Ben Hissi ve Duygularla Özdeşleşmeden Ayrışma
Kısa Özet
İsmail Acarkan bu sohbette “ben” dediğimiz şeyin aslında bir duygu, düşünce veya davranış örüntüsüne yapıştırdığımız sahte bir kimlik olduğunu anlatıyor. Çocukluktan itibaren oluşan sahte ben kalıplarını (sevilmeyen biriyim, yetersizim, güçlü olmalıyım vb.) fark edip onlarla özdeşleşmeden gözlemlemenin (ayrışmanın) öneminden söz ediyor. Sohbet, hikayesiz bir hayatın ve gerçek benin, ancak kattığımız bu sahte kimlikleri bırakarak ortaya çıkacağı vurgusuyla sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Bir duygu, bir düşünce, bir davranış tarzı “ben” olamaz; ben idrakini bir şeye verdiğimizde kendimize yazık etmiş oluruz. - Gerçek aydınlanma, “aydınlanmak isteyen benliğin” ortadan kalkmasıyla gerçekleşir; biz kendimize bir şey katmayacağız, kattığımız şeyleri çıkaracağız. - İnsan hatıralarının veya yaşadıklarının toplamı değildir; gerçek hayat, hikayeniz olmadığı andaki hayattır.
Ben Hissi Neyin Üzerine Kuruluyor?
Daha önce de yaptığımız bazı konuşmalarda ben hissinin, ben algısının nerede konumlandığına dikkat etmemiz gerektiğinden bahsettik. Yani ben derken ne diyorum? Neye ben diyorum? Dikkat ettiğinizde orada aslında bir duygu, bir düşünce, bir davranış örüntüsü olduğunu göreceksiniz. Eğer ben dediğim şey bir duygu, bir düşünce, bir davranış alışkanlığı veya örüntüsü ise o zaman ben her an değişen bir şeyim demek durumundayız aynı zamanda. Bu böyle midir? Yoksa aslında bağımsız olan, yani düşünceden, duygudan ve eylemden bağımsız olan bir ben algısı var da biz o ben algısını düşüncelere, duygulara ve davranışlara mı yapıştırıyoruz?
Bunu irdelememiz gerekiyor ki aslında hiç şüphe etmeden ne kadar çok “ben” ve “kendim” kelimelerini duygularımıza, düşüncelerimize ve davranışlarımıza yapıştırdığımızı göreceğiz. Mesela “kendimi ifade edemiyorum.” Bunu dediğimde ben neye ben diyorum? Bir duygu mu, bir düşünce mi, ifade edemeyen olarak kendimi hissettiğimde ben gerçekten o ben miyim? “Kendimi bir türlü ifade edemiyorum ve bundan çok muzdaribim” dediğimde ben aslında neye yapışıyorum ve ona ben diyorum? Ve o gerçekten ben mi? Ona tutunduğunda tabii ki o oluyorum. Bakın, kişi kendisi için ne düşünür ne hissederse o olur. Olgusal düzeyde bu böyledir. Ama gerçekte o muyum?
Mesela bir yetersizlik duygusuyla ömür boyu yaşayabilir miyim? Eğer tutunursam yaşarım. Ömür boyu kendimi yetersiz hissederek, beceriksiz hissederek, hayatta hiçbir şey yapamamış biri gibi hissederek veya yeterince verimli olamadığımı düşünen biri gibi kendimi hissederek ömür boyunca bununla yaşayabilirim. Ve biz o sahte ben duygusuyla… Aslında ben sahte değildir. Ben ilahi bir imkan ve lütuftur; insanoğluna “ben” diyebilme bilinci. Fakat ben idrakini bir şeye verdiğinde o zaman kendine yazık etmiş olur. Yani ben gerçektir ama “ben şuyum” veya “buyum” dediğimde bu gerçek değildir. Bir duygu ben olamaz, bir düşünce ben olamaz, bir davranış tarzı ben olamaz.
Kendimizi Tanımlayan Tuzaklar ve Gözlemleme
Hele hele bunlar kendimizi tanımlayan birer tuzaktır: mesela diyelim ki “ben sevilmeyen biriyim”, “takdir görmeyen biriyim”, “onaylanmayan biriyim”, “başarısız biriyim” diye düşünüyorsak, dikkat edin, bunlar hayatımızı gereksiz yere alt üst edebilir. Bir insan anne veya babasına kendini ispat etmek, kabul ettirmek veya onlara rağmen tek başına var olabileceğini ispat etmek için bir ömür geçirebilir. Ama hiçbiri senin yükün değildi aslında. Hiçbiri senin yükün değildi ama sen onları yüklendin, onların yükünü de ömür boyu taşımış olabilirsin.
