysen ben de buna bütün kalbimle gönülden razıyım." Önemli olan şey senin bana olan yakınlığın ve benim buna dair bilincim. Hani hep hatırlatıyoruz: Taif'te peygamber taşlandığında ne diyor? "Ya Rabbi, sen benden razıysan başıma gelen hiçbir şeyin ehemmiyeti yok."
Hayatta birçok şeyle karşılaşırız: olumlu, olumsuz, iyi, kötü, hoşa giden, gitmeyen, haklı durumlar, haksız durumlar. Bütün bunlar gerçekleşebilir. Fakat değişmeyen tek bir hakikat vardır: Allah sana senden daha yakındır ve sen onun yakınlığını idrak etmelisin. Onun yakınlığının farkında olmaya çalışmalısın. Yani bizim problemimiz insanlar değildir, hayatta yaşadığımız olaylar değildir. Kendi varlığımızın, özümüzün farkına varmak ve varlığımızın Allah'a yakın olduğunu idrak etmektir. Hatırlamamız gereken tek şey budur. Yoksa yeni bir kimlik inşa etmek değildir.
"İşte şu isteğim olmadı, o zaman kendime başka bir hedef oluşturayım, onu elde edeyim; şuna sahip olamadım ama bari şuna sahip olayım, şunu elde edemedim ama bari şunu elde edeyim de biraz kendimi oyalayım" -hayır. Bir yanılgıdan başka bir yanılgıya gitmene gerek yok. Kimlik inşa etmene gerek yok, kendini herhangi bir şeyle ispat etmene gerek yok. Hiçbir hikayeye ihtiyacın yok. Sadece dikkat etmen gereken şey: mevcut şu anda hiçbir problem yok. Rahat ol, dingin ol. Bir tehlike yok, bir problem yok. Bir hikayenin parçası olma. Hiçbir problem yok, hiçbir eksikliğin yok. Problem edeceğin hiçbir şey yok. Allah'a vasıl olmak için de yapacağın ekstra bir şey yok. Tek bir şey var, o da hatırlaman. Başka bir şey yok. Sadece hatırlaman gerekiyor. O yanlış hikayenin farkına varman gerekiyor ve doğru olanı fark etmen gerekiyor.
Soru-Cevap: Dışarıdan Gelen Saldırılara Karşı Bilinci Korumak
*Soru:* Hocam, bazen böyle çok kargaşanın içinde buluyoruz kendimizi. Sürekli bir saldırı gibi bir tartışma çekiyor, ondan sonra bunlardan o bilinci nasıl koruyabiliriz? Yani burada kalmak, hikayeye uymamak, ondan sonra sakinliği, dinginliği korumak; ama böyle dışarıdan gelen saldırılarda o bilinci korumak için ne yapılabilir? Çünkü karşıdaki cevap istiyor.
*Cevap:* Ekstra bir şeye gerek yok. Sadece içeride bir hikaye dönüyor mu? Yani bir kaygı mı var, bir korku mu var, bir öfke mi var, bir kaçınma arzusu mu var? Ne var orada? Önce o hikayeye bakmak lazım. Çünkü o hikayeler bize o farkındalığı unutturuyor. Önce bir dur yani. Karşıdaki bir cevap bekliyor; yani bir cevabın varsa makul, bir cevabın varsa söyle. Yoksa "valla şu an sana verebilecek bir cevabım yok ama bir düşüneyim" diyebilirsin. Ama bir korku olmamalı, bir kaygı olmamalı, bir öfke
olmamalı, bir tepkisellik olmamalı, bir tahammülsüzlük olmamalı. İşte bu gibi şeyler aslında bizim o doğal dingin farkındalığımızı örtüyor.
