25 Aralık 2023 - Özdeşleşme ve Zokayı Yutmak

Kısa Özet

Sohbette, bir olayı yaşayan/duyan “ben”in aslında kim olduğu sorgulanıyor; çoğu zaman bunun kalıcı bir düşünce/duygu kalıbından ibaret “psikolojik ben” olduğu gösteriliyor. Masa örneğiyle bir duygunun veya düşüncenin var olabileceği ama ona “ben” dememek gerektiği anlatılıyor; özdeşleşme “zokayı yutmak” ve “zehirli mantarı yemek” benzetmeleriyle tarif ediliyor. “Benim çocuğum”, “benim arabam”, “varlıklı insan” gibi günlük dil kalıpları üzerinden, insanın kendini sınırlı ve geçici şeylerle tanımlayarak aslında sınırsız olan öz varlığını nasıl küçülttüğü işleniyor. Kabe’ye put konması örneğiyle kalbin (öz varlığın) Kabe’den bile daha mukaddes olduğu, oraya hiçbir şeyin “put” olarak konmaması gerektiği vurgulanıyor. Sohbet, mutsuzluğun tek nedeninin özdeşleşme olduğu ve kendimizi bilmek için hiçbir şeye ihtiyacımız olmadığını bilmeye ihtiyacımız olduğu fikriyle kapanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Bir duygu veya düşünce var olabilir, orada durabilir; sorun onun varlığı değil, ona “ben” demektir. - “Benim çocuğum”, “benim arabam”, “varlıklı insan” gibi ifadeler, sınırsız olan “ben”i sınırlı ve geçici şeylere yapıştırarak küçültür. - Mutsuzluğun tek nedeni özdeşleşmedir; mutlu olmak için hiçbir şeyin değişmesine değil, özdeşleşmemeye ihtiyaç vardır.

“Bunu Kim Yaşadı?” Sorusu

Bugün insanın hayatta yaşarken aslında en farkında olmadığı bir noktanın üzerinde duracağız. Bu da aslında olayların kim tarafından algılanıyor olduğu. Yani bir şey yaşanırken bizim çok üzerinde durmadığımız bir nokta var. Bir şeyi gözlemliyoruz, bir şeyi algılıyoruz, bir şeyi duyuyoruz, bir şeye şahit oluyoruz. Mesela “ne gördün, ne algıladın, neye şahit oldun” dediğimizde hemen bir şey anlatırız. Ama “buna kim şahit oldu, bunu kim duydu, bu kim tarafından yorumlandı, bu kim tarafından görüldü” dediğimizde orada hafif bir duraksarız: “Ne soruyorsun şimdi, neyi soruyorsun” gibi bir yaklaşımımız olur. Halbuki aslında en can alıcı ve en önemli soru budur. Bunu kim yaşadı? Ne yaşarsan yaşa, bu soruyu mutlaka en kısa zamanda sorabilmelisin.

Bir şey duydun: “İşte biri bana şöyle dedi.” Tamam, bunu kim duydu? Tabii ki hepimizin en basit şekilde aklına gelen şey “tabii ki ben duydum.” Arkasından aslında dikkat etmemiz gereken nokta, her duyguya, her düşünceye, her algıya, her psikolojik hale “ben” diyoruz. “Ben duydum, ben işittim, ben şahit oldum, ben karşılaştım, ben muhatap oldum.” Tabii ki aslında buradaki “ben”, tanımlanan bir ben değil; sen o anki duygu durumu, o anki düşünce durumu, o anki algılama halin neyse ona “ben” diyorsun. Aslında burada sormak istediğim şey bir derece daha derinden bir soru: Bunu kim duydu, kim işitti, kim deneyimledi, kim böyle bir olaya maruz kaldı, bu kim?

Benim, bu gibi konuları anlamamakta ısrar eden bir arkadaşım vardı. Derdim ki “bunu kim söylüyor?” “Ben.” “Hangi ben?” “Bütün benlerimle ben” derdi mesela. Hani orada aslında yapamadığımız şey veya göz ardı ettiğimiz şey, o anki “ben”in -bizim literatürümüzü dikkate alırsak- psikolojik bir ben olduğunu fark etmeyiz. Ve onun aslında gerçek kendimiz olmadığını fark etmeyiz. Yani o anda bir şeyi duyan psikolojik bir bendir. Psikolojik benden kastımız nedir? Kendini belli düşünceler, duygular, arzular, algılar üzerinden tanımlayan ben.

“Çirkinsin” Dedi Örneği: Psikolojik Ben Kimdir?

Mesela bazen olur ya, böyle bir çocuğa bir arkadaşı demiştir ki “sen çirkinsin”, o da gelir annesine der ki “arkadaşım bana sen çirkinsin dedi.” İşte üzülür, ağlar, “anne ben çirkin miyim” falan. Aslında bu kim tarafından duyulmuştur? O cümleyi kim işitmiştir aslında? O çocuğun dünyasında, tırnak içinde, kendini beden üzerinden tanımlayan, o beden üzerinden tanımlamakla kendisini iyi algılasınlar isteyen bir duygu ve düşünce kalıbı aslında bu. “Ben, bana çirkin dedi diye gücendim, alındım, üzüldüm.” Veya hiç umursamadım, ben de ona “sen de öyle dedin” falan diye savunurum. Ve hayat böyle geçer, hayat nasıl devam ediyorsa öyle bir gidişat olur.