Diyelim ki böyle bir şey yaşadın, şimdi bunu duydun; bu sebeple başka bir benlik devreye girip “ben ne kadar boşa geçirmişim hayatımı” diyebilirsin. Bu da bir ben. “Bunları daha önceden duysaydım ne kadar iyi olurdu, o zaman hayatım bambaşka olurdu” diyen de bir ben. O yüzden böyle bir hafta falan kullandığınız “ben” kavramına dikkat etseniz ve o ben hissini oradan çekip alsanız. Kenarda dursun. Peki ben ne o zaman? Bir süre bir şey demeyin. “Ben ne”, “benim ne olduğumu” da düşünmeyin. Veya bene cevap, benim ne olduğuna cevap vermeye de çalışmayın. Bu sizi özgürleştirebilir. Bu sizi serbest kılabilir. Neyden? O duygu durumlarından.
Evet, mesela “yapabilirsek” diyen de bir ben değil mi? Mesela onu bıraktığında daha da özgürleşebildiğini hissedebilirsin. Ama bakın zihin sürekli “yapabilir miyiz? Yapabilsek çok iyi olur. Keşke yapabilsek” der. Ne yaptı zihin? O yüzden büyük bilgeler sessizlik kavramına önem verir. Yani sessiz kal. Daha doğrusu bu aslında neyin sessizliği? Zihnin sessizliği. Yani zihin konuşmaya çalışıyor, seni kendi şeyine, enerjisine katmaya çalışıyor.
Onaylamamak kâfi arkadaşlar; bakın mesela hoşlanmadığımız bir duygu durumunu, bir düşünceyi bastırmaya, görmezden gelmeye, yok saymaya gerek yok. O sadece bir duygu durumu. Bunu kendi içinizde daha iyi anlayabilmek için bir çocuğa benzetebilirsiniz. Veya bir kağıdın üzerinde yazılı bir şey gibi düşünebilirsiniz. Diyelim ki şurada bir kağıt var, “seni sevmiyorum” diye bir yazı yazıyor. Bu kağıt burada durabilir mi? Bir mahsuru var mı? Yok aslında, değil mi? Ama “istemiyorum, bunu görmek istemiyorum” dediğim anda o kağıt beni rahatsız eder. O yüzden içeride kimin neyden rahatsız olduğuna bakın. İkisini de gözlemleyin. “Ben bunu ne yapacağım” diyeni de gözlemleyin. “Ben bu duyguyla ne yapacağım” diyeni de gözlemleyin. “Bu düşünceyle ne yapacağım” diyeni de gözlemleyin.
Onu gözlemleyebildiğiniz, yani o sizin yargıda bulunmadığınız, herhangi bir suçlamada bulunmadığınız, rahatsız olmadığınız bir yerden gözlemlendiğinde buna gözlem diyebiliriz. O duygudan rahatsız olan var mı? Yok. Sadece o duyguyu gözlemle. O duyguyu bastırmak isteyen var mı? Yok. Varsa onu da gözlemle. Yargılayan, suçlayan bir şey varsa onu da gözlemle.
Çocukluktan Gelen Sahte Ben Kalıpları
Bunu anlamak noktasında şunu düşünebiliriz arkadaşlar: Bizler çocukluktan itibaren oluşmuş ben kalıpları tarafından yaşanan bir hayat olarak artık algılanıyoruz kendi tarafımızda. Çocukluktan itibaren oluşmuş sahte ben kalıpları tarafından… Mesela diyelim ki çocukluğunuzda biraz yalnız kaldınız, biraz size ilgi gösterilmedi, biraz eleştirildiniz, suçlandınız veya düşünün istenmeyen bir çocuk olduğunuzu duydunuz. Şimdi bunun problematik bir özelliği var mı aslında? “Annem babam beni istememiştir. Annem beni düşürmek için çok çaba göstermiş.” Tamam. Ne olabilir? Bu neyi anlatıyor? Bu bana dair bir şey anlatıyor mu? Yok, böyle bir şey yok, bana dair bir şey anlatmıyor. Kime dair bir şey anlatıyor? Anne babaya dair bir şey anlatıyor. O yüzden ben hissi kadar insanın tuzak düşüncelerinden daha güçlü bir şey olmadığı söylenebilir. Ama ben hissinin kendisinde problem yok. Ben hissini bir yerlere verdiğimiz için problem oluyor.
Yani sürekli bu ben hissini ya bir sosyal ilişki örüntüsüne veriyoruz. “Ben önemli bir insanım, saygı duyulan bir insanım. Beni insanlar çok sever. Beni insanlar dinler, önemser. Hiç kimse dinlemese de eşim beni çok sever, o bana yetiyor” falan dediğimde ne yapmış oluyorum ben? Yanlış bir yere o çok kıymetli, kutsal ben bilincini, hissini vermiş oluyorum. O yüzden kadim öğretilerde “beni inceleme” veya “beni araştırma” çabası adı altında bir çalışmadan söz edilir. Yani beni araştır. Geçici olmayan, sınırlı olmayan, doğmayan, ölmeyen, birisinin azaltamadığı, birisinin arttıramadığı, hiçbir ilişkinin arttıramadığı, hiçbir ilişkinin azaltamadığı, hiçbir sevilmenin arttıramadığı, hiçbir nefretin azaltamadığı böyle bir beni araştır. Aslında hepimizin gerçek beni, bu hiçbir ilişkinin arttıramayacağı, hiçbir ilişkinin de azaltamayacağı bir şeydir. Eşim benden nefret ediyormuş, on yıldır saklamış olabilir. Sıkıntı var mı? Yok. On yıldır ne var? Ama insan buna nasıl dayanır? Kim dayanamaz? Kendini birisi üzerinden tanımlayan bir benlik dayanamaz, değil mi? O yüzden benlik hissini neye verdiğinize dikkat edin.
