Adem Kıssası ve Ego Bilincinin Düşüşü

Kısa Özet

Sohbette Adem ve Havva'nın cennetten "ağaca yaklaşma" uyarısına rağmen ondan yemesi, insanın izafi (göreceli) benlikle özdeşleşerek gerçek, birlik bilincinden düşüşünü simgeleyen bir kıssa olarak yorumlanıyor. Mutluluğun elde edilecek bir şey olmadığı, insanın bizatihi mutluluğun kendisi olduğu, bunu örten şeyin ise ego/benlik bilinci olduğu anlatılıyor. Sohbetin ikinci yarısında "ben" dediğimizde neyi kastettiğimiz sorgulanıyor; hayatın bir hikaye olarak yaşanmasının, bu hikayeyi "benim hikayem" sanmanın yanılgısı ve gerçek mutluluğun özde, egodan bağımsız olarak zaten var olduğu vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Mutluluk elde edilecek bir şey değildir; insan bizatihi mutluluğun kendisidir, bunu örten ego bilincidir.
  • Ağaca yaklaşmak ve meyvesinden yemek yanlış değildi; yanlış olan, "mutlu olacağım" zannıyla yemekti.
  • İnsan "ben" dediği hikayeyi kendi hikayesi sanır; halbuki bu, izafi benliğin deneyimlediği bir hikayedir.
  • Perdeyi kalınlaştıran günah değil, kendini günahkâr bir benlik olarak tanımlamaktır.

Adem Kıssası: Düşüş ve Gerçek Mutluluk

Aslında kutsal kitaplarda geçen, başta da Kur'an-ı Kerim'de geçen Adem kısasını anlayabilsek ve doğru bir şekilde onu çözümleyebilsek, aslında hayatta hiçbir problem kalmayacak. Neden? Çünkü Adem kısasında anlatılan şey, insanın gerçek mutluluk, gerçek huzur ve gerçek varoluş halinden nasıl bir yanılgıyla düşüş yaşadığı ve o düşüşten dolayı nasıl bir sürece mahkum olduğunu anlatıyor. Ama biz, istisnasız olarak bütün inananlar ve inanmayanlar da dahil olmak üzere hepimiz, Kur'an-ı Kerim'de anlatılan o yanılgıyı tam anlamıyla yaşıyoruz.

Orada anlatılan en temel şey nedir? Adem ve Havva, yani aslında insanoğlu diyebiliriz buna, orada mutluydu; cennette mutlu ve huzurluydu. Hiçbir şeyi yoktu, ihtiyacı, mahrumiyeti, eksikliği yoktu. Ve orada bir ağaca yaklaşmaması tavsiye edildi. Neden? Çünkü orada dikkat çekilen şey "yaklaşma" uyarısıdır. Aslında bu nedir? Bir şeye yaklaşmamanın ifade edilmesi, uyarılması, kişinin dikkat etmesi gereken bir şey olduğuna işaret eder. Bazıları itiraz eder: "Cennette madem yasaktı, niye o ağaç vardı?" Aslında ağaç bizatihi kötü bir şey değil. Peki niye "yaklaşma" diyor? Çünkü yaklaşılması ve tecrübe edilmesi çok dikkat gerektiren, çok yüksek düzeyli bir farkındalık gerektiren bir şey olduğu için. O yüzden Allah "bu ağaca yaklaşma" dedi.

O ağaç neydi? İzafi yaratılış düzeyi, aynı zamanda senin izafi bir benliğe sahip olman. İzafi benliğin özelliği nedir? Onun bir bedeni var, maddi bir bedeni var. İkincisi, ondan önce görünürde Adem ve Havva'nın ayrı bir varlığı var gibi gözüküyor ama aslında bir idiler; farklı bir bedenlenme, ayrı bir cismaniyet yoktu. Ağaçtan yediklerinde ise örtündüler; yani ikilik oluştu, birbirini tamamlayan bir bütünlük içindeyken ayrıldılar. O yüzden örtündüler; o izafi ve göreceli zıtlık aslında asıl olmadığı için örtündüler. Yani bir ayıp olduğu için değil; orada aslında temel anlamda bir cinsellik de söz konusu değil, cinsellik onun sadece yansımalarından biriydi. Ayrıştılar; ben ve sen oldu. Orada ben ve sen algısı karşısında hoşnutsuzluk duydular, çünkü bu bir düşüştü; o düşüşe karşı, o ayrı bedenlenmeyi ifade eden noktada kendilerini örtme ihtiyacı duydular.

Ve Allah onlara ne dedi? Tevrat'ta geçer: Erkek çalışıp kazanmakla hayatını devam ettirecek, kadın sancıyla doğuracak. Aslında orada anlatılan şey şudur: İnsan, ego bilinci düzeyinde zorluk yaşar, sıkıntı yaşar, problem yaşar. Ego bilinci der ki: "Başarılı mısın? Tam değil, başarılı olmam lazım" - al sana bir acı ve sancı. "Seviliyor musun, önemseniyor musun, hayattan ne kadar iyi başardın, ne kadar değerlisin?" Yaşın geçti mi? Al sana dert. Çünkü egonun bedeni var, yaşı var, bir hikayesi var; ne yapacak bunlarla? Acı çekecek. Ego bilinciyle acıdan kurtulabilir misin? Hayır, kurtulamazsın; böyle bir imkan yok.

