Egonun Mutluluk Projeleri ve Psikolojik Benlikten Kurtuluş
Kısa Özet
Bu sohbette insanın psikolojik benliğinin (egosunun) kurduğu mutluluk ve mutsuzluk projelerinin aslında birer aldanış olduğu, gerçek huzurun ancak Allah'ı anmak ve O'nunla mutmain olmakla mümkün olduğu anlatılıyor. Hazreti Peygamber, Hazreti Yusuf, Hazreti Adem ve kayıp oğul temsili gibi örneklerle, insanın psikolojik benliğiyle özdeşleşmeden, onu bir "ana özdeşleşme" olarak fark edip özüne, ruhsal varlığına yönelmesi gerektiği vurgulanıyor. Modern çağın medya ve kapitalizm eliyle sunduğu sahte mutluluk hikâyelerine karşı uyanık olunması gerektiği anlatılarak sohbet, Hz. Adem'in düşüşü ve tövbesi ile kayıp oğul kıssasının yorumuyla tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Din, insanı psikolojisinin boyunduruğundan kurtaran bilgidir.
- Egonun sunduğu her mutluluk projesi aldatıcıdır; gerçek mutluluk insanın özünde, Allah'tadır.
- Psikolojik benlikle özdeşleşmemek, onu "ben" zannetmemek, manevi dönüşümün temelidir.
Psikolojik Benlik ve Din
Bizim algımıza hapsoluyoruz. Ben ne yapacağım? Ben neyi başardım? Beni kim beğeniyor? Beni kim seviyor? Ben hayatta neyi değiştirebildim? Veya işte ne kadar rahat yaşıyorum, bir yediysem -özellikle içgüdüsel bir yediysem- ne kadar rahatım, ne kadar hayattan keyif alıyorum, değil mi? Psikolojik boyutun şeyleri neyse; arzuları, ihtiyaçları, korkuları neyse, psikolojik boyutumuz bu sefer bunların peşine düşüyor. Eğer elde ederse mutluyum diyor, elde edemezse çok mutsuzum diyor. Ve bu, işte bir insan için yüktür.
O zaman din nedir aslında? Buradan da işaret edersek, aslında din seni psikolojinin boyunduruğundan kurtaran bilgidir aynı zamanda. Bu çok önemli bir şeydir. Din seni psikolojinin boyunduruğundan kurtaran bilgidir. O yüzden dindar insan nedir? Psikolojisinin boyunduruğundan kurtulmayı kararlaştıran ve o boyunduruktan kurtulmaya yönelik çaba gösteren insandır.
Mesela Hazreti Peygamber'e dikkat edin. Hiç bireysel benlik adına herhangi bir yük taşıdı mı yani? Değil mi? Yani işte "ya ben peygamber olarak görevlendirildim, bana kaç kişi inandı, ben kaç kişiyi etkiledim, işte ya beni Mekke'den kovdular, çok ezik oldum, birileri bana tahakküm etti, ben buna nasıl dayanacağım" -değil mi- yok, böyle bir şey yok, hiçbir psikolojik yük yok peygamberde. Hazreti Yusuf'a bakın, hiçbir psikolojik yük yok. Mesela dediğim gibi "12 tane kardeşim var, hiçbiri beni sevmiyor" böyle bir şey var mı? Yok. Yük yok. Neden yük yok? Çünkü oradan bakmıyor. Psikolojik yük taşıyan, psikolojik idrak boyutundan bakmıyor hayata. Biz baktığımız oranda o yükü taşımak durumunda kalırız. Bakmadığın oranda o yükten kurtulursun. İşte o manevi ve ruhsal bakış açısının bize öğrettiği şey budur. Öbürü psikolojinin, benlik algısının üzerinden hayata bakmaktır.
Dikkat edin, tasavvuftaki bütün hedef benlik yükünden kurtulmaktır. Mevlana'nın "benlik duvarından bir kerpiç daha indirmek" dediği ne yapmaktır? O psikolojik benliği zayıflatıyorsun, ruhsal varoluşa geçiyorsun. Bediüzzaman'ın burada ifade ettiği bir şey vardır; der ki "bende üç tane şahsiyet var, bir tanesi eski sahip bozması bir şahsiyet." O ne? Psikolojik şahsiyet işte. Yani ben mesela din adına bile dünyayı değiştirmek istiyorsam, din adına dahi değiştirmek istiyorsam ve değiştiremediğimde hoşnutsuzluk duyuyorsam, psikolojik bir benlikle bakıyorum demektir. Ama insanların maneviyatı idrak etmesi, bu konuda derinleşmesi vesaire, bu ayrı bir şeydir; bunu isteyebilirim. Ama nasıl değiştiremiyorum, veyahut da diyelim ki birisi bana zulmetti, nasıl yapabilir diye içim içimi yiyor ve güçsüz olduğum için de rahatsız oluyorsam -o güçsüzlüğü absorbe edemiyor, bunu doğal karşılayamıyorsam- o zaman ne olmuş olur? Ben orada psikolojik bir benlik üzerinden hayatı okumuş olurum.
O psikolojik benlik üzerinden hayatı okuduğumda ne olur? İsterse kullandığım argümanlar dini olsun. "İşte ben kötü bir şey mi hedefliyorum, herkes inansın, mutlu olsun, huzurlu olsun istiyorum, kötü bir şey mi istiyorum?" Yok, kötü bir şey istemiyorsun ama yanlış, yanlış bir benlikle istiyorsun. Tabii ki bir ruhani, bir arif de bütün insanların inanıp huzurlu olmalarını ister. Ama olmamaları, insanların o konuda gayret göstermemeleri ve bu konuda dönüşmemeleri, onda ego odaklı bir rahatsızlık meydana getirmez.
Onun için hayatta şunu düşüneceğiz: Hayatta bir şey sana yükse, sıkıntı veriyorsa, neyin yük taşıdığını ve neyin sıkıldığını düşün. O özneyi değerlendir; kimdir bu, kim mutsuz, kim sıkıntı hissediyor, o gerçekte sen misin? Gerçekte sen olmadığını idrak ettiğinde kurtulmuş olacaksın. Ki bu kolay bir şey değildir. Bu işte aslında tasavvufun dönüşüm anlayışını bize verir; o "benlikten kurtulma" dediği anlayışı bize verir.
İlahi Öz ve Var Olma Sancısı
Mesela işte dediğim gibi, fıtri olarak hayatta insan dışında var olma sancısı duyan bir başka varlık yok. Herkes doğal olarak var oluyor. Biz niye var olma sancısı duyuyoruz? Çünkü gerçek varlıktan habersiziz şu anda. Gerçek varlığın farkında değiliz. O gerçek varlık bizde var, her birimizde var. Her birimiz gerçek varlığı taşıyoruz. Ama onu unuttuğun anda, gereksiz bir şekilde ve ölçüsüz, dengesiz bir şekilde var olmaya çalışıyoruz.