Arzulayan Ben ve Sahiplenmenin Esareti
Mesela “ben bunu sevmem”, “ben bunu sevmem”, “ben bundan hoşlanmam”, “bundan hoşlanmam” diyorsak, biraz durun mesela. Sevip sevmemekten biraz esnetmek gerekir. Ama yapışırsanız bir şeye “bunu seviyorum, bunu sevmiyorum, bunu istiyorum, bunu istemiyorum” derseniz o zaman ben ne olmuş oldum? Arzulayan ben. Ya bir şeyi kendine ait kılmaya çalışıyor ya da uzak tutmaya çalışıyor. Kim bu? Mesela bir bakın orada, bu kim, bu nasıl bir şey, bunun altında yatan şey ne, arzusu mu, korkusu mu, arayışı mı, ne bu, neyin peşinde, neden kaçıyor? Mesela neye en keskin reaksiyonu veriyorsunuz? En sert tepkiyi nerede veriyorsunuz? Oraya bakın; orada sahte varlık algınızı göreceksiniz. Çünkü orası sahte bir şekilde üretilmiş bir ben algısıdır.
Ve bakın bu bir his aslında arkadaşlar; dikkat edin, bu bir his, ona “ben” dediğiniz için o “benim hissim” haline dönüyor. Mesela şu üzerinde giydiğim bir ceket, giydiğimde benim ceketim gibi görünüyor ama aslında bu gene bir ceket değil mi? Benim ceketim, ben giydiğim durumda benim ceketim gibi görünüyor. Ama aslında o bir ceketten ibaret. Duygularınız da böyle. Bu bir duygu. O duyguya yapışmak “benim duygum, benim hikayem, benim varoluş serüvenim” demektir. “Benim” dediğinizde bakın bu sadece bir sahiplenme değildir. Aynı zamanda sahip olunma durumudur. Yani “ben” dediğiniz şey sahip olduğunuz bir şey değil; size sahip olan bir şey. “Benim duygum” dediğin duygu, senin sahip olduğun bir duygu değil; seni sahiplenen bir duyguya dönüşür. Ve birisi o duyguyu eleştirdiğinde seni eleştiriyor anlamına gelir. Halbuki o bir duygu durumudur. O yüzden sahip olduğunu düşünmek aslında bir başka açıdan esir olmanın bir diğer adıdır sadece. O yüzden sufiler ne der? Hiçbir şey ona sahip olamaz, o da hiçbir şeye sahip değildir.
Mesela “benim itibarım” dediğin zaman ne olur? Sen itibarının bir parçasısın. Sen o itibar tarafından tanımlanıyorsun. İtibarın yerle bir olduğunda ne olur? Sen de yerle bir olursun. Çünkü o senin itibarın, ama senin sahip olduğun bir şey değil aslında o; senin ait olduğun bir şey. O yüzden sahip olduğunuz şeye ait olursunuz. İşte bu noktada yaşadığımız hayatın içinde bazı şeyler bizi kendi içine çekiyor. Bir duyguda, bir düşüncede, bir davranış tarzında kaybolup gidiyorsun; bir arzuda, bir korkuda, bir beklentide. Mesela “hiçbir beklentim gerçekleşmedi”, ne var bunda? Ama “benim beklentilerim var” diye yapışırsan o beklentiye, o zaman o beklentiye ait olursun; beklentisi gerçekleşen bir nesneye dönüşürsün veya beklentisi gerçekleşmeyen bir nesneye dönüşürsün.
Beklentisi gerçekleştiğinde mutlu, beklentisi gerçekleşmediğinde mutsuz olan bir varlık olarak mı yaratıldın? Böyle bir varlık mısın? Ama “bu beni mutlu ediyor, bu beni mutsuz ediyor” diye o duygulara yapışırsan o duygulara ait olursun. Bir ilişkide muhatabını kendine ait görürsen ona bir başka açıdan bağımlı olmuş olursun. Ailelik dediğimizi kendiliği kontrol etmek anlamında kullanıyorsun, değil mi? O duyguların kontrolüne geçmek anlamında. Yani biz bir anlamda kendimizi bir şeyle tanımlıyoruz. Sen bir şeyle kendini tanımladığında o oluyorsun. Bakın, ben bir duyguyu yaşıyor, deneyimliyor olabilirim. Bu bir duygudur ama o duygu muyum? Değilim. O duygu üzerinden kendimi tanımlıyor muyum? Hayır. Ama bugüne kadar böyle mi yaşamışız? Tabii ki böyle yaşamışız.
