Arayan ve Aranan
Kısa Özet
Sohbette, “insan arayan değil, arananıdır” ilkesinden yola çıkılarak kişinin kendini “arayan” bir özne olarak değil, zaten aranan/bulunmuş olan gerçek benliği olarak tanıması gerektiği anlatılıyor. Konuşmacı, zihnin ürettiği korku, kaygı ve sahte benlik hikâyelerinin kişiyi asıl özünden uzaklaştırdığını; bal ve altın gibi metaforlarla gerçek benliğin “bozulmazlığını”, kedi örneğiyle hayatın doğal akışına teslimiyeti ve uyur-gezer örneğiyle affedicilik ilkesini açıklıyor. Sohbet, sahte benliğin ne olduğunu somut örneklerle (yalan söyleme, beden özdeşleşmesi vb.) tartışarak, arayanın sorularına kapılmadan sakin kalmanın önemini vurgulayarak sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- “İnsan arayan değil, arananıdır” — kişi asıl doğası itibarıyla zaten aradığı şeydir. - Sahte benlik: kendini eksik, sınırlı, hastalıklı ya da belirli bir özellikle (“ben güzelim”, “ben yalan söylemem” gibi) tanımlama hâlidir. - Bal ve altının bozulmaması gibi, gerçek benlik de dışarıdan yüklenen sahte niteliklerden etkilenmez. - Hayatın doğal akışına teslimiyet (kedi örneği) ve uyur-gezer metaforuyla affedicilik ilkesi.
Arayan mı, Aranan mı?
Evet, merhaba. Bir sorusu olan var mı? Yok. Sufi metinlerde bir ifadeye rastlarsınız: “İnsan arayan değil, arananıdır.” İnsan arayan değil, arananıdır. Tabii bu insan bunu okuduğunda birçok düşünce aklına gelebilir.
Biz kendi şu anki mevcut bilincimize baktığımızda aslında ne yapıyoruz? Bazı şeyleri fark ettiğimizi düşündüğümüzde kendimizi arıyoruz. Kendimizi arama durumunda bir arayan var, bir de aradığımız şey var. Şimdi ben arayan mıyım, aradığım şey miyim? O zaman bu soruyu sormamız gerekiyor: Ben arayan mıyım? Yoksa aslında aradığım şey miyim?
Eğer kendimi arayan tarafta görürsem, onun birçok farklı düşünce, duygu ve arzuları üzerinden bir arayışta olacağım. Ve onun handikaplarına düşeceğim. Ama ben arananşam, o zaman bu beni dinginleştirir. Çünkü ben aslında aradığım şeyim dediğimde — en azından bunu bile düşündüğümde — arayanın hikâyesi zayıflar.
Mesela: “Peki kendimi arıyorum ama kendimi bulabilecek miyim? Ya kendimi bulamazsam?” İşte kendimi bulmak çok zor, kendimi arıyorum ama bulamıyorum diye — yani arayanın, şu anda “ben arıyorum” diyenin hikâyesi biraz zayıflayacak. Eğer bu zayıflamazsa, kendimizi bulma sürecimiz o arayanın korkuları, algıları, düşünceleri, önyargıları, kaygıları tarafından sekteye uğratılır. “Arıyorum da ya bulamazsam, ya kendimi bulamadan ölürsem” gibi birçok şey devreye girecek ve onlar bizi meşgul edecek.
Ama ben arananşam, o zaman zihin biraz daha dinginleşir. Sen zaten aradığın şeysin. Sen aradığın şeysin. O zaman ikilik tuzağı zayıflar; yani arayanla aranan noktasında oluşturduğumuz o ikilik zayıflayacaktır.
_(Soru: Ama arayan için sahte benlikler mi?)_
Evet.
_(Soru devam ediyor.)_
Arayanın o sahte benlik olduğu gitgide zaten ortaya çıkacak. Zaten bunun için bunu söylüyorum: Arayanın aslında geçici olarak işleyen bir benlik hâli olduğunu daha çabuk fark edeceğim. Şu ana kadar söylediğim şey zaten o sahte benliğin — veya gerçekte ben olmayan ama ben diye zannettiğim şeyin — benim üzerimde güç sahibi olmasını azaltmak.
Yani işte diyelim ki “ben kendimi arıyorum, kendimi bulmak istiyorum” dedim. Biri bana dese ki “sen senin aradığınsın”, orada bir rahatlama olmaz mı? “Ben, benim aradığım şeyim” aslında. Gerçekteki ben, o arayanın aradığı şeyim. Dolayısıyla ben kaybolmuş bir şey değilim; sahte bir benliğin veya imgesel bir benliğin bilincinde kayıp olan, ama gerçekte kayıp olmayan bir şeyim. Yani kendimi artık kaybedilmiş, arayanın tarafında değerlendirmiyorum.
Yani gerçek özne arayan tarafında değil, gerçek özne aranan tarafındadır.
_(Soru: Peki hocam, aranmadan nasıl onu bulacağız? Yani bir şey var, bilmiyoruz ama arayacağız ki bulalım.)_
Bu şuna benziyor: Uykuya dalmışsın, bir rüya görüyorsun, rüyanda kendini arıyorsun. Sürekli arıyorsun, bir arayışın var. Herkese de diyorsun ki “ben kendimi arıyorum, kendimi bulmaya çalışıyorum.” Aslında aradığın şeyi ne zaman bulacaksın? Arayan ortadan kalktığında bulmuş olacaksın, değil mi? Yani o arayan ortadan kalkacak — uykundan uyandığında aslında aradığın şeyin gerçek kendin olduğunu anlayacaksın.
