Kendine Sahitlik ve Zikrin Yuceltilmesi
Kısa Özet
Bu sohbette, önceki haftalarda işlenen "kendine şahitlik" konusu derinleştiriliyor: Peygamberin Mekke'deki zorluklara karşı sabrı üzerinden, sabrın "Allah iledir" olduğu ve varlığımızın bir bardak değil bir okyanus olduğu anlatılıyor. Ardından "kendime şahitlik" derken kastedilenin beden, duygu, düşünce veya yaşanmış deneyimler olmadığı; gerçek şahitliğin Allah'ın üflediği ruha, zaman ve mekan üstü öze dair olduğu; insanın kendini geçmiş deneyimleriyle, sosyal rolleriyle veya başkalarının algısıyla tanımlamasının en büyük aldanış olduğu vurgulanıyor. Sohbet, Hz. Yusuf örneği üzerinden, başkalarının yanlış şahitliğinin kişiyibağlamaması gerektiği hatırlatmasıyla tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Sabır, kendini baskılamak veya dişini sıkmak değil; varlığının bir bardak değil bir okyanus olduğunu fark etmektir - bu farkındalık arttıkça sabır da büyür.
- Kendine şahitlik; beden, duygu, düşünce veya yaşanmış deneyimlere şahitlik değildir. Bunlar "kendim" zannedilen katmanlardır; gerçek şahitlik Allah'ın üflediği, deneyim üstü öze dair şahitliktir.
- İnsan kendini deneyimlerin toplamı, sosyal rolleri veya başkalarının algısı üzerinden tanımladığında sürekli yeni bir "sahte benlik" katmanı üretir; bu yanılgıyı fark etmek, kabus görmüş bir uykudan uyanmaya benzer.
Kendine Şahitlik ve Hayatı Doğru Yaşamak
Haftalarda insanın kendine şahitliğinden bahsetmiştik. Eğer kendimize şahit olabilirsek o zaman hayatı doğru bir yerden algılayabiliriz, doğru bir yerden yorumlayabiliriz ve doğru bir biçimde hayatı karşılayabiliriz. O zaman gerçekten hayatı yaşamış oluruz. Yani ne diyelim, gerçekten hayat olması gerektiği gibi yaşanmış olur. Bu şu demek değil: hayat benim istediğim gibi olacak anlamında değil.
Hayat, Yaradan'ın fıtratımıza koyduğu hakikate uygun biçimde yaşanmış olur. O zaman bunu yaşayabiliriz. Yoksa biz fıtri olmayan bir hayatı yaşamış oluruz.
O yüzden biz çoğunlukla ne diyoruz bazen? "Hayat niye bu kadar zor" diyoruz. "İnsanlar niye bu kadar zor" diyoruz. "İnsanlarla yaşamak niye bu kadar zor" diyoruz.
"İlişkiler niye bu kadar zor" diyoruz. Birçok noktada hayatı zorlayıcı, sınırlayıcı, baskıcı, çekilmesi zor veya kaçmamız gereken bir şeymiş gibi görüyoruz. Bazen insanlardan kaçıyoruz, bazen sorunlardan kaçıyoruz, bazen ilişkilerde yorulduğumuz için kaçmayı arzu ediyoruz vesaire. Dolayısıyla hayat merkezimizde olmadığımız için, yani gerçek anlamda kendimizi hatırlamadığımız için, kendimizi hatırlayarak kendimize şahit olarak gerçekleşmediğiiçin, o noktada aslında fıtratın farkındalığından uzaklaşmış oluyoruz. O yüzden de hayat bizi yorabiliyor.
Peygamberin Mekke'deki Sabrı
Buna ilişkin çok bariz bazı şeyler vardır. En bariz örneklerinden bir tanesi peygamberin Mekke'deki süreçte yaşadığı ve karşılaştığı durumdur. O süreçte tabii kibüyük zahiri zorluklar var. Ve bazı Müslümanlar -yani Mekke'de Müslüman olmuş bazı insanlar- ara sıra peygamberimize gelip "işte çok zor şartlarda yaşıyoruz, yaşadığımız şartlar bizi çok zorluyor, Mekkeliler bize çok baskı yapıyor, biz buna tahammül etmekte zorlanıyoruz, bizim için dua et bu süreç değişsin" gibi bir yaklaşımla peygamberimize bazı taleplerde bulunuyorlardı.
Peygamberimizin verdiği cevap çok ilginçtir: "Sabırlı olun. Sizden önce nice topluluk, sizden çok daha zor süreçlerle karşılaştı ve onlar sabır içinde bunların üstesinden geldiler." Tabii ki biz burada dediğimiz gibi bazen değiniyoruz: sabır kavramını da çarpık bir şekilde algılıyoruz. Sabrı bir tahammül etmek, bir kendimizi baskılamak, kendimize dair bir kendimizi sıkmak, tutmak gibi bir şey olarak algılıyoruz. "Sabret" yani -sabretmek zihnimizde böyle bir algı uyandırıyor.
Sabır Allah İledir: Tuz ve Göl Meseli
Halbuki daha önce de ifade ettik: sabır Allah iledir. Ne demek "sabır Allah iledir"? Yani"Allah sana sabır verdikçe sabredersin" demek değildir. Sabır Allah iledir. Sabır aslında kelime olarak dayanmak demektir -bir şeye karşı dayanmak, dayanıklı olmak manasında. Dolayısıyla "sabır Allah iledir" demek, sen ancak Allah'a dair bir idrake sahip olduğunda, Allah'a dair farkındalığın, şuurun güçlü olduğunda bir zorluğa, bir sıkıntıya, bir olumsuzluğa dayanabilirsin demektir. Onun üstesinden gelebilmek konusunda bir rahatlık, bir dinginlik, bir gönül ferahlığı yaşayabilirsin. Sabır zaten bu demektir. Yani sabır Allah iledir. Allah'a dair şuurun ne kadar yüksekse, sabrın da o
kadar büyüktür. O yüzden peygamber aslında onlara "sabredin" diyordu. Dolayısıyla sabır kavramını da bu çerçeve içinde doğru anlamak durumundayız.
Sabretmek hani -bir hikaye vardı ya. Bilge biri, olumsuzluklardan yorulan bir müride der ki: "git bana bir avuç tuz getir." O da bir avuç tuz getirir. Onu önündeki bardağa döker, karıştırır, iyice eriyince "bir tadına bak" der. O tadına bakar. Tabii ki çok tuzlu yani -bir avuç tuzu bir bardak suya koyuyorsun. Bu sefer der ki: "şimdi git gene bir avuç tuz al ve onu şuradaki göle dök, gölü karıştır -yani o tuz erisin- sonra gölün tadına bak." Gider, denileni yapar. Ve der ki "problem değil, yani öyle fazla tuzlu bir şey yok, hani çok da değişen bir şey yok."
Bu nedir aslında? Bakın, gene aslında anlattığımız hakikatin bir başka yüzü. Yani ben benliğimin sınırları içinde hapsolduğum için, veya kendimi bundan ibaret zannettiğim için bir olay oluyor ve diyorum ki "ben buna dayanamam." Peki ne yapacağım? Kendimi mi kasacağım? Kendimi böyle baskılayacağım, böyle donacağım, veya işte dişlerimi mi sıkacağım? Hayır. Varlığımın farkına varacağım. O varlığım benim şu anda zannettiğim kadar bir bardak ölçüsünde bir şey değildir. O aslında bir göl gibidir. Veya aslında gölden çok daha geniştir. O bir okyanustur, sınırsız bir okyanustur. Onu fark edersem, o yaşadığım zorluk bana çok büyük bir zorlukmuş gibi gelmez. Hangisıkıntıyı, hangi zorluğu, hangi problemi yaşarsam yaşayayım, o bilincin üzerinden baktığım zaman olabilir. Yani şu anda ne oluyor? Şu oluyor. Ne yapabilirim? Şunları yapabilirim, yaparım. Bir problem görür müyüm böyle büyük varoluşsal bir problem?