O yüzden ayrışma dediğimiz şey, yani özdeşleşmeyi fark edip ayrışabilme dediğimiz şey, böyle konuşup da halledebileceğimiz basit bir durum değil. Çünkü biz duygu, düşünce ve davranış durumlarından kendilik tanımına düşmüşüz. Yani düşünce, duygu ve davranış kalıpları üzerinden kendimizi tanımlar hale gelmişiz. Böyle bir serüvenimiz var, değil mi? İşte “ben seviyorum, ben korkuyorum, ben arzu ediyorum, ben nefret ediyorum” — üretmiş miyiz bunları? Üretmişiz. “Ben kendimi şöyle değerli hissediyorum, böyle değersiz hissediyorum. Bu bana keyif veriyor, bu bana vermiyor” diye tanımlamış mıyız? Bunun üzerinden kendimizi tanımlamış mıyız? Tanımlamışız. Peki bundan bir cümleyle kopma imkanın var mı? Bu kadar kolay değil. Bunun üzerinde çalışman gerekiyor. Tekrar tekrar o ayrışma becerisini kazanman gerekiyor. Bu, duygulara, düşüncelere ve davranışlara kendimizi kapatmak değil bakın.
Ayrışma Çabası ve Sabır
Yine su örneğini vereceğim. Mesela suyun birçok şekil almasını düşünün. Su birçok şekil alır ama şekli yoktur. Mesela onu dikdörtgen şeklinde dondursanız o dikdörtgen bir şekil alır. Ama “ben dikdörtgenim” der mi? Hayır. Ben eylemde bulunurken de eylemin üstündedir. Bir duygu hissederken de duygunun üstündedir. Bir şeyi düşünürken de o düşüncenin üstündedir. Ama bunu bizatihi deneyimlememiz gerekiyor. Buna engel olan şey ne? Otomatik kalıp.
Mesela şöyle düşünün: karşınızdaki 10 kişiden her biri sizden teker teker nefret ediyor. “Senden nefret ediyorum, senden nefret ediyorum” diye 10 kişi size bunu dedi. Bir bakın, bu cümleler kim tarafından algılanıyor, hangi benlikler tarafından nasıl hissediliyor, nasıl algılanıyor, nasıl yorumlanıyor? Evet, onları gözlemleyin ama ayrışmaya çalışın. Kolay kolay anlaşılan bir şey değil. Ama gözlemlememiz gereken bir durum olduğunu önce kabul ediyoruz. Gözlemlemen demek o çatlasa da sen hiç etkilenmiyorsun demektir. Bakın onunla kavga da etmiyorsun ama, ona kafa da tutmuyorsun, onunla savaşmıyorsun; onu gözlemliyorsun. Yetişkin bir insanın bir çocuğu gözlemlemesi gibi. Yani biraz zihninize yakınlaştırmak için söylüyorum. Mesela bir çocuk görüyorsunuz, çocuk karıncadan korkuyor. Sen onun korktuğunu görünce sen de korkuyor musun? Hayır. “Korkma” diye ona öfkeleniyor musun? Yok. Diyorsun ki “çocuk çok korkmuş, ben değil ama.” Anlatabildim. Ayrışma böyle bir şey. Ama ayrışamadığınızı önce görmeniz de gerekecek.
Ayrışamadığınızı görüp ayrışmaya çalışmak. “Çalışıyorum, olmuyor. Ne yapacağım?” O zaman “ayrışma mı” diyelim? Ayrışmaya çalışacaksın. Ayrışmaya çalışmaya devam edeceksin. Basit bir şey. Hemen zihin ne yapacak? Soru soracak: “Ne zamana kadar?” Ölünceye kadar. Ya sen öleceksin ya o benlik ölecek; ikisinden biri, artık kim ölürse. Anlatabildim mi? Sakin bir şekilde. Çünkü bakın “ayrışmam gerekir” demek de bir özdeşim oluşturuyor. “Ayrışmam gerekir” değil; ayrışmaya çalış sadece. Sadece çalışma yap. Mesela hep veriyorum bir bebek örneğini: bir bebek emeklemeden yürümeye geçerken “yürümeliyim, yürüyeceğim, göreceksiniz yürüyeceğim” falan diyor mu? Yok yani. Ama çalışıyor çocuk doğal olarak. Güç bulunca ayağa kalkmaya çalışıyor. Bu kadar basit bir şey yani.
