Algı Kapılarını Yönetmek, Takva ve Özdeşleşme
Kısa Özet
Konuşmacı, evimize neyin girip neyin girmeyeceğini seçtiğimiz gibi, doğal varlığımıza da neyin ait olup neyin olmadığını ayırt etmemiz gerektiğini; bunun için önce “düşünmek” ile “zihne otomatik olarak düşünce/duygu gelmesi” arasındaki farkı görmemiz gerektiğini anlatıyor. Fücur (doğasından çıkmak) ile takva (bir şeyin doğasını bilip onu korumak) kavramlarını, “ona fücurunu ve takvasını ilham edene and olsun” ayeti üzerinden açıklıyor; geçmişe dair “keşke” düşüncelerinin, kaygıların, değersizlik veya yetersizlik duygularının psikolojik doğamıza nasıl zarar verdiğini anlatıyor. Kabe’nin içindeki putlar örneğiyle, neyin bize ait neyin yabancı olduğunu ayırt etmenin önemine değiniyor ve “ben böyle hissediyorum” yerine hissi öznesiz, “bir his var” diye gözlemlemeyi öneriyor. Sohbet, kendimizi hiçbir geçici olguyla değil yalnızca Allah’a ait olmakla tanımlamamız gerektiği ve Allah’a “yardım etmenin,” bize bırakılan iradeyi kullanmak (pencereyi açmak) olduğu vurgusuyla devam ediyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Düşünmek bilinçli, odaklanılan bir eylemdir; zihnimizden otomatik olarak geçen düşünceleri “düşünmek” zannetmek temel bir karışıklıktır. - Takva, bir şeyin doğasını (mahiyetini) bilip onu koruma bilincidir; fücur ise bir şeyi doğasının dışına itmektir — ikisi birbirinin zıddıdır. - Kendimizi hiçbir geçici olgu, ilişki veya sıfatla değil, yalnızca Allah’a ait olmakla tanımlamalıyız; geçici bağlantılarımız (anne, evlat, meslek) kendimizin tanımı değil, geçici ilintilerdir.
Giriş: Algı Kapılarını Yönetmek
Kendi doğal varlığımızı fark etmek ve onu korumak adına algı kapılarımızı yönetmek; temel konumuz bu. Kendi doğal varlığımızı -ki ilk adım budur- eğer fark edebilirsek, onu koruyabiliriz. Yani şöyle düşünün: eğer bir eviniz olduğunu görebiliyorsanız, o zaman mutlaka o evin kapısı vardır, pencereleri vardır. Hiç kimse kapısını açık bırakmaz, hiç kimse evine herkesin girmesine müsaade etmez. O eve neyin gireceğini, kapıdan pencereden neyi alacağını, neyi almayacağını mutlaka tanımlamak, değerlendirmek durumundadır. Eğer eve girmemesi gereken bir şey girmişse onu fark eder, fark ettiği anda da onu dışarı çıkarır.
Ama biz tabii ki şu anki bilinç durumumuzda gerçek ve orijinal, aslî varlığımızın farkında değiliz. O yüzden birçok şeyi farkına varmadan içeri alıyoruz. Çok basit bir örnek verelim. Mesela diyelim ki gelecekle ilgili kaygılı bir düşünce zihnimize geldi. Bunu eğer gerçekten kendi orijinal varlığımızı fark etsek, zaten orijinal doğal varlığımızın buna yabancı olduğunu idrak edeceğiz. Diyeceğiz ki bu yabancı bir şey, gelecekle ilgili bir kaygıya gerek yok, bu benim doğal orijinal varlığıma aykırı bir şey; dolayısıyla onu almayız. Ama mevcut durumda nasıl bir haldeyiz? O doğal, orijinal varlığımızı tam olarak idrak etmediğimiz için neyin orijinal, neyin suni olduğunu, neyin doğamıza uygun neyin aykırı olduğunu ayırt etmekte zorluk yaşıyoruz. Bu konuda objektif bir bilincimiz yok; o yüzden ayrıştırmayı yapmakta zorlanıyoruz.
Ve ne yapıyoruz? Gelen herhangi bir düşünceyi, duyguyu, hissi, dürtüyü o orijinal varlığımız zannediyoruz. Mesela diyoruz ki “ben kaygılanıyorum, ben geleceği çok düşünüyorum.” Aslında ben mi geleceği çok düşünüyorum, yoksa gelecekle ilgili düşünceler zihnime geliyor da ben bunları ben mi zannediyorum? Yani burada bir şeylerle özdeşleşme dediğimiz kavrama geliyoruz. Bir şeyin benim kendim olduğuna dair bir algıya kapılıyorum. “Ben kaygılıyım” diyorum, “ben çok düşünüyorum” diyorum; ama dikkat edersem aslında ben çok düşünmüyorum, benim zihnime çok düşünce geliyor. Bu düşünmek midir? Hayır, asla düşünmek değildir. Düşünmek ile zihnimizden düşüncelerin geçmesi birbirinden çok ayrı şeylerdir.
Düşünmek ile Zihne Gelen Düşünceler Arasındaki Fark
Zihnimize bazen otomatik olarak çok düşünce gelir ve biz bunu düşünmekle karıştırırız. Düşünmek bilinçli, odaklanılan, bir yönü ve gayesi olan bir eylemdir; temelde dediğimiz şey budur. Bizim “düşünmek” dediğimiz şeylerin büyük bir kısmı böyle değildir. Zihnimizden sürekli bir kısım düşünceler geçer; hatta bazı düşünceler otomatik ve tekrarlı bir şekilde geçer. “Hocam, sürekli aynı şeyi düşünüyorum” derler. Ya sen aynı şeyi mi düşünüyorsun, yoksa aynı şeyler sürekli zihnine geliyor da sen onlara mı takılıyorsun? Bu, hafızadaki bilgilerden gelebilir, düşünce merkezimizde oluşmuş bir kısım kalıplardan gelebilir, edindiğimiz bir kısım dışsal temelli yargılardan gelebilir. Bunların birçok kaynağı olabilir; önemli olan kaynağından ziyade özdeşleşmemektir. Yani neye “ben” dediğimi iyi fark etmeliyim.
İnsanlar özgür olmaya çalışıyorlar ama zihnine gelen düşüncelere, psikolojik atmosferde ortaya çıkan duygu durumlarına -arzulara, korkulara, beklentilere, üzüntü duygusuna, değer duygusuna, kendini emniyette hissedememe duygusuna, “bir şey olacakmış” duygusuna vs.- sahiplenmeden, bunlara karşı özgür olmaya çalışmalıdır. Bizim özgürlüğümüz dışarıyla ilgili bir şey değildir aslında; dışa dair özgürlük çok sınırlı bir olgudur. Biz otomatik, psikolojik düzeydeki otomatik düşünce, duygu, arzu, beklenti ve algılara karşı özgür değiliz. Temel özgürlük alanı budur. Bir olay istediğin gibi olmadığında bundan dolayı rahatsız olmamaya karşı ne kadar özgürsün? İstediğin bir şeyin istediğin gibi olmaması karşısında üzülmemek, öfkelenmemek, kendini mutsuz veya şanssız hissetmemek konusunda ne kadar özgürsün? Birisinin seni umursamaması, yok sayması, seni reddetmesi karşısında ne kadar özgürsün? Baktığımızda aslında çok özgür olmadığımızı görebiliriz.
