Allah Rızası İçin Yapmak ve Dünya Nimetleri
Kısa Özet
Ders sonrası sohbette, bir işi "Allah rızası için yapmak" ifadesinin aslında Allah'tan ve Allah ile yapmak anlamına geldiği, yoksa gizli bir ücret beklentisi taşımaması gerektiği anlatılıyor. Dünyada kâfirlerin refah içinde, bazı peygamberlerin ise sıkıntı içinde yaşamasının bir ölçü olmadığı; gerçek kazancın Allah'a yakınlık ve O'nu bilmek olduğu, dünyevi galibiyetin ise asli bir hedef olmadığı örneklerle (Hz. Ömer'in hasır kıssası, Zuhruf suresine atıf) işleniyor.
Öne Çıkan Vurgular
- "Allah rızası için yapmak" gerçekte Allah'tan ve Allah ile yapmaktır; bir karşılık veya rıza "kazanma" hesabı değildir.
- Şeytan, ücretini alamayan (karşılığını görmeyen) işçileri görmekten hoşlanır; çünkü onun üzerinden vazgeçirtmeye çalışır.
- Allah bir insana dünyadaki her şeyi verse fakat kendini vermese, ona hiçbir şey vermiş olmaz; kendini verse dünyada hiçbir şey vermese, bir mahrumiyet yaşatmış olmaz.
Allah Rızası İçin Yapmak Ne Demektir?
Eylemlerini Hakk'a vakfeden, yani ondan bilen ve ona ait gören, onları bağlılık edinmeden, kendine nispet etmeden ifa eden kişi, tıpkı nilüfer çiçeğinin suyu ıslatmaması gibi hiçbir şeye bulaşmaz ve hiçbir şeyden müteessir olmaz. Ondan zuhur eden eylemleri Allah'a nispet eder.
Bizim çok anahtar bir kavramımız var ama anlaşılmakta ve çağrışımları konusunda bozulmaya uğramış: "bir şeyi Allah rızası için yapmak." Ne kadar bozulmuş bir kavram, ama ne kadar harikulade — sırf bu kavramı gerçek anlamda anlayabilsek, birçok şeyi çözebiliriz. Aslında bir şeyi Allah rızası için yapmak, Allah'tan ve Allah ile yapmaktır. Yoksa biz "Allah rızası için" derken, bir rıza kazanmak için bile aslında yapmıyoruz; bunu bile yaşayamıyoruz. "Allah rızası için yaptım" deriz, ama sonra karşımızdaki vefasızlık yaparsa rahatsız oluruz — "sen Allah rızası için yapmıştın" hani, orada bile ne kadar dejenere olmuş bir şey var, değil mi? Halbuki bu, Allah ile ve Allah'tan bir şeyi yapıyor olmaktır.
Ben birine "git şu emaneti, şu hediyeyi şuna ver" diyorum; o da gidip benim adıma o hediyeyi veriyor, "falan kişi sana bu hediyeyi gönderdi" diyor. O götürüyor ama "ben getirdim" demiyor, "ben verdim" demiyor. Bediüzzaman'ın ifadesiyle, "Allah namına" ve "onun hesabına" bir şey yapmak budur. Bunu yaptığında, o aracı olan kişi kendisine aracılık eden tarafından ödüllendirilir. Biz hakikaten "Allah için" derken bile bu kavram tam oturmuyor; Allah ile ve Allah'tan bir şey yaptığımızda, hem onu yaparken ilahi bir lütfa mazhar oluyoruz hem de böyle olduğumuz için Allah'ın lütfuna yine ekstradan mazhar oluyoruz. Böyle yaptığınızda kişisel hiçbir hesabınız, hiçbir kırılmışlığınız, kızgınlığınız, hayal kırıklığınız olmayacaktır — en ufak bir şey bile olmayacaktır. Çünkü onu Allah'tan ve Allah ile yaptınız. Bu ne kadar büyük bir huzur ve sükûnet oluşturuyor insanda. Ama öbür türlü, benlik sürekli "bak sen bunları yaptın, ettin" der durur.
