Benlik, Özdeşleşme ve Sahiplenmeden Kurtuluş
Kısa Özet
Konuşmacı, insanın “ben” ve “kendim” derken aslında neyle özdeşleştiğini sorgular; egonun bedenle, başarıyla, güzellikle, ünle vb. özdeşleşerek içindeki boşluğu doldurmaya çalıştığını ve bunun sahte bir “hikâye”ye dönüştüğünü anlatır. Sahiplenmenin bir yanılsama olduğunu, gençlik, güzellik, hatta bedenin bile gerçekte “sahip olunan” değil “emanet edilen” şeyler olduğunu vurgular. Sohbet, arzu ve korku üzerinden değil, fıtratın ve Allah rızasının gereği olarak, benliksiz eylemde bulunmanın gerçek özgürlük, huzur ve sevgi olduğu fikriyle kapanır.
Öne Çıkan Vurgular
- Ego (ben/benlik) modern psikanalize göre “boş bir çuval”dır; insan onu güç, bilgi, üstünlük, güzellik gibi şeylerle doldurmaya çalışır ve bu bir “hikâye”ye dönüşür. - Gerçekte hiçbir şeye (gençlik, güzellik, ün, hatta bedenin kendisi) sahip değiliz; her şey emanettir — sahiplenilen her şey er ya da geç bir “bumerang” gibi geri döner. - Gerçek özgürlük, arzu ve korku üzerinden değil, fıtratın/Allah rızasının gereği olarak, eylemi benlikle sahiplenmeden yapabilmektir.
Giriş: “Ben” Kime Deniyor, Özdeşleşme Nedir?
Evet, bugün biraz kendini gözlemleme, ayrışma, özdeşleşme kavramları üzerinde konuşacağız. Çünkü aslında insanoğlunun her zaman hayatı boyunca, deyim yerindeyse, eğer bir psikolojimiz varsa, bir psikolojik donanımımız varsa, hem onu fark etmek hem de ondan farklı olan, daha temelde, daha asıl zeminimizde olanı ayırt etmek çabasını göstermek durumundayız. Çünkü insan “ben” diyebilme, “ben kendim” diyebilme yeteneğine sahip kılınan bir varlık olduğu için, aslında bu hem büyük bir imkân hem de büyük bir tuzak olarak işleyebiliyor.
Neden? Çünkü her şeye “ben” diyebiliyoruz. Her şeye “ben, kendim” diyebiliyoruz. Mesela bir iş yapıyoruz, “benim işim” diyoruz. Bir şeyi başarıyoruz, “ben başardım” diyoruz. Başaramıyoruz, “ben başaramadım” diyoruz. Bedenimiz üzerinden kendimizi tanımlayabiliyoruz. Bedenimizin özelliklerinden hoşlanıyorsak, tırnak içinde “ben kendimi seviyorum” diyoruz. Aslında ne ile özdeşleşmiş bir şekilde bunu tanımlıyoruz? Bedenle özdeşleşmiş bir şekilde bir “ben” tanımı getirmiş oluyoruz.
Dolayısıyla aslında gerçek, hakiki, asli bağlamından kopan ben bilinci, kendilik bilinci, asli konumu dışında her şeyle özdeşleşebilir bir hâle geliyor. Çünkü gerçek kendilik düzleminden aslında bir kopuş yaşanıyor. O kopuş zorunlu olarak bir boşluk, bir tatminsizlikle birlikte işliyor. Ben neye “ben” diyeceğim? Neye “ben” diyorum şu anda?
Geçen bir arkadaşla konuşurken, muhtemelen yavruyken mikrop kapmış ve gözü kapanmış bir kediye rastladık, konuşuyoruz böyle. Hatta ben ayağı kesilmiş bir kediyi de yolda gösterdim. Mesela bu kedilerde bir kıyaslama yok. Bir gözü olmayan kedi, “niye bir gözüm yok, ben şanssızım, niye böyle oldu” diye bir dram üretmiyor, bir hikâye üretmiyor. Neden? Çünkü “ben” diyebilme ve kendini bir şeyle özdeşleştirme imkânına sahip değil.
Mesela yüz tane kedinin içinde bembeyaz, pamuk gibi bir kedi olsa, o kedi diğer yüz kedi arasında herhangi bir kıyaslama, üstünlük algısına sahip olur mu? Olmaz. Ne olur? Sadece yaşar, sadece varoluşunu gerçekleştirir. Ama insan “ben senden daha güzelim, daha bilgiliyim, daha güçlüyüm” ya da “daha yetersizim, daha zayıfım, daha dezavantajlıyım” diye bir kıyas üretme ihtimali olan bir varlık. Ama bu aslında kaderimiz mi? Aslında değil. Ama insan denen varlığın potansiyelinde böyle bir ihtimal var mı? Var. Ve hepimiz aslında bunu yaşıyoruz.
O yüzden aslında “ben” ve “kendim” derken insanın neye “ben” ve “kendim” dediğine çok dikkat etmesi gerekir. İnsanın tırnak içinde kendi kuyusunu kazmasının veya kendi kendisinin canavarı olmasının altında yatan şey budur.
Benlik Nereden Üretiliyor?
Mesela bir cümle üretirsiniz: “Ben değersizim” ya da “kendimi değerli hissetmek istiyorum.” Bunu diyen kim? Kendimi değersizmiş gibi hisseden bir “ben” değil mi aslında? “Kendimi değerli hissetmek istiyorum” derken, eğer dönüp o “ben”e bakmazsanız, bu ben kim? Bu ben nasıl bir ben? “Kendimi değersiz hissediyorum” diyen, bunu nereden üretmiş? Şu an “kendimi değerli hissetmiyorum, o kadar değerli değilim ama değerli olmak istiyorum” — bu nasıl üretiliyor, nasıl ortaya çıkıyor?
