Ben Algısının Kökeni ve Gerçek Varlık

Kısa Özet

Sohbet, insanın en erken öğrendiği kelimelerden biri olan “ben”in nereden geldiğini ve bunu sorgulamazsak nasıl bir “canavara” dönüştüğünü ele alarak başlıyor. Kendini hatıralardan, ilişkilerden ve olaylardan bağımsız tarif etmeye çalıştığımızda geriye sadece “varlık”ın kaldığı; su-buhar-buz metaforuyla bütün geçici hallerin (Ahmet, Mehmet, anne, evlat vb.) aynı tek “varlığın” farklı görünümleri olduğu anlatılıyor. Kendimizi “hikayemiz” ile karıştırmanın büyük bir haksızlık olduğu, oysa gerçek kendiliğin hiçbir olayla artıp eksilmediği, doğrudan yaradana bağlı olduğu vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Zihnini, düşüncelerini, hatıralarını bir kenara koyduğunda geriye kalan şey “varlık”tır; bu varlık parmakla gösterilecek bir şey olmasa da yok değildir. - Su; buz, buhar, yağmur hallerini alır ama aslında hep aynı sudur — insan da Ahmet, Mehmet, anne, evlat gibi geçici görünümler alır ama aslında tek bir varlıktır. - Kendini anlatmaya çalıştığında aslında hikayeni anlatırsın, kendini değil; hikayeye “ben” dersen kendine en büyük haksızlığı yapmış olursun.

Ben Kavramı Nereden Gelir?

Evet, bugün biraz üzerinde konuşacağımız konu, ben düşüncesinin veya ben algısının nerelere dayandığı konusu. Hepimizin muhtemelen ilk öğrendiği kelimelerden bir tanesi “ben”dir. Ve bizler bu ben kavramına çok fazla tutunuruz. Bu ben kavramının kökenine ve bunun nasıl şekillendiğine dikkat etmezsek bizim bir nevi canavarımız haline gelir. Çünkü her şeyi onun algıladığı şekilde yorumlar, onun algıladığı şekilde değerlendiririz. O yüzden çoğunlukla biz kendimize şu soruyu sık sık sormamız gerektiğine inanıyoruz. O da nedir? “Bunu kim böyle hissediyor?” Çünkü bundan hiç şüphe etmeyiz yani, bir ben var ve ondan hiç şüphe etmiyoruz, “ben bunu böyle düşünüyorum.” Mesela bir yazı okursunuz veya birinin bir sözünü dinlersiniz, o anda bir duygu oluşur, o anda bir düşünce oluşur; şunu hiç sormayız değil mi, işte bunu kim düşünüyor? “Kim olacak, ben” diye hemen cevap veriyoruz. Kim olacak? Tabii ki ben.

Ben de içimizde birçok ben vardır dediğimde bir arkadaşıma, artık o da şöyle cevap veriyor: mesela bunu kim şu an düşünüyor? İçimdeki bütün benler böyle düşünüyor diyerek bir tatlı bir şekilde birbirimizle şakalaşırdık. Aslında çok ciddi bir alan bu. Şu anda bunu kim düşünüyor, bunu kim hissediyor? Bunu eğer sormazsak içimizde ortaya çıkan o düşünceden, o duygudan veya o davranış kalıbından hiç şüphe etmeyiz. Mesela düşünün, birisi size “senden nefret ediyorum” dediğinde bunu kim algılıyor? Ve buna kim tarafından tepki veriliyor? Eğer bunu gözlemezseniz içeride oluşan otomatik yapı buna cevap verir. O otomatik yapının içinden cevap üretirsiniz. Bunun üzerinde çalışmak hayatın en önemli çalışma alanıdır.

Hikayeden Bağımsız Kendini Anlatabilir misin?

Ve şunu unutmayın arkadaşlar, bu ben kavramı zaman içinde aslında topladığınız hatıraların birikiminden oluşur. Ben de mesela “kendini anlat” dediğimde bana ne anlatırsınız? Yaşadığınız olayları anlatırsınız. Peki ben, “beni anlat” yani o beninizi anlatın desem bana, olaylardan bahsetme, yaşadığın hiçbir şeyden bahsetme. Bakın, yaşadığın hiçbir şeyden bahsetmeden bana beni anlat, benini anlat. Muhtemelen orada duracaksınız. Neden? Hatıraları bir kenara koyduk, ne kaldı geriye? Sanki geriye hiçbir şey kalmadı gibi gözüküyor. İlk başta öyle bir şaşkınlık olur insanda. Zihnini, düşüncelerini, hatıralarını hepsini bir kenara koy. Geriye kalan nedir? Neden şüphe etmeyebiliriz bu durumda? Var oluşumuzdan şüphe etmeyiz. O yüzden geriye kalan tek asıl şey varlıktır.

