Benlik Algısı ve Nefis Terbiyesi
Kısa Özet
Konuşmacı, insanın doğuştan gelen doğal “ben” bilincini erken çocuklukta kaybettiğini ve yerine korkular ile arzular üzerinden şekillenen çok katmanlı, sahte bir benlik algısının geçtiğini anlatıyor. Bu sahte benliklerin bizi nasıl kör, sağır ve dilsiz hale getirdiğini; Habil-Kabil ve Hz. Yusuf kıssalarını örnek göstererek özdeşleşmeden ayrışmanın ve nefsi temizlemenin önemini vurguluyor. Sohbetin sonunda ihlaslı amel kavramına değinerek gerçek eylemin arzu ve korku motivasyonlarından bağımsız, fıtratın doğal bir sonucu olması gerektiğini anlatıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- “Böyle bir düşüncem/duygum olmasaydı nasıl olurdum?” sorusunun özdeşleşmeyi azaltmadaki gücü. - Habil’in, hiçbir sahte benlik tarafından tetiklenmeyen “doğal insan” örnekliği ve kendisini öldürmek isteyen kişiye karşı bile bir sahte benliğin tetiklenmemesi. - Gerçek iyiliğin/ihlaslı amelin, arzu ve korku motivasyonundan bağımsız, fıtratın doğal bir sonucu olarak ortaya çıkması; cennetin talep edilecek değil, ikram edilecek bir şey olması.
Giriş: “Ben” Dediğimizde Nasıl Bir Ben Var?
İnsanın benlik algısı aslında hayatında sürekli olarak onunla hayatı yaşadığı bir zemindir. Hani “ben” dediğimde nasıl bir ben var, bunu eğer fark etmezseniz, sanki hayatı çok doğal bir yerden yaşıyormuşsunuz gibi, çok doğal bir yerden hayatı algılıyormuşsunuz gibi gelir.
Hatta ben çoğunlukla şu soruyu sorarım: Mesela birisi bir olay anlattığı zaman, yaşadığı bir şeyi anlattığı zaman, “bunu kim yaşıyor?” diye sorarız. Bunu yaşayan kim? Tabii ilk cevap şudur: “E tabii ki ben yaşıyorum.” Tabii ki ben de biliyorum, ben yaşıyorum diyeceğiz ama aslında sormak istediğim şey şu: Bu olayı yaşayan ben, nasıl bir ben? Asıl sormak istediğim şey bu.
Mesela diyelim ki çok yakınının vefatını yaşayan ben nasıl bir ben? Hatalı bir şey yapan ben nasıl bir ben? Terk edilen ben nasıl bir ben? Haksızlığa uğrayan ben nasıl bir ben? Anlaşılmadığını düşünen ben nasıl bir ben? Kendimi yalnız hisseden ben nasıl bir ben? Eğer bunu sorgulamazsak hayat o ben üzerinden ömür boyu bir şekilde yaşanır. Ve biz hiç ondan şüphe etmeyiz.
Mesela şöyle düşünün: Doğuştan bu gözlerle dünyaya geldik, değil mi? Aslında başka türlü bir göz olsaydı belki hayatı çok daha farklı algılayacaktık, değil mi? Hani bazen tartışmalar yapılır; işte bazı hayvanlar dünyayı siyah beyaz görür veya işte şöyle görürler gibi. İşte bazı canlıların farklı gözleri vardır gibi. Şimdi bizim de aslında dünyaya gelirken en doğal halimizle bir ben bilincimiz var. Ama biz bunu unuttuk. Yani biz bu doğal ben bilincini daha ilk bebeklik dönemlerinde aslında kaybediyoruz. Ve ne oluyor? Onun yerine farklı bir ben algısı giriyor.
O ben aslında tek yekpare bir ben de değil. Onun aslında birçok parçası var. Çok katmanlı olarak da düşünülebilir, çok parçalı olarak da düşünülebilir. Ama nihayetinde daha böyle merkezde gibi duran, daha çok yer kaplayan temel benlik algılarımız var. Bu bazen arzularımızla bağlantılı olabilir, bazen korkularımızla bağlantılı olabilir.
Örneğin biraz önce bir arkadaşımız sordu: “Nasıl zengin olabilirim?” Mesela bazı insanların temel benlik algısının bu noktada olduğunu görebiliriz. “Parayı nasıl bulabilirim? Nasıl zengin olabilirim?” Veyahut da “Beni gerçekten anlayacak bir insanı nasıl bulabilirim? Gerçekten yalnızlığımı giderecek bir hayat arkadaşını nasıl bulabilirim? Yoksa hep yalnız mı yaşayacağım?” gibi farklı benlikler aslında bu bahsettiğimiz benlik algısının merkezinde yer alır veyahut da önemli bir bölümünü kaplar.
Sonradan Oluşan Benlik Algılarını Sorgulamak
İşte bu noktada bu sonradan olma, sonradan oluşmuş olan, sonradan şekillenen bu benlik algılarını fark etmek durumundayız. Ama biz şu anda bunlardan hiç şüphe etmiyoruz. Mesela “güçlü olmam lazım” diyoruz ama şunu sormuyoruz: Kim güçlü olmak istiyor? Ve o güçlü olmak isteyen niye güçlü olmak istiyor acaba? Onun arzusu ne? Veya korkusu ne?
Veya diyelim ki “hata yapmak istemiyorum.” Niye? Bunu diyen kim? Bu nasıl bir ben? Mesela hata yapmakla ilgili algısı ne? Hataya nasıl bakıyor? Buna yaklaşımı ne? Ne arıyor? Neden korkuyor? Bunları algılamak ve sorgulamak durumundayız. Fakat bunu yaparken, bunu ne kadar yapabilirsek onu o kadar net görebiliriz ve o ölçüde de ayrışabiliriz. O ölçüde ayrışabilmek için özdeşleşmenin biraz azaltılmasına ihtiyaç var.
Ne demek özdeşleşmenin azalması? Yani ben ve o arasında bir ayrım gözetmemiz gerekiyor. Mesela “ben böyle düşünüyorum, ben böyle hissediyorum, ben böyle bakıyorum, ben böyle diyorum, benim içimden böyle geliyor, kendimi çok kötü hissediyorum, çok utanıyorum, çok kaygılanıyorum” gibi ifadeler yerine, kaygılanan bir durum olduğunu gözlemleyen bir nokta oluşturmam gerekiyor. Yani ondan ayrı bir gözlemci oluşturmamız gerekiyor.
Aslında kutsal metinlerdeki “nefsinizi temizleyin” ifadesinin bir kısmını bu çerçevede anlayabiliriz. Aslında bizim şu anda mevcut psikolojik benliğimiz içinde temizlenmesi gereken birçok benlik var. Yani niye kutsal metinler “nefsinizi temizleyin” diyor? Buradaki nefis aslında “kendinizi temizleyin.” Kendinizi neyden temizleyin? Kendiniz olmayan şeylerden temizleyin. Ama bunu yapmak için neye ihtiyacımız var? Temizlememiz gereken şeylerin kendimiz olmadığını fark etmeye ihtiyacımız var. Eğer onları kendimiz gibi algılarsak neyi temizleyebiliriz ki?