Bir hata karşısında kendini suçlamama duygusuna karşı ne kadar özgürsün? Bir hata yaptın; doğal olan nedir? Hatayı görürsün, analiz edersin, bu hata hangi içsel dışsal sebeplerle ortaya çıktı diye tanımlarsın ve bundan sonra dikkat edersin. Bu kadar, değil mi? Peki o anda ortaya çıkabilecek suçluluk hissine, kendini yetersiz ve beceriksiz hissetme durumuna karşı ne kadar özgürsün? Bakın, insanoğlu için en temel özgürlük alanı budur. Bu konuda özgür olamayan hiçbir insan özgür değildir. Yani bütün dünyayı hükmü altına alsa, yeryüzünde ona “gözünün üzerinde kaşın var” diyebilecek hiçbir güç olmasa, istediğini yapabilse, biz ona özgür diyemeyiz. Özgürlük içteki bir durumdur ve bu, gerçekten kendinizi fark edip kendinizi sahte kendiliklerden ayırt etmenize bağlıdır. Biz ortaya çıkan her düşünceye, her duyguya, her algıya, her hisse karşı savunmasız, filtresiz, analiz edemeyen bir durumdayız. Ama en önemli nokta şu: onları kendimiz zannetme vehmine kapılıyoruz, onları gerçek anlamda kendimizle karıştırma durumuna maruz kalıyoruz.
Fücur ve Takva
Kutsal metinde güzel bir ifade vardır. Allah bir yeminde kullanır bunu, şöyle meal verilebilir: “Onlara fücurunu ve takvasını ilham edene and olsun.” Biz fücur deyince büyük günahlar diye algılarız; evet, tabii ki büyük günahlar da bir fücurdur. Yani fücur nedir? Bir şeyin doğasından çıkmış olmak, bir şeyi doğasından çıkarmış olmak, bir şeyi doğallığının dışına itmek, doğallığının dışında algılamaktır. Bir şeyin doğasını bozacak şekilde, doğasına uygun olmayacak şekilde her türlü söz, eylem, tutum, tavır, duygu, düşünce fücurdur. Karşıtı nedir? Dikkat edin, takvadır; yani birbirinin zıttı kavramlardır. Takva nedir? Takva, bir şeyin doğasını bilmek, idrak etmek ve onu korumaktır. Hatta o yüzden Peygamber göğsünü işaret ederek -buradaki göğüsten kastımız fiziksel göğüs bölgemiz değil, içimiz demek- “takva buradadır” der. Yani ne demek? Takva bir idrak, bir bilinç halidir, onunla ilgili bir şeydir. Tekrar ifade edecek olursak, takva bir şeyin mahiyetini, hakikatini, orijinalliğini, gerçekliğini idrak edip onu koruma bilincidir. Ona uygun olan nedir, ona zararlı olan nedir, bunu ayırabilmek ve buna uygun davranabilme bilincidir. Takva budur.
“Ona takvasını ve fücurunu ilham edene and olsun.” Demek ki bu çok önemli bir durum. Neyin senin doğana uygun olduğunu, neyin doğana dair olumlu bir etkide bulunduğunu, neyin doğana aykırı, neyin doğana yabancı, neyin doğana zarar verdiğini ayırabiliyorsan, bunu bilebiliyorsan sen takva sahibi olabilirsin. Bunu bilmiyorsan takva sahibi olamazsın. İstediğin kadar ibadet ettiğini düşün, istediğin kadar şu veya bu formal tutumlar, tavırlar içinde ol; sen takva sahibi olamazsın, çünkü koruman gereken şeyin farkında değilsin bir kere. Neyi koruyacağını bilmiyorsun, koruyacağın şeyin mahiyetini bilmiyorsun; dolayısıyla ona uygun olan şey nedir, ona muhalif olan, zarar verebilecek olan şey nedir bilmiyorsun. Mesela aklın takvası nedir? Fıtri akla uymayan düşüncelerden, algılardan, spekülasyonlardan, gevezelikten, boş konuşmaktan aklını korumaktır; ya da sana faydasız olan şeyleri merak etmemektir. Bu, aklı korumaktır; aklın takvası budur. Topyekûn baktığımızda, kişi gerçek fıtratını ne kadar idrak edebilirse o ölçüde takva sahibi olur. O yüzden kendimizi bilmeden takvaya gerçek anlamda erişemeyiz; neyi koruman gerektiğini bilmiyorsun.
Boş Düşünceler: Geçmişe Dair “Keşke”ler
_Hocam, bir ayette de şöyle deniyor: onlar boş, faydasız işlerden yüz çevirirler. Peki biz bunu nasıl anlayacağız, bir işin boş olup olmadığının kriteri ne?_
Örnek verelim. Mesela diyelim ki geçmişte, altı ay evvel, bir sene evvel, iki sene evvel, on sene evvel, “keşke şunu yapmasaydım, niye yaptım ki, öyle değil de şöyle yapsaydım şimdi durum çok değişik olurdu” diye bir düşüncenin zihninizden geçtiğini düşünün. Bu boş bir şey midir, değil midir? Diyelim ki “on sene evvel dikkatli davransaydım, arabayı dikkatli sürseydim, o kazayı yapmayacaktım, şimdi de bir ayağım sakat olmayacaktı.” Şimdi buna zihnimiz kolayca “bu boş bir şey” diyemiyor, değil mi? Diyoruz ki “evet, hakikaten sen orada biraz daha dikkatli olsaydın kaza yapmazdın, şimdi de ayağın sakat olmazdı.” Şimdi bu boş düşünce mi, değil mi? Boş şeylerden yüz çevirme tavsiyesine girer mi, girmez mi? Muhtemelen %90’ımızdan fazlası “girmez” der; “çok doğru bir şey ya” deriz.