Peki o varlığını şu veya bu diye tanımlayabilir misin? Yani parmakla gösterebileceğim bir benlik var mıdır? Aslında yok. Ama bu hiçbir şey yok anlamına mı gelir? Buyurun. Evet. O yüzden bir bilgenin bir sözü vardır: “ben benim.” Bu doğru benliktir. “Ben benim.” Yani aslında “ben benim” ne demek? Ben varlığım. Ama “ben şunum” dediğinde kendi varlığını bir olgunun içine hapsedersin. O yüzden bütün kadim bilgelikler insana neyle ilgili bağını hatırlatır? Yaradanla ilgili bağını hatırlatır. Neden? Çünkü mutlak varlık odur. Ve sen de onun varlığıyla varsın. Sen varsın, onunla varsın. Varlık şüphe edilmez bir şeydir. Ama kendini “ben” bilincini bir olaya izafe ettiğinde, bir olaya nispet ettiğinde, bir olguyla tanımladığında, sonsuz olan bir şeyi bir olayın, bir olgunun, bir duygunun, bir düşüncenin, bir ilişkinin, bir bağın içine hapsedersin.

Şu An Bir Sorun Var mı?

Sorun nerededir? Sorun zihinde olan bir şeydir. Sorun sürekli zihinde geçen bir şeydir. Mesela şu an durun ve şunu sorun kendinize: şu anda, şimdi ve burada, bir sorun var mı? Şimdi ve burada bir sorun var mı? Zihin birden böyle bir rahatlar. Şu anda mı? Evet, şu anda, şimdi ve burada, şu anda var mı bir sorun? Bakın beden de değilsiniz, bunu da hatırlayın. Bir bedeni kullanıyorsunuz. Bir arabada olduğunuzda, diyelim ki araba kaza yaptı, ben size desem ki bir sorun var mı? Eğer hiçbir sorun yoksa, sadece problem arabadaysa, bende bir sorun var mı? “Yok” derim değil mi?

İlk özdeşleşmeyi bedende yaşarız. Daha sonra ilişkilerimiz üzerinden yaşarız. Birimiz annesine takar, birimiz babasına takar, birimiz ikisine de takar, birimiz kardeşlerine de takar. Birimiz onlara taktığı için cümle aleme takabilir değil mi? Neden? Çünkü orada bir olayın üzerinden kendini tanımlayan bir benlik algısı var. Ben kimim? Aslında ben kimim sorusu da tuzak bir sorudur. Çünkü ben kimim sorusu size sınırlı bir kimlik algısı verir. “Ben neyim” sorusu daha doğal bir sorudur. Ben varlığım; annenden, babandan, bugüne kadar bütün tanıdıklarından bağımsız bir varlığının farkında olduğum an, bu hayat artık doğal ve gerçek bir hayat olarak yaşanmaya başlanır.

Bu olmadığında hayatı ne üzerinden yaşarız? Benliklerimiz üzerinden yaşarız. Kimimiz ailesi tarafından anlaşılan bir ben olarak hayatı algılar, kimimiz ailesinin yerine getiremediği bir ben olarak da hatırlar. Bu da sahte bir şeydir. Çünkü bakın, neyin üzerinden varlık hissediyorsanız, bu ister olumlu olsun ister olumsuz olsun. Mesela ben işte diyelim ki babamla veya annemle veya bir yakınımla hiç anlaşamadım, eşimle hiç anlaşamadım. Ben kendimi nereye konumlandırıyorum? Şu veya bu insanla anlaşamamış biri olarak konumlandırıyorum. Veya çok iyi anlaştığını düşün, bu sefer ona bağımlılığın gelişecek. Varlığın onun tarafından tanımlanır hale gelecek. “O gitti, hiçbir şeyin anlamı kalmadı” gibi gelecek. Bu annen olabilir, baban olabilir, eşin olabilir, kimse; onun üzerinden çünkü kendini tanımlıyorsun.

Bu yüzden hep hatırlatıyorum: Abdullah olmak her şeyden kıymetli bir şey olacak. Yani ona aitsin, mutlak olan yaradana aitsin. Sen birinin kızı, çocuğu, kız kardeşi, erkek kardeşi, karısı, kocası değilsin. Onlar bu dünya hayatındaki işlevlerdir, fonksiyonlardır. Mesela bir rakamı düşünün: son rakam olsa “bir” anlamına gelir, ondalık basamakta olsa “on” anlamına gelir, yüzdelik basamakta olsa “yüz” anlamına gelir. Ama o nedir? O birdir. O aslen değişmez. O hiçbir şeyle artmaz da eksilmez de. Bakın yaratılmış şeylere dair bilginiz artabilir; bunlar geçici olana dairdir. Geçici olan şeylerle ilgili bilgileriniz az olur, çok olur. Varlığa ait bilgi tektir; ne artar ne eksilir.