Hani meşhur Temel fıkrasında olduğu gibi: Doktora gitmiş, doktor demiş ki “işte şunları yiyeceksin, şunlara şunlara dikkat edeceksin, şundan şu kadar, bundan bu kadar yiyeceksin.” Temel demiş ki: “Bunları yemekten önce mi yiyeceğim, yemekten sonra mı yiyeceğim?” Neden böyle düşünüyor? Çünkü o mevcut durumunu temel bir şey kabul ediyor. “Ben yemek yiyeceğim, doktor da ekstradan bana şunları söylüyor” diye düşünüyor. Aslında bu çok anlamlı bir fıkradır — hepimizde bu var. Yani “neyi temizleyeceğiz?” dediğimde aslında hiç şüphe etmediğim bazı şeyler var. Onlardan hiç şüphem yok. Onlar benim. Onların dışında bir şey gösterilirse onları temizleyebilirim. Ama diğerleri zaten benim diye düşünüyoruz. Diğerleri zaten ben isem, onlardan şüphe etmem veya onları değiştirmem veya onlar üzerinde gözlem yapmam nasıl mümkün olacak? Kim kimin üzerinde gözlem yapacak?
Onun için gözlemlemek çok önemli ve çok kıymetli bir beceridir. Aslında doğal bir yeteneğimizdir ama biz bunu uzun zaman önce kaybetmişiz. Ve mevcut benliklerden hiç şüphelenmiyoruz. Hatta bazen sorduğunuzda “ya bak sen böyle mi yapıyorsun, veya şöyle bir davranışın mı var?” “Evet.” “Peki buna dair ne yorum yapıyorsun?” “Bu çok normal bir şey” diyor. Neden? Çünkü şüphe etmediği bir şey. Şüphe etmediğimiz veya kendin diye tanımladığın bir şeyden nasıl ayrışabilirsin? Ayrışamazsın. O yüzden gözlem becerimizi geliştirdiğimiz oranda bir şeyleri değiştirebiliriz veya bir şeylere karşı farkındalık kazanabiliriz.
Ancak orada bir kısım korkular ortaya çıkacaktır. Bu bazen bir boşluk korkusudur. Yani “bu da ben, bu da ben, bunu da bırakayım, bunu da bırakayım, bunu da bırakayım… E, ne kaldı? Ben neredeyim?” diyerek ego tekrar onlara sarılır. Neden? Çünkü hayatı bunlarla yaşamışsın. Kişilik dediğin bu örüntülerle yaşamışsın: “Ben böyleyim, ben şöyleyim, ben asla hata yapmamalıyım, eksik yapmamalıyım, yanlış yapmamalıyım. İşte birileri beni eleştirmemeli, yargılamamalı, yanlış anlaşılmamalıyım, zayıf düşmemeliyim, bir şeyi eksik yapmamalıyım” gibi, veya işte “sevilmeliyim, anlaşılmalıyım, yanlış anlaşılmamalıyım.” Aslında bütün bunlar ne? Gözlemlememiz gereken benlikler. Temizlememiz gereken benlikler.
“Bu Düşünce Olmasaydı Ne Olurdu?” Sorusu
Mesela düşünün, “ben” diye ifade ettiğimiz bütün o cümleleri bir düşünce olarak, bir duygu durumu olarak görün ve şunu düşünün: Hepsini bıraktım, ne olur? Hani güzel bir sorudur: Böyle bir düşüncen olmasaydı ne olurdu? Bunu kendinize çok defa sorun. “Böyle bir düşüncem olmasaydı ben nasıl olurdum?” Bu hangi düşünce veya hangi duygu olursa olsun. “Böyle bir düşüncem olmasaydı nasıl olurdu? Böyle bir duygum olmasaydı nasıl olurdu?” Orada geçici bile olsa böyle bir rahatlama hissedersiniz. “Bu düşünce olmasaydı nasıl olurdu? Bu duygu olmasaydı nasıl olurdu?” diye sorduğumuzda aslında ne yapmış oluyoruz? Bir yerde o benliğin olmadığı bir durumda daha özgür, daha doğal bir alan oluşur.
Ama biz o kadar onunla iç içeyiz ki, “ben hep böyle düşünürüm hocam” diyor. “Ben hep böyle düşünürüm. Peki hep böyle düşündüğün o düşüncelerin olmasa nasıl olurdu? Hayatım boyunca çok fazla yer almış olan o düşünceler, o duygu durumları olmasaydı nasıl olurdu?” “Ben hep kendimi eleştirilecekmiş gibi hissettim.” Veya “hep böyle bir şeyi tam yapmam gerektiğini düşündüm. İşte her zaman sevilmem gerektiğini ve her zaman çevremdeki insanların beni onaylaması gerektiğini düşündüm.” Peki bu düşünceler olmasaydı nasıl olurdu? Bu duygular olmasaydı nasıl olurdu? Bunları sorabilirsek biraz ayrışabilme ve özdeşleşmeme atmosferi üretmiş oluruz. Ölümle ilgili olabilir, hastalıkla ilgili olabilir, arkadaşlıkla ilgili olabilir, ilişkilerinizle ilgili olabilir, hayatta bir şey başarmakla ilgili olabilir. “Bunlar olmasa ne olurdum?” diye kendinize bir soru sorun.
Sorgulama İhtiyacı Nereden Gelir?
Buyurun. Bu soruları içimizde sorduran ne? Yani niye soruyoruz? _(Bir katılımcı cevap veriyor.)_ Bize sorduran ne olabilir? İşte İsmail’in de belirttiği gibi bir cevap olabilir. “Ben size sorun” diyordum, siz de soruyorsunuz. Doğal olarak sorduran şey ne olmalı? Gerçekten kendimizin bu olup olmadığına dair bir soru işareti, bize bunları sordurabilir. Zaten eğer bu konuda kafanızda bir soru işareti oluşmazsa hiçbir zaman sormazsınız bunu.
Mesela insanlar vardır, hayatları boyunca bir süreç yaşarlar; bazen tırnak içinde elde ettikleri noktada geçici bir mutluluk hissederler. Sonra bakar ki bir boşluk var. Veyahut da çok olumsuz olaylar yaşarlar. Bu sefer bir sorgulama ihtiyacı duyabilir, duymayabilir de. Ne yapar? “İnsanlar kötü. İnsanlar dürüst değil, samimi değil. İşte sevgi dolu değil. Herkes bencil.” Ama şunu sormaz: Bundan kim rahatsız oluyor? Bunu kim dert ediyor? Dolayısıyla hani bu tür sorular ya dışarıdan bir odak üzerinden aklınıza düşer. Çoğunlukla bu sorulara muhatap olduğunuzda, bu konuda sizin kafanızda bir soru işareti yoksa zaten dersiniz ki “ya bu ne saçmalıyor, niye bu kadar soru soralım ki, hayat ne güzel, işte yaşıyoruz, eşim çocuğum ailem var, böyle devam ederiz, ne gerek var bu sorulara” dersiniz ve zaten o sorular sizi hiç işlemez. Hepinizin hayatında böyledir; kim bilir kaç defa böyle bir sorgulamayla karşılaştık.
