Benlik Damarları, İnanmak ve Bilmek
Kısa Özet
Sohbette insanın küçük yaşlardan itibaren yaşadığı olumsuzluklara karşı geliştirdiği tepkilerin zamanla katılaşarak "benlik durumları" haline geldiği, kişinin bu kalıplarla ömür boyu yaşayabildiği anlatılıyor. Devamında bir bilgiye "inanmak" ile onu sadece "bilmek" arasındaki fark üzerinde duruluyor; insanın en çok kendi psikolojisine inandığı, bu yüzden doğru bilgiyi bilse bile ona göre yaşayamadığı vurgulanıyor. Sohbetin ikinci bölümünde beden organlarının (tırnak, saç) sınırlı büyümesi üzerinden nefsin sınırlandırılması gerektiği, Allah'ın "kibirlenenleri sevmez" gibi ayetlerinin kişinin bütününü değil, o negatif benlik damarını kastettiği anlatılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Bazı benlik hallerimiz çocuklukta (5, 6, 10 yaşında) şekillenmiştir; insan o ilkel benlikle 60 yıl yaşayabilir.
- İnsan en çok kendi psikolojisine inanır; bu yüzden doğru bir bilgiyi bilse de ona inanmadığı sürece değişim gerçekleşmez.
- Mücadele olup olmaması önemlidir, başarı veya başarısızlık değil; psikoloji yenilse bile mücadelenin varlığı doğru yolda olunduğunu gösterir.
- Allah "kibirlenenleri sevmez" derken kişinin bütününü değil, o kibirli benlik damarını kastetmektedir; kişi bu benlik damarıyla özdeşleşmemelidir.
Çocuklukta Şekillenen Benlik Damarları
Önemli bir özellik, daha önceki bazı derslerde de bahsettiğimiz gibi, aslında olumsuz durumlarla hem baş edememe hem de bunları tanımlama konusundaki zaaftır. Yani ne demek bu? İnsan psikolojisi, olumsuz durumları tanımlama ve bunlara dengeli cevap verme konusunda donanımlı olarak yaratılmamıştır. Kısaca bu. Peki bu neye sebep oluyor? Bu, bunları tanımlamamızı ve dengeli cevap vermemizi doğal olarak engelliyor. Ve biz küçük yaşlardan itibaren tabii ki bir kısım küçük veya büyük olumsuzluklarla karşılaşıyoruz. Mesela diyelim ki çocuk bir şey istiyor, ebeveyn vermiyor. Ya da çocuk ebeveynine ihtiyaç hissediyor ama o ebeveyn ona gerekli olan cevabı zamanında, uygun şekilde vermiyor veya veremiyor. Ya da bir çocuk ona dışlayıcı, yok sayıcı bir şekilde davranıyor.
Şimdi bu durumda, bu olaya, bu duruma muhatap olan bir çocuk ne yapar? Bir hoşnutsuzluk duyar. Ve duruma genellikle doğru bir tanım koyamadığı gibi, bu durumun tekrarlanması halinde de sürece olumsuz tepki verme eğilimi gösterir. Bu gitgide insanda yerleşmeye başlar. Ve insanoğlu bu noktada, yani merkezlerin negatif bölümlerinin tetiklenmesi sürecinde, bir noktadan sonra orada katılaşmaya başlar. O yüzden mesela bizim bazı benlik hallerimiz belki 10 yaşında, belki 5 yaşında, belki 6 yaşında şekillenmiştir. Ve sen o ilkel benlikle 60 yıl yaşayabilirsin. O benliğin aslında yaşı 6'dır, ya da 5'dir, ya da 4'tür, ya da 10'dur, ya da 12'dir.
Mesela diyelim ki "bundan sonra kimseye güvenmeyeceğim." Neden? Diyelim ki bir olay yaşadın çocukluğunda, 10 yaşında, 12 yaşında; belki annen, baban veya bir yakının, çok iyi arkadaş olduğun birisi sana büyük bir hayal kırıklığı yaşatan bir tutum sergiledi. Sen de "bundan sonra kimseye güvenmeyeceğim" dedin. Aslında bizim her türlü düşünce ve duygu durumumuz bir benlik durumu oluşturur; biz içimizde bu anlamda birçok benlik inşa ederiz. Mesela "bundan sonra kimseye güvenmeyeceğim", "bundan sonra daha sert ve otoriter davranacağım", "kesinlikle hayatta başarısız olmayacağım", "ne olursa olsun hedeflediğim şeyin sonuna kadar üzerine gideceğim" dediğinde, aslında bütün bunlar bir düşünce, duygu ve davranış modelidir. Dolayısıyla bunlar bir benlik halidir, bir benlik durumudur. Bunlar bir noktada şekillenirler ve bir yerde katılaşmaya başlarlar.
Yaşadığın bazı olaylar bunu desteklerse, o zaman orada bir katılaşma meydana gelir ve sen o benlikle bir ömür boyu devam edersin; hiç onu sorgulamazsın, durup "acaba bu nereden oluştu, nasıl oluştu, ne kadar uygun, hayatın bugünkü realitesine ne kadar uygun" diye düşünmezsin. Orada oluşmuş, kendine göre bir mantığı olan bir benlik kalıplaşır ve o kalıp ömür boyu sende devam eder, hiç değişmeden devam eder. Onun için bazı insanların bir noktadan sonra hayatları aslında donmuştur ve onun bir tekrarından ibarettir.
Ego da işte bu noktada "ben buyum" der. Bir insanın böyle "ben buyum" dediği noktaya çok çok ama çok dikkat etmesi lazım; çünkü o, kendini katılaştırdığın bir noktadır ve çok dikkat etmen gereken, tehlikelere açık bir noktadır. "Ben buyum" dediğin an aslında ne yapmış oldun? Bir nevi bir binayı stabil hale getirdin; orada beton dondu, demir iyice o betonların içine oturdu ve artık sen o binayı değiştiremezsin. "Bina budur" dersin; balkonluysa balkonludur, çatısı akıyorsa akıyordur, temeli çürükse çürüktür. "Tamam, benim binam budur ve ben bu binada yaşayacağım" dediğinde, ne yapmış olursun? Kendine büyük bir kazık atmış olursun çoğu defa. Bir yerden sonra insan "bunu kesinlikle değiştirmeyeceğim" der.
Biz bir insana "hastasın" dediğimizde biyolojik olarak buna daha doğal yaklaşır; "evet, tedavi olmalıyım" der. Mesela "böyle kansız gibi görüyorum seni, yüzün soluk, bir doktora git, kan tahlili yaptır" dediğimizde "olabilir, evet" der. Ama "sen psikolojik olarak hastasın" dediğimizde? "Hasta sensin" - ne farkı var iki tepki arasında? Fark özdeşleşmektir. Sen diyorsun ki: "Ben buyum ve bu doğrudur, normaldir, olması gerekendir; bu hasta bir durum değildir." Ve orada kişi direnç uyguluyor. Ya da "bunu değiştirmen lazım" dediğinde, "niye değiştirecekmişim ki, sen değiş, ya da sen değiştir kendini, ben değişmeyeceğim, dünya değişsin" dediğinde ne yapmış oluyorsun? Kendini katılaştırmış, değişime dirençli ve gerçek anlamda bilinçli olup olmadığı belli olmayan bir benlik modeliyle hayata bakmış oluyorsun. Ve sen ömür boyu o kalıpla yaşamaya başlıyorsun; ilişkilerine, iş hayatına, hayata bakışına, bütün yaşadıklarına onun üzerinden bakıyorsun.