Ama bakın dikkat edin: bunu düşünmek herhangi bir işlevsellik içeriyor mu? Şu anda benim sürecime dair pozitif anlamda bir şeyler üzerinde durup, bir şeyleri daha pozitif şekilde yapmamı sağlıyor mu? Yok, hiçbir ilgisi yok. Bir kere düşünmüşsündür, bundan sonra daha dikkatli olursun; bakın bu ayrı bir şey. Geçmişteki bir şeyden ders almak ayrı bir şey, “keşke şöyle davranmasaydım, keşke şu kararı almasaydım da şu anki duruma düşmeseydim” demek ayrı bir şeydir. Dolayısıyla aslında bu boş bir şeydir ama zihnimiz bunu boş olarak algılamıyor; “hakikaten öyle karar almasaydın da böyle alsaydın her şey çok başka olurdu” diyor. Bunu defalarca zihninize kendiniz getirmiyorsunuz, kendiliğinden geliyor; siz düşünmüyorsunuz, böyle düşünceler otomatik olarak geçiyor. “Ben geçmişi çok düşünüyorum” diyorsun; hayır, sen geçmişi düşünmüyorsun zaten, geçmiş düşünülemez ki. Geçmişin neyini düşüneceksin? Çok basittir: alacağın bir ders varsa alırsın, bu kadar. “Keşke daha fazla düşünseydim de o evliliği yapmazdım, keşke daha fazla düşünseydim de o yatırımı yapmazdım, keşke daha fazla düşünseydim de böyle değil de şöyle hareket ederdim” -bu düşünmek mi? Değil. Düşünmekle hiçbir ilgisi yok. Bu nedir? Bir arzu ve temennidir; neyle ilgili? Geçmişle ilgili. Ama değiştiremeyeceğin bir geçmişle ilgili arzu ve temenni. Peki bu mümkün mü? Değil. Peki zihnin bunu düşünüyor mu? Tırnak içinde “düşünüyor.” Peki böyle düşünen bir insan, insani varoluşuna dair bir farkındalık sahibi midir ve o varoluşunun orijinalliğini koruyor mu? Bahsettiğimiz bu algıları düşüne düşüne -yine tırnak içinde söylüyorum- kendi psikolojini bozuyorsun. Sen nasıl takva sahibi olabilirsin o zaman? Psikolojini bozdun; demek ki doğasına aykırı davrandın. İnsanın psikolojisi niye bozulur? Doğasına aykırı davrandığınız için bozulur. Bir dakika üzüleceğiniz bir şeye günlerce, aylarca üzülürseniz, olmuş bir şeye “keşke olmasaydı” derseniz psikolojiniz bozulur. Peki siz müttaki olabilir misiniz bu durumda? Hayır. Siz takva sahibi değilsiniz; farkında bile değilsiniz bunun.
Takva, Farkındalık ve Psikolojik Doğaya Zarar Vermek
Dolayısıyla ne olduğumuzla ne olmadığımız arasındaki ayrımı ancak yapabilirsek, işte o ayette ifade edilen “fücurunu ve takvasını ilham edene and olsun” ayetinin en azından bir ölçüde manasını kavrayabiliriz. Çünkü sen orijinal doğanla orijinal olmayan şeyi ayırt edemiyorsan, işte bu fücurdur, bu takvadır -korumam gereken şey bu, şu şey bu korumam gereken şeyin doğasına uygun, bu ise değil. Bunu tatmaya, idrak etmeye, fark etmeye başlarsın. Bakın Allah bu bilinç düzeyine yemin ediyor, değerine atfen yemin ediyor. Ama bunun için neye ihtiyacımız var? Bir şeyin doğasını anlamaya ihtiyacın var. Mesela bir şey istiyorsun ama imkân ve şartlar müsait değil, sen istemeye devam ediyorsun. Sen eğer günde beş değil elli vakit kılsan -örtünme konusunda abartıyorum, burnunu dahi göstermiyor olsan- sen müttaki biri değilsin, takva sahibi biri değilsin. Sen asla yalan söylemeyen biri dahi olsan takva sahibi olmuş olamazsın; çünkü kendi doğanın zararına olan bir duruma dair farkındalık sahibi değilsin, bunu ayırt edemiyorsun, sen kendini koruyamazsın. Bırakın özümüzü korumayı, psikolojimizi de koruyamayız. Psikolojimizi korumak için psikolojimizin doğasını anlamaya ihtiyacımız var; doğasını anlarsak koruyabiliriz.
Mesela geçmişle ilgili durumlar: “keşke” dersen, “bu niye böyle oldu” dersen, o zaman sen psikolojini yanlış olana, kötü olana, zarar verici olana açmış olursun. Değiştiremeyeceğin bir şeyi “değiştirmeliyim” diyorsun ama değiştiremiyorsun, imkân yok; içeride bir şey “değişmeli ama” diyor. Muhatap olduğun bir insan yanlış davranıyor, “öyle davranmamalı” diyorsun; onu değiştiremeyeceğini gördüğün hâlde hâlâ değiştirmeye çalışıyorsun. O zaman sen ne yapıyorsun? Doğana zarar veriyorsun -psikolojik doğana. Geçmişte yaptığın bir hatadan dolayı sürekli kendini suçluyorsan, kendine “ben yetersizim, beceriksizim, hayatta bir şey yapamam” diyorsan, kendi psikolojik doğana farkında olmadan zarar veriyorsun. Ağır bir fücur işliyorsun aslında; senin doğana uymayan bir tavrı, tutumu, düşünceyi, duyguyu, algıyı kabul ediyorsun, onu içeri alıyorsun.
Düşünün, bir insan yırtıcı bir hayvanla aynı odada kalmak ister mi? Zehirli bir yılan, her şeyi kemiren bir fare, zararlı bir virüsü taşıyan bir keneyle yaşamak ister miydiniz? Nasıl kaçınıyoruz, değil mi? Bakın insanın doğasında zarar verici şeyden kaçınma eğilimi var; güzel. Dışsal bir şeyi böyle görüyoruz. Virüs taşıyan bir kenenin seni ısırmasına, zehirli bir yılana karşı kendini korumaya çalışıyorsun. Peki psikolojini zehirleyecek, deyim yerindeyse kan enerjini emecek bir şeye karşı farkındalığın var mı? Bazen gelecekle ilgili bir kaygı yüzünden bütün enerjimiz gidiyor, değil mi? Sonra “çöktüm, elimi kaldırasım gelmiyor” diyoruz. Neden? Enerjim bitmiş. Kim bitirmiş enerjimi? İçerideki bir “keşke” ya da “ya şöyle olursa” kaygısı. Veya kendini değersiz hissetme, hayal ettiğin bir hedefe ulaşamamışlık hissi, kendini mağdur veya eksik hissetme. Bunlar senin enerjini emecek. Peki nasıl sen kendini koruyor olabilirsin, nasıl takva sahibi olabilirsin? O yüzden önce bir şeyin ne olduğunu bilmeye ihtiyacımız var.
Kabe ve Putlar: Bize Ait Olan ile Yabancı Olanı Ayırt Etmek
Her zaman verdiğim örnektir: Kabe, sembolik olarak Allah’ın evidir -bakın, sembolik olarak, nesnel olarak değil; Allah bir eve sığmaz, değil mi? Bunlar mecazdır, semboldür. Şimdi Peygamber, o sembolik olan Allah’ın evinin ne olduğunu, mahiyetinin ne olduğunu, içinde ne olup ne olmadığını biliyordu. O yüzden girdiği zaman baktı ki oraya yabancı şeyler var, putlar var. Oraya yabancı mı bunlar? Yabancı. Ama Mekkelilerin gözünde neydi? Yabancı değildi; onlar orada durabilirdi, hatta durması faydalı bile görülüyordu. Ama orijinalliğini bilen bir kişi, neyin oraya ait olduğunu, neyin ait olmadığını bilir. Bunu bilmek önemli; bilmezseniz ayırt edemezsiniz.