Çünkü bakın öbür türlü “ayrışmalıyım, ayrışmaya çalışıyorum, ayrışamıyorum” derseniz oradan da bir benliğin ortaya çıktığını göreceksiniz. O da sahte bir şey. Sonra bir başka benliği tetikleyeceksin: “ayrışamazsın, ayrışamıyorsun, olmuyor.” O zaman bırak. Neden? Çünkü o benlik uğraşmak istemiyor artık; çünkü yoruldu, çünkü ümidi azaldı, çünkü başarısız oldu. Peki ne yapacaksın? Ömür boyu ayrışmaya çalışacaksın. Ayrışmanı engelleyen bir şeyler varsa içeride ona bakacaksın. Ayrışmanızı engellemeye çalışan benlikler olur bazen; mesela güçlü olmak istersin, zayıf bir benlik hissedersin, ondan ayrışamazsın çünkü o an güçlü olmaya çalışan bir benlik devreye girer. Yetersiz olduğunu hissettiğin bir benlikle güçlü olmayı arzu eden biri olarak ayrışabilir misin? Hayır, ayrışamazsın. Neden? Çünkü yetersiz olduğunu hissetmek istemiyorsun; onu alt etmek istiyorsun. Halbuki aslında alt edilecek bir şey de yok ki. Biz gölgelerle savaşıyoruz. Bunu unutmayın arkadaşlar, gölgelerle savaşıyoruz. Gölgeye canlılık veren, bizim onu onaylamamız veya kendimizi orada hissetmemizdir.
Nefis, Gölgeler ve Kim Benim Adıma Yaşıyor?
Gölgeyle savaşmaya gerek yok. Nefis ne zaman bir güce sahiptir? Sen onunla özdeşleştiğinde veya kendini o zannettiğinde. O olmadığını fark ettiğinde sönüverir. Ama o olmadığını fark etmek çalışmayı gerektirir. Mesela öyle bir ben bilincinde farkındalığın gelişir ki bütün dünya nefret etse veya bütün dünya sana hürmet etse senin varlığın açısından bir fark olmadığını algılarsın. Bu, ama umursamamak değil, kayıtsızlık değil, gözünü kapatmak değil; her şeyi çok objektif duyuyorsun. Ama onların söylediği anlamda bir ben algın yok. Mesela geçen Ahmet dedi ki “senden nefret ediyorum.” Ne hissettim, diyelim? Yani düşündüm; dediği şeylerin hiçbir geçerliliği, anlamı ve yerindeliği yok. Niye öyle düşündüğüne belki üzülürsün; onun adına üzülürsün, bakın kendi adına değil. Niye kendini bu kadar mağdur ediyor? Niye bu kadar nefret dolu? Değil mi? İçeride “benden nasıl nefret eder, bu kim ki, kendini ne zannediyor, kimmiş ki o benden nefret ediyormuş” böyle bir şey yok ki mevzuyu alıp işlesin.
O yüzden neye dikkat etmemiz gerekiyor? Hangi sözü, hangi duyguyu, hangi düşünceyi kim alıp işliyor? İçeride dışarıdan gelen bir şeyi kim alıp işliyor? Ve ben olmayayım? Benim adıma kim alıp işliyor? Kim benim adıma konuşuyor? Kim benim adıma hissediyor? Kim benim adıma düşünüyor? Kim benim adıma eyleme geçiyor? Kim benim adıma bu kadar çok manipülasyonu yapıyor? Bunu gördüğünüz zaman büyük bir değişim meydana gelecektir. Kim sizin adınıza yaşıyor? Kim sizin adınıza hareket ediyor? Kimin gerçek dışı acılarını, kederlerini, üzüntülerini taşıyorsunuz? Kimin komplekslerini taşıyorsunuz? Kimin travmalarını taşıyorsunuz? Ve onlar gerçekte var mı? Aslında gerçekte yok. Ama ne zaman bunu anlayabilirsin? Tamamen o duygular, düşünceler olmadığını anladığında ayrışabilirsin. Ama o kadar özdeşsin ki onlardan ayrı bir şey düşünemiyorsun; “hadi o duyguyu bırakayım, bu duyguyu bırakayım ama mutlaka bir duygu olmalı” diye düşünüyorsun veya “tamam hadi onu bırakalım, onu da bırakalım ama ben güçsüz olmak istemiyorum” diyorsun; bak ona yapışıyorsun. O senin en büyük tuzağındır.
Orada eğer dikkat ederseniz her birimizin büyük tuzakları vardır. Birisi için bu, sevilmediğinden yana kendini yetersiz, eksik hisseden bir benlik olabilir. Yeterince başarılı olamamış olmaktan yana bir yetersizlik veya bir hedefe ulaşamama noktasında onun üzerinden kendini tanımlayan bir benlik olabilir. Tırnak içinde rahatlık, huzur arayan bir benlik olabilir. Her şeyin istediği gibi olmasını hayal eden bir benlik olabilir. Bunu gözlemleyerek keşfedeceğiz. Nerede böyle güçlü bir benlik hissi var? Nereyi bırakmakta zorlanıyorsun? Nerede en yüksek reaksiyonu veriyorsun? Nerede travmatize olmuşsun? Bunu sorgulayabildiğinde o zaman neyin üzerinde çalışabileceğini de anlayabilirsin. O yüzden çalışmak, insanın kendi üzerinde çalışması hayatın içinde olur. Hayatın içinde çalışacağız. Neden? Çünkü hayatın içinde onlar tetiklenecek. Hayatın içinde o tetiklenmelerde sen gözlemleme ve ayrışabilme çalışması yapacaksın. Yoksa manevi olgunluk, değişim, her şeyin ihtiyaç duyduğumuz gibi olduğu bir zamanda ve zeminde olmaz. Bakın bununla ilgili kutsal metinde çok örnek vardır; başlı başına Hazreti Yusuf kıssası bir örnektir.
