Algılayan Kim - Sahte Benlikler
Kısa Özet
Sohbet, dışarıdan gelen her izlenimi, sözü veya eleştiriyi içimizde “kimin” algıladığı sorusuyla başlıyor; insanın genellikle otomatik ve tepkisel bir “sahte benlik” üzerinden cevap verdiğini, bunun da yanlış anlaşılma, tahammülsüzlük ve öfke gibi döngülere yol açtığını anlatıyor. Sahte benliğin ne olduğu; değerli/değersiz, sevilen/sevilmeyen hissetme gibi çelişkili tanımlamalar üzerinden örneklenip, gerçek kendiliğin (beyaz perde metaforuyla) bu benliklerin üzerinde, onlardan etkilenmeyen bir şahit konumunda olduğu vurgulanıyor. Sohbet, tahammül ile sabrın farkına, peygamberin sorumluluk alanına ve benliklerin adım adım terk edilmesi gerektiğine değinerek tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- “Bunu kim algılıyor?” sorusunu sormadan verilen her tepki, otomatik ve sahte bir benliğin tepkisidir. - Tahammül, taşımaya dayalıdır ve bir süre sonra patlar; sabır ise kendi fıtratında durabilme becerisidir ve sınırı yoktur. - Gerçek kendilik, üzerine yansıyan hiçbir “filmden” (olaydan, duygudan, hikayeden) etkilenmeyen beyaz perde gibidir.
Algılayan Kimdir?
Evet, hoş geldiniz. Bugün algılama üzerinde biraz konuşacağız. Dışarıdan gelen bir izlenim, bir düşünce, muhataptan gelen bir duygu, bir davranış tarzı kim tarafından algılanıyor? Bu algılamanın ve algılama sürecinde algılayanın farkında mıyız? Yani çevremden bir söz, bir davranış, bir tutum gördüğümde bunu bende algılayan kim? Tabii bizim kullandığımız literatürü bilmeyen bir insan hemen tabii ki ben diyecek. Ama işte ne diyoruz? Hangi ben aslında? O an hangi benlik hali, hangi duygu durumu, hangi düşünce kalıbı devreye giriyor?
Diyelim ki bir eleştiri duyduğunda bu kim tarafından algılanıyor? Sürekli yanlış anlaşıldığını düşünen bir ben mi bunu algılıyor? Ve hayatı boyunca hep yanlış algılandığını düşünen ve bundan dolayı da kendini muzdarip hisseden bir ben tarafından mı algılanıyor? Veya rahatsız olduğumuzu düşündüğümüz bir şey kim tarafından rahatsız edici olarak algılanıyor? Bu soruları sorarak aslında içimde algılayanı keşfetmem gerekiyor. O anda devreye ne girdi?
Hatta bu konuda şunu hayatımızda da gözlemleyebiliriz. Bazen aynı söz biri tarafından kullanıldığında bunu başka bir ben algılıyordur. Başka biri söylediğinde, aynı sözü başka biri söylediğinde başka bir ben tarafından algılanıyordur. Eğer bunları gözlemleyebilirsek o zaman içeride kimin bizim adımıza konuştuğunu keşfedebiliriz.
Nasreddin Hoca ve Sahte Benlikler
Hatta bununla ilgili zaman zaman naklettiğim Nasreddin Hoca’nın bir fıkrası vardır: işte adamın biri Nasreddin Hoca’nın evine gelir, kapısını çalar, “işte sende şu var mı” diye sorar, almak ister. O anda eşek anırır. Adam gene bir şey sorar, yine eşek anırır. Böyle üç dört defa bu durum tekrar edince Nasreddin Hoca der ki “sen mi cevap vereceksin, ben mi cevap vereceğim?” şeklinde bir ifade kullanır.
Aslında gerçekten bizim durumumuz bu. İçeride herhangi bir duruma kim cevap veriyor? Hani bizim tasavvuf geleneğinde de vardır. Bunu en ileri seviyede eğitiminde kullanan ve bizim Nasreddin Hoca olarak bildiğimiz kişi de aslında eşek kavramıyla bizim sahte benliklerimizi; yani objektif olmayan, iyi düşünmeyen, objektif algılamayan, tepkisel davranan, aynı kalıpları sürekli tekrar eden benliklere işaret olarak eşek kavramını kullanır. Aynı şey Mesnevi’de de vardır, farklı eserlerde de bunu görebiliriz. Aslında biz, içimize ne diyelim, hani eşekler, köpekler, çakallar, işte sincaplar kaçmış aslında. Onlar bazen cevap veriyorlar. Otomatik bir taraftan cevap veriyoruz.
Uçlardan Uca Savrulmak
Bazen içimizde kaçıngan bir benlik devreye giriyor ve sen kaçıngan bir benlikle cevap veriyorsun. Sonra o kaçıngan benlikten yılıyorsun. Niye kendimi ifade etmedim deyip bu sefer tam zıt olan, kurt bir benlik cevap verebiliyor. Bu sefer daha agresif cevap veriyorsun. Ve bir bakıyorsun ki aslında uçlardan uçlara doğru bir gidişat var. İnsan psikolojisinde uçlara gitme, uçlarda dolaşma var. İşte “insanlara bugüne kadar çok yumuşak davrandım, ama insanlar bunu hak etmiyor, bundan sonra sert olacağım” diyerek; kime, ne zaman, nerede, ne kadar, hiç bunu düşünmeden, önüne gelen herkese sahte bir benliğin verdiği karar üzerinden hareket etmeye başlıyorsun.
Mesela karşındaki de diyelim ki senin o an sertliğin üzerinden bir duruma muhatap olduğunda o da şuna şaşırıyor: ben ne yaptım ki, niye bu kadar tepkisel davranıyor, niye bu kadar sert davranıyor, niye bu kadar aşırı bir tepki verdi ki, ne dedim ki, acaba çok yanlış bir şey söyledim, gibi bir yerden anlamlandırmaya çalışıyoruz.
Burada da şunu hatırlayalım: her şeyi kendi üzerimize alarak veya hak ediyorum veya hak etmiyorum çerçevesinden bakarak yorumlamamalısınız. Buradan çıkan sonuç da budur aslında. Çünkü karşındaki insan yüzde yüz objektif olanı olduğu gibi algılayan, olana olması gereken dengede ve farkındalıkta karşılık veren biri büyük oranda değildir. Bazen öyle olsa bile her zaman öyle değildir.
O zaman ilişkilerde yine tasavvufta bazen kullanılan bir şey vardır. İnsanlar bazen bu tür durumlarda işte “hayvanına çüş de” diye bir ifade kullanırlar. Aslında bu nedir? Hani bak sen bu değilsin, ama içindeki o diyelim ki agresif veya tepkisel veya illa öfkeli olması da gerekmez; çok alıngan bir benlik de sahte bir benliktir. Gereksiz kuruntulara kapılan da sahte bir benliktir. Muhatabının sözünün altında niyetler aramaya çalışan da bir sahte benliktir. Bunların hepsi aslında içimize kaçmış sahte benliklerdir. Tasavvufi gelenekte bazen bunlar hayvanlarla sembolize edilir. Ve aslında hem kendimiz üzerinde çalışırken hem muhataplarımızı anlayıp yorumlamaya çalışırken çok sübjektif olabileceklerini, bir şeyi yanlış algılayabileceklerini, yanlış bir yerden yorumlayabileceklerini prensip olarak kabul etmeye ihtiyacımız vardır.