Ve hiçbir zaman bu “çirkinsin” sözünü kim duydu, kim algıladı, bu kim tarafından izlendi, şahit olundu -aynı zamanda bu ne oluşturdu, devamında ne oluşturdu- sorgulanmaz. İşte diyelim ki bana “çirkinsin” dedi, anneme söyledim, annem de duymazlıktan geldi -herhalde çirkinim diye duymazlıktan geldi diye- ömrüm boyunca kendimi çirkin olarak görmüşümdür deyip ömrüm boyunca çirkinim diye yaşıyor olabilirsin. Hatta işte birisi “güzelsin” dese bile kendimi çirkin hissediyorum, “sanki gönlümü almak için yapmış” diye hissediyorsun ve bir ömür boyu o benlikle hayatınızı bu açıdan devam ettirebilirsiniz. “Ömrüm boyunca ben hiçbir zaman kendimi güzel görmedim” diye böyle serzenişleriniz olur. Sonra biraz psikoloji okursunuz, bunun büyük bir travma olduğunu okursunuz falan, böyle hayat devam eder.

Fakat aslında bu illüzyonu -yani bu psikolojimizin bizim üzerimizdeki illüzyonunu- fark etmek için kendimize bir soru sormayız. Aslında buradaki temel ihtiyaç, biraz önce bahsettiğimiz sorudur: Bu kim tarafından duyuldu ve bu kim tarafından işlendi, yani bunu içeride kim işledi, kim onun üzerinde yorumlar yaptı? Eğer bunu sormazsak ve kendimizi bedenden ve psikolojik düzeydeki düşünce-duygu mekanizmasından ibaret görürsek, o mekanizma bizim hayatımızı kuşatır ve biz o mekanizmanın insafına kendimizi terk etmiş oluruz. Ki aslında bugüne kadar bununla geldik; terk ederek geldik. Kendimizi bir şeyin insafına, -tırnak içinde- olmayan vicdanına, idrak etmeyen idraksizliğine terk ederek geliyoruz.

Hepimizin bu tür şeyleri var: Alınmalarımızın, gücenmelerimizin, öfkelerimizin, bir şeylerin bize ağır gelmesinin, bir şeyleri rahatsız edici bulmamızın altında yatan şey, aslında bizi hipnotize eden ve kendimizi o zannettiğimiz bu benliklerdir. Aslında bunlar bir benlik değildir. Yani biz bunlara hep benlik diyoruz ama aslında orada bir ben yoktur. Bu benlikler nasıl oluşuyor? Aslında gerçek benin bir şeyle kendisini özdeşleştirmesinden oluşuyor. Bir hakiki ve doğal bir benlik var; o benlik artı bir duygu, senin duygu benliğin oluyor. Ve sen kendini o duygu ile tanımlıyorsun, o duyguya “ben” diyorsun.

Gerçek Ben ile Duygu Arasındaki Fark: Masa Örneği

Aslında gerçek beni bulmak çok zor bir şey değil. Duyguyu kenara bırakmak -yani hissetmemek değil, orada bir duygu olabilir, fakat o duyguya “ben” dememek gerekiyor. Yani bir duygu var orada, bir düşünce var, bir davranış alışkanlığı var, o orada durabilir. Mesela burada masa var ama “ben masayım” demiyorum, değil mi? Benim gerçek kendimi hatırlamak için masayla kavga etmeme de gerek yok. Bunun gibi, bir duygu veya bir düşünce -bunu analiz edebilirim. Diyelim ki bu masa kullanışlı, kullanıyorum, güzel kullanmaya çalışıyorum. Ama diyelim ki eğri olsaydı bu masa, derdim ki “ayağına bir şey koyalım, düzeltelim” değil mi mesela. Ama ben masa olsaydım ne olurdu? Kendime şöyle diyecektim: “Ben eğriyim, benim bir ayağım kısa.” Ama masayı masa olarak yorumlayabildiğimde bu bir masa, bununla kavga etmem gerekmiyor, ama ben masa değilim.

*Soru:* Bu bu kadar basit mi peki, makul mu?

*Cevap:* Evet. Herhalde “ben masayım” demezsin ama “ben duyguyum” diyorsun, hiç fark etmeden. Neyle? Orayı besliyorsun, bir enerjiyle besliyorsun. Sonra da o seni besliyor. Zaten ona “ben” deyince, ona enerjini, ona dikkatini, ona varoluşunu, her şeyini ona teslim ediyorsun. Her şeyini o kullanıyor, deyim yerindeyse. Hani şey gibi, bir sarmaşık gibi, artık yapıştığı ağacın öz suyunu emmeye başlıyor, o ağacın gıdasıyla beslenebiliyor.

Zokayı Yutmak: Özdeşleşmenin Başlangıcı

Fakat burada dikkat edeceğimiz şey, bunun sonuçları değil; aslında bu nasıl oluyor, buraya dikkat etmemiz gerekiyor. Çünkü burası aslında balığın zokayı yuttuğu yer, burası yani. Balık nasıl zokayı yutuyor, önce ona bakalım. Yoksa zokayı yutuyoruz, sonra o zoka boğazını kanatıyor, oradan kanama oluyor, oradan kansızlığa gidebilir, bir sürü şey olur veya sana halsizlik verir, bir sürü hikaye döner. Orası da çok önemli ama ilk adım ne? Aslında o zokayı yuttuğumuz yer.

Yani ben hakikatini, o ben varlığını -diyelim buna özünü, o öz benlik, o gerçek varlık olan benlik halini- ne yapıyoruz? Bir duyguya eklemliyoruz, bir duyguya yapıştırıyoruz. O zaman ne oluyoruz? O duygu neyse, ben kendimi öyle hissediyorum: Mesela üzgünüm, acı çekiyorum, kendimi çok aşağıda hissediyorum, aşırı utanç hissediyorum, “herkesi kendimden daha üstünmüş gibi”, “sanki herkes mutlu, ben mutsuzum” gibi hissetmeye başlıyorum. Bunun sonu gelmiyor.