Mesela diyelim ki özün hem sevgiyi taşıyor hem sevgiyi yayan bir şey. Yani öz, o Hazreti İsa'nın ifadesiyle "Tanrı aşktır" diyor, "Allah aşktır" diyor. Bu ne demek? Allah bizatihi sevginin kendisidir. Ve aynı zamanda sevgiyi yayan bir niteliktedir. Sen de o özü taşıyorsun. Bunu idrak etsen, o zaman sevgi arar mısın? Veya sevilip sevilmediğin kaygısını duyar mısın? Değil mi? Öyle bir sancın olur mu? Olmaz. Ama o varlıktan kopunca, bilincin düzeyinde aslında o sende gene var. Sen varlıktan uzaklaşmış, gerçek anlamda kopmuş değilsin. Biz mecazi olarak kullanıyoruz "kopmayı". Bilincin düzeyinde kopmuşsun. Hakikatte onu taşıyorsun.
Bu neye benzer? Bir insan cebinde sınırsız bir kredi kartı taşır ama açlıktan ölür. Neden? Çünkü öyle bir kartı olduğunu bilmiyor. Anlatabildim mi? Veya hani ilginç bir şeydir; diyelim ki işte vücudunda insanın biyolojik olarak şeker vardır, hücrelerinde, şurasında burasında bir sürü var. Fakat fizyoloji bozulmuş; şekerin düşüyor ve komaya giriyorsun. Peki o vücutta şeker yok mu? Var. Ama vücut onu kullanamıyor. Problem orada. Yani vücutta var olan şeker ve onunla ilişkili unsurlar -yağ var, karbonhidrat var, bir sürü şeyler var- fakat vücut onları kullanamıyor. Kullanamayınca ne oluyor? Şekerin düşüyor ve komaya giriyorsun.
Biz de aynı şekildeyiz yani. Varlığı taşıyoruz, ilahi öz varlığı taşıyoruz, fakat var olmama komasında yaşıyoruz. Onun için, egonuz size herhangi bir konuda yük oluşturan, sıkıntı oluşturan, problem oluşturan bir şey sunduğu zaman buna inanmayın. Buna inanmaması gerekir insanın. Benim ihtiyacım, egomun tatmin olacağını düşündüğü şeyleri karşılamak değil, varlığıma geri dönmek.
Mesela ben desem ki "ya insanlar tarafından sevilirsem mutlu olurum, hayat bana keyif ve zevk verirse mutlu olurum" dediğimde, hemen şunu arkasından sormam gerekir: Bunu söyleyen benim gerçek benliğim değil. Bu aldatıcı bir şey. Ben bizatihi mutluluğun kendisiyim. Bunu kendime hatırlatmam gerekir. Ben bizatihi mutluluğun kendisiyim. Neden? Çünkü Allah'ın ruhunu taşıyorsun. Allah sana Kur'an'da niye bunu anlatıyor? Niye "Adem'i ben böyle yarattım" diyor? Sen de Adem'sin. Niye "ruhumdan üfledim" diyor? Değil mi? Bunu bize söylemesinin esprisi ne? Ve bütün meleklerin secde edeceği bir halde.
O zaman ben, psikolojik düzeydeki benliğimin bana gösterdiği hedeflere değil, Yaratıcı'nın bana gösterdiği hedefe yöneleceğim. Ne diyor? Allah, "kalpler ancak benimle tatmin olur" diyor. O nerede? O sende. Sana şah damarından daha yakın değil mi? Öbür şeyler; doğal olarak ben onları hayatın içinde yaşarım, bir hedef ve gaye olarak değil.
Egonun Mutluluk Projeleri
Ben hayatta işte bir kitap yazayım, böyle insanları etkileyeyim, herkes okusun, etkilensin, işte şunu yapayım diye kitap yazarsam bu egomun tetiklediği bir eylem olur. Ve yanlış bir şeydir. Ya işte bir kitap yazarsam, insanları da etkilersem çok mutlu olurum -hani bazıları böyle vaizlere kızarlar ya, "batsın o mutluluk" falan diye- işte insan öyle demeyecek de kendine, diyecek ki: bu mutluluk arayışı ve yolu doğru bir yol değil, bu değil benim aradığım. Demesi gerekir insan kendine. Çünkü psikolojinin sana gösterdiği yol geçici, sınırlı, hatta çoğu zaman problematik bir yoldur.
Bir şey başarmak için gayret etti mi, başaramadım, ne yapacağım o zaman? Acının kucağına mı düşeceğiz yani? Var mı böyle bir şey insan için? Niye o tuzağa düşüyorsun? Neyi düşünmen gerekir? Bak, ben mutluluğun kendisiyim, bana mutluluk projeleri çizme demem lazım kendime. Psikolojin bana mutluluk projeleri çiziyor. "İşte bir yediysen güzel yemek yesem, gezsem, eğlensem, ne mutlu olurum" -yok, diyeceksin böyle bir mutluluk projesi aldatıcıdır. İşte "insanlar bana ilgi sevgi gösterirse", veya "insanlar bana güven ve emniyet hissettirirse" gibi daha birçok şey; bunlar hepsi nedir? Egonun, yani psikolojik benliğin, mutluluk ve huzur projeleridir. Ve bütün projeler yalandır.
Dikkat edin, Kur'an'da hiç böyle bir mutluluk projesi var mı? İlginizi çekti mi acaba bu? Düşündünüz mü? Mesela "kalpler ancak Allah'ı anmakla mutmain olur" diyor. Şimdi biz böyle ayetler okumuyor muyuz? Nefsimiz bize böyle ayetler okumuyor mu? Açıkçası nefsinde de ayetleri var. Şimdi bunu da görmek lazım. Öyle değil mi? Nefsimizin -Allah'ın ayetleri var da nefsin ayetleri yok mu?- nefsinde de bir kitabı var. Bu gerçek yani. Doğal bir şey, "olan" anlamında. Nefsinde ayetleri var. Neyle başlıyor? Kur'an besmeleyle başlıyor. Nefsin ayeti neyle başlıyor? "Ben"le başlıyor. Ve kendi projesi var. Bu aman kaygılanacağımız, "eyvah" falan diyeceğimiz bir şey değil. Bu mücadeleyi görmemiz lazım. Allah bana diyor ki "kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla" -yani özünü, öz varlığını hatırlamakla- "mutmain olur" diyor. Nefis sana peki hangi tür şeyler anlatıyor? Başka şeyler anlatıyor. "Şununla mutmain olursun, bununla mutmain olursun, çık bir programa, meşhur ol" diyor. Bak ne biçim tatmin olacaksın. En basit. Aslında tatmin olan biz değiliz, nefis. Aynen öyle. Ki tam da tatmin olmuyor; berbat tarafı o. Yani tatmin olsa diyecek ki "tamam kardeşim, tatmin oldum." Yok, bitmiyor yani. Sana bir sürü şey söylüyor; mesela işte "bir twitter'da seni yüz bin kişi takip etse ne büyük bir şey" diyor -ya yüz bin kişi, tabii tatmin olmuyor- sonra diyor ki bak, "onu bir milyon kişi takip ediyor."