O yüzden aslında ekstra bir şey yapmamız gerekmiyor. Bizim farkındalığımızı örten şeyi biraz fark etmek gerekiyor, o kadar. Mesela bir bak: şu an kaygılı mısın? Kaygılıysan gerek var mı buna? Veya öfkeli misin? Öfkeliysen bir bak bakalım gerek var mı? Veya biri seninle, diyeyim ki, alay ediyor. Yani bir tehlike var mı şu anda? Aslında yok, sadece biri alay ediyor, o kadar. Veya biri sana "korkak" diyor, veya "senibeğenmiyorum" diyor, veya "senden nefret ediyorum" diyor. Bir tehlike var mı gerçekte? Aslında yok. Ama içeride bir şey diyor ki "cevap vermelisin, sen korkak değilsin, bunu ispat etmelisin" veya öfkeleniyorsun "o bana böyle diyemez" diye.
Bırak desin, ne var? Sende bir şey mi değiştiriyor onun bir şey demesi? Ama zihnimizde sanki "tehlike var" sinyali çalıyor. Bak bakalım o sinyal gerçek mi?
Biri seni küçümsediğinde veya alay ettiğinde veya yok saydığında, gerçek anlamda bir problem mi var, yoksa bir problem olduğunu mu zannediyorsun? Oraya dikkat etmemiz gerekiyor. Başka dikkat edeceğimiz bir şey yok. Mesela bakın, peygamber taşlandı. Peygamber "ben taşlanacak adam mıyım" mı dedi? Veya "onlara ne yaptım ki, onlar bana nasıl böyle taş atıyorlar" mı dedi? Yok. Sadece bir şeyi gördü: bir yanlışlık var, bir haksızlık var, bunu da önleyemiyor. Ve hemen neyin farkındalığını güçlendirdi? Allah'a olan yakınlığını. "Ya Rabbi, sen benden razıysan, ben de senin bana olan yakınlığından ve beni var etmenden razıyım." Başıma birçok şey gelebilir; insanlar bana gül de atabilirler, taş da atabilirler. Taif'te taş attılar, Medine'ye hicret etti, gül attılar. Öyle de olur hayatta.
Biri seni yok sayar, biri sana kıymet verir. Biri seni göklere çıkarır, biri seni yerin dibine batırmaya çalışır sözleriyle. Problem var mı? Aslında yok. Kendi varlığının farkındaysan ve o varlığının kaynağının Yaradan olduğunu idrak ediyorsan, ortada bir problem yok. Problem olduğunu zannetmek var. Dikkat edin, işte bütün hikayenin toplandığı nokta burasıdır: sahte bir benlik bize bir problem olduğunu iddia ediyor.
"Şunu elde edersen, şu şeye sahip olursan, şu deneyimi yaşarsan var olursun; yaşayamazsan eksik kalırsın" diyor. Bir bak bakalım o hikayeye, ama acele etmemen gerekiyor. Bu hikaye gerçek mi? Benim varlığım bir insanın varlığına bağlı olabilir mi?
Bir insanın fark etmesine, sevmesine, onaylamasına, takdir etmesine bağlı olabilir mi? Veya etmemesine, veya nefret etmesine bağlı olabilir mi? Bir bak, ama sakince bakman gerekiyor. Orayı sakin bir farkındalıkla gözlemen gerekiyor. Gerekiyorsa bunu günlerce yapman gerekiyor. Günlerce gözlemle, o duygularına da kapılmadan bunu gözlemlemen gerekir.
Mesela birileri seni yücelttiğinde bir duygu ortaya çıkıyor sende. Birileri seni küçümsediğinde veya nefret ettiğinde bir başka duygu ortaya çıkıyor. O duygulardan bağımsız bak buraya. O duygular gelip geçebilen şeyler. Oraya dikkat et, orada bir fark var mı? Oraya dikkat edersek o zaman karşılaştığımız olgular aslında o kadar yorucu olmaz, o kadar problem olmaz. Bu dışsal etkilerin bu kadar tepki vermeye uygun olmadığını da fark edeceğiz. Yani tepki vermeden de karşındakini
dinleyebilirsin. Burada kastettiğim şey tepkisizlik veya umarsızlık değildir. Dikkatliyim, dinliyorum, algılıyorum ama tepkisel değilim. Bu çok doğal bir şeydir.