Veya şöyle düşünün: Bugün insanlara bu soruları sorun desek, muhtemelen yüzde doksana yakını “ne gerek var, ne saçmalıyor, bence hiç gerek yok, ne güzel yaşıyoruz” diyebilir. Ama tırnak içinde bir şeylerden şüpheleniyorsanız veya mevcut durumunuzun artık aslında gerçek olmayabileceğini, işlevsel olmayabileceğini düşünüyorsanız, o zaman bu sorular biraz içinize girebilir. Çünkü bu soruları sorulmaya değer bulmak da yine bir bilinç ve farkındalık meselesidir.
Mesela şu anda “ben çok mutluyum” diyen birine bu soruları yönelttiğinizde “ne gerek var” diyecektir. Neden? Çünkü o anki benliğin böyle sorulara ihtiyacı yoktur. Dolayısıyla “ne güzel hayatımızı yaşıyoruz, ne gerek var böyle sorgulamalara” der; zaten böyle soruları sorunca da “canım sıkılıyor, içim sıkılıyor veya içim daha karmaşık hale geliyor” diyerek bu tür bir sorgulamayı bırakırsınız veya sorarsınız. Bu sefer içeride bir şey der ki “böyle de hayat yaşanmıyor ya.” Ben çok sorarım bunu; hatta bazı tanıdığım insanlar, tırnak içinde söylüyorum, rahatsız olurlar. Mesela bir şey söyler, derim ki “bunu kim söylüyor?” Mesela “çok merak ediyorum, bütün dünyayı dolaşmak istiyorum” der. Derim ki “bunu kim istiyor?” “Bütün kitapları okumak istiyorum, her şeyi bilmek istiyorum” der. Derim ki “bunu kim istiyor?” Tabii bu biraz tırnak içinde aynanın arkasına işaret eden sorular olduğu için aslında kimse böyle sorularla ilk başta muhatap olmak istemez. Kendine de bu kadar soru sormak istemez. Hayat bir şekilde yürürken bu sorular, tırnak içinde söylüyorum, alışageldiğimiz psikolojik mekanizmaya rahatsız edici gelir. Çünkü devamlı ona soru soruyorsun: “Bunu kim istiyor?”
Eşimin Beni Anlamaması Kime Problem?
Problemlerimizi çözmeyeceğiz, bize problem üreten benliği çözeceğiz. Kısmen problemlerinizi de çözebilirsiniz, fakat asıl şey problemlerinizin kaynağını çözeceksiniz. Mesela “eşim beni sevmiyor” — bu bir problem mi? Kime problem? Yani eşinin seni anlamaması kime problem? Anlaşılmak isteyen bir benliğe problem. Ben diyorum ki: O sen misin?
Ben mesela çok hoşuma gider; mesela “eşim beni anlamıyor.” Çok ilginç bir deneyim olarak görürüm ben bunu. Bir eksiğim yok. Yani eşim beni anlamadığında bir eksiğim yok, bir boşluğum yok, bir yetersizlik hissim yok, bir memnuniyetsizliğim yok. Sadece eşim beni anlamıyor. Bu kadar. Var mı bir sorun? Aslında yok. Ama kimin için sorun var? “Eşim beni anlamalı.” Hadi o bunu anlamayabilir ama “eşim bu ya, eşim beni anlamalı.” Bir bakalım, onu diyen kim? O, eşi tarafından anlaşılmadığını da ne hissediyor? Ve niçin eşi tarafından anlaşılmayı istiyor?
Anlaşılmak Kime Ne Katar?
Ama bak, ben olarak bakma ona. Karşına oturt onu, sanki bir kişi gibi algıla onu. Bir bakalım, eşi tarafından niye anlaşılmak istiyor? “Ya çocukluğumda hiç anlaşılmadım. Veya hayatta hiç kimse beni anlamadı. Bunun çok büyük acısını veya kederini yaşadım. O yüzden anlaşılmak istiyorum. Anlaşılmak beni rahatlatıyor.” Kimi rahatlatıyor?
Arkadaşlar, hiç düşündünüz mü, anlaşılma kime ne katıyor? Mesela siz beni anlasanız bana ne katılıyor? Var mı bana katılan bir şey? Hiçbir şey yok. İşte keşke öyle bir benliğim kalsaydı, ben de keyif yapacaktım: “Bak beni anlıyorlar, işte arkadaşlara katkıda bulunuyorum, onların hayatına dokunuyorum.” Hiçbiri yok. Sadece siz veriyorsunuz; ben de yaşadığım deneyimleri, anladığım şeyleri size aktarıyorum. Anlaşılıp anlaşılmadığımla hiç ilgilenen bir benliğim yok. Hiç, sıfır, gerçekten. Ama eskiden vardı. Bakın, bu artık yok — eskiden var olan bir benlikti. Öyle algılamıyorum. Hepinizi, Yaradan’ın ruhundan üflediği, bedeni olan, psikolojisi olan, spiritüel boyutu olan birer varlık olarak algılıyorum.
Umursamazlık değil bu. Bakın, çok güzel bir şey. O zaman böyle dediğimde ilk gelen şey “umursamaz olmak” değil mi? “Umursamıyor. Duvara mı konuşmuşum, bize mi konuşmuşum” gibi. Halbuki ben öyle algılamıyorum. Ama bakın, benliklerimizin o kadar farklı bir dünyası var ki, farklı bir şeyi anlayamıyor. Mesela sizin anlamanız benimle ilgili bir şey değil; sizin anlamanızla da ilgilenmiyorum dediğimde zihin bunu şöyle tanımlıyor: O zaman duyarsız, veya kayıtsız, veya umursamaz; veya işte “bizi önemsemiyor, bize değer vermiyor.” Hiçbir ilgisi yok. Sadece şu var: Sizin beni ne kadar anladığınızı problem eden, dert eden, “anlaşıldığında ne güzel hayata bir katkıda bulunuyorum, birilerinin hayatına dokunuyorum, ne mutlu bana” diyen bir benlik yok. Onu kastediyorum.
Ruh mu Rahatsız, Psikoloji mi?