Biz şu an ayırt edemiyoruz. Mesela bir kaygı hissediyoruz, geleceğe dair yoğun bir kaygı. Bunun doğal bir şey mi, doğal olmayan bir şey mi olduğunu ayırt edemiyoruz. Bunu güya ayırt etmek için ne yapıyoruz? “Bakayım, öyle mi hissediyorum” diyorum. “Öyle hissediyorum, o zaman doğal bir şey bu, yabancı bir şey değil, çünkü içimden geliyor” diyorum. “Ne yapayım, öyle hissediyorum, öyle düşünüyorum” diyorum. E peki, putlar Kabe’nin içinde değil miydi? İçindeydi. Ne yapacağız o zaman, içinde diye Kabe’den mi kabul edeceksin? Ayrıştırdın değil mi? Ama bakın şu anki durumumuz bunu çarpıtıyor. Nasıl çarpıtıyor? “Ne yapayım, öyle hissediyorum” diyor. Peki ne yapacağız? Ayrıştıracağız. Bir his var; şöyle bir his var. Onun için ilk dikkat etmemiz gereken şey ne olabilir? Bu gibi durumların başına “ben” koymayacaksınız. Yani en azından önce dilinize dikkat edeceksiniz: “Ben böyle hissediyorum” demeyin, “böyle bir his var” deyin. Öznesiz kullanmaya çalışın bunları; mesela “zihnimden böyle kaygılı düşünceler geçiyor” -bu iyi bir adım- ama “ben çok kaygılıyım” demeyin, “çok kaygılı düşüncelere sahibim” demeyin, özneyi dikkatli kullanın. Çünkü böyle durumların başına özne olarak “ben”i koyarsanız, “ben” algısını, “ben” hissini koyarsanız, zaten başta o olursunuz. “Ben böyle hissediyorum” dediğin anda ne denebilir ki? Kendine karşı mücadele etmekle karşı karşıya kalırsın, ya da bastırmaya çalışırsın: “Ben böyle hissediyorum ama bastırayım bunu” -bu da anlamsız bir durum değil mi? O zaman neye gerek var?
Öznesiz Konuşmak ve Duygularla Özdeşleşmemek
Herhangi bir duygu, his, arzu, beklenti vs. oluştuğunda önce bunu öznesiz bir şekilde tanımlayın; özne yok, öznesiz. Sonra bakalım, bu bana uygun mu değil mi, içime uygun mu, doğama, orijinaliteme uygun mu değil mi. Bir kargo geldiğinde, eğer beklemiyorsanız ya da beklemiş olsanız bile bir sormanız gerekir değil mi: bu kargo kime gelmiş? Bazen yanlış kargo oluyor, görevli size getiriyor ama aslında sizin kargonuz değil; ya da üzerinizde isminiz yazıyor ama yanlış yazılmış, o da olabilir. Hemen kargoyu almayın; “bu benim” demeyin, bir bakın, bu benim doğama uygun mu, yoksa doğama yabancı bir şey mi. Tabii bu, kargo paketi gibi dışsal bir şey değil; o yüzden biz zaten zorluk yaşıyoruz. Düşünceler kargo paketleriyle gelseydi işimiz çok rahat olurdu, benim adıma mı gelmiş, doğru mu adres diye bir bakardık. Ama öyle değil; düşünceler içimize geliyor gibi hissediyoruz, içimizdenmiş gibi hissediyoruz. Bırakın içimize gelmesini, düşünmeyi bile içimizden geliyormuş gibi oluyor. O yüzden zorlanıyoruz, “bir şey içimden geliyor” diyoruz, öyle hissediyoruz. O yüzden ayrıştırmada zorlanıyoruz; içimden gelen bir şey benden bir şey olmalı diye düşünüyoruz.
Mesela çok yoğun bir değersizlik duygusu hissediyorum; içimde o kadar güçlü ki, “o değersizliği o kadar güçlü hissediyorum ki keşke ölsem” diyorum, o kadar içeriden hissediliyor. O zaman sen ne yapıyorsun? Ayrışmakta zorlanıyorsun; onun sen olmadığına dair bir farkındalık üretmekte zorlanıyorsun. Çünkü içinden gelen bir şey, sanki içinde olan bir şey, sen olan bir şey gibi geliyor. İşte bizim özdeşleşme dediğimiz şey bu. Ama şunu desek: “bir değersizlik duygusu görüyorum, gözlemliyorum, çok güçlü bir değersizlik hissi gözlemliyorum” dediğimde, o zaman ben onunla ayrışabilirim. “Çok güçlü bir yetersizlik duygusu gözlemliyorum” diyebildiğimde ayrışma için adım atabilirim. Ama bunu diyemiyorsam, bunu fark edemiyorsam o zaman ayrışamam.
Fücur ve Takvanın İlhamı, Fıtrat ve Din
İşte bu anlamda ayetin ifade ettiği, “ona fücurunu ve takvasını ilham edene and olsun” -bir insanın neyin benim fıtratıma, orijinaliteme uygun olduğunu, neyin olmadığını idrak etmesi. İlhamdan kastımız bu; doğal olarak bunu hissedersin. Mesela içinde bir düşmanlık, bir intikam hissi hissettin. Eğer gerçekten kendini biliyorsan, gerçekten fıtratının farkındaysan ve gerçekten fıtratını seviyorsan, o zaman dersin ki “bu benim fıtratıma yabancı, bu benim fıtratıma aykırı.” Nefret, kin, düşmanlık fıtratıma aykırı; kaygı, endişe, şüphecilik fıtratıma aykırı. Ama bunu ayırt edebilecek bir bilinç ne kadar önemli, o yüzden Allah buna yemin ediyor ve dikkat çekiyor. Aslında bu imkân hepimizde var ama biz o yanlış, gayri fıtri olan durumlarla o kadar özdeşiz ki ayırt etme kabiliyetimiz örtülmüş.
_Hocam, bir de şöyle sorayım: biz bu ayeti bilmiyoruz, bu ayetten haberimiz yok diyelim; ayeti bilmeden bu farkındalık yöntemini bir şekilde elde edebilir miyiz? İnanmayan ya da bir yaratıcının var olduğunu bilmeyen biri, bu ayeti bilmeden bir arayışla aydınlanmaya adım atabilir mi?_
Bir yere kadar atabilir. Bir insan dini bir ilkeye, prensibe bağlı olmasa da, hatta tırnak içinde söyleyeceğim, bir yaratıcı olup olmadığına dair net bir kanaati olmasa bile -diyelim ki agnostik, “bilmiyorum” diyor- bu insan bile belli bir ölçüde, bir yere kadar, kendini koruma bilinci anlamında takva sahibi olabilir. Mesela dikkat edin, Peygamber’e gelen bazı insanlar olmuştur; mesela Selman-ı Farisi gibi. Bazı insanlar kendilerini o zamana kadar korumaya çalışan insanlardı, değil mi? Neden? Çünkü aslında bu fıtratımıza konulmuş bir şey.