Korku, Muhtaçlık ve Gerçek Evliyalık
Kendi imajınızdaki ben ve başkalarının zihnindeki ben yıkılmalıdır. Yıkılmadığı müddetçe gerçek kendinizi keşfedemezsiniz. Kendi imajınızdaki ben ve insanların zihnindeki benlik algınız, sizin probleminiz değildir. “Kendi zihnimdeki ben” — o kadar. Bu zihindeki bir hikaye. Bunun anlamı ve değeri bu. Mesela “ben şöyle olmak istiyorum, bu olmak istiyorum, önemsenmek istiyorum, başarılı olmak istiyorum, huzurlu olmak istiyorum.” Bunlar sizin zihninizdeki benlerdir. Ve bunları fark etmek ne kadar mümkün olursa kişi o kadar ayrışabilir. Bir de başkalarının zihnindeki benin yıkılması gerekir. İnsanlar size lanet okusun, küfür etsin, bağırsın, nefret etsin diye çaba göstermenize gerek yok. İnsanların ister olumlu ister olumsuz anlamdaki algıları sizi etkiliyor mu, etkilemiyor mu? Mesela gözlemleyin, internette sanal alemdeki konuşmaları; insanlar birbirlerini ne kadar çok övüyorlar, ne kadar çok birbirlerini onore ediyorlar; bakın hepsi o sahteliği arttıran şeyler. O yüzden sufi öğretilerde, kadim bilgeliklerde kişinin kendisine dair kendi zihnindeki imaja vurgu yapılır. Çünkü o sahte bir şeydir. Bir gerçekliğe dayanmaz. Ya bedene dayanır, ya ilişkilere dayanır, ya yapıp ettiklerine dayanır, ya duygu dünyasına dayanır. Bu illa olumlu olacak diye bir kural değil, olumsuz olacak diye de bir kural değil; ikisi de olabilir.
Kişinin kendisiyle ilgili her türlü imaj, her türlü imajinasyon sahtedir. Yani yaşadığınız olaylar, hissettiğiniz duygu durumları — çıplak olarak sadece o duygu durumları ve olaylar sahte değildir; ama onların üzerine bina ettiğiniz benlikler sahtedir. Mesela “ben şu okulda okudum, şu anda şurada eğitim görüyorum, şu anda şöyle bir iş yapıyorum” — bununla özdeşleşmezsen problem değil, ama kendini onunla tanımlarsan sorun olur. Mesela farz et ki diplomanı aldılar veya öyle bir memlekete düştün ki hiçbir diplomanın geçerliliği yok. Uçakla bir yolculuk yaptın, bir adaya düştün, adada kimse okumuyor, okuma yazma yok, çantada bir dolu diplomalar, sertifikalar var. Bir kırılma olur mu acaba? Bir bak bakalım, bir tasavvur et, bir hayal et. Neyi kaybettiğinde çok büyük bir şey kaybetmiş hissediyorsun? Ve bir bak ona: o sen misin? “Öldüğümde” diyorum. Ne öldüğünde? Beden. Peki beden miyim? Bir bak bakalım.
İşte birisi “güzelsin” deyince mutlu oluyorsun, “çok çirkinleşmişsin” deyince “öyle mi ya” bir şeyler oluyorsun; bir bak bakalım oraya. Orada bir hikaye dönüyor mu? Dönüyorsa o hikayenin gözlemcisi ol. Ve o ben hissi oradan ayrılmadıkça asla manevi bir dönüşüm, aydınlanma, farkındalık gerçekleşmez. Asla gerçekleşmez. Bunu unutmayın. Çünkü aydınlanma gerçek benim ortaya çıkmasıysa, sen ben hissini başka yerlere veriyorsan nasıl aydınlanacaksın? Böyle bir şey olabilir mi? Olamaz. O yüzden kim benim adıma içeride taht kurmuş, kim benim adıma düşünüyor, kim benim adıma hissediyor, kim benim adıma yaşıyor; bunu görmek durumundayım. Ve oradan ayrışmak durumundayım. O yüzden özellikle negatif duygulara, negatif düşüncelere daha dikkat edin. Pozitiflere de dikkat edin ama negatifler daha büyük tuzaklardır.
