Nefis, Bilinç ve İman Bilinci

Kısa Özet

Sohbette insan psikolojisinin bedenimiz gibi sürekli değiştiği, bu değişimi otomatik/nefsani tepkilerle değil bilinçli bir farkındalıkla yönetmemiz gerektiği anlatılıyor. Şeytanın "sen iyisin" ve "sen kötüsün" tuzaklarına düşmeden, kendini hiçbir zaman sabit bir etiketle tanımlamadan, ümitsizliğe kapılmadan sabırla ve tedricen dönüşmenin önemi vurgulanıyor. Sohbetin ikinci yarısında iman bilinci, teselli tasavvufu yerine tecelli tasavvufu, Rabbani olmak-nefsani olmak ayrımı ve geçici lezzetler yerine kalıcı olana yönelmek gibi konular işleniyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsan kendini ne "iyiyim" ne "kötüyüm" diye sabit bir etiketle tanımlamamalı; ikisi de nefsin/şeytanın tuzağıdır.
  • Otomatik (nefsani) tepkilerin karşısında insanın elinde tercih edebilme kabiliyeti veren bir bilinç/kumanda merkezi vardır.
  • Din bir teselli aracı değil, hakikattir; "teselli tasavvufunu bırak, tecelli tasavvufuna bak."

Ders Öncesi Sohbet

İzlediğiniz için teşekkür ederim, hoş geldiniz, hoş geldiniz. Ağabey biraz keşfetsin, bilsin, alışsın. Allah'a emanet olun.

Ders başlamadan önce küçük bir misafirle ilgilenildi: "Tatlı mı istiyorsun? Tatlı seviyor musun? Adın ne?" gibi sorular soruldu. Çocukların tatlıyı bu kadar çok tüketmesinin nedeninin, tatlının insanı motive etmesi ve insana bir çeşit mutluluk vermesiyle ilgili olabileceği konuşuldu.

Psikolojinin Sürekli Değişimi ve Kendini Etiketlememek

Yani insan her an psikolojisi itibariyle değişen bir varlık. Tıpkı bedenimiz, biyolojimiz gibi. Biyolojik olarak da sürekli değişiyoruz. Biyolojik olarak sürekli değişen ve psikolojik olarak da sürekli değişen bir varlığız. Bu noktada kendimizi herhangi bir şeyle özdeşleştirmemeliyiz. Özellikle de olumsuz şeylerle özdeşleştirmemeliyiz. Yani burada insan kendini hatalarıyla, yanlışlarıyla özdeşleştirmemeli ve "ben kötüyüm, ben değersizim, ben yapamıyorum, ben bu konuda bir niteliğe, bir değere sahip değilim" gibi şeyleri düşünmemelidir. Bu bir tür etiketleme yapmak demek olur. Kendisine herhangi bir olumsuzluk atfetmesi yanlıştır. Hem ne yapar? Hem ümitsizliğe hem kendini karamsar bir duygu ve düşünce durumuna sevk etmeye sebep olur. Bu da kişiyi ketler.

Yani şeytanın aslında iki tane tuzağı vardır. Birçok tuzağı vardır da bu konuda; bir tanesi "sen iyisin" tuzağı, bir tanesi "sen kötüsün" tuzağıdır. İkisi de tuzaktır. Birbirine zıt gibi görünen, ikisi de eşit derecede aynı olan tuzaklardır bunlar. İyi bir şey yaparsın, der ki sen iyisin, senden iyisi yok der. Ve ne yapar? Onun üzerinden bir gurur, bir büyüklenme, kendini üstün görme, o erdemi kendine mal etme, iyi bir şeyi kendinden görme tuzağına düşürür. Veyahut da "sen kötüsün" der. Bu sefer seni hiçbir olumluluğa, iyiye, hayra adım atamayacak denli, ümitsiz, karamsar hale getirir. İkisi de aynı derecede şeytanın tuzağıdır. Daha seküler bir şekilde ifade edersek ikisi de aynı derecede zihnin tuzağıdır. Kişi bunlara karşı farkındalık içinde olmalı, ikisinin de yanlışlığını idrak etmeli.

*Soru:* Sürekli değişen bir şeydir dedi ki insanın psikolojisi. Peki bu değişim nasıl bir değişim? İyi mi kötü mü diye onu da mı ayırmamak gerekiyor? Bir de bu değişimi biz fark edebiliyor muyuz?

İnsan şunu anlamalı: Nasıl ki bedenimiz sürekli değişebilen bir beden değil mi? O sürekli değişim içinde onu doğru bir istikamet ve doğru bir yönelim yönünde dengelemeye çalışıyorsun. Mesela çok susuzsun, su içiyorsun; acıkmışsın, yemek yiyorsun. Fazla yediğinde diyorsun ki "bu fazla yemek iyi değil bedenime", onu bir dahaki sefere o şekilde yememeye çalışıyorsun. Ne yapmış oluyorsun? Sürekli değişen bir bedenin var, sen o değişimi belli bir bilinç ve farkındalıkla yönetiyorsun.

Tıpkı bunun gibi psikolojimiz de iki noktada sürekli değişimin içindedir: Birisi kendi iç psikolojik yapımız itibariyle, ikincisi çevremizdeki âlem itibariyle. Yani hem kendi içimizde psikolojik düzeyde değişim yaşıyoruz, hem de içinde bulunduğumuz dış dünya dediğimiz bu âlemde sürekli değişimler oluyor ve biz o değişimlerle etkileşim içinde yaşıyoruz. Dolayısıyla sürekli olarak devinen bir yapıdır bu ikisi. "İmanınızı la ilahe illallah ile yenileyiniz" diye bir hadisi Bediüzzaman yorumlarken diyor ki: senin hem kendi içinde hem kendi dışında sürekli değişen ve devinen bir durum var. Sen bu iki duruma da La ilahe illallah'ın bilinciyle bakmalısın. O bilinç ile o değişimleri anlamalı, yorumlamalı, değerlendirmeli ve tutum takınmalısın. İşte "kendimizi sürekli yenilemek" dediğimiz şey aslında bu.

*Soru:* Peki psikolojimiz sürekli değişiyorsa kaygı mı duyalım?

Hayır, kaygı duymamıza gerek yok; bunu insan sevk ve idare edebilir. Zaten insanın en önemli özelliği tercih edebilme kabiliyetidir.

Otomatik Tepkiler mi, Bilinçli Tercih mi?

Bir beyin cerrahının yaptığı bir deneyden söz edildi: Doktor, beyne dokunacağı ve bunun hastanın kolunu havaya kaldıracağını söylüyor, ama hastadan buna rağmen bir şey yapabilip yapamayacağını deniyor. "Kolum kalkacak ama sen kaldırmamaya çalış" ya da "sağa hareket ettireceğim, sen başka yöne hareket ettirmeye çalış" deyince hasta bunu gerçekten başarabiliyor. Bu bize şunu anlatıyor: içimizde duygu, düşünce ve içgüdüsellik anlamında otomatik işleyen, otomatik tetiklenen bir şey var.