Bunu keşfedebilirsek, yani o benliğin kaynağına gidebilirsek — aslında bunların hepsinin altında yatan şey, tırnak içinde, cehaletimizdir. Mesela bütün doğu bilgeliklerine bakın: insan cehaleti yüzünden gerçek kendini unutur ve o kendini unutmanın getirdiği cehalet bizi arzu ve korkuların tuzağına düşürür. Bir şeyi unutmak, bir şeyin farkındalığını kaybetmekle bu oluşuyor. Ve gerçek öz varlığımızın farkındalığı kaybolduğunda büyük bir boşluk oluşuyor.
Ego: Boş Bir Çuval
Mesela modern psikolojiye baktığımızda, özellikle psikanalize baktığımızda, aslında ne diyorlar? Ego, yani ben, koskoca bir boşluktur; boş bir çuval gibidir. Ve kişi ne yapar aslında? Sürekli bunu, kendince değerli bulduğu, kendince olması durumunda tatmin olacağını zannettiği şeylerle doldurmaya çalışır. Kimimiz bunu güçle doldururuz, kimimiz etkileyici olmakla doldururuz, kimimiz çok bilmekle doldururuz, kimimiz birinden daha iyi olmakla doldururuz.
Mesela bazı insanlar vardır; babasıyla rekabet edebilir, annesiyle rekabet edebilir, eşiyle ya da kardeşiyle rekabet ediyor olabilir. Benlik oraya fikse olmuştur, takılmıştır ve sürekli bir kıyaslama üzerinden hareket eder: “Zaten anne babam onu daha çok seviyordu.” Hikâye üstüne hikâye bindiririz ve o hikâyeye inanırız.
“Aydınlanmak hikâyemiz olmayan hâlimizdir” der bir bilge. Hikâyemizin olmadığı bir durumdur aydınlanmak. İnsanlarda çok vardır ya, tırnak içinde bir başarı hikâyesi; ya da berbat da olsa ilginç bir hikâye. Bazen çok dramatik bir hikâye de olabilir; kişi o dramın üzerinden bir hikâyeye ihtiyaç duyar. Ne kadar acı çekersek, ne kadar rezil olursak, o kadar “iyi” bir hikâye, bir benlik hikâyesi olur. Dolayısıyla kişi farkına varmadan, tırnak içinde söylüyorum, doymak bilmez bir canavara sürekli gıda yetiştirmek zorunda kalır.
Sahte Kendiliğin Hikâyesi: Canavar Metaforu
Bazı mitolojik hikâyelerde vardır: bir güzergâh vardır ama o güzergâhın üzerinde bir canavar vardır. O canavarı alt edersen yolun açılır, bir hedefe, bir noktaya varırsın. Fakat canavar yedi başlıdır, sürekli ölüp ölüp diriliyordur, ya da hiç ölmüyordur, ya da bir sorusu vardır ve kimse o soruya cevap veremiyordur. Aslında bütün bu hikâyelerde anlatılan şey, gerçek kendiliğin yerine geçen sahte kendiliğin hikâyesidir. O canavar sahte kendiliktir. Onun bir hikâyesi vardır ve siz o hikâyeye sürekli malzeme olursunuz.
Mesela: “Bak şunu başar, halledeceksin, her şey çözülecek, tatmin olacaksın.” Başarırsın, varırsın oraya, sonra geçici bir tatmin olur, sonra yine boşluk. Doymak bilmez bir canavar, bir türlü doymuyor, bir türlü bizi rahat ettirmiyor. Çünkü doymak bilmez bir canavar aslında. Onun gerçek olmadığını fark ettiğinizde ancak siz gerçekten ilk adımı atmış olursunuz — ona inanmayarak, inanmama ihtimalini gözeterek. “Niye buna bu kadar inanıyorum ki?” Diyelim ki güçlü olmaya, başarılı olmaya, bilgili olmaya, etkili olmaya, bir şey ortaya koymaya, hayatta bir iz bırakmaya… Niye bu kadar inanıyorum?
Güzel bir şey yapmak ayrı bir şeydir ama o güzel şey üzerinden kendimizi tanımlamak sahte bir şeydir. Hep örnek veririm: bir kedi dört yavru doğurur, annelik yapar, bakar, ama annelik egosu yoktur; “dört çocuk büyüttüm” hikâyesi yoktur. Geçen bir arkadaşım dedi ki: “Ben böyle çok çocuğu olan insanlara saygı duyuyorum.” “Niye?” dedim. Dedi ki: “Benim bir çocuğum var, illallah ettim, ne kadar büyük bir yükmüş.” Bu bir ego aslında, değil mi? Bir çocuğu kendi hayat ve varoluş sürecine yük gibi, engel gibi gören — göremez mi bir benlik bunu? Tabii ki görebilir. Ve onun üzerinden hikâye üreten bir benlik. Bunu fark etmediğimiz sürece, yani buna “ben” dediğimiz sürece, o bizim bir hikâyemize dönüşecek.
Eylemde Bulunmak Fakat Özdeşleşmemek
O yüzden kadim bilgelikte bir cümleden yola çıkılarak insanın özdeşleşmemesi üzerinde durulur. O da şudur: eylemde bulunmak, fakat eylemin üzerinden kendini tanımlamamak. Diyelim ki bir çocuğun oldu; çocuğa bak, ama o eylemin üzerinden annelik egosu üretme. Diyelim ki hayatta çok nitelikli bir iş başardın; ama kendini o başarının üzerinden tanımlama, onun üzerinden bir kimlik inşa etme. O zaman eylem özgür olur. Öbür türlü eylem benlik tarafından lekelenmiş olur.