Adamın biri gelmiş, demiş ki "efendim, ben 35 milyon dolar kazandım, kırk yıl çalıştım, çok üzgünüm." Arif zat zannetmiş ki hani çok üzgün, hayatını boşa mı geçirdi diye. "Niye üzgünsün" demiş. Demiş ki "baktım benimle aynı senede benim iki katım kazanan var, buna dayanamıyorum." Anladın mı? Nedir? Egon sana sürekli mutluluk hikâyeleri uyduruyor. Bunu tetikleyen çevrede de insanlar var. Bir ego diyor ki "ben meşhur oldum, çok mutluyum." Veya televizyonlarda, orada burada bize satılan, pazarlanan mutluluk hikâyeleri var. En kötü tarafı bu asrın bu. Eskiden o kadar fazla hikâyeyi duyamıyordu insanlar. Şimdi televizyonu, interneti şunu bunu aç, sana bir sürü mutluluk hikâyesi anlatıyorlar. Ve sen o mutluluk hikâyelerinden hangisine kalırsan; hikâye bol, hangisi olacak öbürü diyor. Sana o mutluluk hikâyelerini sunuyor, birini beğendiriyor sana ve seni onun peşinde koşturuyor.
Modern Çağın Mutluluk Hikayeleri
Artık işi böyle kapitalizmin en bayağı halinden sana projeler çiziyor yani. Zaten var oluşluk kavramlarıyla oluşturuyorlar. Reklamlara dikkat ediyoruz. "Kendin ol" oluyor. Zannediyorsun böyle bir arifin sözü mü "kendin ol"? Sonra altını bir inceliyorsun: "istediğini giyin, istediğini yap, canı ne çekiyorsa onu yap." Diyorsun, kendin olmak buymuş herhalde. Bu modern insana kurulmuş çok önemli bir tuzaktır aslında. Biz de her zaman eğer farkındalığımız olmazsa bu tuzaklardan birine mutlaka yakalanıyoruz. Üstelik bu asırda insanlar çok kısa zamanda yakalanıyor.
Biz övünüyoruz; "dünya bir köye döndü artık, işte dünyanın bir tarafında olan bir şeyi hemen haber alıyorum, internet var, bak ne kadar geliştik." Peki o internetten, o televizyondan, o sosyal medyadan ne akıyor? Marifet mi akıyor, erdemler mi akıyor, ne akıyor? Tam tersi şeyler. O yüzden İsmet Özel'in bir lafı mıdır, tam hatırlamıyorum ama öyle aklımda kalmış: "Müslüman bu asırda bazı şeylerin cahili olmakla övünebilir" diyor. Bazı şeylerin cahili olmak iyi bir şeydir. Çünkü sana bilgi diye, değer diye, erdem diye, olgu diye tamamen boş şeyler anlatılıyor.
Mesela düşünün, bugün 15 yaşında bir çocuğun, bir kızın aklında var olan magazinlerin, ünlülerin, onların ilişkilerinin, televizyon dizilerinin, internette izlediği filmlerin karakterleri mi daha baskın duruyor, yoksa işte erdemli bir insanın, bir velinin, bir peygamberin -veya bir insana gerçekten örnek olabilecek hakiki bir insanın hayatı mı? Hepimiz böyleyiz. Bu bir kişinin veya belli bir kesimin değil, hepimiz bundan etkileniyoruz. Neden? Çünkü öyle bir dünyada yaşıyorsun. Ben hatırlıyorum, o "Biri Bizi Gözetliyor" evi diye ilk böyle şeylerin çıktığı dönemdir o dönemler. İnsanların basit magazine, böyle düşük programlara alıştırıldığı dönem. Kim kimle kavga etmiş, o ona ne demiş, bu buna ne demiş; koca koca insanlar bunu düşünüyor, zihin bununla meşgul.
Acı verici bir şey değil mi? Benim zihnimi bununla meşgul edebiliyor yani. Bu nedir? Bu artık biraz önce bahsettiğimiz şeyin bir derece daha aşağıya indirilmiş hali. Hani eskiden hiç olmazsa daha nitelikli -doğru değil ama daha nitelikli- mutluluk projeleri vardı, şimdi daha da düşürüldü.
Şimdi bahsimizin başına dönüyoruz: insan kendi psikolojik benliğinin projelerine aldanmamalıdır. O yüzden Kur'an insanı uyarmaktadır. Diyor ki senin mutluluğun bendedir, ben de sendeyim diyor Allah. O zaman o kendi içinde o huzuru, o dengeyi, o mutluluğu, o sevinci yaşayacaksın. Asıl budur. Öbürü hayır. Hiçbir zaman benim psikolojik benliğim bana hiçbir şeyi bir gaye olarak sunamaz.
Ama şu hayatın bir süreci vardır: insan evlenir, çoluk çocuk sahibi olur, çalışır, ekmeğini kazanır. Bu ayrı bir şeydir. Tek dikkat edeceğin şey şu: bunlar değil. Bunları yaşarken ne kadar insansın? Yani insan olmaklığını bu süreçte ne kadar koruyorsun? Yoksa bunlar dünya hayatının geçici metaıdır diyor Kur'an-ı Kerim. Fıtri bir kısım süreçler var insanın yaşayacağı; tabii ki işte çalışacak, bir şeyler kazanacak, evlenecek, çoluk çocuk sahibi olacak, çocukları himaye edecek, ama egosu adına değil.
Geçen minibüste bir karı koca gördüm, 55-60 yaşlarında. Adam diyor ki "işte çocuk şöyle yaptı, konuşmak istemedi" falan filan, konuşuyorlar. Ama kadının cümlesi önemli: "Yazıklar olsun" diyor, "ben de çocuk yetiştirdiğimi zannediyordum, bütün emeklerim boşa gitti, keşke böyle çocuğum olmasaydı" diyor. Eğer sen o egonun "evleneyim, bir çocuğum olsun, onu yetiştireyim, o da büyüdüğümde göz kulak olsun, beni koruyup kollasın" diye bir projeyle başlamışsan baştan yanlış. Proje yanlış, çok kötü bir projeye tav olmuşsun yani. Egonun kırk türlü projeleri var; bunu beğenmezsen "bunu vereyim" diyor. Egonun her projesi manasızdır. Yani ben hayatta bunları hedef edinerek, bunları hayatımın gayesi edinerek yaşamam. Ve bunu yanlış bulurum.