Bunu kim yapabilir? Bunu ancak o sahte benliklerini kurban eden insan yapabilir.
Yoksa "kimse bana böyle diyemez, benim gururum var, ben de şunu istiyorum, ben de böyle olsun istiyorum, insanlar bana şöyle davransın istiyorum" gibi hikayelerin varsa, hayata sakin bir dinginlikle bakamazsın. Hayata sürekli bir beklenti hikayesiyle bakarsın: "acaba kim beni anlıyor, kim beni takdir ediyor, kim kıymetimi biliyor, kim bilmiyor." Bütün o sahte benlikler senin hayatını kuşatır ve yorulursun. Ve kurban bilincinden kopmuş olursun.
İzzet, İtibar ve Sahte Benlik
İlginçtir, bakın: Kur'an-ı Kerim'de bir ayette "izzet Allah'ındır" diyor. Bir başka ayette de "izzet Allah'ın, Resûl'ün ve müminlerindir" diyor. Şimdi burada bir çelişki mi var? Aslında yok. İzzet, yani aziz olmaklık, Allah'a aittir. Biz onun izzetinin bir yansıması olarak aziziz. Mümin aziz bir varlıktır, izzet sahibidir; ama neden dolayı? Allah'ın izzetinden dolayı. Dolayısıyla bu benim kendime ait bireysel bir izzet değildir.
Bunu idrak ettiğimde ne olur? Mesela bak, Allah'ı tanımayan, ona isyan eden bir sürü insan var. Allah diyor mu ki "benim izzetime dokundu"? Demiyor, çünkü o azizdir. Bütün insanlar gaflet ve küfür içine girse Allah'ın izzetinden bir şeyi eksiltemez. Bütün insanlar Allah'ı yüceltse onun yüceliğine bir şey katamaz. Şimdiinsanın hakikati de böyledir aslında. İnsan bu hakikatiidrak ettiğinde hayata, olaylara, insanların yaklaşımlarına daha sakin bir kafayla bakar. Hayatta hiçbir şeyi dert etmez. Biri seniyok saymış -hatta en yakının, hatta evladın veya eşin veya annen babanın olabilir- "problem değil" diyebilirsin. Neden? Çünkü o insanın davranışının senin varlığına veya değerine bir etkisi yok aslında. Ama sen kafanda öyle bir kurgu oluşturmuşsun ki, "insanlar bana şöyle davranmalı, böyle davranmalı, böyle davranınca mutlu olurum, böyle davranınca mutsuz olurum" gibi kurgusal bir hikaye üretmişsin. Dolayısıyla o hikayenin içinden bakıyorsun.
İşte kurban bilincinin bir de böyle bir yönü var: hakiki olmayan, geçici olan, değişken olan şeyin bırakılması. Bu bilinciidrak ettiğimizde, mesela diyelim ki belli bir sosyal itibar sahibi oldum bu dünyada. Bu itibar hakiki bir şey midir? Değildir. Bu geçici bir şeydir. Benim hakikiitibarım ne iledir? Allah'ın yakınlığı iledir. Onun bana olan yakınlığı noktasındadır benim itibarım. Dolayısıyla bu toplumda bazen itibarım yükselebilir, bazen düşebilir. Eğer ben kendimi o yükselip düşebilen itibara bağlamıyorsam, bunlar hiçbir zaman problem olmaz.
Mesela bir zamanlar insanlar bana çok saygı duyardı, şimdi duymuyor diyelim. Ya da bir zamanlar evlat, ebeveyn olarak bana hürmet ederdi, "annecim babacım" derlerdi; diyelim ki evlendiler, çoluk çocuğa karıştılar, arayan soran yok. Peki bir sıkıntın var mı? Varsa sen kurban bilincine tam sahip değilsin demektir. Senin kurban etmen gereken, Allah'a teslim etmen gereken, vazgeçmen gereken bir şey var demektir.