Bakın kendinizi bastırın demiyorum; dikkat edin ve onların dolduruşuna gelmeyin. “Kendimi şöyle hissediyorum” — bir durun yani, bunu kim hissediyor? Tabii hemen “ben” demeyin. Şöyle şöyle bir durum yaşandığından dolayı kendini değersiz hisseden, kendini başarısız hisseden, kendini mutsuz hisseden bir şey var. Bakın içerideki hikayenin önce çerçevesini keşfetmek durumundayım. Onun başına ağıt yakmam gerekmiyor. Onun korkusuyla korkmam gerekmiyor. Onun heveslerini gerçekleştirmem gerekmiyor. Bir ömür boyu bir şeyin korkusunu duyabiliriz, değil mi, eğer buna dikkat etmezsek. Hepimizin mekanik kişilik düzeyinde korkuları var; o korkulara ben bir ömür boyu bağlanmak durumunda değilim ki. İçeride bir şey korkutuyor; mesela benim hayattaki en temel korkularımdan biri hasta olup birilerine muhtaç olma korkusuydu, yılda birkaç defa beni meşgul ederdi. Sonra işte “Allah’a güveniyorum” falan diye, “beni namerde muhtaç etmezsin” gibi tamponlar koyuyorum falan. Sonra bir gün dedim ki, bundan korkan kim; bu korku tarafından hissediliyor. Benim varlığım bedene veya o bedene bağlı bir ilişkiye ait değil ki. O farkındalık gerçekleştiğinde artık öyle bir korkuyu hiçbir zaman taşımadım. Ama bir ömür boyu böyle bir korkuyu duyabiliriz. Bir de asil bir korku gibi gözüküyor, değil mi? Kimseye muhtaç olmama arzusu; hele hele namerde muhtaç olmayayım. Hoş bir şey, kötü de gözükmüyor yani. Ama niye bu korku tarafından sürekli manipüle ediliyorsun, korkutuluyorsun? Buna gerek var mı? Aslında yok. Ama bir benlik, eğer onu görüp iptal etmezsen, bir arzuya benliğini teslim ediyorsun demektir: “Ben böyle olmak istemiyorum, kimseye muhtaç olmak istemiyorum.” Bir, bu kim? İki, gerçek sen muhtaç olur musun?
Mesela bizde bazı klasik metinlerde birisini dilencilik yapmaya, yani insanlardan bir şey istemeye bazen yöneltirler. Aslında onun altında yatan şey nedir? O, birilerine muhtaç olmaktan rahatsız olan, birilerine muhtaç olmaktan dolayı ağır derecede kendine mutsuzluk üreten, birine muhtaç olmaktan rahatsız olan o benlikle yüzleşmektir. Amaç budur örnek olaylarda; çünkü bu sahte bir şey, o sahteliği fark etmediğiniz müddetçe ömür boyu o benlik “ben kimseye muhtaç olmak istemem” der. Özünde zaten değilsin ama sahte bir şey üzerinden bunu yapıyorsun. Ruhsal özümüz zaten hiçbir şeye muhtaç değil. Muhtaç olan bedenin olabilir, muhtaç olan biyolojik bir şey olabilir. Muhtaç olan sen değilsin. Ama sen kendini onunla özdeşleştirmişsin. O yüzden o tuzağı yaşıyorsun. O yüzden hayatı benim adıma kim yaşıyor? Bunu sormak durumundayım. İşte eğer bunu sorgulamazsak Freud’un dediği noktaya oluruz. Nedir o nokta? Arzu ve korkudan ibaret oluruz. Psikolojik hayat, hakikaten de arzu ve korkulardan ibarettir.
O yüzden ayette dikkat edin, Allah’ın velileri için korku ve hüzün yoktur deniyor. Ama bizim burada maksadımız tırnak içinde “evliya olmak” değil, içimizdeki evliyayı açığa çıkarmak. Evliya olmaya çalışmıyoruz. Evliya içimizde Allah’ın üflediği ruh, bir anlamda; sen onu açığa çıkaracaksın. O, herhangi bir kibir, sahiplik arzusu duyan bir yapıya sahip değil. O yüzden ermişler bizim zannettiğimiz gibi egolarının üzerinden keyif süremezler yani. Bize şimdi evliyalık verirse egomuz ne biçim keyif sürer, değil mi? Böyle birkaç ibadet de yapmış olsa “biz boşuna gelmedik kardeşim buraya” falan da deyip böyle oradan bir şey alıp götürecek. Değil mi? Böyle bir şey yok yani. Gerçek hakiki anlamda evliya olmak, senin evliya olman değil zaten. O, içindeki Allah’la tanımlayamayacağımız bir yakınlık hisseden, tanımlayamayacağımız bir yakınlığı olan özünün açığa çıkmasıdır. O olduğunu anlamam. O yüzden gerçek aydınlanma, aydınlanmak isteyen benliğin ortadan kalkmasıyla gerçekleşir. Biz kendimize bir şey katmayacağız; kattığımız şeyleri çıkaracağız. Gereksiz yere kendimizi tırnak içinde görünür, etkili, fark edilir kılmaya çalışmak adına kattığımız şeyleri bırakacağız. Çünkü onlar ben değilim; onlar yükler, gereksiz yüklerim. Kendini sevdirmeye çalışmak, güçlü olmaya çalışmak, etkili olmaya çalışmak, bilgili olmaya çalışmak — bunlar için neler kattık kendimize, değil mi? Neler katmaya çalışıyoruz: bir şeyi kendimizi ispat etmeye çalışmak, birilerine karşı özgür olduğumuzu ispat etmeye çalışmak. Bunun için neler neler katıyoruz. İşte o kattıklarını çıkaracaksın. Geriye Allah’ın sana fıtrat olarak verdiği şey kalacak. Peki onu sahiplenebilir misin? Sahiplenemezsin. Onun üzerinden ego üretebilir misin? Üretemezsin.
