Benlik Farkındalığı ve Nefsinle Baş Başa Kalmamak

Kısa Özet

Konuşmacı, insanın psikolojik zemininde sürekli değişen duygu ve düşünce kalıplarının (“benlikler”) kişinin gerçek varlığıyla karıştırılmaması gerektiğini anlatıyor; Cuma hutbesini terk eden cemaat kıssası ve çeşitli günlük örneklerle tetiklenmeleri fark edip onlarla özdeşleşmeden “şahit” bir bilinçle yaşamanın önemini vurguluyor. Sohbet, kendini tanımlamanın bir tuzak (yuva) olduğu, gerçek özgürlüğün ise hiçbir şeye ve hiçbir tanıma ait olmamakta, sadece Allah’a ait olmakta olduğu fikriyle sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İçimizde ortaya çıkan duygu ve düşünceler “biz” değiliz; onları gözlemleyen, bağımsız bir bilinç merkezimiz olmalı. - Cuma hutbesini bırakıp kervanın peşinden gidenler kıssası, tetiklenmelere kapılmanın bir metaforu olarak anlatılıyor. - Gerçek özgürlük, kendimizi hiçbir tanıma, kimliğe ya da “yuva”ya hapsetmeden sadece Allah’a ait olduğumuzu bilmektir.

Farkındalık: Benliklerimizi Fark Etmek

Hayatımızda en temel farkındalık imkânı, en önemli farkındalık becerisi; psikolojik düzeyimizde ortaya çıkan duyguları ve düşünceleri fark edip onlardan ayrı olan varlığımızı idrak ederek onları yönetmektir. Aksi takdirde içimizde ortaya çıkan iç ve dış olayların etkisiyle tetiklenen duygu ve düşünceleri, doğal ve kendi düşüncelerimiz, duygularımızmış gibi algılar, onların üzerinden hayatı yaşarız. İnsan psikolojik olarak her an kendi psikolojik dünyasını, zeminini gözlemlemek; psikolojik zeminde ortaya çıkan farklı düşünce ve duygu kalıplarını yönetmek durumundadır.

Nefsinizi temizlemekten çoğunlukla kastedilen şeylerin başında da bu gelir. Yani niçin nefsimizi temizlemeye ihtiyacımız var? Nefis derken aslında kendinizden bahsediyoruz; neden temizlemeye ihtiyacımız var? Çünkü kirlenebiliyor. Bunu şuna benzetebiliriz: Bir arazi var, bir toprak parçası var, bir bahçe var. Bu bahçenin doğal bir bitki örtüsü var, bir de yabani otların ortaya çıkma durumu var. İnsan psikolojisi, insanın psikolojik zemini de buna açık bir mahiyettedir. O yüzden psikolojik düzeyimiz, fark edilmesi, gözlemlenmesi, ayrışılması ve ayrıştırılması gereken bir alandır.

Eğer kişi bu gözlemlemeyi, ayrışmayı ve ayrıştırabilmeyi gerçekleştiremezse, içeride ortaya çıkan her şeye “benim” der. Ve bütün o düşünce ve duygular, dürtüler, arzular, kurgular, imajinasyonlar kendimiz gibi algılanır. Yani “ben böyle hissediyorum, ben böyle düşünüyorum, ben böyle görüyorum, ben böyle algılıyorum, bana öyle geliyor” diye onların hepsini kendimiz zannederiz. Çünkü bunları gözlemleyecek ve ayrıştıracak, nispeten daha objektif bir bilinç merkezine sahip değilizdir. Sahip olduğumuz zaman işte o gözlemleme, ayrıştırma ve ayrışabilme becerisi edinilmiş olur.

Cuma Hutbesi Kıssası

Bununla ilgili aslında bir peygamber döneminde yaşanmış bir olay var. Ben biraz o olayın üzerinden, onu bir metafor olarak kullanarak izah etmeye çalışayım. Peygamberimiz bir gün, bir cuma saatinde cuma hutbesi veriyor. Ve o sırada camide toplanmış bir cemaat var, Medine’de. O sırada uzak bir yoldan bekledikleri bir kervan geliyor. Bekledikleri kervan gelince, o cuma hutbesini dinleyen cemaatin çoğu, birçoğu camiyi terk ediyorlar, hutbeyi dinlemeyi bırakıyorlar. Çok az kişi kalıyor.

Ve tırnak içinde peygamberi ortada bırakıyorlar diyelim; öyle bir tabir kullanmıyorum, ortada bırakıyorlar. Ve ilginçtir, ayet diyor ki eğer hepsi terk edecek olsaydı helak olurdu.

Şimdi burada tabii ki bu bir toplumsal olay olarak anlatılıyor. Biz bunu kendi içsel dünyamıza taşıyalım. İçimizde peygamber gibi bir bilinç sahibi, bir farkındalık noktası yoksa, o zaman biz içimizde ortaya çıkan benlik hallerini tartamayız, ölçemeyiz. Ve onlar sürekli farklı şeyler tarafından tetiklenirler.

Bakın, psikoloji sürekli değişen bir alandır. İnsanın psikoloji boyutu sürekli değişebilen bir alandır. Bedensel boyutu da değişen bir alandır. Ruhsal boyutu değişmez. Dolayısıyla psikoloji alanı her zaman dengelenmeye muhtaçtır. Eğer onu dengelemezseniz, o şartlara göre şekillenen bir mahiyete bürünür. Bir olay yaşarsınız, korkunuz tetiklenir; o süreçte sürekli bir korku tarafından yönetilirsiniz. Bir başka zaman bir üzüntü, bir acı, bir keder duygusu tetiklenir; siz o acının, o kederin, o üzüntünün, o kayıp hissinin içinde yaşarsınız. Dolayısıyla biz bugün psikolojilerimize mahkûmuz. Psikolojimizi yönetebilecek bir bilinç merkezinden yoksunuz.