Kutsal metinlerde “Allah için yapmak” veya “Allah rızası için yapmak” kavramlarının altında yatan şey aslında budur. Allah için yapmanın zıttı, karşı kutbu nedir aslında? Kendin için yapmak. Bu, “kendin için yapmak” sadece bireysel bir çıkar, bir menfaat elde etme anlamında değil. Ömrün boyunca insanlara yardım edersin ama aslında kendin için yardım edersin. Ne anlamda kendin için? Çok yardımsever bir insan olmanın tatmin edici bir egosu vardır. Sen o egoya inanmışsındır: “Ben hep insanlara faydalı oldum, hep yardım ettim.” Hatta bu tür insanlar, yardım etme imkânı ellerinden giderse kendilerini çok kötü hissederler. Neden? Çünkü benlik onun üzerinden inşa olmuş, onun üzerinden besleniyor. Ya da bir şeyleri bilmek üzerinden inşa olmuş; bilmemek çok kötü bir şey. Ya da güç üzerinden besleniyor; güçsüz olmak kötü bir şey olarak geliyor.
O yüzden, tırnak içinde söylüyorum, Allah rızası için yapmak aslında ne demek? Bir şeyi egosuz bir biçimde, yani ona benliğini katmadan yapabilmek. O bir eylemdir, bir fonksiyondur, bir işlevdir. O işlev senin üzerinden gerçekleşebilir ama senin onu sahiplenmemen gerekir. Sahiplendiğiniz her şey, zıttı üzerinden başınızda bela ve korku olarak döner. Tabiatı gereği böyledir.
Sahiplenmenin Bedeli
Diyelim ki fiziksel güzelliği üzerinden kendini tanımlayan bir kadın, ya da yakışıklılığı üzerinden kendini tanımlayan bir erkek, zorunlu olarak yaşlanmak, tırnak içinde “çirkinleşmek” üzerinden aynı zamanda kendi kuyusunu kazmaktadır. Bu zorunlu bir şeydir. Ünlü olmak üzerinden tanımlanmış bir benlik, şöhreti zayıfladığında kendi kazdığı çukura düşmektedir. Başkalarının takdiri, onayı, beğenisi, hayranlığı üzerinden kendini tanımlayan bir benlik, o takdir, onay ve hayranlık gittiğinde kendi kazdığı çukura düşecektir. O çukur kim tarafından kazılmıştır? Farkında olmadan kendisi tarafından kazılmıştır.
Sahiplendiğimiz, özdeşleştiğimiz her benlik bir bumerang gibidir; en sonunda dönüp seni vurur. Hiçbir şeyi sahiplenmeyeceğiz. Sahibiz ama sahiplenmeyeceğiz. Böyle bir şey değil bu; “Allah da çok fazla takıyor bize, bir şeyi sahiplendirmiyor, çok kıskanıyor” gibi değil. “Birini fazla sevme, elinden alınır” — bir kere sen zaten sevmeyi bilmiyorsun, henüz sevmemişsin; aslında sahiplenmeyi sevmek zannediyorsun. Bir sürü hikâye var, oradan başlamak lazım aslında; sahiplenme kavramından.
Hiçbir şeyin sahibi olmayacağız. Şöyle bir dönüp bir baksak: neye sahip olabilirsin, neyin sahibi olabilirsin? Gerçekte insan bir şeye sahip olabilir mi?
Gerçekte Neye Sahip Olabiliriz?
Bir şeye sahip olmak, onun sana ait olması ve senin kararın dışında hiçbir dışsal etkinin bunu değiştirememesi demek. Neye sahip olabilirsin bu tanıma göre? Mesela gençliğine sahip olabilir misin? Olamazsın, elinden gidiyor. Güzelliğe sahip olabilir misin? Hayır. Yakışıklılığa sahip olabilir misin? Hayır. Fiziksel güce sahip olabilir misin? Maddesel değil de manen sahip olduğun bir şey, özün, sana mı ait? O da sana ait değil. Kim kendine ait kılmaya çalışıyor? Öz de bize ait değil. Bize ait hiçbir şey yok. Bunu diyen kim? “Bana ait bir şey yok mu ya, ufacık da olsa bana ait olsa” dediğim noktada bunu kim diyor? Oraya bakmak lazım. Tabii o, benliklerden biri diyor; bütün benlikler diyor.
Dolayısıyla bakın, bir şeye sahip olmak isteyen kim? Şimdi duyuyoruz ya, mesela eski evliyalar için “onlar hâlâ hayattalar, ölmediler, yaşıyorlar” deniyor; yani kendi özleriyle var olup yaşıyorlar. Ben hep bunu düşünmüşümdür. Özü sahiplenecek olan yine egodur; dolayısıyla ondan da ayrışmak gerekir. Öz özdür; dilersen onu kime ait kılıyorsun, efendim? Bireye ait. Bu birey kim ki? Nereden çıkıyor böyle bir birey? Suni olarak üretilmiş. Nerede bu birey? Düşüncede var, duyguda var. Bu bireyi gösterebilir miyiz? Yok. Uyurken de kayboluyor bir yerde. Oraya bir bakın: kim “bana ait bir şey yok mu” diye böyle bir arayış içinde?