Halbuki ben niye psikolojimi değiştirmeyeyim ki? Bir psikolojiyi kullanıyorsam, niye değiştirmeyeyim ki eğer yanlışsa? Ya da daha iyi bir modele niye geçiş yapmayayım? Arabanı değiştiriyorsun, yeni model alıyorsun, ya da modifiye ediyorsun. Ama özdeşleşme o kadar problemli bir durum ki: "Niye değişmeyeyim ki, yani çok gerçekçi, hayatın gerçekliğiyle uyumlu değilse, niye değiştirmeyeyim ki? Niye bu kadar yapışıyorum ki o psikolojiye, o benlik durumlarına?" demeli ve onun üzerinde çalışmalıyız. Onun için insan bunun üzerinden düşünmelidir; yoksa hayatın bir döneminde şekillenmiş ve katılaşmış benlik damarları üzerinden düşünemezsin. Zaten hayatla sorunumuz zaten odur. Onu değiştirmek kendine bir alan açmaktır; onu değiştirmek kendine verdiğin bir ödüldür; onu değiştirmek kendini cezalandırmaktan kendini kurtarmaktır; onu değiştirmek bir hapishaneden çıkmaktır; onu değiştirmek kendini kısıtladığın dar alandan çok daha geniş bir alana çıkmaktır.
Bilmek İnanmak Değildir: Psikolojimize İnanmak
Ama bunu tam olarak anlamadığımızda, bir bilgi edinsek bile o bilgiye tam olarak inanmayız. Çünkü inandığımız şey psikolojimizdir. Biz hayatta en çok, ne Allah'a, ne ona ne buna; en çok psikolojimize inanırız. Psikolojik halimize inanırız en çok. "Ben böyle düşünüyorum, ben böyle hissediyorum" deriz. İnsan en çok psikolojisine inanır. Ayetin ifadesi burada anlamlıdır: "Hevasını ilah edineni gördün mü?" - bunu dini olarak algılamayın, bir meseleyi açmak için söylüyorum. Bizim en çok inandığımız, varoluşumuzun merkezini teşkil eden şey, bu düzeyde psikolojimizdir. Psikolojimiz bizim dinimiz, imanımız, ilahımızdır; çünkü en çok özdeşleştiğin, içinde sana en doğru gelen şeydir aslında. "Niye öfkelenmeyeceğim, niye alınmayacağım, niye tepki vermeyeceğim, niye rahatsızlık duymayacağım?" - en çok özdeşleştiğin ve dolayısıyla en çok inandığın şeydir.
Onun için biz en çok buna inandığımız için başka bir şeye inanamayız, inanmakta zorlanırız. Gideriz bir sohbet dinleriz, hakikaten güzel; ama psikolojimiz ona inanmaz. Onu bir bilgi olarak alırız. Hatta biri hatırlatır: "Ya biz bir yere gitmiştik, bir kitap okumuştuk, şöyle yazmıyor muydu, böyle bir sohbet dinlememiş miydik?" "Evet dinlemiştik, biliyorum ben bunu" der. Biliyorsun ama inanmıyorsun. Bilinçaltında veya içgüdüsel olarak biliyorsun ama gerçekten o söze inanmıyorsun. Mesela diyelim ki negatif duyguların veya negatif düşüncelerin insanın fıtratının içinde doğal olarak olmadığına, insanın fıtratına uygun olmadığına inanmıyorsun. İnansak ne yapmış oluruz? O konuda bir mücadele yapmak durumunda oluruz; günlük hayatın içinde o mücadeleyi yapmak zorunda kalırsın.
Mesela hepimiz öleceğiz değil mi? Ama aslında inanmıyoruz, biliyoruz. Birisi bize "öleceksin" dediğinde "öleceğim" deriz. Ama birisi size şu an dese ki "3 sene sonra falan tarihte, falan saatte öleceksin" dese, psikolojiniz değişmez mi? Bakın o zaman inanırsınız. Onun için biz biliyoruz ama inanmıyoruz, çünkü psikolojimize inanıyoruz. Psikolojin sana daha inandırıcı geliyor, farkında ol veya olma; psikolojin sana daha iyi vaaz veriyor. Onun vaazı sürekli; "ben kimseden vaaz dinlemem" deriz bazen, ama içimizde öyle "benler" var ki her gün, her vakitte sana vaaz veriyor. Sen onun vaazlarını dinliyorsun, onaylıyorsun, ona meşruiyet tanıyorsun, ona inanıyorsun; ona inandığın için onun tarafını tutuyorsun ve onun tarafından yaşıyorsun hayatını. Eğer başka bir şeye inansan çatışma meydana gelecek; ister istemez bir çatışma meydana gelecek.
Bazıları olur ya, 20-30 sene sigara içmiştir; sonra "zararlıdır" derler, sonra bir hafif kalp spazmı geçirir, akciğerinde bir nodül teşhis edilir, sigarayı bırakır. Bu insan daha önce inanıyor muydu acaba hasta olacağına? Hayır, inanmıyordu. Peki biliyor muydu? Tabii ki bilgi olarak evet olabilirim, öyle bir bilgi işte, bak o bilgi yaramıyor. Ama öbürü yarıyor, çünkü inandı artık. İnsan yeni bir bilgiye inandığı zaman değişebilir. Çünkü inanmak şu demektir: Bu kesim böyledir; o zaman bu kesim böyleyse psikolojim yalan söylüyor veya yanlış söylüyor, o zaman mücadele edeceğim. Başka bir alternatif olabilir mi? Biri sana "sen şeker hastasısın" diyor, mecburen mücadele ediyorsun. "Kalp hastasısın" diyor, mecburen mücadele ediyorsun. "Tansiyonun yüksek" diyor, mücadele ediyorsun; inanıyorsun çünkü. Ama öbüründe inanmıyoruz.
Diyorsun ki: "Affetmek iyi bir şeydir, affetmek insanı özgürleştirir, affetmek insanı geçmişe bağımlılıktan kurtarır." Öyle mi? Öyle güzel bir şey affetmek. Bunu öğrendim. Zahiren, normal ortalama bilinç düzeyinde de onaylıyorsun aslında, "doğru" diyorsun, güzel bir şey. Ama psikolojin öyle ustaca bunu bir koza gibi sarıp öyle bir paketliyor ki, o orada duruyor; sen ona inanmıyorsun artık. "Çok güzel bir şey" diyorsun, "affetmek çok güzel bir şey ama yapamıyoruz, çok zor" diyorsun. Bak ne yaptın? Kozayla ördün onu; o öyle duruyor bir yerde, onun hiçbir işlevselliği yok. Vücudunda herhangi bir etkileşim meydana getirmiyor. Bazı haplar barsakta erir; öyle bir kapsülle kaplanır ki, o midedeki asitle etkileşmez ve mideden geçer, barsakta çözülür. İşte kapsüle etmek böyle bir şey.
Bilmekle inanmak arasındaki fark da budur. Bildiğinde, evet, o bir bilgi kapsülü olarak durur; bir ortamda o tekrar edildiğinde "bunu biliyorum, bu yazıyı daha önce okumuştum" dersin. Ama o kapsüle edilmiş bir bilgidir, o inanmak değildir. İnanmak, o etkileşimin vuku bulmasıdır; psikolojinle inandığın yeni bilgi arasında bir etkileşim anlamına gelir. Sen hayatının içinde, yaşadığın günlerin, saatlerin içinde bu şeyi yaşarsın; iki farklı algının, anlayışın, bilginin birbiriyle yüzleşmesini yaşarsın. Psikoloji gene galip gelebilir, bu önemli değil.