Aslında o ayette Hz. Muhammed neyi temsil ediyor? Bizim gerçek öz, ruhsal, orijinal varlığımızı temsil ediyor. Aslında o bize her zaman bir bilinç, bir farkındalık mesajı veriyor. Yani orada peygamber ne yapıyordu? Bir hutbe veriyordu, dinleyenler vardı. Dışarıdan, uzun zamandır bekledikleri bir kervan gelince, onun sesini işitince -develerin sesi, bağırışmalar falan, işte kervan geldi vesaire- cemaatin içindeki birçok kişi, cemaatin çoğunluğu camiyi terk ettiler. Peygamber ortada kalıverdi, birkaç kişi vardı. O birkaç kişi de olmasaydı, aslında ne olurdu? Helak. Çünkü peygamber zaten ruhsal boyutu temsil ediyor. O camide kalanlar neyi temsil ediyor? Ruhsal boyutun farkındalığından biraz etkilenmiş, kendilerini tetiklenmelerden bağımsız bir şekilde yönetebilen, aynı zamanda kendilerini gözlemleyebilen bir bilince işaret ediyor. Şimdi onlar olmasa, o zaman ne olur? Tamamen tetiklenmelerle hareket eden kişiler olmuş olur.

Benlik Tarafından “Ele Geçirilmek”

En güzel bir halinizde kötü bir haber alıp çöküyorsanız, o ne demektir? Siz bir benlik tarafından kuşatılıyorsunuz demektir o an. Yani bir benlik, tetiklenen bir benlik, sizin bütün varoluşunuzu o an kaplıyor; o anı bitiriyor. O anda mesela bir duygu geliyor, sizin bütün o psikolojik dünyanızı kaplıyor; bir kaygı veriyor. Sizin bütün kimliğinizi, varlığınızı, psikolojik dünyanızı örtüveriyor.

Bir şey yaşıyorsunuz; mesela isteklerinizden birinin gerçekleşmemesi durumunda kendinizi yalnız hissettiniz o anda. Kimse sizin istek ve ihtiyacınıza duyarlı değil, kimse sizi anlamıyor. Bir anda kendinizi yapayalnız, anlaşılmayan, hiç kimse tarafından duyarlılık sergilenmeyen biri gibi hissediyorsunuz. Ve diyorsunuz ki “şu an kendimi çok yalnız hissediyorum.” Bu ne demektir? Şu demektir: Bir benlik sizin tümünüz adına konuşuyor ve sizin tümünüzü kendi düzeyine indiriyor. Yani sizin tüm varoluşunuz, o kendini yalnız hisseden benlik tarafından örtülüyor; onun tarafından bloke ediliyor, geçici olarak iptal ediliyor. Bir benlik sizin tümünüz adına hareket ediyor, sizin tümünüz adına değerlendirme yapıyor.

Dolayısıyla biz tetiklenmelerin farkına varmalıyız. Yani bir olay oldu; ne oldu, o olayla birlikte içeride ne oldu? O yüzden kendimize her zaman şu soruyu sormalıyız: Bir şey oldu, içeride ne hissedildi, ne ortaya çıktı, hangi düşünceler ortaya çıktı ve şu an içeride, yani psikolojik zeminde ne oluyor? Ama bunu gören biri lazım. Bunu birinin görmesi lazım, bağımsız birinin görmesi lazım. İşte o ayette anlatılan; yani peygamberi duyan, dışarıdaki kervanı da duyan, kervanın tetiklemesinin de farkında olan ama tetiklense bile o tetiklenmeye mağlup olmayan az sayıda Müslüman vardı. Ve Allah onları örnek verdi.

Peygamber bizim ruhsal boyutumuzu temsil eder, sembolik olarak. Ruhaniyetimiz her an bizimledir; biz hiçbir zaman ruhsal özümüzden uzak olmayız. Ama onu işitecek içeride birkaç tane benliğe ihtiyaç var. Yani ben kimim? Mesela bütün dünya yıkılsa… değil mi? “La ilahe illallah” diyoruz; yani Allah’tan başka mutlak varlık yoktur. Bütün dünya mahvolsa ne olur? Yaratılmış olan her şey değil mi? Her şey fanidir, O kalıcıdır. O zaman bana bunu hatırlatacak bir bilincim olması lazım. Ama biz eğer bu bilinci içimizde inşa edemezsek, yani ruhsal özümüzü hatırlayacak bir bilinç merkezi üretmezsek, o zaman tetiklenmelerle yaşarız. O tetiklenmeler tarafından yönetiliriz.

Ve o an ne ile tetikleniyorsan o olursun. Birisi seninle alay eder, içinde küçümsenmiş bir benlik tetiklenir, kendini küçümsenmiş hissedersin. Birisi seni suçlar, suçluluk benliği tetiklenir, kendini suçlu hissedersin. Kendini yetersiz hissedersin. Kendini dünyada yapayalnız hissedersin. Hiç kimsenin seni anlamadığını hissedersin. Engellendiğini hissedersin. Reddedildiğini hissedersin. Haksızlığa uğradığını hissedersin. Zayıf düştüğünü hissedersin. Birçok şey hissedersin. Ve buna bağlı olarak ortaya çıkan düşünceler, senin fark etmen gereken şeylerdir. Fark etmen gereken, ama ayrışarak fark etmen gereken bir şey. Yoksa “ben şu anda öfkeliyim” deyip öyle bakmak değil. Bir şey öfkeli, ama ben çok sakin bir yerden bakıyorum. Çok sakin, çok doğal bir yerden bakıyorum.

Uzay Boşluğu Benzetmesi

Bakın, bununla ilgili çok güzel bir benzetme var, Uzak Doğu geleneğinde çok kullanılır. Mesela uzayda ne olursa olsun, hangi çarpışma olursa olsun, uzayın boşluğu dediğimiz şey bundan etkilenmez. Yani uzayın boşluğu, uzaydaki bütün cisimleri kendi içinde barındırır ama onlardan etkilenmez. Mesela uzayda bir patlama olsa, iki yıldız birbiriyle çarpışsa, uzayın boşluğuna bir şey olmaz. Uzayın boşluğu bunları algılar ama bunlardan rahatsız da olmaz, dikkat edin. Uzay boşluğu, uzaydaki çarpışmalardan rahatsız olmaz; onları içerir, onlardan etkilenmez, onları barındırır ama onlardan bir zarar görmez.