O yüzden kurban bilinci aslında insanı o hakiki, kutsal varlığına tekrar döndüren bir ibadettir. Yani seni geçici, sınırlı ve değişken olan her şeyden azat eden bir bilinç farkındalığıdır. Kurban bilinci senin hakta olan halini, o kutsiyetini tekrar sana hatırlatan bir bilinçtir. Bütün o eklentileri kenara atar: "şunu yaptım, bunu ettim, şu eğitimi aldım, şu mezuniyetim var, şu diplomam var, insan ilişkilerinde şöyle bir itibarım var" vs. Bunlar hayatın içindeki sınırlı ve değişken deneyimlerdir. Kurban bilincine sahip olan bir insan kendini asla bunlarla tanımlamaz. Bunlarla ilgili bir tanım geldiğinde kurban bilinciyle onu sönümlendirir.
Bu neye benziyor? Hani bir ifade kullanmıştık: "bir buz parçası nevindeki enaniyetinibüyük havuzda erit" diyor bir bilge. Mesela böyle bir buzlanma, bir katılaşma meydana geldi: "benim de taleplerim var, benim de arzularım var, benim de isteklerim var, benim de hayallerim var." Geldi bu; bak bakalım bu hayal veya beklenti veya arzu meşru mu? Meşru, bir problem yok; ama ona o kadar da tutunmayacaksın. Diyelim ki o meşru talebin, arzun, beklentin gerçekleşmedi; ne yapacaksın?
Katılaştırmayacaksın onu, bir buz parçası haline getirmeyeceksin, hemen eriteceksin. Esneyerek, esneklikle "istedim ama olmadı, hiç problem değil" diyeceksin.
Bak, peygamber Taif'e gitti. Niçin gitmişti? Belki orada insanlar hakikatiidrak eder ve onlarla birlikte daha iyi, daha güçlü bir topluluk oluşturabilir, onlar yardım eder, destek olur niyetiyle gitti. Peki ne oldu? Tam tersi oldu, taşlandı. Peki ne yaptı peygamber?
"İşte bunlardan ümit besliyordum, bunlar da böyle çıktı, ben ne bekliyordum neyle karşılaştım" gibi bir hikayenin içine mi girdi? Girmedi. Dedi ki: "Ben iyi niyetle böyle bir beklentiiçinde oldum, ama bu insanlar anlamadılar. Anlamadıkları gibi de böyle bir tepki verdiler, bu onların süreci. Ben Rabbime aidim. Rabbim de beni sonsuz yakınlığıyla seven, koruyandır. Dolayısıyla benim için bir problem yok." Bakın ne yaptı: hemen o istek ve beklentisini esneyerek eritebildi. Ama o isteğe tutulsaydı, "ne hayallerle gelmiştim Taif'e, işte hayallerim de yıkıldı, hem de öyle bir yıkıldı ki berbat bir hale geldi" der miydi? Demedi.
Peki sen bir bak kendine: çok istediğin bir şey, mesela meşru bir şey, ama olmadı. Bir bak bakalım sende ne hikaye dönüyor, niye o hikaye dönüyor? "İşte çok istiyordum, olmadı." Niye bu kadar tutunuyorsun ona, niye feda edemiyorsun kurban bilincine sahip olarak bir arzunu, bir isteğini, bir beklentini? Diyorsun ki, "benim işte bu ve bu isteğim olsun istiyorum", diyelim bir istek, haram değil diyelim, tamam, yani haram değil ama olmayabilir. Onun iradesi mi hakim, yoksa senin sınırlı iraden mi? Ya da bu ikiirade birbiriyle çatışsın mı? Ne istiyorsun, çatışsın mı? Yoksa senin iraden onun iradesinde erisin mi? Eğer senin iraden onun iradesinde erirse ne olur? İkilik ortadan kalkar. Bir problem kalır mı? Hayır, hiçbir problem kalmaz.