Mücadele Etmek: Bilgiye İnanmanın Delili
Mesele, psikolojinin gene galip gelmesi değil; senin içinde o mücadelenin olup olmaması. Peygamber'in ifadesiyle, sallallahu aleyhi ve sellem, mesele nedir? Sen bu günahı işlediğinde rahatsız oldun mu? Oldun mu, tamam o zaman devam edebilirsin yola. Ama sen bu günahı işledin ve rahatsız olmadın; o zaman bir etkileşim yok, ortada bir gerilim yok, ortada bir yüzleşme yok, o zaman herhangi bir değişim de yoktur. Ama o bilgiyi biliyor musun? Evet biliyorsun, ama kapsüle edilmiş orada duruyor. O yüzden biz inandığımız zaman değişebiliriz, ancak o zaman değişebiliriz. Bildiğimiz bu anlamda, insan psikolojisinin "bilme" kavramı bir verinin bilinmesi anlamında olduğunda, bu gerçek anlamda kadim geleneğin kastettiği bilmek değildir. Aslında gerçek bilmekle inanmak özünde birdir; ama bahsettiğimiz bilinç düzeyinde bir değildir.
Sen inandığın zaman, işte o bahsettiğimiz şeyin artık sende psikolojine alternatif olduğunu ve psikolojine rağmen doğru olduğunu bilirsin. Mesela Bediüzzaman diyor: "Madem hakikat budur, kalbim istirahat etti." İnanıyor ona; "nefsim beni bir saat müteessir etti ama baktım yanlış argümanları var ve Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle bir hakikat kalbime geldi ve dedim ki madem hakikat budur, onu nefsime söyledim ve kalbim istirahat etti" diyor. Bir şeye inandı. Bu psikoloji ile yürümez, bu psikoloji ile bu hayat gitmez, şu anlayış bu algıyla gider - ayrımı yapmaktır. Yoksa "bu psikolojiyle de gidiyoruz, bir şekilde yaşıyoruz" dediğinde, sen öbür bilgiye inanmıyorsun demektir; çünkü bunlar birbirine zıt şeyler.
Bilgiyle özdeşleşmemiz mi gerekiyor yani o zaman? Hayır, bilginin gerçek olduğuna dair bilincimizi derinleştirerek bir yakine sahip olmamız gerekiyor. Hakikaten diyelim ki bana karşı yanlış davranan bir insana öfkelenmem, kızmam, gücenmem, alınmam yanlış bir şeydir; neden? Çünkü bir, karşımdaki insan psikolojik düzeyde bir kısım eksik ve hatalar taşır, dolayısıyla onun böyle yanlışlar yapması doğaldır. İki, benim psikolojimin de bazı damarları var, bunlar da o olumsuz tutumdan olumsuz etkileniyorlar; bunu da anlıyorum, ama ben bunu onaylamıyorum. Ben o psikolojik algımı onaylamıyorum; neden onaylamıyorum? Çünkü o da sübjektif meseleyi kişiselleştiriyor, "kimse bana bunu yapamaz, ben bunu hak etmiyorum" diyor; ama hayatta böyle bir zemin yok.
O zaman ayeti inkar etmen gerekir: "Biz insanları hayır ile ve şer ile muhatap kılacağız" diyor. Sen "hayır kılamazsın" diyorsun. Kitap diyor ki: "Kötülükle en güzel şekilde mücadele et." Mesela kısas yapmak, en düşük düzeyde bir ego telafi mekanizması olarak anlatılıyor Kur'an'da; "affetmek daha hayırlıdır" diyor. Sen oralı bile değilsin, "hayır" diyorsun; "affetmek daha hayırlı değil" - halinden öyle diyorsun. Bunu açıkça telaffuz etmesen bile psikolojin "ne münasebet" der. Ya da "şu an buna hazır değilim psikolojim" diye bir argümanın var; tabii ama çok da hazır olma derdinde değilsin. Ne yapıyor? Onu tatlı bir şekilde kapsüle ediyor. "Çok hazır değilim" diyorsun; ya da "hakikaten çok yol almam lazım, şu an hazır değilim ama kesinlikle hazırlanmam lazım, bu konuda çok gayret etmem lazım" diyorsun, üstelik hazır olmadığının nedenini düşünüp bir an evvel hazır olmayı da düşünmüyorsun. "Hazır değilim" - ne zaman hazır olacaksın, "bakarız." O zaman inanmıyor, kapsüle ediyor.
Psikoloji, direkt olarak çatışamayacağı bir bilgiyi veya reddedemeyeceği bir bilgiyi bu sefer kapsüle ediyor. Onun sana faydası var mı? Bırakıyorsun onu; hani bazı haplar mideden geçer, barsakta çözülür - o kapsül midedeki asitle etkileşmez, mideden geçer. İki deniz yan yanadır, birbirine karışmazlar; halbuki karışması lazım. Ya o galip gelecek ya o galip gelecek, başka bir ihtimal yok. Ya psikolojimiz galip gelecek ya inandığımız yeni şey galip gelecek. Mücadele ediyor musun? Ediyorsun; başaramıyorsan, başaramıyorsan problem değil. Ama yeter ki o bilgiyi kapsüle etme. O bilgiye inancın var mı? İnancın varsa sorun yok; ne kadar yenilirsen psikolojine, ne kadar düşersen düş, problem değil. Orada biz problem aramıyoruz; eğer mücadele ediyorsan doğru yoldasın demektir. Başarı veya başarısızlık önemli değildir.
Sen biliyor musun buna, inanıyor musun buna? Bir malumat, bir enformasyon olarak mı biliyorsun, yoksa buna inanıyor musun, "hakikat budur" mu diyorsun? Diyorsan bu bir mücadeleyi zorunlu kılar. Sen şimdi biliyorsan ki yemek böyle güzeldir, yemeğin lezzeti böyledir, doğru yemeğin kıvamı budur diyorsun ama öbür türlü devam ediyorsun; olur mu böyle bir şey? Olmaz değil mi? Diyelim ki hata yaptın, unuttun, fazla pişirdin veya az pişirdin ama yedin - problem yok. Ama o yemek yeni bir yemek yaptığında diyorsun ki "doğru kıvam, doğru pişirme süresi budur." Gene unutabilirsin, olabilir; gene kıvamı tutturamayabilirsin, olabilir. Ama doğru kıvamın ne olduğuna inanıyorsun, yanlış olanın ne olduğunu biliyorsun; psikolojini onaylamıyorsun, yeni bilgiyi, yeni anlayışı tatbik etmeye çalışıyorsun. Yüzleşme olur, değil mi? Bu her şeyde uygulanabilir hayatta; yüzleşme içimizdedir. İnanıp inanmadığını insan bunun üzerinden test edebilir.
Yoksa öbür türlü "geçen hafta veya bir ay evvel dinlemiştik, geçen sene okumuştum, Mevlana çok güzel söylemiş" - peki bu Mevlana güzel söylemiş de, senin psikolojin bu konuda ne diyor, karşılaşmayacak, karşılaştırmayacak mısın bunları? "Mevlana ne güzel söylemiş" - sen de böyle diyor musun? "Peygamber güzel söylemiş" - "tabii ki güzel söyler" diyorsun, "o peygamber." Bu değil, sen de söylüyor musun bunu, sen buna inanıyor musun? İnanıyorsan orada bir şey meydana gelecektir; yüzleşme, bir çatışma meydana gelecektir. Sıcak su buzu eritir, ama sıcaklık düşüncesi buzu eritmez; sıcak bir şey eritir o buzu. İnandığın bir şey psikolojini zorlamıyorsa, bu az çok önemli değil; bak, zorlamıyorsa sen ona gerçekten inanılması gerektiği şekilde inanmamışsın demektir. Zorlaması lazım; psikolojinin bir şeye direnç göstermesi lazım, sende bir şeyin o psikolojiye direnç göstermesi lazım. Bu bir kavga değil ama; orada bir yüzleşme, farkındalıklı bir direnç var, bir anlayış temelinde bir direnç.
