Araf Suresi 22. Ayet ve Ademin Kissasi

Kısa Özet

Bu sohbette Adem kıssası, geçmişte yaşanmış bir olay olarak değil, her insanın kendi "düşüş" ve aldanış sürecini anlatan evrensel bir hikaye olarak ele alınıyor. Araf Suresi 22. ayet üzerinden, insanın kendini beden, ilişkiler veya başarı üzerinden tanımlamasının (manayı ismiyle bakmak) bir aldanış olduğu; gerçek kurtuluşun ise her şeyi Allah'la olan bağı üzerinden anlamlandırmakta (manayı harfiyle bakmak) ve "cennet yapraklarıyla" -yani Allah'ın isim ve sıfatlarını hatırlamakla- kendini tedavi etmekte olduğu anlatılıyor. Sohbet, yaşanan acı ve mutsuzluğun kaynağının dışarıdakiinsanlar veya olaylar değil, insanın kendimerkezini yanlış yerde araması olduğu vurgusuyla tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsanın kendini beden, başarı, sevilme veya ispat etme üzerinden tanımlaması (manayı ismiyle bakmak) başlı başına bir aldanıştır; doğru olan her şeyi Allah'la olan bağı üzerinden anlamlandırmaktır (manayı harfiyle bakmak).
  • Yaşanan acı, keder ve mutsuzluk gerçek değildir; kişi kendi hakiki kendiliğini unuttuğu için "sahte benlik" üzerinden yaşadığı bir rüya halidir; ihtiyaç duyulan şey sadece uyanmaktır.
  • Kur'an, Adem kıssasıyla aslında her insanın kendi hikayesini anlatır; sorunun kaynağı başkalarının davranışı değil, kişinin kendi değerini ve varlığını başkalarına bağlamış olmasıdır.

Adem Kıssası Aslında Neyi Anlatıyor?

Kur'an'da Adem kıssası aslında bize neyi anlatıyor? İnsanlığın başlangıcını mı anlatıyor? Yoksa aslında kendi başlangıç noktamızı mı anlatıyor? Yani ben kendimianlamaya ve kendi sürecimi değerlendirmeye nereden başlamalıyım? Aslında Adem kıssası bize kendi sürecimizi, kendi varlığımızın merkezini, deyim yerindeyse çıkış noktamızı, kendiliğimizin neye dayandığını ve sonra nasıl yanıldığımızı anlatıyor. Yanisonrasında ne tür algı ve değerlendirme problemleri yaşadığımızı ve bu problemlerin ne şekilde geliştiğini, yaygınlaştığını ve mevcut durumda nasıl bir tuzağa düşebileceğimizi aslında anlatıyor.

Dolayısıyla aslında Adem kıssası evrensel ve şu anda da şahit olduğumuz, yani şu anda mevcut anımızda şahit olduğumuz bir durumu anlatıyor. O yüzden hani Adem kıssası üzerinde ne kadar çok insan durursa o kadar kendi üzerinde durmuş ve onu ne kadar doğru anlarsa kendini o kadar doğru anlamış olabilir, olur diyebiliriz.

Araf 22. Ayete Giriş: Fedellehume bi Gurur

Bugün Araf Suresi'nin 22. ayetine dair bazı değerlendirmeler yapacağız. Arapça orijinaline bazen belki değinirim ama, "Fedellehume bi gurur" diye başlıyor. Bazıları bu ilk kelimeyi delalet etme, işaret etme, yönlendirme kökü üzerinden almış; bazıları da bunu sarkıtma, yani bir şeyden düşürme üzerinden almış. İki tür kıraat da var, ikianlam da aslında önemli. Yani şeytan insanı bir şeyler göstererek veya bir şeylerle yanıltarak yol gösterir kendince, ve aynı zamanda bu bir düşüş anlamına gelir; yaniseni aşağı seviyelere odaklı bir şekilde aldatır anlamını da tefekkür edebiliriz bu vesileyle.

Gurur kelimesi Arapça'da aslında aldanma, aldanış, yanılma anlamına gelir.

Türkçedeki gurur kelimesi biraz farklı bir anlama evrilmiştir. O yüzden burayı da ayırmak gerekir. Bir insan bir konuda yanılıyorsa buna Arapçada "garre" kelimesiyle karşılık verilir. Gurur bunun ifadesidir. Yani aslında şunu söyleyebiliriz ilk cümleden ve ilk cümlenin ilk kısmından: şeytan insanı aşağı düzeyler üzerinden aldatır, veya aldatarak aşağılara düşürür şeklinde bunu anlayabiliriz.

Bedeni Kendiliğimiz Zannetmek: İlk Aldanış

Bunu nasıl anlayabiliriz? Aslında bu noktada insan kendisini beden ve psikolojik düzeye indirgeyerek tanımladığında, bu zaten bunun üzerinden bir aldanıştır yani. Bu kendi başına bir aldanıştır. Eğer kendimi beden olarak tanımlıyorsam, beden üzerinden algılıyorsam, kendimiişte boyumla, görüntümle, bedenimle, bedenimin uzuvlarıyla nasıl algılandığımla, nasıl göründüğümle tanımlıyorsam, bu zaten aynı zamanda bir düşüş anlamına geliyor. Düşmüşümdür ki böyle tanımlıyorum. Kendimiunutmuşum ki böyle tanımlıyorum. Kendimin farkındalığı iyice sönümlenmiş veya gölgelenmiş ki kendimi bedenimle bu kadar tanımlar bir algıya kendimi kaptırıyorum.

Mesela insanlar sizin bedeninizle ilgili -tabii ki olumsuz yakıştırmalar da olabilir arkadaşlar, olumlu yakıştırmalar da olabilir- ikisi de bir aldanıştır. Yani birisinin size

"çok yakışıklısın, çok güzelsin, boyun posun harikulade" demesi ve sizin bunu böyle alıp "çok mutlu oldum, bana da çok iyi geldi" diyorsanız, siz aşağılara düşmüşsünüz ve aldanmışsınız demektir. Ve işte "boyun kısa, çirkinsin, gözün böyle, kaşın böyle, burnun böyle" diyorsa ve siz de bundan alınıyorsanız, rahatsız oluyorsanız, buna üzülüyorsanız, kendinizi kötü hissediyorsanız, bu da bilinç düzeyinde aşağılara düşüp aldandığınız anlamına gelir.