İşte bizde de böyle bir şey var aslında. Etkilenmeyen, zarar görmeyen, kendini kötü hissetmeyen bir varlık alanımız var. Bunu hatırlamaya ihtiyacınız var. Eğer bunun farkında değilseniz, siz psikolojik benlikler tarafından tanımlanan, kendinizi onlar zanneden bir noktaya indirgersiniz. Ve o benlikler -şunu unutmayın- ilahi varoluşu, ilahi mesajı, ilahi öz varlığınızı fark etmezler. O yüzden insan bazen çok küçük bir noktada boğulur; mesela bir acının içinde, bir kederin içinde, bir hüznün içinde, bir öfkenin içinde, bir yalnızlık duygusunun içinde, bir kayıp duygusunun içinde, bir anlaşılmamışlık duygusu içinde, bir anlamsızlık duygusu içinde kaybolup gidebilirsiniz. Bakın, insan psikolojisi, eğer spiritüel bir farkındalık hali olmazsa, bizi yutabilir. Buna açık bir şeydir. Yani hangi bilinç düzeyindesiniz, o yüzden bunu sorgulamaya ihtiyacınız var. Hepimizin ihtiyacı var.

O yüzden şu ayrımı yapmalıyız: Şu anda içeride ne var? İçeride hangi duygu var, içeride hangi düşünce var? Ve ben buna şahit miyim, ben o muyum, ona maruz muyum, ona şahit miyim? Ki “ben oyum” dediğinizde iyice özdeşleşiyorsunuz; rahatsızsınız ama ona maruzsunuz ve kendinizi çaresiz hissediyorsunuz. Orada da bir özdeşleşme var. Ayrıştığınız zaman ise; “evet, burada bir duygu var, ben bu duygunun farkındayım, bu duyguyu şu ölçüde doğal buluyorum ama şu noktada doğal bulmuyorum” dersiniz.

İmanı “La İlahe İllallah” ile Yenilemek

O yüzden bir hadiste vardır: “İmanınızı la ilahe illallah ile yenileyiniz” der. Neden? Neden yenilemek zorundayız, tırnak içinde imandan mı çıkıyoruz? Tabii bu bizim geleneksel toplumumuzda sürekli iman yenilemek olarak anlatılır. Aslında şöyle arkadaşlar: İçimizde birçok benlik hali var. Bu benlikler -tırnak içinde söylüyorum- aslında çok imanlı değiller.

Şimdi onların böyle bir algısı yok. Mesela şöyle düşünün: Çok sevdiğiniz birkaç insanın şu anda ölümünü duyacak olsanız, veyahut sizin için çok önemli bir şeyin kaybedildiğini, kaybolduğunu, mahvolduğunu duysanız, ne kadar o doğal bilinç içinde kalırsınız? “Evet, şöyle bir şey olmuş, olabilir” diyip bunu gözlemleyip yola devam edebilir misiniz? Değil mi? Doktor dedi ki “bir aylık ömrün var.” Değil mi? Ya da eşinin bir aylık ömrü var, ya da çocuğunun bir aylık ömrü var. Şimdi bu haberi duyan bir benlik ne kadar imanlı, bir bakmanız gerekir. Mesela nasıl hissediyor bu durumu? “İşte her şey boş” mu diyor, “burada mı bitecekti, böyle mi olacaktı” mı diyor, yoksa başka bir şey mi diyor? Mesela çok korkan bir benlik çok mu mümin sizce? Değildir. O yüzden her an la ilahe illallah demeye ihtiyacımız var. Bunu kime hatırlatacağız? Bunu bilmeyen benliğe hatırlatacağız.

Mesela diyelim ki “beni hiç kimse anlamıyor, beni hiç kimse bugüne kadar anlamadı.” Şimdi bu çok mü’min bir benlik mi? Değil. Çünkü kendini kötü hissediyor, “kimse beni anlamadı” diyor. Şimdi bunu anlayan yok mu gerçekten? Aslında var, sizin var. O benliğin yok ama sizin var. O zaman o benliğe bunu hatırlatmalısınız; yani la ilahe illallah ile o anın, imanın nuruyla aydınlatılmasını sağlamalısınız. Ne demek “beni hiç kimse anlamıyor”? Bu doğru değil. “Ailem anlamıyor, eşim anlamıyor, çocuğum anlamıyor, kimse anlamıyor, kimse anlamadı zaten bugüne kadar” -tamam, ama ben kendimi anladım, beni Allah anlıyor, değil mi? O zaman bakın ne oldu? O benlik, imanın nuru tarafından aydınlatıldı. O zaman o artık beni esir edemez.

Yani bir benlik olur; hata yapmışsınızdır, büyük günah işlemişsinizdir, büyük hatalar yapmışsınızdır, “ben çok kötüyüm” der. “Ben çok kötüyüm, ben berbat bir insanım.” Şimdi bu imanlı mı? Değil. Çünkü dikkat edin, tırnak içinde cennette günah işleyen Âdem “ben çok kötüyüm” mü dedi? Demedi. “Ben kendime zulmettim” dedi. Bakın dikkat edin: “Ben kendime zulmettim.” Bir benliğin zulmüne maruz kaldım, bir benliğin karanlık bakışına maruz kaldım demek bu. Kendiliği topyekûn kötülemek çok yanlış bir şeydir. Mesela bu imansız bir benliktir: “Ben berbat biriyim, ben işe yaramazın tekiyim.” Allah diyor ki “ben seni işe yarar yarattım”, sen diyorsun ki “ben işe yaramazın tekiyim.” Bunun imanı var mı? Yok. Yani imandan habersiz manasında söylüyorum. Allah diyor ki “ben size bir fıtrat verdim, birçok değer ve imkân yükledim”; ama sen diyorsun ki “ben hiçbir işe yaramam.” Hiçbir işe yaramasan bile, tırnak içinde, Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisine yarıyorsun; onlara ayna olmak üzere yaratılmışsın. Ama ne yapıyorsun kendi kendine? Kendi kendine hüküm giydiriyorsun: “Ben çok kötüyüm, yetersizim, beceriksizim, hiçbir işe yaramam.”

