Ruh Nefs ve Beden Iliskisi
Kısa Özet
Sohbette insanın ruh-psişe(nefs)-beden üçlü yapısı Yunan, Hristiyan, İslam ve diğer geleneklerin terminolojileriyle ele alınıyor; kartezyen (ruh-madde) ikili bakışın yetersizliği ve psişenin (küçük benlik/ego) her zaman ruhun (büyük benlik) yönetimine tabi olması gerektiği anlatılıyor. İbadetin bu psişik dengeyi sağlayan bir araç olduğu, Hz. Yusuf örneğiyle merkezde durabilmenin önemi, Allah ile kurulan ilişkinin yatay değil dikey olması gerektiği, Esma-i Hüsna'nın psişede saf değil dağınık ve bazen çarpıtılmış tezahür ettiği ve egonun sevgi-özgürlük gibi kavramları da kendi düzeyine indirgediği işleniyor. Sohbet, iç insan ile dış insanın bütünlüğü ve Aziz Thomas Aquinas'ın düzenli yaşam vurgusuyla sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan; ruh, psişe (nefs) ve bedenden oluşan üçlü bir yapıya sahiptir ve psişe her zaman ruhun yönetimine muhtaçtır.
- İbadet, ahirette karşılık beklenen bir işlem değil, kişinin psişik dengesini kuran, onu merkezine çeken bir faaliyettir.
- Ego; sevgi, adalet, özgürlük gibi bütün kavramları kendi düzeyine indirgeyip çarpıtır, hakikatte özgür olan yalnızca ruhtur.
Ruh, Psişe ve Beden: Üçlü Yapı
İnsan üç yönüyle tanımlanır: Ruh, psişe ve beden. Yunan geleneğinde bunun karşılığı pneuma, psişe, soma'dır. Hristiyan, Latin geleneğinde spiritus, anima, korpus; Müslüman gelenekte ise ruh, nefs ve cisimdir. Bu konuyu ele alan yazar İslami geleneğe de bağlı olduğu için bilgi olarak buna dair bazı referanslar da veren bir kişi. Hindu ve Budist terminolojide ruha atman, Mısır'da amon, Musevi gelenekte ruh, Çince'de ise -herhalde okunuşu "çi" olsa gerek- olarak atıfta bulunulduğu da eklenmelidir. Yine ortaçağ teolog ve doktorları, spiritus için "animus vel intellectus" derler. Animus vel intellectus ile animayı -ki anima zihin ve zihinsel süreçleri de içine alır- birbirinden ayırmışlardır. Yani ayırmak şu demek: aradaki farkı görmüşlerdir, yoksa bunlar birbirinden kopuk anlamında değil. Aradaki hem bağı ifade ediyor hem de bunların farklı zeminlerine işaret ediyorlar.
"Ruh" teriminin günümüzde hem animus hem anima için kullanılıyor oluşu bir tarihsizliktir. Ancak çağımızın birçok teoloğunun ruha sahte bir hürmet beslerken gerçekte dünyaya kartezyen terimler çerçevesinde bakıyor oluşları, bu ayrımı yapmayı kaçınılmaz kılmaktadır. Yani mesela ruh-madde diye bir ayrım yapıyoruz; o zaman deyim yerindeyse maddeye de bir tanım getirmişiz demektir. Madde olmayan her şeyi ruh olarak tanımlamaya başlıyoruz. Mesela bugün psişik güçler olarak tanımlayabileceğimiz birçok şey, ruhsal güçler olarak tanımlanıyor. Hatta modern zihinde aslında psişenin, yani nefsin bir kısım özellikleri ruhsallık olarak tanımlanıyor. Duygusallık bile bazen ruhsallık olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla burada kartezyen bakış, yani ikili bakış, problem oluşturmaktadır. Çünkü mesela bazı latif varlıklar var, maddi olmayan; biz onların hepsine ruhsal varlık nazarıyla bakıyoruz. Halbuki mesela şeytan madde midir? Değildir. Peki ruh mudur? O da değildir. Dolayısıyla o kartezyen bakış, prensip olarak bir problem oluşturuyor.