Ve aynı zamanda şunu da anlayabiliriz: Kişi kendisini o merkezinden, hakiki, asli, ulvi, ruhani ve semavi hakikatinden bir nebze bile aşağıda telakki ettiğinde bu bir aldanıştır. Yani bunun türlü türlü sonuçları olacaktır. Oradan bir çıkış bulamazsınız. Çünkü merkezinizi orada kaybetmişsinizdir. O merkezinizi kaybettiğiniz için de, o kendi başına zaten merkezinizi unutmak, kaybetmek, merkezinizi yanlış bir yere konumlandırmak zaten başlı başına bir aldanıştır ve o aldanıştan doğru bir şey üretemezsiniz. Hani halk tabiriyle iki yanlıştan bir doğru çıkmaz. Veya ilk düğmeyiyanlış iliklemişsen diğer düğmeleri de doğru ilikleme şansın olmayacaktır.

Yanlış Başlangıç Noktasından Doğru Cevap Bulunmaz

O yüzden arkadaşlar buraya çok dikkat etmemiz gerekir. Çünkü biz yanlış bir yerden başlayıp doğru cevaplar bulmaya çalışıyoruz. Mesela diyorum ki ben yapayalnız biriyim diyorum, veya kimse bana değer vermiyor diyorum -aslında kendi varlığımın ve değerimin farkındalığını unutmuşum. Sonra da diyorum ki kimse bana değer vermiyor. Sorun kimsenin sana değer vermemesi değil ki. Sorun senin kendi değeriniunutmuş olman. Sorun kimsenin seni sevmemesi değil. Senin kendinin sevilebilir bir varlık olduğunu unutmuş olman.

O yüzden insan o ilk noktada nerede durduğuna, o an kendini ne ve kim olarak tanımladığına dikkat etmelidir. Eğer oraya dikkat etmezseniz bütün iyi niyetinize rağmen, bütün çabanıza rağmen yol alamazsınız. Hatta gittiğiniz yol sizi daha da uzaklaştırabilir. Diyelim ki sevilmek istiyorsanız, kendinizi bu sefer sevdirmek için türlü türlü fedakarlıklar yapacaksınız, gayret göstereceksiniz, kendinizi nasıl beğendireceğiniz noktasında türlü türlü çabaların içine gireceksiniz. Ve en nihayetinde diyeceksiniz ki "bütün çabama rağmen yine de kendimi sevdiremedim, lanet olsun bu insanlara, bu insanlar buna değmiyormuş." Bir de arkasından bir yargılayıcı, suçlayıcı bir yaklaşımla kendi varlığınızın farkındalığından daha da uzaklaşmış olacaksınız.

Halbuki hani deyim yerindeyse bir insan kaybolduğunda yola çıktığı noktaya dikkat etmelidir. Yani ben nereden başladım bu yolculuğa? Bu süreç nereden başladı? Ta geriye, geriye gideceksin, bakacaksın o başlangıç noktanda bir doğruluk mu var, yoksa bir problem mi var? Eğer bir problem varsa o problemi düzeltmelisin. Senin o ilk yola çıktığın noktada bir problem vardır.

Kendini İspat Etme Çabası: Sahte Benliğin İzi

Mesela deseniz ki ben insanlara kendimiispat edeceğim. Yanlış bir noktadasınız çünkü kişinin kendiniispat etmesi diye bir şey yoktur. Çünkü gerçek kendilik kendini

ispat etme gereği duymaz. Yani siz hiç kendiniispat etmeye çalışan bir hayvan gördünüz mü? Kendimin aslan olduğunu ispat edeceğim diyen bir aslan var mı?

Yoktur. Tilki olduğumu ispat edeceğim diyen var mı? Yoktur. Kedi olduğumu ispat edeceğim diyen bir kedi var mı? Yoktur. Hiç kimse kendiniispat etmeye çalışmaz -bir tek, tırnak içinde, insan. Ama o gerçek anlamda insan mı? Niye kendimiispat etmeye çalışıyorum? Veya kendiniispat etmeye çalışan kim? Daha asli soru budur. Kendiniispat etmeye çalışan kim? Bu ben miyim?

Bu soruyu sormadıkça gerçek anlamda yol alamazsınız. Hele hele bir ömür boyu kendiniziispat etmeye çabalarsınız, sonra o çabanızın yersiz, neticesiz olduğunu görürsünüz. Ondan sonra da "bunca ömrümü boşa harcamışım" diyebilirsiniz. Neden böyle? Çünkü siz o en baştaki soruyu sormadınız: Kendiniispat etmek isteyen kimdir? Eğer o soruyu sorabilirseniz oradaki sahte benliği keşfedebilirsiniz. Oradakisahte benliği keşfederseniz ayağınızı onun üzerinden çekersiniz. "Burası sahte bir yer, burası gerçek bir yer değil, bu gerçek anlamda kendim değilim" dersiniz. Çünkü dediğim gibi kendilik, gerçek kendilik kendiniispat etme gereği duymaz, böyle şeylerle yorulmaz.

Düşüş: Ceza Değil, Bir Aldanış Hali

Dolayısıyla nerede olduğunuzu keşfetmek durumundasınız. Yani o yüzden Kur'an insana düşmüş olabileceğini hatırlatır. Düşmüş olduğunu hatırlatır. Bu bir düşüştür.

Bir cezalandırılma değildir veya bir dışlanma da değildir, veya -tırnak içinde- cennetten bir kovulma da değildir. Sadece kişinin düşüşüdür ve siz bu düşüşü anlamadığınız müddetçe asla hiçbir şeyi tam olarak anlayamazsınız, yorumlayamazsınız. O düşüşün farkına varmadıkça asla doğru bir yol izleyemezsiniz.

Hayatınız ya ilişkileriniz içinde insanlarla didişmekle geçer, ya ilişkiler içinde kendinizikötü hissedersiniz, ya da insanlara "kendimiispat edeceğim" diye böyle gereksiz atraksiyonlara girersiniz. Neden? Çünkü sahte bir kendilik üzerinden hareket ediyorsunuz. O sahte kendiliği keşfetmediğiniz için onun kılavuzluğuyla hareket ediyorsunuz. Hani kılavuzunuz sahte bir bendir. Eğer kılavuzunuz sahte bir bense ulaşacağınız hiçbir doğru düzgün yer yoktur. Ulaştığınızı zannedersiniz bazen -işte bir kişi "ben ünlü olacağım" der. Tırnak içinde, bir gün ünlü olabilir yani. Ama bakar kiünlü olmak da o kadar da aradığım şey değilmiş, ve aradığım şey ünlü olmak da değilmiş der. Tabii ki bunu otuz sene geçer, kırk sene geçer sonra anlayabilir. Ve ömrünü o süreçte heba etmiş olur.

O yüzden bu ayetin başı bile sayfalarca üzerinde tefekkür edilebilecek bir yerdir: "Fedellehume bi gurur." Kendinizi aşağı düzeyler üzerinden tanımlayarak, kendinizisahte kendilikler üzerinden tanımlayarak aldanırsınız. İşte Kur'an şeytanın bu yaklaşımını, yani Adem'i kandırma yaklaşımını bu şekilde ifade ediyor.