Yanlış Anlaşılmak Olağan Bir Şeydir
Çünkü insanoğlunun bir de şöyle bir tuzağı var: beni kimse yanlış anlamamalı. Çocuğum, eşim, arkadaşım, muhatap olduğum insan beni yanlış anlamamalı. Daha önce de dediğim gibi böyle olmamalı, yapmamalı, dememeli, olmamalı gibi kavramlar ancak çok teorik olarak bir konuyu irdeliyorsak kullanacağımız ifadelerdir. Yoksa karşımdaki beni yanlış anladığında “beni yanlış anlamamalısın, nasıl beni yanlış anlayabiliyorsun” gibi bir reaksiyon vermek, hem kendimizde tahammülsüz bir benliğe işaret eder hem de muhatabımız olan insanda objektif bir bilinç olduğu veya olması gerektiği beklentisine işaret eder.
Biz eğer tam ve doğru olarak anlaşılıyorsak bundan dolayı müteşekkir olmalıyız. Bu gerçekten kıymetli bir şeydir ve az rastlanır bir şeydir aslında. Yanlış anlaşılmak, anlaşılmamak olağan bir şeydir. Bunu olağan demekten kastımız bu doğrudur, olması gereken budur anlamında değil; sık olan bir şey bu aslında demek istiyoruz. Bundan dolayı aşırı bir şekilde rahatsız olmaya da gerek yoktur. Nasıl yanlış anladığını merak ediyorsan bunu şöyle bakmalısın: ne demek nasıl yanlış anlıyor? Aç gözünü ve nasıl yanlış anladığını gözlemle yani. Bunu mu öğrenmek istiyorsun? Seni nasıl yanlış anladığını mı merak ediyorsun? Yoksa içinde yanlış anlaşılmaktan rahatsız olan bir benliğin reaksiyonunu mu gösteriyorsun?
Gerçekten bir insanın seni nasıl yanlış anladığını ve anlayabileceğini anlamak istiyorsan bu bir gözlem konusudur. Çok ilginç: ben böyle dedim ama o böyle anladı. Acaba neden ve nasıl? Bu gözlemlenip anlaşılmaya çalışılacak bir şeydir. “Beni nasıl yanlış anlar” gibi bir reaksiyon geliyorsa içeriden durup bunu düşünmeye ihtiyacınız var. Yani şu anda bende bu reaksiyonu veren kim? Bu reaksiyon nasıl bir benliğin reaksiyonu? Doğru anlaşılmak isteyen, bugüne kadar birçok defa yanlış anlaşıldığından dolayı öfkeli olan bir benlik mi? İçeride “yeter artık sen de mi yanlış anlıyorsun” diyen veya sürekli “beni yanlış anlıyorsun” diyen bir benlik mi?
Eleştiriyi Kim Algılıyor?
O yüzden ilişkiler aslında insanın hem kendini gözlemleme derecesini hem karşısındaki insanı ne kadar objektif bir yerden gözlemleyebildiğini ortaya çıkaran bir şeydir. Sen ne kadar objektif bir yerden gözlemliyorsun? Mesela sana en sert şekilde “çok aptalsın” veya “bunu nasıl düşünemezsin” gibi ya da daha ağır bir eleştiride bulunan bir kişiye karşı nereden cevap geliyor? Cevap nereye düşüyor? Karşındaki insanda cevap nereye düşüyor? Onu da gözlemlemen gerekir.
Ama en önemlisi, muhatabından gelen şey içeride nereye düşüyor, hangi benliğe düşüyor. Bir kurdun eline düşerse karşısındakini parçalamaya çalışır. Korkan bir ceylana düşerse ceylan oradan bir kaygı üretebilir, veya ürkek hale gelebilir, veya kaçıngan davranabilir. Veya öfkeli bir file denk gelirse karşısındakini yıkıp yok etmeye çalışabilir. O söz nereye düşüyor? Ama ego dışarıya bakmaktan ziyade — özür dilerim, içeriye bakmaktan ziyade dışarıya bakmaya eğilimlidir. Çünkü tehlikenin dışarıdan geldiğini zanneder. Asıl tehlikenin, problemin ve ortadan kaldırılması gereken sorunun dışarıdan geldiğini düşünür. Halbuki insana dışarıdan gelen şeyler tehlikeli durumlar aslında çok azdır. Ama içeride dışarıdan geleni çok tehlikeli algılayan bir benlik varsa o zaman dışarıya karşı aşırı odaklı bir hale gelecektir.
Mesela eleştiri sizin için bir tehlike arz ediyorsa, eleştirilmek — tırnak içinde söylüyorum, hangi benliğe eleştirilmek aşırı bir şey olarak geliyor — veya dışarıdan bir eleştiri, bir değerlendirme duyduğunuzda bunu kim duyuyor? Bakın, duyduğunuzda ne yapıyorsunuz diye sormuyorum artık; duyduğunda bunu kim duyuyor oluyor? Bu kimin tarafından duyuluyor? Bu kim tarafından algılanıyor? Mesela bunu suçlayan, yargılayan bir benlik tarafından mı algılanıyor? Veya bunu kendisine bir tehdit olarak algılayan bir benlik tarafından mı algılanıyor? Veya hemen kendini, acaba ben suçlu muyum diyen bir benlik tarafından mı algılanıyor? Bunu kim algılıyor? Bu kim tarafından algılanıyor? Bu eleştiren veriyi kim duydu? Kim işledi? Kim bunu içeride işliyor? Kim yoğuruyor bunu?
Bunu eğer keşfetmezseniz ömrünüz boyunca “eleştiri tabii ki insanı rahatsız eder, kim hoşlanır ki eleştiriden” gibi böyle genel geçer değerlendirmeler üzerinden hayata yaklaşırsınız. Ve hiçbir zaman size yapılan bir eleştiriyi objektif bir yerden göremezsiniz. Objektif bir yerden göremediğiniz için de hiçbir zaman objektif bir yerden de cevap veremezsiniz. Sonra da dersiniz ki insan tabii ki eleştirilmek istemez, insan tabii ki onaylanmak, takdir görmek ister. “En azından ben böyleyim” diye biraz yumuşatarak aslında ne yapıyoruz? İçinizdeki o benlikleri meşrulaştırıyoruz. Halbuki objektif bakmaya çalışın, eleştiri bir insanı niye rahatsız etsin aslında yani? Değil mi?
Tefrik Etmek Ne Demektir?
Peki hocam, tefrik etmediğimiz şey algılandıktan sonra, sahte benliğe düşmeden önce mi yapılıyor? Yoksa sahte benliğe düştükten sonra mı bu tefriki yapıyor, tepki veriyoruz? Acaba bunun cevabını versem, cevabım üzerinden davranabilir miyiz hayatta? Yok tabii. Aslında önce ne oluyor’u keşfetmemiz gerekiyor. Yani öyle bir durumda yakalarım ki kendimi hiç tefrik edemem. Ve otomatik bir süreç o anda işleyebilir. Otomatik bir süreç işler: ben diyelim ki bana sergilenen eleştiriye tepkisel ve otomatik cevap veririm. Ondan sonra yapılan eleştiriyi haklı mıydı, haksız mıydı analiz etmeye çalışırım. Onu analiz eden benlik de sahte başka bir benliktir. “Ben bunu hak etmiyorum” diye başlar çünkü. Veya “bana böyle demeye hakkı yok.” “Ben bunu hak etmiyorum” dediği bir yerden başlarsa neyi tefrik edebilirim ki? Değil mi?