Bakın Bediüzzaman'ın söylediği çok önemli bir ifade var. Diyor ki, Kur'an'ın halis ve tam bir talebesi, dünyadaki hiçbir şeyi hayatının gayesi edinmeyen -hatta cenneti bile ibadetinin gayesi edinmeyen- bir abd-i azizdir, kendi özünde ilahi değeri bilen bir kuldur. Yani benim hedefim şu, bu kadar mı basit görüyorsun kendini? Allah diyor ki "seni kendim için yarattım, senin gerçek değerin benim yanımdır" diyor. Sen diyorsun ki "yok, ben mütevazı bir insanım, böyle küçük hedeflerim var, bunları gerçekleştirirsem çok mutlu olurum" diyor aslında insan, farkına varmadan. Allah diyor ki "hani bana gel, senin gerçek değerin benim ve sen ancak benimle mutmain olursun." Ama nefis diyor ki "yok, benim başka projelerim var, o projelerimi bir gerçekleştireyim."
Asıl inanmak ayrımı nerede gerçekleşiyor? Psikolojinin projelerine mi inanıyorsun, yoksa Allah'ın senin için takdir ettiğine mi inanıyorsun? Dindar olmanın temel ayrımı budur. Allah diyor ki senin huzurun, mutluluğun benim. Sen diyorsun ki yok, ben başka şeylerle de mutlu olabilirim, o tek seçenek değil, başka seçeneklerim de var. İşte bu bizim dini tabirle "gaflet" dediğimiz şey. Bu farkındalıkla ancak dönüştürülebilecek bir şeydir. Buna engel olan şey nedir insanda? Tabii psikolojik düzeydeki boyutumuz şu diyor: teorik olarak bunu reddedemeyince -"Allah elime geçti de yönelmedim mi?" deyip- elimde şu an psikolojik benliğim var, mecburen ona tabiyim, ikilemi yaşar.
Yani biz buna "psikolojik düzeyimizi onaylamayarak başka bir hedefe yönelmek" diyoruz. Fakat bunun zorluğu neyden kaynaklanıyor? Hem psikolojik yönelimlerini, arayışlarını, projelerini terk ediyorsun, hem de aslında varacağın noktaya da ulaşamamışsın; dolayısıyla onun verdiği bir tatmin de henüz yok. Neye benziyor bu? Hani "Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmayayım" psikolojisi aslında. Anlatabildim mi? Bu da psikolojik benliğin kullandığı çok önemli bir şeydir. Diyor ki: sen Dimyat'a pirince gideceksin, ama gidemezsen hiç olmazsa burada bulgur var diyor. Psikolojinin bulguru var diyor: iyisin mi sen? Bak peşin bu diyor. Bu var zaten. Sen belli olmayan bir noktayı ulaşman için şey yapma. Bu insanoğlunun en temel aldanış noktalarından biridir.
O yüzden dikkat edin, Allah bu konuda insana çok net müjdeler verir. Der ki "sen bu yolda git, bu yolun sahibi benim, bu yolun yoldaşı ben olacağım" diyor Allah. Bu konuda nefsinin seni aldatmasına müsaade etme diyor. Ve şunu bilmek, biz en temelde şunu kabul ettiğimizde daha net olarak dönüşebiliriz: o da şudur, psikolojimin bana nihai olarak vereceği bir mutluluk, bir huzur yoktur. Bunu bilmek.
Bakın Mekke dönemindeki insanların temel şeyi buydu; onlar Mekke'nin süreci içinde daha rahat edebilirlerdi, inanmasalar. Bilal-i Habeşi netice itibariyle Mekke'de önemli bir adamın kölesisin, şu veya bu şekilde yaşıyorsun. Ama inandı. O psikolojik düzeydeki bütün memnuniyetleri ortadan kalktı. Üstelik işkence gördü. Ama demek bir şey buldu ki bu onun için bir problem teşkil etmedi. İşte bizim de burada dikkat etmemiz gereken şey bu. Benim kardeşim, psikolojimin bana ilham ettiği, bana fısıldadığı hiçbir projenin benim için bir mutluluk projesi olduğuna inanmıyorum. Yani bir insan bana aşkından tapsa da benim için bu bir mutluluk projesi değildir; bir insan bana aşırı değer verse, beni herkesten değerli görse, bu bana bir mutluluk vermez. Gerçek anlamda bu mutluluk verici değildir. Meşhur olsam, bin insan bana sevgi ve hayranlığını ifade etse olur mu? Yok, olmaz. Zihnimdeki bütün şeyleri -ister mütevazı gibi görünsün ister çok büyük gibi görünsün- bu değil benim mutluluğum.
Ha şunu diyebiliriz: psikolojik benliğim mutlu olur. Bunu demeye hakkı var insanın. Psikolojik boyutum mutlu olur, fakat bu asli mutluluğum değildir diyebilmesi gerekir insanın. Yani psikolojimin, benim topyekûn bütün varlığımı mutlu edeceğine, tatmin edeceğine dair bir yanılgıya düşmemeliyim. Yani şimdi milyarder olsan mutlu olmaz mısın? Olurum. Herkes milyarder değil ki. Tamam, altılığına denk gel, bin liran olsun, mutlu olursun. Güzel bir şey. İnsanın, psikolojisinin kendisine ürettiği her şeyi insan bu anlamda değerlendirmeli yani. "Mutlu olurum" dediğin ne varsa şunu diyeceksin: evet, psikolojik olarak mutlu olabilirim ama bu benim gerçek anlamda aradığım mutluluk değildir. İdrak bu çerçevede olmalıdır.
Bu çerçevede olmadığı için zaten bugün din geride kalmaktadır insanlar için. Çünkü din sana bu anlamda böyle bir şey vadetmiyor. Psikolojik anlamda sana bir başarı vadetmiyor. Mesela "dindar olursan daha çok sevilirsin, daha çok önemsenirsin, dünya hayatında daha keyifli yaşarsın" -hep hatırlatıyor değil mi- peygamber Mekke'de bunların binde birini söylese ne diyorsun derlerdi. Çünkü tam tersi oluyor. Hiçbir peygamber psikolojik hiçbir proje sunamadı Mekke'deki insanlara Müslüman olmaları için. Öyle bir proje yok. Proje neydi? "Allah'a gelin, la ilahe illallah deyin, kurtulun."