Basitçe egoyu bastırma değil, bir anlayışla, bir bilgiyle; mesela egondan birine olan öfken, kızgınlığın sürekli sana vaaz verir, sen inandığın bir başka bilgiyle ona cevap verirsin. "Hayır" dersin, "insandır, yapabilir, hatalı olabilir; bu durumda ben şöyle davranmalıyım" dersin. Bakın bu, hayatta her şeye "eyvallah, tamam" diyeceğiz demek değil; peygamberin savaştığı dönem de var, ama o savaşın bir gerekçesi var, bir manası var, bir ruhu var. Burada bahsettiğimiz şey "gelen vursun, geçen vursun" anlamında bir şey değil. Ama psikolojin ne söylüyor, bilgin "biliyorum" dediğin şey bununla mücadele edebiliyor mu? Etmiyorsa sen o bilgiye inanmıyorsun demektir; o zaman o bilgiye ya inan ya inanma. O bilgi bilgi olarak kalmamalı, çünkü o yanıltıcı bir şeydir.
Mevlana bir şey diyorsa, ya ona inan ya da "ben psikolojik bir ego olarak bunu o kadar paylaşmıyorum" de; belki başka bir zaman inanabilirsin. Ama böyle yaptığında "evet, biliyorum, bunları onaylıyorum ama hiçbir etkisi yok" dersin, egon der ki "ben onları biliyorum." Egon onları onaylıyor ama inanmıyor; usta bir manevra. Onaylıyor ama inanmıyor, o zaman bir problemi yok egonun o durumda, herhangi bir tehlike değil o.
Nifak ve Ego Münafıklığı
O yüzden aslında bir anlamda böyle münafıklık çeşit çeşittir. Bir böyle bilinçli olarak iki yüzlü olmak var. Bir de aslında münafıklık kavramı nasıl bir şey biliyor musunuz? Kökeni anlamında, yer altında yaşayan bazı hayvanlar vardır, köstebek gibi; böyle birkaç tane delikleri vardır yer altında, bir delik kapanırsa öbür delikten çıkarlar. Nifak kelimesinin kökü buradan türüyor. Ego uyanık, kendi işini yürütebildiği oranda yürütüyor; bir tıkanma olduğunda başka bir noktaya çıkıyor. "Ben aslında böyle biri değilim" diyor, "ama insanlar yüzünden böyle oluyorum" diyor. Başka bir delikten çıktı; kendine çok uygun bir meşrulaştırma buldu. Ya da "ben aslında iyi insan nasıl olur biliyorum ama ortam müsait değil, insanlar müsait değil" diyor. "Ben hepsine inanıyorum" diyor; merhamet, şefkat, affedicilik, anlayış, tevazu, hepsi güzel. "Niye böyle yapıyorsun?" - "doğru değil ama birçok nedenim var, senin anlattığın şeyleri de biliyorum" diyor. Tak, bakıyorsun öbür delikten çıkmış.
Bu ego münafıklığıdır; dini bir şey anlamında kullanmıyorum bunu. Egonun böyle bir uyanıklığı vardır, insan buna karşı dikkatli olmalıdır. Eğer dikkatli olmazsan bu seni ömür boyu uyutabilir, kendi stratejisini uygular ama doğrunun da olaylayıcısı olur. Düşünün mesela şu anda Allah'ın huzuruna gitsek ve yaptığımız ve yapmadığımız şeylerin hesabını neye göre vereceğiz? Bahane mi üreteceksin? Onun için Kur'an'da diyor ki hesaba çekici olarak nefis yeter, ahirette. Ama orada kime uyanıklık yapacaksın, kime bir şey yapacaksın? Yok, işte kendin fark ediyorsun, çünkü aslında o noktada neyin gerçek olduğunu görüyorsun. Benim bir insanla ego üzerinden polemik yapmamın, çatışmamın, gerginlik yapmamın ne anlamı var? Ahirete gittim, ne anlamı var? Orada o biliyorum dediğin şeye orada inanırsın ve o inancın psikolojini yargılar; dersin ki "bir daha gelsem şöyle davranacağım."
Bu noktada insan psikolojiden hareketle mi yaşayacak, yoksa inandığı bir ilke, prensip üzerinden mi? Bakın bu ilke, prensip, "yok işte Allah böyle diyor, din böyle diyor, büyükler böyle diyor" diye basitçe değil. Sen buna hakikaten inanıyor musun? Bırak kimin dediğini; ne yapacaksın kimin söylediğini? "Peygamber söylemiş, onaylayacağım" - bunun bir önemi yok. "İşte Kur'an'da ayet" - eğer bu konuda çok ciddiysen bir anlam taşıyabilir ama önemli olan bu değil. Bunu bir düşün: Bu doğru mudur, bu bir hakikat midir? Bunu kendin karar ver. Mesela dünya hayatı geçici midir? Tabii geçici. İnanıyor musun? Hayır, psikolojin inanmıyor. Hatta Bediüzzaman diyor ki: "Nefs, sevdiği şeye beka verir, ona fani şeyle bakmaz, ona beka verir, öyle sever." Psikolojinin kendine göre bir dünyası var, inanç anlam dünyası var. Sen onun inanç anlam dünyasını gerçek inançla değiştirebilecek misin, değiştiremeyecek misin? Çünkü o da sana sürekli toplantı yapıyor, kaset koyuyor, görüntülü videoları var, hepsini sana sunuyor, bütün medya araçlarını kullanıyor, hayatı kullanıyor. "Böyle yapmazsan insanlar seni ne yapar" - her şeyi kullanıyor. Onun için neyle mücadele ettiğine iyi bakacaksın. Öyle zayıf bir şey değil, ama özdeşleşmezsen güçlü bir şey de değil. Ona güç veren onunla özdeşleşmendir. Onu gözlemlediğin zaman bakacaksın ki o göründüğü kadar güçlü değil; yeter ki ona ondan çok daha akıllı bir bilinçle muhatap ol.
Nefs cahildir, hakikaten özünde o anlamda cahildir; Bediüzzaman'ın ifadesiyle zahirperesttir, bir anlık lezzet için, bir anlık öfke yüzünden birçok senesini heba edebilir. Çok derinlikli bir idraki, her şeye kuşatıcı bir farkındalığı yok; ama ondan uyanık olman lazım, ondan daha akıllı, ondan daha farkında olman lazım. Olursan o güçlü değildir; olmazsan ondan başka bir alternatifin yok. Onun için değişim, psikolojik değişim, inanılan bir alternatif duruma, tutuma, hale tabi olmaktır; ama inanılan. İnanılan yeni bir durum, inanılan yeni bir tutum, inanılan yeni bir anlayışa yönelik gayreti netice verir. O zaman o psikoloji değişebilir. Ama inanmadığın zaman onlar birbirine hiç dokunmadan, değmeden yaşarlar.
Kur'an'da bir ayet vardır, güzeldir, birçok açılımı var: "Ey iman edenler, iman edin." Gerçekten inanın. İnanmıyorsanız üzerinde tefekkür edin. Mesela "kısas yapabilirsin ama affetmek niye daha hayırlıdır" - ben bunu anlamak zorundayım; anlamazsam ona inanamam aslında. Tamam, tasdik ederim, "Kur'an böyle diyor" derim, "mutlaka böyledir" derim, ama ben ona inanamam. İnanamadığımda da kısas mı, affedicilik mi yol ayrımında olduğunda, hep kısası tercih edeceğim, affetmeyi tercih edemeyeceğim. En azından içimde bir mücadele bile olmayacak; "tamam gene kısası tercih ettim ama hiç içeride bir mücadele olmadı" - hükmen yenildim, sahaya çıkmadan.