Bunu niye hatırlamaya ihtiyacımız var? Çünkü arayan taraf, arayan benlik, arayan kendilik bizi çok geriyor. “Bulamadım, bulabilecek miyim, ya bulamazsan, bu kadar zaman geçti zaten nasıl bulacaksın, bulamazsan ne olacak” — bize sürekli bir kısım kaygılarını, gerilimlerini, hikâyelerini, arzularını, beklentilerini anlatıyor: “Geç mi kaldım acaba, çok mu zor acaba” diye bize bir sürü hikâye anlatıyor, önümüze bir sürü şey koyuyor.
Burada mesela aylarca tartışabiliriz, değil mi? “Kendini bulmak zor mudur, kolay mıdır?” Tartış babam tartış. “Kendini bulmak nedir?” Tartış. “Kendini olmak nedir?” Tartış. Birçok şey var, değil mi? Önümüze koyup — hani önünüze keçiboynuzu koyarlar, “çiğne babam çiğne” derler ya, alacağın şey çok sınırlı bir şey olabilir, bunun gibi bir şey. İşte bu tarafı biraz görmek gerekiyor.
Ben aranan tarafta değilim aslında — özür dilerim, arayan tarafta değilim, ben arananım. Başkalarının aradığı da değil; ben o arayanın aradığıyım. Tıpkı verdiğimiz uykudaki insan örneği gibi. Aslında uykudan uyanan kendine döner; araması gereken biri değildir kendisi. O yüzden bu her zaman kendimizi hatırlatmamız gereken bir şeydir: Sen aradığın şeysin. Rahat ol, biraz rahatla.
Neden rahatlamalıyız? Çünkü rahatsız olduğumuz için — arayan bizi rahatsız ettiği için. O arayan, bizde “kendimi arıyorum” diyen benlik, bizi çok rahatsız ediyor, çok meşgul ediyor, çok uğraştırıyor, çok dolandırıyor, bir sürü hikâye uyduruyor.
Mesela bir sessiz kalsak, bir dursak — yani şu anlamda, Buda heykeli gibi durmaktan bahsetmiyoruz — zihnindeki hikâyeleri, arzuları, beklentileri, korkuları, “zordu, kolaydı, yapabilir miyim bilmiyorum ki, ya kendimi bulmazsam ne olacak” — bütün bunları bıraksak, o zaman o gerçek kendilik kendi doğasını bize gösterecek.
Şöyle bir kelam var: bulanlar arayanlardır. Fakat buradaki incelik şu — ona şunu ekleyelim: aramanın ilkesini bilmek şartıyla. Yani bulanlar arayanlardır, ama bulduklarında aranan olduklarını bilirler. Ona bunu ekleyebilirsiniz. Yani bulan insan aslında şunu anlamış olur: “Ben aslında aradığım şeymişim.” Yani aradığım şeyin uzakta bir şey, benden ayrı bir şey, benden uzak bir şey olmadığını anlarım.
O yüzden, o kendimizi bulma sürecinde bizim yolumuza engel olan, onu gölgeleyen temel şey budur: Arayanın problematik durumu, korkuları, arzuları, beklentileri, sorduğu sorular. O kadar çok soruyor, o kadar çok problem üretiyor ki siz aslında aramaya bile tam fırsat bulamıyorsunuz — arayanın sorularını cevaplandırmaktan, onu teskin etmekten.
“Bulacağım, değil mi?” — “Bulacaksın.” — “Eminsin değil mi?” — “Eminim.” — “Gerçekten emin misin?” — “Evet, eminim.” — “Ama nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?” Hikâye uzuyor. “Sınırı yok, belki de öyle bir şey yoktur.” Hadi bakalım, çevirdi hikâyeyi: “Belki de aradığın, kendimi arıyorum dediğin öyle bir kendilik yoktur belki de.” Hadi bakalım, hikâye yeniden başlayacak bu sefer. Sürekli bunu bize üretir.
O yüzden ben arayan tarafında görmüyorum artık kendimi diyebilmemiz, veya en azından o arayanı o kadar gerçekmiş gibi algılamamamız gerekiyor. Bunu şuna benzetebilirsiniz: Hani bir odun ateşi yakarken o odunlardan bir tanesini seçersiniz, ara sıra o odunu karıştırırsınız değil mi, ama en son elinizdeki odunu da o ateşe atarsınız. Yani arayan, aranan bulunduktan sonra ortadan kalkar. Arayan kalmaz; çünkü zaten öyle bir şey gerçek değildir, yani hakiki anlamda bir varlık sahibi değildir.
O yüzden o arayan tarafımızı biraz sakinleştirmemiz gerekiyor. Biraz onun dingin olması lazım. Çok düşünüyorsa, onun çok düşünmesine dair farkında olmamız lazım: Tamam, sen çok düşünüyorsun ama ben biliyorum ki aradığın şey çok düşünerek bulunmayacak. O yüzden bir rahat ol. Korkarak bulunmayacak, kaygı içinde olarak bulunmayacak. “Çok arzu ediyorum” — bununla da bulunmayacak. “Kendimi bulmayı çok arzuluyorum, çok hırslıyım, çok arzuluyum, çok tutkuluyum, kendimi bulmak istiyorum” — işte bu zaten bulmanı engelleyecek olan bir şey olur.
_(Soru: Aradığımızı bulduğumuzu ne zaman anlıyoruz?)_
Evet, aradığımızı bulduğumuzu ne zaman anlıyoruz? Hiçbir sorunun olmadığı bir yerdir orası. Hiçbir soru yoktur.
_(Soru: Var mı diye soruyor, değil mi, arayan?)_
Tabii ki. Bulduğu, soruların bitmesinden anlaşılır. Sorular iptal olur, yani sorular ortadan kalkar, cevaplandırılmaz bile. Neden? Çünkü o soruların da sahte olduğunu anlarsınız.