Şöyle diyeyim, aslında sohbetler ruha iyi gelmiyor. Sadece psikolojik atmosferinizi biraz dinginleştirdiği için, ruhunuzdan gelen o doğal esintiyi hissediyorsunuz. Şunu unutmayın arkadaşlar: Ruhunuz her zaman iyi, her zaman mutlu, her zaman huzurlu. Asıl bize sorun oluşturan alan psikolojik alan. O yüzden onu temizlemeye ihtiyacımız var.
Mesela şöyle düşünün: Biri, arkadaşınız, eşiniz, dostunuz, sizi anlamıyor, anlamıyor, anlamıyor. Zihniniz neyle meşgul olur? “Anlamıyor. Niye anlamıyor? O kadar da anlattım.” Şimdi bu sizi nerede tutar? Problematik bir alanda tutar. Memnuniyetsiz, mutsuz, şikayetçi, mağdur bir alanda tutar. Ve ruhunuzda var olan o doğal huzuru ve mutluluğu hissedemezsiniz. Dolayısıyla benim anlattığım şeyler ruhunuza iyi gelmiyor. Çünkü ruh zaten iyi; sadece psikolojinizi biraz temizliyor, bir dinginlik getiriyor.
Mesela diyorum ki: Hiç kimse seni anlamasa ne olur? Bu bir deneyim. Bir an duruyorsunuz; ya hakikaten annem beni hiç anlamadı, babam beni hiç anlamadı, eşim zaten hiç anlamadı. Ama bu da bir deneyim. Bir anlığına rahatlıyorsunuz. Neden? Çünkü “böyle olmamalı” diyen, “nasıl beni anlamaz? Niye anlamıyor? Anlamalı. Niye anlaşılmıyorum? Niye başkasının anne babası onu anlıyor da beni anlamıyor?” diye bir hikayenin içindesiniz. Ben sizi biraz “bunun dışına çıkabilir misin?” demiş oluyorum. Ben sizi çıkartmıyorum, siz çıkabilirsiniz veya çıkmazsınız. Sadece diyorum ki bak, oradan çıkabilirsin.
Kör, Sağır, Dilsiz Benlikler
Aslında neyiz biliyor musunuz arkadaşlar? Hepimiz farklı benliklerin etkisiyle aslında kör olarak yaşıyoruz. Hepimiz bir kısım benliklerin etkisiyle körleşmişiz aslında. Körleşmişiz, sağırlaşmışız, duymuyoruz, düşünmüyoruz. Ayette geçenler bizim için de geçerli mi? Hepimiz için geçerli. Hepimiz için farklı düzeylerde geçerli.
Mesela hayatın içinde, mesela sabah uyandınız. Aslında ne kadar doğal bir alem var, değil mi? Nefes alıyorsunuz, uyudunuz, kalktınız, bedeninizin bütün organları çalışıyor. Ondan sonra ağaçlar, gökyüzü, her şey çok güzel işliyor. Ama bir benlik: “Şimdi ben ne yapacağım bugün, her şey ters gidiyor. Hayat da çok pahalı. Zaten kim beni anlıyor ki, zaten eşimle de hep kavga ediyoruz. Ne yapacağız?” Bakın ne oldu? Körleştiniz. Bir benlik sizi hayatın doğal haline körleştirdi. Şu sokakta yürüyen herkeste de bir körlük var. Hepimizde var. Yani bir benlik bizi kendi hikayesinin içine sarıveriyor.
Bir benlik var: “Ben bu hatayı niye yaptım?” Doğaya bakabiliyor mu? Hayatın işleyişine bakabiliyor mu, fıtratına bakabiliyor muyuz? Bakamıyoruz. Çünkü neyle bakıyor? O benlikle bakıyor. “Ben bu hatayı niye yaptım?” İşte atıyorum, boşandın; aptalca bir nedenle boşandın; halen beş sene geçmiş, halen düşünüyorsun: “Keşke boşanmasaydım, evliliğime devam etmiştim. Aslında bu evliliği ilk yılda, ikinci yılda bitirmeliydim. On yıldır devam ediyorum.” Şimdi sen neyle yaşıyorsun? Hangi benle yaşıyorsun? O ben, şu hayatı olduğu gibi mi algılıyor? Hayır.
Hatta bazı insanlar şöyledir: “Ben erkeğim, ben kadınım. Ben boşanmış bir kadınım, ben boşanmış bir erkeğim. Ben mutsuz bir adamım. Ben hayatında sürekli hatalar yapmış biriyim, işte hayatımı berbat etmiş biriyim.” Ne bunlar şimdi? Bir kısım benlikler sizi kendilerine inandırmışlar ve siz artık, tırnak içinde söylüyorum, hani biraz modern şeyleri kullanayım, onun matriksinde yaşıyorsunuz. Onun dünyasında yaşıyorsunuz. Hani şimdi çok 3-4 bölüm çekildi, hani matriks, kırmızı haplı, mavi haplı. Hiç önümüzde düzgün bir hap yok, yanlış hapların envai çeşitleri var; kimisi kapsül halinde, kimisi yuvarlak, kimisi ince uzun. Hepsi yanlış hap.
Doğru hapı kim veriyor? Yaratıcı veriyor. Ona da diyoruz ki “ya o ayrı, onun hapını sonra alacağım, ne zaman belki ölmeye yakın; onun hapı şimdi değil, daha yaşayacağım hayat var” diyoruz, değil mi mesela? “O böyle sonlara doğru; ölmeden birkaç sene evvel şey yapabiliriz.” Ama şu an sanki Allah’ı, hayatın farkına varmayı, hayatın tadını almayı erteliyoruz. _(Bu bölümde ses kaydı ciddi biçimde bozulmuş; anlatının devamı net şekilde çözülememiştir.)_ Ama o kadar içindeyiz ki…
İnsanlar “beni anlayıp anlamamaları önemli değil” desem, nasıl olacak şimdi hayat? Çünkü egonun bir atraksiyonu var: “O beni anladı, çok iyi anladı falan; beni çok iyi anlayan insanlarla oturup kalkacağım, seni anlamayan insanlara vakit ayırma.” Falan diye böyle Instagram paylaşımları olur, değil mi? O kurgunun içinde yaşıyorsun. Ve o kurgu aslında senin hayatını tüketiyor.
İşte biz bir kısım benliklerle körüz, bir kısım benliklerle sağırız. Mesela bazı benlikler var; tersi de var, düzü de var. Mesela bir benlik var: “Hayatta kimse beni sevmez, çünkü ben sevilecek biri değilim.” Biri diyor ki “seni seviyorum.” Diyoruz ki “ya bana herhalde ya acıyor ya da beni kandırmak için böyle diyor.” Duymuyoruz onu. Neden? Çünkü içeride bir benlik diyor ki “sen sevilebilecek biri değilsin, seni seven de ya aptaldır, ya seni kandırıyordur ya da sana acıyordur.” Şimdi sen gerçekten seni seven birinin sözünü duyabilir misin? O benlik bunu duyabilir mi? Duyamaz.