"Ya sen şunu çok istiyordun, olmadı, hiç üzülmüyor musun?" Yok, niye üzüleyim? Üzülmemi gerektiren ne var? Makul ve meşru bir şey istemiştim, olmadı. Olmadıysa olmadı yani. Benim için benim irademin Allah'ın iradesiyle tam uyumlu olması önemli.
Yoksa isteğimin olup olmaması değil. İsteğim olduğunda da olmadığında da ben irademi Yaradan'ın iradesiyle tam uyumlu hale getiriyorum. Bir şey oldu mu? Diyorum
ki "ya Rabbi, bunu takdir ve nasip eden sensin, sana şükrediyorum." Bir şey olmadı mı? Diyorum ki "senin hikmetin bilir, olmadıysa olmamıştır. Önemli olan senin iraden, senin takdirin. Ben de bütün kalbimle senin iradene tam bir uyum içindeyim." Ve bu gönüllü uyumdur arkadaşlar.
Uhud Örneği: Olanı Bütün Kalple Kabul Etmek
Yaniinsan -tırnak içinde söylüyorum, açıkça söyleyeyim- yaradanla oyun oynamamalıdır. Ne demek oyun oynamamalıyız? Yaniiçinde bir şey var, istek gerçekleşmemiş ama "ya işte ne yapalım, kısmet değilmiş" diyorsun, ama için için gidiyor yani. Şimdi bu, Allah'la tırnak içinde, bilinçsiz bir şekilde oyun oynamak tuzağına düşmektir. Yani bir şey olmadıysa "Ya Rabbi, bunun olmamasını tüm kalbimle kabul ediyorum" diyebilmem gerekir. Yoksa sürekli o benim içimde ne olur?
Atıyorum: bir kaza oldu ve çocuğum vefat etti. Olabilir, 10 yaşındaydı, vefat etti. Ve çocuğum askerdi, 21 yaşında vefat etti. Oldu mu, oldu. Şimdi benim bu durumla sürekliiçten içe çelişik bir yaklaşım içinde olmam makul bir şey mi? "İşte keşke olmasaydı, işte olmasa ne olurdu ki" dememe gerek var mı? Hayır, yok. Hiç gerek yok. Öyle mi oldu? Öyle oldu. Takdir buymuş. Ben tüm kalbimle bu takdiri kabul ediyorum.
Bakın örnek: bunun birçok örneği var. Peygamber Efendimiz Uhud'da, bütün uyarılarına rağmen o uyarılar tam olarak dinlenilmiyor ve yetmiş sahabi, başta HazretiHamza, vefat ediyor. Peygamber orada öfkeye mi kapılıyor? Ona buna mı kızıyor?
Herkese bir tepki mi veriyor? Yok. Olan bu, olan olmuş. Olanı bütün kalbiyle kabul ediyor. Sonra bundan sonra ne yapabiliriz, o konuda tavsiyede, telkinde bulunuyor ve hayat devam ediyor. Hiçbir zaman "işte keşke olmasaydı, ne güzel orada tam savaşı kazanıyorduk ama işte bazı insanlar yanlış yaptı, o yüzden de tam bir galibiyet elde edemedik, 70 arkadaşımız da şehit oldu, keşke olmasaydı" gibi bir hikaye mi dönüyor? Hayır, yok. Öyle bir hikaye yok; olanı bütün kalbiyle kabul ediyor.