_(Soru: Peki o zaman çok nötr olmaz mısın?)_
Bak bunu arayan söylüyor. Arayan diyor ki: “Orası nötr bir yer değil mi? Hani cennete gidince canımız sıkılmayacak değil mi?” Ya sen Allah’a şükür ki bu benlikle gitmeyeceksin zaten. Bu benlikle gidersen cenneti de düzeltmeye çalışırsın, canın sıkılır, cennete de bir dizayn vermek istersin. “Şurası şöyle olsa daha iyi olmaz mı” dersin. Veya “burada yapacak bir iş yok, bozalım, bir yapalım” falan — askerlikteki gibi, “askerleri kazın, sonra doldurun” diye bakın. Şimdi biz bütün argümanlarımızı ne ile üretiyoruz şu anda? Şu anki bilincimizle. Soru soran kim? Şu anki ben. Dolayısıyla o yüzden dedim, arayan aradığı şeyi bulmasını bizzat engelleyen hâline geliyor bizde. Aradığımız şeyi bizzat engelliyoruz — yanlış arama yaklaşımıyla.
Orada soru yoktur. Orada herhangi bir eksiklik, yetersizlik, geçmişe dair bir hikâye — “ben buydum, şuydum” — bütün ben hikâyeleri orada biter, bir anda biter. Mesela “ben ne zaman doğmuştum, şu zaman doğmuştum, kaç yaşındayım, annem babam, kardeşlerim” — bu şey değil, bakın yanlış anlamayın, bir hafıza kaybı değil. Şimdi siz böyle algılayabilirsiniz, bu şekilde algılamayın. Bunu bir olgu olarak tanımlarsınız; bununla ilgili hiçbir ben cümlesi kurmazsınız, kuramazsınız. Çünkü orada böyle bir şey olmadığını fark edersiniz.
Yani işte “ben şu tarihte doğdum, şu olayları yaşadım, şu olaylar beni travmatize etti, annem babam şöyle davrandı, eşim şöyleydi, çocuğum böyleydi” — bunlar ortaya çıkamaz. Şimdi suda ateş olur mu? Olmaz, değil mi? Onun gibi bir şey. Veya ışıkta karanlık olur mu? Olmaz. Bunun gibi bir şey. Yani orada şu anda zihninizin kurduğu hiçbir soru yer bulamaz. Çünkü o varlık hâli, o gerçek kendiniz, böyle soruların üremesine müsait değildir.
Bal ve Altın Metaforu: Tamlığın Sembolleri
Mesela bakın çok ilginç bir şeydir, metaforik olarak anlamlıdır: Balda hiçbir mikrop, hiçbir bakteri üremez. Bin senede kalsa bal, hiçbir şey üremez orada; tabiatı buna müsait değil. Bir başka metafor: bir şeyin kemaline dair âlemde bir kısım örnekler vardır. Bunlardan biri baldır, biri altındır mesela. Altını binlerce yıl bir yere saklayın, gizleyin, toprağın altına koyun, denize atın — bin sene sonra onu aynı şekilde bulacağınız bir şeydir. Bazen oluyor işte, Mısır’da kral mezarları bulunuyor, kraliçe mezarları, altın takıları var — aynen, hafif bir siliyorsunuz, hafif bir bezle, hiçbir şey olmamış. Neden? Çünkü altın, metaller arasında tamlığın sembolüdür; bal, yiyecekler arasında tamlığın, saflığın sembolüdür. O yüzden içinde mikrop barındırmaz.
Dolayısıyla dedik ya, “gerçekten kendimizi bulduğumuzu ne zaman anlayacağız” sorusu da kimin sorduğu bir sorudur? Arayanın sorduğu bir sorudur; o arayanın bilinci içinden ürettiği bir sorudur.
_(Soru yarım kalıyor: doğum anında sormak ya da okumak…)_
Korkularla Yüzleşmek: Ölüm ve Belirsizlik Örneği
Bir arayan sonuçta arananı buluyor. Yok, arayan bulmuyor, aranan bulunuyor. O yüzden “bulanlar arayanlardır” gibi bir şey söyleniyor.
_(Bu kısım kayıt kalitesi nedeniyle büyük ölçüde çözülemeyen bir soru içeriyor; dinleyicinin önceki söze bağlı olarak dengeleme, gerçek kıvama gelme ve özü bulma üzerine bir soru yönelttiği anlaşılıyor.)_
Biraz anlatmak istediğim sorunuzla bağlantılı güzel bir soru oldu. Arayanın çok korkuları var. Anlatabiliyor muyum? Çok korkuları var. Biraz o korkulara karşı sakin kalmamız gerekiyor. Ve o korkuları gözlemlememiz gerekiyor. Yani korkan kim? Neyden korkuyor?
Mesela diyelim ki “ölümden korkuyorum” dedim. Ölümden korkan kim? Ölümden korkan, işte, “ben” diyor. Bu nasıl bir ben? Ölümü bilmeyen bir ben değil mi? Mesela ölümü biliyor mu bu ben, ölümden korkuyor? Peki ölümü biliyor mu? Bilmiyor. O zaman bilmediğin şeyden niye bu kadar korkuyorsun? Hiç olmazsa de ki “ölümün ne olduğunu bilmiyorum.” Böyle bir yerde durulsa olmaz mı? Kimin için zor?
Bak ne diyor o gene bize. Ama diyor “korkuyorum” diyor. Bu sefer diyor ki “bilmemekten korkuyorum” — işte belirsizlikten korkana bakacaksın. Bakın özneye bakacaksınız, oradaki korkan özne, belirsizlikten korkan özne. Belirsizlikten niye korkuyor? Belirsizlik her zaman kötü bir şey mi? Belirsizlik eşittir korkulası bir şey mi? Nereden çıkarıyor bunu? Yok, o kadar ileri gitmiyor.