Tefrik edebilmemiz için tefrik edebilecek, ayrıştırabilecek, objektif olarak bakabilecek bir ben bilincini güçlendirmemiz gerekir. Onu güçlendirmek için de özdeşleşmelerimizi görmemiz gerekir. Özdeşleşmelerimizi görebildiğimiz oranda o objektif bakabilen ben kendine alan bulabilir. Mevcut benlikler zaten buna alan bırakmamışlar. Biz de eğer otomatik olarak onlar üzerinden hareket ediyorsak — ki mesela ikili ilişkilerde, eş ilişkilerinde, arkadaş ilişkilerinde de gördüğümüz bir şeydir — bir bakarsınız birinin biraz aşırı veya ölçüsüz bir eleştirisi karşı tarafta ya kaçınmaya, ya kendini kapatmaya, ya da aşırı bir utanç hissine; o utanç hissinden sonra aşırı bir öfkeye, o öfkeli reaksiyondan sonra karşı tarafın da öfkeli tepkisine yol açar ve bir bakarsınız tam bir film, tam bir dizi gibi izleyebilirsiniz bu durumu aslında.
Hani insanoğlu olarak sinemaya çok gitmeye aslında gerek yok. Aslında birçok benlik ortaya çıkıyor ve her benlik tırnak içinde kendi pozisyonu, kendi rolü, kendi hikayesi üzerinden reaksiyon veriyor. “Sen bana bir laf mı soktun? Al, laf sokmak nasılmış? Gör.” O ona, o ona bir bakıyorsunuz. Bir dizi yani. Ve bitmeyen diziler olabiliyor değil mi hayatta böyle, sürekli birbiriyle didişen, sürekli birbiriyle çatışan, anlaşamayan, sürekli aynı şikayetlerden dert yanan ilişkiler görebiliyoruz.
Biri seni ömrün boyunca yanlış anlıyor. Mesela şimdi benim bundan dolayı şikayet etmem objektif bir şey midir yani? Karşındakini de değişmesi konusunda uyardığım veya bazı şeylere işaret ettiğim halde değişmiyor. Değişmesi gerektiğine inanmayan bir benliği var. Şimdi benim bunu dert etmeme veya benim bundan dolayı sürekli bir memnuniyetsizlik, bir şikayet, bir rahatsızlık duymamın bir anlamı var mı? Yok. İlişkimi sürdürebilirim, sürdürmeyebilirim, ilişkime belli bir mesafe de koyabilirim, bu ayrı bir konu. Ama şikayetlenmemin bir anlamı var mıdır? Yok yani. Eğer ilişkimi sürdürüyorsam veya belli bir mesafede sürdürüyorsam oradan gelebilecek etkilere de tırnak içinde objektif bir şekilde bakmam gerekir. Yani bu insanın sürecidir. Şu anda da herhangi bir değişiklik gözlemlemiyorum ve bu süreci objektif olarak algılıyorum. İçimde bir rahatsızlık, bir kınama, bir memnuniyetsizlik, beklentiye dayalı bir hayal kırıklığı da yok.
Tahammül mü, Sabır mı?
Hani bizde bazen şey, ya “nasıl tahammül ediyorsun?” Tahammül etmiyoruz. Bizim burada anlattığımız şey tahammül değil. Daha önce de söyledim, tahammül taşımaktan geliyor. Taşıdığınız bir şey bir süre sonra sizi yorar. Geçen bir konuşmacıda görmüştüm, hoşuma gitti, ben de nakledeyim: adam diyor ki eline bir bardak alıyor ve diyor ki “bunu bir dakika tutabilir misiniz?” Tutabilirim. Beş dakika tutabilirim. Ama bir saat, iki saat, iki gün, üç gün değil mi? Çok hafif olmasına rağmen bunu iki gün böyle tutarsanız muhtemelen kolunuzda biraz ağrı veya uyuşukluk veya bir rahatsızlık olacaktır. Dolayısıyla aslında ben bir şeyi taşıyor olduğumda rahatsızlık ortaya çıkar.
Yani tahammül etmeye çalıştığımızda — “ya tahammül ya sefer” diye bir kitap vardı, hatırlıyorum — tahammül etmek bir nevi egonun bir yaklaşımıdır. Sabır doğru anlaşılırsa daha spiritüel bir bilinçle yapılan bir tutumdur. Senin kendi fıtrat kodlarında durabilme becerindir sabır. Tahammül bir şeyden rahatsız olmaya dayalı bir şeyi taşımak durumunda kendimi hissetmendir. Mesela diyelim ki çocuğun sana göre yanlış yapıyor. Sürekli bu zihninin taşıdığı bir problem olabilir. Veya eşim veya arkadaşım her neyse. Bu sürekli zihninde taşıdığın bir problemse sen buna tahammül ediyorsundur. Ve bu tahammül zaman zaman patlak verecektir. Ya içe doğru patlak verecektir ya dışa doğru patlak verecektir. Bir nevi sabırsızlık diyebiliriz.
Tahammül aslında tabii ki sabır kavramıyla komşu ve benzer gibi zannedilen ama sabırla ilgisi olmayan bir şeydir. Tabi yani sabır gösteremiyorum ama sabır gösteremeyen benliği biraz frenlemeye çalışıyorum, yani onu bastırmaya çalışıyorum aslında. Tahammül biraz bu noktaya giden bir şey. O yüzden tahammülü önermiyoruz. Evet, bu geçici olarak insanın yapabildiği, bildiği bir şey olabilir. Ama o tahammülün her zaman tırnak içinde bir sınırı vardır ve insan tahammül ettiği şeye tahammülü bitince çok reaksiyoner tepki verir. Neden? Çünkü içeride birikmiş, tutulan bir enerji var yani, kontrol edilmeye çalışılan bir enerji var yani. Ve zemberek boşanır gibi, o durumda tahammül bittiği an bir reaksiyon verirsin. Yani işte falan anlat, anlat, anlat, bir anlam… “Tahammül ettim, ettim, ettim ama yeter, patladım” dediğimiz şeyin nedeni budur aslında.
Aslında bu tahammül aynı zamanda muhatabımız olan bir insandaki — farz edelim ki objektif bakıyorum ve bir yanlışlık var — o yanlışlığı aynı zamanda kabul edememek ve o kişinin sürecini değiştirmeye çalışmak ve değişmediği sürece de bu durumu kabullenememekle ilişkili bir şeydir. Bu insanoğlunda bir tahammül mevzusuna yol açar. Tahammül de bir süre sonra, tahammül et nereye kadar? Çünkü tahammülün sınırı vardır. Sabrın sonu yoktur. Sabır taşı diye bir şey de yoktur, sabır taşı çatlamaz. Ama gerçek sabır ilginçtir, Kur’an-ı Kerim’de sabır Allah iledir der. Yani sen psikolojik benliğinle sabır gösteremezsin. Çünkü psikolojik benlik kendi istek, arzu, ihtiyaç ve beklentileriyle yaşıyor.
Sorumluluk Alanımız ve Peygamberin Örnekliği
Buradaki beklentin çok rahmani bir beklenti de olabilir. Mesela diyelim ki eşinle, çocuğunla, arkadaşınla ilgili olarak çok rahmani bir beklentin olabilir; “niye şu yanlışı yapıyor” — ne kadar rahmani bir şey değil mi? Ama rahmani olmayan şey şu: sen onun üzerinde ne olmaklık noktasındasın? Onun değişmesini isteyen bir benlik üzerinden bakıyorsun. Ve bu değişmeli diye. O yüzden dikkat edin, mesela Kur’an’da birçok ayette insanın sorumluluk alanıyla ilgili uyarılar vardır. Peygamberlere de vardır. Der ki sana sadece tebliğ etmek düşer. Eğer Allah isteseydi insanların hepsini inandırırdı yani. Bu — haşa — Allah’ın yapmakta zorlandığı veya inkarcı, ateistleri dize getiremediği için olmayan bir şey değil yani. Bu Allah’ın bu yeryüzünde, bu alemde, bu yaratılış düzleminde izin verdiği bir şey. Bir tercih imkanı veriyor. Dileyen dilediğini seçer diyor.