Adem mi Havva mı Aldandı? Kadın-Erkek Meselesi

Parantez içinde de şunu da söyleyelim arkadaşlar. İşte "Adem mi aldandı, Havva mı aldandı" diye böyle modern zamanlarda bir kadın-erkek mücadelesi var. Kutsal kitap

kadınları mı kayırıyor, erkekleri mi kayırıyor? İşte erkek dili midir, kadın dili midir? Böyle abuk sabuk yaklaşımlar vardır. Halbuki kutsal metin aslında bu konuda açıktır. Çok açık olmasa da fıtri akıl bunun böyle olduğunu idrak etmelidir. Ve burada çoğul ifadesi kullanarak, "onların ikisini de aldattı" diyerek, aslında bu konuda böyle kadın-erkek hikayelerine düşmemek gerektiğiniifade ediyor. Yani kadın şöyledir erkek böyledir, ne aşağıdalık ne üstünlük vardır. Kadın da erkek de Yaradan'a dair bilincinin düzeyine göre kıymetlidir. O bilinç düzeyi ne kadar yüksekse o kadar kıymetlisin, o kadar farkındalıklısın, o kadar doğalsın ve o kadar tamsın.

O yüzden bu konudaki modernizmin bize yutturduğu, veya bazen de -tırnak içinde- yanlış geleneksel yaklaşımların bizi aldattığı şekilde, ne kadını yüceltmeliyiz ne erkeği yüceltmeliyiz. Bir başka ifadeyle ne kadını aşağılamalıyız ne de erkeğiaşağılamalıyız. Bunlar tamamen benlik tuzaklarıdır. Bunu asla unutmamak gerekiyor. Parantez içinde bunu da ifade etmiş olalım.

Evet, şeytan o ikisini aldattı ve onları aşağıya düşürdü, veya aşağı düzeydekibilinçlerini tetikleyerek aldattı şeklinde bunu yorumlayabiliriz.

Şecere (Ağaç) Kavramı: Yaratılış Ağacı

Ve onlar ağacı tattılar diyor. Meyve geçmiyor orada. Ağacı tattılar diyor. Tabii kibazıları bunu "ağacın meyvesini tattılar" şeklinde de yorumluyorlar, ama tabii kiburada aslında dikkat etmemiz gereken şey bu şecere kavramı nedir? Yani ağaç, şecere -ağaç ne demektir, veya bunu en azından ben nasıl anlıyorum, veya bazı bilge insanlar nasıl yorumlamışlar, onların yol göstericiliği üzerinden şunu söyleyebiliriz: Aslında bu ağaç yaratılış ağacıdır arkadaşlar. Yani bu, mesela İbn-iArabi'de "şecere-i tûl-i kevn" olarak bir tabir geçer. Yani Allah'ın "kün" emriyle yaratmış olduğu ağaç, yani alem, yaratılış alemi, bir ağaç şeklinde sembolize edilir. Ağaç bu ağaçtır.

Dolayısıyla hani bazı böyle yorumcuların "işte elma ağacı mıydı, incir ağacı mıydı, meyve neydi" tartışması, benim kanaatim gerçekten abesle iştigaldir. Ama insan zihninin spekülasyonunun sınırı yok. Buna karşın bilge insanlar bize bu ağacın yaratılış ağacı olduğunu söylüyorlar. Peki bu ağaçtan tatmak nedir? Yani yaratılış ağacını ne yapacağız? Bir kalemde silip mi atacağız yani? Veya bu yaratılış aleminden mi çıkacağız? Veya o ağaca yaklaşma denilmesinden kasıt nedir o zaman bu durumda?

Değerli arkadaşlar, bir şeyin yaratılmış olduğunu ve onun Yaradan'ının isim ve sıfatlarının yansıması olduğunu idrak ederek bakmak var, bir de bizatihi o yaratılışın bizi varlık anlamında tatmin edeceğini düşünmek var.

Manayı İsmiyle ve Manayı Harfiyle Bakmak

Buna Bediüzzaman bir şeye "manayı harfiyle" veya "manayı ismiyle" bakmak diyor. Manayı ismiyle bakmak, yani "bir şey kendi başına değerlidir, bir şey kendi başına vardır, bir şey kendi başına anlamlıdır" yaklaşımı. Buna manayı ismi demişler.

Aslında bu bir Arap dil bilgisinde bir kural. Bir de manayı harfi denen harfi mana ne demek o? Yani harf, biliyorsunuz, kendi başına bir anlam ifade etmez. Bir cümlede veya bir kelimede bir harf bütünün içinde anlam kazanır. Kendi başına bir anlamı yoktur. "X" harfinin bir anlamı yoktur, "H" harfinin bir anlamı yoktur. Bir şeyin üzerinden anlam kazanır. Buna da manayı harfi demişler dil bilgisinde.

Bir şeye manayı harfiyle bakmak ne demek o zaman? Bir şey Allah'la bağlantısı kurulduğunda, Allah'ın ona yüklediği mana, ona yüklediği anlam, ona yüklediği değer, ona verdiği nitelik ne ise öyle anlamlandırıldığı zaman, bu doğru bir şeydir. Mesela ben çocuğumu manayı harfiyle mi seviyorum, yoksa manayı ismiyle mi seviyorum?

Benim çocuğum mesela benden -ya da bazen böyle eşler arasında şey olur, "bu çocuk sana benziyor" diye birbirimizi böyle şey yaparız- veya çocuk iyiyse, tırnak içinde, "bize göre bu çocuk benim çocuğum"; hoşuna gitmeyen bir çocuk varsa "bu çocuk sana çekmiş" diye tartışırız değil mi mesela? Bu ne kadar yanlış, manasız ve çirkin bir şeydir. Bir çocuğa işte "benim çocuğum" algısıyla mı bakıyorum, veya işte "benim soyumu devam ettirecek biri" gözüyle mi bakıyorum, yoksa Allah'ın bana verdiği bir emanet bilinciyle mi bakıyorum? Bir çocuğa "benim bir parçam" veya işte "beni gururlandıracak bir çocuk" o gözle mi bakıyorum, yoksa Allah'ın ruhundan üflediği ve ona bir kısım nitelikler bahşettiği, ve benim de ona karşı bu nedenle bellisorumluluklar taşıdığım biri olarak mı bakıyorum?