Geçen bir arkadaş dedi ki: “Ben maneviyattan uzak biriyim, bana böyle dinden, maneviyattan bahsetme.” “E tamam” dedim, “bahsetmeyeyim yani, genelde hayatın akışına da teslim ol.” “Tamam, işte orada nedir?” Aynen, zaten orada bir benlik var; zaten “hiçbir şeye teslim olamam” diyor.
Kedi Örneği: Hayatın Doğal Akışına Teslimiyet
Bu teslimiyet pasifize olmak mı? Tabii ki o da değil. Ama bakın, hayatın doğal akışına katılmak. Mesela bir kedi hamile kaldığı zaman ne diyor? “Acaba düşük yapar mıyım, çocuklar doğar mı, kaç tane doğacak acaba, bunlara bakabilecek miyiz acaba” demiyor değil mi? Peki ne diyor? “Ya neyse, doğarsa doğar, doğmazsa doğmaz, ben böyle yatayım uyuyayım” mı diyor? Yok. Ne yapıyor? Sokağa çıkıyor, yaşam alanında geziniyor, değil mi? Mesela hamiledir, yiyecek arıyor, değil mi, bulunca yiyor, bulamayınca sakin sakin gene oturuyor, değil mi? Kara bağlamıyor mesela.
Bakın şimdi hayata baktığımızda, hayatta bu akışı görmüyor muyuz aslında? Değil mi? Görüyoruz. Ama içimizde bir şey — tabii ki diyecek ki “işte İsmail Bey hep kedilerden bahsediyor, biz insanız.” Ya keşke insan olsaydık da, zaten o zaman konuşmamıza gerek kalmayacaktı. Yani hepimiz — daha doğrusu şu anlamda kullanıyorum bunu: Hakikaten insan olmaklığımızın tam farkında olsaydık, zaten bir şey konuşmamıza gerek kalmayacaktı. Ama bakın orada da ne yapıyoruz? Tam ve doğru bir biçimde kullanamadığımız insan olmaklığımızı, yani mevcut durumumuzu, insan olmaklıkla örtüştürüyoruz. “E ne yapayım, korkuyorum, ben insanım” diyoruz. Gerçekten sen insan olmaklığın bütün imkân ve kabiliyetinin farkında mısın, bunları tam olarak kullanıyor musun? Bilmiyorsun değil mi? En azından en normalce bilmiyorum.
Ama zihin ne diyor? “Bilmek istiyorum” diyor, bilmemeye tahammül edemiyor. Bir durumu hiç bilmiyor — bir dur, bir dur. Niye zihin illa spekülasyon yapmaya çalışıyor? “Bilmiyorum” noktasında durabilmek çok mu zor bir şey? Bilmiyorum, aslında kolay bir şey. Ama içeride bir şey ne diyor? “Bilmelisin” diyor, “bilmeye çalış” diyor. Bunu fark edebilirseniz ve onunla aranıza tırnak içinde mesafe koyabilirseniz…
Zihnin Manipülasyonu ve Benliklerin Güzergâhı
Yani ben, evet, zihnim diyor ki “bilmek istiyorum.” Ben de ona diyorum ki bilmiyorum, ben rahatım. Ben burada sizinle konuşuyorum. Bir çocuğum var, ikide bir diyor ki “gidelim baba, gidelim baba.” Ben sıkıldım — o sıkılabilir. Ben sıkıldım mı? Ben sıkılmadım. Ama bakın onunla özdeşleşirsem bir süre sonra derim ki “ben de sıkıldım”, daha doğrusu “ben sıkıldım” — özdeşleşirim onunla ve konuşmayı yarıda keserim. Şimdi bir şeyle biz özdeşleşiyoruz ve kendimizi o olarak görüyoruz, o tanımın içinde kendimizi görüyoruz. “Bilmezsem huzursuz oluyorum” — kim huzursuz oluyor? Zihindeki bir benlik huzursuz oluyor. Ben huzursuz değilim, bilmiyorum ve huzursuz değilim. Burada duramaz mıyım? Aslında durabilirim, yeter ki o manipülasyonun farkına varayım.
Tabii o devam edecek değil mi? Şu anki her benliğimizin aslında otomatik bir güzergâhı vardır, otomatik bir yol haritası vardır. Mesela dedim ki “bilmek istiyorum”, dedim ki “ben bilmiyorum ama ya kötü bir şey olursa” — ben diyorum bilmiyorum ama ben emin olmak istiyorum diyorum, şu an ne olacağını bilemeyiz ama ben bu durumda çok kaygılıyım, ne yapacağız — bunun güzergâhı bellidir aslında. Dikkat ederseniz sizi manipüle eden benliklerin güzergâhı bellidir, bir yerden başlar. Diyelim ki bir şey yapacaksınız, size başlar: “Ben beceriksizim, ama ya yapamazsan, yapamayıp rezil olabilirsin, iyisi mi yapma, o zaman daha rahat.” Her benliğe iyi dikkat edin, güzergâhları bellidir, yolları bellidir. Eğer onları tanırsanız hikâyelerine daha az inanırsınız. Onları daha çok tanırsanız onların hikâyelerine daha az kapılırsınız.
Ama onlar bir şey takip ederler: Mesela “yalnız kalmak istemiyorum, o zaman birini bulayım”, bulduğumda tatmin edici değil, “o zaman bırakayım, geçmişte de öyle bir sürü kişiyi bıraktım, neyse bu son şanslarımız artık, yaş da 40-50’ye geldi, o zaman bununla idare edeyim” — bununla idare edeyim ama beni de çok tatmin etmiyor, o zaman iki arada bir derede, işte ne yapacaksın işte. İlişkiler böyle, hayat böyle. Hikâye belli, standart.