Kendi kendimizle oyun oynamamıza gerek yok. Yaniişte bir şey olmuş, ne yapacaksın? Mesela diyorsun ki bunu kabul et. Mesela ego diyor ki, "e ne yapacaksın, zaten kabul etmeyip de ne yapacaksın?" Ya, bak, sen burada yanlış bir yerden bakıyorsun. Yaniiçinde Yaradan'ın iradesiyle, takdiriyle veya izin verdiği bir şeyle ilgili bir didişme var aslında. Hani tırnak içinde söylüyorum, hani bunu bazıları söylerken bazıları yanlış anlayabilir; yani deyim yerindeyse, "Allah'a gücümüz yetse, Allah'la kavga edesiniz geliyor" böyle bir durumda. Halbuki bu nedir? Bu bir cehalettir. Tüm kalbinle bir şey olmuş mu? Olmuş. Tüm kalbinle bunu kabul et ve hayata devam et. Mutlu ve huzurlu olarak devam et. Kalbin kırılmış gibi, yıkılmış gibi, mutsuzmuş gibi değil. İşte bu, Allah'la tam bir uyum ve rezonans içinde olmaktır. İşte bunu yapabilmek için kurban bilincine ihtiyacımız var.
Yani haktan ayrı bir iradem yok, ondan kopuk bir iradem yok, onunla çelişen bir iradem yok, tırnak içinde alttan alta onunla kavga eden bir iradem yok. Eğer onunla kavga eden bir iradem varsa, benim ihtiyacım orada kurban bilincidir. Herhangi bir
acıya, herhangi bir mutsuzluğa tutunmama gerek yok: "işte şu olmasaydı, bu olmasaydı ne güzel olurdu" değil. Bir şey olmuş ve bunu kabul ediyorum, tüm kalbimle kabul ederek hayata devam ediyorum. Hiçbir çelişki yok, vuku bulan bir hadiseyle bağlantılı hiçbir çelişkiye girmiyorum, hiçbir ikiliğe girmiyorum. İşte bu bize kurban bilincini hatırlatıyor.
Mesela dikkat edin: bir insanın kestiği hayvan onun iradesine karşı gelir mi? Yok. Sen hayvanı kesiyorsun ve tamamen senin iradene tabi. Hatta tam olarak canını verdiğinde hiç seninle çatışan bir tarafı var mı? Yani "derimi yüzme" der mi? Yok, derisini yüzersin. "Şurayı kes, burayı kesme" der mi? Yok. "Şöyle kes, ben böyle kesmeniistiyorum" der mi? Hayır. Tamamen kendisini kurban edene teslim eder. İşte biz de Rabbimizin manen kurbanlarıyız. Kendimizi ona teslim ediyoruz, onun iradesine teslim ediyoruz. Ve bunu gönüllü olarak yapıyoruz.
Zibhin Azim: Yüce Kurbanlık ve Semavi Bilinç
Peki o bize ne veriyor? Kur'an'da Saffat Suresi'nde geçen "zibhin azim", yani "yüce/büyük bir kurbanlık" mealinde bir ifade var. Bu nedir? Buna da kısaca işaret edelim. Biz kendimizi Rabbimize tamamen verdiğimizde, o bize semavi bir bilinç verir, semavi bir farkındalık verir. O semavi bilinç Allah'la tam bir uyum içindedir. YaniAllah'la çelişik hiçbir iradesi yoktur, her zaman hak ile uyum içindedir. Ve o hak ile hareket eder, hak ile var olur. Her şey hak iledir.
İşte bu, Kur'an-ı Kerim'de bir ayette geçen, peygamberimizle ilgili "atarken sen atmadın, o attı" ayetindeki bilinç gibi olur. Yani görünürde yapan sensin ama sana onu yaptıran haktır ve Allah'ın sana o şeyi yaptırmasında senin hiçbir gölgelemen söz konusu değildir. Bir diğer ayettekiifadeyle "emrolunduğun gibi olursun." Haniilahiemir, ilahiinayet, ilahiikram, ilahi tecelli nasılsa sen öyle hareket edersin. İşte o ayetin manası tahakkuk eder: "atarken sen atmadın, Allah attı." Bu, kurban bilincinitam olarak gerçekleştirmiş olan insana dair bir ifadedir. Yani en başta Hz.
Muhammed'e dair bir ifadedir, ama bu sadece ona has değildir. Hakiki anlamda kurban bilincini gerçekleştirirsek biz de o ayetin manasının içine girebiliriz. Senin hareketin, tutumun, anlayışın Allah ile olur. Sevgin Allah'ın sevgisiyle olur.