Bakın, yeryüzünde onun için kısa bir geçimlik vardır diyor Allah. Bizim temel hikayemiz şu: Düşmeye devam mı edeceğiz ve düştüğümüz yerde kalmaya devam mı edeceğiz, yoksa düştüğümüz noktadan asıl kaynağımıza mı döneceğiz? Hayattaki temel soru bu. Dindarlık da burada yatar, dinsizlik de burada yatar. Bir insan görünüşte dindar olabilir; ego bilincinde yaşıyorsa, gerçek anlamda dindarlığı yaşamış olamaz. İstediği kadar dindar olmaya gayret etsin, namaz, oruç vesaire yapsın; eğer o ibadetler onu bahsettiğimiz bilincin üstüne çıkarmıyorsa, gerçek anlamda dindarlığın ne olduğunu algılayamıyor demektir.

Gerçek anlamda dindar olmak, düşüşün ne olduğunu, kendisinde düşenin ne olduğunu, düşmüş bilincin ne anlama geldiğini bilmeyi gerektirir. Eğer bu düşmüş bilincin ne olduğunu anlamazsan din anlaşılmamış demektir; kendini anlamamışsın demektir. Din dediğimiz şey böyle dindarlık, kendini bulmaktır; asıl kendini bulmaktır temel şey budur. Ve bu mesele anlaşılmadığı müddetçe din anlaşılmış olmaz. Bütün kadim geleneklerde en başta gelen ve en çok vurgulanan kıssa Adem kıssasıdır; Tevrat'ta var, İncil'de var, Kur'an'da var, birçok gelenekte var.

Nasibin ve Ahiretteki Payın

İnsanoğlunun bir deneyim imkanı olarak kendisine verilen bir benlik bilinci ile bunun üstünde olan bir asıl bilinci vardır. Şimdi ben eğer düşmüş bilinç ile yaşarsam, hayatta onun sınırlarından çıkma şansım yok, onun paradigmasına, mantığına, mentalitesine mahkumum. Onun birçok isteği var: Yaşlanmamak, genç kalmak, güzel olmak, başarılı olmak, hayattan keyif almak, birilerinden daha iyi olma isteği. Türlü türlü istekleri var. Şimdi ben bunu nasıl doyuracağım? Gerçek anlamda doyurulabilir mi? Hayır, mümkün değil.

Onun için Kur'an, "dünyadan nasibini isteyene veririz" der, ama "onun ahiretten bir nasibi yok" der. Aslında orada anlatılan şey şu: Senin ego bilinçle de bu dünyadan bir nasibin olabilir, izafi bir mutluluk alabilirsin, ama o azdır, sınırlıdır. Peki ahiretten nasibi nedir insanın? Ahiretten nasibi, öldükten sonra bir yerlerdeki nasibi değil; onun ötesinden olan nasibidir. O ego bilincinin ötesinde olan bir şeyin var; buna dair nasibin olduğunu düşünüyor musun? İşte o bir tercih meselesidir.

Mutluluk elde edilecek bir şey değildir. Sen daima bizatihi mutluluğun kendisisin. Bu mutluluk arzusu, egonun doyumsuzluk, itminansızlık hissinden doğar. Bu itminansızlık, doyumsuzluk hissi kime ait? Kim doyumsuz, kim itminansız, kim "çok yaşlandım" diyor, kim "çok geç kaldım" diyor? Temel soru bu ve hiç sormadığımız bir soru; aslında kutsal metinlerin büyük bir dikkatle vurguladığı bir şey. "Adem'i yarattım, yani insanı yarattım; cennetteydi, mutluydu, huzurluydu, birlik bilincine sahipti. Ve bir ağaca yaklaşma dedim" der. Neden? O göreceli bir alem ve göreceli bir benlikle onu deneyimleyebilirsin; bu deneyim bir imkandır. Ama bu imkanı deneyimlerken elini yakmayacaksın, o deneyimin içine gömülmeyeceksin, o deneyimi yaşaman için sana verilmiş izafi benlik olduğunu zannetmeyeceksin.

Sana bir izafi benlik veriyorum diyor; bunun bir doğumu var, bir gün doğuyor, ölecek. Kimi mutlu olur kimi mutsuz olur, kimi hoşuna gider kimi gitmez; bir kısım arzuları vardır, bir kısım korkuları vardır. Ama bunlar sen değilsin; bunları deneyimleyeceksin. Kim bunları deneyimleyecek, kim bunları görecek? Hayattaki temel şey budur. Ego ile yaşıyorsan, istediğin kadar zahiren dindar ol, hiçbir şey fark etmez. Biz burada ne kadar dindarız değiliz, bunu sorgulamıyoruz; ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Anlarsak yaşayabiliriz, biliriz. Yoksa "demek ki bu kadar çaba gösteriyorum, demek ki o kadar dindar değil miyim" diye kaygı duymamıza gerek yok.