Siz de zannediyorsunuz ki “ben özgün biriyim, ben iyi düşünen biriyim, çok iyi düşünüyorum, çok iyi analiz yaparım ben, iyi bir analitik kafam vardır” falan. Ya ne analizi? Senin hikâyen belli, herkesin hikâyesi belli. Kimsenin orijinal bir hikâyesi yok. Olgular değişik, hikâye aynı. Olguların üzerinden üretilen hikâyenin hepsi aynı. “Güçlü olmak istiyorum ama bazı durumlarda engellendim, o yüzden sürekli daha güçlü olma arzum var, ama tamamen de süper güçlü de değilim, o zaman ne yapacağım, sürekli güç devşireceğim, gücümü kullanabildiğim ilişkilerin içinde olacağım, hep hâkim pozisyonda ben olacağım, ama bundan da sıkıldım, biraz rahat etmek istiyorum” — ama o gücü ve hâkimiyeti de bırakamaz, ne yapacaksa hayat böyle deyip filmi kapatır. Hikâye aynı, hiç fark yok.
Herkesin farklı bir hikâyesi var ama bunu unutmayın: insanlar birbirlerinin hikâyelerini eleştiriyorlar, birbirlerinin hikâyelerini yargılıyorlar. Herkesin hikâyesi farklı olduğu için birinin hikâyesini dinliyoruz, “çok şükür benim öyle bir problemim yok, ben öyle biri değilim” diyoruz. Kanın içine gelince irade falan yok zaten, otomatik olarak gidiyor. Hangi noktada biz farkındalık ışığını oraya tutabiliriz? Herhangi bir noktada. Bunun için hatırlatıcı zillere ihtiyacımız var.
Hatırlatıcılar: Kur’an, İbadet ve Uyanıklık
Bu nedir? Okuyacağınız bir şeydir, bir cümledir, kendinize bunu hatırlatacak anekdotlardır. Buzdolabına bunu astığınızda kendimi hatırlayacağım, en azından kendimi hatırlamam gerektiğini hatırlayacağım, daha doğrusu.
_(Soru: dediğiniz gibi doğru, evet.)_
Biz kendimizi hatırlayalım diyoruz ama bir konuşmadan, bir kitaptan hemen sonra tak diye zaten uyumaya geçiyoruz. O zaman hatırlatıcılara ihtiyaç var. İşte bakın, o yüzden kutsal metinlerin isimlerinden bir tanesi “hatırlatan”dır. Kur’an bir zikirdir, der; yani hatırlatıcıdır. Peygamber bir hatırlatıcıdır. Hayat bir hatırlatıcıdır. Tabiat da bir hatırlatıcıdır — biraz dikkat edersen hatırlatıcıdır. Dolayısıyla aslında bize hatırlatıcılar da veriliyor, biraz bunu güçlendirmek gerekiyor. Mesela ibadetler hatırlatıcıdır. Ama ibadetleri de uykuda yapıyoruz, değil mi? Mesela namaz kılarken eğer uyuklama olursa namaz bozulur değil mi? Ya sen uyuklamıyorsun, tamamen uykuda namaz kılıyorsun yani. Anlatabildim mi? Yani namazın uyku boyutunda, uyku modunda namaz kılıyorsun zaten. Senin namazın “bozuldu” da denmez, “oldu” da denmez; yani uykuda namaz kılıyorsun. Öyle düşün — rüyanda yemek yemek gibi bir şey. Rüyanda yediğin yemekten doyabilir misin? Doyamazsın, bunun gibi.
Peki bu çok kötü bir şey mi, biz kötü bir durumda mıyız? Bunun için söylemiyorum, sadece bir şeyleri doğru tanımlamak için söylüyorum. O yüzden arayanın kaygısına kapılmayın. O yüzden sözümün başı şuydu: Arayanın aradığı sizsiniz. O yüzden bir rahat olun. Arayana çok kapılmayın, arayanın manipülasyonuna çok fazla gelmeyin. Bunu fark etmeye ihtiyacımız var. Dolayısıyla neye dikkat etmemiz gerekiyor? Bize bu noktada uyutucu, yanıltıcı, kaygılandırıcı düşüncelere, duygulara dikkat etmemiz gerekiyor. Bu kadar, başka bir şey değil, sadece bu kadar.
“Çok mu kaygılandın? Dur ve sakin ol, bir sakin ol, o kadar kapılma ona.” İşte “şu olmazsa olmaz” deme, “şu olmazsa yaşayamam” deme. Hiçbir şeyi olmazsa olmaz görme. Hayatın içindeki hiçbir olguyu olmazsa olmaz görme. Çünkü hayatın içinde olmazsa olmaz yoktur. Dünyada olmazsa olmaz diyeceğimiz bir şey yoktur. O yüzden bir şey sana “ama olmazsa olmaz” dediğinde kendini hatırlat.
“Kendimize hatırlatalım” dedi biri de bu — yani “bu olmazsa mutlu olamam, bu olmazsa huzur bulamam, bu olmazsa tatmin olamam” dedi — ne varsa diyecek ki bunlar sahte bir şey. Bu ve bunun gibi. Ve aynı zamanda da bize gerçek kendimizi — bedenimizi ve psikolojik boyutumuzu değil, gerçek kendimizi — eksik, hasta, problemli gibi gösteren ve hissettiren cümleleri içimizde, zihnimizde bulduğumuzda bir duracağız. Bu sahte bir şey.