Veya tam tersi: Mesela o ben, “ben nasıl sevilmeyecek biriyim, yani aklı başında olan her insan beni sever.” Biri diyor ki “bak senin şu huyunu sevmiyorum.” Duymuyor onu. “Sen beni çekemiyorsun” diyor, çünkü onu duyamaz. “O, dünyanın mutlaka sevilecek varlığı, hiçbir eksiği yok, kimse onu eleştiremez.” Peki bir eleştiriyi o benlikle duyabilir misin? Duyamazsın. O yüzden onlar kördürler, sağırdırlar, dilsizdirler. Kim onları o hale getirdi? Benlikleri o hale getirdi. Bu sadece tırnak içinde kâfirler için değil ki; bizim de içimizde bizi kör, sağır, dilsiz yapan birçok benlik var.
Şimdi dilsizlik: Bir olay oluyor, kopuyorsun. Diyelim ki bir anne, çocuğuyla ilgili birden haberi gelse, öldü. Bazımız konuşacak bir şey bulamaz, değil mi? Dili tutulur, ne söyleyeceğini bilemez. Peki o insanı o anda dilsiz yapan ne? Çocuğuyla özdeşleştiği benliği. O yüzden bizi körleştiren, sağırlaştıran, dilsiz hale getiren şey benliklerimizdir.
Örneğin bir hata yaptın; diyemiyorsun “hatalıyım” ya, değil mi? Ya gururundan, kibrinden diyemiyorsun, ya da utancından diyemiyorsun. “Hayır, niye ki, hata yaptım, niye diyemiyorsun? Niye dilsiz hale geliyorsun?” değil mi? Peki bunlar bende var mıydı? Aslında yoktu. O yüzden bizim nefsimizin arınmaya ihtiyacı var. Neden? Çünkü tırnak içinde, örtülü, sahte ve yabancı benlikler dahil olabiliyor. İnsanın psikolojik mekanizması o sahte benlikleri üretebiliyor. O yüzden temizlenmeye ihtiyacımız var. O temizliği yaptığımız zaman doğal halimize döneceğiz.
Ama içindeki o benlikleri fark etmezsen: Mesela “samimiyet arıyorum.” Niye ve kim arıyor? “Dürüstlük arıyorum.” Niye ve kim arıyor? “İnsanlara karşı bir kalkanım var.” Niye? “Aptal yerine konacağım.” Peki aptal yerine konmaktan rahatsız olan kim? Ve kimin için bir problem? İçeride bir şey şunu diyor değil mi: “Yok, niye aptal yerine konulmak istemem? Niye bu kadar rahatsızsın?” Var mı makul bir cevabı, aptal yerine konulmaktan rahatsız olmak konusunda beni ikna edebilecek bir cevabı olan, arkadaşlar? _(Katılımcılar cevap veriyor.)_
İşte bakın arkadaşlar, içeride mesela böyle bir benlik olduğunda ne olur? İlişkileriniz çok aşırı “alert” bir halde olur. Aşırı duyarlısınızdır. Tedirgin olursunuz bazen: “Bu beni kandırıyor mu? Aptal yerine mi koyuyor?” Koysun. Mesela dikkat edin, bir çocuk sizi aptal yerine koysa rahatsız olmazsınız. Evet, 3-4 yaşında bir çocuk; mesela siz çikolata dağıtıyorsunuz, o alıyor, tekrar sıraya giriyor. Diyorsunuz ki “sen çikolata aldın mı?” “Yok, hiç almadım” diyor. Sonra “bak aldım, aldım” diyor. Mesela bundan rahatsız olur musunuz? Olmazsınız. Neden? “Sizi aptal yerine koydu” ama sizde sizi aptal yerine koyan, o çocuğun tetiklediği o bahsettiğimiz benlik yok. Başka bir benlik o. “Bu çocuk kandırsın” diyorsunuz. Ne olacak, kandırsın; çok da sevimli kandırıyor hatta, değil mi?
Peki niye diğerine karşı aynı şey olmuyor? Hani farz edelim ki o 3 yaşındaki çocuk masum değil, tam bir üç kâğıtçı. Ne olur? Yine de “bu ne üç kâğıtçılık yapıyor, kendi kendine tripler yapıyor” dersiniz değil mi? Sizde o benlik tetiklenmez. Ama bakın tetiklenirse, bazen bir çocukla kavga edersiniz. Hatta bazen denir ya “çocukla çocuk olmadınız.” Mesela bazı anne babalar vardır böyle; diyelim ki 2-3 yaşında çocuğu “yapmayacağım, yapmayacağım” der. Orada ebeveynin bir benliğini tetikler: “Sen mi bana karşı çıkıyorsun? Sen kimsin?” değil mi? Dışarıdan bakan biri der ki “çocukla çocuk oldu.” Ama kişi farkında değildir, o benlik tetiklenir.
O yüzden bakın önemli olan şu: Ne olduğu değil, sizin nasıl bir benlikle karşılık verdiğiniz. Nasıl bir benlik o anda devreye giriyor, nasıl bir benlik algılıyor, nasıl bir benlik karşılık veriyor — buna dikkat edeceksiniz. Ve tırnak içinde söylüyorum, ondan biraz şüphe edeceksiniz. Ama o size kendi hikayesini anlatacak: “Ben o benliği taşımazsam, o benliği onaylamazsam herkes beni kandırır, etrafım çakal gibi” değil mi? Sizi ne yapacak? Sizi tekrar kendi hikayesine inandıracak.
Veya belki “sevilmek çok önemli, herkes sevilmek ister.” Sevilmek kötü mü yani? Hayır, sevilmek kötü bir şey değil. Ama sen kendini sevilip sevilmemek üzerinden tanımlıyorsun, kötü olan bu. Yoksa sevilmek güzel bir şey, anlaşılmak da güzel bir şey. Ama sen kendini sevilmek veya anlaşılmak üzerinden tanımlıyorsan, o kötü bir şey. Çünkü Allah seni onun üzerine yaratmadı. Yani “sevilirsen iyisin, değerlisin; sevilmezsen kötüsün” — böyle bir şekilde yaratmadı.
Hz. Yusuf ve Haksızlık Karşısındaki Duruş
Eğer öyle olsaydı Hz. Yusuf değersizlikten ölmeye razıydı, hapiste çürümeye razıydı. Bir insan size haksızlık yaptığında bu dayanılmaz geliyorsa, Hz. Yusuf’un hapiste çürümesi lazımdı. Çünkü haksızlığa maruz kaldı ve haksız bir muameleyle karşılaştı, haksız yere suçlandı, haksız yere cezalandırıldı. Peki niye rahatsız olmadı? Niye hapiste çürümedi? Çünkü “kimse bana haksızlık yapamaz. Ben bu haksızlığı hak edecek ne yaptım? Ben onlara öyle mi davrandım? Ben haksızlık yaptım mı ki onlar bana bu haksızlığı yapıyor? Nasıl bana böyle iftira atar? Böyle midir?” diye içeride bir şey işliyor muydu? İçeride böyle bir şey işlemiyordu.