Âdem, Şeytan ve Emanet
Bunun kutsal metinlerde çok bariz bir örneği vardır. Hani şeytan Âdem’e, insana yaklaşır, der ki: “Ebedî bir mülke sahip olmayasın diye o ağaca yaklaşma” dedi; “bir melek gibi olmayasın diye.” Bakın ne demek biliyor musunuz? İki tane temel şey var ve bu çok önemli bir vurgudur, insan psikolojisine dair: bir mülke sahip olmak ve melekler gibi olmak — yani mükemmel, eksiksiz biri olma arzusu; ve bir şeye sahip olma arzusu. Dikkat edin, bunu Kur’an üzerinden şimdi dillendirdim, Kur’an’da böyle geçer. Aslında neye işaret ediyor? Bir egoyu, bir ego tetiklemesini işaret ediyor. Yani şeytan, insanda bir egonun tetiklenmesine yardım ediyor bu sözle. Ne oluyor o olayda? “Bir mülke sahip olmak istemez misin?” — bir şeye sahip olma arzusu. Bu, aklınıza gelen her şeyi içine alan bir şeydir.
Peki kutsal metin aslında burada ne demek istiyor? Bir şeye sahip olma arzusu seni ne yapar? Özünün cennetinden uzaklaştırır, seni doğal varlığından, huzurundan uzaklaştırır, seni bir hikâyenin peşine düşürür.
Sahip tek; ikinci bir sahip yok ki. Her şey mutlaka birine aittir: yaradana ait, sen de ona aitsin. Ben niye bir sahip olayım ki? Bir sahip olma cehaletine niye kendimi kaptırayım? “Bu benim” dersin, sonra alırsın başına belayı. Çünkü bir şeye sahip olduğunda aynı zamanda onun neyi olmak zorundasın? Koruyucusu olmak zorundasın. Bir çocuğa sahipsen onu korumak zorundasın. Güzelsen güzelliğini koruyacaksın. Bunun bir teknolojisi oluşmuş, bir endüstrisi oluşmuş zaten değil mi? Ne diyorlar mesela kadınlara? “Güzelliğini korumak istemez misin?” “Bak, cildin pürüzsüz olsun, kırışıklık olmasın.” Kırışıklık mı oluyor, hemen bir botoks mu olur, başka bir şey mi olur? “Bak, o cildi koru.” Sahip olduğunu zannettiğin şeyin başında artık nöbetçi olmak zorundasın. Aynaya bakıyorsun, bir kırışıklık üzüyor seni; göz altı torbaları değil mi? Bir sürü hikâye dönmeye başlıyor. Neden? Çünkü o tene, o bedene, o güzelliğe sahipsin ve onunla özdeşsin.
Anlatabildim mi? Ve bakın, ne kadar trajik bir şey ama ne kadar da doğal gibi yutturulmuş bir şey değil mi? Etrafımızda o kadar vesveseci şeytanlar var ki: güzellik uzmanları, estetik uzmanları, bir sürü hikâye döndürüyorlar onun üzerinden. Bu sadece bir örnek. O kadar çok vesveseye muhatabız ki: bir şeytan geliyor “güçlü ol” diyor, bir şeytan geliyor “başarılı olmalısın” diyor, bir şeytan geliyor “şunu istemez misin” diyor. “Teşekkür ederim, sağ ol, niye isteyeyim ki?” diyemiyoruz. “Tabii istiyorum” diyoruz. “İstiyorum” dediğin anda, Mevlana’nın ifadesiyle, zokayı yutuyorsun. Her arzu bir tuzağa dönüşüyor.
Bir şeyi doğal yaşamak ayrı bir şey, bir şeyle özdeşleşip ona sahip olduğumuzu zannetmek ayrı bir şey. Mesela birisi seni seviyor, sahiplik üretiyorsun; sahiplik üretince ne çıkıyor? Hemen devreye, sahip olduğun şeyi de kaybetmemen gerekiyor. Sahip olduğunu sürekli kontrol etmeye başlıyorsun. Bir de kontrol ettiğin şey dışarıdaki bir şey bu sefer. Bana gösterdiği sevgiyi, ilgiyi, onayı, takdiri sürekli kontrol ediyorum: azaldı mı, arttı mı, ne oldu, niye azaldı? Sürekli oraya odaklanıyorum. Yani sahip olmak, aslında diğer taraftan o şey tarafından sahip olunmak demektir. Güzelliğe sahipsen güzellik tarafından sahipleniliyorsun. O sana diyor ki, tırnak içinde dile döktürürsek, güzellik diyor ki: “Beni koru.” Gençliğe sahipsen, gençliğin neyi oluyorsun? Nöbetçisi oluyorsun; sürekli gençliği koruman lazım. Kim sana böyle bir görev verdi? Sen yaptın bunu; sahip olduğunu zannederek onun bekçisi hâline dönersin.
Bu her şey için böyledir. Mesela ünlü oluyorsun, sonra ünlü olmanın esiri oluyorsun: “Eskiden beni çok dinlerlerdi, çok takip edilen biriydim, şimdi edilmiyorum.” Tırnak içinde bir seviyeyi koruman lazım, aşağı düşmemen lazım. Kim tarafından bu kadar hikâyenin arasına düşürülüyoruz?
Emanet mi, Sahiplik mi?
Her şey aslında bize emanet edilmiştir. Emanet, bir anlamda bizim sahip olmadığımız ama bize verilmiş, bir şekilde bakmakla, korumakla yükümlü olduğumuz bir şeydir. Yani aslında insan sahip değildir. Eğer bir mutlak ve yaradan kavramına inanıyorsa insan, bunlar yaradanın emanetidir. Tabiata inanıyorsan diyeceksin ki: tabiat bir süre bana bunları veriyor, sonra alıyor; artık nasıl, nereden baktığına bağlı.
Kadim bilgelik ne der? Zaten bunu bir sohbetimizde dillendirmeye çalışmıştık: kadim gelenekte emanet kavramı vardır, sahiplik kavramı yoktur. Ben zaten madde olarak söylememiştim; mananın boyutunda var mı öyle bir şey? Bakın, o da sahiplik kavramı maddeyi de manayı da içeren bir şeydir. Ne maddi ne manevi hiçbir şeyin sahibi değilim.