“Sen çok eksiksin. Acaba senin yaratılıştan bir eksikliğin olabilir mi acaba? Kendini bulmanı engelleyen şey bu olabilir mi?” diye bir düşünce geldi. Bakın ne diyor bu? “Eksiksin” diyor, hayır, “yetersizsin” diyor. Bir şey diyor, sürekli bir şey diyor — ve neye dair? Eksikliğe, yetersizliğe, hasta olmaya vesaireye dair bir imada bulunuyor. Bu imaları hissettiğiniz zaman, zihninizden bunlar geçtiği zaman, bu sahte bir şey. Neden? Çünkü bakın — tekrar birkaç hafta önceki şeye hatırlatmada bulunuyorum — Âdem cennette nasıldı? Hiçbir eksiği yoktu, bir eksiklik hissi taşımıyordu, bir şeye sahip olma hissi taşımıyordu, değil mi? Dikkat edin, orada anlatılan şey çok önemli bir şeydir.
Çünkü arayan sürekli neyle bizi uğraştırıyor? “Kendimi bir yere ait hissedemiyorum, bir yere köklenemedim, bir şey başaramadım” değil mi, “işte neye sahip olabildim ki?” Bunlar niye anlatılıyor bizlere, Âdem kıssasında? Çünkü bakın bunlar uyarı işaretleri, dikkat et buralarda, uyan; çünkü bunlar seni uyutan cümleler. Ama bakın biz bunları şu günlük hayatımızda hiç uyutan cümleler olarak mı görüyoruz? Mesela birisi dese ki “kendimi bir şeye ait hissetmek istiyorum”, biz diyoruz ki “ne güzel ya, böyle düşünen biri” — kendi üzerinde düşünen biri, bir yere aidiyet, bir şeye aidiyet hissetmek istiyor. Ya, bu sahte bir şey, bu uyutan bir şey, bu sahte bir arayış. Sen zaten aitsin, aidiyetini hatırlayacaksın. Bir şeye ait olmaya çalışmayacaksın, bir şeye köklenmeye çalışmayacaksın, bir şeye sahip olmaya çalışmayacaksın.
Bakın, beden ve psikoloji sınırlıdır ve kendi hikâyesi, veya ne diyelim, kendi gelişimsel süreci vardır. Mesela beden olarak dünyaya geldiniz değil mi, işte 2 kilo 3 kilo geldiniz, 3 kilogram bir bebek olarak geldiniz. Bedenin bir şeylere ihtiyacı vardır, kendine göre bir süreci vardır — uykuya ihtiyacı vardır, uyur; dinlenmeye ihtiyacı vardır, dinlenir; yemek, içmek vesaire ihtiyaçları vardır. Hatta hareket etmeye ihtiyacı vardır değil mi, beden hiç hareket etmezse o doğal kabiliyetini yitirebilir, değil mi? Bakın bunlar bedenin ihtiyaçları. Ve biz bedeni burada besleriz, ona bakarız, onun ihtiyaçlarına duyarlı oluruz, onu o noktalarda ayakta tutmaya çalışırız. Ama “kendim” anlamında değil — o kendim değilim, o kullandığım bedendir.
Psikolojik düzeyde de öyle. Mesela psikolojik olarak, yani şu anlamda, ben dünyadaki yaşanan her şeyi bilebilir miyim? Bilemem. Her insanı ikna edebilir miyim? Edemem. İnsanlar benim hakkımda beni olduğum gibi düşünmelidirler diyebilir miyim? Diyemem, elde edemem.
Sahte Benlik Kavramı ve Örnekleri
Hakkımda yanlış düşünmesinler. Bunu gerçekleştirebilir miyim? Gerçekleştiremem. Bunlar nedir? Psikolojik ve dünyevi düzeydeki sınırlardır. Ama biz nereye sürekli odaklanıyoruz? Buraya odaklanıyoruz. Kendimizi bulmak dediğimiz yer hep buralarda oluyor: daha çok öğrenmek, daha çok okumak. Bakın, arayanın aradığı şeye dair bir imgesi vardır. O yüzden dedim ki arayan aslında arananıdır. Siz arayan değil, arananşınız. O zaman rahat edin, imge kurmayın: “Kendim nasıl biri, nasıl bir varlığım acaba, kendimi bulunca ne olacak acaba” — bunları bırakın. Bakın bunlar neyle uğraştırır sizi? Arayanın hikâyesiyle uğraştırır. Arayanın hikâyesi sizi içine alır.
Bu durumda biz arayanın hikâyesinde kendimizi aramıyoruz ki, sahte benliğin ne işi var ki arasın? Çünkü sahte benlik sınırlıdır, eksiktir, yetersizdir ve hiçbir zaman dolmaz. Tam bilmiyor ama içimizde buna dair bir sezgi var diyelim, yani daha derinde bir sezgi var.
_(Soru: sahte benliğin de az çok sezdiği bir şey var mı?)_
Evet, az çok sezdiği bir şey var. Sahte benlik dediğimiz — aslında sahte benlik dediğimiz şey ne? Kişinin kendisini eksik, sınırlı olanla tanımlama hâli demek. Şimdi beden sahte mi? Değil, bir beden var. Fakat “ben bedenim” — bu sahte. “Hiçbir arkadaşınız yok, ben çok yalnızım ve yalnızlığa tahammül edemiyorum” — bu sahte. Ama hiçbir arkadaşınız olmaması gerçek olabilir; hiçbir arkadaşınız yok diye, ama “ben çok yalnızım ve bu yalnızlık gerçekten zor” demek, veya bunu diyen benlik sahte. Ölüm — bedenin ölümü gerçek — ama “ben ölümlüyüm” veya “ben öleceğim” demek sahte. Sahte benlikten kastımız bu. Yani sahte benlik, gerçek kendimiz olmayan bir şeyle kendimizi tanımlamak. Bir şey var ama sen o değilsin.