_Hocam, o fıtrata konulmuş olan şeyi, hiç “var”lığından haberi olmadan bir insan bulabilir mi?_
Evet, fıtratımıza konulmuş olan o şey, çok örtmemişsek, bastırmamışsak, bozmamışsak işlevseldir. Ya da biraz bozmuşsundur ama bir şeylerle bağlantılı olarak yaşadığın olaylarla, tefekkürünle onu tekrar hatırlayabilirsin. Bir bilgenin güzel bir ifadesi vardır, der ki: fıtrat, fıtri olmayan şeyi reddeder. Ama sen o reddettiğini bile tartamıyorsun; deyim yerindeyse bir şey mideni bozuyor, hazmedemediğini görüyorsun ama yemeye devam ediyorsun. Aslında fıtrat sana “bu sana uygun değil” diyor ama sen onu görmezden geliyorsun ya da yatıştırıyorsun. O yüzden bakın, Rum Suresi 30. ayette, “Allah’ın insanları üzerine yarattığı fıtrata, dine çağır” diyor. Yani fıtrat ve din özdeş bir şeydir aslında; ama biz fıtratımızı içeriden keşfedemediğimizde din bize bir hatırlatmada bulunuyor. Yeni bir şey vermiyor sana, sende olmayan bir şeyi sana yüklemiyor. Dikkat edin: “üzerine yaratıldığın dine çağır” diyor; insanın fıtratı apayrı da sen başka bir şeye mi çağrılıyorsun? Değil. Sadece şu: fıtratın, insan fıtratının örtülmesi, bozulması, gölgelenmesi ihtimali var; bu durum nedeniyle insanı uyarıyor, ona fıtratını hatırlatıyor. Fıtratını hatırladığın anda, dıştan gelen bir din mesajı sana yabancı gelmez, arada bir fark görmezsin. Bu şuna benzer: din “yalan söyleme” diyor; içimde yalan söyleme arzusu var, peki bu fıtri bir şey mi? Değil. Din sana bunu hatırlatmış oluyor. Sen fıtratının dilini bilip “yalan söylemek fıtri bir şey değil” dediğinde, zaten din sana ne diyor? “Yalan söyleme” diyor zaten; sana farklı bir şey söylemiyor.
Kısaca özetleyelim: bir düşünce geldi, düşünce merkezi çalıştı, negatif bir alana girildi, kişi bununla köküne kadar özdeşleşti ve oradan çıkamama hâline düştü.
Ayrışma (Tefrik) ve “Ben” Hissi
Bunun olmaması, tam bir ayrımın olmadığı anlamına gelir. Tam tefrik edilebildiğinde, tam ayırt edilebildiğinde kişi zaten orada olmadığını idrak eder. Değersizlik duygusu, işte bu doğal olmayan bir his. Şimdi “ben bu değilim” diye zihinsel olarak söylemek tefrik etmek değildir; tefrik, yani ayırt etme, ayrılabilme -ben ile o değersizlik duygusunu hisseden beni ayırt edebilme. Aslında zaten gerçek bir “ben” yoktur orada; gerçek “ben” burada. Şimdi ona da “ben” dediğimde bu çok kısmi bir ayrışma olur, gerçek bir ayrışma anlamına gelmez. Ben burada, his ve düşünce burada -o zaman bu ayrım olur, o durumda zaten çıkmış olursunuz. Ama bir taraftan “ben kendimi değersiz hissediyorum ama ondan ayrışmaya çalışıyorum” dersen, “ben” hissi nerede? Ben hissi o duyguda, o düşüncede olursa sen sadece zihinsel olarak ayrışmaya çalışıyorsundur. Dikkat edeceğim şey şu: “ben” hissi nerede?
Orada da bahsettiğimiz tuzağı tekrar hatırlatıyorum: orada güçlü bir “ben” hissi var ama sahte. Çünkü aslında biz ona o “ben” diyebilme imkânını vermişiz. “Ben değersizim, ben değersizim” diyerek, “ben beceriksizim” diyerek, “ben şu durumdan hoşlanmıyorum, şu durumdan nefret ediyorum, şöyle insanları sevmiyorum” diyerek, aslında biz kutsal olan, çok kıymetli olan “ben” hissimizi oraya vermişiz; problem orada zaten. Ona “ben” hissini verme. O bir duygu, o bir his, o bir düşünce, o bir algı, o bir dürtü, o bir arzu, o bir beklenti, o kadar. “Benim beklentim mi?” Değil. Bakın, “benim beklentim” dediğim anda, bu sefer bir “ben” bir başka “ben”le savaşır; o zaman ayıramazsın bunları, bunlar ayrılmamış olur. Bu sefer sende bir “ben” topluluğu oluşur. O zaman tefrik edersin, psikolojik belirlenimleri ayrı ayrı görürsün. Tabii, ayrı; yani psikolojik düzeydeki hiçbir şeye “ben” hissini vermemeli. O, psikolojik düzeyde ortaya çıkar; ben onu makul, uygun, ölçülü, dengeli bulursam kullanırım, ölçüsüz, dengesiz, gayri fıtri bulursam “teşekkür ederim, sağ ol” derim. Ama özdeşleşme altında öz kaybolduğu için onu ortaya çıkarmış.
Sadece Var Olan Bir Benlik Alanı Tanımlamak
Peki bunu nasıl tanımlamalıyız? Bunun mahiyeti nedir? Dikkat edin: sadece var. Arzusu yok, beklentisi yok, duygu söz konusu değil; “bir şey istiyorum, istemiyorum, hoşlanıyorum, hoşlanmıyorum” gibi bir şey yok. Herhangi bir düşüncesi yok, herhangi bir yargısı yok, sadece var; bir varlık var. Yani varlığı kesin ama içeriğine dair bilgim yok. Ama ne olmadığını biliyorum: arzu yok, beklenti yok, yargı yok, kendini iyi veya kötü hissetme yok, ama var. Ve hiçbir negativite de içermiyor, o kadar. Gerçek öz varlığım fark edinceye kadar böyle bir varlık alanını, bir benlik ve kendilik alanını tanımlamaya çalışacağım; ki ayrışabileyim. Çünkü öbür türlü hemen o his, düşünce ve duygu “ben” hissini kapıveriyor. Diyor ki “tamam, ben hissini sana bıraktım; nesin o zaten sen?” Yani söz psikolojik benlikler tarafından aranıyor. “Tamam, ben bu değersizlik duygusu değilim, bu kaygılar ben değilim, şu değilim, bu değilim, beğenilmek isteyen ben değilim, onaylanmak isteyen ben değilim, bir şey başarmak isteyen ben değilim, etkili olmaya çalışan ben değilim” dersin. O zaman psikolojik benlik bize hemen şunu sorar -fark etmeyiz bunu- “o zaman ben neyim, o zaman bana bir şey bul, bana bir şey bul, çünkü tutulmam lazım.” Zaten psikolojik benlik niye ortaya çıkıyor? Boşlukta kalıp tutulmaya çalıştığımız için ortaya çıkmış bir şey. Bu sefer biraz temizlemeye çalışınca psikolojik benlik bize şu tuzağı kurar: “tamam, bunlar sen değil, sen o zaman nesin sen? Hadi Allah’ını da terk ettin, ne kaldı sana, ne diyeceksin kendine? Bak, gene bana mahkûmsun.” Bir şeye çok bağımlı olduğunu fark ettiğinde, o da der ki “tamam, seni kim olaylayacak, seni kim destekleyecek, sana kim yardım edecek, sana kim günaydın diyecek?” O zaman ne yapıyoruz? Hemen sahipleniyoruz tekrar. Bu, insanı yakalamak için kurulmuş bir tuzak.