Bazen sana yapılanı kat kat cezalandırma arzusu, kısasın da üzerinde negatif bir durumdur; kısas bir nevi sıfır durumu gibidir. Peki negatif olmak mı, sıfır puan mı, artı üç mü daha iyi? Artı üç daha iyi. Kur'an "affetmek daha hayırlıdır" diyor. Sen psikolojik olarak kendine sor: Psikolojin de "affetmek daha hayırlıdır" diyor mu? Demiyorsa bu, o psikolojinin aslında o ayeti inkar ettiğini gösterir; en azından onunla işim yok anlamına gelir. Ve sen her zaman sahaya çıkıp herhangi bir mücadele olmadan hükmen yeniliyorsun demektir. "Biz de eskiden mücadele ettik ama yenildik" - işte şerefimizle yenildik, savaştık, yenildik. Bak, sahaya çık, mücadele et ama yenil, olabilir. Hiç sahaya çıkmayan öbürü hiç sahaya çıkmıyor; psikoloji sürekli hükmen galip, 3-0 hep galip geliyor.
Gene mi yenildin? Mümkün. Evet, çünkü o kadar psikolojin hayatın içinde işlemiş ki yenilebilirsin. Ama soru şu: Mücadele oldu mu, olmadı mı? Olduysa ne kadar oldu? Yoksa "ne mücadelesi kardeşim, psikoloji ne yaptıysa hiç anında ortaya koydum, hiç öyle içimde de bir çelişki, bir gerilim, bir yüzleşme olmadı" - o zaman sen o hakikate dair bir inanca sahip değilsin demektir, ya da o zayıf demektir, ya da psikolojin o kadar güçlü ki onu örtüyor demektir. O zaman daha yüksek bir mücadeleye ihtiyaç var, daha yüksek düzeyde bir yüzleşmeye ihtiyaç var; bir çarpışma olsun, yenilirsen yenil, olabilir, yenilebilirsin. Ama mücadele var mı yok mu? İşte gelişim ancak o durumda vuku bulur.
Bizim tasavvuf geleneğinde bir sufi der ki "on sene nefsimin damarıyla mücadele ettim." Tamam, sonuç yok, ama on sene mücadele etmiş; o zaman sıkıntı yok. Yirmi senede bir şeyle mücadele edebilirsin, ama hakikaten mücadele ediyorsan ve her zamanda o psikolojindeki yanlış şeye alternatif olan şeye inanıyorsan, o zaman sen yoldasın demektir.
Şimdi normal tarikat yönteminde 40 senede alınan mesafeyi, Üstad diyor ki Risaleler vasıtasıyla bir senede tekmil edebilirsin. Neyi kastediyor orada? Burada ilim üzerinden, ama bahsettiğimiz ilim, bilgi, yani inanılan bir ilim; bizatihi gafletin, küfrün, nefsaniyetin, nefsin damarlarının bizatihi nasıl niye yanlış olduğunu gösteriyor. Mesela düşmanlık, sosyal hayat noktasında da, şahsi hayat noktasında da, manevi tekamül noktasında da yanlıştır diyor. Bir kısım tarikat yöntemlerinde bir mürşidin terbiyesinde, ona muhabbetle ve tabi olarak; "mürşidim dedi ki böyledir" diye öyle kabul eder. Muhabbeti ne kadar galipse, ne kadar çoksa o kadar yol alabilir. Ama Risale-i Nur'da temelde ilim ekseni vardır; gaflet, küfür, nefsaniyet hiçbir gerçekliği olmayan, hiçbir neticesi olmayan bir yoldur, karanlık bir yoldur, dipsiz bir kuyudur; bunu ilmen göstermeye çalışıyor. Tabii buna hakikaten idrakin olursa faydası olur; yoksa Risale-i Nur'u da kırk sene okursun gene aynı şey olur. Neden? Bildin ama inanmadın. Okursun, "öğrendim" dersin, "biliyorum, o bölümü kaç defa okumuşumdur" dersin.
Öfke, Alınganlık ve Gösterilen Davranış: Münafıklık mı?
Az önce bir örnek verdiniz öfke üzerinden: "Öfkeleniyorum ama muhatabımda psikolojik çıkmazlar var ve bu normal, doğal; o yüzden ona öfkeli davranmamalıyım." Aynı şey kırılmak için de: İçimde kırılan bir benlik oldu ama ona sitemkar davranmıyorum. Bu işlenmiş bilgi midir yoksa enformasyon mu? Çünkü kırılganlık içimi sardı; niye alınmıyorum, niye kırılmam gerekmiyor? İçimde bir alınganlık oldu ama niye göstermiyorum? Bu konuda doğru bir bilgi varsa o zaman inanılıyor demektir. Niye öfke ve alınganlık yanlıştır, niye bunun alternatifi olan şey doğrudur?
Mesela ben niye bir insana nihai olarak suçlu nazarıyla bakamam? Çünkü benim nazarımda o kişinin gerçek anlamda objektif ve gerçekten özgür bir iradesi yok. Yanlış yapıyor, özgür iradesi tam yok, çok bilinçli yapmıyor, yanlış; sürekli yapsın demek anlamına gelmiyor bu. Diyelim ki peygambere taş atan Taif'teki insanlar - peygamber ne dedi? "Ya Rabbi, onların ne yaptıklarını bilmiyorlar." Ama o taş atanlardan uzaklaştı, bu ayrı bir konu. Ne dedi? "Ya Rabbi, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar" - benim onları suçlayacak, gerçek anlamda bilinçli bir özne bulamadım; analiz etti, niye yaptıklarını, yanlış bilgilendirmeyi anladı; suçlanacak bir özne bulamadı. Çünkü orada gerçekten bir özgür irade, objektif bir bilinç sahibi yoktu. Ama diyelim ki kendini onların zararından korumak için yapması gereken bir tutumu takındı, bu ayrı bir şey.
Ama "bunlar bana taş atıyor ama ben bir şey demeyeyim" dersen, niye demiyorsun kardeşim? Dememek lazım, olmaz; bu, bir, iki, üç patlar. Yani mücadelede olduğu anlamına gelir bu örnekte. Ama burada o mücadelenin tarafı, hani bir tarafı psikolojik benliktir, öbür tarafı gerçekten güçlü mü, gerçekten bir temeli var mı? Mesela alınıyorum, alınmam yanlıştır; neden? Çünkü o insandan bunu bekleyen benliğim olduğunu biliyorum, ya da ben böyle bir haksızlığı hak etmedim. Ama bir, bu hayat hak ettiklerimi bulacağım, hak etmediğim şeylerle karşılaşmayacağım anlamına gelmez. İki, hak etmediğim bir muamele ile karşılaştığımda benim çok geniş bir cevap verme aralığım var; o duruma en uygun vereceğim cevap şu şu şu nedenlerle böyledir; bazen susmaktır, bazen alttan almaktır, bazen hoşgörülü olmaktır.
Bediüzzaman diyor ki, bir insanın sana karşı yaptığı hatadan dolayı ona düşmanlık etmen hatadır; çünkü birincisi kaderin onda bir hissesi var, ikincisi o nefis ve şeytanına mağlup olmuş; nefis ve şeytanına mağlup olduğu için o insana şefkat edip acıman ve tövbe etmesini temenni etmen gerekir. Olabilir ki onun o davranışı sergilemesinde senin de yaptığın yanlış bir davranışın etkisi olabilir; o hisseyi de ayır. Kalan küçük hisseyi de bağışla. Bakın, bir argüman var, bir prensip var, bir ilke var, bir anlayış var. Yoksa "biri sana kötü davranınca affet, tamam, hoş bir durumda olursun, affedersin, bir, iki, üç, sonra yeter" dersin; neden? Çünkü o affetmeni sağlayan bir alternatif anlayış, bilgi yok. "Çatışmayayım, gerilim olmasın, affetmek lazımmış, kitapta okudum, vaazı dinledim" - bak bunlar güçlü şeyler değil.