Biz bunu bile anlamamışız aslında; sanki orada samimi veya samimiyetsiz olmaktan bahsediyoruz ama meseleyi bile anlamamışız. "Allah rızası için yapmak ne demek" derken, ben de öyle biliyordum; sonra anlayan, yaşayan insanlardan görüp, "Allah rızası için bir şey yapmak, ben yapıyorum, Allah rızasını kazanacağım bununla" düşüncesinin aslında böyle bir şey olmadığını anladım. Allah rızasını kazanıp kazanmayacağım da belli değil; ben zaten peşin bir ücret bekliyorum demektir bu — cennet var mı, ne kadar var, nedir, nasıldır... Bu da bir hesap üzerine yapılmış olur; yine egonun hesabıdır. Bir de "yap yap, nereye kadar" sorusu vardır.
İncil'de ilginç bir söz geçer: "Şeytan, ücretini alamayan işçileri görmekten hoşlanır." Adam yapıyor yapıyor; Allah razı mı değil mi belli değil, cenneti kazanacak mı kazanmayacak mı belli değil, dünyevi bir ücret de yok, bir karşılık gelmemiş. Şeytan bundan hoşlanır; çünkü o, tam ayağını kaydıracağı bir adamdır. "O kadar iyilik yaptın, ne kazandın, bırak bu işi" diyecektir. O yüzden şeytan, ücretini almayan adamı görmekten hoşlanır ve onun üzerinde çalışır.
"Kötüler Kazanıyor, İyiler Kaybediyor" Yanılgısı
"Bu dünyada hep kötüler kazanıyor, hep onlar iyi yerlerde" düşüncesi — bunu kendim için söylüyorum — benim nazarımda hayatımda yapacağım en büyük yanlıştır, en yanlış düşünme tarzıdır. Bu düşünceyi taşıyan biri, bununla hesaplaşma ihtiyacı hissetmelidir; çünkü eğer böyle düşünülürse, zararın neresinden dönülse kârdır. Bu, insanın içinde nefret oluşturur — Tanrı'ya karşı, insanlara karşı, hayata karşı. Bu da bir nevi cehennemdir.
Buna dair bir gözlem paylaşılıyor: kötü olan insanlar aslında bizim onlara prim vermemizle daha da genişliyorlar. Çünkü kötü olan insan zorbalıkla bir şekilde dediğini yaptırır ve biz ona daha çok ihtimam gösteririz — borç aldıysak hemen götürürüz, bir şey istese hemen yaparız. Ama öbürü iyidir, mülayimdir, her şeyi Allah rızası için yapar; biz ise "bu adam zaten iyi, götürmesen de olur" deyip onu görmezden geliriz. Aynı şekilde iki çocuğu olan bir ailede, biri ahlaklı ve her istediğini yapan biriyse, ona daha az ilgi gösterilir; öbürü zor, hiçbir şey beğenmeyen biriyse, ona daha çok hediye ve ilgi ayrılır. Bu, psikolojik düzeyde bir çocuğun gelişimi noktasında dikkat edilmesi gereken bir konudur; ama bizim burada bahsettiğimiz nokta ruhsal bir perspektif ve ruhsal bir farkındalıktır.
Kur'an'da ilginç ayetler vardır. Bazen bakarsınız Allah bir peygamberine doğru düzgün bir dünyalık vermemiştir — mesela Hazreti Zekeriya, Hazreti Yahya. İnsan düşünür: "Allah'ın sevdiği kullar bunlar mı, doğru olan bu mu?" İlginç bir ayet vardır: Zuhruf Suresi'nde Allah diyor ki, eğer insanlar küfürde birleşip tek bir ümmet olacak olmasaydı, kâfirlerin evlerini altından, merdivenlerini gümüşten yapardı. Bizim gafletimiz daha da artardı o zaman — "acaba bunlar mı haklı, bunlar mı doğru" demeyelim diye. Bu bir arif için önemli değildir; Allah öyle yapsa da bir arif aldanmaz. Ama biz aldanabiliriz; biz de aldanmayacak noktaya gelmeliyiz.