Yok. Yani en önemsediğim bir konu dahi olsa, elimden geleni yaptıktan sonra ben varlığın içindeyim. Ben bir şeyin olmasıyla genişleyen, olmamasıyla daralan bir varlık değilim. O zaman ben sabırlı olmayı varlığımın farkındalığı derecesinde yaşayabilirim. O yüzden ayet diyor ki sabır Allah iledir. Sen şu anda neylesin? Senidaracık bir alana sıkıştırmaya çalışan bir benliklesin yani. "Ben buna nasıl dayanacağım?" Bir bak bakalım, o ben nasıl bir ben? O beni tahkik et. İşte o ben, ben miyim?
Kendime Şahit Olmak Ne Demek Değildir?
En başta dedik ya, geçen haftalarda bahsettiğimiz -yani kendimize şahit olmamız gerekir. Geçen bir arkadaş sordu: "hani kendinize şahit olun dediniz de, bu kendimize şahit olmak ne demek yani, nasıl yapacağız bunu?" Çünkü dikkat edin, hani "kendim" dediğinizde, "ben" dediğinizde bir durmanız lazım. Çünkü bunu yüzde 99,9 yanlış bir bağlamda kullanıyoruz.
Mesela "kendine şahit ol" -neyim? Bedenime mi şahit olayım? Kendime şahit olmaktan kasıt nedir? Duygularıma mı şahit olayım kendim diye? Düşüncelerime mişahit olayım kendim diye? "Şahidim, işte öfkeliyim yani kendime şahidim" -bu mudur kendime şahitlik acaba? Veya "çok mutsuzum, üzgünüm, kendimi yapayalnız hissediyorum, kendimi sürekli haksızlığa uğramış hissediyorum, herkes üstüme üstüme geliyor gibi hissediyorum" -kendime şahitlik bu mudur, yoksa başka bir şey midir? Eğer burayı ayırt etmezsek, dediğim gibi arkadaşlar, değil bir kutsal kitap, on
kutsal kitap okusak hiçbir yere varamayız. Neden? Çünkü temel kavramları yanlış yorumluyoruz.
"Senin Zikrini Yücelttik" Ayeti: Allah'ı Hatırlamak Kendini Hatırlamaktır
Yine bakın bir ayet daha ifade edeceğim, daha sonra o konuya biraz daha ayrıntılarıyla girmeye çalışacağız. O geçenlerde okuduğumuz bir ayetin içindeydi: َكَرْكِذ" -senin zikrini yükselttik, yücelttik, manevi manada yükselttik şeklinde bir ifade. Bu nedir aslında? Bu genellikle klasik meallerde "senin şanını yüceltmedik mi" şeklinde geçer, ama benim kanaatim ve bazı müfessirlerin yaklaşımı, yani senin Allah'a dair zikrini yücelttik. Yani sen Allah deyince, herhangi bir an, ki bizim halimiz gibi boş yere Allah demiyorsun artık; Allah deyince varlığın aklına geliyor, Allah'ı hatırlıyorsun, Allah'ı andığında sendeki varlığı idrak ediyorsun. Ve dolayısıyla senin Allah'ı zikretmenin derecesini yükselttik.
Yani sen Allah'ı hatırladığında kendini hatırlıyorsun. Kendini hatırladığında bütün alem başına bela olsa dert etmezsin. Bütün o Mekkeliler sana tepki gösterseler, senidışlasalar, senin Allah'a dair zikrin yüce olduğu için sen bunu dert etmezsin. Ne olursa olsun hepsine dayanabilirsin. Hepsine karşı o varlık farkındalığınla mukabelede bulunabilirsin. Bu kavga etmek değil arkadaşlar. Yani bütün insanlar senigörmezden gelse, yok saysa, dışlansan ama buna rağmen sen gerçekten Allah'ı hatırlıyor olsan, hakikaten yani o Allah'ı hatırlama, Allah'ı zikretme derecen olması gereken hakiki noktada olsa, emin olun hiçbir şeyi dert etmezsiniz.
Ama bakın burada "aman umursamıyorum, ne halleri varsa görsünler" gibi bir durum değildir bu. Hakikaten dert etmezsiniz. Hepsini dinlersiniz, duyarlısınız, insanların algılarına karşı açıksınızdır. Ama içeride, atıyorum, biri size dese ki "ben senisevmiyorum" -yani ona sarılasınız gelir mana itibariyle. Neden? Canın sağ olsun. Yani senin sürecin, senin algı noktasında şu an yaşadığın bir durumu anlatıyor. Sen de Allah'ın ruhundan üflediği bir varlıksın. Senin beni sevmemen, bende sana karşı bir reaksiyon, bir hoşnutsuzluk, bir tepkisellik oluşturmuyor.
Allah Bizimledir: İnnallahe Me'ana
"Kimse beni hatırlamıyor, kimse beni arayıp sormuyor, ölsem kimin aklına gelir?" Bazı insan egosunda böyle hikayeler vardır. "Şimdi mesela ölsem ilk beni kim arar, kaç saat sonra arar, kimin aklına gelirim" mesela, değil mi? Egoda böyle bir sürü hikayeler vardır. Kimse aramasa -hiç, tahmin ediyorum seni, muhtemelen bir hafta kimse aramaz- bir problem yoktur. Neden? Çünkü senin Allah'a dair zikrin, Allah'ı hatırlaman, Allah'ın yakınlığının tam idrakini sana verir. Yani nerede olursanız olun Allah sizinledir. Şimdi böyle bir insan "beni kim arar" falan diyebilir mi yani? Allah diyor ki "ben her an seninleyim, senin yanındayım." Ama hani biz de lafın gelişi bunu diyoruz ama gerçekten bunu idrak ediyor muyum, bunu yaşıyor muyum?
İşte "senin zikrini yücelttik" ifadesindeki derinlik budur yani. Yani peygamber her an Allah'ın yakınlığıyla yaşıyor. Şimdi onu insanlar anlamamış, bazısı anlamış, bazısı anlamamış, bazısı dışlamış, bazısı yok saymış. Veya haşa "Muhammed ölse de
kurtulsak" demiş; 20 sene sonra "ya sen ne kadar mübarek bir insanmışsın, biz büyük hata ettik" -sorun yok. Çünkü "20 sene önce elime geçse bir an bile düşünmeden öldürürüm" diyen karşısında peygamberin bir öfkesi, bir kızgınlığı, bir nefreti var mı? Yok. Neden? Çünkü Allah'la varlığı onunla kaim. Birisi nefret ediyor -Allah selamet versin. Ne alınır, ne gücenir, ne küçümser. Bakın hiçbiri olmaz. Gerçek farkındalıkta bunların hiçbiri olmaz.
Ama bunun için zikrini yüceltmen gerekir. Daha doğrusu Allah'ın senin o zikriniyüceltmesi gerekir. Ama senin bunu talep etmen gerekir: "Ya Rabbi bana öyle bir zikir bilinci ver ki, seni öyle bir anma şuuru ver ki seni andığımda yanımda olduğunu idrak edeyim. Hakikaten benimle olduğunu idrak edeyim." Bu ne kadar büyük bir hakikattir.
Peki bunu gerçekten idrak etsek, bir hayal edin yani -Allah sizinle, siz de Allah ilesiniz. Bakın bu Kur'ani bir ifadedir: "İnnallâhe me'anâ" diyor, Allah bizimledir.
Hristiyanlarda "Emmanuel" kelimesi bu demektir: Allah bizimle. Allah bizimle, Allah benimle -bu şey anlamında değil ya, "benim taraftarım" anlamında değil. Allah senin ile ve sen onun varlığının içindesin -deyim yerindeyse.