Ama bakın bizim içimizde yanlış, işlevsel olmayan sahte benlik algıları var. Bir bakıyorsunuz, haksızlığa uğramış kişi: “Bana bunu nasıl yapar? Böyle bir şey olamaz, bunu kabul edemiyorum.” Nereden çıkıyor bu? Bu hikaye kimden çıkıyor? Biz tabii yatıştırıyoruz, diyoruz ki “olur öyle şeyler, üzme canını, Allah onların cezasını verecek.” Yani niye içimde böyle bir uydurma benlik var ki? Niye bu beni meşgul ediyor? Ben niye bunun yükünü taşıyorum? Ben niye buna cevap yetiştirmek zorundayım ki? Bunu rahatlatmak zorunda mıyım? Bütün argümanlarını kullanıyor. Peki ben ona katılmak zorunda mıyım?
Habil ve Kabil Kıssası
Bakın, zaman zaman hep işaret ettiğim Habil ve Kabil kıssası vardır değil mi? Dikkat edin: Habil, hiçbir sahte benlik tarafından tetiklenmeyen, içinde hiçbir sahte benliğin kalmadığı, olmadığı doğal insandır. Kabil ise bütün sahte benliklerle özdeşleşmiş olan ve bütün reaksiyonlarında, algısında, yorumunda sahte benliklerle özdeşleşen insandır. Bu çok muazzam bir kıssadır. Bakın, kendisini öldürmek isteyen kişiye karşı bile içeride sahte bir benlik tetiklenmiyor. Düşünün, insan aslında nasıl bir varlık.
Yani bu şu demek değil: “Boynunu bük, ezik ol” anlamında değil. Yani, ben de senin hiçbir sahte benliğinin tetiklediği bir şeyi yaşamıyorum; benim kullandığım şu biyolojik bedenin canlılığını ortadan kaldırsan bile benim kaybettiğim bir şey yok. Bu çok muazzam bir bilinç halidir. Bu ne demektir aslında? Hiçbir insan sizin asli varlığınıza bir tehdit oluşturamaz.
Ama şu an bizim zihnimizde bir sürü tehditler var, değil mi? “Aman biri beni yanlış anlamasın, biri bana kötülük yapmasın, biri şunu yapmasın, biri bunu yapmasın.” Evet, bedenimi de korumalıyım, bu ayrı bir konu. Ama koruduğum şey kullandığım bedendir, ben değil. Hani ben korona sürecinde hep hatırlatmıştım: İşte öleceğiz, korona insan öldürmez, korona bedeni öldürür, beni değil. Bu ayrıma ihtiyacımız var. Korona insanı öldürmez, hiçbir hastalık hiçbir insanı öldürmez; bedenin hayatiyeti son bulabilir. Bedeni de korumalıyım, ayrı bir konu; ama tedirgin olarak değil, kaygılı olarak değil. “Eyvah, benim hayatımı mahvedecek — kim benim hayatımı mahvedebilir ki? Benim hayatım nasıl bir şey ki biri benim hayatımı mahvedebilsin?” Mesela Hz. Yusuf’un hayatı mahvedildi mi? Böyle bir algısı oldu mu?
İnsan Olmanın İki Damarı: Habil Olmak, Kabil Olmak
En son bir benlik geliyor bizim böyle Müslüman egomuzda: “Ama hocam biz peygamber değiliz, biz şu değiliz.” “Ama hocam insanız.” Ya, ben de sana insandan bahsediyorum. Bak, Kur’an Adem’in iki oğlundan bahsediyor değil mi, Ademoğlu üzerinden. Yani ne demek bu? Deniliyor ki bize, insan olmaklığın iki damarı var. İnsan olmaklıktan bahsediyoruz ama bunun içinde iki farklı dal var: Birisi Habil olmak, birisi Kabil olmak. Birisi bütün sahte benliklerden özgürleşip gerçek kendini bilmek, diğeri sahte benliklerle özdeşleşip ömür boyu bunlarla yaşamak. İnsan olmak dediğimiz bu. Yoksa “ne yapalım hocam, insanız” — Allah böyle bir insan yaratmadı, yani bu anlamda. Evet, insan denen varlıkta bu iki potansiyel de var. Ama biz Kabillik potansiyelini görüyoruz, Habil ile hiç alakamız kalmamış. İçimizde Habil olma potansiyeli de var, evet, Kabil olma potansiyeli de var.
Zaten Kur’an bunu uyarıyor. Bak diyor, Ademoğlu’nun iki örneği aslında her birimizin içindeki iki dal gibi; bunu düşünebilirsiniz. Öyle de öyle de, “insanız” dediğimizde şunu hatırlayacağız: Evet insanız ama insan olmaklığın Kabil olma imkânı var, Habil olma imkânı var. Sen insan olmaktan bahsederken neyden bahsediyorsun? “İnsanız hocam.” Evet, ben de biliyorum insanız. Ama Habil insanı mı, Kabil insanı mı? Hangi insan? Bak Allah’a şükür, o peygamber de değil, egomuz oradan da kaçamayacak; “o peygamberdi” de diyemiyoruz, Habil peygamber değil. Oradan da “peygamberin oğluydum” falan diyemeyeceğiz.
Şimdi arkadaşlar, bu aslında bize neyi anlatıyor? Bize aslında çok büyük bir müjde veriyor. Bize insan olmaklığın imkânından bahsediyor. Çaresiz değiliz, bir alanın içine sıkışmış değiliz aslında. Özgürleşebiliriz. Özgürleşmek için ise neyden özgürleşeceğimizi ayırt etmemiz gerekir.
Motivasyon ve İhlaslı Amel
Mesela “bir şey olmak, olmak, olmak” diyoruz. “Olmasam ne olur?” diye sorun bakalım. Mesela “alim olmak istiyorum” — bırak alim olmayı, zengin olmak, tırnak içinde mutlu olmak, şu olmak, bu olmak; hep bazı benliklerimiz var, hep bir şey olmak istiyorlar. Böyle bir virüs gibi veya kötü bir arkadaş gibi, zamanın birinde bir arkadaş olmuşuz bununla. Tepemize biniyor artık sürekli: “Ne oldun? Ne oldun? Bugüne kadar ne oldun, ne yaptın?” Bazıları onunla yüzleşmek de istemiyor. Ne diyor biliyor musunuz? “Daha vaktim var, olacağım.” Ne olacaksın, ne olacaksın? “Ya ben daha neler olacağım.” Bırak artık bunları. Oldum, olamadım, olacağım — bir bırak bunları, onlar olmadan da olsun.