İçimde atıyorum alınan, kırılan bir benlik varken davranış boyutuyla bunu yansıtmasak da, o ilkeye iman ettiğimiz konuda muamelede bulunsak da, bu da bir boyutuyla münafıklık gibi olmuyor mu? Çünkü içimde mevcut psikolojik yapı bunu kaldıramıyor, kırıldı içimde, ve bunu davranış boyutunda sansürlüyorum. O zaman bu bir münafıklık olur mu? Evet, bu egonun bir kavramı ustaca çarpıtmasıdır. Oradaki bir ego bunu yapıyor: "Kardeşim, ben böyle hissettim, samimi olmak lazım, açık ve dürüst olmak lazım." Onu kırıp parçalamak, rencide etmek demiyorum tabii; "kırıldım, bunu da söyleyeceğim, ben açık, dürüst, samimi bir insanım, içim neyse dışım da odur" deyip ne yapıyor? O ego bazen böyle bir argüman sunuyor.
Münafıklık nedir, eğer bir münafıktan bahsedeceksek bu anlamda şudur: Ben içimde karşımdaki insana herhangi bir tutum ve davranışı göstermeyi doğru bulurum, fakat ya kişisel bir çıkar nedeniyle ya kendimi bir şekilde karşımdaki insanın zararından korumak arzusuyla veya başka herhangi bir ego temeli üzerinden öyle değil de başka türlü davranırım; ama o içimde hissettiğim şeyi de onaylayarak, bak bu münafıklık olur. Ama ben diyorum ki: Benim psikolojik damarlarımdan biri alındı, ama ben bunu onaylamıyorum, şu hakikat nedeniyle şöyle bir davranışı onaylıyorum; o zaman ben münafıklık yapmıyorum. Ben o içimde ortaya çıkan alınganlığı, öfkeyi onaylamıyorum ki, onu göstermemekten, hatta onun aksi şekilde davranmaktan dolayı ikiyüzlü olayım. Onu merkeze almadığım için de, onu onaylıyorum bir taraftan, bir taraftan da değişik nedenlerle başka türlü davranıyorum - işte o ikiyüzlülüktür. Ama o gene egonun içinde bir ikiyüzlülüktür; çünkü ikisinin de var, ya da birçok yüzü var.
Orada egonun tırnak içinde "samimiyeti", "içi dışı bir olmasının" da bir anlamı yok açıkçası; alındığını söylemesinin de bir anlamı yok. "Ben samimiyim, alındığımı söylerim" - söylesen ne olur, söylemesen ne olur, hiçbir değeri yok. Bir insana tamamen bencil, egoist motivasyonlarla kendini başka türlü göstermek tabii daha kötü bir şeydir. Ama egonun "samimiyet, dürüstlük, içim dışım bir" adına negatifliğini ifade etmesi de özünde bir değer değildir; birisi eksi ondur, birisi eksi beştir, artı değildir. "Benim içim dışım bir, kızdım mı söylerim" - ne alt ettin, ne bu, onaylayalım mı? Bunun yerine nefret ettiğim bir insana nefsani bir çıkar arzusuyla veya bir hesap adına güler yüz gösteriyorsam, o kat kat negatif bir şeydir; ama öbürü de bir pozitiflik değildir.
Ben psikolojimi onaylamıyorum ki, o insana o psikolojimin benlik damarlarında ortaya çıkan bir şeyi göstermediğimde iki yüzlü olayım; ben psikolojimin o yüzünden zaten muzdaribim ve onu onaylamıyorum ki, o bir yüzüm değil zaten, onu reddediyorum, onaylamıyorum. Alındıysan alındın diyorum, haksızsın bu konuda, ne yapayım onu yansıtayım mı? Hayır, yanlış bir şey, onaylamıyorum. Diyorum ki: Hayır, seni onaylamıyorum; ben o insana iyi niyetli, şefkatli, merhametli ve pozitif davranacağım. Alınmamış gibi davranmak; evet, alınmamış gibi davranacağım ama ne şartla? O alınmış olan benlik damarımı onaylamamak şartıyla. Hem onu onaylıyorum hem de onun aksine davranıyorum bu yanlış bir şey; ama onu onaylamıyorsam onun aksine de davranırım, davranabiliyorsam bu çok iyi bir şeydir. Dışarıdan da münafıklık gibi görünebilir ama o değil.
Yani zaten böyle bir şey. Bak benliğim de alındı, hani bunu da unutma, bunu da hesaba kat, bir daha da öyle benliğimi alındıracak, gücendirecek şekilde davranma; bunu kastetmiyoruz. Ama dersin ki: "Bak evet, hakikaten benliğimde bir damar tetiklendi, ama ben onu zerre kadar, binde bir bile onaylamıyorum ve tamamen hatalı buluyorum" diyebilirsin, ifade edebilirsin, bu ayrı bir şey.
Kırılan Benliğin Kökenine İnmek
Siz sohbete başlarken dediniz ya, bu benliklerimiz hayatımızın belli noktalarında oluştu. Oralara gidip, mesela diyelim ki bir yerde kırılgan benliğimizi keşfettik, ne yapacağız? Onunla nasıl gideceğiz? O damarı nasıl kuracağız, ilk noktasında keşfettik. İnsan niye kırılır? Psikolojik benlik niye kırılır? Birçok nedeni vardır. Mesela hak etmediğim bir davranışla karşılaşırım, kırılırım. Ya da karşımdaki insan bana yardım edebilecekken keyfi olarak yardım etmiyor, kırıldım. Gibi bir sürü sebep var. Onları tek tek alacaksın; orada kırılan benlik, her kırılan benlik aynı şeyden kırılmaz. Orada bakacaksın bu benlik niye kırılıyor?
Farklı nedenlerle kırılan benlikler vardır. Mesela bir benlik: "Çok seviyorum, o yüzden kırıldım" - niye arada ilişki kur? "Çok seviyorum, o yüzden kırıldım; çok seviyorum, ondan böyle bir şey beklemiyordum, o yüzden kırıldım." Demek ki sen "çok seviyorum" derken aslında bir şeyi olduğundan daha farklı bir şekilde tahayyül, tasavvur ettin; halbuki o insan öyle değil. Sen de bu konuda hayalinle realite arasında bir fark olduğunu gördün ve bundan dolayı egon gibi damarın kırıldı. Bu yanlış bir şey; kırılmak yerine şunu diyeceksin: "Ya, benim tasavvur ettiğim noktada değilmiş o insan; onun adına üzüldüm, inşallah benim hayal ettiğim, tasavvur ettiğim kemale erer" ve dönüp de benliğime, o kırılan benliğime derim ki: Sen burada kendi kendine bir tasavvurda bulundun, yanlış bir tasavvurdu, o tasavvurun gerçekleşmediği için hoşnutsuzluk duydun; bunda kırılacak, alınacak bir şey yok.
O benliğin altında da başka bir benlik çıkacak: Beklenti bekleyen bir benlik oluşturmuşsun. O zaman tekrar onun altına ineceksin. Niye beklentin var? Sonra böyle derken araya bir benlik girecek: "Ya bundan sonra kimseden bir şey beklemeyeceğim" gibi. Bu sefer işi tamamen saçma sapan bir noktaya götüren bir benlik devreye girecek. Sen diyeceksin ki "sen orada otur, sıraya gir, seninle ilgileneceğim." Çünkü bazen böyle bir benlikle uğraşırken bir başka negatif benlik veya benlikler üşüşür, orayı karman çorman hale getirir, hiçbir şey de yapamazsın; bütün mutfak darmadağın olur. "Ne kadar zor bir karmaşa" dersin. Kırılmak daha kolay; evet kırılmak daha kolay, "bundan sonra kimseden bir şey beklemeyeceğim" dersin. Bir kısım benlikler o süreci baltalar.