Hayat, bu düşük ego bilinciyle mi yaşanacak, yoksa bunun üstünde ve ötesinde bir hakkın var, o nasibini mi tekrar elde edeceksin? Tekrar ediyorum: Mutluluk elde edilecek bir şey değildir. Ama buna itiraz eden var, değil mi? Ego itiraz ediyor; "elde edilecek bir şeydir" diyor, "ben sana bunun nasıl elde edileceğini göstereyim" diyor. Egonun bir mutluluk projesi var; farklı ego biçimlerinin farklı mutluluk projeleri var. Ama daha üstteki bilinç diyor ki, mutluluk elde edilecek bir şey değildir, sen daima bizatihi mutluluksun, ama bunu örten bir ego bilincin var. Bu mutluluk arzusu, tatminsizlik hissinden doğar; bu tatminsizlik hissi kime ait? Bunu murakabe et, bunu anlamaya çalış - ki bu kolay bir şey değildir, ama bunu anlamaya çalış.

Mutluluk ile mutsuzluk arasına ne girdi? İnsan bazen mutsuz olduğunda uyumak ister, çünkü o mutsuz olan bilinçten rahatsız olur; gerçekten uyuduğunda insan rahattır, mutludur, huzurludur. Hatta o yüzden ayet der ki: "Biz uykuyu size dinlenme kıldık." Neden? Çünkü uyku izafi düzeyde de olsa bizi ego bilincinden biraz çıkarır. Mutluluk ile mutsuzluk arasına ego girdi; onun kökenini araştır ve daima mutlu olduğunu bil. Büyük bir mürşidin bir sözü var: "Her daim Allah'la mutlu ol." Bu ne demek aslında? Her daim sendeki ilahi özün farkında ol ve onunla mutlu ol. Ego bilincinin izafi olarak mutsuzluğu, mutluluğu olur, olabilir; ama o gerçek öz bilincini örtmemeli.

Ermiş dediğimiz insan kimdir? Ego bilincinin özünü örtmediği insandır. O da izafi olarak mutluluk, mutsuzluk olgularını deneyimler, fakat onun özünde en ufak bir dalgalanma meydana getirmez. Ben et ve kemik yığınından ibaret bir bedenim; ve yine bunun yanında duygu, düşünce ve eylemde bulunan bir özneyim, bütün her şeyin tesbih misali dizildiği bir ipliktir.

Tesbih İpliği ve Kendi Hikayemiz

Her şey o ipliğe dizilir. Sen bir iplik yapıyorsun, bütün taneler ona diziliyor; sonra sen bundan bir hikaye çıkarıyorsun. Diyorsun ki: "Tesbihimi tamamlayamadım, istediğim şeyleri gerçekleştiremedim, beni gerçekten önemseyen bir insan bulamadım, hedeflerime ulaşamadım." Şu veya bu şekilde acıyla muhatap oluyorsun. O ben düşüncesi bütün bunları aldı, iplik gibi bu taneleri dizdi. Bu iplik olmasa bebeğin hikayesi yoktur; bir yaşında, iki yaşında bebeğin hikayesi yoktur, ip yok ki dizsin. Ama sen bir "ben" dedin ya, sen ip ol. Sen ip olduktan sonra hayat sana çok tesbih tanesi verir; ama kimisi kırıktır, kimisi siyahtır, kimisi şekilsizdir. Sonra bakarsın ne kadar kötü bir hayat serüvenin var. Kimin o hayat serüveni? Benim. O ben kim? Orada kazığı çakıyorsun ve orada çakılıyorsun zaten. O ben kim? Bütün mesele budur, başka hiçbir mesele yoktur.

Kur'an'da gerçek mümini tanımlayan ne vardır mesela? Yaşıyla ilgili bir tanım var mıdır - gerçek mümin gençtir, yaşlanmaz mı? Biraz önce "ben yaşlandım" dedim, bir arkadaşımız "estağfurullah" dedi. Niye "estağfurullah" diyoruz ki? O kadar alışmışız ki. Çünkü yaşlanmak ego bilincine göre hiç tercih edilmeyen, rahatsız edici bir şey. Kimin için rahatsız edici? Kimi rahatsız ediyor? Ve onun bilinci ne, ki ben o bilince gerçek anlamda bir değer atfedeyim? Varsa bir değeri atfedeceğim, ama yok. Niye o benim adıma konuşsun ki?

Hakiki insanın yaşı yoktur. Hakiki insan mutludur ama neyle mutludur? Hiçbir şeyle. Bir şeyle mutluysan bir şeyin mahkûmusun; o zaman özgürlükten de bahsedemezsin. İnsan öyle bir şeyle mutlu olmalı ki bu bizatihi onda olsun, mutluluğunun temeli bu olsun; ta ki biri onu bizden almasın veya o bozulmasın. Gerçek mutluluk böyle bir mutluluktur. Diğer şeyler mutlu edebilir mi bizi - genç olmak, güzel olmak, şöhretli olmak, başarılı olmak, dünyevi maddi hazları tatmak? Hangisinin kalıcılığı var? O zaman sen nasıl bir mutluluğun peşindesin?