Geleneksel psikolojiler, yani geleneksel bilgeliğin hikmetin değerlendirmeleri çerçevesinde incelenen psikoloji, genellikle üçlü yapıdan söz ediyor olsa da, psişe ve beden daha küçük benlik veya ego olarak genellikle birlikte sınıflandırılır. Bu yüzden Aziz Thomas Aquinas'ın "insanda iki şey vardır" öğretisi ve Aziz Paul'un zihnindeki yasaya karşı olan beden azalarının yasasından söz ettiği bilinmektedir. Burada tabii ki daha çok kadim bir kısım öğretiler, bedenle psişeyi ruhtan daha düşük düzeyli olarak telakki ediyorlar; böyle bir ikili ayrım söz konusu. Hatta -biraz ileride de değinebiliriz- Yunus Emre'nin "bir ben vardır bende benden içeri" dediği şey de aslında insandaki bu iki düzeyli bene işaret eder.
Bu şemada psişe ve beden iki nedenle kavramsal olarak birbirinin içine girebilir. İlk neden, bedenin bizatihi yönetici güce sahip olmayışıdır. Salt beden bir şeye sahip değildir; ego olmadığı zaman herhangi bir şey kalmaz, fonksiyonu görülmez, sadece biyolojik bir mekanizmadan ibarettir. Onun kendisini yönetecek veya en azından birlikte hareket edeceği psişe gibi daha üst bir güce ihtiyacı vardır. İkinci neden ise, hem psişenin hem de bedenin sürekli akış halinde, veya teologların deyimiyle "oluş" halinde olmalarından dolayı kalıcılık veya insicamdan yoksun olabilmeleridir. Yani sürekli değişken bir şeydir bu. Bu çok önemlidir, biraz sonra Albert Ellis'in sözüne de değineceğiz. Yani insan, hem bedeni itibariyle hem psikolojik aygıtı itibariyle kalıcılıktan, insicamdan, bir dengeden, bir stabiliteden yoksundur. Sürekli dengelenmeye ihtiyacı vardır. Yani atmosfer gibi telakki edilebilir. Bazen hava süt liman olur, böyle ılık bir meltem eser, sonra bir bakarsın büyük bir rüzgar, bazen bir fırtına. Ama mesela uzayda bir stabilite var değil mi? Metafor olarak bu kullanılabilir: Yeryüzü, toprak, bedene; atmosfer, psişeye; uzay boşluğu da ruha tekabül ettirilebilir, bir metafor olarak. Dolayısıyla burada şunu anlamak lazım: Beden ve psişe sürekli etkileşimlerle değişebilen bir mahiyete sahiptir, kendi başlarına bu anlamda bir ilkeleri yoktur.
Küçük Benlik (Ego) ve Büyük Benlik (Ruh)
Dikkat edilecek olursa geleneksel psikolojiler, benliği küçük benlik ve büyük benlik olarak tanımlıyor. Bu şunu kastediyor: Ruhani düzeyde bir benlik var, o ilahi ve hakiki olandır; o saftır, temizdir. Bir de psişik boyutta var olan bir ego var, ona küçük ego veya küçük benlik diyorlar. Teologlar "ego" terimini Freudyen psikologlardan biraz daha farklı bir anlamda kullanırlar. Her iki grup da ben-merkezliliğin egoda yer aldığını kabul etmektedir. Aslında Freudyen anlayış -id, ego, süperego diyor ya- benim kanaatime göre onun tümü egodur, kadim öğretilere göre. Yani id de egodur, ego da egodur, süperego dedikleri de egodur; sadece o farklı katmanlardır aslında, Freud'un orada ayrım yaptığı şey.