Dolayısıyla aslında başta biz ve bazen peygamberler aslında neye odaklanıyorlar? Karşısındakinin iyiliği adına onu değiştirmeye bazen odaklanıyor. Şimdi karşımdakinin iyiliği adına onun değişimine odaklanmam sanki hoş bir şey gibi görünüyor. Yani kötülüğünü mü istiyorum? İyiliğini istiyorum. O zaman sanki bu çok makul ve meşru bir şeymiş gibi. “Ben onun iyiliğini istiyorum. Yanlış yapıyor. İyiliğini istiyorum. Bu yanlışından vazgeçsin istiyorum.” Kötü bir şey mi istiyorum? Yok, iyi bir şey istiyorsun. O zaman istemeye devam edeyim, gibi bir şey çıkıyor bizim algımızda.
Halbuki sana böyle bir görev, böyle bir sorumluluk mu verildi? Allah böyle bir görev sorumluluk mu verdi veya birileri sana böyle bir yükümlülük altında mı bıraktı? Yok. Bu sorumluluğu veya bu yükü sana kim yüklüyor, bir bak bakalım. Nereden geliyor bu? Bu sahte benlikten geliyor. O yüzden Kur’an hatırlatır. Bu tabii ki aslında peygamberin şahsında bütün ümmete aslında bir hatırlatmadır. Yani bu sadece tırnak içinde dini tebliğ etmek anlamında kullanılmıyor. Mesela karşındaki insan seninle aynı frekansta değil veya senin duyarlı olduğun bir şeyi o kadar umursamıyor. En azından diyor ki “atıyorum, yaşım bir elliye gelsin abi, ondan sonra.” O zaman ben o kişiye bir şey demiyorum. Mesela hani bir küsme olarak değil bu. Bak, o an belki iki gün sonra fikri değişir, bunu bilmiyoruz. Ama ona bakarsın; benim ona anlattığım anda duymadı, duymak istemiyor, ya da yanlış buluyor, ya da doğru buluyor ama “zamanı var” diyor, atıyor. Birçok şey olabilir. Şimdi benim ona sürekli bunu hatırlatmamın bir alemi var mı? Yok. Ama denk gelir, belki üç gün sonra fikri değişir. “Ya sen haklısın” falan der. Bir şey olur. O zaman ona ifade edebilirsin ama “onu değiştirmeliyim” değil.
Bazen bunu kendi yetkinliğimiz veya gücümüz olarak da algılama tuzağına düşebiliyoruz. Yani “ben onu nasıl değiştiremiyorum?” Bazı egolar bunu bir güç ve etkililik problemi olarak algılayabilirler. Hani bazen bir ebeveyn çocuğu hakkında, bazen bir koca karısı hakkında veya bir arkadaş bir arkadaşıyla ilgili bazen sanki onu değiştirebilirim veya bir şey yaparsam o değişir diye düşünür. Mesela peygamber Ebu Cehil için, Ebu Leheb için her şeyi neredeyse yapmıştır yani; hani yalnızken, birlikteyken, işte akrabalık ilişkisini hatırlatarak. Hatta meşhurdur, der ki bir tepeye çıkar — o Kabe’nin hemen bitişiğinde Ebu Kubeys diye bilinen bir tepeciktir, çok büyük bir dağ değil — oraya çıkar ve der ki: “ben size şu dağın arkasından bir düşman geliyor desem inanır mısınız?” İnanırız. “Şöyle desem inanır mısınız?” İnanırız. Aslında şunu demek istiyor: ya bakın, ben hiç size yalan söyledim mi? Hiç sizi yanıltacak, size gerçek dışı olabilecek bir şey söyledim mi? Söylemedim. Peki size diyorum ki “La ilahe illallah” deyin ve Allah’ın benim vesilemle size aktardığı mesajı dinleyin, deyince “bizi bunun için mi çağırdın” deyip reaksiyon veriyorlar.
Peygamber olabildiğince her şeyi kullanmaya çalışıyor ve Allah onu şu noktada uyarıyor: sana dikkat et, sadece tebliğ etmek düşer. Yani sen onları inandırmakla mükellef değilsin. Ve bu tırnak içinde şunu da dikkat edin: bu senin elinde de değil. Yani biz karşımızdaki insanı “böyle değiştirebiliriz, şöyle yapsam değişir” gibi kendi söz veya eylemlerimizi mutlaklık düzeyine çıkarmamalıyız. “Şöyle yapsam düzelir” — öyle bir kural yok. Böyle bir formül yeryüzünde yoktur. Sen dünyanın en iyi insanı olsan da karşındaki seni yanlış anlayabilir, seni onaylamayabilir, seni takdir etmeyebilir. Yani onun arayışı başka bir şey olabilir. Sen bunu keşfedebilirsin, edemeyebilirsin. Bundan dolayı kızmanın, rahatsız olmanın, tepki koymanın gereği yoktur insanoğlu için. Oraya biraz dikkat ettiğimizde aslında olan durumu kabullenemeyen, olan durumu değiştirmek arzusu içinde olan bir benlik var. O benliği görürseniz biraz onu izleyin, onu gözlemleyin. Onun arkasında ne var?
Hakiki Benlik Tektir
Buyurun. — Şimdi sahte benlikler çok… sayısız, sayısı belirsiz diyorsunuz. O zaman şöyle soralım: sahte olmayan benlik kaçtır? Bir de şunu belirtelim, birinci soru: bir danışan geldi karşımıza, sahte benlikten konuşuyor, yaşadığı olayları anlatıyor. Biz bu sahte benliği nasıl, hangisini ortaya çıkarıp kendisine fark ettireceğiz?
Hakiki benlik diyelim veya ben diyelim tektir. Hatta o evrenseldir, son tahlilde. Tabii ki onun bireysel anlamda kişinin bilincine göre iz düşümü olabilir. Ama hakiki ben aslında tektir. Ve o herkeste de aynıdır aslında. Fakat bir nevi bilincimize göre ondan aldığımız pay değişebilir. Tıpkı yani güneşin tek olması ama kutuplarda ayrı algılanır, ekvatorda ayrı algılanır, orta kuşakta ayrı algılanması gibi. Ama aslında güneş tektir. Ama kutupta yaşayanlara sorsanız güneş pek de sıcak değildir. Ekvatordakiler için bayağı sıcaktır. Ama aslında aynı güneşten bahsediyorlar. Ama o kendi pozisyonları itibariyle onu algılama düzeyleri değişik olabilir.
Şimdi tabii ki böyle çok didaktik bir şeyden bahsetmesek bile aslında içimizdeki birçok benliğin bir tarihi vardır. Hatta bazı insanlar diyelim ki işte travmanın kökenini bulmaya çalışır. O istikamette mesela regresyon yaptığımız — evet, regresyonlar. Onun ilk kendi tarihi vardır. Bir de kuşaklar ötesinden gelen bir tarihi var. O da oradan geliyordu. Çünkü ne olduğu öğretilerle gelir. Mesela annemizden öğreniriz, babamız öğretir.