Şimdi böyle bir idrak olduğunda, ya benim kimle ne tür bir kişisel anlamda bir problemim olabilir? Varsa birinin benimle bir problemi olabilir. O kişinin problemiolduğunda da ben bundan dolayı bir problem üretmem. "Gerçekten beni sevmiyormuş, ben de sevmiyorum" demem yani. Bakın peygamber kendisinden nefret edenlerden nefret mi etmiş? Etseydi, 20 sene sonra ona can düşmanlığı yaptıktan sonra huzuruna gelen İkrime'ye veya Hind'e o şefkatle bakabilir miydi? Veya Vahşi'ye böyle bakabilir miydi? Neden peki yok?
Bizde bir şey işliyor öyle durumlarda. Bırakın hani can düşmanımızı, "İsmail'i sevmiyorum" diyene karşı içimde bir hoşnutsuzluk, bir hikaye ürüyorsa, bu niye ürüyor oraya bakmam gerekir. "E işte o da bana seni sevmiyorum dedi, ben ne yaptım ki ona" falan -bakın hikaye ne yapar, döner yani. Halbuki, ya olabilir, bilmiyorum beni niye sevmiyor. Hani nesnel olarak bir şey söylese bunu değerlendiririm ama "sevmiyorum" diyor veya "hoşlanmıyorum" diyor. Belki ben merkezli olabilir, belki hırsından olabilir, belki bir kıskançlık olabilir, belki başka bir şey olabilir, neyse yani. Ama niye bende bir negatif duygu oluşsun ki? Ben Allah'la isem, Allah da benle ise, hani bunu şey gibi düşünün arkadaşlar. Yani siz diyelim ki öyle bir örnek vermek için, öyle bir bedene sahipsiniz ki ne kurşun işliyor, ne bomba işliyor, ne mermiişliyor, ne de atom bombası işliyor yani. Hiçbir şey işlemiyor. Mesela size "falan sana hazırlık yapıyormuş, bir suikast düzenleyecekmiş, seni bombalayacakmış" dese ne dersiniz? "Boşuna kendini yormuş" diye düşünürsünüz değil mi? Sizde bir zarar algısı olmaz, bir tehlike algısı, bir tehlike korkusu olmaz değil mi? Neden? Çünkü size öyle şeyler işlemiyor.
Veya şöyle bir örnek verelim: diyelim ki sizin öyle bir savunma sisteminiz var ki hiç mikroplardan, virüslerden, bakterilerden hasta olmuyorsunuz. Şimdi biri diyor ki "ya bak Afrika'ya gidersen orada bilmem ne humması vesairesi var" dese, herhangi bir "eyvah ne yapacağız şimdi" falan filan olur mu, veya birisi "sana bir mikrop
bulaştıracakmış" dese siz rahatsız olur musunuz? Olmazsınız. Neden? Çünkü size etki etmiyor o.
Şimdi Allah'la olan birine yalnız kalmak, insanların hoşnut olmaması, insanların aramaması sormaması rahatsız ediyor olabilir mi? Mesela böyle bir şey tahayyül edebilir misiniz? "Ben Allah'layım, Allah da benle ve işte beni niye aramıyor diye rahatsız oluyorum" -mesela böyle bir şey olabilir mi? Böyle bir algı olmaz değil mi? "Allah benle, ben de Allah'layım ama böyle kendimi çok yalnız hissediyorum" diye bir şey olabilir mi? Olamaz.
Peki buradan neyi çıkarabiliriz? Eğer yalnızlık algım varsa, "insanlar beni sevmiyor" algım varsa, "bu hayatta böyle, millet çok şanslı ama biz o şansı yakalayamadık" gibibir hikayem varsa, ne demektir bu? Benim kendimi hatırlamam eksik demektir.
Kendini Hatırlamak: Temel Soru "Ben Kimim?"
Şimdi o kendini hatırlamaya biraz girmiş olalım. Dediğimiz gibi kendimizi hatırlamak derken, aslında sormamız gereken temel soru şudur: kendim neyim? Hani dedik ya, "ben" veya "kendim" -açık özne veya gizli özne fark etmez. Mesela işte "yalnızım" -orada da gizli "ben yalnızım" vardır. Veya işte "kötü hissediyorum" -ne, "ben kötü hissediyorum" gibi. Gizli veya açık "ben" ve "kendim" anlamında bir özne varsa orada durmalısınız. Çünkü orada ya hakiki öznedir o, ya da sahte öznedir. Ya hakikidir ya sahtedir; orayı ayırt etmemiz gerekir.
Mesela atıyorum, "kendimi çirkin hissediyorum." Bir dur. Önce kendinle ol. Bak, "kendin" derken bedenini kastediyorsun. Bir araştır yani: ben "kendim" dediğimde bu cümlede bedenimi kastediyorum. "Kendimi çirkin hissediyorum" -bir dur bak yani, sakince bak, kavga etmeden bak. "Ya öyle değil aslında, beden değilim" -hemen de kaçma yani. Çünkü bak, içeride "ben bedenim" diyen bir benlik var. Ara sıra aynaya baktığında "güzel miyim, çirkin miyim, saçımı öyle mi tarasam böyle mi tarasam, şöyle mi renk versem böyle mi renk versem" diyen bir ben var yani. Sonra diyorsun ki"ben beden değilim" -bak ama o ben öyle diyor. Ve bazen o seni kuşatabilir. Ve insanlar seni bedenin üzerinden iyi veya kötü tanımlayabilir. "Çok yakışıklısın" diyebilir. "Ya işte ne güzel kombin yapmışsın, sana çok yakışmış" -"a öyle mi, ya bana böyle kendimi çok iyi hissettiriyorsun" diyorsun. Ya böyle geyiklerle ömrümüzü geçireceğiz. "Ya işte yalan da olsa böyle beni biraz öv" diyeceğiz, birbirimizi öveceğiz, güya birbirimizi de mutlu ettiğimizi düşüneceğiz. Mutlu olsun diye söylüyoruz birbirimize bunları değil mi? Birbirimizi -tırnak içinde- pohpohluyoruz yanideğil mi? "İşte 3 kilo vermişsin, şu olmuşsun, fit olmuşsun, fresh olmuşsun" bilmem ne, bir sürü hikayeler. Ben de bunları bazen yeni öğreniyorum.
Yani nedir bu şimdi, ne yapacağız? Böyle bir ömrümüz mü geçsin? Hayat böyle migeçsin? Sonra biraz yaşlanınca işte hani yaşlılık krizlerine mi girelim yani? Hayatı böyle mi yaşayalım? Hayat bundan mı ibaret acaba? Ya diyeceğiz ki hayat bundan ibaret, yani öyle metafizik manevi hikayelere gerek yok, gerçeği olduğu gibi kabul et, sen hayvandan bir tık yüksekte gibi görünen bir varlıksın yani, biraz ondan akıllısın o
kadar -zaten adım da Homo sapiens yani, biraz düşünen bir canlısın yani. Böyle mibakacağım? Yoksa -bak Kur'an öyle diyor. Bak Kur'an öyle diyor da içindeki ne diyor? Biraz orayı görmen gerekiyor. Yaniiçeride konuşan bir şey var.
Bir alimin çok güzel bir sözü var: "Ey insan" diyor, "kendini oku, yoksa bir hayvan olma ihtimalin var" diyor. "Kendini oku" -çok önemli bir ifade. Kendini oku. Biz hep Kur'an okuyoruz, hadis okuyoruz, bilmem ne okuyoruz. Aslında bütün bunların maksadı ne? Kendini okumak. Yani Kur'an neyi okuyor? Seni okuyor aslında. Sana seni okuyor, sana seni anlatmaya çalışıyor. E insan, kendini oku. Eğer okumazsan herhangi bir biyolojik canlı olma ihtimalin var. Şimdi hayvan deyince insanlar sankiaşağılama gibi. Hayır. Bakın dikkat edin, biz kendimizi biyolojik bir canlı düzeyine indirgemişiz değil mi? Hatta modern psikoloji bize ne yapıyor? İşte insan bedenden ibarettir, hormonlar, onlar bunlar -her şeyi oraya indirgemiş. Evet biz bunu reddetmiyoruz, insanın bedensel, biyolojik, psikolojik, işte beyniyle bağlantılı, hormon sistemiyle bağlantılı bir yapısı var, bunu biz inkâr etmiyoruz. Ama insan bundan mı ibarettir?