Veyahut da bir benlik geliyor, bir bakıyorsunuz diyor ki “bundan sonra hiçbir şey düzelmez.” Bu benlikte iman var mı? Yok. Neden? Çünkü gelecekle ilgili hikâye kuruyor, falcılık yapıyor. Hani falcıya gitmek günah değil mi? Şimdi bu benlik falcılık yapmıyor mu? “Bundan sonra her şey berbat olacak” diyor, “bundan sonra hiç güzel bir şey olmayacak” diyor. Nereden biliyor? Bilmiyor aslında, falcılık yapıyor, spekülasyon yapıyor. Peki bu benliğin bir imanı var mı? Yok. İmanı olsa ne derdi? Derdi ki: Allah sonsuz ve mutlak hayır kaynağıdır. O mutlak hayır kaynağından sürekli gelen bir hayır, bereket, iyilik ve güzellik var; ve bu bütün varlıklara olduğu gibi bana da yansıyor. O zaman ben, mutlak hayırdan gelen o hayrın iyiliğini ve güzelliğini hakkıyla alıp onu yaşayıp yansıtmalıyım. İmanlı bir ben böyle der. Ama imansız bir ben ne der? “Ben ademî bir varlığım, ben hiçbir şeyim, bundan sonra da hiç güzel bir şey olacağını düşünmüyorum” der. Ve ne yapar? Sizi kendi zulmetine, kendi karanlığına hapsetmeye çalışır. Siz de kendinizi o benlikten ibaret zannedersiniz ve o benliğin hikâyesine mahkûm olursunuz, o benliğin dünyasında yaşarsınız.

Benliklerin Hipnozunda Yaşamak

Aslında biz bu dünyada yaşamıyoruz, biz bir kısım benliklerin dünyasında yaşıyoruz. O yüzden zahiren aynı dünyadayız fakat psikolojik olarak hepimiz farklı bir dünyada yaşıyoruz. Aynı caddede yürürüz, aynı sohbeti dinleriz ama her birimizin farklı bir psikolojik dünyası vardır. O yüzden aslında şunu hatırlamaya ihtiyacımız var: Bizler bir kısım yanlış benliklerin hipnozundayız aslında. Mesela “kendini ispat et” diyen bir benliğin hipnozuna gireriz. “Sen hayatta hep yanlış kararlar verdin, hep hata yaptın, hiç doğru bir şey yapmadın, hayatını hiç iyi değerlendiremedin, bundan sonra da zaten bir şey olacağın yok” diyen bir benliğin hipnozunda yaşayabilirsiniz. Kendini yetersiz gören bir benliğin hipnozunda yaşayabilirsiniz. “Ben hayatımı mahvettim” diyen bir benliğin hipnozunda yaşayabilirsiniz. “Annemi babamı niye düzeltemiyorum, niye böyle bir hayat yaşıyorum” diyen bir benliğin hipnozunda yaşıyor olabilirsiniz.

Aslında biz hayatı olduğu gibi yaşamıyoruz; algıladığımız ve hissettiğimiz benliklerin içinden yaşıyoruz. Bir şeyin içinden hayata bakıyoruz, bir şeyin içinden hayatı okuyoruz. Bazen söyleyeyim, içimizde yerleşmiş benlikler var; biz o içimizde yerleşmiş benlikler tarafından yönetiliyoruz. Bunları fark ettiğimiz zaman aslında yavaş yavaş bir şeylerin değişmesi mümkün olabilir. Bunları fark etmek durumundayız. Bunlar çocukluğumuzdan itibaren içimizde tetiklenmiş, yerleşmiş, iyice kendine yer bulmuş.

Mesela diyelim ki hata yaptığınızda içinizde ne tetikleniyor, bir bakın. Birisi sizi eleştirdiğinde içinizde ne tetikleniyor, bir bakın. Bir sosyal ortamda söyleyecek bir lafınız olmadığında kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Bir benlik size kendinizi nasıl hissettiriyor aslında, bir bakın bakalım. Herkesin tırnak içinde kabiliyet ve becerisini ortaya koyduğu bir ortamda, sizin ortaya koyacak hiçbir beceriniz olmadığında kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Çok yanlış anlaşıldığınızda nasıl hissediyorsunuz? Yıllarca size iyi davranmış, merhamet etmiş, fedakârlık yapmış bir insan, size “sen bana hiçbir şey yapmadın” dedi; ne hissediyorsunuz? İçeride ne tetikleniyor?

Biz “içeride ne tetikleniyor” veya “hangi benlik var” dediğimizde bu çok daha anlaşılmıyor. Yani hangi benlik olacak? Benim bir arkadaşım var, diyorum ki “bazen şu anda hangi benlik öfkelendi?” “Bütün benliklerim” diyor, “topyekûn tümüm” diyor, “bütün hepsi” diyor. Diyorum ki “bak, özdeşleşiyorsun, dikkat et. Bir benlik öfkelendi, onu fark et. Sen onu fark edebilecek olansın aynı zamanda.”

“Beni Nefsimle Baş Başa Bırakma” Duası

İşte peygamberin “beni nefsimle bir an bile baş başa bırakma” duasının altındaki anlam budur. “Beni nefsimle bir an bile baş başa bırakma” -yani beni psikolojimden ibaret zannetme hatasına düşürme, psikolojimin içindeki herhangi bir düşünce ve duygudan ibaret olduğum zannına düşürme demektir. Çünkü o bir benlik; o senin varlığında ortaya çıktı, içeride bir şey ortaya çıktı ama o sen değilsin. O düşünce tetiklendi, geldi; eğer fıtri değilse bırak gitsin. Biri sana küçümseyici gözlerle baktı, ne hissettin, bir bak. O değilsin ama.

Bakın, psikolojik düzey her zaman kontrol edilemez, kontrol etmemiz de gerekmez, bunu unutmayın. Psikolojik düzeyimizi kontrol edemeyiz, etmemiz de gerekmez. Ama uymama seçeneğimiz vardır. İçeride bir benlik çıktı; öfkeli, ya da alınmış, ya da gücenmiş, ya da kendisini çok yetersiz hisseden bir benlik hali. Bunu kontrol mü edeceksin? Hayır, kontrol etmene gerek yok. Fark et. Fark et ve tercihini yap. Bu senin fıtri bir halin değil; fıtri bir halin değilse bırak gitsin. Onu kovmana da gerek yok ama izin ver gitsin. Ona tutunma, o olduğunu düşünme, onun penceresinden bakma.