Evet, aslında şöyle bir şey önerebiliyoruz. Bu kolayca gerçekleşen bir şey değildir. Gözlemleme yolunu tavsiye ediyoruz. Yani gözlem ne demektir? Gözlem şu demektir: soyut anlamda, tamamen teorik olarak gözlemleyen bir ben tahayyül ettiriyoruz. Yani öyle bir varlık ve öyle bir konumdasın ki her şeyi gözlemliyor; arzusu yok, korkusu yok, beklentisi yok, rahatsız olduğu bir şey yok, kaçındığı bir şey yok, korktuğu bir şey yok. Bilinçli, tırnak içinde farkındalığı olan bilinçli bir kamera gibi, deyim yerindeyse. Oradan bakmaya çağırıyoruz. Yani aslında özdeşleşmeyi çözmeye ve kişiyi orada ayrıştırmaya çalışıyoruz. Yani o benliği kendim olarak algılama durumundan çıkıp en azından teorik olarak, ilk başta bunu yapmayı, sonrasında bir pratik olarak öneriyoruz. Yani sen arzu eden, korkan, seven, nefret eden, isteyen, rahatsız olan, özlem duyan, kendini değerli veya değersiz hisseden bir yerde değilsin. Böyle bir varlık değilsin. Öyle bir şey hayal et. Ki insan zaten bunu bile hayal etmekte zorlanır. Zaten aslında bir insanın bunu hayal edebilmesi bile onun dikkat becerisini gösteren bir şeydir. Ve bu anlamda başlangıçta dikkatimiz çok zayıftır. Hatta çoğu insan böyle bir şeyi tahayyül bile edemez.
Sahte Benliğin Tanımı
Sürekli o sahte benlikler — aslında sahte benlikten kastımızı da burada açalım. Sahte benlik demek mutlak olarak yanlış bir şey demek değildir. Yani diyelim ki ben bir iş yapmaya çalışıyorum ve o iş konusunda bir beceriksizlik veya bir yetersizlik ortaya çıkıyor. Şimdi ben “yetersizim” dediğimde aslında ben kendimi bir bağlam üzerinden, bir olgu üzerinden tanımlamış oluyorum. Aslında sahtelik bu en temelde. Bu en doğal sahtelik durumum aslında. Bir de tamamen gerçek dışı, tamamen hayatın olgusal gerçekliğiyle örtüşmeyen benlikler olabilir. O hayatın olgusal gerçekliğiyle örtüşmeyen benlikleri bir ölçüde göstermek daha kolay olabiliyor.
Örneğin bir insan geldi, dedi ki işte “çocuğum, eşim, arkadaşım bana böyle davrandığında kendimi değersiz hissediyorum.” Tamam. Peki ne olduğunda kendini değerli hissediyorsun? “İşte şöyle şöyle şöyle davrandığında kendimi değerli hissediyorum.” O zaman şunu soruyoruz: kendin nasıl bir şeysin ki biri sana öyle davrandığında değerli hissediyorsun, aynı kişi öyle değil de şöyle davrandığında değersiz hissediyorsun. Bu nasıl bir kendilik? Aslında burada bir tezgah dönüyor değil mi? Aslında biraz dikkat etsek, içeride birisi bizi kandırıyor. Acaba kendimiz mi? Yoksa yaşanmışlıklar var. O benlikler aslında, yani şöyle: birisi diyelim ki beni anlamamış, çocukluğunda beni anlamamış, bana yeterince duyarlı olmamış. Ben orada hoşlanmamışım bundan. Aslında hoşlanmamak fıtri bir şey. Yani hoşlanmamak nedir aslında? Hoş olmayan bir şey aslında. Mesela ben birine bir şey anlatıyorum, beni dinlemiyor diyelim; bu doğal ve fıtri bir şey mi? Aslında bunun doğal duygusu şu: bu fıtri olmayan, hoş olmayan bir durum. Aslında burada durmam lazım. Ama mekanizma orada duramamış. Ve kendisini çevreden edindiği veya çevresinde gözlemlediği ve aynaladığı — işte kendini değersiz hissetme veya “sen dikkat edilmeye değmeyen birisin ki sana dikkat edilmiyor” — onu biraz içeride o benlik bir kısım yanlış düşünce ve duygularla da köpürterek, hatta işte “bak kardeşini annen dinledi ama seni dinlemedi” diye de artırarak, ne oluyor? Bir bakıyorsunuz birisi beni dinlemediğinde kendimi değersiz hissediyorum, dinlediğinde değerli hissediyorum. Şimdi kim bu? Bu nasıl bir tezgahtır? Nasıl bir içeride oyun oynanıyor aslında değil mi? Yani ben nasıl bir insanın bir davranışıyla değerli oluyorum, bir başka davranışıyla değersiz oluyorum?
Sevilmek, Sevilmemek ve Duyguların Sorgulanması
Aslında sordunuz ya, sahte benliği nasıl fark ettirebiliriz? Aslında bazıları çok bariz şekilde çelişkiseldirler aslında. Anlatabildim. Mesela diyelim ki sevildiğimi hissettiğimde çok iyi oluyorum, sevilmediğimi duyduğumda yerin dibine geçiyorum, veya kendimi berbat biri, beş para etmez, silik biri hissediyorum. Şimdi bakalım, yani baştan sevilmeyi ele almam gerekir. Sevilmek nedir? Sevilmeyi kim nasıl algılıyor? Kim nasıl yorumluyor? Kim bunu nasıl tanımlıyor? Bunları sorgulamam gerekiyor ve şuna varmam gerekiyor: şimdi sevilmek fıtri bir şeydir ve fıtri olduğu için de memnuniyet verici bir şeydir. Ama sevilmemek gayri fıtri ve hoş olmayan bir durumdur. Bunu böyle algılamam gerekir ama ben nasıl algılıyorum?
Sevilmek çok güzel bir şey. Bana kendimi çok iyi hissettiriyor. Motivasyonum yükseliyor. Ayaklarım yerden kesiliyor. Ama sevilmediğimi hissettiğimde berbat oluyorum. Böyle sanki hani kirli bir mendil gibi atılmış hissediyorum. Şimdi karşımdaki insanın bir sözü ve tavrı beni bu geniş alanda nasıl savurabiliyor? Karşımdakinin sözü veya tavrının benim varlığımı bu kadar iki uca götürmesi gerçekçi bir şey mi acaba? Tabii ki benlik hangi tuzağa düşüyorsa diyor “ben böyle hissediyorum.” İşte orada bu sefer hislerimizi bir nevi analiz etme devresine giriyoruz.
Yani bu mesela felsefede şey vardır: beş duyumuz acaba bize tamamen objektif veriyi verir mi? Mesela güneşe baktığımda futbol topu kadar görüyorum. Peki güneşin büyüklüğü bu kadar mı? İşte bazen ateşim olur, etraftaki havayı soğuk hissederim. Ama aslında soğuk olmayabilir. Ben ateşli olduğum için, ateşim yüksek olduğu için soğuk hissetmiş olabilirim. Mesela felsefede bunlar irdelenmiştir. Ve sonuç şudur: beş duyu bazen bizi yanıltır. Ve der ki bunları tahkik etmelisin, sorgulamalısın, hemen onaylamamalısın.