Psikologlar egonun güçlenmesinden söz ederken, teologlar egoyu gururla eş görür ve egonun ruhun yönetimini kabul ederek kontrol edilmesine veya dönüştürülmesine çaba harcarlar. Ruhun yönetimini reddetmek bireyleri bencil yapar. Böyle bir durumda ego, ruh ile mücadeleye girer ve bu yüzden çoğu birey kendi kendileriyle kavgalıdır. Dolayısıyla aslında insanın bütün problemi kendi kendiyle kavgalı olmasıdır. Yani Yunus Emre'nin "bir ben vardır bende benden içeri" dediği şey, o iki benin mahiyetlerinin bilinmemesine bağlı olarak yaşanan bir kavgadır. Kavganın aslında iki tarafı yoktur; kavganın bir tarafı vardır, o da egodur. Yoksa ruh, ruhsal öz, kavga etmiyor; fakat biz onunla kavga ediyoruz. Mesela ruhani bir erdem ile egonun maksadı veya hedefi arasında bir çatışma olur, sen aslında orada bir yerde kavga edersin. Ve o kavgada ego kazanıyor çoğu zaman o kavgayı; onun için aslında insan kendi kendiyle kavgalıdır. Bu kavga doğal olarak dışarıya da sirayet ediyor. Yani aslında bütün mesele, insanın kendi içindeki kavgayı barışa ve sükûnete çevirememesi. Orada temel problem, ruha tabi olması gereken benliğin -psişenin- ruha tabi olmamasından dolayı sürekli bir çatışma, bir gerilim meydana gelmesidir. Bu aynı zamanda dışarıya da yansıtılmaktadır. Çünkü özünde ruhun dışarıyla bir alıp veremediği yoktur; dışarıyla alıp veremeyen aslında insanın psişesidir. Mesela insanın onay araması, değer araması, dünyayı kontrol etmeye çalışması, kendisini göstermeye çalışması, dikkate alınmasını arzu etmesi vesaire -bütün bunlar egonun doğal olarak dış âlemdeki arayışları ve beklentileri çerçevesinde oluşan kavgalardır.
Şu halde bilinmelidir ki benlik, yani ego, psişe alanındadır; aslında ne bedende ne de ruhtadır, fakat bedeni kendi amacı istikametinde kullanmaktadır. Kendi içinde de belirsiz bir şeydir; elle tutulur, gözle görülür bir mahiyeti de yoktur aslında. İşte Bediüzzaman'ın "varlığı vehmîdir" dediği, veya Hinduların "aslında o gerçekte yoktur ama sen onu var biliyorsun, var hissediyorsun" dediği nokta budur. "Egomuz, gözlemlenebilir davranış serisi için yapılan bir isimlendirmeden başka bir şey değildir" denildiği gibi, Albert Ellis de "ben sürekli değişen bir süreçtir" demektedir. Psişeyi psikiyatrik çabanın öznesi yapan şey, işte onun bu istikrarsızlığıdır.
İbadetin Psikolojik Dengeleme İşlevi
Aslında bizler ibadetle veya dinî ritüellerle ne yapıyoruz? Sürekli o psişeyi dengelemeye çalışıyoruz. Çünkü o sürekli dengeden uzaklaşma eğilimindedir. Yani ortalama insan için ibadet, psikolojik bir dengelenme eğilimidir; onu sürekli dengeleyen ilkesel bir hakikate yöneliş durumudur. Orada dengenin sağlanması biraz kişinin varlık seviyesine ve niyetine bağlıdır; yani o ibadetin hakikaten doğru şekilde anlaşılmasına bağlıdır. Yoksa dengeden tamamen de koparabilir -sûrî bir ibadet. Eğer o ibadetin manası, hikmeti, hakikati idrak edilmiyorsa, zaten o ibadetin maksadı tahakkuk etmeyeceği gibi, bazen ego bunu kendine bir malzeme olarak bile kullanabilir.
Ölüm korkusu çerçevesindeki bir ibadet buna kaymaya çok müsaittir. Nasıl? Ölüm korkusu çerçevesinde yapılan bir ibadet... İşte Bediüzzaman diyor ya, senin ibadete ihtiyacın var; yani burada biz ibadeti böyle elde edilen, ahirette sana bir şey verecek gibi bir şey değil de, senin şu âlemdeki varoluş halini dengeleyen, düzelten, geliştiren, yükselten bir faaliyet olarak görmek lazım. Eğer kişi böyle görmezse, "ibadet etmezsem günaha girerim, edersem sevap kazanırım" şeklinde telakki eder ki bu aslında ibadetin anlamından önemli bir ölçüde kopuşu simgeler.