Mesela birisi ayağınıza bastı: ilk psikolojik ve içgüdüsel tepki acı duymak, acı duyurana karşı bir hoşnutsuzluktur. Biraz daha olumsuz tetiklenmiş bir durumdaysanız, yüzünüzü sert ve öfkeli bir şekilde ayağınızı basana çevirip olumsuz bir söz veya hareket sarf edebilirsiniz. İşte bu tarif ettiğimiz şey en otomatik tarafımızdır: hem düşüncede, hem duygu düzeyinde, hem de eylem ve içgüdüsellik anlamında otomatik bir tarafımız var. Fakat biz otomatik olmak zorunda değiliz. Bunun yanında bilincimiz dediğimiz, bunun üstünde olan bir şeyimiz var; işte onunla tercih yapabilme kabiliyetine sahibiz. O beyin cerrahının örneğindeki gibi, beyinden gelen impulslere/etkilere rağmen bir şey yapabiliyoruz. İnsanın niteliği dediğimiz şey aslında burada yatıyor.

Mesela ayağıma basan kişi sürekli kavgalı olduğum biri olsa, otomatik mekanizma yine işleyecek, hatta daha olumsuz tetikleneceğim. Ama aynı şekilde ayağıma basan, senelerdir görmediğim, çok sevdiğim ve özlediğim biri olsa "iyi ki ayağıma bastı" diyeceğim. Maddi etki aynı; peki burada bunu değiştiren şey ne? İşte bilincimiz. Dolayısıyla biz o psikolojik değişim sürecinde karar verebilen bir kumanda niteliğine sahip bir bilince sahibiz aslında. Fakat çoğu defa bunu kullanmıyoruz, otomatik pilotta gidiyoruz. Otomatik pilotta gittiğimiz için kim bizi nasıl etkilemişse, kim hangi damarımıza dokunmuşsa öyle oluyoruz. Halbuki sen orada bir kumanda merkezinin yöneticisisin; gelen her şeyi alıp analiz edip, üzerinden bir değerlendirme yapıp karar verebilen birisin.

Aynı maddi etkiye sahip olduğu halde, haklarında olumlu ve olumsuz düşündüğünüz iki insan aynı hareketi yaptığında tavrınız değişiyor değil mi? Sevdiğiniz biri size bir şey "emrediyorsa" rahatsız olmuyorsunuz, sevmediğiniz biri emrediyorsa rahatsız oluyorsunuz. Bunu ayıran bir bilinç durumu var; bu bilinç durumu ya otomatik bir bilinç durumudur ya da farkındalıklı bir bilinç durumudur. Bu insanın elinde olan bir şeydir; dolayısıyla o değişimleri biz kontrol edebiliriz. Biz mesela insanlar yüzünden mutlu veya mutsuz değiliz; bilincimiz nedeniyle mutlu veya mutsuz olabiliyoruz. Bilincimiz nedeniyle hayatı olumlu veya olumsuz değerlendiriyoruz. O bilincimizin niteliği, bizim hayatımızın kumandanı olma sıfatıyla bizi şekillendiren bir özelliğe sahip oluyor. Dolayısıyla insan, değişimlere bir ağaç kütüğünün ırmakta sürüklendiği gibi bırakılmış bir varlık değildir; bilinç ve tercih edebilme kabiliyetine sahipsin.

İşte biz o tercih edebilme kabiliyetine sahip olan bilincimizi gerçekliğe uygun hale getirmeye çalışıyoruz. İnsanın kendi üzerinde çalışması dediğimiz şey bu. Peygamberlere veya kâmil insanlara uyulması, tabi olunması ve dinlenilmesi niçin tavsiye edilir? Çünkü onlar gerçekliğe uygun bir bilince sahiptir; gerçeklik neyse ona uygun bir bilinç taşırlar. Sen ise henüz o bilince sahip değilsin, arada kalmış gibisin şu anda. O tabii ki bir süreçtir: Ben otomatik ve çok ilkel düzeyde işleyen bir bilinç içinde mi yaşayacağım, yoksa o ilkel ve otomatik bilincin üstünde daha nitelikli, daha farkındalıklı ve özünde bağımsız bir bilince mi sahip olacağım? İnsanın karar vermesi gereken şey budur. Buna karar verdiğinde yol almaya başlarsın.

Tabii ki burada büyük bir mücadele, büyük bir çatışma alanı meydana gelecek. Çünkü o otomatizma sürekli sana kendini dayatır. Çoğunlukla "aslında biliyorum ama gene aynı yanlışı yaptım" deriz. Bu doğal bir şeydir; bilirsin, gene aynı yanlışı yapabilirsin. Öfkelenmemen gereken bir durumdur ama gene öfkelenirsin. Ağzına geleni söylememen gereken bir durumdur, yanlıştır ama yine ağzına geleni söylersin. Bu, mücadele ve dönüşüm sürecinde olabilen doğal bir şeydir. Olmaması gereken şey şudur: "Gene ağzıma geleni söyledim, iyi de yaptım" demek. İşte o son cümle yanlıştır. "İyi de yaptım" dediğin zaman arada kalmamış oluyorsun, arada olmaktan kurtulup eski durumunu referans almaya yönelik bir tercihte bulunmuş oluyorsun. Olumsuzluğu yaptın ve onu yapmamak için uğraşıyorsun; ama "yine yaptım, demek ki bunu yapamayacaksın" dersen, bu çok zor bir şey — mücadele edemeyeceksin demektir.

Bilgi Eksikliği, Ümitsizlik ve Sabır

Bu süreçteki en önemli engellerden, en önemli tuzaklardan biri de yeterli bilgi ve donanımın olmaması, ya da bu bilginin güçlü olmaması. Kişi hiçbir zaman bilmediği şeyin ardına düşmemeli. "Sen yapamayacaksın" diye sana net, kesin ve doğru bir şekilde söyleyen biri mi var? Yok, bilmiyorsun. Ama korku üretmek istemiyor olsan da korku üreyebiliyor. O zaman geçmişte, hatta beş dakika önce çıkan bir negatiflik kendine göre bir kanıt oluyor — ama yanlış yorumlanan bir kanıt. Doğru bir veri ama yanlış yorumlanıyor.

Yürüyen hiçbir çocuk daha önce yürümemişti, değil mi? Konuşan hiçbir çocuk daha önce konuşmamıştı. Filizlenen hiçbir çekirdek daha önce bir dala, bir yaprağa, bir çiçeğe sahip değildi. Bir şeyler daha önce olmadığı halde açığa çıkıyor; bunu kâinatta görüyoruz. Bir tavuk yumurtasını kırsanız içinde ne et parçası bulursunuz ne tüy, ne gaga, ne kemik, ne göz — ama on gün üstüne yatılınca civciv çıkıyor. On günlük kuluçkadan önce kırıp baksanız içeride bir şey yok diye "demek ki olmuyor" deseniz, tavuğun nesli tükenirdi. Demek ki doğru bir veri var ama yanlış yorumlanıyor; on günlük kuluçka tamamlanmadan civciv olmuyormuş, bunu anlamak lazım. Yani bilincin bir şeyin üstesinden gelemiyorsa, daha da bilinçlenmeye gayret edeceksin.

Bir halterci 180 kiloyu daha önce hiç kaldıramamışsa "ben zaten kaldıramam" mı der, yoksa "bunu kaldırmak için şu kadar antrenman yapmalıyım, şöyle çaba göstermeliyim" mi der? İşte bizim yapacağımız şey de bu. Kur'an'da bir ayet var, diyor ki: Allah'tan ümidini ancak kâfirler keser. Aslında ne demek bu? Sen hem egona dayanarak hem de bilmediğin bir şeyi öyleymiş zannederek ümitsizleşiyorsun. "Ben yapamam" diyorsun; bu bir yere kadar doğru — psikolojik bağlamda düşünürsek. Ama parantez içinde söyleyelim: sen yapamazsın ama Allah ile yapabilirsin.