Kutsal metinde çok veri vardır bize değil mi? Mesela “iyiliği Allah’tan bil” derdim mesela; iyilikler Allah’tandır. Hangi manevi şeye sahip olduğunu düşünebilirsin? Manevi olarak hiçbir şeyin sahibi olmadığına inandığında, kafandaki bütün alacak hikâyeleri de otomatikman devre dışı olur. Samimiyet kimindir? Bu samimiyet kime ait? Yaradana ait. Merhamet kime ait? Ona ait. Ego diyor ki: “Yok, biraz da benim payım var, biraz da ben pay sahibiyim.” Değil mi, öyle diyor. Demiyor: hiçbir şeyi yok.
Çok güzel bir ifadedir, bir sufi ifadesidir: tasavvufu, sufiyi tanımlarken, “hiçbir şeye sahip değildir, hiçbir şey de onun sahibi değildir” derler. İnsanlar özgürlük arıyorlar; işte bu aslında doğal özgürlük. Hiçbir şeye zaten hakikatte sahip değilim; sahip olduğumu zannettiren bir benlik tarafından manipüle ediliyorum. Neye sahibim ki? Nesnel olarak, materyalist bir nazarla düşünelim: neye sahibim ki, yani gerçekten tamamen bana ait ve hiçbir etki tarafından değiştirilemez, ben istersem bırakabilirim böyle, neyim var mesela? Hayat benim diyebilir miyim? Sahibim diyemiyorum. Gençlik, güzellik, hatta akıl — değil mi — fiziksel güç… Beynindeki bir damar tıkansa, o ilim dediğin şey zahiren gidiverir. Neye sahip olabilirsin ki?
O yüzden bakın, Yaradan niye emanet kavramını insana hatırlatmıştır? Bu aslında insana ilahi bir lütfun uyarısıdır. Yani haşa, Allah kıskandığı için, çekemediği için, “benim mülküme dokunamazsın” diye bir egosu olduğu için değil; sana, senin için bu hatırlatmada bulunuyor. Diyor ki: bir şeye sahiplenme, çünkü sahiplendiğin şeyin yükünü taşıyamazsın. Gençliğimi koruyabiliyor muyum? Koruyamam ki. Yakışıklıyım, koruyabilir miyim? Koruyamam. “Beden benim” — bugün çok dillendirilen bir şey. Beden benim; nereden buldun, nereden sahip çıkıyorsun? Sen mi ürettin? Yok, gasp ediyorsun; “bu beden benim” diyorsun. Sonra onu koruma derdine düşüyorsun, sonra da “ne yapayım” diyorsun. Çünkü öyle bir tuzağa düşüyorsun ki, hani labirentin içine girmişiz, labirentin dışına çıkamıyoruz.
Güzel bir karikatür vardır, hoşuma gider: bir fare bir labirentin içinde ama labirent peynirden yapılmış; o yüzden aslında yediği zaman labirent de ortadan kalkacak. İçinde bulunduğumuz labirent, bizim üretimimiz olan bir peynir gibi aslında; onu biz inşa ettik. O yüzden aslında çürük bir şey.
İnanmadığın anda o benliğe diyorsun ki: “Bak, dünya üç günlük.” “Evet, üç günlük.” “İyi ki üç günlük” yani; ne yapacağım dört günü? Çok matah bir şey değil burası ama ilahi bir deneyim alanı, Yaradan’ın aziz bir misafiriyim. Aç gözlüsü değilim bu dünyanın, bıkmış da değilim. Allah üç günü dörde çıkarsa tamam diyeceğim, dört günse dört gündür, sıkıntı yok, on günse on gün. Ama üç gün olmasından hayıflanmam. Neden? Çünkü özdeş değilim. Neyle özdeşleşebilirsin ki?
Mesela bir saat sonra hepimiz ölecek olsak, ne olur? Problem var mı? Ya da kimin için problem varsa, o kimin problemi? Kim bunu problem olarak görüyor? Bunu da düşünün. Arkadaşlar, bu sohbet bitince tık, hepimizin kalbi duruyor olsa, nasıl olur değil mi? Tahayyül edin. Ben de sohbeti uzatmaya çalışacağım, “durmayalım” falan mı diyeceğim, yoksa “tamam, bitti arkadaşlar, teşekkür ediyorum” mu? Tak. Hepimiz koltuklarımızda ebedî istirahatgâhımıza yol alacağız. Bir düşünün: içeride hangi benlikler tetiklenebilir, içeride ne hesaplar dönebilir?
Anda Kalmak ve Zamansızlık
Özgürlük şu anın içindedir. Özgür olmak için egonuzun hikâyelerine aldanırsak, “şöyle olursa özgür olursun, böyle olursa özgür olursun” diye size bir hikâye anlatır. Buradaki mutluluktan kastımız neşe, kahkaha değil; gerçekten mutmain olmak, gerçekten huzurlu olmak, gerçekten özgür olmak. Bunlar şu anda bizde vardır, şu anda mevcuttur; sadece bunu örten, bunu perdeleyen benlik algıları var. Başka bir engelimiz asla söz konusu değildir. Hiçbir engel yoktur. Özgür olmanı engelleyen hiçbir şey yoktur.
Bütün o kendimizi bildik bileli ürettiğimiz hikâyelere bir bakalım ve hepsini iptal edelim: aile hikâyemiz, çocukluk hikâyemiz, yaşadığımız olumsuzluklar, mahrumiyetler, hatalar, iyi şeyler, kötü şeyler — hepsini bırakın. Ne kalır geriye? Şu anda ben olarak, yani kendim, ne olarak algılarım? Saf bir huzur, dinginlik ve özgürlük.