Ruhun Üflenmesi: Şeytan ve Meleğin Bakışı
Eğer bundan ibaret görüyorsam, böyle kabul edip bu çerçevede bir hayat tercih edeceğim -yani bu hayatı romantize etmeyeceğiz o zaman mesela. Orada bile bazen ne yapıyoruz? Bu sefer romantize ediyoruz. Ya da hayatın çok daha ulvi bir düzeyivar -spiritüel, ruhsal bir düzeyi var. Bak Allah bunu sana bir yerde ifade ediyor. Diyor ki: insanı yaratmayı diledim, onu şekillendirdim, onu belli bir kıvama ve kemale gelince de ona ruhumdan üfledim. Şimdi biz herhalde o safhayı kaçırmış gibi görünüyoruz. Yani tabii aslında kaçırmadık hiçbirimiz, ama orayı Allah bakın dikkat edin net bir şekilde hatırlatıyor. Yani seni biyolojik bir kıvama, biyolojik bir kemale getirdim ama seni onunla bırakmadım, ruhumdan üfledim. Ondan sonra "meleklere secde edin" dedim.
Bakın orada ince bir nokta vardır -tırnak içinde söylüyorum- şeytan da haklıdır, melek de haklıdır bir açıdan. Şeytan neden haklıdır? Çünkü diyor ki -deyim yerindeyse, onun adına konuşmuş gibi olmayayım ama bir anlamda diyor ki- "bu kan dökecek, bozgunculuk yapacak, bencil olacak bir varlık yani, senin üflediğin ruhun farkında olmayacak bu, o yüzden ben buna secde etmem" diyor. Melek de Allah'ın üflediğiruha istinaden -çünkü dikkat edin, aslında Allah neyin arkasından "secde edin" diyor?
Ben insanı şekillendirdim, topraktan bir kıvama getirdim -"hadi gidin secde edin" demiyor. Topraktan onu şekillendirdim, bir kıvama getirdim, bir kemale erdirdim, sonra ne yaptı? Ruhundan üfledi. Sonra meleklere "secde edin" dedi.
Şimdi eğer düşünün -tırnak içinde söylüyorum- şu toplumsal yapıya, şu dünyanın haline bakın -tırnak içinde "haklı" demeyeceğim- şeytan mı belli bir noktada aslında insana dair değerlendirmesinde isabetli gözüküyor, yoksa melek mi? Yani secde edilesi bir varlık mısın? Yoksa sen bu varoluşu hak etmiyorsun, sen ruhunu unutmuşsun, ruhunun farkındalığını unutmuşsun ve bozgunculuk yapıyorsun. Hangisigerçek, zahiri düzeyde baktığımızda? Ve çok kıymetli bir metinde görmüştüm, diyor ki
-tırnak içinde bunu söylüyorum, yanlış anlaşılmamak kaydıyla- şeytan bütün yeryüzünü dolaşır, hakikaten secde edilecek insan arar. Bulursa da "bravo sana" der, "benim sana söyleyeceğim bir şey yok" der. O yüzden Kur'an demiyor mu? Şeytanın Allah'ın ihlasa erdirdiği kullar üzerinde hiçbir hükmü yoktur. Şeytan o insanın üzerinden elini çeker, çünkü etki edeceği bir alan kalmamıştır.
O yüzden din hakikatini biraz derinlemesine anlamamız gerekiyor. Yoksa basit bir şekilde "işte şeytan böyle diyor, melek böyle yapıyor" falan değil ya. Bak, bunun altında yatan bir hikmet var, bir mana var. Şeytan niye "secde etmem" diyor? "Bana müsaade et, onları yeterince şükredici bulmayacaksın" diyor. Allah da demiyor "yapamazsın" demiyor. Bu ne demektir? Bu demektir: melekler sana hizmet edecekler, senin o ruhani tarafını destekleyecekler; şeytan da senin o -deyim yerindeyse- nefsani taraflarını her cihetten tetikleyecek. Ve sen burada tercihte bulunacaksın. Hani bu böyle tesadüfen oluşturulmuş bir şey değil.
Tefrik ve Tercih: Gelen Duyguyu Ayırt Etmek
Geçen bir arkadaş diyor ki "hocam ben aklıma ne gelirse onu yapıyorum." E dedim, aklına nereden geliyor ve ne geliyor? Hiç buna bakıyor musun? Yoksa aklına gelen her şeyi mi yapıyorsun? Bir de, artı, o senin aklın mı acaba? Hiç düşündün mü yani? Aklına gelen her şeyi yapıyorsan, Allah yardımcın olsun -hepimizin yardımcısı olsun, değil mi? Hissiyatımız, her his olarak bize gelen şeyi -bir bakayım bu, rahmani midir, meleki midir, nefsani midir, şeytani midir? Ona bir bakmam gerekir. Çünkü bakın Allah ne diyor? Melekler secde edecek, şeytan da ne yapacak? Her cihetten yaklaşıp senio Allah'ın üflediği ruhaniyet bilincinden çıkarıp seni bozgunculuk yapan bir varlığa çevirmeye çalışacak.
Bozgunculuk demek illa yakıp yıkıp yok etmek değildir yani. Mutsuz olmak da bir bozgunculuk türüdür. Kendini bozgunculuğa sevk ediyorsun, kendiiçini bozuyorsun yani. Bozgunculuk illa dışarıdaki bir şey değildir. "Mutsuzum" diyerek kendiiçinibozuyorsun. "Ben değersizim" diyerek kendini mahvediyorsun. "Ben değersizim" diyerek kendi varlığını unutuyorsun. Bu bir bozgunculuk değil midir? Hatta bazen insan o kadar bozgunculuk, bu anlamda bir bozgunculuk yaşıyor ki "intihar edeceğim" diyor, "ölmek istiyorum" diyor. Bu yeterince kendiiçinde oluşturduğun bir bozgun değil midir? O dışarıdaki bozgunculuğu ayrı bir bahis olarak düşünün.
Peki neden? İşte tekrar o bahsettiğimiz soru: ben "kendim" dediğimde neye "kendim" diyorum? Kendim dediğim şey nedir? Bedenim midir? Duygular mıdır? Düşünceler midir? Peki duygu ve düşünceleri ayırt ediyor muyum? Çünkü rahmani de geliyor, nefsani ve şeytani de geliyor. Hepsi geliyor. E sen, sen bunların arasında tefrik yapabilen, yani arada farkı görebilen -bu rahmanidir, bu şeytanidir. Mesela bakın ne diyor peygamber? "Öfke şeytandandır" diyor. Ne diyor peygamber? "Acelecilik şeytandandır" diyor. Ne diyor peygamber? "Hilm rahmanidir" diyor. Bakın ne demek bunlar? Yani geleni ayırt etmeniz gerekir diyor. Çünkü siz -diyor- öyle bir varlıksınız kialemdeki her şeyin örneği ve iz düşümü sizde var. Öyle bir varlıksınız. Ve bunları ayırt edebilme beceri ve potansiyeline de sahip bir varlıksınız. Öyle bir varlıksınız.
Hem ayırt edebilme -buna tefrik etme deniyor eskilerin diliyle- hem de tercih edebilme. Tefrik edebilirsen tercih edebilirsin. Ayırabilirsen neyi tercih edebileceğinitespit edebilirsin ve tercih edersin.
Mesela atıyorum, diyelim ki fakirlik korkusu -e Kur'an diyor sana, şeytan sizi fakirlik korkusuyla korkutur diyor, sizi fakirlikle korkutur diyor. E diyelim ki sende böyle bir korku var. E ne yapacaksın? "E ne yapayım, böyle korkum var, işte çocukluğumda da zor şartlarda yaşadım" vesaire. O zaman ne yapacağım? E korkacağım? E böyle olursa ne olur? Sen nasıl kendini hatırlayabilirsin ki? Korku sana kendini hatırlatmaz ki. Daha doğrusu, "kendimi hatırlıyorum" diye korkuyu hatırlarsın. E "kendimi hatırlıyorum, hatırla bakalım ne var" -kendinde korku var. Peki bizim kastettiğimiz kendini hatırlamak bu mudur? Aslında değildir.