Peki duygular hakkında da aynı şeyi yapabilir miyiz acaba? Duygular bize hissettiğimiz şeyin gerçekliğini mi gösteriyor? Yoksa arada bir gerçekliği çarpıtabilen veya gerçekliği yanlış yorumlayan bir yanlış bilgi işlem sistemi var mı? Duyguların böyle bir tarafı var mı? Diye o duyguları tahkik etmeliyiz. Yani bu hissettiğim şey — evet öyle hissediyorum. Hani ben şunu özellikle her zaman vurgulamaya dikkat ediyorum: öyle hissetmeni tartışmıyoruz, öyle hissediyorsun. Fakat hissettiğin şey doğru mu? Mesela “kendimi değersiz hissediyorum” — bunu hissediyor musun? Hissediyorsun. Bu his, his olarak gerçek mi? Evet öyle hissediyorsun. Ama asıl soru şu: kendimi değersiz hissettiğimde acaba ben gerçekten değersiz mi oluyorum? Bunu ayrıştırmaya ihtiyacımız var. İşte bu sahte benliği bir keşfetme yolculuğudur.
Bunun gibi — evet, o algının arkasındaki sakınmışlığın sebebine bir şey oluşturmuş. Tabii hemen oluşturmaz ama oradaki, evet, ne kadar ayrı. Yani asıl soru, özür dilerim: bir insan karşımıza geldi, dedi ki “ben kendimi eşimin, arkadaşımın, çocuğumun, yakınımın, annemin, babamın şu davranışı nedeniyle değersiz hissediyorum.” Peki ne olsa kendini değerli hissedersin? “Hocam” diyor, “çok kolay, beni anlasın, beni sevsin, beni desteklesin, işte ihtiyacıma duyarlı olsun” falan. Bu da orayı çözmüyor. Asıl çözecek olan şey şudur: birisinin şu veya böyle davranması senin varlık ve değerini değiştirebilen bir şey mi? Sen varlık ve değeri birinin davranışı üzerinden değişen bir yapıda mısın? Senin varlığın, senin değerin başkaları üzerinden değişebilen bir şey mi?
O an bunlar aslında birer olaydır, bir zaman terk edilmiştir. Kişinin kendi yaşantısında terk edilmiş bir husus var. Şimdi bu kişi bir film seyrediyor. İki sevgili birbirinden ayrılıyor, duygusallaşıyor, şimdi onun gözünden yaş dökülüyor. Ama aynı filmi seyreden başka bir kişi “komedi bak” falan der. O da farklı değil, sahte benlik. Bu da sahte benlik. Tabii ki. Şimdi biz buna geleceğiz ki sen neden ağladın? Senin gündemin neydi? Seni ağlatan neydi? Ne olsaydı ağlamazdın, ne olsaydı gündemin değişirdi? Evet, niye böyle? Böyle durunca yani ters soru işte. Evet fakat, ters soru ve olayın kaynağına gitmek gibi bir şey.
Yani aslında sahte benlikler çelişkilidirler. Mesela şöyle düşünelim: anne babası tarafından diyelim ki çocukluğunda terk edilmiş bir insan düşünelim. Şimdi bu insanın terk edilmişliği o çocuğun terk edilmeye layık olduğu anlamına mı gelir? O öyle algılıyor işte, fark ettirmek. Yani diyelim ki sevgilisi tarafından terk edilen biri ne yapmış, kendini değersiz veya yetersiz hissetmiş. Belki kendini cezalandırır. Tabii cezalandırabilir de mesela. Hani veya kendini hiçbir zaman bir başkasının onaylamayacağı, takdir etmeyeceği bir konumda tanımlıyor. O yüzden de ilişkilerinde kaçıngan davranmaya başlamış. Bütün bu arka arkaya domino taşı gibi, aslında birbirini takip eden benlikler, sahte benlikler. Bunların arkasında yatan düşüncenin, duygunun keşfedilmesi ve ondan sonra sadece onun gözlemlenmesi gerekir.
Aslında orada bir nevi biz deneyimler üzerinden benlikler üretiyoruz. Mesela ben neyim? Diyelim, atıyorum, “3 yaşında anne babası boşandığı için kendini kimsesiz hissetmiş olan ben.” İşte “5 yaşında mahallede top oynarken senin annen baban niye ayrı denilmiş ve bundan dolayı utanç hissetmiş ben.” Böyle bir sürü, aslında ben ben ben dediğim olaylar üzerinden inşa edilmiş şeyler. Biz deneyimleri, olayları, yaşadığımız şeyleri “ben” diye tanımlama tuzağına sahip bir varlık grubuyuz aslında. İnsan nedir? Yaşadığı her şeyden ben üretebilen bir varlık aslında. Bir başka tanımı da aslında bu. Bunların üzerinden ben üretmiş oluyoruz. Bu şekilde oluşuyor. Terk edilmiş ben, anlaşılmamış ben, utanmış olan ben, işte suçlanmış olan ben, suçlanmamak için hata yapmamaya çalışan ben, hata yapmamak için bir şey yapmayan ben gibi birçok hikaye artık “ben” diye tanımlanmaya başlanmış aslında. İşte bizim sahte benlikler dediğimiz şeyler aslında bunlar. Halbuki aslında ben bunları deneyimlemiş olanım.
Beyaz Perde Metaforu
Tabii ki mesela uzak doğu geleneğinde çokça bizim de hatırlattığımız bir metafor vardır. Denir ki bir sinema perdesini düşün ve o sinema perdesi üzerindeki filmi, akan film karelerini düşün. Şimdi biz izleyici olarak bir filmi seyrederken beyaz perdeyi fazla göremeyiz yani. Neden? Film ona yansır ve sürekli akan bir görüntü seline muhatap oluruz. Ve işte diyelim ki bir savaş filmi ise sanki orada bir savaş var. Bir sel filmi ise sanki orada büyük bir sel, büyük bir tabii afet var gibi algılayabiliyoruz. Film bittiğinde aslında ne görüyoruz? Beyaz perdeyi görüyoruz. İşte biz şu anda film bitmediği için o beyaz perdenin farkında değiliz.
Peki beyaz perde ne aslında? Beyaz perde bir şeyin üzerinde yansıyabildiği bir yüzeydir ve ona bir şey olmaz. Mesela o savaş filmi üzerine yansıdığında yanmaz veya delik deşik olmaz. Orada taramalı tüfekle tarama yapıldığında beyaz perdede bir delik oluşmaz. Veya bir yangın filmi olduğunda orada beyaz perdenin yandığını görmeyiz. Veya sel filmi olduğunda beyaz perde ıslanmaz. İşte gerçek kendilik bunun gibi bir şeydir der. Ama biz filme odaklandığımız için “terk edilmiş ben”, “sevilen ben” — biri sevdiği için çok mutlu olan ben, tekrar o duyguyu hissetmek için sevilmek arzu eden ben, veya terk edildiği için kendini çok kötü hisseden ben, bir daha terk edilmemek için hiç kimseyi sevmeyen ve ilişkilerden kaçan ben — sürekli filmler mi dönecek, sen kendini o filmlerin içindeki bir nesne olarak mı algılayacaksın, yoksa asıl varlığın o beyaz perde mi? Ve tabii ki bunu ayırt etmek kolay değil.
Evet, tabii tabii, işte — bu aslında “ben” dediğimiz şeyin ne olduğuna dair biraz sakin kalabilmek. Bir dur, bak. Bir şeyi gözlemle. O sen misin? Mesela biri beni terk ettiğinde ben terk edilen biri miyim? Peki zahiren terk edilen biriyim. Peki terk edilmek ne demek? Arkada hangi hikaye dönüyor? Terk edilmek kötü olduğum, eksik olduğum, niteliksiz olduğum, onaylanmayacak biri olduğum anlamına mı geliyor? Veya tam tersi sevilmek onaylandığım, yeterli olduğum anlamına mı geliyor? Yoksa ben aslında bu durumları deneyimleyen, yaşayan ama öz benliği bütün bunların üzerinde şahit konumunda olan bir durumda mıyım?