Nasreddin Hoca’nın Sazı

Hani Nasreddin Hoca’nın bir fıkrası anlatılır. Bir gün almış sazı eline, sürekli aynı yere vuruyor mızrabını. Eli de sabit, iki eli de sabit. Demişler ki “ya millet, hani elini sazın üzerinde gezdiriyor, siz niye gezdirmiyorsunuz?” Herkes demiş “burayı arıyor, herkes burayı arıyor çünkü.” O yüzden kadim öğretilerde bize çok yavan gelir: Allah’ı biliyorsan, varlığının kaynağını ve aslını biliyorsan sen bilgesin. Ama bunu bilmiyorsun, yeryüzünde değişime dair bilmediğin şey yoksa — vardır böyle bazı insanlar, hani ömrü kitap okumakla geçmiş, kendi dışında her şeyi biliyor gibi bir hali vardır ama kendini bilmiyordur. O yüzden kendini bilmek ilimlerin başıdır. O Yunus Emre’nin “ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır” dediği şeydir.

O yüzden gerçek kendilik varlıktır. Varlık da kaynağı olan yaradana bağlıdır. O varlığın bu alemde bir görüntüsü senin şu anki durumundur. Fakat sen kendini şu anki durumunda tanımlar mısın? Hayır. Basit bir örnek vereceğim: size bir bardak su verilmiş. Bu su buhar haline de getirilebilir, soğuk havada donabilir. Bunu bir şerbet halinde de dondurabilirsiniz ve herhangi bir kabın içinde de dondurabilirsiniz. Bir şekil alacaktır. Veya dediğim gibi buharlaşacaktır, veya damla damla olacaktır. Her birine de bir isim koyacaksınız değil mi? Birine yağmur diyeceksiniz, birine buhar, bulut diyeceksiniz, birine kar diyeceksiniz, birine buz diyeceksiniz. Bunlar nedir? Ortada buz var mı? Görünürde var. Buhar var mı? Görünürde var. Yağmur var mı? Var. Ama aslında ne var? Asıl olarak ne var? Asıl olarak varlık var. Yani su var.

O yüzden kendimizi göreceli olarak Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma olarak tanımlayabiliriz. Bu bizim geçici görünümümüzdür. Birinin çocuğu, birinin kardeşi, birinin akrabası, birinin eşi vs. Bunlar nedir? Geçici olan fonksiyonlardır. Asla aslınız değildir. O yüzden kimse kendini anlatamaz. Çünkü anlatılabilecek bir şey değildir. Ama hikayenizi anlatabilirsiniz. Mesela suyun hikayesini anlatabiliriz değil mi? Kim bilir diyelim ki buraya yağan yağmur, kim bilir nereden buharlaştı, değil mi? Belki Afrika’dan buharlaştı, rüzgarla buralara kadar geldi, burada gökyüzünde belli bir yükseklikte soğuk hava tabakasına denk geldi ve yağmur olarak düştü. Bu nedir? Bu suyun hikayesidir, kendisi değil.

Biz kendimiz diye neyi anlatıyoruz? Hikayemizi anlatıyoruz. O yüzden eski bilgeliklerde daha çok böyle sorulmuş: “bana hikayeni anlat.” Çünkü kendim anlatılabilir bir şey değil. Ama biz kendimiz diye neyi anlatma tuzağına düşüyoruz? Hikayemizi anlatma tuzağına düşüyoruz. Hatta hikayemizi dinleyecek insanlar arıyoruz. Peki o hikayenin hiç mi değeri yok? Yok, var. Yani hikayenin de kendine göre bir değeri var. Ama sen o hikayeye “ben” dersen, “kendim” dersen kendine en büyük haksızlığı yapmış olursun. Hikayenin içinde boğulduğumuz için hayat bize çok ağır gelebiliyor. O bir hikaye, o bir olgu, o göreceli alemde bir süreç. Bak geriye hiçbir şey kalmıyor. Dünyaya gelirken 2-3 kiloydum, şimdi işte 40-50-60-70 kilo, 80-100, her neyse. Ama bakın ego neyin tuzağında? Hikayenin tuzağında.

Bana hikayenin olmayan kendini anlat. Hikayenin olmadığı kendini anlat. Suskunluk ve sessizlik olur. Ama dikkat et, o sessizliğin içinde dikkat et, varlığın vardır. Bütün ilişkilerinden, bütün dünyaya geldiğin andan itibaren bütün bağlantılarından bağımsız, yapıp ettiğinden bağımsız, kendin var. Varlık var aslında. Ona ne diyebiliriz? Ona varlık diyebiliriz. Peki varlığın kaynağı sen misin? Değilsin. Varlığının da bir kaynağı var.