Şimdi eğer bir varlığa, bir şeye "kendi başına bir anlamı var" nazarıyla bakıyorsam -mesela diyorum ki başarı beni var eder, veya işte hayatta bir şey ortaya koymak beniiyi hissettirir, beni tamamlar bu gözle bakıyorsam, veya "sevilmek benim için çok önemli, biri beni sevmeli" -Allah'la bağı ne bunun? Halbuki desen ki "Allah'ı bilen, Allah'ı seven, Allah'ın da kendisini sevdiği bir insan beni severse, bu ilahi sevginin bir yansıması olur ve ne kadar hoş olur." Ama ben bir insanın sevmesini "ya bak beniseviyor, beni sevmesi beni çok mutlu ediyor, o beni sevmese ben mutlu olamam" diyorsam, ona manayı ismiyle bakıyorum demektir. Yani onu kendi başına anlamlı, kendi başına var, kendi başına değerli ve kaynağı o olan bir yaklaşımla değerlendiriyorum demektir.

Eğer bir şeye böyle bakıyorsam, işte bu ayette ifade edildiği tarzda yaklaşıyorum demektir. O tarzda yaklaşıyorsam belamı bulacağım demektir -tırnak içinde söylüyorum. Yanlış bir yerden yaklaşıyorum demektir. İşte o ağacı tatmak demektir.

Sevgi, Çocuk ve Eşyaya Bakış: Örnekler

Mesela şöyle düşünün, bir başka örnek vereyim manayı ismi, manayı harfi kavramına. Mesela birisi size sevgiyle bir şey verse, bir insan size bir hediye etse; o şey onun hediye edilmesinden dolayı mı anlamlıdır? Anlamı odur yani, değil mi? Hatta biz bazen ne yaparız? "Ya bak, bu görünürde işte küçük bir mendil olabilir, bir elbise olabilir, bir kalem olabilir, bak bu -hani kalem ama bu öyle tek başına bir kalem olarak algılanmamalı, bu falanın bana hediye ettiği bir kalemdir" deriz. Bak ne yaptım? Onu bir üst şeyle anlamlandırdım.

Mesela kendimize de manayı ismiyle mi bakıyoruz, manayı harfiyle mi bakıyoruz?

"Ben Yaradan'ın isim ve sıfatlarını talim ettiği ve bunları hayata yansıtmamı istediğibir varlığım" -kendime bu gözle bakıyorum. Ama desem ki "ya benim hayatım ne olacak, benim hayatım ne kadar sürecek, ve işte ben hayatımda şunları elde edebilecek miyim, şu şeylere sahip olabilecek miyim, arabam olacak mı, atıyorum evleneceğim mi, çocuğum olacak mı, hayatta hayal ettiğim şeylere ulaşabilecek miyim" diye bakıyorsam, ağacı tatmışım demektir. Bırakın ağacı tatmayı, ağacı yutmuşum demektir yani. Ve o benim mideme oturacaktır. O beni gerçekten rahatsız edecektir.

Dolayısıyla arkadaşlar, burada aslında ayet ilginç olarak buna işaret ediyor. Yaniaslında ortada -tırnak içinde- meyve yok yani. Aslında ağaca nasıl yaklaşıyorsun?

İşte "ağaca yaklaşmayın" demek, ağaca manayı ismiyle yaklaşmayın demektir. Yanialemi kendi başına var ve değerli görerek aleme yaklaşmayın. Mesela bazen insanlar oluyor değil mi böyle? Mesela çok güzel bir manzara için "ne kadar güzel ya" diyor mesela; "ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel yaratılmış, ne kadar güzel şekillendirilmiş" demiyorsun, "ne kadar güzel" diyorsun -sanki kendi başına o güzellik kendi başına onda var gibi. Halbuki o güzel yapılmış. Tıpkı bunun gibi arkadaşlar, alemi Yaradan'la olan bağı üzerinden tanımlıyorsan o zaman hiçbir problem yoktur.

Mesela insanları seviyoruz. Eğer benim o sevgim Yaradan'ın sevgisinin bir yansıması olarak telakki edilirse, bakın o ne kadar güzel bir sevgi olur. Yani mesela düşünün, sevginizi düşünün -çocuğunuza, eşinize, arkadaşınıza, dostunuza sevginizi düşünün. Bunun kaynağı böyle Allah'tan geliyor bir sevgi olarak mı hissediyorsunuz?

Kendinizden kaynaklanan bir sevgi olarak mı algılayıp hissediyorsunuz? Mesela buraya dikkat edin ve şu soruyu sorun: Birisi benim sevgime baktığında, veya ben kendi kendime, kendi sevgime baktığımda, "bunda böyle ilahi bir koku var mı" diyorum? Yoksa ben-merkezli bir sevgi mi? Yani bu sevgide ilahi bir tat var, ilahi bir esinti var şeklinde mi algılıyorum? Yoksa "işte seviyorum çünkü sevilmek istiyorum, fedakarlık yapıyorum çünkü kopmak istemiyorum, veya ihtiyacım var bu yüzden çok seviyorum" gibi hikayelerin içinden mi seviyorum? Bakın bütün bunlar, bu bahsettiğimiz ağacı tatmak veya ağacı hakikatiyle tanımak, idrak etmek ve deneyimlemek durumu mu? Bütün bunlar aslında bize bu farkı anlatmaya çalışıyor.

Ağacı Tatmak Ne Demektir?

Evet, bunu da tabii ki burada şu kadarla bırakayım -"ağacı tattı" bu ifade bile tek başına sayfalarca açıklamayı gerektiren ve içinde çok nitelikli anlamlar bulabileceğimiz bir ayettir. Ben kendime, varoluşuma, hissiyatıma, düşüncelerime, ilişkilerime, hayatta şahit olduğum şeylere nasıl bakıyorum? Buna dair nasıl bir yaklaşımım var? Bu benim aldanıp aldanmadığımı gösteren bir şey. Mesela diyorsam ki "benim hayatım ne olacak" -aldanmışım demektir. Hayatım Allah'ın Hay isminin bir yansımasıdır desem, o zaman benim hayatım doğru tanımlandı ve doğru anlamlandırıldı. Ama desem ki "benim hayatımda ne olacak" -ben ağacı tattım ve bu çok yanlış bir yer.

Ben desem ki mesela kimse beni sevmiyor -ben kendimi de Allah'ı da unutmuşum demektir. Oradan sen nasıl yol alırsan al, hiçbir sonucu yoktur. Hakiki anlamda hiçbir sonucu yoktur onun. Sonucu olmadığı gibi başına bela açmış olursun.

Tabii bu konuda ne kadar konuşsak yeridir aslında. Ama bu noktada bir çerçeve çizmeye çalıştığım için burayı da bu şekilde ifade edelim.

Ortaya Çıkan "Kötü Şey": Seyyie Kelimesi Üzerinden

Sonra ayet diyor ki onların -bu ayet de önemli, birçok mealde şöyle geçer: "Onların çirkin yerleri onlara gözüktü." Hatta bu böyle çokça cinsellik üzerinden ifade edilir.