O yüzden ben Kur’an’daki o ayeti bu anlamda da yorumlamak gerektiğine inanıyorum: “şahitlerden olun” ifadesi aslında bence çok bu açıdan anlamlı bir şey. Yani sen şahit olan bir varlık mısın yoksa maruz kalan bir varlık mısın? Yani ben hayatta karşılaştığı olgulara maruz kalan ve bunların üzerinden şekillenen biri miyim, yoksa işte o beyaz perde gibi aslında muhatap olduğu, karşılaştığı, deneyimlediği her şeye şahitlik eden biri miyim? Hani Kur’an’da güzel bir ayettir aslında, der ki işte onlar karşılıklı sedirlerde oturup dünya hayatında yaşadıklarını naklederler. Bu ne demek? Aslında bu şu: deneyim olarak aktarıyorlar. Yani şöyle aktarmıyorlar: “ya işte ben dünyadayken çok terk edildim, çok büyük dertler acılar çektim ama Allah’a şükür şimdi cennetteyim.” Böyle bir dertleşme yok yani. Anlatabildim. Yani işte böyle kafa kafaya verip geyik muhabbeti yapmıyorlar yani. Şahitlikleri üzerinden aktarım yapıyorlar.
Sübjektif Gerçeklik ve Gerçek Sevgi
Doğal olarak yani, tabii aslında her birimiz kendi o sübjektif varoluşumuzda oluyoruz. İşte o sübjektiften objektife geçme imkanı var aslında. Yani kişi gerçek kendiliğe, gerçek bene dönebilir. O zaman o sübjektif realiteler ortadan kalkar. Zaten birisiyle tartışıyorsanız, kavga ediyorsanız siz kendi sübjektif realiteniz üzerinden karşınızdakinin sübjektif realitesiyle kavga ediyorsunuz demektir. Sizinle kavga edenle kavga ediyorsanız siz de sübjektif bir realiteden bakıyorsunuz. Mesela birisi size dedi ki “ben senden nefret ediyorum.” Bu onun tırnak içinde sübjektif realitesidir. Nefret edebilir, nereden bakıyorsa; atıyorum, boyuma posuma mı bakıyor, milliyetime mi bakıyor, veya ona diyelim ki nefret ettiği birini mi çağrıştırıyorum, artık birçok şey olabilir. Şimdi sen “nasıl benden nefret edersin, sen kimsin” diye başlıyorsan ben de sübjektivitem üzerinden karşılık veriyorum demektir.
Zaten görünür hayat nedir? Herkesin kendi sübjektif realitesi üzerinden birbirini anlayamadığı bir olgular dünyası aslında bu dünya. O yüzden diyorum, anlamak ve anlaşmak kolay değildir. Hatta ben bazen şunu bile gözlemlemişimdir: iki insan birbirini anladığını zannediyor ama ben kendimce daha objektif bir yerden o an bakabildiğim için diyorum ki aslında bu iki insan birbirini anlamıyor ama birbirini anlamış zannediyorlar. Bu bile oluşabilen bir şey yani. Sonra da evleniyorlar veya işte “çok iyi arkadaşız” diyorlar. Sonra bakıyorsun 3 ay sonra, 3 yıl sonra, 30 yıl sonra aynı odada duramıyorlar. Neden? Çünkü aslında birbirlerini objektif olarak tam olarak görememişler.
O yüzden bilge insanlar bu sevgi konusunda biraz sakin bir yerden bakmamızı öğütlerler. Ben mesela bir insan bir insanı “ben çok seviyorum” dediğinde kim kimi seviyor diye soruyorum. Yani kim kimi seviyor? “Ben onu seviyorum.” Ben onu kastetmiyorum. Hangi benlik hangi benliği seviyor? Aslında tabii insan egosunun bu hoşuna gitmiyor. Hani böyle sanki sevgiyi, sevgi çok değerli bir şey, onu böyle sanki indirgiyoruz gibi geliyor. Halbuki evet, hakiki sevgi çok önemlidir, kutsal bir şeydir, insan üstü, birey üstü bir şeydir hatta. Ama bizim mevcut düzeydeki sevgilerimiz psikolojik ve fiziksel düzeydeki ihtiyaç ve beklentilerimize bağlıdır. Bunları iyi gözlemlemezsek, işte “birbirimizi çok seviyorduk ama şimdi nefret ediyorum” falan, oradan oraya nasıl geçtin kardeşim yani, değil mi? Tabii ki onun da bir mantığı var ama işte o hangi zeminde, nasıl bir zeminde bu süreç işliyor?
Eğer buna dediğim gibi diyelim ki ben eşimi çok sevdiğimi düşünüyorum. Aslında biraz kurcalarsan aslında bunu kendi ihtiyacım için seviyorum. Hatta mesela birini korumak, kendimi iyi hissettiği için koruyup kollamak mutlu olduğu için diyorum ki ben eşimi seviyorum. Eşim bana dese ki “teşekkür ederim, bundan sonra beni koruyup kollama” hemen derim ki ne demek istiyorsun? Çünkü ben koruyup kollamayı aslında seviyorum belki orada. Hani burada ihtiyaçlarımız derken çok geniş kapsamlıdır bu ihtiyaçlar kavramı. Ve birinin hayatında vazgeçilmez olmayı seviyor olabilirim. Birinin bana ihtiyaç duymasını seviyor olabilirim. Birinin bensiz yapamamasını seviyor olabilirim ve hayatımı ona vakfedebilirim. Ve orada derim ki ne alakası var, ben ihtiyaçların için mi sevin, ne ihtiyacım olması, ben fedakarlık yapıyorum falan diye düşünebilir. Ama altını kurcalarsan aslında birinin sana muhtaç olması veya birinin hayatına çok güçlü bir destek vermenin getirdiği bir varoluş, sahte bir varoluş tatmini üzerinden o durumu yaşıyor olabilirsin.
Tabii ki şimdi bunlarla kim yüzleşecek? Bunlarla egolar yüzleşmekte zorlanır. Hatta bir gün böyle bununla ilgili bir eğitim veriyordum, böyle madde madde sıralamaya başladım: işte sen aslında ondaki kendini seviyorsun. Yani mesela karşındaki sana seni öyle bir anlatıyor ki sen de içeriden “vay be ben neymişim” diyorsun ve bu seni tatmin ediyor egosal olarak. Diyorsun ki mesela karşındaki diyor ki “ben sensiz yapamıyorum, sen olunca kendimi çok iyi hissediyorum, seninle vakit geçirdiğimde her şey çok güzel oluyor, sen bana çok iyi geliyorsun, ben de kendimi çok iyi hissediyorum” diyorum ki bu, ondaki kendini sevmektir diyorum. Böyle böyle anlatıyorum, böyle dinleyen kişi böyle dedi ki “ya, sevdiğime dair hiçbir şık çıkmayacak mı böyle, gerçekten objektif olarak, manevi olarak seviyor olduğuma dair bir şey çıkmayacak mı” falan. Dedim çıkmasa ne olur mesela, değil mi mesela, çıkmasa? Bunu kim soruyor? Mesela çıkmamasından korkan bir benlikle mi soruyorsun bunu? Çıkmasa kim bundan rahatsız olacak? Değil mi?