“Hocam motivasyonu nereye koyacağız mesela?” Tabii, egomuzun en güçlü sorusu. Egomuz diyor ki “güzel bir şey çünkü, önemli.” O egolar, o benlikler diyor ki: “O zaman biz olmazsak sen motive olamazsın ki” değil mi? Yani “işte şundan daha iyi olacağım veya şunu başaracağım, şunu yapacağım, şunu ispat edeceğim” veya tırnak içinde “iyi biri olmam lazım.” Bu motivasyonlar olmazsa “ne yapacağım” diyor; “sen sönmüş bir balon gibi kalıvereceksin” diyor. “Hah” diyorsun, “doğru söylüyorlar.” Orada tuzağa düşürüz.
Ben diyorum ki şu soruyu soralım o zaman: O benliklerin motivasyonu olmadan da bir şey yapabilir miyim? Tabii ilk cevap onlardan gelecek: “Yapamazsın.” Onları kenara koyun: Yapabilir miyim? Yapabilirim. Çünkü o zaman kendi özümün cennetinde yaşarım. Cennette ne deniyor? Hiçbir arzuları yok değil mi, korkuları da yok. Veya ermiş için değil mi, veya işte Kur’an’daki evliyalar için değil mi: “Ne hüzün ne korku vardır.” Bak bu motivasyonlar gitti; ne arzudan gelen bir motivasyon var ne korkudan gelen bir motivasyon var. Peki bunlar olmadan insanda motivasyon olmaz mı? Allah’ın motivasyonu ne?
Tırnak içinde söylüyorum, anlamak için söylüyorum: Allah niye yaratıyor? Çünkü yaratmak doğal bir şey. Mesela sen niye bir insana yardım edersin? Bakın dikkat edin, aslında en doğal halimizde bu egolarımızın motivasyonu yoktur. Yolda yürüyorsun, 70 yaşında bir yaşlı teyze veya amca düştü; “cennete gireceğim, şimdi bir iyilik yapayım” mı diye mi düşünüyorsun bunu? Demiyorsun. Ve “etrafımdakiler dursun, görsünler, ben iyilik yapan biriyim” mi diyorsun? Önce doğal bir şey devreye girer değil mi? Sonra egolar devreye girer: “Aferin sana, bak iyilik yaptım, başkaları yapmıyor ama Allah bunu görüyor, seni cennete koyacak, onları da cehenneme koyacak.” Sonra o benlik motivasyonları başlıyor. En doğalında aslında ego motivasyonları yoktur.
O yüzden ego benliklerin motivasyonu olmadan da insan bir şey yapabilir. İşte o eyleme ne deniyor biliyor musunuz? Dinin dilinde “ihlaslı amel” deniyor. Çünkü o eylemde benim hiçbir arzum, hırsım, beklentim yok. Hatta şunu yanlış anlaşılmasın diye söyleyeyim: Cennet arzusuyla yapılan amelde dahi ihlassızlık vardır, tam ihlas yoktur. Yani cenneti arzu ederek yapıyorsam veya cehennem korkusuyla bir şey yapıyor veya yapmıyorsam, orada tam ihlas gerçekleşmemiştir.
O yüzden fıtri insan veya inanan insan, ne cennet arzusuyla ne cehennem korkusuyla bir şey yapar. Onlar yapılanların doğal bir sonucudur. Mesela sevgi duydunuz, içiniz ferahlıyor değil mi? Aslında bakın o, tırnak içinde, bir cennet — onun bir sonucu. Nefret duydunuz, içiniz daralır; o da onun cehennemi. Dolayısıyla bugün böyle çokça dillendirilen “işte Müslümanlar veya dindarlar cennet için, cehennem için bir şey yapıyorlar” — hayır. Bize bu çok fazla yanlış anlatılıyor, biz de yanlış anlayıp yanlış aktarıyoruz. Cennet Allah’ın bir lütfudur. İyilik yapmamız gerekenler fıtratımızın gereği olarak yapılıyor. Ben niye iyilik yapıyorum? Çünkü Yaradan fıtratıma bunu koymuş. Cennet onun bir ikramı, bu kadar. Ne cennet ne cehennem bir motivasyon aracı değildir, gerçek anlamda.
Hatta bununla ilgili çok güzel bir ifade vardır — bu gibi şeyleri bazen tasavvufa hamlederler ama aslında Kur’ani şeylerdir bunlar. Yani Allah için mesela hiçbir teşekkür beklememek, değil mi? Ne diyor Rabiatü’l-Adeviyye’ye? Mecazi olarak eline bir meşale, bir de kova su almış. Demişler “ne yapıyorsun?” Demiş ki: “Bu elimdeki meşaleyle cenneti yakacağım, bu suyla da cehennemi söndüreceğim; ta ki insanlar yalnız ve yalnız Allah’ın sevdiği için davransınlar.” Yani içlerindeki ilahi fıtrat bilinciyle davransınlar. Aslında hepimizin maksadı budur.
Bu diyenlerin yanlış anlaşılan bir nevi, daha çocuk düzeyindeki insanlara bir hitaptır. Evet, Allah’ın cenneti de var, cehennemi de var. Siz akıllı bir çocuğa “bak derslerine iyi çalış, sana bisiklet alacağım” der misiniz? Demezsiniz. Ama diyelim ki iyi çalıştığında bisiklet verir misiniz? Verebilirsiniz. Allah da böyle aslında. Sen fıtratının gereğine göre davrandığında Allah cenneti sana bir ikram ve lütuf olarak veriyor. Yoksa cennet bizim talep edeceğimiz bir şey değil, fıtratın doğal bir sonucu. Hatta hakiki insan cenneti bu anlamda talep etmez. “Ya Rabbi, ben böyle böyle davrandım, bana cenneti ver, ben cenneti hak ediyorum” demez. Der ki: “Evet, fıtratımın gereğini yaşadım, bu zaten bir nevi bana cenneti yaşattı.” Allah da der ki “sana bir de şu cenneti vereyim” — onu da sana ikram eder. Hak ettiğim bir şey değil, lütfedilen bir şey.
O yüzden motivasyonumuz asla benliklerimiz olmamalıdır. Ama benliklerimizle motive olduğumuz bir süreç yaşıyoruz. Ve o benlikler bize şunu diyor: “Biz olmazsak harekete geçemezsin.” Hani bazen olur ya, işte bazen birisiyle yarıştırılınca kişi daha motive olur — bunların hepsi ego motivasyonu. O yüzden Mevlana der ki “alem gafletle ayakta duruyor.” Ne demek bu? Şu insanlık alemi, şu bilinç düzeyinde gafletle ayakta duruyor. İnsanları şu anda benliklerinden uzaklaştırsanız kimse bir şey yapmak istemez. Neden? Çünkü özünün farkında değilse, o motivasyonlar da gitti; ne yapacaksın, kalıvereceksin.