Varlığın Kaynağı ve Hikayenin Tuzağı

O kaynağın ne kadar farkındaysan varlığının kıymetini de o kadar çok bilirsin. Çünkü varlığın var edenden kaynaklanıyor. Ama seni hikayenin tuzağına düşmemen için de uyarıyor. Hikayenin parçası değilsin. Hikaye tarafından inşa olucu biri değilsin. Bakın biz kendimiz diye durup durup neyin peşine düşüyoruz? Neyi sürekli gündeme getiriyoruz? Bedenini bir bırak. Zihnini, düşüncelerini bir bırak. Hatıralarını bırak. Zihin kalsın ama hatıralar olmasın, hiçbir düşünce olmasın. Doğal bir sessizliğin olur. Ama zihin geldiğinde “o bunu dedi, bu bunu yaptı, ben bunu hak ettim, ben bunu hak etmedim” — bir hikayenin içine girdin mi girdin. Labirentten çıkabilir misin? Çıkamazsın. Bitmez çünkü.

Neden bitmez? Bir, geçmişi değiştiremezsin. İki, geleceği egonun arzu ettiği şekilde şekillendiremezsin. Ve kendini, dikkat edin, doğumunla ölümün arasına sıkıştırırsın. O yüzden bilgeler demiştir ki kendini bilen insan kendine saygı duyar. Ama hikayenin içindeyseniz hikayenizin nesine saygı duyacaksınız? Bir sürü defosu var değil mi? Çocukluğunuza dönseniz bir sürü hikayenin içinde bulacaksınız kendinizi. Bütün hepsini bir kenara atın. Peki bunları tırnak içinde hiç olmamış mı sayalım? Hayır, hepsi olmuş. Yani bunu unut. Sadece bir şeyi teklif ediyorum: hatıralarınızdan ben bilincini çekin, kenara koyun. Onu her şeye bulaştırmayın. O şahittir. O gerçek ben’e saygı duyun. Zaten o saygı değer bir şey. Ama siz onun ismini alarak bir sürü şeye yapıştırıyorsunuz. Onun ismini alıyorsunuz, kendisini unutuyorsunuz. O neydi? O varlıktı. Onun ismini aldınız, ismine “ben”. Hayatınızın her yerine yapıştırmaya başladınız. “Ben çocukken, ben 5 yaşındayken, ben 6 yaşındayken, ben 8 yaşındayken, ben 10 yaşındayken” — ve ne yapmış oldunuz? Beninizi unuttunuz. Gerçek kendinizi unuttunuz.

O yüzden kendini bilen Rabbini bilir. Kendini bilmezsen neyi bilirsin? Egonun hikayesini bilirsin, başka neyi bilebilirsin ki? Allah’a bile tam inanamazsın yani. Bu var yok meselesi değil; hikayen var, çünkü o kadar büyük koskoca bir hikayen var ki Allah’la muhabbet etmeye, onunla huzur içinde olmaya vaktin yok. Beni o kadar meşgul ediyor ki ne kendine ne Allah’la baş başa kalmaya vaktin yok, çünkü o kadar meşgulsün, o kadar büyük bir hikayesi var gibi görünüyor sana. Ve dikkat edin, herkesin hikayesi var.

Bir gün, benim bir arkadaşım vardı, yani zaman zaman az da olsa konuşurduk. Sonra yıllar geçti, 10-15 sene sonra gene karşılaştık. “Ya” dedi, “biz birbirimizi daha iyi tanımamız lazım” falan. “İyi” dedim. İşte randevu verdim, eve geldi, oturduk. Böyle abartısız söylüyorum, en az saat tutmadım ama en az 4-5 saat, bana çocukluğundan itibaren hayatını anlattı. Ben de dinliyorum, dinledim, dinledim, gayet de dikkatle, hiç şey yapmadan, sadece bazen soru soruyordum. Dinledim, dinledim. “Benim burada bitti” dedi, “şimdi sen anlat.” Ben dedim işte “bildiğin gibi yani.” Çünkü ne anlatayım, anlatacağım bir hikayem yok. O ben değilim. O ya bedenimin hikayesidir ya da yaşadığım olayların hikayesidir. Benim hikayem değil.

O yüzden hiçbir zaman kendinizi birine anlattığınızı zannetmeyin. Sadece şunu deyin: “hikayemi anlatıyorum.” Sizi kendini bilen bilir ve Allah bilir. Ve dikkat edin, Allah bizi hikayemiz olmaksızın var olan halimizle tanımlar aslında. Peki neyi temizler? Hani hep nefsten bahsediyoruz, neyi temizliyor? Hikayenden seni temizliyor. Seni hikayenden temizliyor. Şunu şöyle bir olay deneyimledim; artık “ben bunu yaşadım, ben bunu yaşadım” demiyorsun. Diyorsun ki “şöyle bir olgu deneyimledim.” O zaman bu yaşanılan dediğimiz olayların bizim üzerimizde bir travmatik etkisi kalır mı? Kalmaz.