Şu an zamanın herhangi bir dilimi değil. “Anda kalmak” dediğimiz şeyi de bu vesileyle açmış olalım: gerçek anlamda ebedî zamanda, daha doğrusu zamansızlıkta olduğunun farkında olmak. Zaman gelip geçen bir şey; sen o zamandan öte bir varlıksın, zamanın dişleri arasında oluşmuş veya inşa olmuş bir varlık değilsin.
Bunu en güzel ifade eden nedir? “Allah’a aitsiniz, ondan gelip ona dönüyorsunuz.” Ne demek? Ondan gelip ona dönüyorsan, Allah da zaman ve mekân üstü ise, ondan gelip ona dönüyorsan sen nesin? Sen de onunla zaman ve mekân üstüsün aslında. Niye kendini zamana ve mekâna sıkıştırıyorsun? Araya zihin girdiği için. Koy kenara, onu bırak — yani ne demek, onaylama. O bir anda sönümlenir; özdeşleşmeyerek, o zihnin hikâyesini onaylamayarak.
“Ya ama işte hayat daha da güzel olabilirdi” — bak, girdi zihin, farklı olabilirdi. Bak ne yapıyor zihin? O doğal varlığını, sükûnetini bozmaya çalışıyor; sana arzu ve korku üzerinden bir hikâye üretmeye çalışıyor. En sonunda şunu kullanıyor: “Ama” diyor, “benim arzularım ve korkularım olmasa sen kof, bomboş bir şey olursun” diyor, “benim sayemde ayakta duruyorsun” diyor. Bu, egonun en güçlü, en gizli silahıdır ve çok insan buna “doğru” diyerek inanır.
Ama bakın: ego tarafından değil, eylemsiz öz tarafından aktifleşirsin, aktif olursun. Olamayan kim? Olamayan ego. Ego, sana ya arzu üzerinden motivasyon verecek ya korku üzerinden motivasyon verecek. Yani, “o arzulara korkulara kapılmadan eylem yapamıyorum, kaldım” diyorsun. “Bu benim zihnimden geliyor bu arzu, yapmıyorum onu” diyorsun. Bakın, arzu ve korku üzerinden eylem yapmakla, arzu ve korku olmadan eylem yapmak arasında bir fark var. Ve bu mümkün olan bir şey; biz ikincisini zaten düşünemiyoruz, bilmiyoruz. Çünkü “onsuz motivasyon olmuyor” sanıyoruz.
Kime göre? “Ben tatile gitmek istemiyorum” dediğimde, hemen bir benlik giriyor araya: “Siz ben demeyin, git” diyorsunuz ama “ben onun hayalini kırmazsam, ben demezsem o motivasyonu sağlayamıyorum” — bu sabah kalkıp adamın tatile ilgisi olmuyor yani. Neden? Çünkü o kadar alışmışız ki benlik üzerinden eylemde bulunmaya; tırnak içinde ego şunu diyor: “Bunu niye yapacağım ki, bana bir şey ver” diyor. Ya bir korku olması lazım: “Tatile gitmezsen hasta olursun, o yüzden tatile gitmeye ihtiyacın var, tatile git” demem gerekiyor ki o ego korku üzerinden motive olsun. Ya da: “Bak tatile çık, mutlu olacaksın, neşen yerine gelecek.” Yani arzu ve korku üzerinden motive olan, ama gerçekte aslında ben olmayan bir şey tarafından yaşıyorum.
Hızır-Musa Kıssası ve Fıtrat
İşte mesela Kur’an’da, bizim halk arasında daha çok Hızır ile Musa kıssası olarak anlatılan şey de aslında biraz bunu anlatıyor. Dikkat edin, orada Hızır’ın hiçbir arzusu ve korkusu yok; bir şey yapılması uygun, doğru, iyi ve güzel olduğu için yapılıyor.
Hep örnek veriyorum: bazı şeyler çok güzeldir, kâinatta güzel ibretler vardır. Mesela bir kedi yavrularını niye besler? Hemen evrimci psikologlar çıkacaktır: “Soyunu devam ettirmek için.” Bu kadar mı zeki yani, “soyumuzu devam ettirmeliyiz arkadaşlar” mı diyor kedi? Böyle bir şey mi? Bu bizim ona yüklediğimiz bir hikâye. Bir bakalım: niye besliyor bir kedi yavrusunu? Herhangi bir benliği ve ona dair bir arzusu ya da korkusu var mı — iyi dikkat edin.
“Gidiyoruz, öleceğiz zaten, ömrümüz 10-15 yıl arası, arkamızda bir nesil bırakalım, soyun devam etsin” — var mı öyle bir şey, öyle bir arzu? “Ben işte anne olacağım, anneliği tadacağım” falan; insan anne olmayınca, bir kadın için anne olmamak çok büyük bir eksiklik, anne olunca tamamlandığını hissediyor — var mı öyle bir şey o kedide? Yok. Nasıl yapıyor o kedi, nasıl o yavruları besliyor? Eğer bu sorunun cevabını bulursanız, iyi gözlemleyin, sorduğunuz sorunun cevabı da gelecek.
“Efendim, hormonları değil mi?” İki ay boyunca o çok yüksek oluyor, Allah tarafından tabii ki yavrularının yaşayabilmesi için. Ama bakın, psikolojik olarak bakalım; hani bize de hormon verir, hormonda bir sıkıntı yok arkadaşlar, hormonlar devam etsin — psikolojik benlikten bahsediyorum. Bakın, psikolojik benliğin herhangi bir arzusu veya korkusu yok, yani o kedide bir hikâyesi yok.