Bir çekirdek düşünün; toprak yok, hava yok, güneş yok, ısı yok, nem yok, su yok — o çekirdek tek başına ağaç olabilir mi? Olamaz. Ama kendini bu kâinata bıraksa, toprağa düşse, nemi alsa, ısıdan, havadan, sudan faydalansa, kendisinde o ana kadar hiç görmediği dalı, yaprağı, çiçeği, meyvesi olacak. İşte peygamberlerin, evliyaların bizim için önemli olmalarının nedeni de bu: sen kendinde olanı bilmiyorsun, onlar kendinde olanı bilmiş, fark etmiş ve "bak, bu sende de var" diyorlar.

Geçenlerde ateist biriyle sohbet eden bir arkadaş, "ben niye peygamber olmadım, ben niye Muhammed olmadım da o oldu" diyen birine "hepimiz ruhaniyetimiz itibariyle Muhammed'iz" demiş. Ruhaniyeti itibariyle Hazreti Muhammed olarak tanımladığın her ne ise o sende de var, herkeste de var, hatta o ateistte de var. Muhammed'in Muhammediyeti nereden geliyor? Allah'ın üflediği ruhtan gelmiyor mu? Peki o sana da üflenmemiş mi? Demek ki ruhaniyetin itibariyle Muhammed'sin. Ama kabuğunda kalmışsan buna yapacak bir şey yok; üstelik bir de itiraz ediyorsan, kendinde olanın farkında değilsin demektir.

Allah Hazreti Peygamber'i seviyor mu? Seviyor. Yol olarak neyi gösteriyor? "Bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin" diyor. Hazreti Peygamber Allah'ın en sevgili kuludur demiyor muyuz, Allah'ın mahbubu demiyor muyuz? Ayette de aynı şey söyleniyor: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin." Yani sen Muhammed'e tabi olursan Allah'ın sevgilisi olursun. Allah'ın sevgilisi olmak ne demek? Muhammediyet demek; onu idrak etmiş, onu yaşamış olacaksın. Ama nefsinde, nefsaniyetinde kalırsan, tıpkı beş yüz yıllık bir çınar ağacına bakıp "niye ben bu ağaç gibi değilim" diyen bir çınar çekirdeği gibi olursun. Ona ne denir? Sabret; senin özünde de bu ağaç var, ama özünü açığa çıkar. Özünü açığa çıkardığın zaman o küçücük çekirdekte de o koskoca çınar ağacının bütün her şeyi vardır.

Onun için psikolojik düzeyde, nefs düzeyinde kişi kendini hiçbir zaman "ben iyiyim" ya da "ben kötüyüm" diye tanımlamamalıdır. Çünkü psikolojik düzeyde "ben iyiyim" demek gurur, kibir ve kendini üstün görmeye sebep olan bir yüktür; "kötüyüm" demek de karamsarlığa, ümitsizliğe ve pasifliğe götüren bir tuzaktır. İkisi de yanlıştır. Sürekli değişen bir gönlümüz için bir tanım getirdiğimizde ne yapıyoruz? Onu ölçüyoruz. Birisi boyunuzu sorduğunda şu anki boyunuzu söylersiniz, doğumdaki boyunuzu değil. Bir zamanlar bir doksandınız, şimdi bir yetmiş beşe indiyseniz, değişimi ifade edersiniz. Demek ki değişen bir şey konusunda kendimizi sabitleyemeyiz; bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Özellikle olumsuzlukla ilgili "ben çok sinirliyim, ben böyleyim arkadaş" demek yanlıştır. Birisi damarına bastığında ağzına geleni söylersin — bu bir durumu ifade eder, ama her zaman buna devam edecek misin? Buna karar vermelisin.

Bu değişim süreci, bugünden yarına birden bire olacak bir şey değildir. Buna engel olan, otomatizmamızda değişime direnen bir mekanizma da vardır; otomatizmamız hem otomatik işler hem de değişime direnir, işin zor tarafı da budur. Sen o değişime direnç oranında daha farkındalıklı olmaya çalışacaksın ve zihnin koyduğu tuzaklara karşı uyanık olacaksın. "Değişmeye çalıştım, olmadı; ben değişemem" demek yerine, "şu ana kadar olmadı, bundan sonra da olmayacak" diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Dolayısıyla kişi bu değişimi sabırla ve süreklilikle sürdürmeli.

Kur'an'da ilginç bir ayet var: Allah'tan sabır ve namaz (salât) ile yardım isteyin, diyor. Sabır birkaç açıdan şuna işaret eder: birincisi aceleci olmamaya, ikincisi doğru olan noktada dayanma ve direnme olarak alırsak, yanlış olan noktada kalmamaya ve doğru olan noktada direnmeye. Salâtın buradaki açılımı ise şudur: salât aynı zamanda teveccüh etmek, yönelmek anlamına gelir (zıddı da yüz çevirmek, teveccüh etmemektir). Yani nerede, ne durumda, ne halde olursan ol, o mutlak, sonsuz ve mükemmel olana yönel. Namaz da insanın hem maddi hem manevi bir yönelimidir. Buradan ibadetteki kıble kavramının psikolojik ve manevi yansımasını çıkarabiliriz: hangi psikolojik halde olursan ol, ruhuna, ruhunun kaynağına yönel. Bir çocuk üstünü başını kirlettiğinde kime gider? Onu temizleyecek olan annesine gider.

İyiliği ve Kötülüğü Kendine Mal Etmek

Psişik boyutumuzun yanlış bir mekanizması şudur: bir iyilik ve güzellik olduğunda bunu kendine mal ediyoruz; bir olumsuzluk olduğunda da büyük oranda yine kendine mal edip kendi içinde gömülüyoruz. Ego ya da psikolojik boyut kendinden başkasını göremediği için, olumsuzluk olduğunda kendine bakıyor ve kapkaranlık görüyor; yönelim olmadığı için kendi karanlığının içinde boğuluyor. Bazıları da bir savunma mekanizması olarak "kardeşim kötüyüm, kötüysem kötüyüm" deyip o kötü olma haliyle devam ediyor. Halbuki sen kendi içinde iyiliğin, güzelliğin kaynağını bulamadıysan, dışta olana yönel, dışta olanın farkına var. Küçücük bir çekirdeksen, ağaca bak ve onu fark et. Peygamberleri, evliyaları, kâmil insanları okuduğumuzda, gördüğümüzde hoşumuza gitmesinin sebebi de bu: onlar bize, senin fıtraten hoşuna giden, seni mutmain eden bu kemal özelliklerinin aslında sende de var olduğunu, kendi içindekini açığa çıkarman gerektiğini anlatıyorlar.