Mesela -özür dilerim- Peygamberimizin bir hâli vardır; bazen derdi ki Hz. Bilal'e: "Bir ezan oku, bir ibadet edelim, bizi rahatlat." Anlatabildim mi? Ne yapıyor? O psişik düzeydeki gerilimi, negatifliği, boşluğu ortadan kaldırıyor; onu dengeliyor, dolduruyor, geliştiriyor. Tabii orada Peygamberimiz, ashabı adına aslında bunu gösteriyor: Eğer bir boşluk, bir gerilim, bir sıkıntı yaşıyorsanız aslında ne yapmalısınız? İbadet etmelisiniz. O sizi merkezinize çekecektir, o sizi dengeleyecektir, o sizi dolduracaktır, o aradığınız şeyin hakiki yerini gösterecektir; böyle telakki etmek lazım. Yani o yüzden aslında ibadet insanı rahatlatır. Bu rahatlatma, basit anlamda psikolojik bir rahatlatma değildir; senin o psikolojik düzeyde var olan gerilimini, negatifliğini doğru bir anlayış çerçevesinde nötralize etmesidir.
Hz. Yusuf Örneği: Merkezde Durabilmek
Mesela, diyelim ki birisiyle bir ihtilafın oldu; seni yanlış bir şekilde eleştirdi veya yapmadığın bir şey yüzünden suçladı. Şimdi Allah'ın huzuruna çıktın, şahit olarak Allah'ın yettiğini idrak ettin. O zaman öbür noktada, yapmadığın bir şeyden dolayı suçlanma hissin ve bundan dolayı duyduğun rahatsızlık ortadan kalkar. Eğer hakikaten Allah'ın şahit olması sana yeterse, idrakin o ibadette oluşursa, değil mi, o zaman nefisteki "ama ben yapmadım ki, yapmadığım şeyden dolayı niye suçlanıyorum" hissi ortadan kalkar.
Mesela Hazreti Yusuf'un yapmadığı bir şeyden dolayı -ki yapmadığının bilinmesine rağmen- hapse atılması... Orada iki kat durum var: Hem yapmadığı biliniyor hem de bu bilindiği hâlde yine hapse atılıyor. Fakat Hazreti Yusuf orada rahat. Anlatabildim mi? Neden? Merkezinde durabildiği için. Yoksa nefis ona şunu diyebilir: "İşte bak, hem dürüstsün hem de suçlanıyorsun." Veya: "Suçsuz olduğun bilindiği hâlde yine hapse atılan sen oluyorsun; ne biçim bir dünya, böyle bir haksızlığa ben katlanamam" -bizim normalde yapageldiğimiz ve gayet doğal bulduğumuz bir tepki bu. Evet, tabii ki böyle düşünürüz, her kim olsa böyle düşünür; kim değil, o da haksızlığa ses çıkarma meselesidir.
Ya da mesela haksızlığa ses çıkarma üzerinden, Hz. Yusuf orada dengeli ve doğru bir şekilde sesini çıkardı, ama sesi bilinçli olarak duyulmadı; o vazifesini yaptı. Ego, sesini çıkarmayı "değiştirmeye matuf" bir şekilde değerlendiriyor. Hâlbuki diyelim sesini çıkardın, hiçbir sonuç olmadı -kabul ediyor musun bunu? Etmiyor. Demek ki orada aslında egonun ses çıkarma arzusu, değiştirme arzusunun yansımasıdır. Hâlbuki değiştirebilir misin? O şartlara bağlı, sadece sana bağlı değil. Diyelim ki bir haksızlık var, onu ifade etme imkânın var; ifade ettin, kimse umursamadı, ya da ifade etmeye bile izin vermediler, konuşturmadılar. Onu da kabul edersin. O zaman bir teslimiyet de var; "Allah bilir" teslimiyeti. Bu, aslî olana olan teveccühü, izafi olanın meydana getirdiği gerilimden ve o izafi olandan beklenti içinde olmaktan kurtarır. Bütün mesele bu.