Psikolojik Evren: Herkesin Kendi “Psiko-versi”

Şimdi bize deniyor ya, metaverse diye yeni bir şey çıkacak, gözlükleri olacak vesaire olacak, insanlar imajinatif bir dünyada yaşayacaklar. Şu anda olan şey ne ki zaten? Şu anda biz aynı evrende mi yaşıyoruz? Herkesin bir psiko-versi var, değil mi? Yani psikolojik bir evreni var. O psikolojik evrenin güneşi var, yıldızları var, yeryüzü var, dağları var, ormanları var, bataklıkları var. Herkes psikolojik bir evrende yaşıyor ve o psikolojik evreni fark etmeden yaşıyor. Çünkü şöyle bir algımız var: “bu dünya böyle.” O zaman bazen dikkatimi çeken bir şeye denk gelirim. Mesela ben çok yakın bir arkadaşımın veya bir yakınımın ölüm haberini almışım; yakınları üzülüyor, öbür tarafta da biri evleniyor. Şimdi bu iki farklı olayı yaşayan kişiler, görüntüde aynı dünyada yaşamıyor mu? Ama birisi için o gün hayatın en üzüntülü günü, öbürü için hayatının en mutlu günü. Tabii ki. Sonra altı ay sonra “çok yanlış bir tercih yaptım” deyip, “seni tanıdığım güne lanet olsun” diyebileceği bir gün olabilir. Tabii herkes aynı bir evrende yaşıyor gibi görünse de, hepimiz farkında olmadığımız farklı evrenlerde yaşıyoruz.

Tabii ki bu psikolojik anlamda bir sanallık. O yüzden gerçek anlamda kendin olduğunda, gerçek kendiliğinle hayat gerçekten olduğu gibi algılanır ve gerçekten onu olduğu gibi algılayacak bir farkındalıkla hayatı yaşarsın. Aksi takdirde psikolojik düzeyimizin ve o psikolojik düzeyin içindeki farklı düşünce ve duygularımızın penceresinden hayatı yaşarız.

Mesela telefonunu açtın, baktın bir arkadaşın seni çok yanlış anlayıp sana öyle bir mesaj döşenmiş ki hayret ediyorsun, çok yanlış anlaşılmışsın; yirmi yıllık arkadaşın. Şimdi sen o anda hangi psikolojiye girdin, değil mi? Ve sen o anda içeride hangi düşüncenin, duygunun tetiklendiğini görebiliyor musun? Bakın, mutlak olarak tetiklenmeleri önleyecek değiliz, bir şeyler tetiklenebilir. Hani o verdiğim Cuma suresinde geçen olay -peygamber cuma hutbesinde ve onu dinleyen insanlar var, dışarıdan bir kervan geliyor, çok uzun zamandır bekledikleri bir kervan, çok gürültülü, eğlenceyle vesaireyle karşılanıyor- ve cemaatin önemli bir kısmı tetikleniyor. Ve dikkat edin, peygamberi o anda artık duymuyorlar; öyle tetiklenmişler ki otomatik bir şekilde camiden çıkıyorlar. Çünkü peygamber hutbe veriyor ve onlar hutbeyi terk ediyorlar. İlginç bir şey değil mi? Tıpkı bizim gibi.

Mesela biz diyoruz ki “Allah, iman, peygamber, hakikat…” falan. Sonra bir olay oluyor, hiçbirinin etkisi olmuyor. Neden? Çünkü sen o imandan, maneviyattan, hakikatten habersiz bir benliğin tetiklenmesiyle şu an kendini algılıyorsun ve hissediyorsun. Onun gözünde iman, ahiret, sonsuzluk, Allah’ın her şeye şahit olması gibi şeyler yok ki; “Allah eğer razıysa, bütün dünya razı olmasa bir ehemmiyeti yok” der iman. Şimdi ben desem ki arkadaşlar, “Allah razı olsa, bütün dünya razı olmasa bir problem olur mu?” Ne dersiniz? “Olmaz” dersiniz değil mi? Çünkü bir tarafınız buna inanır, gerçekten inanır: “Evet, hakikaten Allah razı olsun, diğer insanlar razı olmasa da ehemmiyeti yok.”

Sonra bir olay olur, biri der ki “ben senden hiç razı değilim, aslında keşke seni tanımasaydım, senin bu yaptığın şeyi onaylamıyorum” diyor. Bakıyoruz, biz yerimizden düşüyoruz. Neden? Çünkü içeride bir şey tetikleniyor ve sen ona tabi oluyorsun, ona tabi oluyorsun; savunmaya geçiyorsun. Savunmaya geçmeden önce ne oldu? Benlik tek bir tane değil, içeride birçok benlik var, benlik grupları var. Bir benlik alınır, öbür benlik der ki “alındığını gösterme, öfkelen.” Bir benlik küçümsenmekten dolayı alınır, öbür benlik der ki “belli etme, sen saldır, öfkelen, sen onu küçümse.” Onun için benlik grupları vardır, benlik yumakları var, benlik orduları var. Uyanık insan kimdir? Bunların hiçbirini kendi zannetmeyen, bunların hiçbirine

Uyanıklık ve Ayrışma Becerisi

kendi olma payesi vermeyen insan uyanıktır. Ama “bu çok zor” diyen benliği de gören uyanıktır. “Hocam ne kadar çalışmamız gerekiyor” diyen de sahnedeki bir benliktir; ona karşı da uyanık olun. Sadece görün, o kadar. Fark edin. O yüzden uyanık insan, psikolojik dünyasında olup biteni gören, bunlarla özdeşleşmeyen, bunları ayrıştıran ve bunlardan ayrışabilen insandır. O insan uyanık insandır, o insan akıllı bir insandır. Akıl, zekâ, farkındalık, uyanıklık budur. Kendi psikolojisinde olan biteni görmeyen, bunlarla özdeşleşen insan asla uyanık bir insan değildir. Tasavvuf buna nefsinin esiri veya nefsinin mağduru der.

Bir insan olsa, bütün dünyayı kandırabilse, manipüle edip kandırsa, üç kâğıtçılık yapıp herkesin parasını yese, bakın bizim zahiri aklımız ne diyor: “ne uyanık adammış, ne kadar zekiymiş.” Burada zekâ ve uyanıklık yok; zekânın bir benlik tarafından manipüle edilmesi var ve kişinin o benliğe mağlup olup o benliğin üzerinden hareket etmesi var. Nerede burada uyanıklık? Nerede burada zekâ? Nerede burada akıl? O yüzden akıllı insan, kaynağını ve merkezini bilerek ve o kaynağından, merkezinden hiçbir zaman kopmayarak hayatın değişimlerini yaşayan, onlara şahit olan ve o etkilenimlerden özdeşleşmeden çıkabilen insandır.