Benlikleri Terk Etmek
O yüzden hatta bazı insanlar veya çoğu insan sahte benlikleriyle yüzleşmek istemez aslında. Değil mi? Çünkü tırnak içinde şu tuzağa düşer: bunların hepsi sahteyse o zaman ben kim? Çünkü kendini bunların toplamı gibi görmüştür. O mesela önemli bir tuzaktır insan için. Bu sahte, bu sahte, bu sahte dersin, en sonunda elde bir şey kalmaz. Kişi kendini çok berbat hisseder gibi. Besleyeceği bir şey kalmaz. Motivasyonu kalmaz. Yani tırnak içinde elde tutulacak bir şey kalmaz. Tabii aslında o hiçlik, eğer doğru bir yerden bakabilirse, varlığın ta kendisidir aslında bir taraftan. Doğru bir yerden bakabildiğinde ama hiçlik ego düzeyinde yokluk zannedilir ve korku üretir. Ve orada bir tuzak var, ve hani bir kenara bırakır, sonra benliklerini toplar. “Aman canım” der, “hepinizi seviyorum, ben sizin sayenizde ya, siz ne yaparsınız” diye hepsini toparlar ve hayat onlarla devam eder. Onlarsız devam edilebileceğinin farkına varamaz. Evet, işte o ilahi bir lütuftur aslında insana son tahlilde. O ödül ise cennet, cennette de “bir kaç bu, kaç bu” diye isteyen haber oluyor, “bana sizi getirin” gibi. Yani o ihtiyacı olduklarının farkına varıp o ihtiyacı olanları bırakıp gerçek benliğine ulaşmak gerekiyor.
Evet işte o gerçek benlik aranırken bazen kişi farklı farklı yeni ürettiği benliklere de tutunabilir. Mesela onu da fark etmek, işte “olgunlaşmaya çalışıyorum, ermeye çalışıyorum, işte inşallah ererim” falan. İşte “ben ne cenneti ne cehennemi istiyorum, ben Allah’ı istiyorum” — bu da sahte bir şeydir mesela. Anlatabildim mi? Son tahlilde hatta bir Hintli bilge der ki bu şuna benzer: bir odun yığınını yakmak isterseniz içinden bir veya birkaç tane sağlam odunu alırsınız ve o odun yığınını yakarsınız ve zaman zaman o elinizdeki sopayla da karıştırırsınız. En son onu da atarsınız. İşte hani Nakşi bilgeliğinde dört terkten bahsedilir: terki dünya, terki ukba, terki hesti, terki terk. Yani dünyayı terk, ahireti terk — yani dünyayı arzu eden, ahireti arzu eden, bunun üzerinden varoluşunu inşa eden benlikleri terk — beni de terk, sonra terki de terk. Çünkü biz “beni” terk ettik, “çok şükür elhamdülillah” diyen de bir sahte bir yerde duruyordur.
Dolayısıyla adım adım gitmek lazım. Elde, avuçta hangi benlikler varsa onlardan hareket etmek lazım. Çünkü acele eden benlikler de vardır. “Geç kaldım” diyen. O kadar çok benlik var ki, “ben bunlarla ne zaman uğraşacağım.” Birinin üstünü kaldırıyorsun, altından başka bir tane çıkıyor. Hani Rusların matruşkaları gibi, onun içinden başka, onun içinden başka. Orada sakin bir yerden bunları yapmak gerekiyor. O yüzden o bir yolculuktur ama yolculuğa herkes bulunduğu yerden başlamalıdır. Acele etmemelidir. Kaygıya kapılmamalıdır. En büyük tuzak varlık kaygısına kapılmaktır. Yani sahte varlık kaygısı aslında; bu hakiki varlık kaygısı değil, hakiki varlıkta bir kaygı yoktur. O, “bir şey olma, tam olma, mükemmel olma, eksiksiz olma, kemale erme” gibi kendine bir, kendi zihninde ürettiği bir mükemmellik noktası belirler ve ona ulaşmaya çalışır. Bu da son tahlilde gereken bir yol, ama adım adım yol almak gerekir. Acele etmemek gerekir. En başta yargılayan, “yetersizim, güçsüzüm, zor günler geçiriyorum, kendini buna layık göremeyen” benlikleri de keşfedip hepsini terk etmek gerekir. Ve terk ediş kavga ederek değil, onlarla savaşarak değil, onları gözlemleyip ayrışarak gerçekleşecektir. Çünkü aslında kavga edecek bir şey yoktur yani. Benlikleriyle kavga etmeye, benlikleri hizaya getirmeye, çatışmaya gerek yoktur.
Ayrışırsan — bazen çamaşır süpürge makinesini fişe takarsın, hortumu hemen hareket eder değil mi, eğer boştaysa? Ama fişi çektiğinde hareket falan yoktur. Yani kavga etmen gerekmez yani o hortumla. O hortumun canlı gibi gözükmesi, hareket etmesi onun canlı olduğuna işaret etmiyor, ona enerji verildiğine işaret ediyor. Onaylanmayan hiçbir benlik sağ kalamaz ve sana hakim olamaz aslında. Ve o benliklerden de korkmamak gerekir. Çünkü korktuğun şey kaçınacağın şey olur. Kaçındığın şey aslında arka planda büyür aslında. O yüzden o benliklerin senin tarafından, aslında farkına varmadan, onaylandığını, güçlendirildiğini, tahkim edildiğini fark edersen ve bunu sakince bırakırsan — mesela “ben iyi biriyim”, mesela bunu bırak — o zaman göreceksin ki sana “sen kötü birisin” denildiğinde herhangi bir rahatsızlık olmayacak yani. Çünkü sen kendini “ben iyi biriyim” üzerinden tanımlamıyorsun. O zaman “kötü biri miyim” diye ego sorar. Bak öyle de değilsin. Onu da bırak. Bunların aşıldığı bir yer.
Teşekkür ediyorum. — Bir daha alabilir miyim? — Eğer farkındalığımız yoksa ömür boyu bunları üretme imkanımız vardır. Yani 30 yaşında ürettiğin sahte bir benlik de olur. Atıyorum, zengin olursun bir anda, “ben zenginim” diyen bir sahte benliğin olabilir. Veya bir başarı yakalarsın, bir kitap yazarsın çok ünlü olur, “ünlü bir yazarım” gibi bir sahte benliğin oluşabilir. Veya işte sevdiğin eşini, arkadaşını kaybedersin, vefat ederler, bu sefer kendini yalnız hisseden bir benlik orada; veya işte böyle herkese kol kanat gelen, herkese destek olan bir benliğin vardır, sonra eşin ölür, çocukların evlenir, bir anda boşa düşüp “ben ne işe yarıyorum ki Allah kahretsin” diyen bir benliğin oluşabilir. Ömür boyu son nefesine kadar sahte benlik oluşturabilirsin farkındalığın olmadığı müddetçe. Farkındalık, özdeşleşmeme ve ayrışma bunları ortadan kaldırır ve oluşmasını da engeller.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Sabrın Allah ile birlikte olduğuna dair bir ayete atıfta bulunuluyor (Kur’an-ı Kerim’de “sabır Allah iledir” ifadesiyle özetleniyor, sure adı belirtilmemiş). Peygamberin görevinin yalnızca tebliğ etmek olduğuna dair ayete atıfta bulunuluyor (sure adı belirtilmemiş). Cennet ehlinin karşılıklı sedirlerde oturup dünya hayatında yaşadıklarını naklettiğine dair ayete atıfta bulunuluyor (sure adı belirtilmemiş). “Şahitlerden olun” ifadesi anılıyor (sure adı belirtilmemiş).
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.