Yatay İlişki - Dikey İlişki: Allah'tan İstemek
Bugün insanların problemlerinin çok büyük bir kısmı, aslında bu anlamda varoluş çizgilerinin dikey değil yatay olmasından kaynaklanıyor. Yani "beni niye anlamıyor?" mesela -eşim beni niye anlamıyor, isteklerim niye yerine gelmiyor gibi. Ben çok dua ediyorum ama Allah bir türlü duamı kabul etmiyor, diyorum ki: Sen Allah'ı dua et, Allah'ı iste; hep Allah'tan bir şey istiyorsun değil mi? Bir de Allah'ı istemeyi dene mesela. Şimdi Allah'tan istemek bir yatay düzlemdir, onun da bir yeri vardır; istersin ama olmadı mı? Olmadıysa olmadı; ben Allah'ın hikmetine tevekkül ve teslim olmuyor muyum? İstedim, vermedi; canı sağ olsun deyim yerindeyse. İstedim vermiyor demek, Allah'ı bir nevi mecbur etmek gibi bir şey; çünkü ilişki yatay düzlemde kuruluyor. İnsanlardan isteyeceğine Allah'tan iste, diyor; ama Allah'tan nasıl istiyorsun? Sanki elinden gelse Allah'ın yakasını tutup "niye vermiyorsun" diyecek gibi. Hâlbuki bak, Allah "isteğini vereceğim" demiyor, "cevap vereceğim" diyor; istediğini vereceğim demiyor, değil mi, cevap verecek.
Şimdi burada bütün mesele ne? İlişkinin her zaman yatay düzeyde olması; yani dünya düzeyinde, madde düzeyinde. O yüzden Kur'an'da, dünya hayatından başka bir şey istemeyenlere uyma buyrulur; onları kendi hâllerine bırak, yapacağın bir şey yok, onlar dünya hayatında bir rahatlık, bir keyif, bir mutluluk arıyorlar, sen onlara hitap edemezsin, çünkü senin getirdiğin mesajın temeli bu değil. Sen insanlara dünyada bir mutluluk vaat etmiyorsun. Hiçbir din dünyada bir mutluluk vaadiyle gelmemiştir, tam tersine, kendi içindeki hakiki, aslî, her şeyden bağımsız huzur ve mutluluk için gelmiştir. İşte Bediüzzaman'ın 20. Mektup'ta dediği gibi: fıtratın hakiki neticesi Allah'a imandır, Allah'a iman içindeki marifetullah'tır, marifetullah içindeki muhabbetullah'tır, muhabbetullah içindeki saadet-i ebediye ve lezzet-i ruhaniyedir. Din bunun için gelmiş; illa sana dünyada arzu ettiklerine kavuş da mutlu ol diye gelmemiş. Din, psişenin mutluluğuna da hitap eder tabii, çünkü din ve dolayısıyla onun temsilcisi olan Peygamber bütün âlemlere rahmettir; ama din sana "dünyada bütün istediklerine kavuşacaksın, ne istiyorsan elde edeceksin, rahat edeceksin" garantisini vermez. Din, mutluluğun ve huzurun garantisini verir; gerçek özdeki varoluşuna dönüp oradaki kalıcı, her şeyden bağımsız, hiçbir şeyle bozulmayan mutluluğun, huzurun yolunu gösterir, onu garanti eder.
O yüzden psişenin perspektifi yataydır; dünyaya bakar, maddeye bakar, kendi ihtiyaçlarının tatminine bakar. Dolayısıyla varoluşu hep etkileşim üzerinden gerçekleşir, o yüzden psikolojik boyutlarımız sürekli değişkendir. Evet, psikiyatrik çabanın öznesi yapan şey onun istikrarsızlığıdır. Bu konuda, potansiyel bakımdan istikrarsız olan bu benliğe karşı geleneksel psikologlar, insanın daha yüksek veya daha derunî olarak ifade edilecek bir yüce benliğe sahip olduğunu kabul ederler. Hâlbuki modern psikiyatrist ve psikologların ilgilendiği ve sürekli yeniden düzenlemeye çalıştıkları şey, o psişik benlik ya da benliklerdir; sürekli onu dengelemeye çalışırlar. İzafi bir denge bazen sağlanır, kişi mutlu olur veya rahatlar, ama bu kalıcı bir istikrar ve denge değildir.