Orada sakin olup, “benim varlığım kesin” demek gerekir. Büyük bilgeler her zaman şunu hatırlatır: varlığından emin ol ama varlığını şu anki tanımlama konusunda o kadar emin olma. Biz varlığı tanımlamadığımızda sanki o zaman “yok” bir şey. Hep verdiğim örnektir: sonsuz bir uzay boşluğu olsa, hiçbir uzay cismi olmasa, insan sanki orada -tırnak içinde- “hiçbir şey yok” der, değil mi? Hatta biz o dili kullanırız; “uzayda ne var” diye sorsa birisi, “hiçbir şey yok” deriz, mesela hiçbir gök cismi yok diye. Hâlbuki uzayda bir hacim var, değil mi? Orada izafi de olsa bir varoluş var. Orada bir varoluş olmasa, o “uzay” dediğin ve “boşluk” diye tanımladığın ama gerçekten boşluk olmayan şey ne olurdu?
Sonsuz Uzay Boşluğu Benzetmesi ve Gerçek Varlık
Bakın bugün ne deniyor? Modern fizikte “boşluk” diyoruz ama boş olması mümkün değil deniyor; maddi olarak bile kendine göre bir şeyle dolu. Bir şey olmasa, nasıl orada “boşluk” dediğin veya “hacim” dediğin bir şey olabilir? Orada bir şey var ama senin şu anki algıların -beş duyun- onu duyumsayamıyor. Bunun gibiyiz biz: uzay boşluğu bomboşmuş gibi hemen oraya bir şey koymak istiyoruz, “şöyle bir yıldız olsun, bir şey olsun” diyoruz. Hâlbuki o bizatihi var; işte varlığımız tanımlanmasa bile varlığı kesindir. Bunu kendimize hatırlatmamız lazım: varlığımı kesin olarak biliyorum, varlığımdan eminim ama şu anki bilincimle onu tanımlamıyorum. O biraz daha aktif olan bir şey; tabii ki o kendini gösterecek, gerçek varlık adım adım kendini gösterecek. Ama sen hemen bir tanıma girdiğinde, varlığını o tanımlara indirgiyorsun.
Yani verdiğim örnekte, baktığımızda aklımıza, uzayın bize sonsuz bir hacim olduğu geliyor mu? Gelmiyor. En çok ne geliyor? “Şurada yıldız var, şurada bir gezegen var, şu bu, işte şurada Samanyolu falan filan var” diyoruz. Kaçımızın aklına orada sonsuz bir hacim olduğu geliyor? Uzayda şu var, şu var, şu var diyoruz; peki uzayda bunlar olmasa ne var, değil mi? Uzay yok mu o zaman? Hayır, var. İşte varlığımızla, gerçek varlığımızla, psikolojik varlık algımız buna benziyor. Psikolojik varlık, o sonsuz varoluş uzayımıza tanımlarla bir şey koymaya çalışıyor. Mesela sen bir yıldız koyuyorsun oraya, parlak bir şey: “sen çok merhametli birisin, sen çok duyarlı birisin, özgün birisin, sevilen birisin, bilgili birisin, bulunduğun ortamda dinlenen birisin, her ortamda söyleyecek lafı olan birisin.” Bakın ne yapıyoruz sürekli? O sonsuz uzay varlığına, güya sanki o yokmuş gibi bir şey koyduğumuzda var olduğumuzu zannediyoruz. Bir şey koyduğumuzda sanki “ha bak, ben de varım” diyoruz. Öbür türlü ne diyeceğiz, sanki yok mu kaldık?
Hâlbuki sufi geleneğe bakın, neyi hatırlatırlar? Birine sorarlar: “Sen kimsin?” Cevap vermez; bazen böyle menkıbeler vardır. Neden? Aslında şunu demek ister: tanımlanacak bir şey değilim ben. “Kendini tanımla” diyorsun ama ben tanımlanacak bir şey değilim; ancak göreceli olarak soru sorabilirsin, mesela “ne işle meşgulsün” diye sorabilirsin. Ama “kendimi tanımla” -kendim tanımlanabilecek bir şey değil. Kendimi tanımladığımı düşündüğüm anda kendimden aslında kopuyorum, idrak olarak uzaklaşıyorum. O yüzden kendimi tanımlayamam ama tırnak içinde ilintilerimi, göreceli bağlarımı ifade edebilirim.
Geçici İlintiler: Kendimizi Neyle Tanımlamamalıyız
Mesela: şuna nispetle kardeşim, şuna nispetle evladım, şuna nispetle eşiyim, şuna nispetle patronuyum, şu duruma nispetle şu mesleği yapıyorum. Ama bunlar kendimin tanımları değil; bunlar geçici düzeydeki bağlantılarımın geçici hâlleri, kendim değil. Yani hâsılı, geçici olan düzeydeki şeylerin hakiki olmadığını, hakiki varlığın da bireysel olmadığını anlatıyor bu. Hakiki varlığıma “ben” diyemem -bireysellik anlamında “ben” diyemem; varlık evrenseldir, onu bireye indirgeyemeyiz. Teklikten, birlikten bahsediyoruz. O yüzden “ben şuyum, ben buyum” demek sahte bir tanımlamadır. Yine bir bilgenin ifadesiyle: “ben” derken burada bireyselliği kastetmiyorum, varlık gerçektir ama “ben buyum” gerçek değildir. Çünkü “ben buyum” dediğin anda aslında kendini kendin olmayan bir şeyle tanımlıyorsun; o tanımladığın şey izafi bir durum, geçici bir durum.