Bir kasiyer on tane müşteri birden üşüştüğü zaman ne yapar? Kilitlenir ya da ne yapar? "Lütfen sıraya girer misiniz" der, sıraya sokar onları, "sırayla buyurun" der. Yoksa on tanesi gelince sen de uyanık olmazsan, uyanık bir kasiyer olmazsan kasayı bırakır gidersin, kilitlenirsin orada. Dikkat edeceksin; bir benlikle uğraşırken onun yardımına gelen bir sürü negatif benlik olur bazen, sıraya sokacaksın: "Sıraya girelim lütfen, teker teker ilgileneceğim" diyeceksin. Böyle bir benliğimizle böyle tatlı tatlı ilgilenirken, onu destekleyen, çarpık, meseleye tamamen bilinçsizce yaklaşan bir sürü benlik devreye girer. Orada bütün analizleri yapacaksın: Muhatap olduğun insanlar, olaylar, olgular, senin içinde tetiklenen benlikler, bunların altında yatan motivasyonlar nedir?
Bediüzzaman ne diyor? "Ben nefsimle barışmamışım, çünkü terbiye etmemişim." Biz terbiye etmediğimiz bir benliği, bir psikolojiyi yandaş kabul ediyoruz, dost kabul ediyoruz. Hayır, ben barışık değilim kardeşim; kendinle barışık ol. Ben zaten kendimle barışık olmak istediğim için benliğimle barışık değilim. Ben gerçekten kendimle barışık olmak istiyorum, ama kendimle - psikolojimle değil. Kendimle barışık olacaksın; hangi kendinle? Ben alınan, gücenen, öfkelenen, kızan, küçümseyen, yok sayan benlikle mi barışık olayım? Ne barışı bu, bu bir barış mı, yoksa psikolojimin bir dayatması mı? Ben niye barışayım öyle bir şeyle? Farkında olurum, görmezden gelmem, onu açığa çıkarırım - bu ayrı bir konu, hepsini teker teker açığa çıkarırım, o bütün psikolojik düzeydeki benliklerle yüzleşirim, ama onlarla barış yapmam. Hele hele kendimle barışık olmak adına böyle bir şey yapmam.
Kendimle barışık olmak çok yüksek bir hakikattir; kendimle barışık olmak özünü bilmektir, özünün barış iklimine dönmektir daha doğrusu, Darü's-Selam'a dönmektir. Psikolojim benim Darü's-Selam'ım değil ki; "Allah sizi Darü's-Selam'a çağırıyor" diyor Kur'an, barış yurduna çağırıyor. Psikolojimde barış yurdu yok ki ne ile barış yapayım; o bana bir anlayış, bir kavrayış, gerçek bir huzur, gerçek bir denge, gerçek bir farkındalık sunmuyor ki onunla barış yapayım. Ben barış yapmamak taraftarı değilim, ama o bana bir barış sunmuyor, öyle bir anlaşma sunmuyor; o zaman yüzleşeceğim. Bakın bu kendimizle savaşmak değildir, psikolojimizle savaşmaktır.
Bir de çok tuhaf, bugün çok negatif birisiyle karşılaştım, bir şey yaşadım. Şimdi dindar olduğunda, hepimiz zaman zaman bunu iddia ediyoruz; "beklentilerinden kaynaklanan bir durum" mu diyoruz. Beklentilerin karşılanmadığı için mi bu haldesin, bunları mı hissediyorsun? Ondan sonra "sen benim nefsimin düşmanı mısın?" diyor. Nefsimin düşmanı değilim ama nefis senin ve benim kendi nefsimiz bize düşman değil mi? Bizim ömrümüz onu savunmakla geçiyor. Ama esas inançların bütün şeyin temeli zaten onu düşman gösteriyor bize. E nasıl olacak bu, bizim ömrümüz onu savunmakla geçiyorsa? O beklentiler de hep onu besliyor.
Ben terbiye olmuş bir nefsin dostuyum, ama terbiye etmediğim bir nefsin dostu değilim. Ona dost olmak, yani terbiye etmediğim bir nefse dost olmak, kendime düşman olmak demektir. Bizim toplumda geleneksel bir şey vardır: Beslediğim bir köpek seni ısırırsa ya onu öldürürsün ya da onu def edersin; çünkü o köpek sana hizmet etmek içindir, sahibini ısırdığı anda bu büyük bir yanlıştır. Şimdi nefis de böyledir; o benim dostum olabilir, ona ben şefkatle, anlayışla yaklaşabilirim, ama beni ısırmamak şartıyla. O beni ısırıyorsa, o zaman benim o nefse karşı hem uyanık olmam lazım hem onun yanlışlarını ortadan kaldırmam lazım. Eğer ona dost olursam kendime düşman olmuş olurum.
Bu mücadeleleri sürdürürken ben hangi benliğimde olacağım? Hiç olmazsa pozitif benliklerinde olacaksın, daha pozitif benliklerinde; sonra o ruhsal bilinç ortaya çıkar. Bu süreçte daha pozitif benliklerde olacağız, bunlar daha iyi iş görür diyeceğiz yol sürecinde. Mesela daha anlayışlı, daha merhametli, daha cömert, daha diğergam, kendini düşündüğü kadar karşısındakini de düşünmeye çalışan; bunlar da vardır insanda, yok değil; daha pozitif, karşısındakini anlamaya çalışan, onun gözünden de bakmaya çalışan, olabildiğince nispeten daha pozitif benlikler üzerinden.
Tırnak ve Saç Metaforu: Meleke Sınırları
Önemli bir metafordur mesela; biz ne yaparız? Beden olarak tırnaklarımızı, saçımızı keseriz. Niye uzuyor? Ama burnumuz uzamıyor, kaşımız uzamıyor. Öyle olduğu için mi, "Allah öyle yaratmış" mı diyeceğiz? Bunun bir hikmeti var mı acaba? Mesela hayvanlarda da o kadar uzamıyor. Niye insanda uzuyor? Bediüzzaman diyor ya, hayvanlara verilmiş olan, onların hayatlarını devam ettirecek niteliklerle Allah bir sınır koymuş; her bir hayvan kendisine konan sınır üzere yaşıyor. Mesela normal tabiatta obez hayvan bulamıyorsun; kendine biçilmiş olan sınırlar içinde yaşıyor. Ama insan öyle değil diyor; insana verilmiş olan nefsin meleklerine bir had, bir sınır konmamış. O haddi ve sınırı koyan işte vahiydir, dindir, şeriattır ve insanın hakiki özünün bilincidir.
Tırnağın uzuyor; arzu, istek meleken. Ayak, eylem meleken. Saç, zihin meleken. Bunlar zaman zaman veya birçok zaman, olması gereken sınırların dışına çıkar. Sen ne yapman lazım onları? Olması gereken sınırlara çekmen lazım. Saçın çok uzadı, saçma sapan düşünceler, genellemeler yapıyorsun; kes o saçı, kes o genellemeyi geri al, yanlış olan. Başın dağınık, git düzelt. Tırnakların çok uzamış, "istiyorum" diyorsun sürekli, talep, aşırı arzu, aşırı ihtiyacın yok, "elbise alacağım" - niye, çok güzel yok öyle bir şey. Bak tırnakların uzamış. Ve ilginçtir, modern zamanda kadınlar tırnaklarını uzatıyorlar; bu da manidar bir tevafuk bu konuda. Kes tırnaklarını. Kadınlar saçını uzatıyor, kesmiyor. O yüzden saç örtülür ya da örtmüyorsanız "kazıdın" diyor Yahudiler; bunlar tabii ki sembolik anlamları olan şeyler.