Dolayısıyla aslında mesele göründüğünden çok daha basit. Ama işte biz “nefsaniyet” diyoruz, bir sürü böyle kavramlar uçuşuyor, “nefis mertebeleri” falan hikayesi oluyor. Aslında nefis mertebesi falan gerek yok; bir iki şey var: Bir tanesi gerçek ben, bir tanesi sahte benler. Aslında gerçek ben, Yaratıcı dışında hiçbir şeyle tanımlanamayacak bir şeydir. Onu bir şeyle tanımlayacak olsam en fazla Yaratıcı’yla tanımlayabilirdim, veya “varlık” kavramıyla tanımlayabilirdim -kavram olarak tabii, kelime değil, yani varlık. O var.

Benlik Varlıktır

Benlik nedir? Benlik varlıktır. Bu kadar aslında. “Benlik, işte yaşadıklarımızın bizde meydana getirdiği kimlik algısıdır” dedin mi orada tuzağa düştün demektir. Neden? Çünkü bak “ben”, benlik -buradaki bencillik anlamında almayın, ben olarak, ben kavramı, ben hakikati. Benlik varlıktır ve onun varlığı Yaratıcı’ya dayanır. O yüzden O varsa ben varım. Sahte benliğin varlığı da, sahte benlik olması için aslında yine o “ben”e ihtiyacı var.

Yüzük ve Saç Örneği: Küçük Özdeşleşmeler

Böyle konuşurken de böyle gösteriyorum falan, siz de bakıyorsunuz, gözünüz dokunuyor falan, siz kendi yüzünüze bakıyorsunuz, “vay be ne güzel yüzükmüş” falan. Şimdi ya üstünlük hissedersiniz ya aşağılık hissedersiniz ya da bir gıpta hissedersiniz. Ya da “bak kendini gösteriyor” falan filan, oradan bir hikaye çıkar. Yani bu hikaye niye çıkıyor? Çünkü bir yüzük üzerinden veya bir saat üzerinden veya giyim üzerinden veya görüntü üzerinden -birinin saçı dökülmüş, saçı gür olana bakıyor. “Senin de…” diyorum, “niye bunu diyorsun, kendini tanımladın” -aslında konu sadece bir yerde saç var, bir yerde saç yok, değil mi? Bu kadar basit bir şey. Ama olay bu kadar basit olarak mı algılanıyor? Hayır, olduğu gibi algılamıyorsun. Bir sürü duygu geliyor, bir sürü duyguya da “ben” diyorsun. Yani bir sürü duygu gelse gene mahsuru yok, sadece bir duygudur o. Mesela derim ki “o saç güzel duruyor”, mesela, o kadar. Ama “benim saçım bak ne oldu?” “Benim” dedim, “benim saçım”, “onun saçı” falan -orada başlar. İşte “ben” kavramını devreye sokup, daha doğrusu beni yanlış bir şeylerle eklemlediğinde problem oluyor.

Bakın, dışarıdaki bir olay nedeniyle değil, burada bunu ayırmamız gerekiyor -dışarıdaki bir olay değil, buradaki problem. Hani ben hep örnek veririm ya: İşte bir kedi doğurur ama “ben anneyim” demez. Neden? Çünkü o, bizim idrak ettiğimiz manada bir ben bilinci yoktur. Yoksa aklı yok değil yani, bu akılla ilgili bir şey değil. Akıllı olsaydık ama benlik olmasaydı hiçbir problem olmayacaktı; akıllı olmuş olacaktık ama benliğimiz olmayacaktı, mesela “ben anneyim” falan demeyecektik. Tırnak içinde belki daha akıllı bir annelik yapacaktık, ama “ben anneyim” başta bir şey.

Kedi ve Anne Olmak

İşte bunu böyle çok ilginç olarak izlemiştim bazı insanlarda. Mesela böyle bir çocuğa bir başka kadın -yani annesi olmayan bir başka kadın- çok ilgi gösteriyor, ona hediyeler alıyor; bir süre sonra o çocuk, ona çok ilgi gösteren, ona çok hediyeler alan kadına “anne” demeye başladı mesela. Bunu deyince, tırnak içinde, bakıyorum hemen bir şaşkınlık oluyor bazı bayanlarda. Niye oluyor acaba? Şöyle bir düşünün, bunu garipsiyen içinizde bir benlik olabilir değil mi mesela? Erkek kadın fark etmez. Aslında orada bir problem yok değil mi? Bir başka kadın, benim bedenimin doğurduğu çocuğa şefkat ediyor ve o çocuk da onu anne olarak algılıyor. Şimdi bunda bir problem var mı? Yok aslında. Güzel bakıyorsa, ihtimam gösteriyorsa, şefkat ediyorsa bir problem yok.

Ama problem kimde oluşuyor? “O benim çocuğum.” Yani ben ve çocuk arasında ne yaptım? Yapıştırdım bunları, bunlar yapışık şeyler. “Benim çocuğum” -o çocuk bir çocuk değil, benim çocuğum. Ve ben onunla kendimi tam hissetmeye başlıyorum, onunla daha bir varlığım büyüyormuş gibi hissediyorum. Hani bizde vardır, “evrimsel psikolojiye göre her canlı soyunu devam ettirmeye çalışıyor” derler. Bu bazı evrimci yorumcuların hayvanlara bir sanki akıl yüklemesidir. “Her tür kendini devam ettirmek ister” -öyle bir şey yok hayvancağızda yani, iyi ki öyle bir yükü yok. O sadece kendisine yüklenen bir programı yaşıyor, o kadar. O program konmasa yaşamayacak onu; üreme güdüsünü Yaratıcı koymasa veya tabiat koymasa diyelim, o hayvan üremeyecek yani. O hormonları olmasa o hayvan çiftleşmeyecek. Bu kadar basit bir şey. Bunun “türünü devam ettirmek istiyor” gibi bir hikayeyle bir ilgisi yok yani.