İşte verilen bir mealde şu geçer: "O ağacın meyvesinden tadınca avret yerlerinigördüler" diye devam ediyor. Şimdi burada kullanılan "sev'e" kelimesi kinaye olarak cinsel veya avret yerleriiçin kullanılır. Ama aynı zamanda mesela işte Adem'in ikioğlundan bahsedilirken, ölen kişinin bedeniiçin kullanılır. Kelime olarak baktığımız zaman, aslında kelime, hatta müfredatta ilk verilen anlam "üzüntü verici şeyler"dir.

Üzüntü veren şeyler olarak anlamlandırılmış -ilk temel anlamı. Bunu biraz daha açarsak, aslında kişide üzüntü, keder, mutsuzluk, rahatsızlık, negatiflik uyandıran her şey için bunu kullanabiliriz. Mesela "seyyie" kelimesinin de buradan geldiği düşünülebilir -yani kötü şey, kötülük gibi.

Ve dolayısıyla aslında buradan biz şunu anlayabiliriz arkadaşlar: Eğer siz aşağı düzeyde bir bilince düşerseniz -ki bu aynı zamanda bir aldanıştır- bu durum diğer aldanışları da zincirleme bir reaksiyon gibi üretir. Yani temel aldanış zincirleme bir aldanışa da yol açar. Ve bu durumda aslında -tırnak içinde söylüyorum- üzüleceğiniz şeyler olur, veya bir başka ifadeyle kötü şeyler olur. Mesela ne olur? Kendiniziyapayalnız hissedersiniz, kendinizi terk edilmiş hissedersiniz, kendinizi desteklenmeyen biri gibi hissedersiniz, kendinizi bazen yetersiz biriymiş gibi hissedersiniz. Bütün bunlar nedir? Siz o ağaçtan tattıkça bunlar ortaya çıkacaktır. Bunların olmaması düşünülemez.

Mesela bir insanın sizi sevdiğini Allah'tan bağımsız olarak telakki ederseniz, o sevgiyikorumak zorunda kendinizi hissedersiniz. Veyahut da o sevgiyi kaybetme korkusu duyarsınız. "Kaybedersem kendimi kötü hissederim" dersiniz. Mesela bazen insanlara sorarım, "kendini nasıl hissediyorsun" diye. "Kötü" diyor. Doğru, bak bu ayette işaret ediyor aslında. Kötü bir şey ortaya çıkıyor, tatsız bir şey ortaya çıkıyor, mutsuz bir şey ortaya çıkıyor, üzüntü verici, elem verici, acı verici, keder verici bir şey ortaya çıkıyor -ortaya çıkan bu, yani, yoksa aslında beden de değil veya işte avret bölgesi falan değil bu. Yani sen gerçek kendiliğini unuttuğunda ve bahsettiğimiz şekilde ağaçtan tattığında -yani örneğin "biri beni severse mutlu olurum, hayatta güçlü olursam iyi olurum, etkileyici olursam, insanların hayranlığını kazanırsam iyiolurum, veya hayatta hiçbir sorunla karşılaşmayayım, her şey böyle sakin huzurlu olsun ancak öyle mutlu olurum" veyahut da "her şey böyle neşeli, keyifli, eğlenceliolursa mutlu olurum" diyorsan, sen zorunlu olarak tatsız, tuzsuz, rahatsız edici, elem verici şeylerle karşılaşacaksın. Bunun başka bir yolu, başka bir imkanı yoktur. Neden? Çünkü sen yanlış bir merkezden bakıyorsun hayata.

Bu durumda göreceksin ki bazı insanlar seni sevmeyecek, veya sevgisini beklediğin insanlar sana o beklediğin geri bildirimi vermeyecekler, veya bazen verecekler bazen vermeyecekler. O zaman ne olacak? Sende kötü bir şey açığa çıkacak. O yüzden arkadaşlar -tırnak içinde söylüyorum- sizde kötü bir şey açığa çıkınca onu bunu kötülemeyin, kendinizi de kötülemeyin. Bu kötü şey niye ortaya çıktı? Bunun kaynağına doğru gidin. Hani bazen olur ya böyle bazı dereler veya ırmaklar kirlenirler. Ne yaparlar bu durumda? Geriye doğru giderek bu kirlenme nereden kaynaklanıyor, işte bir fabrikanın artığı mı o dereye dökülüyor diye bakılır. Ta oraya kadar gider ve orada neyin o ırmağı kirlettiği, bulandırdığı keşfedilir.

Mesela ben desem ki "kendimiinsanlara ispat etmek istiyorum" -ne kadar büyük bir belanın içine girdiğimi görmem gerekir. Çünkü insanlara kendiniispat etmek şu demektir: farklı bilinç düzeylerinde, farklı algılara sahip insanların seni takdir etmesinisağlamaya çalışıyorsun. Bu yüzde yüz senin elinde mi? Değil. Üstelik de kendinibunun üzerinden tanımlıyorsun. Şimdi buradan çıkacak sonuçları düşünün, ne kadar kötü sonuçlar çıkar değil mi?

Hikaye Nereden Başlıyor?

Ve böyle süreç böyle başlıyor arkadaşlar. Yani aslında burada bir ayet var, ayette bir kelime var: "Bedet lehuma." Onlar için böyle başlar diyor. Hani "Bediü's-semavat" ifadesindeki aynı kökten gelen bir kelime. Yani buradan başlıyor diyor. O zaman dikkat edin, benim mutsuzluğuma neden olan durum nereden başlıyor aslında? Çünkü "böyle başlıyor" diyor hikaye. Süreç böyle başlıyor.

Mesela bakıyorsun kişi takmış: "Babam beni sevmiyor, babam beni takdir etmiyor, veya babam beni anlamıyor." E tamam, sorun ne kardeşim? Aslında ortada bir sorun yok bence. Adam -Allah ne diyelim, sağlık versin- farkındalığı yüksek değil, objektif değil yani. Adam belki kendini sevmiyor ya da bir tek kendini seviyor, çok ben-merkezli hale gelmiş. "Kendimi sevmezsem yaşayamam" diye düşünüyor, bir tek kendini seviyor. De ki, senin problemin ne? Niye bu senin için problem oluşturuyor? Senin problemin baban değil, veya annen değil, veya işte eşin değil -o değil, bu değil. Senin problemin, senin varlığını ve değerini -ister annen olsun, baban olsun, kardeşin olsun, arkadaşın olsun- ona bağlamış olman aslında.

Sevgiyi İnkâr mı Edelim?

Bakın nereden başladığını bulursanız -peki o zaman sevgiyiinkâr mı edeyim? Hayır.