Hani hep söylüyorum: Yusuf az bir pahaya satılmış, Kur’an’da geçer, “onu az bir pahaya sattılar” der. Satılan kim? Yusuf’un kendisi mi? Hayır. Ama o “kendim satıldım” diye düşünürse kim burada kendine yazık etmiş olur? Yusuf kendine yazık etmiş olur. Ama bizi birileri öyle satsa, bugünün parasıyla hadi 10 bin dolar, hadi 100 bin dolar olsun, hadi 1 milyon dolar olsun, ne üretiriz değil mi? Ne hikayeler üretiriz. Hatta bazen vardır ya işte Anadolu’da veya dünyanın herhangi bir yerinde, işte çocuğunu bugünün parası ile 5-10 bin liraya satanlar var değil mi mesela? Şimdi öyle bir çocuk olduğunuzu düşünün. Bazen insan düşünmek bile istemez değil mi ego nedeniyle? Halbuki ne olur ki, mesela çocukken 5 bin liraya sizi birine sattılar. O sizi büyüttü. Ne olacak? Kimi büyütmüş olacak? Seni mi? Gerçek ben dediğin, kendim dediğin, seni mi? Hayır, bir bedeni büyütecek. Bir psikolojik mekanizmayı büyütecek. Gerçek kendine hiç kimsenin bir şeyi ne katmaya ne çıkarmaya imkanı vardır. Bakın Allah size öyle bir ben bilinci, ben varlığı vermiş ki hiç kimse ondan bir şey alamaz, hiç kimse ona bir şey veremez.

Bu nedir? Bu insanın arayışının bittiği yerdir. Peki arayış bittiğinde faaliyet biter mi? Hayır, bitmez ama bir şey arayarak faaliyette bulunmazsın. Çünkü kendindesin. Bakın biz hepimiz bir arayıştayız değil mi? Herkes bir şey arıyor. Kendimizi bile arıyoruz. Ama ararken yine dışarıda arıyoruz. Veya kendimizi bir bilginin içinde arıyoruz. İşte o yüzden hani bizde vardır ya bazı tasavvufi bilgeliklerde, işte böyle çile vardır. Çile aslında kırk demektir. Kırk gün kendi kendiyle kalır, kimse yok, iletişim yok, kendi kendiyle kalır.

Yalnızlık mı, Kendinde Kalmak mı?

Ama bakın kendi kendimizle kalmaya egomuz nasıl bakar? “Yapayalnız kaldım” der. Kendini yalnız hisseden nasıl biridir? Kendi olarak kaldığında kendini eksik, yarım hisseden biridir. Peki bu gerçek kendin misin, değil misin? Bakın gerçek varlık olan benle şu anki kullandığımız ben arasında hiçbir bağlantı yok. Daha önce belki anlatmışımdır: bir zatın hatıralarında vardı, bir gün diyor “okuldan geldim” — kendisi üniversitede okurken — “okuldan geldim, baktım” diyor, “babam bahçede tırnak içinde yalnız başına oturuyordu.” Babası da biraz yaşlı. O gençlik hissiyatıyla, “babam niye bahçede yalnız oturuyor ki, muhtemelen canı sıkılmıştır, yalnızlık hissetmiştir” diye düşünüp, “baba niye bahçede yalnız oturuyorsun” deyince babam şöyle bir baktı, dedi ki “evladım, Allah’la beraberim.” Peki bu tırnak içinde sadece “ermiş” dediğimiz insanların ayrıcalığı gibi düşündüğümüz bir şey mi? Senin böyle bir imkanın yok mu? Varlığınla kalma imkanın yok mu?

Peki seni bu varlık farkındalığından ayıran şey ne? Biri geliyor, “tamam da ne yapacaksın” diyor değil mi? Biri yokluyor bir şey seni. Bir düşünce ama dikkat edin, varlığı yok, bir düşünce. “Ee ne yapacaksın” diyor şimdi. Sürekli seni gıdıklamaya çalışıyor, seni kendine çekmeye çalışıyor. Varlığınla faal olabilirsin, bu ayrı bir şey. Ama o seni çekmeye çalışan benlik nasıl bir şey? Seni hikayesine çekmek isteyen bir şey. O yüzden ben dediğinizde kendinizi hatırlatmanız gereken en temel şey: ben varlığım ve varlığımın kaynağına aidim. Ve bu hiçbir şey tarafından değiştirilemez. Hiçbir şey bunu ortadan kaldıramaz. Hiçbir şey bunun yerine geçemez.

Bir öykünüz de var mı? Tabii ki hepimizin, tırnak içinde, değil mi? Annen baban ailen vesaire varsa var mıdır bir hikaye. Var. O şey gibi değil mi hocam, aracın hikayesi aslında. Buraya gelirken bize bir araç verilmiş, o aracın bakımları yapılmış, işte şey olmuş. Ve burada bakın, Yaradan’ın bize hatırlattığı en temel şey nedir? “Ölümü ve hayatı yarattım, ta ki hanginiz güzel eylemde bulunacak.” Yani hanginiz, bu ne demekti? Bu şu demektir: hanginiz varlığının daha çok farkında olarak aktif olacak? Varlığının ne kadar farkındaysan hayata o kadar doğal bir yaklaşımın ortaya çıkar. Egosuz bir biçimde yaşanan hayat gerçek bir hayattır.