Dolayısıyla psikolojik olarak her zaman şu tuzağın farkında olmalıyız: nefs bize "sen beş para etmeyen birisin, senden hiçbir şey olmaz" diyebilir. Bu hem doğrudur hem yanlıştır — psikolojik açıdan doğrudur, ruhani açıdan yanlıştır. İnsan iyiliği kendine mal edince kötülüğün içinde olduğunda da onun karanlığında debelenir; halbuki iyiliği Allah'tan bildiğimde, kötü olduğumda da anlarım ki O'nunla bağımda bir zayıflık var, o yüzden şu an karanlıktayım. Kaybolan bir çocuk ilk önce "annem nerede" diye düşünür, kaynağını arar; bulamayınca oturup ağlar, karamsarlığa kapılır. İnsan da şu an karanlıktaysa sonsuz ve mutlak nur olan Allah'ı düşünecek, kendi karanlığının içine kendini hapsetmeyecek.

İşte o yüzden Kur'an, "Allah'tan ümidini ancak kâfirler keser" der. Burada mevzu kâfir-mümin meselesini anlatmıyor; küfür kavramı burada "Tanrı'yı örten" anlamındadır — sen egonla Tanrı'yı örtüyorsun, kendi karanlığınla kendini o mutlak ve sonsuz nurdan koparmış oluyorsun, onu örtüyorsun, o yüzden "kâfirsin". Yoksa o ayet temel anlamıyla bir iman-küfür analizi değildir. O yüzden denir ki Allah'ın en hoşlanmadığı, en bağışlamak istemediği şey ümitsizlik günahıdır. Bir günah işleyip de Allah'ın onu bağışlamayacağını düşünen insandan Allah hoşlanmaz. Günahkâr mısın? Seni affeden, temizleyen bir Rabbin var. Güçsüz müsün? Sonsuz kudreti ve gücü olan bir Rabbin var. Aklın ermiyor mu? Kendini Allah'ın ilmine teslim et. Hiçbir şey yapamıyor musun? "Ya Rabbi, sen benimle her şeyi yapabilirsin" de.

Bir çocuk neyle övünür? Babasıyla övünür; büyüdükçe kendisiyle övünmeye başlar. Biz de çocuk gibi olmalıyız — Hz. İsa'nın deyimiyle, bir çocuk gibi olmayan cennete/Tanrı'nın krallığına giremez. Kendinden değil, Rabbinle övüneceksin: "Benim her şeyi bilen Rabbim var; ben birçok şeyi bilmiyorum ama her şeyi bilen Rabbim var. Ben hiçbir şeyi kontrol edemiyorum ama her şeyin kontrolü elinde olan bir Rabbim var." Bu basitçe övünmek değil, onu fark etmek, onu bilmektir. Mümin bilincini gafil bilinçten ayıran temel şey budur. Peygamber de acizdi, ben de acizim; ama benim gaflet içindeki bilincim bu acziyetin içinde gömülüyor, "hiçbir şey yapamıyorum, ben yetersizim" diyerek bir ipek böceği gibi kendi etrafına koza örüyor ve dış dünyaya kapanıyor. Halbuki bir Rabbin var. İşte iman bilinci dediğimiz şey buna dair bir hakikattir.

İman Bilinci mi, Gaflet Bilinci mi?

Biz çoğu zaman cümlelerimizi, düşünce mekanizmamızı masaya yatırsak, aslında iman bilincimizin olmadığını görürüz. Bu doğal bir şeydir, bir süreçtir. "İman ettim" dediğimizde beş altı madde sayarız, ama asıl mesele bunları idrak etmektir — "bunlara iman ediyorum ve idrak etmek için yola girdim" demek gerekir. Yola girmiyorsak neye iman ettiğimizi zaten bilemeyiz. Her şeyi kontrol eden, dizgini elinde olan, sonsuz kudreti ve ilmi olan, bizi bilen, gören bir Allah anlayışını her an bilincimizde koruyor muyuz? Korumuyoruz. Aslında hayatın birçok alanında Allah'a inanmıyoruz demektir bu — ama bu inançlı mısın inançsız mısın meselesi değil, bir dönüşüm sürecidir. Hayatımın olumsuzluk anlarının ne kadarında Allah'ı o anda hatırlıyorum? "Ya Rabbi, ben çaresizim, ama eğer dilersen bana çare üretirsin; eğer bir çare yaratmayı dilememişsen de senin takdirine razıyım" — işte bu bir iman bilincidir. Ama ben bunu her zaman diyebiliyor muyum çaresizliğe düştüğümde? Diyemiyorum. Bu, imansızlık demek değil; iman sürecindeyiz, daha farkındalıklı ve hakikate uygun bir bilinç yolculuğu yapıyoruz, bunun için çaba gösteriyoruz. Nefs öyle bir şey: bazen inanıyor, bazen inanmıyor. Mesele "var-yok" meselesi değil, o anda Allah'ın varlığını fark edip etmemek meselesi.

Mesela birisi sizi sevince havalara uçarsınız; oysa "Allah seni bundan daha çok seviyor" desem, "o başka" dersiniz. Peki Allah bir gün sana sormayacak mı: "Benim sevgimden bir kırıntı alan o insan seni sevdi diye bu kadar sevindin; ben seni her şeye rağmen sonsuzca sevdiğim halde hiç bir hareket, hiç bir sevinç yok" diye? Burada tabii ki mesele "haşa Allah kızacak" değil; kendimize soracağımız şey şu: Allah'ın ne kadar idrakindeyiz? "Allah bizi seviyor" diyoruz — emin miyiz? Allah'ın sevdiği bir insan nasıl mutsuz olur? Ama "kocam beni sevmiyor" diye üzülüyoruz. Bu, güneş varken küçük, sönük bir ampule bakıp "karanlıktayım" demeye benzer; demek ki güneşin farkında değilsindir. İşte bu noktada iman bilinci nedir sorusunu kendimize sormalıyız. Bizi örten şey benliğimiz, egomuzdur.

Peygamber niçin Tâif'te çöküntü yaşamadı? Çünkü yatay düzeydeki olumsuzlukla değil, dikey düzeyle muhatap oldu: hem Mekke'den kovuldu hem Tâif'te taşlandı, ama "Ya Rabbi, sen benden razıysan, senin kalbinde bir yerim varsa, dünyada yerim olmasa da ehemmiyeti yok" dedi. Biz ise "niye bu benim başıma geldi, Allah bana bununla bir şey mi demek istiyor" diye düşük bilinç pozisyonunda her şeyi kendimize göre çarpıtıyoruz.

Teselli Tasavvufu Değil, Tecelli Tasavvufu

Bir Sufi'nin çok hoşuma giden bir sözü var: "Teselli tasavvufunu bırak, tecelli tasavvufuna bak." Dini bir teselli aracı olarak algılamamak, bunun için kullanmamak lazım. Din bizi teselli etmek için gelmemiş. Aslında biz dünyaya dönük varlıklarız, dünyayla tatmin olacak varlıklarız; olamayınca dinle kendimizi teselli ediyoruz. Sonra Marx çıkıp "din halkların afyonudur" diyor — orada bir noktada doğruyu söylüyor. Dini teselli olarak kullananların dini/inancı afyondur; dinin kendisi afyon değildir. Afyon eskiden ağrı dindirmek, teselli etmek için veriliyordu; sen dini öyle anlarsan, o zaman "din afyondur" sözü haklı çıkar, çünkü sen onu gerçekten afyon olarak kullanıyorsundur. Adam kitabı yastık olarak kullanmış; o zaman o şey kitap mıdır, yastık mıdır? Marx'a bu sözü söyleten şey aslında dinin kendisi değil, dinin yaşanış biçimidir.