Egonun en son dediği şey şu: "Elimde başka bir şey yok, dolayısıyla bunlarla mutlu olmaya çalışacağım." Senin insan olarak elinde bir şey var; Allah sana niye cennette yaratıldığını söyledi. "Efsanevi bir hikaye mi uyduruyoruz?" diyecekler; böyle de inanabilir insanlar, saygı duyarım. Ama bak bunun insana anlattığı bir şey var: Sen nesin? Bunu kendine sormalısın. Kur'an niye bize "inin" diyor? Nereye iniyorsun, nereye indin, ne seni indirdi, indiğinde neyle karşılaştın? Bunları sormak durumunda değil miyiz? İlahi kitap açık bir şey veriyor: "İnin dedik ve indiniz." Nereye indik, ne olarak indik? Bir düşüş varsa, bu her şeyimizin düşüşü müdür, yoksa bir şeyin düşüşü müdür? Aslında tam düşüş de değil, kelime aslında "iniş" demek. "İnin" diyor.

Dikkat edin, çocuk "ben" dediği andan itibaren, o ben bilinci oluştuğu andan itibaren birçok şey peyderpey dizilir; o ipi başlar oluşturmaya ve o ipe dizilir. "Anne ben mi güzelim, kardeşim mi güzel; onu mu daha çok seviyor acaba beni mi daha çok seviyor; ben yeterli miyim, yetersiz miyim; şunu başarabilecek miyim, başaramayacak mıyım; o benden daha uzun, ben ondan daha kısayım" - başladı değil mi, hikaye başladı. Bu kimin hikayesi? Şimdi burada bir hikaye var, ama bu hikaye kimin hikayesidir? İnsan "bu hikaye benim hikayem" diyorsa baştan zaten teslim olmuş demektir. O senin deneyimlediğin bir hikaye, senin hikayen değil; izafi benliğinin deneyimlediği bir hikaye. Onun da kendine göre bir hikayesi var, ama ona sen "benim hikayem" diyemezsin. "Benim hikayem" dediğin andan itibaren sen aslında bilerek ve bilmeyerek Kur'an'daki en temel meseleyi yok saymış oluyorsun, fark etmemiş oluyorsun. Ve o seni alıp tatlı tatlı ürettiği hikayeye boğuyor, seni sarıyor, tamamen seni kuşatıyor.

Başkaları da aynı kuşatılmışlığa, aynı inişe ve düşüşe mahkum oldukları için, onlar da laflarıyla, tarzlarıyla, tutumlarıyla bizi aynı hikayenin içine daha çok gömüyorlar. Dikkat edin, biz hayatımızda birbirimizin mezarına yaşarken kürek kürek toprak atarız. Mesela "eşin seni çok seviyor mu" - "sevmiyor" - ne kadar kötü bir şey; "şurada başarılı olamadın mı" - "olamadım" - ne kadar acı bir şey; toprağa, mezarına canlı canlı toprak atıyorsun. Sen akıllı bir insansan, biri toprak atabilirse o toprağı ayağının altına koyarsın, yukarı çıkmaya devam edersin. Ama sen ne bilinçli olarak insanların mezarına toprak at, ne de birisi senin düşük bir düzeyde bir bilinç içinde olduğunu zannedip senin üzerine toprak atmaya çalıştığında onunla kavga et; o toprağı ayağının altına koy.

Kur'an'da "diri diri kızlarını gömenler niye yaptı" diye sorulacak. Bu sadece orada bir tarihi olay mı anlatıyor? Diri diri gömülen ya da diri diri gömen, her bir insan olarak bizleriz; kendi kendimizi diri diri gömüyoruz. "Ne derdin var?" diye soracaksın kendine. Bana dert üreten kim? Bana mutsuz olduğun imajını sürekli önüme koyan kim? "Sürekli bana bak, böyle olursa mutlu olursun, şöyle olursa mutsuz olursun, şu olduğu için mutsuzsun" diyen kim? Beni diri diri gömmek isteyen benlik kim? Kur'an'da anlatılan her şey her an yaşanıyor. "Allah kahretsin, başarısız oldum" diyor - bu şimdi diri diri bir gömülme sahnesi değil midir? "Yaşlandım, geç kaldım" - niye geç kaldın, hangi şeye geç kaldın, geç kalmak diye bir şey var mı? Ya da geç kalmak kimin kavramı, kimin hikayesi?

"Geç kalmış, tutunamayanlar" değil mi mesela; böyle olanlar da var, tutunamıyorlar bir türlü. Tutunamayan kim? Tutunamama kavramına sahip olan kim? "Derinlik yaşıyorlar" derler, ya da "dramların kraliçesi" oluyorlar bazen. Bunlar kim? Biz hepimiz aslında böyle, ama her birimizin farklı bir tonu var. Her birimiz farklı bir mezarlıkta yaşıyoruz. Birisinin benliği onu başarısızlık mezarlığına gömüyor; birisinin benliği onu gençlik, yaşlılık, evlenmiş, evlenmemiş, çoluğu çocuğu olmuş, olmamış; birileri onu önemsemiş, önemsememiş; istediklerine ulaşmış, ulaşamamış mezarlığına gömüyor. Türlü türlü mezar adları var. Bir kısım insanlar başarısızlık mezarlığına gömülürler; bir kısım insanlar "hayattan yeterince keyif alamadım" mezarlığına gömülürler; bir kısım insanlar "dünyada yeterince kendimi gerçekleştiremedim" mezarlığına gömülürler. Gerçek mezarlık adları bunlardır, diğerleri gerçek değildir. Bir kısmı önemsenmediği, değer verilmediği, sevilmediği mezarlığına; bir kısmı "hiç kendimi güvende hissedemedim" mezarlığına; bir kısmı "yeterince aktif ve etkin olamadım" mezarlığına gömülür. İstediğimizi seçebiliriz, eğer egoya tabi olmaya devam edeceksek. Ve bunun başka bir şeyi de yoktur.