Bakın şikayetlerinizin içinden benliği çıkarın. Ne kalacak? Kimden neyi şikayet edeceksin? Kim kendini alacaklı hissedecek? Kim kime karşı alacaklı hissedecek kendini? Sen varlıksın ya, kimden alacaklısın? Varlığına bir şey mi katacak birisi? Böyle bir şey mi var? Kimsenin varlığına bir şey katabilir mi ki? Kimden neyi alacak olarak hesap ediyorsun? İşte o yüzden Allah peygamber için ne demiştir? “Sizden hiçbir şey istemeyen peygambere tabi olun.” Neden sizden hiçbir şey istemiyor? Ne isteyebilir ki yani? Kendinde olmayan, sizde olan, hakikatte ne isteyebilir? Varlık adına gerçek, hakiki varlık adına ne isteyebilir? Varlık özünde her şeyi barındırıyor; bütün iyilikleri, güzellikleri, hayırları, hakikatleri barındıran bir şey. Sevgi mi diyorsun? Sevgi senin varlığında. Kimden sevgi dileneceksin?

Bakın “beni hiç kimse sevmedi” diyen ben nasıl bir bendir? Sevilmediğini düşünen bir bendir. Mesela ışık “beni hiç kimse aydınlatmadı” der mi? Demez. Peki sevginin kendisi olan sen. Hazreti İsa diyor “Tanrı aşktır.” Ama insanların anladığı anlamdaki duygusallığı kastetmiyoruz burada. “Tanrı aşktır” diyor. Senin varlığının kaynağında sevgi var. Aslında sen sevginin kaynağısın bir anlamda. Ama gerçek kaynak anlamında değil, mutlak kaynak o. Sen yeryüzünde izafi olarak sevginin kaynağısın. Sevildiğinde de buna hürmet edersin, saygı duyarsın, ama “kimse beni sevmedi” diye bir hikaye olur mu? Peki o zaman neye bakman gerekir o anda? “Kimse beni sevmedi” diyen, bana bak, o bana bir bak. O benim bir aslım var mı? O bir kurgudur. O bir hikayenin hayali bir öznesidir. Gerçek kendin değil. O bana bak. Onun bir hikayesi var. O diyor ki “ben görmezden gelindim, ben yok sayıldım.

Kendini Unutmak, Hikaye Başlamak

Ben önemsenmedim, işte atıyorum sekiz çocuklu, on çocuklu bir ailenin üyesiydim, farkıma bile varılmadı.” Bu nasıl bir ben? Kendinin farkında olmayan bir ben. Kendini kaybettiğinde bütün hikaye başlar. Kendini unuttuğunda hikaye başlar. Kendini hatırladığında hikaye biter. Kendini unut, hikaye başlar. Kendini hatırla, hikaye biter.

Yol, estağfurullah — (Bu bölümde bir katılımcının insanın yaratılışına dair sorusu/açıklaması yer alıyor; kayıt bu kısımda ağır derecede bozuk olduğundan aktarım özetle verilmiştir: Adem’in topraktan, balçıktan yaratılışı safhalarından ve şeytanın kendini ateşten, Adem’i topraktan sayarak büyüklük tasladığından, bunun bir çeşit “ilahi bir plan” olduğundan ve insan bünyesinde hem meleki hem şeytani unsurların bir arada bulunduğundan bahsedilmektedir.)

Burada insan dediğimiz varlık üç boyutlu bir varlık. Ama asıl varlığı, ki bu varlık mutlak varlık olan yaradandan gelir, ona aittir ve ona bağlıdır. Aslında burada insanoğlunun yaradandan ayrı bir varlığı yoktur. Ve biz ben bilincini emaneten almışızdır. Hakiki, mutlak, bize ait, bana ait bireysel bir benliğim yoktur. O yüzden ben bilincini yaradan emaneten vermiştir. Neden? Onun mutlak benini idrak etmeye bir imkan olsun diye. Mesela Allah alemi nasıl seviyor? Allah aleme nasıl merhamet ediyor? Allah alemi nasıl idare ediyor? Onu anlamak için bize ben bilincini vermiştir. Ama ondan bağımsız bir benim var mı? Ondan bağımsız bir ben yok.