Şunu demek istiyorum: Bazı şeyler bizde metaforik olarak anlamlı bir şekilde insanın iradesine bağlı olarak dengelemesi için insana verilmiş. "Bak tırnak verdin, bu uzuyor, sen uygun şekilde kes bunları" diyor. Çok uzarsa kes, ayak tırnakların çok uzarsa kes. Doğal olan eylemden daha abartılı, daha aşırı eylem yapmaya çalışıyorsun; orada doğal olmayan bir uzama var, bunu kes. "Bu yanlış, bu kadar hırslı olmamam lazım, bu kadar aşırı eylemde bulunmamam lazım, veya eylemimi şu ölçü içinde yapmam lazım" de. "Şöyle bir düşüncem var, genelledim; insanlar beş para etmez, dindarların hepsi üçkağıtçı" - yanlış düşünce, düzelt bunu, dengele. Bir kısmı böyle, şu nedenle böyle oluyor, şöyle olunca böyle oluyor; onu doğru sınırlarına getir.
Yoksa ne olur, yanlış bir şey olur. Şimdi biz bazen insanlar görürüz, "adam kafayı yemiş" deriz, eli yüzü kirli, saçı başı birbirine karışmış, tırnaklarını kesmiyor. Psikolojik olarak bizim de farkımız yok ki; bak o zahirimizi temsil ediyor, psikolojimizin fotoğrafı çekilse kim bilir ne gibi görüntüler çıkacak. Zihnimiz, düşüncelerimiz ne kadar objektif, ne kadar doğru? Bir sürü abartılı, doğal rengine muhalif düşüncelerimiz var, gereğinden fazla arzularımız var; "gardırobunda elbisem var, şunu da alayım, niye - hoşuma gitti" - yok öyle bir şey kardeşim. Tırnağını uzatma, ihtiyacın yok; güzel olabilir, "vitrinde çok güzelmiş" ama illa alman gerekmiyor ki. "Şunu da yapacağım, bunu da deneyeceğim" - bir düşün, gerekli mi? Doğal dengene dön.
Bak, kestiğimiz şeylerin kendine göre bir değerleri var; tırnağımızı tamamen söküp atmıyoruz, kendine göre hayatta bir değeri, bir faaliyeti var. Bir şey alacağın zaman elinden alıyorsun, bir yere gideceğin zaman ayağınla gidiyorsun; birisi istek melekesini, birisi eylem melekesini, birisi zihin düşünce melekesini temsil ediyor. Saçlar düşünce merkezimizi, düşünce melekemizi temsil eder. Onları ne yapalım? Allah diyor ki bunlara sınır koymalı; bunların doğal, fıtri bir sınırları var. Sen bu fıtri sınırlarını aştığın zaman bilincini kullan ve onları doğal sınırlarına döndür. Vesselam.
Tamamen bu konuyla ilişkili değil de, ben 2-3 yıl öncesine kadar sürekli tırnaklarımı yiyordum; bunun bir manası olabilir mi bu açıdan baktığında? Bayağı tırpıyordum, aslında neredeyse hiç tırnak gözükmeyecek kadar. Şimdi aslında o, bir şey isteyen bir insanın isteğine kavuşamaması karşısında duyduğu bir tepkinin sonucudur tırnak yemek, büyük ölçüde. Bir şeyi arzu ediyorsun ya da illa pozitif anlamda olmayabilir; bazen bir şeyin olmasını, bazen bir şeyin olmamasını arzu edersin, olması arzu ettiğin olmayabilir, olmaması arzu ettiğin başa gelebilir. İşte orada tırnak yemek çoğunlukla o durumlarda okunmuyor - sadece bu değil ama ekseriyet oranda budur. Çoğunlukla ikilerde, altılarda daha fazla bu görülür. Sadece kaygı değil, bazen öyle bir öfkenin de böyle, özellikle iki-üçlerde daha fazla olur. Onlardaki bir tatminsizlik, bir istek ve arzu melekesindeki bir gerilimin, bir hoşnutsuzluğun belirtisidir çoğunlukla; bir şey yapamamanın, yapma konusunda engellenmenin, ayak tırnaklarımızı fazla yiyememiz için hep elimize yükleniyoruz.
Allah "Kibirlenenleri Sevmez" Derken
Onun için biz nefsimizin negatif damarlarını hiç sevmemeliyiz, ama negatif bir duygu da taşımamız gerekmez. Deriz ki: "Seninle işim yok, sen yanlışsın, sen ölmeye mahkumsun, sana enerji vermeyeceğim, sana gıda vermeyeceğim, seni onaylamayacağım." Bir şeyi sevmiyorsunuz ama öldürmüyorsunuz onu; bırakıyorsunuz ki zaten o ölecek, enerji vermediğiniz için. İnsanların da negatif damarlarını sevmiyoruz, ama bu, o insanları sevmiyoruz anlamına gelmez. Kur'an'da der: "Allah kibirlenenleri sevmez, Allah cimrileri sevmez, Allah şunu sevmez, şunu sevmez." İnsan bunu bütün varlığı olarak alıyor; "ben kibirliyim, o zaman Allah beni sevmiyor" diyor. Hayır, Allah böyle demedi sana; Allah o kibirli benliği sevmiyor. Allah o kibirli mi sevsin? Sevmemesi gerekir zaten. Ama "Allah kibirlileri sevmez" derken, Allah bütünüyle o insanı sevmiyor demek değil; o hali sevmiyor. Allah o kibirlenen benlik damarını sevmez, o cimri benlik damarını sevmez, o umursamayan, bencil benlik damarını sevmez. Yoksa Allah seni sever.
Onun için de mesela hakiki bir Evliyaullah seni sever, ama senin nefsinin damarlarını sevmez. Bir kamil insan seni sever ama senin nefsinin damarlarını sevmez; zaten sevse yanlış yapmış olur, sana da hayrı olmaz değil mi? Ama o seni sever, seni o nefsin damarlarıyla özdeşleştirmez. Biz egomuz yüzünden özdeşleştiriyoruz; hırsızın ayağını öpüyoruz ya, biz diyoruz ki "seni sevmiyorum." Hayır, ben sendeki o kibirli benlik damarını sevmiyorum, seni seviyorum ama sendeki o nefsani damarı sevmiyorum. Bunu ayırt etmemiz lazım. Allah aslında o ayetleri bu minvalde söylüyor; yoksa o topyekün bir insanın bütününü ifade etmiyor. Biz silip atıyoruz, "bir daha görmek istemiyorum" diyoruz. O ne yapıyoruz? O insanı o benlik damarından ibaret görüyoruz. Halbuki Allah öyle görmüyor; ama biz öyle anlamadığımız için yanlış yorumluyoruz.
O da demek ki bizimle muhatap olduğunda hep o benliğini kullanıyor; sen o benliğini kullandığın için diyelim ki seninle ilişkimi askıya alıyorum. Ama ben senin bütün varoluşunun bu olduğunu düşünmüyorum. Ellerin yumuşak ama çok sert ve dikenli bir eldiven giyiyorsun; benimle tokalaşırken sürekli diken batıyor. Ama ben biliyorum, o dikenli eldivenin içinde yumuşak, normal bir cilt taşıyan bir elin var. Ne zaman o eldiveni çıkarırsın, tokalaşırım; ama o eldiveni çıkarmıyorsun, tabii ki ben tokalaşamam. Çünkü hem kendin bu noktada bir yanlış duruma düşüyorsun hem de zarar veriyorsun. Ama onu tümüyle o değil; senin dikenli bir eldivenin var. O da diyor ki "benim elim böyle" zannediyor. Halbuki değil; insan özdeşleşince öyle zannediyor.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): "Hevasını ilah edineni gördün mü?" ayetine (Casiye Suresi 23, sure adı metinde belirtilmemiştir) anlam olarak atıfta bulunuluyor. Ayrıca "Allah kibirlenenleri sevmez", "Allah cimrileri sevmez" gibi ifadelere ve "hesaba çekici olarak nefis yeter" ayetine (İsra Suresi 14'e karşılık gelir, ancak sure adı metinde açıkça belirtilmemiştir) genel olarak değiniliyor. --- ---
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.