Deneyimlerin Toplamı mıyız?
Evet arkadaşlar. Dolayısıyla orada biraz durmam gerekiyor. Yani böyle hemen kendimi hatırlamak, hemen kendime şahit olmak, böyle hani bir cümleyi duymakla olan bir şey değil. Neden? Çünkü biz kendimiz diye başka şeylere kendimizi nispet ediyoruz. Yani kendim dediğim şey, kendime şahitlik dediğim şey -bir bakıyorum içeriye, içeride kaos var yani. Mutsuzluk var, öfke var, kızgınlık var, şanssızlık var. Bir taraftan pozitif bir şey var, bir taraftan negatif bir şey var. Bir taraftan böyle herkesisevesim geliyor bazen, "herkesi seviyorum" diyorum. Bazen de öyle oluyor ki hiçbir insanı görmek istemiyorum. Bazen herkese böyle sonsuz bir hoşgörü gösteresim geliyor. Bazen "Allah hepsinin belasını versin, ben olsam hiçbirini yaratmazdım" diyorum.
Peki ne yapacağız bu kargaşayı? İşte insan böyle karmaşık bir varlıktır -böyle midiyeceğiz? İnsan kaotik bir varlıktır mı diyeceğiz? Yoksa burada bir sorun var, burada düzelmesi gereken bir şey var? Allah insanı kaotik yaratmamış aslında. Veya bakarız, Allah öyle yaratmışsa tamam deriz yani. Ama Allah insanı öyle mi yaratmış? Yok.
Öyle yaratmadığını söylüyor. Deyim yerindeyse Kur'an'a baktığın zaman öyle bir tanım yok değil mi -"insan çok kaotik"?
Atıyorum, ya içimde böyle -annem küçük yaşta ölmüş olabilir, babamı görmeden yaşamış olabilirim, değil mi? Peygamber değil mi, işte babası o doğmadan ölmüş.
Peki peygamberde şu mu var? Peygamber ara sıra böyle bir dalardı, "böyle işte babam da yok, zaten anam da 6 yaşındayken öldü" falan böyle bir hikayesi var mı mesela, kendini hatırlayınca böyle bir hatıra mı üzerinden kendini hatırlıyor? Ama bakın kendinize: "3 yaşında böyleydim, 5 yaşında böyleydim, 10 yaşında şöyle oldu, 15'inde böyle oldu, 20'sinde atıyorum evlendim, işte kocam böyleydi veya işte evlendim karım böyleydi" -nerede kendini hatırlamak? Kendini hatırlamak diye bir şey yok. Kendini hatırlamak dediğin şey, yaşadığın bu dünyadaki deneyimin parçalarını sen kendin diye algılıyorsun. İşte Allah senin zikrini yücelttiğinde bunların hepsidüşer, kendini hatırlarsın.
Çünkü bakın, Allah'ı hatırlamak kendini hatırlamaktır. Bu öylesine bir laf değildir. Bu ayetin aslında bir açıdan işaret ettiği bir konudur: "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu." Bu ayetin öbür yüzü nedir? Ne demektir o zaman? Onlar Allah'ı hatırladı, Allah da onlara kendilerini hatırlattı. Allah'ı hatırlamak kendini hatırlamaktır.
Allah'ı unutmak kendini unutmaktır. Bakacağım, ben şimdi kendimi hatırlamak dediğim şey ne? "3 yaşında bunu yaşadım, 5 yaşında bunu yaşadım, 10 yaşında bu oldu, 15 yaşında şu oldu, 17 yaşında kendimi yapayalnız hissettim, artık bu hayatı kendi başıma güçlü olup götürmeliydim dedim, bundan dolayı biraz sertleştim, katılaştım" falan filan. Her birimizin ayrı bir hikayesi var değil mi arkadaşlar, dikkat edin.
Peki biz o hikayeden özgürleşmezsek ne olur? Özgürleşmezsen kendini hatırlamayı da yapamazsın, kendine şahit olmayı da gerçekleştiremezsin. İşte bütün din, hakikat, maneviyat, velilik -bütün hepsi budur. Kendini hatırlamaktır. Ama hangi kendini -işte bu bahsettiğimiz yaşadığın deneyim üzerinden kendin değil. Bakın dikkat edin, kendim dediğinizde siz yaşadığınız deneyimi hatırlıyorsunuz. "Ben" dediğinizde, kendim dediğinizde yaşadığınız deneyim aklınıza geliyor. Bu en büyük aldanıştır. Bu hepimiz için böyledir. Hepimiz bu konuda aldandık ve aldanmaya devam ediyoruz.
Hacim Meseli: Boşaltılamayan Şey
Aldanıştan kurtulma şansımız da var. Ve o kadar güçlü bir illüzyon ki bu. E yani o zaman kendim deyince ben neyi hatırlayacağım ki? Bak o kadar unutmuşuz ki. Ve bu evrensel bir şeydir yani, sadece sen ben değil, hepimiz bunu unuttuk.
Ve bak, bedenini bir kenara koy -beden kullandığın bir enstrüman, kenara koy derken bu anlamda, yani bir kenara koy, o sen değilsin. Yaşadığın deneyimleri de bir kenara koy, e ne kaldı geriye? İçerideki yalancı şahit "bir şey kalmadı" diyor değil mi? Sakin olun, "bir şey kalmadı" diyen, kendine göre bir şey aradığı için "bir şey kalmadı" diyor.
Mesela diyelim ki bir insanı bir salona gönderin, veya bunun gibi geniş bir alana gönderin. "Mesela işte oradaki her şeyi boşalt" deyin. Mesela ne yapar? İşte atıyorum televizyonu, masayı, sandalyeyi hepsini boşaltır. Peki böyle yaptığında her şeyiboşaltmış olur mu? Hayır. Elle tutulabilen, gözle görülebilen, taşınabilen, tutulabilen şeyleri taşıyabilir değil mi? Hadi farz edelim havayı da taşıdı -yani havayı da bir kompresörle çekti diyelim, çok zor da çekti diyelim. Peki bu hacmi boşaltabilir mi?
Bak burada bir hacim var değil mi? Bunu da boşalt der ki -ne der? "Bunu boşaltamam" değil mi? İşte buranın gerçek şeyi aslında budur değil mi? Mekansal olarak düşünüyoruz. Mesela mekanın asıl varlığı nedir? Hacimdir yani -"boşluk" diye tarif ettiğimiz ama aslında boşluk olmayan yani. Boşluk değil aslında o. Ama bakın biz niye boşluk diyoruz? E çünkü diyoruz ki burada hiçbir eşya yok yani, hiçbir işte masa, sandalye, nesne, obje yok yani. Hatta duvarları da kaldırın; ama burada hacim gene vardır değil mi?
İşte tıpkı bunun gibi. Şimdi biz odada hiçbir nesne kalmadığında "burada hiçbir şey yok" diyen insanlar gibiyiz. O yüzden biraz sakince bir durmamız lazım. Tamam
bedeni de kenara koydum, ben beden değilim, sadece onu kullanıyorum, tamam. Duygular da değilim, duyguları kullanıyorum. Düşünce de değilim, onu kullanıyorum.
Deneyimlerim de değilim, ben deneyimlerimin oluşturduğu bir varlık da değilim. Bu çok büyük bir ego sahtekarlığıdır. Hatta bunun üzerine felsefe vardır değil mi -eksistansiyalist felsefe budur aslında, kişinin kendini deneyimlerin bütünü olarak görmesi. Hani bazı insanlar var ya, "insan biriktiriyorum" -işte "like" biriktiriyorlar şimdibirileri, veya işte bilmem ne, herkes bir şey biriktiriyor. Neden? Çünkü içerisi sahte bir boşluk hissediyor, o yüzden bir şey biriktiriyorsun. Allah'la olsan bir şey biriktirir misin? Biriktirmezsin. Hayatı deneyimlersin. Hayat doğal bir deneyim olarak yaşanır, herhangi bir şey biriktirme ihtiyacı duymazsın.