O yüzden işte bizim daha önce de bahsettiğimiz “yerlerin, göklerin yüklenmekten kaçındığı” emanet — bir de sahip olduğumuz “ben bilinci”dir. “Ben” diyebilme şuurudur. Bakın “ben” diyebilme şuurudur ama bu ben diyebilme şuurunun içinde bağımsız bir ben var mıdır? Hayır. O ben diyebilme şuuru Allah’ın kendisini anlamamız, artık o bizim irfanımızla bağlantılı bir şekilde kendisini anlama imkanı olsun diye vermiştir. Şeytanın oradaki tuzağı nedir? Dikkat edin ne diyor? “Ben ateştenim, sen topraktansın. Ateş topraktan üstündür.” Kendini neyle hem tanımladığın, hem de tanımladığın şey üzerinden de kıyas yapıp üstünlük tuzağına düştü. O senin tanımladığın şey ne? Geçici olan bir şey. Hakiki olan bir şey değil ki. Geçici olan bir şey üzerinden sen kendini tanımlıyorsun. Adem’i toprakla tanımlıyorsun, kendini de ateşle tanımlıyorsun. Ne Adem toprak, ne sen ateşsin.

Peki hocam, ben diyebilme şuuru her parçada ayrı mıdır? Ben diyebilme şuuru bizim ayrı ayrı gibi gördüğümüz aslında, evet, bütün varlıklarda aslında aynıdır, nihayetinde aynıdır. Ama onun inkişafı, açılımı, açımlanması, fark edilmesi farklı farklı olur. Biz niye peygambere hürmet ediyoruz? Çünkü onun o ben emanetini tırnak içinde idrak etme ve onun üzerinden Rabbini tanıma imkanı en üst düzeydedir. O yüzden hürmet ediyorum. İşte bakın, o yüzden hanımefendinin de bahsettiği nokta üzerinden alırsam, kendinizi topraklıkla, ateşlikle, işte erkek olmakla, kadın olmakla, anne olmakla, baba olmakla, işle, güçle, yaptığınız işin niteliğiyle, kazandığınız parayla, sahip olduğunuzu zannettiğiniz sosyal itibarla, kimin sizi tanıdığıyla ölçmeyin.

Ama bakın benliklerimiz neyle tartar, ölçer kendini? Bunlarla ölçüyor. Çünkü bu tuzağa düşüyor. Muhammed kimin oğlu? Muhammed hiç kimsenin oğlu değil, Allah’ın Resulü. Sen Allah’ın kulu. O tabii hem kulu hem Resulü. Sen nesin? Sen onun kulusun. Kimsenin evladı değilsin. Kimsenin kızı ve oğlu değilsin. Kimsenin annesi babası da değilsin. Kimsenin karısı ve kocası da değilsin. Bunlar sadece dünyadaki fonksiyonlar, işlevler, olgular. Bunların da kendine göre bir prensibi, hukuku gereği vardır değil mi? Biz ne diyor ayette? Biz insanoğluna anne babasına saygılı olmayı, işte onlara yaşlılıklarında şöyle şöyle davranmasını hatırlattık, değil mi? Ama sen falan veya filanın çocuğu musun? Değilsin.

O yüzden gerçek kendini hatırlatan yol, insanın yolu, yegane yoldur. Tek yol budur. Kendini bilmeye yönelik yolculuğun senin gerçek yolundur. İster evli ol ister bekar ol, ister anneni tanı ister tanıma, ister onlar seni tanımış olsun isterse yok saymış olsun, sen varlığa aitsin. Tırnak içinde söylüyorum, “varlığın çocuğusun” — mecazi olarak söylüyorum, yanlış anlaşılmasın — ona aitsin. Bu mecazi ifadeler de bazen din dilinde yanlış anlaşıldığı için günümüze kadar bir sürü böyle gereksiz problem olur. İşte Hz. İsa’ya “niye baba dedi?” — kaynak manasında, köken manasında, yoksa biyolojik bir şey değil.

Aidiyet ve Bağın Kaynağı

Sen de ona aitsin. Bugün benlik ne yapıyor, bakın? Benlik aidiyetini unutunca ne yapıyor? Bir yere aidiyet bulmaya çalışıyor. Benlik varlığını unutunca kendini var edecek bir şey arıyor. Gerçek ben kökenini unuttuğunda köken arıyor. Bağını unuttuğunda bağ kurmaya çalışıyor. İnsanın en büyük ve en asli bağı nedir? Her şeyle bağımız kopabilir değil mi? Çünkü netice itibariyle sınırlı ve geçicidir zahiri bağlarımız. Hakiki ve manevi bağlarımız kopmaz. Ama zahiri bağlar hepsi bitebilir. Kopmayan asli, hakiki tek bağ nedir? Yaradanla olan bağındır. Eğer onu unutmazsan, neyi unutursan unut, bir problem değildir. Onun farkındaysan hiç kimse senin farkında olmasa da problem değildir. Kimseye de küsmezsin. İnstagram’da, Facebook’ta da kimse benim farkıma varmadı diye hikayelerini türetmezsin. “Değerini bilmeyen insanlara fazla değer verme” diye hikayelerin içine hapsolmazsın.