Bugün kendimize baktığımızda hakikati bir teselli olarak mı alıyoruz, yoksa "bu hakikattir, acı anlarımızda bize yoldaş olsun diye geçici olarak" mı alıyoruz? Acı anında sana yoldaş olmaz mı? Olur, ama asıl maksat bu değildir. Karımdan veya kocamdan olumsuz bir tepki aldığımda Allah'ı hatırlamayacağım, "Allah'tan başka kimse sevmiyor" demeyeceğim. Halbuki biz bu manevi yolculukta, dünyada bizi teselli edecek bir şey buldukça Allah'ı unutuyoruz; dünyada bizi teselli edecek bir şey bulamayınca "ya Rabbi" diyoruz. Kur'an'da denizde fırtınalı bir yerdeyken "Allah" diye yalvarıp karaya çıkınca unutanlar anlatılır. Bu, benliğimizin bir özelliğidir: sürekli dalgalanan ve değişen dünyada olumsuzlukla karşılaştığında Allah'ı hatırlar, rahat ve stabil bir durumla karşılaştığında ise Allah'ı unutur. Çünkü psikolojik tabiatımız ilkesel olarak materyalisttir, somutçudur, zahircidir. Gözümüz belli dalga boyları arasındaki şeyleri görür, ruhsal olanı göremez; bunun gibi nefs düzeyi de hiçbir zaman manevi ve ruhani olmaz. Fakat bizim ruhumuz var, kalbimizin gözü var; ona dair bilincimizi arttırdığımızda nefsin de kendine ait bir gerçeklik alanı olduğunu görürüz.

Hazreti Âsiye, Firavun'un eşi olduğu halde "Ya Rabbi, beni onun amelinden koru — ona tabi olmayayım — ve bana katında bir ev yap" diyor. Nereye yönelik, neyin farkında? Mutlakın farkında. Dünyanın bütün olumsuzluğuna rağmen insan mutsuz olmak mecburiyetinde değildir; insan olumsuzlukları abartmamalıdır. "Hiçbir şeyden şansı yoktu, Allah'tan da bir şansı yoktu" demezler; oradan şanslı olduğunu biliyorsan iman zaten budur — iman, Allah tarafından şanslı olduğunu idrak etmektir. Bir Sufi'nin ifadesiyle, kendini Allah'a vermek aynı zamanda Allah'ı âleme vermektir. "Sizden hiçbir şey istemeyen peygambere tabi olun" der Kur'an. Sizden hiçbir şey istememesi için insanın ihtiyacının olmaması, ihtiyaçlarını Allah'tan karşılıyor olması lazım. O yüzden peygamberler kimseden ne sevgi, ne ilgi, ne değer, ne maddi bir şey isterler — çünkü kendini Allah'a vermiştir, Allah da ona kendisini vermiştir. O zaman o kişi âleme Allah'ı veren bir insan haline gelir.

Rabbani Olmak, Nefsani Olmak

Biz ne yapıyoruz? Birisi "seni sevmiyorum" deyince biz de "ben de seni sevmiyorum" diye düşünüyoruz — benlikten benliğe bir ilişki yaşıyoruz. Karşımızdaki benliğinin bir etkisi olduğunda bizim de benliğimiz tetikleniyor. Bir yeğenim, "seni sevmeyeni nasıl seveceksin, ben beni sevmeyeni sevmem" diyor. Bu, ego düzeyidir; o düzeyde tabii ki seni seveni seversin, seni sevmeyeni sevmezsin, mutlaka bir karşılık beklersin — egonun tabiatı budur. Ama insan ondan mı ibarettir? İnsan ondan ibaret değildir; bunu anladığın zaman hem senin için büyük bir kapı açılır, hem de senden âleme büyük bir kapı açılır. Mümin, âlemle Allah arasında bir köprüdür. Allah'ı bulursan âleme, Kur'an'ın ifadesiyle, Rabbani bir şekilde muamelede bulunursun. "Rabbaniler olun" diye bir ayet geçer Kur'an'da. Biz Rabbani olamadığımızda nefsani oluruz. Mesela biri sana bir kötülük yapıyor, sen de otomatik olarak kötülük yapmayı düşünüyorsun; "falan kişi senin arkandan şöyle konuştu" dendiğinde hemen "o zaten beş para etmez bir insan" diyorsun — bu mükemmel bir otomatik tepkidir.

Peki şunu diyemez misin: "Yanlış düşünmüş, Allah selamet versin, inşallah o düşünceden vazgeçer" ya da "acaba onun dediklerinde bende de bir şey var mı, kendime bakayım" ya da "bir damarıma denk gelmiş, önemli değil, insanız, yaparız" diyerek affedebiliyor musun? O zaman Rabbani olmuş oluyorsun. Hepimizde nefis var kardeşim, bunu biliyoruz; ama hepimizde ruh da var. "Benim de nefsim var" diyerek otomatizmamızı teselli mi edeceğiz, yoksa "benim de ruhum var, onun da ruhu var; o ruhunun farkında değil diye ben de mi farkına varmayayım" mı diyeceğiz? Kendine baktığında "benim ruhum nerede, ben bunu bulmalıyım, asıl zenginliğim bu, bedeni ve psikolojik düzeyim geçici bir şey, asıl zeminimi, asıl vatanımı bulmalıyım" dediğinde, değişimin temel ilkelerini fark etmiş oluyorsun.

*Ara soru:* Ruh hakkında zihinsel etiketler dolaştırıp yakıştırma yapıyoruz; ama tam nefsin bir yeri örttüğü anda, tersine davranınca sanki o örtülen yer açığa çıkıyor gibi bir şey oluyor.

Evet, aynen öyle. Nefis var, onu biliyoruz, ama "ruh diye bir şey yok ki, göremiyorum, somut değil" diye düşünülüyor. Şunu bir prensip olarak hatırlamalıyız: iyi bir şey, doğru bir şey insanı rahatlatır; kötü, yanlış ve nefsani bir şey insanı rahatsız eder ve sıkar. Kin duyup da içi rahatlayan, ferahlayan bir insan yoktur; her türlü olumsuzluk, her türlü nefsaniyet insanı rahatsız eder, her türlü rahmani ve iyi bir şey de insanı rahatlatır. Ümitsizlik ile ümidi, affetmek ile affetmemeyi yan yana koyun; hangisi rahatlatıyor, ona bakın. Çünkü bunların iyi ya da kötü olduğunu bize hissettiren bir tat vardır — "kalbinizden fetva alın" denen şey de buna işaret eder. Hangisi kalbine yatıyor, hangisi seni rahatlatıyor, o yönde yol alacaksın. Kibir mi tevazu mu, cömertlik mi cimrilik mi seni rahatlatıyor — nefs o anlarda öyle baskın oluyor ki bu hissi sana hissettirmemeye çalışıyor; oysa kişi kendi istediğini yapınca rahatlayacağını sanır ama aslında güzel bir şey yapınca gerçekten rahatlar.