“Benim Çocuğum”: Yapıştırma

İşte biz burada arkadaşlar ne yapıyoruz? Aslında beni hep bir şeylerle eklemlendiriyoruz. O ben bir türlü rahat bırakılmıyor, bir türlü bağımsız bırakılmıyor, onu hep bir şeye yapıştırıyoruz. Ama bu kimin aleyhine bir işlem? Benim aleyhine bir işlem. Çünkü sen “ben”i -ki o hiçbir sınırla, hiçbir eksiklikle, hiçbir zafiyetle tanımlanmaması gereken bir şey, öyle bir niteliği yok çünkü, sen onu bir şeyle sınırlandıramazsın, bir eksiklikle tanımlayamazsın.

Mesela “ben yetersiz biriyim” dediğinde ne yapmış oluyorsun? O “ben”i yetersizlikle tanımlıyorsun, kendi elinle kendi başını belaya sokuyorsun. Mesela diyorsun ki “ben ölümlüyüm” diyorsun. Nereden çıkarıyorsun? “Hepimiz ölüyoruz.” Bunu nereden çıkarıyorsun? “Herkes ölüyor.” Bunu nereden çıkarıyorsun? “Bak, ölüyor diyor.” Neye bakayım? Bedene bakıyorum, bedeni gösteriyorsun bana. Peki bedenin ölümü benim ölümüm müdür? Değil mi? Ama ne yapmışım? Beni bedenle özdeşleştirdim. Oradan “ben güzelim, ben çirkinim, ben yakışıklıyım, ben uzunum, ben kısayım, ben uzun yaşayamıyorum, yaşayamayacağım, bizim atalarımızda hep böyle kalp krizi problemi var, kırkından önce ölüyorlar” -bir sürü şey ekliyorsun, hep yapıştırıyorsun, hep eklemliyorsun. İşte “ben ölümlüyüm” diyorsun, hepsini eklemledin. Ve kimin aleyhine? Bu benim aleyhime. Neden? Çünkü bunun gibi en güzel kıvamda yaratılmış, Allah’ın sonsuzluğuyla sonsuz olan bir şeyi sen sonlu, eksik, hasta, problemli bir şeye eklemliyorsun. Bu kimin aleyhine işliyor? Benim aleyhime işliyor, varlığımızın aleyhine işliyor.

Adem ve Ağaca Yaklaşmama Emri

Allah Adem’e niye “yaklaşma” dedi? İşte bunun için yaklaşma dedi. Aslında yaklaşmaman gereken şey özdeşleşmedir. Yani bir şeyi ne yaptın? İçselleştirdin, onunla özdeşleştin. Aslında “o ağaca yaklaşma” yani bir şeyle özdeşleşme demek. İşte onun meyvesinden yiyince ne oluyor? Sen onunla kendini tanımlamaya başlıyorsun. Kendini bir şeyle özdeşleştirdiğin an, o seni, sen onu yiyor.

Mantarı Yemek, Mantarın Seni Yemesi

Mantar yersin ama zehirliyse mantar seni yer ve seni öldürür, değil mi? Sen mantarı önce öldürdüğünü düşünürsün, iyice bir ormandan kesersin, o zehirli mantarı güzel pişirirsin, hatta tavada “öldü mü, ölmedi mi, iyice kızardı mı” diye bakarsın; sen onu öldürürsün, sonra o seni öldürür. Özdeşleşme böyle bir şeydir. Özdeşleşme ilk önce bir kısım zamanlarda ve durumlarda çok tatlı gelir. Dersin ki “benim çocuğum.” “Ne hissediyorsun abi?” “Ya çok iyi hissediyorum, çok hoşuma gidiyor.” Benim bazı evlenen arkadaşlarım olurdu, böyle çocuğu olur, “abi çok farklı bir duygu” falan. “İyi, güzel” diyorum, “çok güzel bir duygu.” Şimdi ben de evlenmemişim, çocuğum yok, “tamam” diyorum -geçiştirmiyorum, “doğru” diyorum, hatta ekstradan tasdik ediyorum, “çok güzel bir duygu” diyorum.

Ama onun maksadı ne? “Ben de öyle bir duyguyu yaşayayım.” Sanki bu duyguyu yaşamak varlığımızı arttırıyor zannediyor, öyle bir zanna sahip. “İşte bak, bir çocuğum oldu.” Hatta benim bir arkadaşım vardı, iki erkek çocuğu oldu, çok meşguliyeti olduğu için o kadar farkında değil gibiydi falan; bir kız çocuğu oldu, “bu kız çocuğu farklı oluyor ya” dedi, oradan makarayı sarıyor artık: “İşte baba, kız çocuğu falan, baba kız bambaşka bir şey” falan, öyle devam ediyor.

Bu nedir arkadaşlar? Bu cehaletin dibidir yani aslında. Ama bize hepimize normal gözüküyor değil mi? “Ne güzel” diyorsun. Peki, bir çocuğun dünyaya gelmesine Allah’ın seni vesile kılması güzel değil mi? Tabii ki güzeldir. Biz bunları eleştirmiyoruz, bazen yanlış anlaşılıyor. “O zaman evlenmeyelim mi, çoluk çocuğumuz olmasın mı?” Bunu kastetmiyoruz arkadaşlar. Kastettiğimiz şey şu: Ben hiçbir şeyle özdeşleştirilmemeli. “Benim evladım, benim eşim, benim buyum, benim villam, benim arabam, benim itibarım, benim saygım”, ne derseniz deyin.