Mesela suyu alıp bir mızrak şeklinde ya da on tonluk bir suyu güzel bir buzdan ev şeklinde dondursan, olabilir mi? Olabilir. Peki “su bir evdir” diyebilir misin? Diyemezsin. Ancak şunu diyebilirsin: “su şimdi ev gibi görünüyor.” Ev gibi görünmesi doğru mu -yani ev gibi görünüyor mu? Görünüyor. Peki su ev mi? Değil. Biz buna geçici ilintiler diyoruz; geçici ilintilerimiz bu hayatın içinde şekillenir. Ama sen kendini şekillendiğin olgular üzerinden tanımlamamalısın. Sen anne değilsin, baba değilsin, kardeş değilsin, yetersiz değilsin; bunlar değilsin. Şu işi yapan kişi, bu işi yapan kişi değilsin; şu işle meşguliyetim var şu anda, ama ben o değilim. Ben şunun tanıdığı biriyim, ya da ben şunları tanıyan biriyim. Bir de bazen “ben kimleri tanıyorum biliyor musun, ben kimlerden ders aldım biliyor musun” deriz; bunlarla kendimizi özdeşleştiririz. O kadar aşağıya düşeriz, o kadar kendimizi bir kısım geçici, arızi durumlarla tanımlarız.
Bakın din nedir aslında? Kendini arızi, geçici durumlardan bağımsız bir biçimde algılamak demektir. Dindar insan budur, dini idrak eden insan da budur: kendini geçici, izafi durumlardan bağımsız bir şekilde idrak etme. Onun için “la ilahe illallah” diyor, “kurtulun” diyor; yani sen Allah’a aitsin, onunla varsın, onun dışında hiçbir şeyle kendini tanımlama. O zaman bak ne kadar özgürsün. Mesela ben şu konuda geçici olarak beceriksizlik yaşıyorum ama sen kendine “ben beceriksizim” demiyorsun, o bir olgu. Bakın, “ben” kavramını Allah dışında hangi şeyle bağlantılandırırsan o sahte bir şeydir. Ama “ben Allah’a aidim, ben onun varlığıyla varım, ben ona aidim” -çok özgür bir şey. Ben onun tarafından tanınıyorum, biliniyorum, korunuyorum, sahipleniliyorum, seviliyorum. Ne kadar özgür bir şey. Ama öbür türlü kendinizi âlemin üzerinden tanımlamaya kalktığınızda, o zaman kendinize yazık etmiş, kendinizi parça parça etmiş oluyorsunuz.
Mesela düşünün, şu anda sizi tanıyan insanlar bir sabah kalktığınızda hiçbiri sizi tanımasa; siz gerçekten kendinizde olsanız hiçbir şaşkınlığınız olmaz. Bir ermişin, bir bilgenin söylediği güzel bir söz vardır: der ki, gerçek, orijinal, hakiki varlığını idrak etmiş insanın kalbine bütün dünyayı koysan, sonra da bütün dünyayı alsan -dünya derken her şeyi düşünün- kalbinde en ufak bir dalgalanma olmaz. Şimdi biz kendimize dönelim: ne kadar küçük şeylerle dalgalanıyor içimiz, değil mi? “Annem dedi ki seni sevmiyorum” -travma. “Eşim dedi ki artık senden bıktım” -travma. Her ayrılık travma, her olumsuzluk travmaya dönüşüyor. Neden? Çünkü varlığımızın merkezinde değiliz. Peki bunun için neye ihtiyacımız var? Ayrışmaya ihtiyacımız var. Onun için hep söylenir de biraz sloganik kalır: “La ilahe illallah” -“la ila” ile başlar.
La İlahe İllallah ve Değilleme
Yani değilleme ile başlar. Neyi değilleyeceksin? Sen olmayan şeyi değilleyeceksin; sen olmayan şeye dair dikkat edeceksin, “ben bu değilim” diyeceksin. “Allah’tan başka ilah yoktur” -peki öz varlığından başka bir varlık var mı sende? Bunu kendi içsel durumumuza yansıtırsak, “la ilahe illallah” kavramından şu çıkar: Allah’ın sana üflediği ruhtan başka gerçek benliğin yoktur. Hiçbir şeye “ben” deme; o geçici olarak senin bir işlevindir. Mesela bir meslek icra edersin, zahiren dersin ki “ben öğretmenim, ben doktorum, ben şuyum buyum” ama şunu bilirsin: sen o değilsin, sen sadece böyle bir fonksiyon icra ediyorsun, bu hayatın şartları içinde, o kadar.
Bazen çok kestirme veya şok etkisi uyandıracak ifadeler kullanıyorum. Mesela annen baban sana desek ki “biz senin annen baban değiliz, annenin babanın kim olduğunu da bilmiyoruz, seni sokakta bulduk” -bu sende varoluşsal, kimliksel bir şaşkınlık yapar mı, etki uyandırır mı? Uyandırmaması gerekir. Neden? Çünkü senin varlığın bir beden değil ki, bedeninin biyolojik anlamda annesi babası şu veya bu olmaklığıyla ilgili olarak sende bir değerlilik değersizlik oluşturabilsin.
Düşünün, biz niye sarsılıyoruz? Çünkü benlik idrakimiz yanlış yerlerde. Biri seni yanlış anlıyor -diyelim otuz yıllık dostun, arkadaşın, en yakın eşin seni yanlış anlıyor, olabilir. Bu senin varlığında niye bir dalgalanma meydana getiriyor? Çünkü o an gerçek varlığında değilsin; çünkü sen o an eşinle olan ilişkinin üzerinden bir benlik algısına sahipsin. O sarsılırsa -“beni anlayan bir eşim var, bana güvenen bir eşim var, beni önemseyen bir eşim var” ya da “otuz yıllık can ciğer bir dostum var” diyorsun- o dostun bir iftiraya inanıp senin hakkında olumsuz düşünmeye başlasa, niye sarsılasın ki? Ama benlik idrakin oradaysa o zaman sarsılırsın. Bununla ilgisi yok arkadaşlar; asla umursamamazlık, kayıtsızlık, boşvermişlik değil bu, asla bununla ilgisi yok.
Allah’a Yardım Etmek: İradeyi Kullanmak
“Siz Allah’a yardım ederseniz Allah da size yardım eder.” Biz Allah’a nasıl yardım edebiliriz? Aslında Allah’ın bizim içimizdeki iz düşümü olan ruhumuzun üzerini örten, onu gölgeleyen şeylerden uzaklaşarak yardım edebiliriz; yardım bu yani. İnsanın Allah’la ilişkisini iki anahtarlı bir kapı gibi düşünün, biri içeriden biri dışarıdan anahtar var. Allah kendisiyle olan ilişkimizi bizimle de bağlantılandırmış; insanın böyle bir mahiyeti var, bu gibi ifadeler bununla ilgilidir. Tabii ki bu bir mecazdır; haşa Allah’ın yardıma muhtaç olduğu, aciz düştüğü veya kudretinin eksikliği anlamında değil. Ama şöyle diyor: “Bak, sana şöyle bir imkân verdim.” Basitçe düşünelim: bende de telefon var, sende de telefon var -gerçi ben telefona da muhtaç değilim diyelim, öyle bir teknolojiye sahibim- ama diyorum ki “bak, sana bu telefonu veriyorum, sen benimle iletişim kurmak istediğinde bu numarayı çevir, ya da seni aradığımda şu tuşa bas, o zaman iletişim kuralım.” Ne yapmış oluyorum? O ilişkiyi iki tarafın da aktif olduğu bir nitelikte tanımlıyorum. İnsanla Allah arasında böyle bir ilişki var, bu yüzden. Allah diyor ki: “Ben seni zorlamıyorum, sana tahakküm etmiyorum; seninle olan ilişkimi senin irade ve bilincinle bağlantılandırıyorum. Dolayısıyla sen, kendi tarafından, sana verdiğim imkân ve kabiliyeti kullan; o zaman ben de -tırnak içinde- kendi Allah’lığımı sana göstereyim.”