İşte değişimin yönü budur: değişim nefsten ruha, otomatizmadan farkındalığa ve bilince doğru bir yolculuktur. Şunu unutmayın: insan normal şartlarda otomatik işleyen bir mekanizmadır. Damarlarınızı bilen bir insan sizi mutsuz edebilir mi? Edebilir. Öfkelendirebilir, korkutabilir mi? Evet. Bu, sizin bir otomatik mekanizma olduğunuz anlamına gelir. Kişi ya ölünceye kadar otomatik pilotta gider, ya da bir bilinç dönüşümü yaşar; insanın önünde bundan başka bir yol yoktur. O yüzden biz bugün zahiren "inanan-inanmayan" diye ayırmayacağız — bu yanlış bir ayrım, çünkü inanmanın ve inanmamanın ne olduğunu tam bilmiyoruz. Asıl soru şudur: otomatik misin, değil misin; ne kadar otomatiksin, ne kadar değilsin? İnanıyor mu, inanmıyor mu; namaz kılıyor mu, kılmıyor mu; örtünüyor mu, örtünmüyor mu — bunların hiçbirinin zerre kadar kıymeti yoktur, eğer iyi gözlemlerseniz bunu fark edebilirsiniz. Kini, nefreti, kırılmayı, alınmayı başörtüsü örtmez; negatifliği namaz kılmak örtmez; kibri, zahiren namaz kılmak gidermez. Bunlar hakikati itibariyle idrak edildiğinde giderilir; hakikatinin olması lazım. Zahirdeki her şey artık bizim için bir ölçü olmaktan çıkmalıdır.

Namazda Aklın/İdrakin Değeri

Peygamberimize birisi gelip falanın namaz kıldığını, şöyle böyle birçok olumlu şey yaptığını anlatınca, Peygamberimiz "aklı nasıldır" diye sormuş — burada kastedilen IQ değil, hakikate dair bilinç düzeyidir. Uzun bir hadistir: Peygamberimiz, "herkes aklına göre sevap kazanır" buyurmuştur. Kaç rekat kıldığın değil; mesela geceleri elli-altmış-yüz rekat kılmaya çalışırız, çok sevap kazanacağız sanırız, ama aklımız sıfırsa elliyi sıfırla çarptığımızda bir şey çıkmaz. Bir rekat namaz kılarken o anki idrak seviyeniz beş olsun, yüz rekat kılarken o anki idrakiniz sıfır virgül bir olsun; sonucu bulmak için o rakamla çarparsınız.

Bu hadisi okuduğumda "gerçekten doğru" dedim; Peygamber ne kadar farkındalıklı, bunu ne kadar güzel ve net ifade etmiş. Rıza hali, rıza idraki içinde iki rekat namaz kılsanız; dünyadaki her şeye, eşinize, arkadaşınıza, dostunuza, annenize, babanıza razı olduğunuzu düşünün — rahatlarsınız. Öbür türlü gerilimle, memnuniyetsizlikle, hoşnutsuzlukla yüz rekat kılıp üstüne bir de "ben namaz kılıyorum, neden bu kişiler kılmıyor, kılıyor ama hakkını veremiyorlar" diyerek şey bile yapabilirsiniz. Biz bunu niye anlatıyoruz? Haksızlık yapmak, hor görmek için değil — bir şeyin içeriği, niteliği önemlidir, gerisi aldatıcıdır.

"Bu kadar sorunlarım var ama Rabbim var ya" deyip rahatlayabiliyor muyum? Bunu yapabiliyorsam inanabiliyorum demektir. Dünyada birçok olumsuzluk yaşadım ama "Rabbim yok mu, onun ebediliği, sonsuzluğu ve beni bir kul olarak kabul etmesi yok mu, yeter" diyebiliyor muyum? Bir erkek bir kadını sevdiğinde ilk zamanlar öyle mutlu, öyle huzurlu olur ki (sonra bu bozulur da); kaç tane Müslüman, kaç tane inanan insan — kendimi de analiz ediyorum — bu iki insanın duyduğu mutluluğu, huzuru, sevinci, tatmini Allah ile yaşıyor acaba? Namaza durmak Allah'la buluşmak değil mi? Bu, iki sevgilinin buluşmasından daha fazla sevinç, huzur, memnuniyet duyman gerekmez mi — kural olarak, teorik olarak? Peki bunu kendine ne kadar soruyorsun? İmanını neyle ölçeceksin? Kimsenin ölçmesine gerek yok, insan kendininkini kendi ölçmelidir. Allah "benimle mutlu musun" diye sorsa ne cevap verirsin? "Mutluyum ama..." mi diyeceksin, yoksa "Ya Rabbi, tabii ki mutluyum, hem de öyle mutluyum ki nefsimi zahiren mutsuz eden bu kadar mesele benim mutluluğumu gölgelemiyor" mu diyeceksin? Bunu diyebildiğinde iyi bir noktadasın demektir; insan ona doğru yol almalı, çünkü dünyanın seni bu şekilde mutlu etme şansı yoktur.

Dünyadan Allah'lık Talep Etmek ve Oyalanma

Bir şey ya hakikattir ya değildir. Hakikat, beni teselli etmese de hakikattir — aslında hakikat bizatihi insanı mutmain eder, ama teselli etmese de hakikattir. Hakikati sadece teselli yerine, geçici bir süre kullanma hakkına sahibiz. O yüzden Kur'an'da ilginç ayetler vardır: bazen peygambere "onlara de ki" denir — bu, psikolojik düzeyde bir süreç yaşayanlara söylenir. Mesela: "Onlara de ki, Allah'ın verdikleriyle, Allah'ın lütuflarıyla sevinsinler; bu, onların biriktirip durduklarından hayırlıdır." Burada hitap, o psikolojik süreçte olan ve dönüşüm içinde olanlaradır — onlara bir farkındalık işareti veriliyor. Ama peygambere hakikate vakıf bir insana söylenen şu söz de söylenir: "Onları bırak, daldıkları bataklıkta oyalana dursunlar." Bu, dünyadan kopalım demek değildir; oyalanmak demek, bir şey bulacağın ümidiyle bir şeyle meşgul olmak demektir. "Hayatımda beni sevecek, takdir edecek, değer verecek, anlayacak bir insan bulamaz mıyım" diye uğraşmak oyalanmadır — bulsan da bulmasan da oyalanmadır (üstelik hakiki olarak zaten bulamazsın). Bu anlayışla dünyada bir şey yapıyorsan — ticaret, çocuk yetiştirmek, ne olursa olsun — bunun adı Kur'an'a göre oyalanmadır. Sen dünyada dünya ile oyalanıyorsun. Ama Allah'ın bilincine vardığın oranda, kendini Allah'a verdiğinde, âleme Allah'ı verirsin; âlemden Allah'lık talep etmezsin.

Şimdi biz aslında âlemden Allah'lık talep ediyoruz. Bir filozofun güzel bir sözü var: "Dünya mükemmel değildir, çünkü tanrı değildir." Biz âlemden Allah'lık aramıyor muyuz? Bizi tatmin edecek, kalbimizi tatmin edecek bir şey aramıyor muyuz? Kur'an, "kalpler ancak Allah ile tatmin olur" demiyor mu? Bu iki durumu karşılaştırın: âlemden Allah'lık talep etmek ne demek? Âlemden Allah'lık talep etmeyeceksin; âleme Allah'ın nurunu sen taşıyacaksın — yeryüzüne gönderiliş amacın bu. "Biz yeryüzünde bir halife yaratmak istiyoruz" deniliyor, yoksa "yeryüzünde dilenci yaratmak istiyoruz" değil. Biz yeryüzünde aslında şu anda neyiz? Psikolojik yönümüz itibariyle dilencilik yapıyoruz. Allah'ın halifesi nerede, yeryüzünde dilencilik yapan nerede?