Dinin Vaat Etmediği Şey: La İlahe İllallah
Ne demek "la ilahe illallah deyin kurtulun"? Biz hep diyoruz, kurtulamıyoruz ama. İşte o la ilahe illallah değil mi? Yani Allah'tan başka hakikat, Allah'tan başka huzur kaynağı, Allah'tan başka varlık yok. Bunu idrak edin, o zaman kurtulursunuz. Bu demektir. Yoksa bugün herkes la ilahe illallah diyor ama ne dediğimizin farkında değiliz, hiçbir şey de olmuyor. Kurtulamıyoruz yani. İşte la ilahe illallah niye bir kurtuluş reçetesi? Şu demek: bak, kendi egonu bırak, o egonun bütün hayallerini, bütün mutluluk projelerini bırak. Orada kurtuluş yok. Allah'ta kurtuluş var. Onun varlığını ne zaman tam olarak hissedersen, idrak edersen, yaşarsan, o zaman kurtulmuşsun. İşte o yüzden diyor Bediüzzaman 20. Mektup'ta, hakiki saadet, hakiki huzur, hakiki sevinç ancak marifetullah'ta ve muhabbetullah'tadır. Bunlar, onsuz olmaz diyor. Ama işte psikolojimiz "olur" diyor. İşte bu tuzağa insanın düşmemesi gerekir.
Mutsuzluk Projeleri ve Korku
İdrak edip o psikolojik benliğin gereksiz tepkilerini, savunmalarını, mutsuzluklarını terk ederiz. Benim egomun bana sunduğu şey sadece mutluluk projeleri değil mi? Mutsuzluk projeleri de sunuyor aynı zamanda. "Şöyle olursa çok mutsuz olursun" diyor. Onlara karşı da uyanık olmak durumundayız. Ben onu yapmayayım, böyle bir şey yaşarsam mutsuz olurum diyor. Niye mutsuz olayım? Mesela çok güvendiğim bir insan beni hayal kırıklığına uğrattı, yıkılırım. Kim yıkılıyor? Sen yıkılıyorsun. Ben yıkılmıyorum. Psikolojim yıkılabilir, ben niye yıkılayım? O psikolojik benliğimin mutsuzluk projelerine karşı da uyanık olmalıyım. Çünkü beni onunla uğraştıran bir tarafı da var. Çok sevdiğin bir insan seni aldatırsa ne yaparsın? "Yıkılırım, dayanamam." Çok sevdiğin çocuğun ölürse ne yaparsın? "Düşünmek bile istemiyorum." Bunları söyleyen kim? Psikolojik benliğimiz. Onun mutsuzluk projelerinin de farkında olur. Çünkü insanı bir de bunlarla korkutur ve seni onlara odaklar; seni doğru arayışından alıkoyar. Bu da psikolojik benliğin korkutma sistemidir.
Mesela biz bazen böyle eleştiririz: "din korku üzerine kurulu, kültürümüz korku kültürü" diye. Kültürümüzden değil, benlikten yani. Benlik seni korkutmuyor mu? Benlik sana korku kültürü aşılamıyor mu? Yok mu benliğinin korkuları? O zaman temelde bir noktaya in. Eğer o temeldeki noktayı nötralize edersen, sana korku kültürü de aşılansa sen korku duymazsın. Ama senin egonda, psikolojik benliğinde korku temeli var, zemini var; o zemin sende olmasa kimse seni o konuda olumsuz etkileyemez.
Mesela bizde bir laf var: "Allah insanı gördüğünden geri koymasın." E koyuyor Allah. "Zaten yapacağım bunu, eksilteceğim" diyor. Bir adam dört odalı bir evde yaşıyor, tek odalı bir eve gitmek "gördüğünden geri kalmak"tır mesela. Bizim kültürde çok yok ama Anadolu kültüründe biraz var böyle bir cümle: "en kötü günümüz böyle oldu." Yani gördüğünden geri, bir standarda alıştın, o standardın aşağısına düşmeyi yaşama. Yaşarsan mutsuz olursun diyor. Halbuki -dört odalı bir evde iken bir odalı bir yere geçersem üzülmem, bu normal- ama ancak dört odanın sana yettiğini düşünürsen, o zaman problem olur. Yani nefsin o kıvrak zekası iyidir ama zor bazı durumlarda; mesela diyorsun ki "şu konforda, şu özelliklerde ancak ben mutlu olurum." Onlar düştüğü anda, bir azalma olduğu anda ne diyeceksin? Mutsuzum diyeceksin. Halbuki orada bakacaksın: mutsuz olan ne? Psikolojik benliğim. O gerçekte ben mi? Değil. Evet, psikolojik benliğim rahatsız oldu ama ben onun üzerinden hareket etmiyorum, ben o değilim. Bu işte en derin, en asli anlamda "psikolojimizle özdeşleşmemek" demektir.
Psikolojiyle Özdeşleşmemek
Üzülmek psikolojimizin hakkı mıdır? Üzülmek psikolojimizin doğasıdır, hakkı değil, doğasıdır. Olabilir, fakat bütünüyle kapılmamak şartıyla. Bu neye benzer? Mesela bir çocuğun oyuncağı kırıldığı için, veyahut çocuk bahçesinde daha fazla oynayamadığı için ağlıyor. Sen de diyorsun ki "neye ağlıyorsun oğlum, biraz daha oynamak istiyordun" -ağlamasına izin verirsin, "anlıyorum seni" dersin- onu hoş tutmaya, onun doğası böyledir diyerek kabul edersin, ama sen de oturup onunla "vah yazık, ne kadar kötü bir şey, 15 dakika daha çocuk bahçesinde oynayamadım, ne kadar büyük bir acı" falan demezsin. Onun acısını anlarsın, ağlamasını anlarsın, kısmen doğal karşılarsın ama ona ne yaparsın? "Fazla üzülme, önemli değil, yarın gene oynarız" dersin. Mesela ne yapıyorsun onu? Dengeliyorsun, teselli veriyorsun. Fakat dikkat et, onunla özdeşleşmiyorsun. Onunla özdeşleşmen demek senin onunla aynı bilinç düzeyine inmen demek.
Psikolojinin bir ana düzeyi var; diğerleri onun çocukları gibidir. Diğer özdeşleşmeler oluyor. Şöyle: ben psikolojik boyutuma "ben" dediğim anda bu ana özdeşleşme. Yani ona "ben" diyorum. Halbuki o benim asıl benliğim değil. Bu ana özdeşleşme; psikolojik boyutuma "ben" diyorum. Mesela diyorum ki "ben kırıldım", "ben çok acı çektim", "ben çok mutsuzum" diyorum. Bu ana özdeşleşme. Sonra bu özdeşleşme neyi doğuruyor? Birçok şeyi "sahip olma" özdeşleşmesini doğuruyor. Bir kısım şeylerden "korkma" özdeşleşmesini doğuruyor. Bir kısım şeyleri arzuyla ve tutkuyla talep edip onlar olmazsa "mutsuz olacağım" özdeşleşmelerini doğuruyor. Bir sürü özdeşleşmenin anası haline geliyor.