Sevginin neyiniinkâr et? Sevginin kaynağı Allah. Sevgiyiinkâr etmek Allah'ı inkâr etmenin bir yönü anlamına gelir. Sen sevginin kaynağını unutmuşsun; kalbinin de sevginin kaynağı olduğunu, o kaynaktan gelen bir kaynak olduğunu, dolayısıyla senin kalbinin de o sevginin kaynağı olduğunu unutmuşsun. Sen sevgiyi dışarılarda bir yerde arıyorsun ve diyorsun ki "babam beni severse, annem beni severse, o beniseverse, bu beni severse..." Bir gün bana bir kişi öyle söylemişti: "Hocam, ben çok kimsenin sevmesiniistemem, bir kişi beni sevsin yeter" diye bana açıklamada bulunmuştu. Yani hikaye hep aynı. İster çok ister bir kişi sevsin, aynı hikayenin

tuzağına düşüyorsun -"bir kişi beni sevsin yeter, kendimiiyi hissederim." Bak orası büyük bir tuzak, büyük bir boşluk.

Sen orayı keşfetmezsen, orayı algılamazsan, yani bu mutsuzluk hikayesinin, bu işte yalnızlık, korku, beklenti, elem, keder, üzüntü, acı bunun başladığı noktayı görmezsen, ömür boyu bu hikayenin içinde dolanacaksın, ömür boyu bu hikayenin içinden çıkamayacaksın. Ve dikkat edin, Kur'an bize bu hikayenin aslında nasıl başladığını, nasıl başlamakta olduğunu anlatıyor. Başlangıcı Adem'e dayanmıyor arkadaşlar, başlangıcı senin Ademiyetine veya Havvaiyetine dayanıyor. Sen bir Adem ve Havva'sın, her bir insan budur. Ve senin hikayeni anlatıyor aslında. Yoksa atalarımız bazen insanlar derler ya, "Adem yemeseydi olmazdı" -böyle değil bu yani.

Bu hepimizin, her birimizin yaşam hikayesidir. Ve bu hikayeyi doğru anlamak ve anlamlandırmak durumundayız.

Eğer doğru anlamlandırırsan, hayatta hiçbir vefasızlıktan, hiçbir negatif tutumdan, yanlış algılanmaktan, önemsenmemekten, görmezden gelinmekten, takdir edilmemekten asla rahatsız olmazsın. Ama tabii ego diyor ki "ama oluyorum hocam" diyor. Tamam, bak işte Kur'an sana onu anlatıyor. Niye olduğunu anlatıyor, niye rahatsız olduğunu anlatıyor, niye mutsuz olduğunu anlatıyor, niye keder, acı, üzüntü hissettiğini anlatıyor. Ve eğer orayı keşfedersen ve o yanılgıdan çıkarsan, hiçbir problemin kalmadığını, kalmayacağını anlatıyor.

Dolayısıyla arkadaşlar buradaki "bedenlerini gördüler, avret yerlerini gördüler" vesaire gibi bir mevzuda benim kanaatim yoktur.

Cennet Yaprağı Nedir?

Ve son olarak da ifade edelim, bu durumda ayet diyor ki "cennet yapraklarını kendilerine örttüler." Örtmeye koyuldular. Çünkü bakın dikkat edin, açığa çıkan problematik bir şey var. Açığa çıkan üzücü, keder verici, elem verici bir şey var. Biz de gene bu mevzuyu ne yapmışız? İşte bazı böyle özellikle Hristiyan teolojisinde ikonlarında böyle iki tane yaprağı üzerlerine örten figürler görürsünüz. Bunları sembolik olarak anlasak bir mahsuru yok. Ama maalesef o sembolizmi anlamıyoruz. Anlamayınca da böyle bir yanlış algılama ortaya çıkıyor.

Peki nedir? Yani cennet yaprağı nedir? Şimdi aslında arkadaşlar Kur'an'da da bu örtünmeyle ilgili bir ayete işaret edeceğim. Orada bize biraz bir açılım sağlayabilir. Kur'an der ki "takva elbisesi daha hayırlıdır" der. Yani zahiren bir örtünmeye işaret eder, ama hemen arkasından "takva elbisesi daha hayırlıdır" der ve asıl olanın o olduğunu ifade eder. Takva, kendini korumak demek. Kendini bilmek ve kendinikorumak demek. Kendini bilen kendini koruyabilir. Biz bugün niye kendimizi korumuyoruz? Çünkü kendimizi bilmiyoruz. Kendimizi bilmediğimiz için de kendimizigerçek anlamda korumuyoruz. Neyi koruyacağımızı zaten bilmiyoruz. Neyi koruyacağımızı bilmediğimiz için kendimizi korumak konusunda da doğru bir yerde duramıyoruz.

Şimdi ne dedik? Kendi varlığını ve tamlığını bir şeye sahip olarak, bir şeyi elde ederek elde edeceğini zannettiğiiçin ne yaptı? O kişi bir kısım tuzaklara düştü, üzüldü, mutsuz oldu, kederlendi, acı çekti vesaire. Peki ne yapacaksın bu durumda?

Kur'an demiyor ki "onlar cennette birbirleriyle kavga ettiler." Değil mi yani? Neden?

Çünkü problem başkasıyla ilgili değil. Bu başkası yani -şeytan orada onları yalanla aldatmaya çalışmadı mı? Yalandan yemin etmedi mi? Onlara yanlış şeyler üzerinden vesvese vermedi mi? Verdi. Ama ne yaptı onlar? "Allah belanı versin, bizi kandırdın" diye şeytanla kavga mı ettiler? Hayır. Ne yaptılar? Cennet yapraklarıyla üzerleriniörttüler, veya cennet yapraklarıyla kendileriniiyileştirdiler aslında, deyim yerindeyse.

Peki nedir cennet yaprağı, veya cennet yaprağıyla kastedilen nedir? Arkadaşlar cennet yaprağıyla kastedilen şey, tabii ki geniş olarak bunu tefekkür edebiliriz, birçok açılımı vardır. Yani Allah'ın isim ve sıfatlarıyla kendilerini tedavi ettiler. Mesela baktım ki, diyelim basit bir örnek vereyim, zahiri düzeyimiz üzerinden bir temsille bunu anlatayım. Diyelim ki ben işte ailem tarafından, anne babam tarafından, kardeşlerim tarafından, veya işte yakınlarım tarafından, veya eşim dostum tarafından sevilmediğimi hissettim. Yeterince sevilmediğimi hissettim. Onlar sevdiklerini düşünüyor olabilirler ama ben sevilmediğimi hissettim, kendimi kötü hissettim. Nedir cennet yaprağı? Allah'ın beni sevdiğini hatırlamaktır. Allah'ın beni sonsuz sevgisiyle yarattığını, var ettiğini hatırlamaktır. O zaman o ortaya çıkan kötü şey, mesela üzüntü, acı, keder, mutsuzluk, ortadan kalkacaktır. Çünkü dikkat edin, aslında ortaya çıkan şey hakiki bir şey değildir. Senin hakiki aslın olan şey değildir.