Yine bir hadiste ifade edildiği gibi, "onlar Allah'ın ruhuyla birbirlerini severler" diyor. Peki senin böyle sevebilmek için neye ihtiyacın var? Hatırlamaya ihtiyacın var. Evet, hakkı hatırlayıp ona kurban olmaya ihtiyacımız var. Yoksa bireysel olarak "ben bunu seviyorum, ben bunu istiyorum, ben bunu istemiyorum" diye kendi benliğimizin arzu ve korkuları baz alınarak seviyorsak, orada Allah'ın ruhuyla sevmiş olamayız. Biribeni takdir ediyor, ben de onu çok seviyorum. Biri beni pohpohluyor, ben de onu çok seviyorum. Biri bana çok saygı duyuyor, onu çok seviyorum. Bu ne? Bu ben merkezli, ben odaklı bir sevgi. Allah'ın ruhuyla sevmiyorum, benliğimin arzularıyla, ihtiyaçlarıyla, beklentileriyle seviyorum. Biri beni övüyor, ben de onu çok seviyorum -Allah'ın ruhuyla mı sevdim? Hayır. Allah'ın ruhuyla sevmek, deyim yerindeyse, ilahibir bilinçle sevebilmektir. İşte bunu gerçekleştirmek için de kurban bilincine ihtiyacımız vardır.
Benim herhangi bir arzumun, korkumun, beklentimin olmadığı bir durumda ben gerçekten Allah'ın ruhuyla sevebilirim. İşte bu, o ayette ifade edilen zibhin azimdir.
Yani o kendini tamamen hakka vermiş, hak ile var olan, hak ile ayakta duran ve nefsani hiçbir hikayesi olmayan bir durumdadır. O zaman o, Allah'ın deyim yerindeyse kuzusudur. Tıpkı Hazreti İsa gibi; onda hiçbir ego hikayesi yoktur. Yüce kurbanlık da bu demektir. Yoksa gökten inen bir koç değildir, bir koyun falan değildir. Sana verilen yüce bir kendilik bilincidir. Hak ile olan, hak ile yaşayan, hak ile seven, hak ile ayakta olan, varlığını hakta bilen bir bilinçte olur. O zaman "benim halim ne olacak" gibi bir hikayen olmaz, "ben ne kadar yaşayacağım, iyi yaşayacak mıyım" gibibir hikayen olmaz. Çünkü Allah ile çok iyi yaşıyorsunuz. Ama onun maddeyle, parayla, maddiimkanlarla bir ilişkisi yoktur. Sen hak ile yaşıyorsun.
İşte bu, o ayette ifade edilen zibhin azimdir: Allah'ın kuzusudur. Onun ile vardır, onun ile mutludur, onun ile huzurludur. Hiç kimse onun huzurunu ve dinginliğini bozamaz.
Bütün dünya ona düşman olsa, o hak ile mutlu ve mutmaindir. Bütün dünya onu yüceltse, ona bir fazla mutluluk veremez. Çünkü hak ile öyle bir mutlu ve mutmaindir ki hiçbir şey o mutluluğu arttıramaz; çünkü artabilecek bir mutluluk değildir o, o sonsuz bir şeydir. Sen sonsuza bir şey katabilir misin? Sonsuz olmadan bir şey ekleyebilir misin? Ekleyemezsin. Allah'ın o sonsuz sevgisi ve rahmetiyle öyle bir birliktedir ki, bütün dünya onu övse onun mutluluğunu arttırmaz; bütün dünya ona sırtını dönse onun o mutluluk ve huzurunu, dinginliğini gölgeleyemez.