15 dakika üzülemez miyim? Üzülebilirim. Ne derim? "Ya bak, psikolojik olarak şu anda üzülüyorum ama bu benim asıl varlığım değil." Bu ayrımı yapabilmeliyiz. Bu hayatımızda belki seneler alacak bir çalışmadır. Böyle yarım saat, bir saatte "evet bunu öğrendim, tamam" değil. Senelerinizi alabilir, isterse on senenizi alsın, fark etmez. Değerli bir şeydir ve en değerli bir şeydir. Ben psikolojik olarak bir şeye üzülebilirim, psikolojik boyutum bir şeyden kırılabilir; fakat ben onu benim bütün varlığım olarak algılamam. Ayrıştırma idraki budur.
Onun için bakın Kur'an'da mesela bir kavme dair, "kızgınlığınız veya öfkeniz sizi adaletsizlik yapmaya götürmesin" diyor. Bu ne demek? Şu demek: siz psikolojik boyutunuz itibariyle bir insana karşı öfke ve nefret duymuş olabilirsiniz. Bu olağan bir şey anlamında. Diyelim bir insana öfke duydun, bir insandan nefret etme duygusunu hissettin. Ne yapacaksın? O nefretle mi düşüneceksin, hissedeceksin, hareket edeceksin? Öyle yapma diyor Kur'an. Bu onunla özdeşleşme demek. Evet, kontrol edemediğin bir nefret, bir öfke olabilir; ortaya çıkmasını kontrol edemediğin bir nefret, bir öfke olabilir. Hissettin o nefreti, öfkeyi içinde. Onunla özdeşleşecek misin? Ne diyeceksin? "Psikolojik olarak senden nefret hissettim ama ben o psikolojiden ibaret değilim, sadece bir özüm var, ruhum var; ruhen senden nefret etmiyorum, seni de o negatif özelliğinle özdeşleştirmiyorum. Senden nefret ediyorum demiyorum, bu tutumundan rahatsız oldum diyorum." Bak onu da psikolojik boyutuyla indirgemiyorum. Kendimi de psikolojik boyutuma indirgemeyeceğim, karşımdaki insanı da indirgemeyeceğim.
Mesela karşımdaki insanda aceleci bir damar olabilir, aşırı öfkeli bir damar olabilir, obur bir damar olabilir, aşırı küsen, kırılan, nefret eden bir damar olabilir. Birçok damarlar olabilir psikolojik olarak; bencil bir damar olabilir, tembel bir damar olabilir, aşırı savunmacı bir damar olabilir. Bu noktada "sen çok kötü birisin" demeyeceğim. Böyle dediğim anda onu psikolojik kimliğiyle özdeşleştirmiş oluyorum. Bir insan kırmızı giydiği zaman "sen kırmızı mısın" diyorum, bir insan siyah giydiği zaman "zenci misin" diyorum ben o insana -değil mi- giydiği siyah elbise ayrı, onun ten rengi ayrı. Ayrıştıracağım. Psikoloji bir boyuttur insanda, bütün varlığı değildir. Diyeceğim ki bak sen psikolojik olarak bazı yanlış tutumlara sahipsin, bu özelliklerini doğru bulmuyorum; yoksa "sen kötü birisin, senden nefret ediyorum" demek onu bütünüyle o psikolojiden ibaret görmek olur.
Ne yapıyorsun? Özdeşleştiriyorsun onu dışsal bir şeyle, ya da abartıyorsun; "örümcek kafalı" diyorsun mesela -ne yaptın onu, özdeşleştirdin- ki bu sefer kendi kafandaki bir algıyla özdeşleştiriyorsun, işin daha da berbat bir tarafı. Kafandaki bir referans üzerinden bambaşka algıların tuzağına düştün ve o algıyla baktın karşındaki insana. Ne kadar yanlış bir şey. Bu, bir insanı bir damarla özdeşleştirmektir. Halbuki o insanın psikolojisi var. O psikolojide ne var? Duygu merkezi var, düşünce merkezi var, hareket merkezi var, içgüdüsel merkez var. Bir insana diyebilirsin: bak, zihinsel merkezin çok yanlış işliyor, her şeyden şüphe ediyorsun. Geçen bir arkadaş anlatıyordu, "arkadaşım her şeyden şüphe ediyor, her şeyi yanlış anlıyor" dedi. "Olabilir" dedim; o psikolojik olarak zihinsel düzeyde yanlış bir algı ve düşünce tavrı içinde. Bu onun tümü değil. Hatta psikolojik olarak kaygısı, korkusu geçse, o endişeli düşünce de ortadan kalkacak. Endişeli, şüpheci düşüncelere sahipse, onun altında yatan psikolojik anlamda bir korku, bir kaygı var; sen bir de onu göreceksin. Bu da o kişiyi doğru anlamaktır aynı zamanda. Ondan sonra ne? Özüne doğru bir farkındalık.
Bir anne, çocuğu bir yaşında altına yapıyor diye "sen ne biçim bir çocuksun" demez. Bak onu o haliyle özdeşleştirmiyor. Konuşamıyor diye "bu dilsizdir" demiyor, yürüyemiyor diye "bu sakattır" demiyor. O anda "bunu yapamıyor" diyor. Mesela bir yaşındayken konuşamıyor ama "ileride konuşacak" diyor, şu anda yürüyemiyor ama "ileride yürüyecek" diyor. Onu o anki haliyle özdeşleştirmedi. Ama biz bunu psikolojik düzeyde yapıyoruz. Bir insan psikolojik düzeyde şu anki haliyle sınırlanıp o anki haline özdeş hale getiriliyor. "Sen busun" diyorsun. Bu yanlış bir şey. İnsanı hem psikolojisiyle özdeşleştirip hem de o anlık haliyle damgalamaktır. Halbuki bu doğru değil. İnsan kendi psikolojisinin algısına mağlup olmamalıdır.
Şu an psikolojik olarak çok canım sıkılıyor -ama psikolojik olarak. Ruhumun, özümün farkına varsam bu sıkıntıdan eser yok. Mesela ne diyorum? Diyelim ki şu an gözüm kapalı, diyorum ki her taraf karanlık. Neye göre karanlık? Gözümü kapatmış olan bene göre karanlık. Gerçekte karanlık değil. Bakın gerçekte mutsuzluk yoktur, gerçekte acı yoktur, yoktur bunlar. Kur'an niye boşuna mı diyor "Allah'ın velileri için korku ve üzüntü yoktur"? Yani özde korku ve üzüntü yoktur, psikolojik boyutunda bunlar olabilir. Ve psikolojinin kendine göre bir doğası var; o doğayı da eğer kaybetmişsen, veyahut o doğadan uzaklaşmışsan, onu da normal hale getireceksin. Kalkıp bir annenin çocuğu vefat etti diye feryad-ı figan etmesi psikolojinin doğası değildir. Bak peygamber psikolojinin doğasını da göstermiş; çocuğu vefat ettiğinde gözü yaşarmış, hüzünlenmiş. Bak psikolojinin de hakkını vermiş, psikolojik boyutunun da doğasını göstermiş. Yoksa biz şu an dengede ve gerçek doğasında olmayan psikolojimizi de doğal gibi görmemeliyiz; onun doğasını da anlamalıyız, onu o dengeli hale getirmeliyiz.