O yüzden insan kendisini Yaradan'ın isim ve sıfatlarıyla, ve en başta tabii ki onun zatî varlığıyla tedavi etmelidir. Ama bu, kendimizi kandırmak gibi değil. Yaniişte "insanlar sevmiyor ama Allah beni çok seviyor" deyip ego gururu yapmak anlamında değildir.

Doğal olarak sevildiğiniidrak etmektir. Bütün insanlar seni sevse sana bir saniye daha fazla ömür veremezler. Bak Allah sana biyolojik olarak da, psikolojik olarak da, en asli olarak ruhani olarak da bir hayat vermiş. Bakın hayat sadece biyolojik değildir. Şu biyolojik yapımın da bir hayatiyeti var. Ama biyolojik yapımın hayatiyeti bitince bu psikolojik yapım mutlaka bitecek demek değildir. Psikolojik hayat düzeyi bitince mutlaka ruhani hayat düzeyim bitecek demek değildir. Ruhani hayatım zaten Allah ile ebedi olarak vardır.

Ölüm ve Cennet Yaprağı

O yüzden Kur'an bize diyor: "Onlar ölümü tattığında bize gelirler, dönüşünüz banadır" diyor. Bak ne kadar güzel değil mi? Mesela elhamdülillah işte Hazreti Mevlana "ölüm benim için sevgiliye kavuşmaktır" diyor. Bak ne güzel. O ölümle ilgili algıyı cennet yaprağıyla karşılamış.

Mesela nefiste ne olur bazen? Ölüme karşı bir isteksizlik olur, bir hoşnutsuzluk olur. Nefsin bazı damarları vardır, ölmek istemez. Mesela biz de genelde deriz ya "insan ölmek istemez." Kur'an reddediyor bunu. Diyor ki, ölümden en çok korkan ve ölümü istemeyenler, kendilerine "biz Yahudiyiz" diyenlerdir diyor. Bak bunu eleştiriyor. Sen de ortada dönüp duruyorsun, diyorsun kiinsan ölmek istemez. Hepimiz mi Yahudi

olduk -tırnak içinde? Ki her Yahudi de o sınıfa girmez. Yani Rabbinin sana tecelliettirdiği, gösterdiği bir şeydir ölüm. Ölüm de tadılacak bir şeydir. Doğumu nasıl tattıysan ölümü de tadacaksın. Ama sen ondan ona gidiyorsun. Doğumla var olup ölümle yok olan bir şey değilsin. Ondan gelip ona gidiyorsun, arada bir yerde de ölümü ve doğumu deneyimliyorsun.

O zaman ne oldu? Ölüm senin için yüzünü ekşiteceğin, üzüleceğin, kendini mutsuz hissedeceğin, "ne kadar da acı ya, insan dayanamıyor" diyeceğin bir şey midir? Asla değildir. Yeter ki o cennet yapraklarıyla üzerini süsleyebilmiş ol. Aksi takdirde ne olur?

Üzüntü, acı, keder, mutsuzluk senin yakandan asla düşmeyecektir. Bazen düşüyor gözükecektir. Ama nihayetinde bazen insan der ya "en son ölüyorsun işte, bir şey kalmıyor." İnsana bir mutsuzluk verir eğer ölüm bir son ise, "her ölüm erkendir" dersin, "her ölüm acı vericidir" dersin. Ama şu dünyada, şu hayatın içinde gülerek ölen insanlar var. Tebessüm ederek ölen insanlar var. Bu şaka değil yani. Yeter ki o tuzağa düşmemiş olsun. Dolayısıyla o cennet yapraklarını üzerlerine aldılar.

Ve bakın ne kadar güzel, ayet devam ediyor: Rableri onlara nida edip dedi ki -bak, yanıldın, hata ettin, yıllarca mutsuz oldun, kendini üzdün, acı çektin, şu oldu bu oldu- gene Rabbin sana nida ediyor. Rabbin seni terk etmiyor, Rabbin seni bırakmıyor, Rabbin "seni ne hali varsa görsün" demiyor. Bak, Rabbin her an sana şahit, her an senin farkında. Şöyle diyor Rableri onlara: "Sizi şu ağacın meyvesini yemekten men etmedim mi? Ve demedim mi ki şeytan hiç şüphe yok ki sizin apaçık bir düşmanınızdır?" Yani Allah bir şeyi hatırlatıyor. O yüzden hatırlamamız gereken en temel şey budur.

Şeytanın Modern Yüzleri

Tabii ki hani şeytanlar böyle elinde bir sopa, veyahut da işte böyle korkutucu şeyler olarak karşımıza çıkmıyor değil mi? Bazen kitaplar olarak karşımıza çıkıyor. "İnsan öteki sayesinde vardır" diye karşınıza çıkabilir. "İnsan mutlu olmak için sevgiye muhtaçtır" diye çıkıyor. "İnsan var olmak için başkasından gelecek aynalanmaya muhtaçtır" diye çıkıyor. "Bir insan seni sevdiğinde kendini hissedersin" diye ortaya çıkıyor. "Hayatta kendiniispat edebildiğin ölçüde varsın" şeklinde ortaya çıkıyor. "Ne kadar uzun yaşarsan o kadar iyi" diye ortaya çıkıyor. "Bak şu insanlar ne kadar şanslı" -hangiinsanlar? "O kadar şanslı ya, böyle istediği şeyi alabiliyor, sınırsız bir kredi kartı var, ne kadar mutlu insanlar" diye ortaya çıkıyor.

Sana böyle bir şeyi lanse ediyor, sen de böyle bir şeyin seni mutlu edeceğini düşünüyorsun -"ömür boyu böyle sınırsız bir kartım olsa ne kadar mutlu olurdum" diye. Geçen bir çocuk vardı, sağ olsun, böyle 7-8 yaşında bir çocuk. İşte biraz böyle konuştuk bazı basit şeyleri, işte "biraz cep telefonunu fazla kullanma, biraz dikkat et" falan dedim. Dedi ki "ben cennete gidince ne isteyeceğim biliyor musun, ne isteyeceğim" dedim. "Böyle biriniisteyeceğim, o benim her istediğimi yerine getirsin, yani emir eri olsun" dedi. "Sonra şunu isteyeceğim: istediğim kadar tablete girebilmeliyim, istediğim kadar televizyon seyredeceğim, istediğim kadar YouTube'a gireceğim" diye böyle anlatıyor. Cennet hayali bu, çocukcağızın. Anlatabildim mi?