Ayet der ki: "Ben bunu yapabilirim ama siz öyle olun ki bu duruma aldanmayın." Çünkü bu asli bir şey değildir. Onlara dünyada verilen şey bir kazanç olmadığı gibi, bize dünyalık şeylerin verilmeyişi de bir mahrumiyet ve kayıp değildir. Çünkü hakiki kazanç veya kayıp, sizin kendinizi bilmeniz ve Allah'a olan yakınlığınızdır; bundan başka bir kazanç ve kayıp yoktur. Bugün gerçek bir insan şunu anlamalı: Allah bir insana dünyadaki her şeyi verse fakat kendini vermese, ona hiçbir şey vermiş olmaz. Kendini verse, dünyada hiçbir şey vermese, herhangi bir mahrumiyet yaşatmış olmaz. Şimdi biz bu halde miyiz? Değiliz. Peki bu bir gerçek mi? Gerçek; çünkü yaşamış insanlar ve yaşayan bilinçler bunu gerçekten tecrübe etmişlerdir. Gerçek maksat bu noktaya gelebilmektir. Ama bu noktaya gelmemi engelleyen yanlış düşünceleri fark edersem yol alabilirim; o yanlış düşüncelere prim verirsem ilerleyemem.
"Kötüler kazanıyor, kâfirler ne güzel yaşıyor" derken — mesela Ebu Süfyan, Mekke'nin yarı kralı gibi ne güzel yaşıyor — peygamber hiç "bir gün gelecek bunlardan daha iyi yaşayacaksınız" gibi bir şey demiyor. Onun için "hakiki saadet, huzur imanda ve marifetullahta ve muhabbetullahtadır" denir; öbürü bir yanılgıdır, geçici bir hayatın geçici bir hevesidir, başka hiçbir şey değildir. Biz bu idrakte olduğumuzda gerçekten huzurla bu dünyada yaşayabiliriz; bu idrakimiz olmazsa özellikle bu zamanda yaşayamayız, hep imreniriz — "bak bunlar ne güzel yaşıyor" deriz.
Kur'an "dünya hayatı" tabiriyle yeryüzündeki hayatı kastetmiyor; oradaki tabir bir sıfattır, bir tamlamadır — "düşük hayat" demektir. "Dünya" kelimesi "deni" (düşük) köküyle bağlantılıdır. Yani psikolojik düzeyli, ego düzeyli hayat demektir; arzdaki hayat değil.
Mümin Zaten Galiptir
Hakiki anlamda mümin olursa, manevi olarak mümin zaten galiptir. Onun dünyevi bir tezahürü de gerçekleşebilir; o dünyevi tezahür, dünyadaki zahiri dengenin ilahi ilkelere daha uygun hale getirilmesi içindir, fakat asli bir şey değildir. Dünyada inananların galip gelmesi asli bir şey değildir; mümin zaten galiptir, ne olursa olsun. Hakikatte iman küfürden üstündür; fakat bunun âlemde böyle tezahür etmesi, görünmesi şartlara bağlı bir şeydir — o şartlar uygun değilse gerçekleşmez. Bazı peygamberlerin öldürülmesi de budur; peygamberin öldürülmesi mağlup olması ya da haksız veya yanlış olduğu anlamına gelmez. Ama yeryüzü şartları onun yüceliğinin açığa çıkması için uygun değildir, o kadar. Hiçbir peygamber öldürüldüğünde "kaybettim" algısına sahip değildir. Onlara acıyorsak kendimize acıyalım, çünkü onlar kendilerine acımamışlardır; öyle bir şey hissetmemişlerdir.