Özdeşleşmememiz gerekir. “Üzgünüm, kaygılıyım, çok zayıf hissediyorum kendimi, kendimi çok anlaşılmamış hissediyorum, yalnız hissediyorum, gergin hissediyorum, suçlu hissediyorum” -bunların hepsi sahtedir. İçerideki duyguyu görün ama o olmadığınızı bilerek görün. İçerideki bir duyguyu sadece görmek değil, o olmadığınızı da bilmeniz gerekir. O olmadığınızı bilmeniz gerekir.

Bakın, biz çok anlatırız, hepimiz az çok duymuşuzdur da: Hazreti Ali savaşta kendisine hakaret eden bir düşmanına karşı durur ve “ben seni öldüremem” der. Çünkü nefsinin karışma ihtimali var; çünkü bir şeyin tetiklendiğini görmüştür orada. Bir şeyin tetiklendiğini gördü; “sen bana nasıl hakaret edersin” deyip tepki vermek isteyen bir benliğin tetiklendiğini gördü. İşte akıllı insan budur; yoksa tetiklenip o tetiklenmesine göre hareket eden değildir.

Şu anda üç aşağı beş yukarı her birimizi tetikleyebilecek insanlar ve şartlar vardır, değil mi? Her şey tetikliyor bizi; birini bir şey tetikliyor, öbürünü başka bir şey tetikliyor, herkesin tetiklendiği bir şey var. Hiçbir negatiflikten tetiklenmeyen insan doğal insandır, akıllı insandır. Tetiklenmeyebildiğinde, tetiklendiğini görebildiğinde, o tetiklenen benlikle hareket etmeyebildiğinde, sen fıtratındasın.

_(Dinleyicilerden biri soruyor: “Ama sadece bunu yapmak için uğraşmayacak, değil mi? Bu kendiliğinden mi geliyor, yoksa ‘tetiklenmeyeyim’ şeklinde bir gayret mi olması gerekiyor?”)_

Bu, kendiliğinden mi geliyor, yoksa tetiklenmemek için mi dikkat etmesi gerekiyor? Yani neyin ne olduğunu bilebiliyorsan, ayrışabiliyorsan, o kadar teoriye gitmeyin. Daha nesnel olarak söylüyorum: Tetikleneni görüp tetiklenenden bağımsız olduğunu fark ediyorsan, bunu fark etme konusunda çaba gösteriyorsan, o zaman o doğal hale dönebilirsin. Şunu kastetmiyoruz ama: “Beni hiç kimse tetikleyemez, çok ciddi olacağım, tetiklenmeyeceğim” -böyle bir şeyden bahsetmiyoruz. Farkındalıktan bahsediyoruz; kendimizi kasmaktan, aşırı ciddi durmaktan bahsetmiyoruz.

Bakın, o kadar kolay tetikleniyoruz ki, sırf buna öncelikle dikkat etseniz hikâyenin başlangıcını fark edebilirsiniz. Hatta çok ilginçtir, bazı eski medeniyetlerde bir insan bir yola girecekken bir kısım sınavlardan geçirilir: bu insan tetikleniyor mu, tetiklenmiyor mu, onu tartarlar. Birçok aşaması, etabı vardır. Bu kişi övgüden tetikleniyor mu, yergiden tetikleniyor mu, beğenilmekten tetikleniyor mu, reddedilmekten tetikleniyor mu, bildiği en doğru şeyin onaylanmamasından tetikleniyor mu, herhangi bir şeyi kaybetmekten tetikleniyor mu, herhangi bir şeyi kazanmaktan tetikleniyor mu? Bütün bunlar üzerinde çalışılır ve kişi bunlardan tetiklenmediğinde o zaman yola girer. Ondan sonra yola giriyor.

Evet, evet, evet. Kendilerine dair, kendileriyle ilgili bir üzüntüleri, bir hüzünleri, bir kaygıları, bir korkuları yoktur. Bakın, korkan içeride bir benlik halidir. Bir âlim şöyle der; “imanınızı la ilahe illallah ile yenileyiniz” hadisini yorumlarken der ki: insan zaman ve mekân kaydı altına girdiği için her an bir başka kişi gibidir. Yani bir olay yaşıyorsun, değil mi? Mesela şu anda biri gelse, bir terörist tarasa burayı, hangi benlik devreye girecek içimizde, değil mi? Kim bilir. Ya da kapıyı kilitledi, tehdit ediyor, “hepinizi öldüreceğim” diyor. Mesela o an hangi benlik devreye girer, bir düşünün mesela.

Korku benliği ilk başta, değil mi? Evet. Mesela o korku benliğinin tetiklendiğini sen görebiliyor musun? “Şu anda bir benlik çok korktu, ama ben o korkan kişi değilim.” Burada doğal ve gerçekçi bir şekilde korku duyulması gerekiyor mu, gerekmiyor mu, ona bakıyorum; yoksa o korkan benliğin penceresinden mi algılıyorum olayı?

Mesela çok sevdiğiniz, çok takdir ettiğiniz, çok hayranlık duyduğunuz bir insan sizi hayal kırıklığına uğrattı. Hayatında hiç yalan söylemeyen biri yalan söyledi, sizi maddi olarak kandırdı; tırnak içinde beş kuruşa tenezzül etmeyeceğini düşündüğünüz biri sizi maddi olarak dolandırdı. Ne hissedeceksiniz bir bakın. O an ne devreye giriyor, o an devreye giren nedir? Ve sen bunu o duygudan, o düşünceden bağımsız olarak fark edebiliyor musun?

Bak, hayatta en önemli beceri budur: gözlemleme ve ayrışma becerisi. Kazanacağınız en büyük beceri budur. Eğer kişisel gelişim diyorsanız, başka bir şey diyorsanız, olgunlaşmak diyorsanız, kazanacağınız en önemli yetenek budur. Yani bu, “beni bir an bile nefsimle baş başa bırakma” ifadesinin aslında açıklamasıdır. Yani psikolojik benliğinizde ortaya çıkan hiçbir şey siz değilsiniz. Bakın, hiçbir düşünce -hatta iyilik düşüncesi bile. Yani “ben iyi olmalıyım” bile bir düşüncedir, bundan bile ayrışın.