“İşte bak, o kaç doğurmuş, altı doğurmuş, ben üç; Allah kahretsin” falan, ya da “onun yavruları çok güzel ama benimkiler o kadar değil” — bir Van kedisiyle bir tekir koysan yan yana, ikisi de doğursa, aralarında bir kıyaslama yapan bir şey var mı? Van kedisi övünüyor mu? Tekir yüksünüyor mu, “keşke benim yavrularım da böyle olsaydı” diyor mu, “onun gözleri ne güzel” falan diyor mu? Yok, böyle bir şey yok. Yavrularının aç olduğunu hissettiği için besliyor; açlıklarına duyarlı olduğu için, açlıklarına odaklandığı için besliyor. Evet, doğal olarak acıkıyorlar ve o da onları besliyor. Niye besliyor? “Büyüyünce ona baksınlar” diye mi? Var mı herhangi bir hikâye? Yok.
Peki sen hikâyesiz bir şey yapamıyorsun değil mi? Doğru, yapamıyoruz. Bir benlik diyor ki: “Bana benim istediğim bir şey ver.” Biz bazen deriz ya, “işte şunu yap” — “niye yapayım ki” diyor. Bakın, ego bir nedene bağlı olarak yapar; bu ister maddi bir neden olsun ister manevi. Hatta bir bilge der ki: cennet, yaptıklarımızın karşılığı değildir; Allah’ın bir lütfu ve ikramıdır. Biz orayı da bazen kaçırırız. Yani Allah, cenneti yaptıklarımızın bir karşılığı olarak vermez; fıtratımızın, doğamızın bir sonucu olarak biz bir şey yapıyoruz — cennet için değil, cehennem korkusu için değil.
Bunun dindeki karşılığı Allah rızasıdır. Allah rızası, aynı zamanda fıtratınızın gereği anlamına gelir. Ben fıtratımın gereği olarak dürüst olmaya çalışıyorum, şunu şunu yapmaya ve şunları yapmamaya çalışıyorum. Neden? Fıtratımın gereği olarak. Daha düşük bir bilinçteysen ödül ve ceza üzerinden motive olursun. Kutsal metinde bunların hepsi aslında vardır: “Onlar Allah’tan razı, Allah da onlardan razı.” Ben mesela niye merhametli oluyorum? Çünkü fıtratım bunu gerektiriyor; fıtratımın rızası bu. Dolayısıyla bir beklenti, bir hikâye yok yani.
Rabiatül Adeviyye ve Menfaatsiz Eylem
O yüzden çok güzel, çok sevdiğim bir ifadedir; Rabiatül Adeviyye’ye atfedilen bir menkıbedir: bir elinde ateş, bir elinde bir kova su vardır. Derler ki: “Ne yapacaksın?” Der ki: “Bu ateşle cenneti yakacağım” — bakın sadece dünyayı değil, cenneti de yakacak. “Bu,” demiş, “kova suyla ne yapacaksın?” “Cehennemi söndüreceğim.” Niye? İnsanlar cennet arzusu veya cehennem korkusuyla değil, fıtratlarının gereğince bir şeyi yapsınlar ya da yapmasınlar diye. Hakiki insanlık, hakiki maneviyat, hakiki din budur.
Bu nedir aslında? Bu, benlik hikâyesi olmadan da faal olma imkânıdır. Ama bizim elimizden bunu kim alıyor? Bir benlik alıyor: “Ne menfaatin var” diyor. Menfaat maddi de olabilir, tırnak içinde manevi de olabilir. Hâlbuki bunlardan bağımsız yapamaz mıyım yani? Bir kedinin yapabildiğini bana yaptırmayan ne? Ben, yaratılış kodlaması olarak, daha donanımlı değil miyim bir kediden? Hâlbuki insan daha donanımlı yaratılmış, yaratıcı tarafından. Bu, benim kendimi hayvandan üstün görmeme neden olmaz. O, yaratılışın tecelli ve hiyerarşisidir. Ben bir kediden de kendimi üstün görmem. Ama Tanrı’nın benim üzerimdeki tecellisi ile onun üzerindeki tecellisi arasında fark vardır; bu yaradana ait bir şeydir. O yüzden ben, bendeki tecelliye sahiplenerek kendimi ondan üstün göremem.
Bakın, aslında işin temeli hangi noktaya dayanıyor değil mi? İşte o sufi bilgelikteki veya manevi öğretilerde kendini bir kediden bile, herhangi bir hatta bir çiçekten, bir taştan bile üstün görmemenin altında yatan şey bu. Bana ait değil ki, ben onun üzerinden kendimi üstün göreyim. Bende bir tecelli üstünlüğü varsa, bu Tanrı’nın sanatıdır, kendime ait göremem. O zaman bütün yüklerden, bütün hikâyelerden kurtulmuş oluyorum; bütün korkulardan, arzulardan, hüzünlerden, mahrumiyet duygusundan kurtulmuş oluyorum aslında.
Hüzün, Korku ve Benliğin Sonlandırılması
İşte o yüzden Allah’ın velileri korkmaz ve hüzünlenmezler. Bizde niye bu kadar hüzün var? Kayıp hissimiz var çünkü, mahrumiyet hissimiz var, kendimizle ilgili yetersizlik hissimiz var, eksiklik hissimiz var. “Keşke şöyle olsaydım, keşke böyle olsaydım” diyoruz; “keşke geçmiş şöyle olsaydı, keşke böyle olmasaydı” — bunun getirdiği hüzünler var. Dikkat edin, ne zaman hüzünlenirseniz, o hüznün arkasında ne var? Ne zaman korkuyorsanız, o korkunun arkasında ne var?