Sen diyorsun ki, “gelecekle ilgili aşırı bir kaygım var, Allah’ım bana yardım et, lütfen yardım et, lütfen bu şey olmasın” diye dua ediyorsun. Şimdi bu dua mı? Bu dua değil aslında. Sonra “kaygımı Allah gidermiyor” diyorsun. Hâlbuki demen gereken şu: “Ey Rabbim, ben bazı şeylerin olmamasını arzu ediyorum, olmasa iyi olur diyorum; ama senin ilahi hikmet ve takdirin içinde böyle bir şey olursa da bana farkındalık ve idrak nasip et.” Bak o dua ne güzel; seni ferahlandırır, sana huzur verir, sana dinginlik verir. Şimdi bak ne yaptın? Allah’a yardım ettin deyim yerindeyse; Allah’ın sana yardım etmesine kapı açtın. Ya da şöyle diyelim: sen bir odada havasız kalmışsın ama o odada bir pencere var ve sana denilmiş ki “havasız kaldığında pencereyi aç, sana hava vereceğim.” Sen pencereyi açmıyorsun, “havasız kaldım” diye orada panik yapıyorsun. Pencereyi açmıyorsun. Allah’a yardım etmek ne demek? İşte o pencereyi açmak; sana verilmiş bir imkân, senin iradene bırakılmış bir imkân. Allah senin iradenden tamamen bağımsız bazı şeyleri yapabilir ve bazen yapıyor da, ama bazı şeyleri senin iradene bağlamış. “Havasız kaldığında pencereyi aç, ben de o temiz güzel havayı ve rüzgârı o odaya aydınlatıcı, ferahlatıcı bir şekilde yansıtayım” diyor.
Bu neyi işaret ediyor? Şuna işaret ediyor: insan kendi tarafından yapması gerekeni yapmalı. Bunu bir başka sözle şöyle de açabiliriz: eğer bildiklerinizle amel ederseniz Allah size bilmediklerinizi öğretir. Sana bildirilmiş bir bilgi, bir anlayış verilmiş; sen onunla amel edersen daha çok şey açılacak. Onun için Yaradan’la olan ilişkimiz böyle bir şeydir. O yüzden “özü nasıl idrak edeceğim” diye sormayın; şu soru daha önemli: neyle özdeşleşmemeliyim ve özdeşleşmeme konusunda nelere dikkat etmeliyim? Hepimiz bunu yapmalıyız. Biz öze -tırnak içinde- hemen atlayamayız; özdeşleşmelerimizden kurtulursak özümüzü fark ederiz. Bakın öz, bir şeylerle özdeşleşiyor, yani öz bir şeylerle kendini tanımlıyor; sen onları temizle, ne kalacak geriye? Öz kalacak. “Ben şuyum, ben buyum” deme; Allah sana benim ne olduğumu gösterecek, gerçek, o benliksiz benin ne olduğunu gösterecek zaten. Ama sen, Yaradan’ın senin inisiyatifine ve iradene bıraktığı şey konusunda gayret et. Çünkü Allah’la ilişkimiz, insan ve Allah arasındaki ilişki böyledir. “Sen bana bir adım yaklaşırsan ben sana on adım yaklaşırım, sen yürüyerek gelirsen ben koşarak gelirim” denilen şey -bunlar da mecazdır. Bütün bunlar bize şunu anlatır: ey insan, Allah bir nevi şöyle der: benim senin iradene ve tercihine bıraktığım şeyler konusunda sen üzerine düşeni yap, ben zaten doğal olarak bunu yapıyorum. Mesela diyor ki, senin burnun ve ağzın kapalı, sen burnunu bir temizle, bak ne kadar rahat nefes alacaksın; zaten nefes ortada duruyor. Yani Allah şöyle bir durumda değil: “sen bir yürü de ben bakarım” demiyor. Mutlak bir şey o: sen bildiğinle amel edersen Allah mutlaka bilmediğini sana öğretir; sen bir adım yaklaşırsan Allah mutlaka on adım yaklaşır; sen -tırnak içinde bahsettiğimiz anlamda- Allah’a yardım edersen Allah sana mutlak olarak yardım eder.
Bunu şöyle de örneklendirip tamamlayalım: Allah sana göz ve göz kapağı vermiş, dilersen açarsın dilersen kapatırsın. Şimdi sen gözünü kapatmışsın, “ya kapkaranlık, her şey gece” diyorsun; hâlbuki etraf aslında aydınlık. Ama sana deniyor ki “bak, göz kapağını kaldır” -o da senin iradene bırakılmış bir şey. Allah dilese seni mecburen göz kapağını açtırır ama bu Allah’ın acziyetiyle ilgili bir şey değil; bu, Allah’ın sana verdiği bir imkân, bir irade edebilme, tercih edebilme kabiliyeti. Allah sana diyor ki “göz kapağını kaldır, ben zaten aydınlığı yaratmışım, zaten her taraf nurdur; sen gözünü kapatıp kendine gece yapma.” O yüzden insan kendi tarafından yapması gerekeni yaparsa, zaten doğal olarak o sükûneti, dinginliği, gerçek varlığı da idrak edecektir.
Burada da biraz sabırlı olmalı; çünkü çok özdeşleşmelerimiz var, bu bizimle ilgili. Bir şeyden ayrışıyorsun, öbür şeyle özdeşleşiyorsun. Mesela diyorsun ki “tamam, hadi kaygılanmıyorum, peki ne olacak” -bak onunla da özdeşleşme. “Ne olacak” düşüncesiyle de özdeşleşme. “Ama ne olacak, merak ediyorum” -bak onunla da özdeşleşme. Bakın, o kadar çok özdeşleşme var ki, sakince bunları temizle. Bak Kabe ne zaman temizlenmiş, değil mi? Peygamber mesajını ifade ettikten yaklaşık on sekiz-yirmi sene sonra. Onun için acele etme; sen sadece çaba göster, o kadar, üzerine düşeni yap, o kadar, başka bir şey değil.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - “Onlara fücurunu ve takvasını ilham edene and olsun” ifadesine doğrudan atıfla birkaç kez değiniliyor; bu, muhtevaca Şems Suresi 8. ayete karşılık gelmektedir, ancak anlatıcı sure adını kendisi zikretmiyor. - “Rum suresi 30. ayette Allah’ın üzerine fıtratlandırdığı dine çağır diyor” — (Rum Suresi: 30) açıkça adı verilerek anılıyor.
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.