Ölüm, Beden ve Psikolojik Benliğin Kanunu

İnsan diyor ya, herkes ölür - doğru, herkes ölür. Ama hakiki insan ölmez; ölenin hikayesi o benliğe aittir. Evet, o benliğin bir ölümü var, ama sen o musun? Cildin değişiyor ama sen psikolojik olarak onunla aynı şekilde değişmiyorsun; onun kanunu ayrı, öbürünün kanunu ayrı. Bir kısım istek ve hevesler konusunda yaşlanmıyorsun, bedenin yaşlanıyor; ama her bir şeyin kendine göre kanunu var. O zaman doğan ve ölen kim, bu kimin kanunu, kime ait bir kanundur? Bunu ayırt etmediğimiz zaman biz gerçek anlamda bir yola girmiş olmayız; o psikolojik benliğin bütün sınırlarına mahkum bir şekilde yaşarız. Üstelik o benlik mecbur ve mahkumdur - insanlara ve aleme mahkumsun. Bir şey hissettin, anlatmak zorundasın, anlaşılmak zorundasın, dikkate alınmak zorundasın, sevilmek zorundasın, başarıp birilerine bunu göstermek zorundasın. Bütün hikayesi esaret üzerine kurulu bir özne.

Kimin hikayesine inanacaksın? Birileri kutsal kitapları veya eski şeyleri "hikaye" diye yargılıyor, ama dikkat edin: Gerçeğe "hikaye" dediğinde mecburen hikayeye gerçek hükmü veriyorsun. Hakiki gerçek olanı küçümsediğinde, aslında gerçek olmayan bir şeye, izafi bir hikayeye "gerçekmiş" değeri veriyorsun. Sen o değeri bıraktığında ego diyor ki: "Zaten başka bir şeyin kalmadı, hikaye benim, hikayenin kahramanı da benim, ne diyorsam o." O yüzden dikkat ediyor musunuz, niye tasavvufi gelenekler "sen nefsinin esirisin" diyor? Bu ne demek? Temelde işte buna işaret ediyor: Sen kendini bu psikolojik, izafi benlik zannediyorsun, bunun değirmenine su taşıyorsun. Onun için hep sana denir: Mutluluğu nasıl bulacağım? Bulmayacağım, aramayacağım; bizatihi mutlu olduğumu kavrayacağım. Benim derdim bu; bizatihi o olduğumu kavrayacaksın.

Peki Adem kıssasında ne oldu? Şeytan ne dedi Adem'e? "Onu sana niye yasakladı biliyor musun" dedi, kulağına kar suyunu kaçırdı: "Mutlu olmayasın diye, ebedi bir mülke sahibi olmayasın diye, melekler gibi olmayasın diye." Halbuki yok öyle bir şey. Bu, tırnak içinde, hayattaki ilk manipülasyondur, ilk aldatıcı propagandadır. Ama biz bunu hep hayatta tekrar etmiyor muyuz? Şu alemdeki bir kısım şeylerle mutlu olacağımızı, ebedi bir mülke sahip olacağımızı iddia etmiyor muyuz? İşte anlatılan hikaye bu. Ve "ondan tattı" diyor; bakın tatmak yanlış değil, bu nazarla tatmak yanlış. Oradaki önemli ayırıcı faktör de odur: O ağaca yaklaşmak, o ağacın meyvesini yemek yanlış bir şey değildi; "mutlu olacağım" zannıyla yemek yanlıştı. Bunu da çok iyi anlamamız gerekir.

"Şunu yaşarsam mutlu olacağım, başarı elmasından bir ısırık yersem mutlu olacağım, beni çok seven bir insan bulursam mutlu olacağım" - yanlış. Bu, başarılı olmaya çabalama anlamına gelmiyor; hayatta bir sevgi, ilgi, değer, buna dair bir ilişki olmaması gerektiği anlamına da gelmiyor. Ama "ben bununla mutlu olacağım" dediğinde, o zaman elmayı ısırıyorsun; işte o yanlış elma ısırma tarzı. Dolayısıyla dünyayı deneyimlemek ve bir psikolojik benliğe sahip olmak kötü bir şey değil; ama onun hikayesini benim hikayem olarak algılamak yanlış. Hep örnek verdiğimiz gibi, çocuğun oyun bilinci: Çocuk oynadığı şeyin oyun olduğunu bilir, oraya verdiği, kendisini büründürdüğü rolün de izafi olduğunu bilir. "Ben aşçıyım, size yemek yapacağım" der, yemek yapar eder, "sana çorbayı, pilavı yaptım, ye" der; ama bilir ki bu bir oyundur. Gayet dikkatle, gayet ciddiyetle oynar ama ona kapılmaz. Ne zaman elmayı ısırmaya başlıyoruz? "Ben şuyum, şu olmam lazım, bu olamazsam mutlu olamam" gibi hikayeler uydurmaya başladığımızda elmayı ısırmaya başlıyoruz.