Kalp Kabe’den Daha Mukaddes

Yani o “benim” diye hiç yaklaşmaman gereken bir yer var. O, Allah’ın evidir aslında. Ben, Allah’ın evidir. O yüzden Allah’ın evine put sokmamak gerekir. Ama biz neyle övünüyoruz? Hz. Muhammed’le neyle? Putları çıkarmış Kabe’den. Eee sana ne, yani bunun seninle ne ilgisi olabilir? Senin evinde put dolu ama sen diyorsun ki Hz. Muhammed putlardan Kabe’yi temizledi. Bir de gidip Kabe’yi tavaf edip huşu sergileyeceksin zannediyorsun. Sen kendin put haline gelmişsin, Kabe’yi tavaf ediyorsun. Hani bunu “Kabe’ye gitmeyin, hacca gitmeyin” diye söylemiyorum. Asıl olan şey nedir? Bakın tekrar söylüyorum: Ben, Allah’ın evidir.

Hatta bununla ilgili bazı zatların güzel sözleri vardır. Denir ki Kabe’yi İbrahim ve onun babası -veya neyse- insanlar yapmış. Ama kalbi -insanın kalbini, tabii bu buradaki kalp değil, yani özünü, senin aslını- bir şeyin kalbi onun merkezi demektir. Senin merkezin nedir? Ben bilincidir, varlıktır. Onu kim inşa etmiş? Onu Allah inşa etmiş. O zaman Kabe mi daha mukaddes, insanın kalbi mi daha mukaddes? O zaman düşün, nasıl bir kalp taşıyorsun? Veya kalp ne demektir? Kalp duygusallık değil ki. “Benim kalbim çok yumuşak” diyor -duygusallıktan bahsetmiyoruz. Senin kalbin, senin öz varlığın, o gerçek ben bilincin. Oraya hiçbir şeyi sokmayacaksın. Bakın orada hiçbir şey yoktur değil mi? Neden? Çünkü oraya bir şey konmaz ki. O tamdır, o eksiksizdir, o mükemmeldir, o bir şeye ihtiyaç duymuyor ki. Bir şeye ihtiyaç duymayanı sen sanki bir şeye muhtaç zannediyorsun.

CV ve Kendini Büyütmek

“İşte ben” -ne ben? Biraz anlat, ne ben? Sade ben yani. Çok yabancı kalıyor. Kime yabancı kalıyor? Egona. Mesela bazı insanlar var, CV’ni ver dersin böyle 4-5 sayfa doldurur ki CV uzun bir şey olsun. Okumaktan yorulursun. Neden? Dolu olsun diye. Halbuki sen doldur: “Benim annem, benim babam, benim kardeşlerim, benim evladım, benim eşim, benim arabam, benim evim, benim kitaplarım, benim sandalyem.” Ne yaptın sen? Kendini mi büyüttün, yoksa kendini bunlarla mı küçülttün? Hangisi büyük? Sen bir şeyi karıştırıyorsun orada. O ben sonsuz bir şey, sınırsız bir şey. Sen onu neyle güya doldurdun? Sınırlı şeylerle, eksik şeylerle, ölümlü şeylerle, geçici şeylerle. Ne yaptın onu sen? Onu zenginleştirdin mi, yoksa azalttın mı, sınırlandırdın mı?

Varlıklı Olmak: Dildeki Cehalet

Bakın bu bizim dilimize de sorunlu kelimeler sokmuş. Mesela diyoruz ki “adam varlıklı.” Ben mesela “ben varlıksızım” diye üzülüyorsun. “Adamın varlığına bak” diyorsun, “varlıklı insan, çok varlıklı bir aileden geliyor.” Bu ne kadar cahilce bir kelimedir. Ama bizim için normalleşmiş, çünkü cehaletimiz dilimize de yansıyor. Mesela “varlıklı” diyor -Allah diyor ki hepiniz fakirsiniz, ama biz birbirimizle ilgili diyoruz ki “çok varlıklı bir aile.” Hani Kur’an diyor ki hepiniz fakirsiniz; kendini çok varlıklı görüyorsun değil mi? Neyle varlıklı görüyorsan -bu birisi için ilim de olabilir, ne olursa olsun- “çok biliyorum” dersin, o da sahte bir varlık algısıdır.

Bilgi ile Kendini Bilmek Farkı

“Abi adam her şeyi biliyor.” Emin misin? Adam böyle bıraksan iki gün arka arkaya susmadan konuşacak. Tamam da ne konuşuyor, hiç ona baktın mı peki? “Kendini biliyor mu?” “Ona bakmadım.” E neye baktın? “Çoğu her konuda konuşuyor adam, dinler tarihinden konuşuyor, sosyolojiden konuşuyor, bilmediği filozof yok.” Sonra kendini biliyor mu? Diyelim bilmiyor. O zaman onun bütün ilmi boşa gitmiştir -onun için boşa gitmiştir, o bildiği şeyler boştur anlamında değil. Ama mesela bizim ne kadar buna dair idrakimiz var değil mi? Mesela biri bir şey biliyor, çok iyi biliyor, “çok bilgili” diyoruz. Ne açıdan çok bilgili, ama bunu idrak ederek mi söylüyorsun? Diyebilirsin: “Bu insan inşaat konusunda çok bilgili” veya “resim konusunda çok bilgili”, olabilir, bu objektif bir ifade. Ama dersen ki “bu adam çok şey biliyor ya, sanat deyince bilmediği şey yok” ve onu öyle bir gözünde abartıyorsun ki sanki kendini çok iyi biliyor -belki kendini hiç bilmiyor.