Yaradan’ı gerçekten tanıdığınızda hiçbir tuzağa düşmeyeceksiniz. Bir sabah kalktığınızda bütün dünya size saygı duyuyor, ertesi gün bütün dünya size küfür ediyor, sizin kalbinizde en ufak bir kıpırdama olmaz. Bu umursamamak değildir. Bu tam bir farkındalıktır. “Evet bugün kalktım, herkes bana hürmet ediyor. Ertesi sabah kalktım, herkes küfrediyor.” Deneyim ilginç bir deneyim. Bu kadar. “Kendini kötü hissetmez misin?” Hangi kendim? Kendin dediğin şeyi bir arasana, bir baksana, nasıl bir kendilik bu.

Kendin dediğin… onun için “kendim” ve “ben” çok mukaddes kelimelerdir. Mukaddes olanı psikolojik benliğin önüne atmayın. O onu kapıyor, kendine mal ediyor, başlıyor “ben işte annem beni, babam beni, arkadaşım beni, kardeşim beni” diye. Bak o “ben” mukaddes bir şey. Onu kenara koy, onsuz anlat bana şimdi. Ne anlatırsın? Dersin ki şu oldu, bu oldu, şöyle oldu, şöyle oldu. Sonra araya tekrar “ben”i almaya çalışırsın. “Ben böyle hissettim, böyle düşündüm.” Bak gene beni ne yaptın? Psikolojinin içine sıkıştırdın. Psikolojinin ve bedenin “ben”i yoktur aslında. Deneyimi vardır. Bakın bedenin kendi tabiatı vardır; sağlığı vardır, hastalığı vardır, büyümesi vardır. Tırnak içinde belli bir yaştan sonra boyunuz küçülür değil mi? Bu neyle ilgilidir? Bu bedenin hikayesidir. Psikolojinin de hikayesi vardır. Biriyle oturursun, der ki “seni beğendim.” Bir başkasıyla oturursun, “senden nefret ediyorum” der. Problem edecek bir şey var mı? Üzerinde yoktur. Ama o mukaddes olan “ben” ve “kendim” kavramlarını bedene, psikolojik düzeye kaptırırsam çok mukaddes bir şeyi bedenin ve psikolojinin önüne atmış olurum.

Peki şunu da hatırlayın, insanlar sizi kim olarak tanımlıyor? Bakın bu da önemli bir tuzaktır. Hani bir hikaye vardır ya, bu güzel, hoşuna gider, son olarak bunu anlatmış olayım. Bir tavuk kendini darı zannediyormuş, arpa yani. Korkuyor tabii, işte o tavuktan kaçıyor, o horozdan kaçıyor, çünkü onu yiyebilirler. Neyse psikoloğa gitmiş, akıllı bir psikologmuş. Demiş ki, işte anlatmış, “sen darı değilsin” falan filan, “sen tavuksun” falan. Neyse inanmış. “Güzel şey” demiş. “Onlar” demiş, “benim darı olmadığımı biliyorlar mı?” demiş. Şimdi bu hoşuma giden bir hikayedir. Şimdi sen gerçek kendini bildiğinde egon sana şunu sorar: “onlar da senin kim olduğunu biliyorlar mı?” Bırak bilmesinler. Senin bilmen sana yeter. Birilerinin seni Allah’ın kulu olarak, ona bağlı, ona ait biri olarak algılayıp algılamaması senin problemin değil. Sen kendini biliyor musun?

Ama bakın psikolojik benlik öyle sahtekardır ki, bir gün “kendimi bileceğim, herkese bunu ispat edeceğim” demeye kalkıyor değil mi? Gerçi kendimin bir ispatı yoktur. İspat etme ihtiyacı asla yoktur. Allah sizi birilerine ispat ediyor mu? Yok. Kendini ispat ediyor mu? Yok. Sizin kendinizi ispat etmeye ihtiyacınız var mı? Yok aslında. Peki içeride bir şey kendini ispat etmeye çalışıyor mu? Var. Bırak, o ne hali varsa görsün. Onun kendi halini bırak. Güzel. En güzel ol, en güzel ol. Evet. Kendi öz benliği üzerine yönelmiş keskin ve derin bir bakıştır. Eyvallah. Eyvallah. Eyvallah. Teşekkür ediyorum arkadaşlar.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): “Ölümü ve hayatı yarattım, ta ki hanginiz güzel eylemde bulunacak (diye)” mealinde bir ayete atıf (sure adı belirtilmemiş — Mülk Suresi’ndeki “hanginizin daha güzel amel edeceğini sınamak için” ayetiyle örtüşen bir mealdir, ancak anlatıcı sure adını zikretmemiştir). Kur’an’da geçtiği belirtilen, Hz. Yusuf’un “az bir paha ile satılması”na dair ayete atıf (Yusuf Suresi olduğu anlatıcı tarafından açıkça söylenmiştir).

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş

Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.