Halbuki buna mahkûm mu insan? İnsanın önünde bundan başka imkân yok mu? Hayır, var. Ben sevilmek için bir şey yapmak durumunda değilim. Şunu niye yapıyorum? Sevilmek için değil. Çok insan inkâr eder bu motivasyonu: “Bunu niye yapıyorsun?” “İlgi görmek, sevilmek için yapıyorum.” “Yok, ben onun için yapmıyorum.” “İyi bak.” “Onun için yapmıyorsan tebrik ederim, ama iyi bak.” Sonra da şunu demeyesin: “Ben o kadar senin için şunları yaptım, senin yerinde başkası olsaydı bana taparlardı; senin için yaptıklarımı görseydin elimi ayağımı öperdin.” E peki bu nereden çıkıyor? Bu, görmek istemediğimiz o sahte benlikten çıkıyor.
O yüzden, bunu da söylemeden geçmeyeyim: Bir bilgeye soruyorlar — aynı arkadaşımızın sorduğu soru — diyor ki kişi bilgeye: “Ben eğer bunlar değilsem, bu benlikler değilsem, bu benlikleri bırakacak olursam, o zaman hiçbir şey yapmam” diyor. Bilge de diyor ki: “Sen o arzu ve korkuları bırak, arzusuz ve korkusuz şekilde eylemde bulun. İşte gerçek eylem budur.” Ve devam ediyor: “Eylemden vazgeçme.” Çünkü benlik bize öyle diyor, “o zaman eylemden de vazgeç.” Hayır, eylemden vazgeçme — yani doğru, iyi ve güzel eylemden vazgeçme; o eylemler üzerinden beslenmek isteyen, onun üzerinden arzu ve korkularını yaşayan benlikten vazgeç. Bu çok önemli bir şeydir.
Karşılıksız Vermek
Mesela bir insan düşünün, bir anne düşünün — biraz daha, ya da bir baba; sanki hep annelere yükleniyoruz gibi olmasın. Anne veya baba, bir çocuğa bakıyorsunuz; fakat çocukta tırnak içinde söylüyorum, 10 saniyelik hafıza var, 10 saniye sonra bilgi siliniyor. Siz onu beslediniz, büyüttünüz, bakıyorsunuz, emziriyorsunuz, işte şeyler yapıyorsunuz; fakat 10 saniye sonra her şey siliniyor. Ama normal, yani bir şey yok.
Düşünün, kaç insana böyle bir durumda yardım ederiz? 10 saniye sonra yaptığınızı hatırlamıyor; sen mi yapmışsın, öbürü mü yapmış, hatırlamıyor. Kaç kişi şu anda yaptığı şeyleri yapardı acaba? Ve gerçekten buna rağmen yapabiliyorsanız ve hiçbir hikâye üretmiyorsanız, hiçbir hesap üretmiyorsanız — hani şu da bir hikâye ve hesaptır: “Ya bak, ben buna bile yardım ediyorum, çünkü onlar diyecek ki aferin sana, bak, hiçbir şey beklemiyorsun” — çünkü bu sefer hiçbir şey beklemediğim imajını oluşturmak için bunu yapıyorum, burada bile bir benlik işliyor olabilir.
O yüzden benlik motivasyonları olmadan da eylemde bulunabiliriz. İşte o eylem, dinin dilinde ihlaslı ameldir. Onda sen yoksun. O yüzden bir bilgenin sözüyle tamamlayalım: “Gerçek iyilik, senin içinde olan ama senin içinde olmadığın iyiliktir.” Senin içinde olan ama senin içinde olmadığın iyilik, gerçek iyiliktir.
Allah kimi cennete koyacak? “Ya Rabbi, benim yaptığım hiçbir iyilik yok” diyeni cennete koyacak. Çünkü onun hakikatte hiçbir iyiliği yoktur; ondaki iyilik Yaradan’ın ona verdiği iyiliktir. Ve o bunun bilincindedir; o, Yaradan’ın kalbine koyduğu iyiliği görür, fark eder ve onu yansıtır. Bakın ne kadar özgür bir hayat. Hiçbir hikâye yok, hiçbir hesap yok. “Ben neler neler yapıyorum” — hiçbiri yok. Ne anne, ne baba, ne evlat, ne arkadaş, ne dost hesabı; hiçbiri yok. Ne kadar güzel bir şey değil mi? Hiçbir hesap üretmemek ne kadar özgür bir şeydir. Ve ne kadar aslında doğal bir şeydir. O zaman bütün hesapları bırakmak gerekir. Çünkü bunlar bize sahte bir benlik tarafından yüklenir. Ömrün boyunca bazen birisinin hesabını tutarsın; 20 yıl geçer, 30 yıl geçer, 50 yıl geçer, hâlâ birisinin hesabı vardır yüreğinde.
Kapanış
_(Sohbetin bu noktasından itibaren kayıt, canlı yayının paylaşılması ve sayfa üzerinden takip edilmesiyle ilgili katılımcılar arası kısa, teknik bir konuşmaya dönüşmüştür. Bu kısım sohbetin ana içeriğiyle ilgili olmadığından ve ses kaydı büyük ölçüde çözülemeyecek kadar bozuk olduğundan özetlenerek aktarılmıştır: Katılımcılar canlı yayının doğru sayfadan — İsmail Acarkan’ın sayfasından — paylaşılıp paylaşılmadığını ve kaydın alınıp alınmadığını teyit etmeye çalışmışlardır.)_
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Ayet numarası doğrudan telaffuz edilmemiştir. Ancak anlatıcı açıkça şu kıssalara/anlatılara atıfta bulunmuştur: Habil ile Kabil kıssası (Kur’an’da Maide Suresi’nde geçer, sure/ayet numarası anlatıcı tarafından verilmemiştir), Hz. Yusuf’un haksız yere hapse atılma kıssası (Yusuf Suresi, ayet numarası verilmemiştir) ve “Ademoğlu’nun iki oğlu” ifadesiyle yine aynı kıssaya bir gönderme. Ayrıca “körleşmişiz, sağırlaşmışız” ifadesiyle Kur’an’daki “sağır, dilsiz, kör” temalı ayetlere zımnen işaret edilmiş, fakat sure adı veya ayet numarası belirtilmemiştir.
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması
Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.
Sevilirsem Varım Yanılgısı
Sohbet, "insan niye başkasının ilgisine ihtiyaç duyar?" sorusundan yola çıkarak, Nasreddin Hoca'nın kuzu-koyun (ganem) meseli üzerinden insanın olgunluk derecelerinin farklı olduğunu anlatır. "Sevilirsem varım" hikayesinin, çocukluktan itibaren deneyimler üzerinden inşa edilen sahte bir benlik olduğu; oysa gerçek "ben"in doğrudan Allah'tan gelen "varlık" olduğu vurgulanır. Şeytanın Hz. Adem'idoğrudan bir teklifle değil, ona bir "hissettirme" yoluyla kandırdığı; bugün de aynı mekanizmanın "yok sayıldım", "vefasızlığa uğradım" gibi hislerde işlediği anlatılır.