Biz bu psişik benlikle yüksek ve ruhani benliği, küçük harfli "self" ve büyük harfli "Self" ile tanımlıyoruz diyor bu yazıda. İlahi olarak görülen bu yüksek benlik, ruhta ikamet ediyor olarak tanımlanır: Hindularca nefeslerin kaynağı veya Atman, Arapçada ruh, Filoda nefsin nefsi, Platon'da iç insan olarak tasvir edilmiştir. Geleneksel bakış açısı daha da ötede, sıradan insanda iki benliğin mücadele hâlinde oluşundan yola çıkarak, onun kendisiyle savaş hâlinde olduğunu varsayar. Ve hakiki azizlik veya bütünlüğün kâmil manada, ancak her iki benliği bir olan -işte aslanla koyunun yan yana uzanabildiği- bir hâl ile temsil edilen bir düzeyde huzur bulduğu kabul edilir. Yani burada Peygamberimizin "küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz, en büyük cihat insanın kendindeki cihattır" dediği nokta budur. Psişe mi sende merkezlenecek, hâkim olacak, yoksa ruh mu hâkim olacak? Bütün mücadele buradadır ve en büyük savaş da burada yer almaktadır.
Esma-i Hüsna'nın Psişede Tezahürü ve Dejenerasyonu
Yani şöyle: Esma-i Hüsna'nın açığa çıktığı yer psişedir, ama dağınık olarak çıktığı için -ister sevgiyle çıksın ister celal ile çıksın- bu dağınıklık hiçbir zaman toparlanmadığından merkez hep kaymış vaziyettedir. O yüzden iyi insanla kötü insanın merkeze göre bir farkı o anlamda yok, çünkü hepsi dağınık. O esnada değişken yapısının ötürü sevgisi açığa çıkmış, iyi davranıyor; başka bir durumda, mesela gadap, gazap hâli olduğu için o şekilde davranıyor.
Evet, tabii, şimdi esma, ilahi isimler eğer psişede tezahür ederlerse aslında onlar saf olarak geliyor; fakat onları doğru bir şekilde alabilecek bir zemin olmadığında, onları dejenere ediyor, bozuyor. Mesela diyelim ki sevgi geliyor, Vedûd isminden bir tecelli geliyor; ego seviyor ama nasıl seviyor? Kendisine yakın olanı seviyor, kendisine muhalif olanı sevmiyor, veya sevgisini hikmetle dengelemiyor -aslında o arada hikmet de gelmiş. Diyelim ki anne çocuğunu sevgi adına şımartıyor, fakat bu çocuğa zarar veriyor. Şimdi o anne "ben Allah'ın Vedûd ismini tecelli ettiriyorum, onun için onu çok seviyorum çocuğumu, bir dediğini iki etmiyorum, onu memnun etmeye çalışıyorum" dese, saçmalamış olur. Neden? Çünkü o geleni bir bütün olarak idrak edebilecek bütüncül bir şuuru yok; onu kendi tabiatına göre alıyor. Mesela ego-merkezli bir insanın "ben Allah'ın Celal ismini tecelli ettiriyorum" demesi de bir cehalet, bir sahtekârlıktır. Neden? Çünkü sende Celal, ancak diğer isimlerin dengesi içinde tezahür ettiğinde gerçekten bir celaldir. Üstelik o tecelliye mazhar olan psişe ise, zaten o tecelliyi doğru bir şekilde yansıtamaz; onu bozacaktır, deforme edecektir.
İşte Bediüzzaman'ın 18. Söz'ün ilk bölümünde yer alan, senin mahiyetini bir kuru üzüm çubuğuna benzettiği anlatım da buna benzer: Cenab-ı Hak'tan gelen hayr-ı mutlakı güzel bir surette kabul edemediğinden dolayı şerre sebep olursun, diyor. Yani o hayr-ı mutlaktan bir şey geliyor, fakat senin onu alma konusunda yetkin, dengeli bir alıcın yoksa, bu sefer şerre sebep oluyorsun. O yüzden "bütün hayırlar Allah'tandır, şer ise kendi nefsindendir" ayeti orada yerini bulmuş oluyor. O yüzden egonun çarpıtarak, bozarak, indirgeyerek, bazen köpürterek aldığı tecelliyi Allah'a atfedip kendini temize çıkarması bir cehalettir, yanlış bir şeydir. Maalesef günümüzde tasavvufla meşgul olan insanların çokça yaptığı bir hatadır bu. Zaten bunun dile gelmesi bile yanlıştır. Çünkü hakiki olan dile gelmez; eğer gerçekten bir tezkiye varsa, o zaten hâlinle yansır.