Mesela üç tane bardağı elinle taşıyamıyorsun; ancak birini bir elinde, birini bir elinde, üçüncüsü kalıyor. Birisi de üç tane bardağı bir elinde taşıyor. Sen diyorsun ki “ben beceriksizim.” Şimdi ne oldu? Sahte bir benlik oluştu. Hâlbuki bu bedenle ve psikolojik mekanizmayla ilgili bir şey. Mesela diyelim ki benim kolum fizyolojik olarak problemlidir, doğumsal olarak sinir sıkışmış, şu olmuş bu olmuş, sağ kolumu hareket ettiremiyorum. “Ben kendimi çok eksik hissediyorum” dersem, işte bu sahte benliktir. Ama kullandığım bedenin sağ kolu tam aktif işlemiyor — bu doğru bir şeydir. Ama bakın, benle tanımlamadım onu. “Ben” ile tanımlarsam bir problem var; bir “ben” diye tanımlarsam, o zaman sahte benlik anlamına geliyor. Mesela “ben güzelim” demek de sahtedir. Bedenime bakıp, aynaya bakıp “ben güzel bir kadınım”, “ben yakışıklı bir erkeğim” — bu sahte bir şeydir. Sahte demek illa böyle tırnak içinde kötü bir şey gibi algılamayın sadece. “Ben güzelim, ben çok bilgiliyim, ben herkesle tartışmada iyiyim, hiç altta kalmam, benim üstesinden gelemeyeceğim bir şey yoktur, ben güçlüyüm” — beden üzerinden, psikoloji üzerinden bunların hepsi sahtedir. Çünkü onlar “ben” değildir.
_(Soru: Kendinden sürekli emin olma hâli mi sahtedir?)_
Hangi kendinden? Biz daha kendimiz değiliz ki. Bakın, bazı özelliklerinden çok eminsin — ama ben değilim. Bir şey dışsal olan bir şeyle ilgiliyse, bu karakter özelliği tabii sahtedir. Şu anlamda sahtedir: kendimizi o özellikle tanımlamak sahtedir. O özellik olabilir. Mesela “ben hayatımda hiç yalan söylememişimdir, ben yalan söylemeyen biriyim” — bu sahtedir. Yani kendimi bununla tanımlamak sahte bir şeydir. Mesela tıpkı bunun gibi: şimdi bir beden var mı? Burada var. “Ben bedenim” — bu sahtedir. E peki beden yok mu? Var. Ama “ben bedenim” demek — bu sahte bir şey.
Yalan Söyleme Örneği: Katmanlı Benlik Çatışması
Mesela bahsettiğiniz şeyler niye tuzaktır aynı zamanda? Biraz daha güncelleştirelim, çok soyut kalmasın. Mesela “ben yalan söylemem” dedim, ama bir durum oldu, o an bir gaflet oldu veya çok korktum, veya bir şey nedeniyle yalan söyledim. Ne olacak bu durumda? İki ihtimal var: ya o yalanı kabul edeceğim — yani “yalan söyledim ama aslında bu tam olarak yalan değil” diye bir mazeret bulacağım, çünkü “ben doğruyum ya, ben hiç yalan söylemem ya, bir yalan oldu” — o zaman ne yapacağım, bunu korumak adına örtmeye çalışacağım, mazeret bulacağım, “o olacak, bu olacak.” Veyahut ne olacak? Bu benlik — yani “ben doğru söylerim, ben hiç yalan söylemem” diyen benlik — bunun tarafından, yani yalan söyleyen tarafından dövülecek sürekli: “Sen yalan söyledin, bir de ben doğruyum derdin, ben hayatta ne olursa olsun yalan söylemem derdim” diye. Bu yalan söyleyen benlik, “ben doğruyum, ben asla yalan söylemem” diyen benliği dövecek sürekli, suçlayacak, ezecek, kırbaçlayacak. Anlatabiliyor muyum? O zaman çoğu insanda bu katlı çatışma hâli vardır, doğal olarak.
Bir de başlayan bir hâlde kelimelerin, cümlelerin çoğu “ben” değil, özellikle “ben böyle değil, ben şunu sevmem” — hiçbiri değil, ben ne başlıyorsa ondan bir şey yapacak, aslında hiçbiri değil. Aydınlandığımızda, yani gerçek kendimizi bulduğumuzda, şu an “ben” diye ürettiğimiz bütün cümlelerin gerçek dışı olduğunu göreceğiz. Bakın, olgu gerçek ama olgu üzerinden üretilen kendilik ve kimlik sahte. Anlatabildim mi? Yani mesela “ben anneyim” — bir annelik duygusu deneyimledim, bu gerçek. Ama “ben anneyim” demek gerçek değil.
Dolayısıyla bakın, arayanın biraz tırnak içinde fişini çekmeniz gerekiyor. Arayana çok odaklanmayın. Odaklanınca ne oluyor: “Ben arıyorum, kendimi arıyorum, kendimi arıyorum.” Böyle kendinizi aramayın; böyle ararsanız zaten bulamazsınız. O yüzden biraz o arayanı bir rahatlatın: “Bak, sakin ol, aradığın şey bizzat sende olan bir şeydir.” O yüzden kaygıya kapılma, gerilme, ümitsizliğe kapılma, karamsar olma, sürekli soru üretme. Ama buna dikkat et — bu bahsettiğimiz noktaya dikkat et.
Sırat-ı Müstakim ve Özde Olmak
_(Soru: Meditasyon hatırlatıcı mıdır?)_
Olabilir, yani hatırlatabilir. Kişinin yaptığı meditasyonun içeriğine bağlı. İçerik önemli.