Hikaye Olmadan Yaşamak
O yüzden kimin sizin adınıza hayatı yaşadığını görün ve oradan elinizi çekin. Ama dediğim gibi, siz ona ben duygusunu vermişsiniz, o hemen ortadan kalkmayacak. Öyle “verdim, şimdi alıyorum” kadar basit değil bu. Yapışmış ona; o duyguya yapışmış ben duygusu. O sizin hakim duygularınız, düşünceleriniz, davranışlarınız neyse onlara yapışmış, o ben duygusu deyim yerindeyse. Sakince gözlemleyerek geri alacaksınız. Farkındalığın gücüdür bu aslında. Ve o ayrışma gerçek anlamda gerçekleştiği an size doğal bir canlılık gelir. Doğal bir enerji gelir. Doğal bir farkındalık, canlılık, şuur gelir. Çünkü aslında farkına varmadan ona verdiğiniz enerji artık sizin enerjiniz olarak kalır. Onun yediği enerji sizde kalır, o sizin enerjinizi artık yiyemez. O yüzden kendinizle ilgili olumsuz ifadeleri de bırakın. Geçmişte yaşadığınız her şeyi geçmişe bırakın. Siz hatıralarınızın toplamı da değilsiniz, yaşadıklarınızın toplamı da değilsiniz. Her bir insan hikayelerinin toplamı mıdır? Asla değildir; öyle zannettiğimiz halde değildir. O yüzden gerçek hayat, hikayeniz olmadığı andaki hayattır.
Bakın mesela biz niye bazen ilk çocukluk dönemlerini veya doğal çocukluk hallerimizi özlemle yad ederiz? Çünkü orada bir hikaye yok yani. Çocuk yaşıyor, uyuyor, sabah kalkıyor, yepyeni yaşıyor. Hikayesi yok. Ne zaman hikaye birikmeye başlıyor? İşte “annem beni sevmiyor, babam şöyle davranıyor, o böyle davranıyor” — hikaye başladı örülmeye. Değil mi? Hikaye örülmeye başlandığı andan itibaren bir tuzağın içindesiniz. Hikayeden çıkın. Çıktığınız zaman kaybedeceğiniz hiçbir şey yok. “Kendimle ilgili ne anlatabilirim?” Hiçbir şey ya. Kendimle ilgili, öz kendimle ilgili hiçbir şey anlatamam. Bana “hikayeni anlat” dersen anlatırım hikayeyi; bir hikaye anlatırım o kadar. “Kendimi değil, kendini anlat” diyen bir şey anlatıyorsa kendini de tanımıyor demektir, hikayenin hikaye olduğunu da bilmiyor demektir. Sana hikayemi anlatabilirim ama o ben değilim; o şu dünyadaki deneyimimin hikayesidir. Ne kadar farkındaysan o kadar yaşamışımdır. Bazımız belki bir yıl yaşamış, üç yıl yaşamış; gerisi bir uykudur. Uyandığınızda anlayacağınız bir uyku ama, çünkü o hikayenin ağları tarafından örülmüş bir çerçevede yaşamışsınız hayatı. Ve onun içinden konuşuyorsunuzdur. İşte “ben büyük zorluklardan geldim, onu yaptım, bunu yaptım” diye bir hikaye anlatabilirsiniz. Hikaye diye anlatıyorsanız bir mahsuru yok. Ama kendiniz diye anlatıyorsanız kendinizi o zaman henüz tanımıyorsunuz demektir.
Zaten bakın, tanımak yolculuğunu yapmak söz konusu olduğunda kendinizi tanıyabilirsiniz. Zaten bu yolculuğun temeli de “ben kendimi tanımıyorum, tanıma yolculuğuna giriyorum” demektir. Kendini tanıma yolculuğu yaptın ve tanıdın. Ne oldu? Hiçbir hikayen kalmadı. O zaman hayat özgürce yaşanmaya başlar. Peki, teşekkür ederim.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Allah’ın velileri için korku ve hüzün yoktur (mealen atıfta bulunulmuş, sure/ayet numarası belirtilmemiştir).
İlgili Sohbetler
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci
Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.
Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak
İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.