Doğal Psikoloji ve Peygamberin Örnekliği
Nasıl her şeyin bir doğası varsa -mesela etin doğal rengi, doğal kokusu var diyoruz- böyle bugünlerde de epey artmıştı "doğal beslenme, organik beslenme" konusu. Kardeşim, bırakalım doğal beslenmeyi, organik beslenmeyi bir kenara; organik bir benliğe sahip ol. Doğal bir benliğin olsun. Hepimizin asıl derdi bu. Ben organik beslensem ne olacak ki? Kötü bir şey değil de bedenimle ilgili bir şey. Ben daha önce doğal, organik bir psikolojiye sahip olmam lazım. Mesela doğal psikoloji nedir? Hatta işte Freud'u eleştirirler bu yüzden; bazı hümanist akımlar derler ki sen insanın doğal psikolojisini anlatmadın, hep bozulmuş psikolojisini anlattın, fakat bunu da doğal diye anlattın. Terslik bu. Bir insanın doğal psikolojisi yok mu? İşte o doğal psikolojiyi de düşünmeli. Yoksa mutlaka bir psikolojik boyutumuz var; burada bahsettiğimiz şey bunu inkâr etmek değil, böyle bir şey yok. Bir psikolojik boyutum var, fakat ben o değilim aslında, ondan ibaret değilim. Onun da doğası var, onun da doğasını bulmak zorundayız.
İşte orada peygamberimiz ne diyor? "Ben de sizin gibi bir beşerim." Yani benim de bir bedenim ve bir psikolojim var. Ama ne var ki "bana vahyediliyor" diyor. Bu anlama yönelik bir yorum yaparsak: yani ben Allah'ın ruhunu, Allah'ın bana üflediği ruhun farkındayım -olarak da anlayabiliriz bunu. Yani ben de sizin gibi bir beşerim fakat ben Allah'ın bana üflediği ruhun farkındayım, sizde de bunun farkına varın, sizde de bu var. Bunun farkındalığını yaşarsanız işte tam insan olursunuz. Yoksa kadim gelenek psikolojiyi reddetmez ama oturup o psikolojinin içine de hapsolmaz ve hapsolmayı tavsiye etmez, "sen busun" demez.
Mesela peygamberin hayatını anlatan bazı yorumcular, "peygamberin babası doğmadan önce vefat etti, annesi de 5 yaşındayken vefat etti falan, o yüzden yetimin başını okşardı" derler. Böyle basite indirgemek olmaz. Ama dikkat edin, peygamber savaşta bir çocuğu görüyor, babası ölmüş, annesi de daha önce vefat etmiş. Çocuk ağlıyor, üzülüyor. "Niye ağlıyorsun" diyor. "İşte babam vefat etti" diyor -zaten annesi de daha önce vefat etmiş- "Üzülme, annen Fatıma, baban da Muhammed olsun istemez misin" diyor. O da seviniyor. Bak onu ne yaptı? Onu reddetmedi o halini, ama onunla da özdeşleşmedi. Biz olsak ne kadar kötü, ne kadar acı bir şey; "içim yandı" filan deriz. Kim bunları söyler? Değil mi? Biz de o psikolojinin içine gömülüyoruz o zaman. Bu, gömülmemek demek; "ne ağlıyorsun, ne üzülüyorsun, boşver böyle şeyleri, bunlar psikolojik şeyler" diye reddetmiyoruz. Ama özdeşleşmiyoruz; onu alıp öze doğru bir hedef gösteriyoruz.
Yoksa tabii ki çocuk, orada annesi babası ölmüş, tabii ki üzülecek ama "ne kadar acı bir kader" değil. Neden? Çünkü sen Yaratıcı'nın varlığısın, ona aitsin. Senin biyolojik olarak bir annen baban var; ruhsal olarak Allah'ın var, ona aitsin, ondan gelmişsin. Niye tabutun üzerinde "biz Allah içiniz, Allah'tan geldik ona dönüyoruz" diyor? Bak, "annen babandan geldin" demiyor. Ama biz öyle algılıyoruz. Biyolojik olarak, zahiri olarak tabii ki annen vardır, baban vardır, önemlidir, değerlidir. Ama öyle mi yani? "Babam öldü, yıkıldım" -psikolojiden ibaret misin sadece? Öyle bir şey değil. Bunu onaylamak, psikolojimizi tek zemin kabul etmektir. Ama psikolojimin de bir hakkı yok mu? Onun da bir hakkı var, onu reddetmek söz konusu değil. Ama ona tabi olmak, onun algısını tek algı tarzı olarak kabul etmek yanlış bir şeydir. İşte bunu fark etmek, hayatın manevi dönüşümün, psikolojik anlamdaki dönüşümün temel referansı budur. Ve gerçek bir psikoloji anlayışı bu temele oturur: doğal bir psikoloji var, aynı zamanda gerçek insan, o doğal psikolojiyle özdeşleşmeyen, onu doğal olarak yaşayan fakat ruhsal farkındalığı ve idraki olan insandır. Kadim geleneğin insan tarifi budur. Bundan bir aşağısı düşüştür.
Hz. Adem Kıssası: İlk Mutluluk Projesi ve İlk Aldanış
Bakın bu, daha önce de bahsetmiş olduğum, Kur'an'da şeytan ve Adem kıssasında anlatılan mevzudur. Şeytanın yaptığı şey Adem'e bir mutluluk projesi sunmaktı. "Sen o ağaçtan ye, melek gibi olacaksın, ölümsüz olacaksın, ebedi bir mülke sahip olacaksın" dedi. İlk reklamcı yani. Kötü reklam tabii, yanlış reklam. İlk reklamı yapan ve ilk manipüle eden, ilk aldatan o.
Halbuki, "ya kardeşim, olur mu, ben Allah ile mutluyum" -ben o ağaca yaklaşmakla mutlu olacak değilim. Buradaki hikâye ne biliyor musunuz? Bağlantılandırıyorum şimdi konumuzla: dünyada, hayatta, şu dünya hayatında herhangi bir şeyden deyim yerindeyse lezzet almak, ona yönelmek yanlış değildir; ona yöneldiğimde "ben mutlu olacağım ve gerçekten mutlu olacağım" demek yanlıştır. Yani evet, psikolojik olarak benliğim mutlu olabilir, tatmin olabilir, lezzet alabilir; fakat ben özüm itibariyle tatmini, huzuru, lezzeti Allah'ta buluyorum, bulmalıyım -şu an bulamıyorsam bulmalıyım. Ve doğru olan da odur demektir.