Bakın çok merhametli olduğu için Allah bunu demiyor; niye demiyor? Hikayeni uzatmaman için söylüyor. Hikayeyi ne kadar uzatırsan uzat, o hikayenin gerçek anlamda bir değeri yok; ne kadar kısa, ne kadar fantastik, ne kadar renkli veya renksiz olursa olsun hiç fark etmez. O egonun hikayesidir. Kur'an-ı Kerim'de diyor ki: "Eğer insanlar küfürde birleşecek olmasaydı, biz inkar edenlerin evlerini altından gümüşten yapardık." Çünkü Allah'ın indinde altınla toprak, kumla elmas arasında bir fark yoktur, o fark bize göredir. Allah diyor ki: Hikayeni yanlış istikamette sürdürme, bu senin gerçek hikayen değil; benliğin hikayesi benim gerçek hikayem değil. Onun için Yunus Emre'nin "ballar balını buldum, kovanım yağma olsun" dediği o kovan, orada psikolojik benliği temsil ediyor. Yani artık onun hikayesine tabi olmadığını, onun hikayesinin benim hikayem olmadığını anladım demek istiyor. Onun için bizim hayatta en çok çaba göstermemiz gereken şey budur: Bu hikayeye benim hikayem deme; dediğin an tuzağın içindesin. Hikayenin rengi ne olursa olsun hiç fark etmez.

Neyle mutlusun? Kendimle, özümle ve yaratıcıyla; hepsi aynıdır bunlar. O zaman sen mutluluğu bulmuşsun. Bir mutluysan aynı zamanda senin mutsuzluğun da yok demektir. O yüzden biz "ben" dedikten sonra kurduğumuz cümlelere çok dikkat etmeliyiz; neye "ben" diyorum? Öyle bir cümle kurduğunda, özdeşleştin mi, hemen murakabe et: Bu "ben" gerçek benim midir, yoksa benim kullandığım izafi bir "ben" midir? İzafi benimse, o zaman ben o cümleyi şöyle çeviririm: "İçimdeki psikolojik benlik şu olaydan memnun olmadı, o biraz mutsuz, ama ben mutsuz değilim." Modern psikiyatri buna "disosiyatif bozukluk" falan diyebilir, ama gerçek budur. İnsan neyin "ben" olduğunu, neyin olmadığını çok iyi fark etmeli. Bütün hayatın özü budur; din budur, hakikat budur, maneviyat budur, başka hiçbir şey yoktur. Kendini bildin ve buldun, tamam, maneviyat budur, din budur, hakikat budur; bulamadın, neyle uğraşırsan uğraş.

Bütün dertler, sorunlar bu benliğin hikayesinden ve o hikayeye inanan, onunla özdeş olduğunu zanneden insandan kaynaklanır; bütün problem oradandır, başka hiçbir problem yoktur. O izafi olarak sınırlı mutluluklar ve sınırlı mutsuzluklar arasında gider gelir; onun da kaderi budur, ama o senin kaderin değildir. İnsan bunu ne zaman hakikaten tecrübe ederse, işte o insana biz aydınlanmış insan diyoruz; ya da kendi geleneğimizde evliya, ermiş diyoruz. Bakın orada razı olmak, olmamak, tevekkül etmek, bütün bunların bile aşıldığı bir düzeydir orası. Bizatihi sen varlığın, mutluluğun kendisisin; neyden razı olacaksın, neyden olmayacaksın ki? Bunların yeri yok. Ama izafi benliğin de terbiye edilmesi, dengelenmesi gerekir. Velev ki tam terbiye edemedin; hiç olmazsa onun diliyle konuşmayacaksın. Psikolojik ben dilini kullanmayacaksın; bu yanlış bir dildir, hepimizin tuzağı bu dildir. Ölecek olan, korkan, kaygı duyan, arzuları olan, arzularına ulaşamadığında üzülen hep budur; onun hikayesinin üstünde senin bir hikayen var.

Musibet ve Kur'an'ın Bakışı

Hep bu noktada tekrar ettiğimiz ayet var değil mi: "Bir musibet isabet ettiğinde onlar 'biz Allah'a aidiz ve ona döneceğiz' derler." Bakın ne yaptı? Egonun hikayesinde bir olumsuzluk oldu: "Ben musibete maruz kaldım, ne kötü bir musibet, Allah kimsenin başına vermesin." Böyle mi diyor Kur'an? Dikkat edin, hiç böyle bir şeyden bahsetmiyor; biz üretiyoruz. "Allah kimsenin başına vermesin, çocuğu ölür, bir şey olur, Allah kimsenin başına vermesin, büyük musibet" - Kur'an bize bunu mu söylüyor? Yok, öyle bir hikayeye asla müsaade etme, asla öyle bir hikayenin tuzağına düşme; "biz Allah içiniz, Allah'a aidiz, ona döneceğiz" - ne kadar hakikate işaret eden bir pencere. Musibete maruz kalan kim? O musibetten mağdur olan kim? O musibetin kendisinden bir şey eksilttiğini düşünen kim?