Şimdi arkadaşlar, yani bunlar o kadar aslında masum değil yani. Tabii ki çocukluğumuzdan itibaren birçok şeyden etkileniyoruz, birçok şeye maruz kalıyoruz.

O yüzden içimizdeki bu tuzakların farkına varmalıyız. Eğer bu tuzakların farkına varmazsak, ömür boyu gereksiz yere üzülürüz, acı çekeriz. Ve tabii ben böyle deyince bazen insanlar şey der: "Ne alakası var yani, acı çekiyorum, bak basbayağı acı çekiyorum. Yani bu gerçek değil mi?" Maalesef gerçek değil arkadaşlar. Yaniçektiğiniz acı gerçek değil. Çünkü siz kendi gerçekliğinizi keşfetmediniz. Kendigerçeğinizi bulmadığınız müddetçe de yaşadığınız acı da gerçek değil. Tırnak içinde, bu çok acı gibi gelmesin arkadaşlar. Bu aslında bir müjde olarak gelmeli bize: "çok şükür ki yaşadığım acı gerçek değilmiş" diye. Çünkü ben bazı insanlar görüyorum böyle dediğimde "olur mu, sen beni anlamıyorsun, benim yaşadığım o kadar büyük bir gerçek ki..."

*Sonuç: Acı Gerçek Değildir*

"Ya ben de biliyorum, ben de yaşadım böyle değişik acılar ama hepsi sahteydi, onu fark ettim sonra. Benim yaşadığım acı da gerçek değildi, senin yaşadığın acı da gerçek değil." Ve bunu biri söylüyorsa, bu aslında şudur, sana müjdedir bu. Neyin müjdesi? Senin hakiki gerçekliğin, fıtratın acı çekmek üzere yaratılmamış. Senin gerçek kendiliğin dingin, huzurlu, mutmain bir varlık olarak yaratılmış. Senin yaşadığın bu acı sahte benliklerin ürettiği bir acıdır. Bu basit anlamda tıpkı hani hep söylediğim gibi: rüya görürsün, uyudun, rüya gördün. Rüyanda kendini yapayalnız bir çölde, vahşi hayvanların olduğu bir yerde görüyorsun ve çok büyük bir mutsuzluk, acı, keder, korku yaşıyorsun. Ama aslında sen evinde, kuş tüyü yataklarındasın.

O acı gerçek mi? Ona gerçek gibi geliyor değil mi arkadaşlar? Ama gerçekten gerçek mi? Aslında değil. Bunu fark etmesiiçin neye ihtiyacı var? Sadece basit bir şey: Uyanmak. Uyandığında onun -tırnak içinde- bir rüya olduğunu, ego rüyası olduğunu fark edecektir. Bak bakalım Hz. Yusuf bu kadar yaşadığı şeye rağmen acı çekmiş mi?

O yüzden arkadaşlar buraya dikkat etmemiz gerekiyor. Ama "biz insanız" demeyin.

Çünkü insan -evet, aslen insanız. Fakat sahte benliklerimizle yaşıyoruz. O sahte benlikler insan değiller -tırnak içinde söylüyorum- onlar birer canavar. Basit anlamda söylüyorum, birer canavar. Bizim varlığımızı bize unutturan, gerçek kendiliğimizi fark etmemizi gölgeleyen aldatıcı canavarlar.

Bununla ilgili çok güzel Çin geleneğinde bir şey vardır. Böyle bazı yılda bazı günlerde şey yaparlar, böyle yedi başlı ejderhalar vardır. Onlar öyle ki, ejderha kostümlerihazırlanır, altına insanlar girer ve onlar ejderha gibi hareket ederler. Aslında gerçekte ejderha var mı? Yok. Sen o ejderhaya ejderhalık enerjisini veriyorsun. Aslında ortada ejderha falan yok. Ama var gibi gözüküyor, sana öyle geliyor.

Mesela bir düşünce, bir duygu ne kadar acı verir değil miinsanı? Ben bilmiyor muyum onların ego düzeyinde acı verdiğini? Mesela kendini yapayalnız, kimsesiz hissettiğinde, terk edilmiş hissettiğinde, ne yapacağını bilemezmiş gibi bir yerde durduğunda, hayat çok belirsiz ve korkutucu gibi göründüğünde çektiğin acıyı ben de

biliyorum yani. Ben de -tırnak içinde- insanım. Hem o düzeyde insanım hem öbür düzeyde sahte benliklerim üzerinden de yaşamışlığım var yani. Hepimiz bunları yaşadık, yaşamaktayız.

Mesela belirsizlik ne kadar korkutucu gelir egoya değil mi? Ama desen ki "ey Rabbim, ben şu zihnimle, şu algımla geleceği belirsiz görüyorum, bilmiyorum ne olacak" -haniKur'an'da geçer ya "bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum" -aslında bu tam da o anlamdadır. Yani Peygamber diyor ki, "Rabbim, benim başıma ne geleceğini bilmiyorum. Ama bundan dolayı ne kaygılıyım ne mutsuzum. Çünkü Allah her şeyikuşatmıştır, muhittir. Kudret, hikmet sahibidir. Kudretiyle ve hikmetiyle bu alemidöndürüyor. Ben niye gelecek kaygısı duyayım ki? İleride ne olacak kaygısını niye duyayım?" O zaman bütün o acı bir anda ortadan kalkıveriyor. Çünkü acı gerçek değildi. Eğer acı gerçek olsaydı onu ortadan kaldıramazdık. Acı gerçek anlamda bir varlık olsaydı onu ortadan kaldıramazdık, ancak ondan kaçardık. Ama acıdan kaçman gerekmiyor. Acının kaynağını keşfetmen gerekiyor. Ve o acının kaynağının sahte olduğunu görmen gerekiyor. Bunu da ancak cennet yapraklarıyla yapabilirsin.

Teşekkür ederi

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Araf Suresi: 22. Ayet — Sohbetin tamamı bu ayet etrafında şekilleniyor. Ayetin "Fedellehume bi gurur" (şeytanın onları aldatarak aşağı düşürmesi), "ağacı tattılar", "çirkin/avret yerleri kendilerine göründü", "cennet yapraklarıyla örtündüler" ve "Rableri onlara nida etti" bölümleri tek tek tefsir ediliyor. - **Editöryal not:** Konuşmacı ayrıca "takva elbisesi daha hayırlıdır" mealindeki ayete (Araf Suresiiçinde, muhtemelen ilerleyen bir ayet) ve ölümden korkma ile "kendilerine Yahudiyiz diyenler" mealindeki ayete de atıfta bulunmuştur; ancak bu ayetlerin sure/ayet numarası metin içinde açıkça belirtilmediğinden, burada kesin bir isnatta bulunulmamış, sadece not olarak bırakılmıştır.

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş

Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.