"Maddi boyutta da inanmayanlardan daha ileri seviyede olmalıyız, daha çok çalışmalıyız" gibi bir sonuç çıkarmak doğru mudur? Bunu gaye edinmek yanlıştır. Ama yeryüzünde hakkı, adaleti, dengeyi sağlamak maksadıyla kişi bunu yapabilir; fakat bu bir gaye değildir, kişi burada dikkat etmelidir. "Bunu ben ne için istiyorum, peygamber gibi mi istiyorum yoksa başkaları gibi mi istiyorum?" Peygamber, İslamiyet'i tebliğ ettiğinde de vefat ettiğinde de aynıydı; hatta tebliğ ettiğinde zahiri ve maddi olarak çoğu daha rahattı, ama o hiçbir zaman bunu bir teklif ve gaye olarak yapmadı. Mekke'de veya Mekke-Medine'de bir denge sağladı, bir adaleti sağlayacak bir organizasyon kurdu, ama böyle bir gaye ile yapmadı. "İman eden kurtulur" dedi; bu kadar. Bunun dışında bir kurtuluş, bir değer atfetmek yanlış bir şeydir; hiçbir zaman kişiyi doğru yola götürmez. Bir kişi imanıyla mutmain değilse, onu dünyada hâkim kılmaya çalışır; imanıyla mutmain olan adam ise onu dünyada yansıtmaya çalışır, fakat gaye ve hedefi o olmaksızın — gaye ve hedef o olursa dejenere olmaya mahkûm olur.
Hazreti Ali için halife olmak asli bir hedef değildi; o zaten hakta olduğunu biliyordu, o yüzden hiçbir hileye veya başka bir şeye başvurmadı. Çünkü asli hedef halife olmak değildi, asli hedef Hak'ta ve haklı olmaktaydı; öbür şeyler yanıltıcı, aldatıcı referanslardı. "Haklıysak niye mağlubuz" sorusu geçersiz bir sorudur — ama ego düzeyinde bunu sorarız, ego bunu düşünür. Haklıysak niye zayıfız veya mağlubuz? Bir peygamberin aklından böyle bir şey bile geçmemiştir; çünkü böyle bir sorunun geçersiz olduğunu bilir.
Amiyane tabirle şöyle düşünün: bir insan birine âşık olmuş; ona "gel, büyük bir ziyafet, eğlence var" diyorlar. "Siz gidin" der, gider, âşık olduğu kişinin yanında oturur; belki su içer ama o muhabbeti yapar, bu daha tatmin edicidir. Neden? Çünkü orada bir hakikat, daha yüksek bir hakikat vardır ve hiçbir zaman gıpta etmez, "kim bilir onlar ne yiyor ne içiyor ne eğleniyor" demez. Ama âşık değilse diyebilir. İlahi hakikati idrak eden ve Allah'a aşk ve iştiyakla bağlı olan insan da, ehl-i dünyanın keyfî zevkinden hiçbir zaman albenili olarak etkilenmez; onlara şefkat eder, kızmaz.
Hz. Ömer'in Hasır Kıssası
Hazreti Ömer'in meşhur sözü hatırlanıyor: "Ya Resulallah, niye bu hasırın üzerinde yatıyorsun? İran'ın kisrası ipek yataklarda yatıyor, sen Allah'ın Resulüsün" deyince, peygamber onu çok net bir şekilde uyarıyor — bu en uç noktada bir uyarıdır. "Bırak, dünya onların olsun, ahiret bizim olsun" diyor; "bana böyle bir mukayesede bulunma" diyor. Allah onlara bütün dünyayı versin, bize hiç vermesin bu dünyadan bir şey; burada bir kıymet, bir zarar yoktur, böyle bir mukayese yapılmaz.
Gerçek kullar, kendilerine dünyanın verilmemesine rağmen bir mahrumiyet hissetmeyen bir noktada belli olurlar. Allah sana imanı ve muhabbetullahı vermiş, dünyayı vermemiş; öbürlerine ise o imanı ve muhabbetullahı vermemiş, dünyayı tepe tepe vermiş. Eğer hafif bir gözünün ucuyla bir kayma yaşıyorsan, ya da "bunlara da bir şey verdi, bize de biraz verse" diye bir şey varsa, orada çalışman gerekir — iman üzerinde çalışman lazım. Allah sana dünyada bir şey de verebilir, şükredersin, bu ayrı bir şey, bu küçümsemek değil; ama mukayeseye gelmeyen şeyi mukayese etmemeliyiz. Bunu idrak etmemiz bizim için kurtuluştur; yoksa ehl-i dünyanın dünyalıklarına göz dikmek, imana uygun bir şey değildir.