Dikkat edin, Kur'an demiyor mu: "Sizi biraz açlık, mallardan, ürünlerden, ticaretinizden, nefsinizden azaltmakla muhatap kılacağız" - sabredenleri müjdele. Bu sabır, "böyle sıkayım kendimi" değil; öz bilincinde kalmak konusunda sebat edenleri müjdeler. Biz veririz, eksiltiriz; o öz bilincinde olan kişi "işte bir zaman şöyleydim ama maalesef şu an böyleyim" demez. "Bir zaman geçtim, şimdi çok yaşlandım, yüzüm kırıştı; bir zaman herkes beni tanırdı, şimdi kimse tanımıyor; bir zaman insanlar beni önemserdi, severdi, ama şimdi o kadar aranıp sorulmuyorum" - bunu diyen kim? Kendisinden bir şeyin eksiltildiğini düşünen benlik. Peki Kur'an sana böyle bir hikayeye tabi ol mu diyor? Hayır, sen öz bilincinde sebatkar olacaksın. Evet, o benliğin bir hikayesi var, onda bir şeyler artar bir şeyler eksilir; ne arttığında onun hikayesine tabi ol, ne eksildiğinde. Arttığında da tabi olma; arttığında tabi olduğun anda, eksildiğinde de tabi olmak zorunda kalacaksın. Eğer bir uçakla yükseliyorsan, o uçak bozulduğunda o uçak senin tabutun olur. Sen "çok tanınıyorum, seviliyorum, önemseniyorum" diye ego uçağına binersen, bir gün o ego uçağı senin tabutun olur.

Kur'an'da bir ayet var, mealen söyleyeyim: "Gafillerin ve hakka karşı kör olanların misali şuna benzer" diyor - bir kuş bir şeyi yükseltir, yükseltir, yükseltir, sonra onu birden aşağı atar ve paramparça olur. İşte bu egonun hikayesidir. Ego seni bazen yükseltir, yükseltir, yükseltir; biri sana evleneceğin zaman tek taş yüzük alır, öyle uçarsın. "Çok mutluydum" der biri, "iki ay mutluydum" der, sonra düşersin. Çünkü onunla mutlu oldum. Ben hayatta en çok şaşırdığım şey bu tür şeylerdir; insan bunlarla nasıl mutlu olur, anlamaya çalışıyorum ama içselleştiremiyorum. Bir insan böyle bir şeyle, birilerinin değer vermesiyle, önemsemesiyle niye mutlu oluyor? Biri sana bir tek taş yüzük aldığında niye mutlu oluyorsun? Bu mutsuz olun anlamına gelmiyor, yanlış anlamayın; "boş şey" demiyorum, onun izafi bir şey olduğunu anlayın.

Dediğim gibi, o ağaca yaklaşmak ve meyvesinden yemek yanlış değil; şeytanın gösterdiği motivasyon ve referansla o ağaca yaklaşmak ve meyvesinden yemek yanlıştır. Referans ve motivasyonda problem var; yoksa bir insan sana hediye alır, bir insan sana değer verir, seni önemserdi mi, bu kötü bir şey mi? Hayır, kesinlikle güzel bir şey. Bundan mutlu olan bir benlik de vardır, bu da doğaldır. Ama sen o "ben" olmayacaksın; o tecrübeyi alan, deneyimleyen ama o olmadığını bilen biri olacaksın. Hikaye bu, bu kadar.

Erken Yaşların Masumiyeti ve Mizaç

Siz diyorsunuz ya, küçük yaşlarda hakikate daha yakın davranıyorlar; en küçük yaşları kastediyoruz, en fazla 1-2 yaş. Çok ufak yaşlarda, nefs olmaması aslında aşılması gereken bir potansiyel için geride kalmış olmuyor mu? Yani o bir adım daha geri olmuyor mu? İnsanlar nefsi aynı düzeyde bakınca genelde onu aşamıyoruz ama, daha geride olması bunun için bir örnek. Yani bak, aslında psikolojik benliğin böyle ortaya pek çıkmadığı hale bak. Hatta bu bir kısım görüşe göre 18 aylığa kadardır, yani 1,5 yaşına kadardır. Bu, psikolojik benliğin henüz ortaya çıkmamış veya nispeten az bir şey ortaya çıkmış olsa bile o çocuk, o bebek tarafından kendi hikayesi olarak tanımlanmadığı bir durumdur. Şimdi burada tabii ki benlik kendine göre gelişecek; fakat benlik geliştiği süreç içinde kişi o benlikle özdeşleşmemeye çalışacak. Bütün mesele bu; dedik ya, o ağaca yaklaşacak, dallarına çıkacak, meyvelerinden yiyecek. Bu, insanın yeryüzüne inmişse, doğmuşsa, bir bedel almışsa bunu da deneyimleyeceği anlamına gelir; bunda hiçbir mahsur yok. Fakat bunu hangi referansla, hangi motivasyonla deneyimliyorsun, mesele bu.