Toprak ve Ateş: Şeytan-Âdem Kıssasının Psikolojik Okunuşu

Sonra da "şeytan Âdem'e secde etmemiş" deriz. Senin nefsin, şeytanın senin ruhuna secde ediyor mu? Bırak şeytanı, sen nefsin itibariyle bile ruha secde etmiyorsun. Orada — bu tabii bir yorum, bir açılım meselesidir — şeytan Allah'a "niye secde etmedin" sorusuna "çünkü ben ateştenim, o topraktan" diye cevap veriyor. Aslında tartışma gayet doğru yerde ilerliyor ve Allah da orada bir şey demiyor. Şeytan aslında şunu diyor: "Sen toprak olarak kaldığın müddetçe ben sana secde etmem; ateş topraktan üstündür." Şeytan bütün her şeye rağmen Allah'ı biliyor, ateşin tabiatında böyle bir şey var; ama Âdem'e "sen toprak kaldığın müddetçe secde edilmeye layık değilsin" demiş oluyor — ateş toprağa secde etmez.

Ama toprakta ilginç bir şey var: bir adama "çamur" demek bir hakaret ve küfürdür, ama "benim sadık yârim kara topraktır" diyen de vardır; her şeyi toprağa ekip ondan ürün çıkaran bir pozisyon da vardır toprağa. O topraklık neyle kemalini bulur, değerli olur? İçinde tohum olduğu zaman değerlidir. Toprak, toprak olarak hiçbir değer taşımaz — toprağı yiyemezsiniz, ama topraktan çıkan her şeyi yersiniz, hem de ne kadar lezzetli; toprağın kendisi ise tatsızdır. Oradaki toprak metaforunu da böyle anlayabiliriz: sen nefsaniyetin ve topraklığın itibariyle kendi başına kaldığında hiçbir değerin yok, karmakarışık, tatsız tuzsuz bir şeysin. Fakat ruhaniyetin itibariyle, o ruhun nitelikleri o topraktan her şeyin açığa çıkmasına vesile olabilir; o toprak, her güzelliğin açığa çıkması için bir zemin teşkil eder.

İnsan şuna bakmalı: ben neredeyim? Kendime samimi olarak sorduğumda, şeytan olsam kendimi secde edilecek bir nitelikte görür müyüm? Oradaki secde hürmet, saygı, o güzelliği fark etme anlamındadır. Ben kendimi secde edilecek bir nitelikte mi görüyorum, yoksa hayata karşı alınganlığıma, küskünlüğüme, basit şeylere üzülmeme, öfkelenmeme, dünyaya karşı dilenciliğime mi secde edilecek? Ama sende öyle bir özellik de var ki, şeytan değil melekler bile secde ediyor — çünkü insan ruhaniyeti itibariyle bütün tecellilere mazhar bir varlıktır. Fakat parayla, makamla kendini ispat etmeye çalışıyorsun; acaba sen topraklığında mı kalacaksın, ruhunun farkında mı olacaksın? Ben bir düşünüş, duygu, davranış, tutum içinde olduğumda şuna bakacağım: bu, ruhani olana mı, nefsani olana mı daha dönüktür?

Değişimin yönünü kontrol edebilir miyiz? Bu konuda bir etkimiz var mı? Var tabii. Bir çocuk, kendisine dondurma alınmadı diye iki saat ağlayabilir, ya da "canın sağ olsun anneciğim, önemli değil" diyerek on dakikada unutabilir. İki bakış açısı arasındaki farkı görmeliyiz. Yolda olan insan, tıpkı bir tüccarın yaptığı her yatırımda, her hareketinde "kazanıyor muyum, kaybediyor muyum" diye düşünmesi gibi düşünmelidir. Mesela gereksiz bir tartışmayla nefsani yönümü ortaya koyup karşımdakini "susturuyorum" diyelim — ben ne açıdan düşünmeliyim? "Adamı böyle susturacaksın" mı, yoksa "adamı susturdum ama ruhumu da susturdum, burada çok yanlış bir şey yaptım" mı? Bunu görebilme becerisine sahip olduğunda yoldasın demektir. Bundan sonraki adım, doğruyu ve yanlışı sürekli fark ederek doğru olan yönde yol alıp ruhumuzun farkına varmaktır. İnsan normalde huzur arar, içsel tatmin arar, mutluluk arar; bu şekilde yol almakla bunları kalıcı ve kesintisiz olarak elde etme imkânı vardır. Buna İslami tabirle marifetullah ve muhabbetullah denir; doğu gelenekleri buna aydınlanma, ya da kendi zatını bulmak der — hepsi özünde birdir, aynı şeyi ifade eder.

Nefis ve Şeytanın Aldatıcılığındaki Doğru Nokta

Nefsin bu konuda bir hedefi olmadığında bizi kendi istikametinde sürekli döndürüyor. Nefsin bir de şöyle bir tuzağı var: "iyi oldun, ne olacak" der. "Merhametli oldun, kötülüğe kötülükle karşılık vermedin, ne olacak" der — ta ki insan bunun lezzetini duyana kadar. Bunun lezzetini duyuncaya kadar nefis tarafından "burada bir şey yok" diye aldatılmaya açıksın. Lezzetini aldıktan sonra ise, ona sahip çıkarsan nefis bu sefer o lezzeti unutturmaya çalışır, ya da "daha büyük lezzetler var, daha iyi şeyler var" diyerek hayali şeylerle oyalar.

Orada ilk kırılma noktası şudur: "yiğitlik bende kalsın diye değil, büyüklük bende kalsın diye değil, Allah rızası için" demek. Ama biz bunu bile "Allah rızası için sabrediyorum, Allah rızası için affet" diye bir formül gibi kullanırsak, en sonunda nefis "yeter artık" der — çünkü orada gerçek bir Allah rızası yoktur. Allah'ın rızası nedir? Senin özünün, fıtratının gereğidir; özünün fıtratının gereği neyse öyle yapacaksın, Allah rızası demek budur.

Nefis, tıpkı şımarık bir çocuk gibidir, hiç doymaz: "karnım aç, karnım aç, karnım aç" derken "uykum geldi, hemen uyusun" ister; "daha uykuya doymadım, daha yemeğe doymadım, tatlı da istiyorum, şunu da istiyorum" der durur. Nefis asla doymayan bir şeydir; belli bir yerde durmaz, sürekli devamını ister, ister, ister, hiçbir yerde kalmaz. Buna namazdan bir örnekle yaklaşabiliriz: yavaş yavaş kılmaya başladığınızda kısa sureler okursunuz; uzun sure okuduğunuzda ise bu, dinlenişinizde ve amelin niteliğinde etkili olur — nefis, ameli nakıs kılmaya, eksiltmeye, azaltmaya ve onun ahlaka olan tesirini önlemeye çalışır.