Bak Yunus (Emre) da bunu söylüyor aslında değil mi? “İlim bilmek, ilim kendin bilmektir; kendini bilmezsen bu nice okumaktır.” O sadece tıpkı bin gigabaytlık, on bin gigabaytlık bir bilgi bankası gibidir; ona basarsan tuşuna, sana birçok bilgi verir. Platon’un bütün kitaplarını pdf olarak koymuşsan hepsini çıkarabilir yani. Ama kendini bilmek, mesela bir bilgisayar kendini bilmez, bir masa kendini bilmez, bir hayvan da kendini bilmez. Kendini insan bilebilecek nitelikte yaratılmıştır. O kendilik bilinci ben bilincidir ve o mukaddes bir şeydir. O mukaddes şeye sen ne katarsan kat, onun kutsiyetini gölgelersin.

Kabe’ye Put Konması Örneği

Bakın hep söylüyorum, Kabe’ye put koymakla Kabe kutsallığından bir şey kaybetmez. Ama Kabe’ye o gözle bakan bir şey kaybeder. Yoksa Kabe’yi Hz. Muhammed putlarla doluyken de tavaf etmiştir. Şimdi Kabe putla doluysa hangi Müslüman o rahatlıkla tavaf eder, merak ediyorum, değil mi? Ve işte diyoruz ki “zemzem tavırı yapmış” -yapana bırak, sen Kabe’nin hakikatine bak. Kabe’nin hakikatine herhangi bir şey yapılabilir mi, zarar verilebilir mi? Kabe’nin binasına demiyorum, Kabe’nin duvarına demiyorum -Kabe’nin hakikatine, Kabe’nin temsil ettiği hakikate bir zarar getirilebilir mi? Hayır, getirilemez. Senin hakikatine bir zarar getirilebilir mi? Hayır, getirilemez. Ama sen kendi kendine yanlış düşünce, duygu, anlayışlarla onun hakikatini kendi açından gölgeliyorsun. Senin hakikatin yine aslında etkilenmiyor. Ama sen kendini özdeşleştirdiğin yanlış şeylerle tanımlıyorsun; kendini bir şeylerin üzerinden şanslı veya şanssız olmakla, istediğini elde edip edememe üzerinden mutlu veya mutsuz olmakla tanımlıyorsun.

Mutsuzluk = Özdeşleşme

“Mutsuzum” diyorsun, “o kadar mutlu değilim” diyorsun. Niye? “Şu şeyler olmadı.” Ya bunu gülerek söyle, neşeyle söyle mesela; niye mutsuzsun ki? “Dünyada istediğim şeylerin çoğu olmadı abicim ya ama çok mutluyum” -o sadece bir olgudur değil mi, bir şeyleri istedim olmadı, bu kadar. Ama bak onunla ne birleşiyor? Bir duygu. O duyguyla ne birleşiyor? Sen. En büyük tuzak orası. Sen neyle özdeşleştin? Mutsuzluk duygusuyla. Mutsuzluk neden oluştu? İstediğin bir şeyin olmamasıyla. O zaman sen ne hale geldin? Sen mutsuz hale geldin.

*Soru:* Hocam, ben bir tane isteklerimin olmamasından bahsediyordum…

*Cevap:* Belki bunu kastediyorlar: Sen neden dolayı mutsuz oldun? Hemen cevap şu: “İstediklerim olmadı.” Hayır. İstediklerinin olmadığı için mutsuz olmadın. İsteklerinin olmaması sende hoş olmayan bir duygu oluşturuyor. Yani isteklerin olmaması hoş olmayan bir duygudur, duygusal olarak hoş olmayan bir durumdur. Bak dikkat edin buraya. Mesela diyelim ki burada bir termometre var, buradaki havayı ölçüyor; o havayı ölçer, ona “iyi kötü” demez. Yani örneğin isteklerin olmaması hoş bir duygu değildir, bu kadar; o bir duygudur, nötr bir duygudur, kendi halinde bir duygudur. Ama sen ne yaptın? O hoş olmama durumunu aldın, benliğinle özdeşleştirdin: “Ben kendimi hoş hissetmiyorum, ben kendimi iyi hissetmiyorum” dedim. O zaman mutsuz oldun. Niye mutsuz oldun? Kendini oradaki duyguyla özdeşleştirdin. Ve bütün hikaye böyledir, hepimizin hikayesi böyledir.

O yüzden mutlu ve özgür olmakla aramızda bir engel yoktur. Ama bizim zihnimiz neye odaklanır? “Mutlu ve özgür olman için bir şeylerin değişmesi lazım, bir şeylerin olması lazım, bir şeylerin de artık olmaması lazım.” İşte neyse o, arzunuz ve korkunuz, onun üzerinden “ne olursa mutlu olursun” değil mi? Bizim en çok birbirimize sorduğumuz şey odur: Niye mutsuzsun ve ne olursa mutlu olursun? Bunun cevabını aramaya gerek yok ki, bunun cevabı basit, bunun cevabı açık. Niye mutsuzsun? Özdeşleştiğin için mutsuzsun. Mutlu olmak için neye ihtiyacın var? Özdeşleşmemeye ihtiyacın var. Bu kadar. Soruları çoğaltmaya gerek yok. Biz soruları çoğaltıyoruz, çoğaltıp onlara cevap bulmaya çalışıyoruz. Halbuki ihtiyacımız olan asıl soru ve onun asıl cevabı var: Mutsuzluk mu hissettin? Hemen şu noktaya gel: Ne ile özdeşleştim?