Dolayısıyla evet, bir kişinin kemali, o psikolojik benliğin deneyimlediği negatifliklere rağmen ne kadar onunla özdeşleşmediği ve ne kadar özünde kaldığıyla orantılıdır. O yüzden "Allah belaların çoğunu peygamberlere, sonra derecesine göre velilere verir" denilmiştir. Neden? Adam etkilenmiyor ki. Etkilenmiyor demek, peygamberler robot gibidir anlamında değil; onların da psikolojik benliği var. Fakat o konuda o kadar güçlü bir özdeşleşmeme bilinçleri var ki ve özlerinde kalma sabiteleri o kadar güçlü ki, ne kadar onlara bela, musibet yüklense de - bunu yüklenen psikolojik benliktir, bunu yaşayan, tecrübe eden bir anlamda psikolojik benliktir - onlar hiç buna kapılmazlar ve o özdeşleşme içinde bulunmazlar.

Biz şey yapıyoruz: "Aman işte evliya, peygamber olacağım." Olamayacaksın da, peygamber olmayacaksın da, evliya olacaksın, "al başına bela" - iyisi mi olmayayım diyorsun. Aksine sen evliya ol; o zaman ne kadar bela gelirse gelsin, aslında sen onları taşımamış olacaksın. Halbuki sen bu bilincinle en küçük bir musibet ve belanın altında kalıyorsun. Allah diyor ki: "Benim gerçek özlerinde olduğunu bildiğim kullara musibetler veriyorum, bir ah eden çıkmıyor." Bakın Yusuf ahetti mi? Yok, psikolojik benlikle bir şey yaşamamış. Halbuki ne kadar çok olgu yaşadı, ama bunları psikolojik benlik özdeşleşmesi üzerinden mi yaşadı? Biz o yüzden anlamıyoruz zaten onları, kendimizi onun yerine koyuyoruz. Bir söz var: "Bir şeyi olduğu gibi anlayamayız, olduğumuz gibi anlarız." Şimdi olduğu gibi anlayamıyorsun, olduğun gibi anlıyorsun; diyorsun ki "ya ben Hazreti Yusuf'un yerinde olsam, eyvah, iyi ki değilim."

Halbuki sen Yusuf'un bilincini biliyor musun? O olayları yaşarken Yusuf'un bilincinin ne olduğundan haberin var mı? Tabii ki sen bu bilincinle onun yüzde birini yüklenemezsin. Ama o başka bir bilinç; o benliğin hikayesini tecrübe ediyor, ama o hikayenin öznesi olmadığını biliyor. Sen o psikolojik benliğin hikayesinin öznesi olduğunu zannediyorsun. Dikkat edin kurduğumuz bütün cümleler istisnasız olarak o hikayenin öznesi olarak kurduğumuz hikayelerdir; hikayemizin özü budur. Dindar dinsiz, hiç fark yok - kendimi de dahil ederek söylüyorum. Bu yanlış bir yol; bu hikaye, özellikle bir kutsal kitaba ve Allah tarafından kendisine üflenen bir ruh olduğuna inanan bir topluma yakışmayan bir şeydir. O zaman biz karar vermeliyiz: Benliğin hikayesi mi, özünün hikayesi mi? Sen "ben" dediğin zaman neyi kastediyorsun? Tek soru, başka hiçbir soru yok. Ben dediğin zaman neyi kastediyorsun?

Burada hiçbir kaygıya, karamsarlığa gerek yok, eyvah demeye gerek yok. Neden? Çünkü dedik ya, özün yaşı yok, mahrumiyeti yok, kaybı yok; sen ondan hiçbir zaman uzaklaşamazsın, o her an her durumda sendedir. Ve seninle onun arasında tek bir şey vardır, o da benlik duvarıdır, benlik perdesidir; başka hiçbir perde yoktur. Ne bir günah o perdeyi kalınlaştırabilir hakikatte. Bizde bir şey vardır: "Ne kadar çok günah işlersen o kadar perde büyür" denir; hayır, yanlış bir şey, kesinlikle yanlış bir şey. Perdeyi kalınlaştıran şey, işlenen günah değil, kendisini o günah üzerinden algılayan benliktir. "Ben çok günahkarım" - bak perde kalınlaştı. Günah işlediğin için perde kalınlaşmadı; "ben günahkarım" deyip kendini o günahkar benlik olarak tanımladığın için perde kalınlaştı. Yoksa hiçbir günah, ne kadar çok olursa olsun, gerçek anlamda bir mesafe koymuş olmaz.

İzlediğiniz için teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Duha Suresi (metinde "Doğa suresi" şeklinde geçiyor, muhtemelen Duha Suresi kastediliyor; "seni yetim bulup barındırmadık mı, hiçbir şeyin yokken seni zengin etmedik mi" ayetlerine anlam olarak atıfla, ayet numarası belirtilmeden). Ayrıca "bir musibet isabet ettiğinde 'biz Allah'a aidiz ve ona döneceğiz' derler" ayetine (Bakara Suresi'ndeki istirca ayetine karşılık gelir, ancak metinde sure adı açıkça belirtilmemiştir) ve "hasbunallahu ve ni'me'l-vekil" ifadesine atıfta bulunuluyor; sure adları net olarak zikredilmediği için burada sadece içerik olarak belirtilmiştir. --- ---

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş

Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.