“Kimseye Faydam Dokunmuyor” Benliği

Mesela ben bazı insanlar görürüm, derler ki “ya hayat bana çok anlamsız geliyor.” “Niye?” diyorum. “Ya kimseye faydam yok, kimseye bir iyilik yapamıyorum, kimseye bir faydam dokunmuyor.” “E” diyorum, “öyle olunca ne hissediyorsun?” “Ya kendimi boş hissediyorum.” Diyorum ki “bak, bu bir benliktir.” “Kimseye bir iyiliğim dokunmuyor” diyen, o bir benlik. Ama çok hoş bir benlik değil mi, güzel geliyor: “kimseye bir iyiliğim dokunmuyor.” “E” diyorum, “dokunmuyorsa ne var bunda?” Ama o benlik “dokunursan iyisin” diyor; “bir insana iyiliğin dokunmazsa kötüsün ya da boşsun” diyor. Sen bunu keşfetmezsen çok iyi gibi görünen bir benlik üzerinden hayatını yaşarsın: “kimseye iyiliğim dokunmuyor, ne işe yarıyorum ki” -böyle ilginç bir karanlığa, bir kendini yetersiz, boş görme tuzağına düşersin. Sen varlıksın. Tek adı “varlık”. Allah seni varlık olarak yaratmış, seni var kılmış, o kadar.

Bir Çocuğun Varlık Bilinci

Hani çok defa hatırlatırım: mesela bir çocuk birilerine iyiliği mi dokunuyor? Bir becerisi mi var, bir başarı hikâyesi mi var? Ne yapmış, ne yapmış? Hiçbir şey yok. Bizim şu an peşinde koştuğumuz hiçbir şey yok değil mi mesela? Biz peşinde koşuyoruz mesela: “insanlara kendimizi dinletelim, şöyle yapalım” veya “ben iyi biri olmalıyım” falan. Var mı böyle şeyler altı aylık o çocukta? Hiçbir şey yok. Ne var? Varlık var, sadece varlık var. Ne “iyi olacağım” benliği var, ne “ben çok yanlış yapıyorum” diyen benliği var, ne “Allah kahretsin, ne hatalar yaptım, keşke dünyaya bir daha gelsem” diyen benliği var. Hiçbiri yok. Ve huzurlu, dingin, rahatça uyuyor. Uyku bozukluğu yaşamıyor; “yatağa giriyorum, bir türlü uyuyamıyorum” yok. “Ben ne yapacağım” diyen bir benlik yok. “Yarın gene annem beni emzirecek mi” diye kaygı duyan bir benlik yok. Hiçbiri yok. Sakince varlığıyla yaşıyor çünkü.

İşte bizim de o varlık bilincine ihtiyacımız var. O varlık bilincini fark etmemiz için, o içimizde hâlâ var; o bir yere gitmedi. O beş altı aylık çocuk ve onun varlık bilinci hâlâ içimizde; o bir yere gitmedi, onu kaybetmedik. Sadece o, bir şeyler tarafından örtülüyor. “Ya tamam da hayat da böyle değil, işte ama çok hatalarım oldu, hayatımı iyi değerlendiremedim” değil mi? Şu an içimizde kırk çeşit benlik işliyor, değil mi? İşte bu benlikler o varlığı örtüyor. Bırakın hepsini; arzuları bırakın, korkuları bırakın, beklentileri bırakın. Geçmiş yok, gelecek de yok, yaptıklarınız da yok; arzularınız, beklentileriniz, geçmişe ait hikâyeleriniz, hiçbiri yok. Ne kalacak geriye? Geriye varlık kalacak. Varlık kalacak. Ve o varlığın hiçbir problemi yok; o varlığın hiçbir hikâyesi yok, hiçbir kurgusu yok, hiçbir kaygısı yok. Neden? Çünkü o hiçbir şeyle tanımlanamaz.

Kendini Tanımlama Tuzağı: Yuva Metaforu

Bizim hayatta yaptığımız en büyük hata, kendimizi tanımlama hatasıdır. Kendimizi tanımlamaya küçük yaşlardan itibaren başladık ve tanımladığımız anda bir tuzağa düştük; ne yaptık, bir örümcek yuvası gibi bir koza ördük, sonra da onun içinde yaşamaya başladık. Bakın, örümcekler de mecburen yuvasında yaşar, onu inşa etmiştir, oraya da mahkûm olur. Yuvası olmayan gezer, yuvası olan yuvasını korumak zorunda kalır, değil mi? Hep yuvanda kalacaksın, bir yuvan var, sürekli onu korumak zorundasın. “Ben akıllı biriyim” -yaptın bir yuva, sürekli oradasın, onu korumak zorundasın. “Ben genç ve güzel bir kadınım” -yaptın bir yuva, mecburen içinde yaşayacaksın; sürekli güzel ve genç olmaya çalışacaksın, hangi kremler, hangi şeyler, bunlarla uğraşacaksın. Çünkü kendini tanımladın. “Ben yakışıklı biriyim” -yaptın bir yuva, yuvanın içinde çürümeye mahkûmsun. “Ben iyi biriyim” -bu da bir yuva. “Ben kötü biriyim” -bu da bir yuva. Hiçbir yuvanız olmasın, hiçbir tanımı onaylamayın. Bakın, her tanım bir sınırlandırmadır ve kendinizi bağladığınız bir yer haline gelir. “Ben yazarım” -ne yapmam lazım? Hep yazmalıyım. “Ben konuşmacıyım” -o zaman sürekli konuşmam lazım. “Ben tanınan biriyim” -sürekli tanınmam lazım. “Ben çok takip edilen biriyim” -ömrüm boyunca nasıl takip edileceğimle uğraşacağım o zaman. Çünkü kendime sahte bir yuva kurdum. Sahte bir yuva kurarsan, o yuvayı korumakla mahkûm olursun.