İşte bu yüce kendiliktir. Bu ilahi, semavi kendilik bilincidir. Ve o azim, yüce kurbanlık budur. Orada hiçbir ego hikayesi yoktur, hiçbir korku, arzu, beklenti hikayesi yoktur, hiçbir travma hikayesi yoktur, hiçbir mutsuzluk hikayesi yoktur. Neden? Çünkü o Allah ile kaimdir, Allah ile mutmaindir. Allah ile mutmainsen senin bir eksiğin olmaz ki. Hiç
kimse senin tamlığını arttıramaz, seni manipüle de edemez o yüzden. O zaman gerçek, hakiki bir insan olmuş olur.
*Kapanış: Hatırlamak* İşte o bireysel ve sınırlı benlikten Allah bizi bu yüce benlik bilincine çağırıyor.
"Benimle var ol" diyor. "Kendiizafi algınla, düşüncenle, arzularınla, korkularınla, beklentilerinle var olma. Benimle ol, benimle var ol." İşte o, Allah'ın en büyük lütfudur, ikramıdır diyebiliriz. Kurban böyle bir bilinçtir. Teşekkür ederim.
*Soru:* Hocam, peki hatırlamak onun iradesinde, o zaman yani benim elinde değil.
*Cevap:* Tamam, sen de o zaman senin elindekini bırak, onu hatırlamış olacaksın o zaman. Yani hatırlamak benim elimde değil, tamam. Hatırlayıp hatırlamamak senin elinde değil. Zaten seni bırak, onu al.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Saffat Suresi (yaklaşık 100. ayet ve devamı, kurban kıssası) — bir önceki sohbette işaret edildiği belirtiliyor; bu sohbette de Saffat Suresi'nde geçen "zibhin azim" (büyük/yüce kurbanlık) ifadesi doğrudan anılıyor. - Not (editöryel): Sohbette ayrıca "şah damarından daha yakınım", "ona ruhumdan üfledim", "atarken sen atmadın, o attı" ve "izzet Allah'ındır / izzet Allah'ın, Resûlü'nün ve müminlerindir" gibiifadeler paraphraze edilerek anılmış, ancak konuşmacı bunların sure adını açıkça belirtmediğiiçin metaveride ayrı bir ayet numarası olarak eklenmemiştir.
İlgili Sohbetler
Duha Suresi
Bu sohbette Duha suresi devam ettirilerek, insanın yaşadığı zorlukları "kendilik hikayesine" dönüştürerek bilincini nasıl kararttığı (aydınlığı gece haline getirdiği) anlatılıyor; küçük olayların güneş tutulması misaliyle büyük hakikati nasıl örtebildiği örneklerle işleniyor. Ardından "Rabbin seni bırakmadı, darılmadı" ayetiyle vahyin kesintisizliği, insanın Allah'tan Allah'ı istemesi gerektiği ve Hz. Peygamber'in "yetim bulundu" ayetinin zahiri değil batıni bir yetimlik — hiçbir şeye nispetle değil, yalnız Hakk'a ait olma bilinci — anlamına geldiği detaylandırılıyor. Sohbet, gerçek zenginliğin Allah'la olan bağ olduğu, dünyeviitibarın ve mal-mülkün Kur'ani anlamda zenginlik sayılmadığı vurgusuyla ve insanların birbirlerine, kendilerine hangi gözle baktığı sorgulamasıyla tamamlanıyor.
Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak
İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.
Hz. Nuh Kıssası ve Kurtuluş Gemisi
İsmail Acarkan bu sohbette Hz. Nuh kıssasını hem tarihsel hem de her insanın iç dünyasında sürekli yaşanan evrensel bir hakikat olarak ele alıyor; peygamberin mesajının bir kurtuluş gemisi olduğunu, insanın kendi "gemisini" Allah'ın kelimeleriyle inşa etmesi gerektiğini anlatıyor. Nuh'un oğlunun boğulması üzerinden, içimizdeki "ehlimizden olmayan" cahil benliklerin bizi nasıl yanılttığını ve Hz. Peygamber'in Taif'teki taşlanma olayı örneğiyle Allah'tan razı olmanın gerçek anlamını işliyor.