10 Yaşındaki Çocuk ve “Kötü Hissetmek”

Geçen bir çocuk vardı. Diyorum ki “başarısız olsan ne hissedersin?” “Kötü hissederim.” “İstediğin olmayınca ne hissedersin?” “Kötü hissederim.” “Baban senin istediğin şeyi yapmadığında ne hissedersin?” Çocuk 10 yaşında falan. “Kötü hissederim.” Tabii “kötü”, birçok duyguyu içine soktuğumuz bir kavram. Aslında çocuğun hali şu: Başarısızlık olduğunda kendini başarısız hissediyor, o yüzden kötü oluyor. Hani kendine “ben başarısızım” diyor. Babası onun istediği bir şeyi yapmadığında “ben isteği yapılmamış biriyim, ben ihtiyacı görülmemiş biriyim” diye tanımlıyor kendini. O yüzden kendini kötü hissediyor.

İşte hepimizin sakince dikkat etmemiz gereken nokta budur. Bizi mutsuz eden şey benlik bilinci de değildir. Hani denir ya, “insan çok mutlu da olabilir, çok mutsuz da olabilir” -kendini psikolojiye teslim edersen tabii ki senin mutluluğun da mutsuzluğun da buna bağlı olur. Peki niye peygamber mutsuz olmamış? Bakın bir şeye hüzünlenebiliriz, mesela dünyadaki bir kötülüğe bir haksızlığa hüzünlenebiliriz, onun için elimizden geleni yapmak için mücadele edebiliriz. Ama niye mutsuz olmamalıyız? Çünkü özde mutsuzluk yoktur. Olmadığı için, aslında benim kendimi mutsuz etmem için bir şeye ihtiyacım var. O da ne? Özdeşleşebilme yeteneğine ihtiyacım var. Özdeşleşebildiğim için mutsuz oluyorum, başka bir nedenle değil. Huzursuzluğumuzun da nedeni odur, kendimizi kötü hissetmemizin de nedeni odur.

Sahte Utanç: Marka Giyim Örneği

Saçma şeylerden utanç duymamızın da nedeni odur. Diyelim ki utanç duygusu niye verilmiş insana? Fıtratına, özüne yakışmayan bir şey yaptığında sana işaret etmesi için verilmiş bir duygu; “bu sana yakışmıyor” yani. Yoksa eski bir elbise giydim diye, hatta yamalı bir elbise giydim diye utanman gerekmez ki. Ama dışarıdan öyle bir algıyı miras almışsam -“bu elbise güzel ama bu elbise o kadar güzel değil” gibi- elbise üzerimizi örtmek içindir, bu kadar. Ama işte yamalı -hep söylerim- 20 sene evvel biriniz, anneniz pantolonunuzu yıkarken bir yere taksaydı ve yırtılsaydı ve “kızım/oğlum bunu giy” deseydi, utanırdınız değil mi? Ama şimdi göğsünüzü gere gere giyiyorsunuz. Fark ne? Fark, senin zihninin bir şeye “bu kötü, bu şu” demesi öbürüne de “bu iyi” demesinden kaynaklanıyor. Bunlar sahte utançlardır.

Mesela bir insan maddi olarak eksiklik içinde olmaktan utanmamalıdır. Ama bundan utanıyorsan o zaman ne dersin? “Utanıyorum, böyle bir şeyden utanıyorum.” Diyelim ki bütün arkadaşların marka giyiyor, sen giyemiyorsun, tırnak içinde utanıyorsun. Niye? “Marka giymek üstün bir şeydir, o bir yeterlilik alametidir, zenginlik alametidir, zenginlik de üstünlük demektir. Ama marka giyememek fakirlik alametidir, fakirlik eksiklik demektir, eksiklik de kötü bir şeydir.” Bu kalıp üzerinden, diyelim ki markalı bir şey giymediğin için utanırsın. Bu nedir aslında? Sahte bir şeydir. Ama sen o sahte düşünce ve duyguyu “ben” ile özdeşleştirirsin. Ve dersin ki “ben kendimi eksik hissediyorum, niye arkadaşım giyerken ben giyemiyorum, kendimi eksik hissediyorum.” Ne yaptın? Aldattın kendini, kendini bir markaya mahkûm kıldın; ezdirdin onu, kendini bir bilmem ne markasına ezdirdin, bilmem ne arabasına ezdirdin, eziklik hissediyorsun.

Ne yapmış oldun sen? Mukaddes olan bir şeyi çamura atmış oldun aslında. Mukaddes olan bir şeyi değersizleştirdin, farkında değilsin. Allah’ın izzetle, şerefle en güzel kıvamda yarattığı bir şeyi değersizleştirdin. İşte insanın kendine yaptığı en büyük haksızlık budur. Sonra değersiz olan bir şeyi değerli kılmaya çalışırsın: Parayla, başarıyla, sosyal medyayla.

10 Yaşındaki Çocuk ve “Ne Olacaksın?” Sorusu

O on yaşındaki çocuk bana diyor ki -diyorum “ne olacaksın büyüyünce”- o dedi “aslında ben ne olacağımı biliyor musun” dedi. Önce ben ona dedim ki “sen zaten olmuşsun, ne yapacağını bana söyle” dedim. “Ne olacağım?” Tehlikeli bir sorudur. Tehlikeli cevapları da vardır. Yani soru da tehlikelidir, cevap da tehlikelidir; atom bombası gibidir, sizi mahveder orada. “Ben şu olmak istiyorum” dediğin anda bir kere olmuşluğunu unuttun -yani varlığını unuttun. Mesela var olma mücadelesi veriyorsan, sen var değilsin demektir; varlığını unuttun ki var olma mücadelesi veriyorsun, değil mi? Olmaya çalışıyorsan, demek ki olmuşluğunu unuttun, olmaya çalışıyorsun. Ama mesela “ben şunu yapacağım” -evet, yapabilirim, yapamayabilirim.