"Islah-ı Nefs" ve Atonement Kavramı
Islah-ı nefs... Burada bir İngilizce kelime kullanmışlar: Atonement. Aslında burada onun etimolojisine iniliyor; bir "at" eki var, bir "one" var, bir de "ment" var. Yani birleştirmeyi kastediyor aslında; bir hâle getirmek, tek hâle getirmek demek. Islah etmek, tazminat, telafi anlamlarına da geliyor. Yani buradaki o semantik köküne iniyor; bir şeyin bir hâle getirilmesi, oluşabilecek her türlü bozulmayı ortadan kaldıran bir şey oluyor.
İnsanın Dünyadaki Yeri: Dengesizlik Meselesi
Bazen insan sorar: Allah niye böyle bir insan yaratmış, olmasa ne rahat olurdu. Hatta tabiatı sevenler hep öyle der: insanın olmadığı yer ne kadar temiz, ne kadar güzel, ne kadar saf bir yer değil mi, insan eli değmemiş diyoruz. Bir taraftan insanı yüceltiyoruz -teknolojiyi filanı- bir taraftan da bir tabiat parçasına gittiğimizde takdir edeceğimiz şeyi "buraya bak, insan eli değmemiş" diye tarif ediyoruz. Bir şey var ya: dünyadan sinekleri kaldırsanız 50 yıl içinde dünya yok olur; dünyadan insanları kaldırsanız her şey bu kadar yıl içinde dengeye kavuşur. Evet, evet. Aslında buradaki problem insanın bütüncül, total varlığında değil; insanın bahsettiğimiz bu dengesizliğinde ve bu dengesizliği ortadan kaldırmamasındadır. Bu dengesizliği ortadan kaldırmadığı için bu kadar bozulma, bu kadar indirgenme, bu kadar çürüme ortaya çıkıyor -insan olamamasından. Yani aslında insan olduğumuz için dünyayı bozmuyoruz, insan olamadığımız için dünyayı bozuyoruz. Ama biz insan olamayan hâle "insan" diye tanımlıyoruz.
Ego'nun Kavramları Çarpıtması: Sevgi, Özgürlük, Adalet
Ego, temel kavramların -sevgi, adalet, özgürlük gibi kelimelerin- hakiki hâlleriyle değil, sürekli kendi etiketleriyle bulamaç hâlinde kullanır. Sevgi dediği sevgi değil, adalet dediği adalet değil, insan dediği insan değildir. İster istemez, aslî ve hakiki marifete ermediği için, bütün kavramlar egonun kendi düzeyinde algılanıyor. Egonun hangi kavramını eline alsan böyledir; mesela egonun sevgi kavramını eline alsan, en son süzüleceğin şey bencilliktir. Özgürlük kavramını ele alsan, en son süzüleceğin şey egonun arzularını gerçekleştirme isteğidir, özgürlük değil. Ama "özgürlük nedir" dense, egoya göre istediğini yapmaktır. Peki o isteklerin neyden kaynaklanıyor? Arzularından, korkularından kaynaklanıyor. Peki sen arzu ve korkularından özgür olabiliyor musun? Yok. O zaman sen bir esaretin içindesin; dolayısıyla özgürlük içinde değilsin. Bir aslanın ot yemekten, et yemekten başka bir özgürlüğü var mı? Yok. Peki sen arzularından ve korkularından bağımsız olabiliyor musun? Olamıyorsun; bütün eylemlerin arzu ve korkularından mı ileri geliyor? Evet. O zaman sen neyin özgürlüğünden bahsediyorsun? Yok öyle bir özgürlük, ego düzeyinde. Ama işte egonun elinde bir özgürlük kavramı var. Dolayısıyla egonun bu anlamda bütün kavramları sahtedir, bozuktur, çarpıtılmıştır; ister istemez öyledir, başka şansı yoktur. Ego özgürlüğü hakkında konuşamaz; ego ancak gerçek anlamda özgür olan ruha tabi olabilir. Yoksa egoyu özgürlüğü hakkında konuşturmak yanlış bir şeydir -bir karıncayı aslan hakkında konuşturmak gibidir. Karınca ancak karıncalığından bahsedebilir.