Dolayısıyla bakın, biz bu -ne diyelim- buna bir atlama tahtası gibidir yani. Bu çok önemli bir noktadır. Yani ben deneyimlerim değilsem, ben bugüne kadar yaşadığım olayların bütünü değilsem, neyim? Kenara koy onları, hiçbir şey kalmıyor. Tamam, bak orada bir durmayı öğrenmen gerekiyor. Çünkü orada durabilirsen gerçek varlığı fark etme imkanı bulabilirsin. Tıpkı işte verdiğim örnek gibi -yani odada, salonda hiçbir şey yok, faydalanalım, böyle on bin metrekare bir salon düşünün. Böyle geniş, on bin metrekare içinde binlerce obje var; sandalyeler var, masalar var, sahneler var, o var, bu var, şu var; hepsini boşalttık, boşalttık, boşalttık, hepsini boşalttık, hiçbir şey kalmadı. Neyi boşaltamayız? Oradaki hacmi boşaltamayız. Orada bir hacim vardır. Tıpkı bunun gibi.
Yaniinsan olarak veriyorum bunu, buna benzer bir bak: zihnimiz "kendim" diye hep bir deneyim arıyor. Mesela ne yaşadın, ne hissettin, ne düşündün, veya neyin var, neye sahipsin -hep bunun üzerinden varlık algısı var. Kendilik algımız hep bunun üzerinden inşa olmuş. O zaman biz kendimizi nasıl hatırlayabiliriz ki? Kendimizihatırlamamız mümkün olmayacaktır.
Zahiri Şahitlik ile Öze Şahitlik Farkı
Saat kaç? 50 mi? Eğer böyle bakarsak kendimizi asla hatırlayamayız, kendimize de şahit olamayız. Kendimize şahitlik, işte bedenim -atıyorum, işte biri der ki "ben seniçirkin buluyorum" -"ben güzelim, sana ne" -şahitliğimiz böyle bir uydurma bir duruma indirgenir. Kendine şahitlik, öz varlığına şahitliktir. O maddesizdir, zamansızdır, bedensizdir, deneyim üstüdür. Bir şeyi deneyimler ama deneyimin ötesindedir. Her şeyi deneyimleyebilir ama hiçbir deneyimin parçası değildir.
Her şeyi deneyimler -mesela bakın göz, mesela göz her şeyi görür değil mi? Ama göz şöyle der mi? "Ben gördüklerimden ibaretim" dese, bir göz saçmalamış olur. Zaten böyle dese ne olurdu, kör olurduk değil mi? Mesela gözü düşünün: bir şey gördüm, sonra bir şey daha gördüm, bir şey daha gördüm -benim gözüm bunların toplamı olsa ne olurdu gözüm? Katarakt gibi kör olurdu değil mi arkadaşlar? Ne diyecekti gözüm diyelim, "ben deneyim biriktiriyorum, resim biriktiriyorum" -bakın göz resim biriktiriyor mu? Hayır. Ama her şeyi görüyor. Senin varlığın da deyim yerindeyse buna benziyor.
Senin varlığın deneyimler ama deneyim biriktirmez; o kendini deneyimlerin birikimiolarak görmez. Ama bakın zihnimiz ne kadar bu anlamda kirlenmiş değil mi
arkadaşlar? Mesela düşünün, şu hafızamızı yitirsek ne kadar korkuyoruz değil mi? Halbuki hafızanı yitirebilirsin ama varlığını yitirmezsin aslında. Hafıza, bugüne kadar edinilmiş olduğun deneyimlerin unutulmasıdır aslında -varlığın kaybedilmesi değil yani.
Biz bugün bazen böyle hafızasını yitirmiş insanlara çok acıyoruz değil mi mesela? Halbuki biz daha acınacak pozisyondayız. Hiç olmazsa o hafızasını yitirdi ve artık o perde kalktı onun bilincinden yani, sadece kendini hatırlamaya ihtiyacı var; ya bir tık daha adım atsa kendini hatırlayacak. Yani mevcut her şeyi unuttu, bir adım daha atacak, kendini hatırlayacak. Başka bir şey hatırlamasa da problem değildir, kendinihatırlıyor. Sen kendini unutmuşsun. Üstelik kendin yerine de deneyimleri koymuşsun, demişsin ki "ben deneyimlerimden ibaretim, ben deneyimlerimin toplamıyım, deneyimlerimin ve deneyecek olduklarımın toplamıyım." Sartre kendince biraz şey yapmış gibi, bir level atlamış beyefendi -"ben" diyor, "sadece deneyimlerim değilim, aynı zamanda ileride deneyimleyecek olduklarım da benim," genişletmiş halkayı -deyim yerindeyse. Halbuki sen bir yanılgının içindesin.
Peki bu deneyimlerinizi unutmanızı mı kastediyoruz yani? Bunu söylemiyoruz, dikkat edin arkadaşlar. Deneyimlerimiz zaten hafızamızda duruyor. Deneyimlerimizikendimiz zannetmekten kurtulmamız gerekiyor. Üstelik deneyimlerimiz üzerinden kendilik üretiyoruz -işin daha acı tarafı bu. Deneyimin üzerinden kendilik üretiyoruz.
"Ben kimim?" diye sorulduğunda herkesin bir cevabı var yani. Halbuki "ben kimim" sorusunun cevabını bu kafayla veremeyiz. O yüzden değişik bir yoldan başlamalıyız: ben beden değilim. Ben düşüncelerim değilim. Ben duygularım değilim. Ben deneyimlerim değilim. Ben insanların beni algıladığı kişi değilim. Ben insanların şöyle veya böyle değerlendirdiği kişi değilim. Ben Allah'ın ruhundan üflediği bir varlığım.
Sen böyle bir varlıkken ne yapıyorsun? O deneyimlerin üzerinden türlü türlü hikayeler üretiyorsun: sevilmeyen biriyim, takdir edilmeyen biriyim, anlaşılmayan biriyim, yalnız biriyim, önemsenmeyen biriyim, hatırlanmayan biriyim, başarısız biriyim, kendimi tam olarak ispat edememiş biriyim -veya bunların tersi, "kendimiispat ettim." Neyle ispat ettin, ne yaptın, şunu yaptın -bu mudur yani, sen bu musun? Bakın hani bunlar, olumluları iyi bir şeydi olumsuzları kötü bir şey demek değil ya. "Ben çok sevilen biriyim" -tırnak içinde söyleyeceğim- saçmalıyorsun yani, özür dilerim, saçmalıyorsun.
Başka bir şey değil bu. "Çok sevilen biriyim, çok takdir edilen biriyim, çok başarılı biriyim, çok etkileyici biriyim, herkesin saygı duyduğu biriyim" -tırnak içinde söylüyorum, bütün bunlar saçmalamaktan başka hiçbir şey değildir. Bunu abartmadan söylüyorum. Çünkü kendimi bunlarla tanımlıyorum.
Kimlik ve Rol Katmanları
Bakın dikkat edin, buna artık "sosyal rol" mü diyorlar, "kimlik" mi diyorlar -ben artık onları okumaktan da dinlemekten de artık şey oldu, yeter arkadaşım. Yani haniişte atıyorum "anneyim, babayım, işte sosyal rolüm, o rolüm, bu rolüm, bu kimliğim, şu kimliğim" -yani bir kendini bilmiyorsun, onun dışında her şeye "kendim" demişsin yani. Hani onları bir bıraksan aslında kendini hatırlamaya bir adımın kalmış olacak.