Önce çocuğa ilk soruyu attım, dedim ki “o ne olmak değil” dedi, “ne yapmak istiyorsun” dedim. “YouTuber’lık yapmak istiyorum” dedi.

YouTuber Örneği ve İzlenme Sayıları

Şimdi oradaki aslında nedir? Benlik, tabii mizaç nedeniyle -bir “olmak” değil, “biliyor musun” diyor falan, “yüz bin kişi izliyor”, “yüz bin kişi olunca bilmem ne veriyorlar” falan filan- bak aslında nedir bu? Özdeşleşmelerimiz, bunlar hepsi birer özdeşleşme. Peki bu çocuğa ilahi vahyin söyleyeceği en güzel mesaj nedir? “Nefsini temizle” diyecek tabii ki. Ama bu büyüse, Kur’an’a bakacak: “Nefsini temizle.” Niye diyor ki “temizle”? Ne var ki? Bir de kibirle bakacağız kitaba. “Nefsinizi temizle” -işimiz gücümüz yok, temizle. “İşte bu günah, şu günah, YouTuber olmak günah, rüya günah” -sana niye bunları diyor? Çünkü sen kirlenmişsin, kendini kirletmişsin, kendini ezdirmişsin, kendini sahte şeylere mahkûm kılmışsın, kendini onların altında görüyorsun.

“500 bin izlenen, 100 binin üzerinde sen, 100 bin, ne 100 bin, 10 bin” -dedim ki “beni 8 bin izliyor olsun” dedi, “bir şey olmaz, ben eziyim orada.” Yani ben de o durumu kabullensem kendimi ezik hissedeceğim: “Kim bu 100 bin izlenen, bu 500 bin izlenen, kim” diyeceğim, çünkü egom onları geçmek isteyecek ya da diyecek ki “bizim kaderimiz bu, onlar çok şanslı”, tabii bir kıskançlık hissedeceğim falan. Hikaye böyle dönecek. Neyin üzerine dönüyor? Hikaye. Mevlana’nın dediği bu: “Dünya” diyor, “gaflet üzere dönüyor.” Gafletten kurtulsak aydınlanmış olacağız.

Peki bireysel olarak gafletten kurtulma şansımız ve imkanımız yok mu? Kesinlikle var. Bunun için kendimiz dışında bir şeye ihtiyacımız var mı? Yok. Zamana ihtiyacımız yok, mekana ihtiyacımız yok, birilerine ihtiyacımız yok. “Biraz kilo vereyim veya kilo alayım” -buna ihtiyacımız yok. Kilo vermek de başka bir dert, almak da bir dert değil mi arkadaşlar? Bazı çocuklara bakıyorum, “kilo alamıyorum” sonra gidiyor, holünü güçlendiriyor, bilmem neler yapıyor, protein şeyleri. Bak bütün bunlar aslında boş hikayeler. Çünkü kendini beden üzerinden tanımlıyorsun. Arada bir fark yok, alsan da aynı hikayenin bir parçası, versen de aynı hikayenin bir parçası. Kendini bunun üzerinden tanımlıyorsan yanlış bir yerde duruyorsun demektir.

Kapanış: İhtiyaç Duyduğumuz Şeylere İhtiyacımız Olmadığını Bilmek

O zaman son söz şu: Kendimizi bilmek için bir şeye ihtiyacımız yok. Hatta kendimizi bilmek için, ihtiyacımız olan şeylere ihtiyacımız olmadığını bilmeye ihtiyacımız var.

*Katılımcı:* Çok zor cümleydi hocam.

*Cevap:* Evet, kolaylaştıralım. Hiçbir şeye ihtiyacımız yok kendimizi bilmek için. Eğer bir şeye ihtiyacımız varsa o da şudur: İhtiyaç duyduğumuz şeylere ihtiyacımız olmadığını anlamak. İhtiyaç duyduğumuz şeylere ihtiyacın yok. Ama içeriden biri diyor ki “benim ihtiyacım var.” İşte onun farkına var, onu ayırt et. Onun farkına varmak demek ondan farklısın demektir, o farkı gör, sen o değilsin. O diyor ki “benim ünlü olmaya ihtiyacım var, şuna ihtiyacım var, buna ihtiyacım var” -bir sürü şeye ihtiyacım var diyor. Bir dur, bir sakince bak -hemen reddet demiyorum, sadece bir bak. O ne zaman senin içine kaçtı, o düşünce, o duygu? Bak, on yaşındaki çocuğun içine neler kaçmış. Ve eğer bu yetişkinlik döneminde bunlardan arınmazsa ne olur? Başına büyük bir bela almış olur.

İşte bizim ihtiyacımız, ne ile özdeşleşmişsek onu fark etmek ve ondan ayrışmak. Ve bundan sonra da özdeşleşmemeye dikkat etmek. Yani insanın hatırlaması gereken şey budur; en büyük zikir de budur. Hatırlayacağın en kıymetli şey budur: Sen hiçbir şeyle tamamlanacak bir varlık değilsin, çünkü tamsın. Var olmaya çalışmak zorunda değilsin, çünkü varsın. Olmaya çalışmana gerek yok, çünkü olmuşsun.

Evet, teşekkürler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - (Bakara Suresi: 35) — Adem’e “bu ağaca yaklaşma” emri - (Fatır Suresi: 15) — “Ey insanlar, siz Allah’a muhtaçsınızdır” (hepiniz fakirsiniz)

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş

Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.