İç İnsan - Dış İnsan Bütünlüğü
Bir duada söylendiği gibi -benim bildiğim Sokrates'e atfedilen bir duaymış- "Benim dış insanım iç insanımla bir olsun" der. Bir olmasını temenni ediyor. Biz de "içi dışı bir" deriz; içi dışı bir olması da aslında bu demektir: İçin dışınla, dışın içinle bir olacak. Yoksa ben birine kızıyorsam, benim için dışım bir değil ki; sen toptan dıştan ibaretsin, senin için "için dışın bir olsun" diye bir şey yok, sen toptan dışsal varlığından yaşıyorsun. O dışsal varlığını göstereyim mi göstermeyeyim mi -iç değil bu, hepsi dış; toptan egosun, toptan dışsın; iç yok ki için dışın bir olsun. Ama işte bir ermişin, bir kâmil insanın içi dışı birdir; çünkü orada iç, dışını gösterişe hizmet etmez, dış içe hizmet eder; iç dışı dengeler, onu her zaman saflığı içinde tutar. Evet, aynen. Onun için egonun kullandığı her şeyin içinde bir yanlışlık, bir sahtelik vardır.
Aziz Thomas Aquinas bizlere, sükûnet ve mutluluğun yalnızca düzenli bir yaşamın sonucu olabileceğini söyler. Onun bu düzenli yaşamdan kastettiği şey, ruh, psişe ve bedenin olması gereken düzen ve hiyerarşi içinde olması demektir. Bu, psişeyle ilgili yüklü bir konudur.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Metinde sure adı belirtilmeden anlatıcı tarafından mealen atıfta bulunulan bir ayet: "Bütün hayırlar Allah'tandır, şer ise kendi nefsindendir." - Metinde sure adı belirtilmeden anlatıcı tarafından mealen atıfta bulunulan bir ayet: "Dünya hayatından başka bir şey istemeyenlere uyma." --- ---
İlgili Sohbetler
Nefis, Bilinç ve İman Bilinci
Sohbette insan psikolojisinin bedenimiz gibi sürekli değiştiği, bu değişimi otomatik/nefsani tepkilerle değil bilinçli bir farkındalıkla yönetmemiz gerektiği anlatılıyor. Şeytanın "sen iyisin" ve "sen kötüsün" tuzaklarına düşmeden, kendini hiçbir zaman sabit bir etiketle tanımlamadan, ümitsizliğe kapılmadan sabırla ve tedricen dönüşmenin önemi vurgulanıyor. Sohbetin ikinci yarısında iman bilinci, teselli tasavvufu yerine tecelli tasavvufu, Rabbani olmak-nefsani olmak ayrımı ve geçici lezzetler yerine kalıcı olana yönelmek gibi konular işleniyor.
Hayatta Ne Yaptın Tuzağı
Sohbet, bir WhatsApp sorusundan yola çıkarak "hayatta ne yaptın", "kimse beni sevmedi/anlamadı", "hayatım mahvoldu" gibi görünüşte masum ama aslında insanı gerçek varlığından koparan sahte benlik seslerini ele alır. Güneş tutulması metaforuyla, gerçek kendiliğin hiçbir zaman bozulmadığı, sadece sahte benliklerle "örtüldüğü" anlatılır. Konuşmacı, Allah'ın kuluna yeter olduğunu hakikianlamda hissedebilmenin ancak kendini ve Allah'ı bilmekle (marifetullah) mümkün olduğunu, bunun da psikolojik temizlik ve metafizik bir açıklık gerektirdiğini vurgular.
Egonun Mutluluk Projeleri ve Psikolojik Benlikten Kurtuluş
Bu sohbette insanın psikolojik benliğinin (egosunun) kurduğu mutluluk ve mutsuzluk projelerinin aslında birer aldanış olduğu, gerçek huzurun ancak Allah'ı anmak ve O'nunla mutmain olmakla mümkün olduğu anlatılıyor. Hazreti Peygamber, Hazreti Yusuf, Hazreti Adem ve kayıp oğul temsili gibi örneklerle, insanın psikolojik benliğiyle özdeşleşmeden, onu bir "ana özdeşleşme" olarak fark edip özüne, ruhsal varlığına yönelmesi gerektiği vurgulanıyor. Modern çağın medya ve kapitalizm eliyle sunduğu sahte mutluluk hikâyelerine karşı uyanık olunması gerektiği anlatılarak sohbet, Hz. Adem'in düşüşü ve tövbesi ile kayıp oğul kıssasının yorumuyla tamamlanıyor.