O yüzden çocuk -çocuğun tanımı yok. Çocuk kendini tanımlamaz; tanımlamadığı için henüz özgürdür. Varlık özgür bir şeydir, onun tanımı yoktur. Varlık saf bir şeydir, hiçbir tanıma girmez. Ama içeride bir psikolojik benlik mekanizması sürekli kendini tanımlamaya çalışır. Hatta en doğal şeyimiz değil mi, “kendini tanıtsana.” “Nasıl tanıtayım kendimi? Kim kendini tanıtabilir gerçek anlamda?” Hiçbirimiz. Kendinizi tanıtın, ama bakın şunu unutmayın: kendinizi tanıtın, sonra alın hepsini çöpe atın, çünkü onların hiçbiri siz değilsiniz. Kendinizi tanıtmakla ilgili kurduğunuz bütün cümleler, sizi hapseden cümlelerdir; “iyi biri olmak istiyorum” diyen de dahil olmak üzere. “Ben insanlara faydalı olmaya çalışan biriyim” -öyle biri olma ama faydalı ol; kendini tanımlama. Kendini tanımladığın an onun mahkûmusun, orayı korumak zorundasın; yapacağın başka bir şey yok. Neden? Çünkü o tanımı korumak zorundasın.

Hani insanlar şöyle der: “böyle bir köksüzlük hissediyorum, bir şeye ait olamama hissi var, nereye ait olacağız ya, nereye ait olacağız?”

Özgürlük: Hiçbir Tanıma Ait Olmamak

Benlik sürekli bir şeye ait olmak ister, bir tanım arar, bir kimlik arar; sürekli onların içinde kendine bir varlık inşa etmeye çalışır. Bununla da iftihar eder ya da bunu bir değer gibi zanneder. Mesela değil mi, böyle “kendini tanıt” deseler, “yiyecek bir şeyim bile olmasa ne yapacağım” mesela, değil mi? Kötü bir şey benlik için, değil mi? “Kendini tanıt” -ama hiçbir şey yok; yani varlık var sadece, “varım” o kadar mı? Ama çok tatsız bir şey değil mi böyle “varım”? “E ben de varım” -yok, öyle bir şey değil, varsın. Nasıl varsın? Bütün hikâyeyi uydurmaya başlıyor, değil mi?

İşte bütün bunlardan özgür olmak dindar olmaktır. Din bize kendimizi tanımladığımız ve sınırlandırdığımız her şeyden özgürleşme imkânı verir. Çünkü tek bir şeyle tanımlar seni: sen Allah’a aitsin, o kadar. O yüzden bakın, din, insanı psikolojik tutsaklıktan kurtaran, sana gerçek anlamdaki kaynağını ve referansını veren bir şeydir. Onun için dindar olmak çok önemli bir şeydir. Ama dindar olmak için, dindar olmayan kimlik tanımlamalarını bırakmamız gerekir; çünkü onlar biz değiliz. Onun için din insanı tutsak eden bir şey değildir, din insanı özgürleştiren bir şeydir. Çünkü din der ki: sen Allah’tan gelen ve O’na giden bir varlıksın, bu kadar. Bir deneyim yaşıyorsun, bir yolculuk yapıyorsun, bu kadar. Yolculuğunun nasıl geçtiği önemli değil; sen yolcu bilincindeysen hiçbiri önemli değildir. Ama bakın benlik size ne yapar? “Nasıl bir yolculuk yaptın, şanslı mıydın, şanssız mıydın, bu dünyada seni anlayan oldu mu olmadı mı, sevdiğin bir iş buldun mu, sevdiğin bir eş buldun mu, şunu buldun mu, bunu buldun mu” -sürekli hikâye anlatır.

_(Bir dinleyiciyle karşılıklı konuşma:)_ “Yok abi, hiçbirini bulamadım. Yaptığım işi düzgün bir şekilde yapıyorum ama illa bu işi yapmak istiyorum diye bir şey de yok.” “İş değil mi, başka bir iş de yapabilir misin, var mı bir problem?” “Yok.” “E seni eşin seviyor mu?” “Vallahi bilmiyorum. Ama ben Yaradan’ın sevgisini hem idrak ediyorum, hem de aktarmaya çalışıyorum, yetmez mi?”

Varlık olmamız bize yetmez mi? Ama içeride bir sahtekâr benlik “yetmez” diyor. “Nasıl şimdi varlık?” Neden biliyor musunuz arkadaşlar? Çünkü biz aslında gerçek varlığı idrak etmiyoruz şu anda. “Varlık” deyince ne geçiyor aklımızdan? “Varlık işte” -böyle maddi varlık, psikolojik varlık, değil mi? Gerçek varlık idrakimiz açığa çıktığında, emin olun, benim size bir şey anlatmama da gerek kalmayacak; çünkü siz fark edeceksiniz bunu. “Aa” diyeceksiniz, “ben bir beden değilim, ben psikolojik bir varlık değilim, ben ilişkilerimle tanımlanan biri değilim; anne değilim, baba değilim, çocuk değilim, dede değilim, torun değilim. Şu memleket, bu memleket -hiçbir memleket beni tanımlamaz, sadece şu topraklarda beden doğmuş, o kadar. Benim bedenim bile değil, kullandığım bir beden bu; benim bedenim bile değil.”

Sonuç: Musibet Karşısında Özgürlük Ayeti

Din bize bir alan açar. Bakın, ayeti tekrar hatırlayalım: “Onlara bir musibet isabet ettiğinde, biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz derler.” Ne kadar büyük bir özgürlük, ne kadar muhteşem bir özgürlük. Bu özgürlüğü ancak kim yaşar? Gerçek anlamda dinin farkında olan, dini idrak eden insan yaşar. Özgürlük, çünkü gerçekten hiçbir şeye ait olmamaktır; hiçbir şeyi kendine ait görmemen, hiçbir şeyin de sana sahip olmaması. Bu gerçek özgürlüktür. Ve bu özgürlük herkesin özünde vardır. Bunu örten nedir? Bu özgürlüğümüzü örten, psikolojik düzeydeki benliklerdir, kalıplardır, tanımlardır. Onları fark edip bıraktığımızda, o zaman özgürleşiriz.

Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - (Cuma Suresi: 11) — Cuma hutbesi sırasında cemaatin kervan için camiyi terk etmesi ve “eğer hepsi terk etseydi helak olurdu” ifadesine yapılan atıf. - (Bakara Suresi: 156) — “Onlara bir musibet isabet ettiğinde ‘Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz’ derler.” ifadesine yapılan atıf.

İlgili Sohbetler

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.