O ağaç, yaratılış ağacı; bütün gördüğümüz varoluş. O ağaca psikolojik benlikle yaklaşmaması tavsiye edilmişti Hazreti Adem'e. Oradaki hata oydu. Yani o yaratılış ağacına psikolojik benlik algısıyla -yani arzularınla, korkularınla, mutluluk hayalinle- yaklaştığın zaman düşmüş oluyorsun. Şeytanın oradaki aldatışı ve Adem'in buradaki aldanışı buydu. Bu tabii ki hepimizin hikâyesi; anlatılan şey bu, bunu sürekli tekrar tekrar yaşıyoruz hayatta. Adem aslında fıtri olarak o hali yaşadı, deyim yerindeyse doğal olarak o yanlışı yaptı. Biz de yapıyoruz. Ama fark ne bizimle Adem arasında, veyahut da Kur'an'da Adem'le anlatılan şey bize neyi hatırlatıyor? Diyor ki, bak sen doğal olarak düşersin bu konuda, psikolojik algına yenilirsin -"bu beni mutlu eder, şu beni mutlu eder, şu olsa çok huzurlu olurum, olmadığında çok üzülürüm" bunları yaşarsın. Ama uyan, farkına var ve de ki "ben nefsime zulmettim." Bu yanlış bir algı; hemen onun farkına var. Yoksa hepimiz düşeriz. Düşüş, insanoğlunun -yani hata, yanlış, günah- insanoğlunun yaşayacağı bir olgudur.
Fakat Allah'ın insana önerdiği ve tavsiye ettiği şey: bak, bunu sürekli sürdürme, bu sürdürülebilir bir büyüme değil; ekonomi diliyle söylersek, bu sürdürülemez bir şey. Bu hataya düşme; "ya şu değil bu mu acaba" diye böyle bir hataya düşme, bu seni yanıltır ve yanılmış olursun. Sen hemen fark et: "nefsime zulmettim." Yani aslında "nefsime zulmettim" dediği, "kendime zulmettim" demek. Biz her gün psikolojik algımızın tuzağına düşüp kendimize zulmediyoruz. Bunu fark etmek, fark edip yönümüzü o manevi ve ruhani idrake, anlayışa döndürmek -budur. Yoksa hepimiz o noktada zaman zaman psikolojimizle dolayı yanlış hatalar yapacağız. Ki işte Adem'in düşüşü bize bunu anlatıyor. Ama tövbe etmek, yani farkına varıp dönmek ve doğru istikamete doğru yol almak -bu önemli olan.
Yani eğer gerçek bir hedefin farkına varırsan ve o gerçek hedefin gerçek olduğunu idrak edersen mutlaka oraya doğru yol alırsın. Ama düşe kalka, ara sıra gaflete düşsen de yolu biliyorsundur. Yolu biliyorsan, yolda uyusan da uyandığında yolda olursun. Ama yolun yoksa yolda olmana imkân yoktur. Mesela Adem yolda olduğu için uyandığında hiçbir şey kaybetmedi; yolda uyandı. Dedi ki "Ya Rabbi, ben nefsime zulmettim ve ben çok iyi biliyorum ki sen merhametlisin, beni bırakmazsın, beni terk etmezsin, beni affetmemezlik etmezsin, beni gözden çıkarmazsın, sen merhametlisin ve ben sana dönüyorum." İdrak bu olmalı. Onun için insan hiçbir hatasına, hiçbir yanlışına, hiçbir olumsuzluğuna da takılmamalıdır bu anlamda. Yolda uyanacaksın. Ne demek yolda uyanmak? Özünün hiçbir zaman bozulmadığını idrak etmek; Allah'ın her zaman seni beklediğini, istediğini, sana ihtiyaç duyduğunu, hasret duyduğunu unutmamak.
Kayıp Oğul Temsili
Orada Hazreti Peygamber'in anlattığı bir misal vardır, onu da başka bir zaman konuşuruz; Allah'ın günahkâr insana olan şefkatini, hasretini anlatır. İncil'de geçer, Hazreti İsa'nın anlattığı bir temsildir. Evden kaçmış bir kayıp çocukla evde babasının yanında kalan çocuk misali anlatır. O çocuk -evden kaçmış ve kayıp olan, nerede olduğu da bilinmeyen çocuk- bir gün geri döner. Tabii işte birçok yanlış yapmıştır, hatalar yapmıştır, günahlar işlemiştir. Dönünce babası ona büyük bir sevinç gösteriyor ve onun adına büyük bir ziyafet hazırlıyor. Herkese haber veriyor, "herkes gelsin, çocuğum döndü" diyor.
O sürekli babasının sözünü dinleyen ve evde kalan çocuk böyle biraz güceniyor. Diyor ki "baba, ben hep seninleydim, ama kardeşim hep yanlış yaptı, kayboldu, seni üzdü, şimdi döndü diye böyle sevinç yapıyorsun, ziyafet yapıyorsun." O diyor ki "sen zaten hep yanımdaydın ama onu kaybetmiştim, şimdi buldum." İşte Tanrı'nın günahkâra olan bakışı da budur diyor.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde sure adı veya ayet numarası açıkça belirtilmeden şu ayetlere mealen atıfta bulunuluyor (sure adı/ayet no metinde geçmiyor): - "Kalpler ancak Allah'ı anmakla mutmain olur" mealindeki ayet. - "Allah'ın velileri için korku ve hüzün yoktur" mealindeki ayet. - "Kızgınlığınız/öfkeniz sizi adaletsizlik yapmaya götürmesin" mealindeki ayet. - Hazreti Adem'e ruhundan üflendiğine dair ayet. - "Biz Allah'tanız ve O'na döneceğiz" (mealen, cenaze/tabut bağlamında anılıyor). --- ---
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması
Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.
Sevilirsem Varım Yanılgısı
Sohbet, "insan niye başkasının ilgisine ihtiyaç duyar?" sorusundan yola çıkarak, Nasreddin Hoca'nın kuzu-koyun (ganem) meseli üzerinden insanın olgunluk derecelerinin farklı olduğunu anlatır. "Sevilirsem varım" hikayesinin, çocukluktan itibaren deneyimler üzerinden inşa edilen sahte bir benlik olduğu; oysa gerçek "ben"in doğrudan Allah'tan gelen "varlık" olduğu vurgulanır. Şeytanın Hz. Adem'idoğrudan bir teklifle değil, ona bir "hissettirme" yoluyla kandırdığı; bugün de aynı mekanizmanın "yok sayıldım", "vefasızlığa uğradım" gibi hislerde işlediği anlatılır.