Dolayısıyla arkadaşlar, kutsal metinde şöyle bir ifade geçer: Allah sırat-ı müstakim üzeredir. Yani Allah seni dünyaya koydum, işte bir yol çizdim, geldin, gelmedin, bitti — Allah sırat-ı müstakim üzeredir, yani o her an seninledir, seninle birliktedir. O yüzden kendini yalnız, eksik, yetersiz hissetme. Ama bakın tekrar hatırlatıyorum: İnsanın gerçek kendiliği eksik değildir. Ama bedensel ve psikolojik tarafı sınırlıdır ve eksiklik içerir. E biz nerede kendimizi bulmaya çalışıyoruz? Bedende ve psikolojik boyutta. İşte o yüzden zaten arayışımız bir türlü tam olarak gerçekleşmiyor. O yüzden biraz arayanın farkına varmamız lazım. Arayan nasıl arıyor?
_(Soru: Sırat-ı müstakimde olmak, özde olmak mı demek?)_
Efendim? Sırat-ı müstakimde olmak için özde olmamız gerekir, tam olarak. Özde olmadığınız müddetçe tam olarak sırat-ı müstakimde olamazsınız; olma konusunda gayret edersiniz. Yani orada insan sırat-ı müstakim üzerinde uyur; yani sırat-ı müstakimdedir ama orada uyur. Uyandığında sırat-ı müstakimdedir.
Bakın bunu diyen kim? Tamam, arayan. O zaman güle güle diyeceğiz ona. Anlatabildim mi? Bakın arayana cevap vermeye çalışmayın, o sizi meşgul eder cevaplarla. İşte sorarsınız elli kişiye: “Arayan, eğer bu dünyadaki arayışımız gerçekleşmezse ne olur?” Birisi size der ki “ebedî cehennemdesin.” Biri der ki “işte bir sürü şu var, o var, bu var” — bir sürü hikâye anlatır. Bırakın bunları, bunlara ihtiyacınız mı var? Ne duymayı bekliyorsunuz? “Eğer bu dünyada arayış tamamlanmazsa orada devam eder” — niye bekliyorsunuz bunu, bu sizi rahatlatacak mı?
_(Soru: Bence herkes kendini arıyor…)_
Evet, zaten ben size bu cevabı vermiyorum. Bir benlik sürekli — bakın, aslında arananı fark etmek yerine sürekli soru üretiyor, onu demek istiyorum. Yani o sürekli bizde soru üretiyor, zaten o sorular, o zihin zaten bizim engelimiz hâline geliyor. Bu şu demek değil, “o zaman boşver, böyle laylaylom mu yaşayalım” — bu değil tabii ki, bunu kastetmiyoruz. Ama arayanın zihniyle çok özdeşleşmeyin, onun sorularına çok fazla takılmayın, onun sorularına cevap aramakla meşgul olmayın. Biraz onu esnetin, biraz bırakın o soruları, korkuları, arzuları. “Bilmiyorum” deyin, göreceksiniz daha çok yol alırsınız.
Affedicilik ve Hoşgörü: Uyur Gezer Metaforu
Bu süreçte sadece mevcut bilincinizde merhametli olun; kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyi başkasına yapmayan, insanların yanlışlıklarına karşı affedici ve şefkatli olun. Çünkü hepimiz uyuyoruz. Dolayısıyla uyurken — uyur gezer düşünün, birbirine çarparlar değil mi, çarpabilirler, birçok şey olabilir değil mi. Şimdi orada, bir uyur gezer, gezerken sizin üzerinize basmış — ne yapacaksınız yani, kavga mı edeceksiniz? Uyuyor zaten. Her şeye karşı affedici — içsel olarak affedici, dışsal olarak koruyucu.
Mesela uyur gezer biri; siz yatağınızda uyuyorsunuz, bir baktınız uyandınız uykunuzdan, bir baktınız uyur gezer ayağınıza basmış, ayağınız epey incindi. Kavga mı edersiniz, yoksa kalkıp onu elinden tutup yatağına mı götürürsünüz? Yani affedici olmak “bas ya, olur” demek değil — bir de “şuraya da bas, buraya da bas” demiyoruz yani; ama karşımızda kavga edecek bir birey yok aslında. Anlatabiliyor muyum? Orada biraz daha affedici, daha hoşgörülü olacaksınız. Tabii ki biraz belli bir çerçevede hakkını korursun ama karşında tam bilinçli bir muhatap yok ki onunla nesnel, rasyonel bir düzeyde tartışasın. Kim bilir, belki bir korkusu var, belki ezilmemek için seni ezmeye çalışıyor. Şimdi orada objektif bir şey yok ki — ezilmemek için seni ezmeye çalışan biriyle neyin kavgasını yapıyorsun? Öyle bir korkusu var ki, eğer bir adım geri atarsan bu beni ezer diye korkuyor. Şimdi sen bununla neyi tartışacaksın? Bu “boşver gitsin, defolup gitsin” anlamında değil; konu tartışmak değil burada. Anlatabildim mi? İşte orada affedici olmak dediğimiz, hoşgörülü olmak dediğimiz o. Daha sakin, kimseyle kişisel bir didişmeye girmeden, olayı kişiselleştirmeden bakmamız gerekiyor. Yoksa arayan bu sefer insanlarla uğraşıyor; “ben kendimi arıyorum ama insanlar bana fırsat vermiyor” dersiniz.
Peki, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde doğrudan alıntılanmış veya sure/ayet numarasıyla belirtilmiş bir ayet yoktur. Konuşmacı yalnızca şu Kur’ani kavram ve kıssalara genel olarak atıfta bulunmuştur: Kur’an’ın “zikir” (hatırlatıcı) olarak nitelendirilmesi, “Allah sırat-ı müstakim üzeredir” ifadesi ve Hz. Âdem’in cennetteki hâline dair kıssa (Âdem kıssası). Bunların dışında spesifik bir ayet alıntısı metinde geçmemektedir.
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.