Ama onlara o kadar çok tutunuyorsun ki: sosyal kimliğim, sosyal rolüm, evlat rolüm, anne rolüm, baba rolüm, eş rolüm, sevgili rolüm, bilmem ne rolüm -bitmiyor. Hepsisahte ve bitmiyor. Ve sürekli üretim devam ediyor. Ve sürekli sen kendini bir katman daha örtmüş oluyorsun.
Aslında mevzu çok basit, yani sadece bu bir yanılgı yani. "Ben yanılmışım" yani, bu kadar. Yanılmışım demek, yaşadığın deneyimiinkâr etmek değil. Ben işte birinin çocuğu, birinin eşi, birinin arkadaşı, birinin dostu, birinin kardeşi, birinin halası, amcası, dayısı olma rolümü reddetmiyorum yani. Bakın bu çok önemli. Ama kendimibunlarla tanımlamıyorum. Bakın nedir? "Muhammedun Resulullah" -nedir?
Muhammed Allah'ın elçisidir. Sen nesin? Sen de Allah'ın kulusun. Bu kadar. Daha başka bir kimliğin yok, daha başka bir tanımın yok. İşte kendine şahit olmanın zirve noktası budur. Hakiki şahitlik budur. Öbürü zahiri bir şahitliktir.
Zahiri Şahitlik ile Öze Şahitlik Farkı: Örneklerle
Mesela ben şu çayı görürüm, bu çayın bir rengi var, birisi der ki "bu çay yeşil" -yani, derim ki arkadaş yanılıyor, bu görsellik noktasında bir şahitliktir. Yani derim kiarkadaşın gözü bozuk olabilir, kırmızıyı yeşil görüyor olabilir, yeşili kırmızı görüyor olabilir. Veya diyelim ki -tırnak içinde- kullandığın beden aslında zayıf ama benişişman zannediyor. Bu zaten kişinin kendisinde de bazen oluyor değil mi? Biz buna ne diyoruz? Bedeni algılama bozukluğu diyoruz. Mesela 35 kiloya inmiş kızcağız hâlen "kiloluyum" diyor değil mi -bazen öyle örnekler var. Bu nedir? Algı bozukluğudur. Bakın kendine şahitliğinin o en zahiri boyutunu kaybetmiş. Yanibedenine bile doğru düzgün şahit olamıyor. Hani bedenini kendi olarak algılaması ayrı bir problem, bedenini algılamasının kendisinde de problem olmuş -buna "beden algılama bozukluğu" diye psikiyatride bir başlık var.
Bizim kastettiğimiz kendine şahitlik, varlığadır. Ama alt düzeyde de nedir? Atıyorum, bir insan seni kaba bulur -ama aslında senin kültürel olarak, atıyorum, diyelim ki sen işte elle yiyorsundur. Mesela Araplar veya Güneydoğu'da mesela bazı insanlar böyle pilavı elle yerler, onların kültürü bu. Şimdi biri sana "kaba" diyebilir değil mi mesela. Peki sen kaba mısın? Yok. Bu tamamen kültürel bir farktır. Sen kendine şahitsin, bir kabalığın yok, sadece onun alışmadığı bir yeme tarzı var, o onu kaba buluyor. Ama sen kendine şahitsin, bu bir kabalık değil, bu bir kültürel-sosyolojik fark.
Veya bedeninle ilgili -yani çirkin değilsin ama biri sana çirkin diyor, veya işte boyun neyse ama sana kısa diyor. Ben bazı insanlar görmüşüm, özellikle bazı genç kızlarda, boyunun uzunluğundan rahatsız oluyor çünkü birileri ona "sırık" diyor mesela diyelim, o da boyunun uzunluğu. Yani kısa olsam bir türlü, uzun olsam bir türlü, ortanca olsam bir türlü. Yani kendinle ilgili şahitliğini unutursan -hani bununla ilgili güzel bir hikayedir, ona şimdi girmeyeyim neyse, Nasreddin Hoca'nın bir hikayesidir. Hani herkes bir şey der arkadaşlar, bu engellenemez bir şeydir yani. Bu kötü niyet anlamına da gelmez her zaman -kötü niyet de olabilir ama mutlaka kötü niyet anlamına gelmez. Herkes kendi gözüyle, kendi algısıyla etrafına bakıyor.
Dolayısıyla ben kendimiinsanlara beğendirmekle, insanların onayını almakla sürekliuğraşamam değil mi? Ben fıtri bir şekilde şahitlik yapmakla sorumluyum, her düzeyde bu şahitliği yapmalıyım. Atıyorum, normal giyinmişim, biri diyor ki "sen giyinmeyibilmiyorsun" -yani olabilir yani, o öyle düşünüyor, ona göre -tırnak içinde- çok şıkır şıkır giyinmelisin, bilmem chic giyinmelisin, öyle giyinmelisin, "o kombin iyi seçmemişsin" -kırk tane sana hikaye anlatabilir mi? Olabilir, onun hikayesidir. Ama sen düzgün giyinmişsin, kimseyi rahatsız edecek bir giyim tarzın yok. "Tamam kardeşim, senin de düşüncen öyle" -kendine şahit olabilirsen bunu yapabilirsin. O anlamda bunları kendimize şahitlik anlamında aslında almıyorum, bunlar zahiridüzeydeki şahitliktir. Bakın bunlar da önemlidir ama dediğim gibi en hakiki manada kendine şahitlik özüne şahit olmaktır. Ama o alt düzeylerde de bunu doğru ölçmelisin.
Mesela biri sana cimri diyebilir ama sen objektif olarak bakıyorsun, öyle cimri değilsin yani. Ama biri sana cimri diyebilir -adam çok müsriftir, senin iktisatlı olmanı, hesap kitap bilmeni cimrilik olarak algılayabilir. Veya senin cömertliğini -"sen çok müsrifsin, çok fazla cömertlik yapıyorsun, bu hiç iyi bir şey değil, bak sonunda sıkıntı çekeceksin" diyebilir. Yani yapacak bir şey yok, sen kendine bakacaksın: ben fıtraten olması gereken doğal bir cömertlik halinde miyim? Öyle -iyi, tamam. Bakın burada da dikkat edeceğimiz bir nokta: başkalarının bizi olduğumuz gibi algılamasını beklememeliyiz. Olsa iyi olur ama olmaması problem değil. Olmasını bekliyorsan yine orada problem yaşarsın.
"Ben öyle değilim ki" -e tamam diyorum, "o zaman sorun ne?" "Sorun oldu, olması lazım." "Ama ben öyle değilim hocam" diyor. E tamam diyorum, sen öyle değilsin, ama birisi seni öyle zannediyor -bu annen olur, baban olur, kardeşin olur, arkadaşın olur. Yani seni olduğundan daha farklı algılıyor, yanlış algılıyor özetle. Peki sen bundan rahatsız mısın? "Rahatsızım." O zaman sen kendine hakiki manada tam şahit değilsin. Şahitliğin yarı yarıya. Çünkü şahitliğinin tamamlanmasını başkasının şahitliğinde arıyorsun -"o da bunu onaylarsa rahatlarım" diyorsun. Halbuki sen şahitsen, öbür şahit de Allah. Dolayısıyla iki şahit yeterlidir, başka bir şahide gerek yok. Başkası da objektif sana şahitlik yapabilir -Allah razı olsun, teşekkür ederim.
Ama yanlış şahitlik yapıyor, görmüyor, yanlış görüyor seni -olabilir, bir bakacaksın: gerçekte ben nasılım? Öyle biriyim değil miyim? Öyle değilse sorun yok. Hâlâ içeride bir sorun algısı varsa kendine şahitliğinde bir eksiklik var demektir, orayı güçlendirmen gerek.
Hz. Yusuf Örneği: Başkalarının Yanlış Şahitliği Seni Bağlamaz
Orada içeride bir hikaye var. Diyor ki "ama o da öyle bilsin" diyor -"o da öyle bilsin." Bak bakalım Hz. Yusuf, "onlar da öyle bilsin" dese ne olurdu? Kahrından ölürdü.