Bir yönü öyle, doğru — nefiste daha çok saplantılı istekler, araçlar vardır. Şeytan ise saplantılı değildir, "bu olmazsa şu olsun" diye geniş seçenekler sunar; maksadı senin şu ya da bu konuda yanlış yapman değil, herhangi bir şekilde yanlış yapmandır. Aslında insan bu sürecin içinde nefsin de şeytanın da aldatıcılığını bir nevi dönüştürerek tekâmül yolunda ilerleyebilir. Çünkü nefis ve şeytan mutlak olarak tamamıyla yanlış bir şey üzerinden hareket etmezler; mutlaka bir doğru nokta üzerinden yola çıkarlar ama araya yanlışlar katarlar. O noktada sen o analizi yapabilirsen, oradan bile kendi tekâmülünde yol alabilirsin — çünkü bazen gösterdiği hedef doğrudur, sadece araçları yanlıştır. "Tatmin olmuyorsun, mutmain değilsin, ama şu olursa tatmin olacaksın" der; sen de "doğru, tatmin içinde değilim, tatmin olmam da lazım, ama senin gösterdiğin yol yanlış; güzel işaret ettin, şu an tatminsiz olduğumun farkına vardım, öyleyse beni hakiki tatmin edecek olan yolda ilerleyeceğim" diyebilirsin.

İnsanlar eroin kullanır ve ölür; ölüme götürecek bir şeyi insan niye kullanır? Çünkü kullanırken geçici bir rahatlama, gevşeme yaşar. Kimse "eroin kullanacaksın, sana hiçbir şey vaat etmiyorum" dese kullanmaz; adam onu niye kullanır, hatta öleceğini bile bile? Çünkü orada, aldatıcı da olsa, nefis düzeyinde de olsa bir lezzet, bir tatmin vardır; o benliğin sürekli negatif düzeyinden daha iyi gelir ona. En kötü şeyde bile bir iyi ya da tatmin edici nokta vardır ki insan onu yapar; yoksa insana hiçbir şey vaat etmeden bir şey yaptırılamaz — ya somut ya da hayali bir şey vaat edilir. İnsanı harekete geçiren her şeyin gözünde bir kazanç vardır.

Geçici Lezzet, Kalıcı Lezzet

Bir meyvenin çekirdeğini kırıp içini yiyebilir, kısa ve hızlı bir lezzet ve tatmin alabilirsin; ya da o çekirdeği dikip, içinde var olan ağacın yetişmesi, gelişmesi için çaba gösterebilirsin. Bu ikincisi kısmen uzundur fakat kalıcıdır. Bir yumurtayı kırıp omlet yapabilirsin; ya da yirmi bir gün kuluçkaya yatırırsan bir civciv meydana gelir. Modern insana kurulan en önemli tuzaklardan biri, kısa ve acele bir şey sunup insanı onunla aldatmaktır. Maneviyat ise böyle değildir, "bir gecede meşhur olma" değildir. İnsan bunun farkında olmalı. Onun için Kur'an, geçici olan ile kalıcı olan arasında mukayese yapmamızı sağlayan birçok örnek verir. İnsan geçici olana aldanmamalı, geçici olanın farkında olmalı — onun da bir değeri var, fakat kalıcı değil. Biz elbise alırken bile "rengi soluyor mu, üç günde solacak bir kumaşı almayalım, parlaklığı devam ediyor mu" diye sormaz mıyız? İnsanın fıtratında kalıcılık arzusu var. Öyleyse ben niye geçici olana bütün varlığımı, gayretimi, enerjimi vereyim?

Ders Sonrası

Teşekkür ederim; misafirlere bir şey ikram edilebilir. Ders sonrasında sohbet devam etti: bir arkadaşın nişanlısı adına gönderdiği ama aslında kendi yazdığı bir yazı üzerine küçük bir espri yapıldı, üzerinde çalışılan bir kitaptan söz edildi, kapağı hakkında kısa bir konuşma geçti. Gülser abla ile ilgili kısa bir soru-cevap ve telefonun kayıt yapıp yapmadığına dair bir hatırlatmayla sohbet sona erdi.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde sure adı verilmeden, meal olarak şu ayetlere değiniliyor: - "Allah'tan ümidini ancak kâfirler keser." (mealen) - "Sabır ve namaz (salât) ile Allah'tan yardım isteyin." (mealen) - "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin." (mealen) - "Rabbaniler olun." (mealen) - "Sizden hiçbir şey istemeyen peygambere tabi olun." (mealen) - "Allah'ın verdikleriyle, Allah'ın lütuflarıyla sevinsinler; bu, onların biriktirip durduklarından hayırlıdır." (mealen) - "Onları bırak, daldıkları bataklıkta oyalana dursunlar." (mealen) - "Kalpler ancak Allah ile tatmin olur." (mealen) - Hazreti Âsiye'nin duası: "Ya Rabbi, beni Firavun'un amelinden koru ve bana katında bir ev yap." (mealen) --- ---

İlgili Sohbetler

Ruh Nefs ve Beden Iliskisi

Sohbette insanın ruh-psişe(nefs)-beden üçlü yapısı Yunan, Hristiyan, İslam ve diğer geleneklerin terminolojileriyle ele alınıyor; kartezyen (ruh-madde) ikili bakışın yetersizliği ve psişenin (küçük benlik/ego) her zaman ruhun (büyük benlik) yönetimine tabi olması gerektiği anlatılıyor. İbadetin bu psişik dengeyi sağlayan bir araç olduğu, Hz. Yusuf örneğiyle merkezde durabilmenin önemi, Allah ile kurulan ilişkinin yatay değil dikey olması gerektiği, Esma-i Hüsna'nın psişede saf değil dağınık ve bazen çarpıtılmış tezahür ettiği ve egonun sevgi-özgürlük gibi kavramları da kendi düzeyine indirgediği işleniyor. Sohbet, iç insan ile dış insanın bütünlüğü ve Aziz Thomas Aquinas'ın düzenli yaşam vurgusuyla sona eriyor.

Hayatta Ne Yaptın Tuzağı

Sohbet, bir WhatsApp sorusundan yola çıkarak "hayatta ne yaptın", "kimse beni sevmedi/anlamadı", "hayatım mahvoldu" gibi görünüşte masum ama aslında insanı gerçek varlığından koparan sahte benlik seslerini ele alır. Güneş tutulması metaforuyla, gerçek kendiliğin hiçbir zaman bozulmadığı, sadece sahte benliklerle "örtüldüğü" anlatılır. Konuşmacı, Allah'ın kuluna yeter olduğunu hakikianlamda hissedebilmenin ancak kendini ve Allah'ı bilmekle (marifetullah) mümkün olduğunu, bunun da psikolojik temizlik ve metafizik bir açıklık gerektirdiğini vurgular.

Egonun Mutluluk Projeleri ve Psikolojik Benlikten Kurtuluş

Bu sohbette insanın psikolojik benliğinin (egosunun) kurduğu mutluluk ve mutsuzluk projelerinin aslında birer aldanış olduğu, gerçek huzurun ancak Allah'ı anmak ve O'nunla mutmain olmakla mümkün olduğu anlatılıyor. Hazreti Peygamber, Hazreti Yusuf, Hazreti Adem ve kayıp oğul temsili gibi örneklerle, insanın psikolojik benliğiyle özdeşleşmeden, onu bir "ana özdeşleşme" olarak fark edip özüne, ruhsal varlığına yönelmesi gerektiği vurgulanıyor. Modern çağın medya ve kapitalizm eliyle sunduğu sahte mutluluk hikâyelerine karşı uyanık olunması gerektiği anlatılarak sohbet, Hz. Adem'in düşüşü ve tövbesi ile kayıp oğul kıssasının yorumuyla tamamlanıyor.