Buna dair bir dua önerilir: "Ya Rabbi, bize bu hakikati idrak ettir ki bu konuda yanılmayalım, bize gerçek olanı göster, asli kıymeti olan şey neyse bize onu ver." Yoksa yanlış şeyi ısrarla istersen Allah verebilir de; vermemesi de anlayana bir lütuftur. Peygamberimizin görev dönemindeki bir örnek hatırlanır: bir adamın çokça dünyalık isteyip, dünyalığı bulduktan sonra hakikati reddetmesi ve inkâr etmesi gibi durumlarda, Allah'ın ona vermemesi merhametindendi; ama o ısrarla istedi. Eyvallah.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Zuhruf Suresi'ne atıfla, insanlar küfürde birleşip tek bir ümmet olma tehlikesi olmasaydı Allah'ın kâfirlerin evlerini altından, merdivenlerini gümüşten yapacağını bildiren ayete değiniliyor (ayet numarası metinde belirtilmemiştir). --- ---
İlgili Sohbetler
Ruh Nefs ve Beden Iliskisi
Sohbette insanın ruh-psişe(nefs)-beden üçlü yapısı Yunan, Hristiyan, İslam ve diğer geleneklerin terminolojileriyle ele alınıyor; kartezyen (ruh-madde) ikili bakışın yetersizliği ve psişenin (küçük benlik/ego) her zaman ruhun (büyük benlik) yönetimine tabi olması gerektiği anlatılıyor. İbadetin bu psişik dengeyi sağlayan bir araç olduğu, Hz. Yusuf örneğiyle merkezde durabilmenin önemi, Allah ile kurulan ilişkinin yatay değil dikey olması gerektiği, Esma-i Hüsna'nın psişede saf değil dağınık ve bazen çarpıtılmış tezahür ettiği ve egonun sevgi-özgürlük gibi kavramları da kendi düzeyine indirgediği işleniyor. Sohbet, iç insan ile dış insanın bütünlüğü ve Aziz Thomas Aquinas'ın düzenli yaşam vurgusuyla sona eriyor.
Egonun Mutluluk Projeleri ve Psikolojik Benlikten Kurtuluş
Bu sohbette insanın psikolojik benliğinin (egosunun) kurduğu mutluluk ve mutsuzluk projelerinin aslında birer aldanış olduğu, gerçek huzurun ancak Allah'ı anmak ve O'nunla mutmain olmakla mümkün olduğu anlatılıyor. Hazreti Peygamber, Hazreti Yusuf, Hazreti Adem ve kayıp oğul temsili gibi örneklerle, insanın psikolojik benliğiyle özdeşleşmeden, onu bir "ana özdeşleşme" olarak fark edip özüne, ruhsal varlığına yönelmesi gerektiği vurgulanıyor. Modern çağın medya ve kapitalizm eliyle sunduğu sahte mutluluk hikâyelerine karşı uyanık olunması gerektiği anlatılarak sohbet, Hz. Adem'in düşüşü ve tövbesi ile kayıp oğul kıssasının yorumuyla tamamlanıyor.
Nefis, Bilinç ve İman Bilinci
Sohbette insan psikolojisinin bedenimiz gibi sürekli değiştiği, bu değişimi otomatik/nefsani tepkilerle değil bilinçli bir farkındalıkla yönetmemiz gerektiği anlatılıyor. Şeytanın "sen iyisin" ve "sen kötüsün" tuzaklarına düşmeden, kendini hiçbir zaman sabit bir etiketle tanımlamadan, ümitsizliğe kapılmadan sabırla ve tedricen dönüşmenin önemi vurgulanıyor. Sohbetin ikinci yarısında iman bilinci, teselli tasavvufu yerine tecelli tasavvufu, Rabbani olmak-nefsani olmak ayrımı ve geçici lezzetler yerine kalıcı olana yönelmek gibi konular işleniyor.