Kendisiiffetli olduğu halde hiçbiri onun iffetli olduğuna neredeyse inanmayacak derecede bir durum olmuştu. Birkaç kişi onun iffetli olduğunu gördü ama onlarla seslerini çıkaramadılar ve hapse atılan Hz. Yusuf oldu. Toplum onu ne olarak bildi?
İffetsiz olarak bildi. Peki o bundan rahatsız oldu mu? Olmadı. Niye olmadı? O peygamberdi -değil mi, o kendine şahitti. O kendine şahit olduğu için dedi ki "bu
benimle ilgili bir problem değil, bundan dolayı hapse atılabilirim, sıkıntı yok. Ama insanlar benim hakkımda neler düşünecekler? Diyecekler ki bak işte onu ne güzel evlat edinirler ama o iffetsizlik yaptı ve nankörlük yaptı, kötü şeyler yaptı" diyebilirler. Sen yaptın mı? Yapmadım. O zaman sorun yok. Kendine şahitsen sıkıntı yok. Ama içeride bir şey -"ama onlar da şahit olsun, onlar da beni olduğum gibi bilsinler" bak orada bir sıkıntı doğuruyorsun sen. O sahte bir şey var, sen onu keşfetmiyorsun, ona da ihtiyacını veriyorsun. Ama o senin elinde değil, insanların seni nasıl algıladığını sen kontrol edemezsin. Bu senin bir sorumluluğun da yok.
O zaman ne olur? Kendine şahitlik her defasında huzur ve dinginlik getirir. Ama en önemlisi gerçek anlamda kendine şahit olmalısın -yani öz varlığını, Allah'ın üflediğiruha şahit olmalısın. Mesela buna şahit olduğunda, ömrün kısaymış bu dünya ömrün -problem değil. Neden? Çünkü ezeli ve ebedi Allah ilesin. Ömrün bu dünya ömrü kısa da olsa uzun da olsa fark etmez. Bu dünyada istediğin şeyler gerçekleşmiş olsa da fark etmez, olmasa da fark etmez, problem değil. "Ben elimden geleni yaptım, bazı isteklerim oldu, bazıları da olmadı, hep senin canın sağ olsun" diyebilirsin. Neden? Çünkü sen ezel ve ebed olan Rabbinin kulusun, ona aitsin. Senin hayatın doğumunla ölümün arasına sıkışmış bir şey değil ki. "Ömrüm, yaşım geldi 30-35'e, 40'a, 50'ye" -bunu dert edecek olan kimdir? Sahte benliktir. Gerçek anlamda kendine şahit olduğunda böyle bir şey üretir misin? "Yaşımız 40 oldu, 50 oldu, bir şey de yapamadık" falan filan -böyle mi diyeceksin? Kendine şahit olan bir insan böyle diyebilir mi? Böyle diyen benliğe "kendim" diyebilir misin?
Diyelim kiiçeride bir şey böyle diyor -diyebilir, bakın bu da problem değil. Dersen ki"bu yalancı bir şahit, bu hakiki bir şahit değil, bu bana 'kendim' diye beni yanıltmaya çalışıyor. Senin de hayatın hayat mı diyor, sen ne sıkıntılar yaşadın, sen çok büyük şanssızlıklar yaşadın, kimse senin kıymetini bilmedi" -"teşekkür ederim, sağ ol" demeyi bilmiyorsan, ona aldanıyorsan sen de cahillik etmiş olursun. Ama bilinçli bir şekilde ona bakıp "teşekkür ederim, senin nereden geldiğini biliyorum" -deyim yerindeyse, senin negatif bir yerden, nefsani bir yerden geldiğini biliyorum ve sen sahtesin yani. Ama bunu hakikaten böyle kendimizi rahatlatmak için değil yani, kendimize teselli vermek için değil. Bilinçli bir şekilde, gerçekten şuurlu bir şekilde dediğin zaman, o ömür boyu sana öyle fısıldasa bile problem değildir. Yeter ki sen ona inanmıyor ol. Hatta o bazen senin kendini hatırlama bilincini tersinden tetikleyen bir fısıltı gibi olabilir. Yani o sana fısıldadıkça sen kendini daha derinden hatırlarsın. Hiçbir problem olmaz. Yeter ki ona inanmıyor ol, onun farkında ol. Ona kendini teslim ettiğin, ona inandığın anda da kendini hatırlamaktan uzaklaşmış olursun. Kur'an'ı da anlamazsın, Peygamber'i de anlamazsın. Onun izin verdiği ölçüde hatırlarsın, onun izin verdiği ölçüde Kur'an'dan yarım yamalak istifade edersin.
İşte ondan sonra "orucu şu bozar mı bu bozar mı?" -ya sen büsbütün, senin kendilik hikayende bir bozukluk var. Sen şu orucu bozar mı bozmaz mı diye niye soruyorsun? Asıl bozulmuş bir şey var ortada yani, senin kendine dair algında bir yanılgı var yani, onu keşfetmen gerekir. Onu keşfettiğin zaman her şey yerli yerine oturmaya başlar.
Ve bakarsın ki evet hayatta bazı problematik şeyler olur, olursa olur yani, ben
üzerime düşeni yapıyorum. Birileri seni sever, birileri nefret eder; birileri anlar, birilerianlamaz; birisi biraz anlar, sonra hiç anlamaz. Hiç problem değil. Ve dikkat edin bu asla umursamazlık değildir. Bakın bunu asla karıştırmamak gerekir. "O zaman insanları umursamayalım" -bu asla bununla ilgili değil. Bırakın insanları, yerdeki bir karıncayı bile umursarsınız. Ama doğru umursarsınız.
Sonuç: Sahte Benlik Rüyasından Uyanmak
Anne babanız bile yanılabilir, yanlış davranabilir, ben merkezli olabilir, kendi derdiyle meşgul olduğu için seni göremiyor olabilir -her şey olabilir. Eşin olabilir, bu arkadaşın olabilir -"eskiden çok iyi arkadaştık ama işte şimdi artık beni hiç arayıp sormuyor" -canın sağ olsun. "E işte işi düşünce arıyor, işi -ben ona gösteririm" -bak hiç öyle hikayeler üretmez. "Ben onunla arkadaşlık, dostluk yaptığım müddetçe fıtratıma uygun davrandım. E şimdi beni aramıyor, canın sağ olsun. Ararsa ben de onu şey yaparım, görmezden gelirim" -niye ki, ararsa gene konuşursun. Senin probleminin olmaması lazım. Bu niye senin için problem oluyor? "E o beni kullanıyor" -ne alakası var yani? Sen Allah'a aitsin ve fıtratına göre davranıyorsun, bu kadar doğal ve basit bir perspektif. Hiçbir sıkıntı var mı? Hiçbir sıkıntı yok.
Sıkıntıyı üreten kim? Sahte benlik, sahte kendilik; kendimize dair yanlış algımız bize sıkıntı üretiyor. Onu fark ettiğin zaman otomatik olarak bir şey çözülmüş olur -ya tıpkı böyle kabus görmüş bir uykudan uyanmak gibi. Bir uyanırsın, "oh be, rüyaymış" dersin. Bizim benliklerimiz bize böyle bir rüya gördürüyor, kendi rüyasını. Ve uyandığın zaman o benlik rüyasından dersin ki "oh be, rüyaymış aslında, sıkıntı yokmuş aslında" o kadar. Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - َكَرْكِذ" ("Senin zikrini yükselttik/yücelttik" meali) — konuşmacı ayetin Arapça aslını okumuştur, ancak hangi sureden olduğunu belirtmemiştir; bu nedenle sure adı/ayet numarası eklenmemiştir. - **Editöryal not:** Konuşmacı ayrıca "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu" mealindeki ayete ve sabrın Allah ile olduğuna dair bir ayete de atıfta bulunmuştur; bunların da sure/ayet numarası metinde belirtilmediğinden burada kesin bir isnatta bulunulmamıştır.
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.