O yüzden bir benlik ve kendilik oluşmuş ve biz eğer bunu sonlandırmazsak, ömür boyunca bizim peşimizde olacak; sürekli birinin hikâyesine malzeme taşıyacağız. Bir benlik diyecek ki: “Ama kimse seni sevmiyor ki.” Biz onu rahatlatmaya çalışıyoruz: “Seviliyorsundur, öyle deme.” Ben mesela biri bana “kimse beni sevmiyor” deyince ne hoş bir deneyeyim demek isterim ama bunu dersem karşımdaki üzülür, demiyorum. Ama ne var ki bunda demek isterim? “Sen sevginin kendisisin, ona dikkat et, onu fark etmeye çalış. Sen varlığın kendisisin.”
“Hiç kimse beni sevmiyor ki” — bak o hikâyeyi kim üretiyor, bir baksana; bir arkaya bir baksana, onun arkasında kim var? Ölümden korkana bir baksana, kim var onun arkasında? Kim seni ölümle korkutuyor? Kim seni yalnız olmakla korkutuyor? Kim seni yetersiz olmakla korkutuyor?
Neye ait bu yetersizlik? Mesela tavuk, kartal karşısında bir aşağılık kompleksine mi kapılır? Yok, niye kapılmıyor peki? Peki sende niye öyle oluyor? Niye gıpta ediyorsun, niye o kadar özeniyorsun, niye kendini eksik, yetersiz hissediyorsun? Çünkü “ben” diyebilme kabiliyetine sahipsin ama onu yanlış yere konumlandırıyorsun.
Yanlış yere konumlandırdığın için, o yüzden bakın kutsal metin ne diyor? “Biz emaneti yerlere göklere teklif ettik, çekindiler.” Peki bunların çekindiğinden insan çekilmemiş. O zaman şunu sormamız gerekmez mi arkadaşlar: bu yerler, gökler neden çekilmişler acaba? Hani şey gibi düşünün: şimdi size bir kilo radyoaktif madde verseler çekilirsiniz değil mi arkadaşlar? “Al bunu, bir çantana koy, ben bir süre alırım” desem, dersiniz ki “bu radyoaktif madde.” Ama o radyoaktif madde, diyelim ki bir nükleer santralde, ne kadar muazzam bir enerjinin açığa çıkmasına, işlem görmesine hizmet eder. Ama böyle çıplak versem ne olur? Başına bela olur. İşte ben de böyle bir şeyim aslında.
O yüzden dikkat edeceğiz. O yüzden neye “ben” dediğine dikkat et. Belki insanın ömrü boyunca en dikkatli kullanması gereken kelime, kavram, “ben” veya “kendim” kavramlarıdır. Bunları yanlış kullanmaya gör, başına bela alırsın.
Onaylamadan Çıkış
O zaman şuna dikkat edin: mesela çiçeklere bakın, ağaçlara bakın, hayvanlara bakın. Bunlar nasıl eyleme geçiyorlar, yapmıyor mu? Ağaç hiçbir şey yapmıyor mu? Meyve veriyor, topraktan su çekiyor, bütün yaprakların en küçük damarına kadar yapılıyor değil mi, orada bir faaliyet var. Evet, işte insan da bu faaliyeti bu anlamda, yani benliksiz bir şekilde yapabilecek bir kıvamdadır. Ama bunun zihni yok. Çok güzel işte, ne güzel — zihin efendiniz mi, köleniz mi?
Bakın, oradan çıkmamıza ihtiyaç var. Çok basit bir şey: onaylamayarak. Nasıl girmiştiniz? Onaylayarak. Nasıl çıkacaksınız? Onaylamayarak. Çok basit bir şey. Bir düşünceyi onaylamazsanız, onun sizin üzerinizde etkisi olmaz. O yüzden: eylemde ol, fakat eyleme benliğinle sahiplenme ve eylemin meyvelerini arama. Mesela bu yapılmalı, onu yap. “Şifa için düşünüyorum, bir yere gideceğim” — gitme diyorum şimdi, ilhamla düşünerek şifayı aramak için sen buraya gideceksin değil mi? Arzu ve korku duymadan şifa arayın. Böyle bir şey bile zihnimize oturmuyor değil mi? Yani arzu etmeden ve korkmadan, o zaman nasıl şifa arayacağım?
İşte bakın, arzu ve korku olmadan aktif olabilirim; böyle bir imkân var, insan için böyle bir imkân var. Mesela sevilmek veya nefret edilmek ikilemi olmaksızın sevebilirim. Niye seviyorum? Çünkü sevmek doğal bir şey, sevgi duyuyorum. Ama sahiplenme yok, arzu yok, beklenti yok, korku yok.
Sevgi, Şehvet ve Kapanış
Her şeyin yanlış bir şekilde kodlandığı bir hayatı yaşıyoruz. “Şunu yap” — hemen benlik diyor ki “niye yapayım ki?” Şunu demiyor: “İyi, doğru ve güzelse yapılmalı ve onu yapabilirim, o zaman yapayım.” Niye yapıyorum? Çünkü iyi, doğru ve güzel. Ama benlik diyor ki: “Tamam da, senin bir menfaatin var mı?” Ama bir kadını seviyorsan, kıskançlık yok, ağrısı yok, ne güzel, hiçbir şey yok, süper; yapabiliyorsan bunu tebrik ederim.
Kadınla erkek arasında şehvet ayrı bir şey; sevgi ayrı bir şey. Yani insan sevdiğinin tadına vardığında ne hisseder? Sahiplenme mi? Hayır, başka bir şeydir. Bakın, şehvet ayrı bir kavramdır, sevgi ayrı bir kavramdır. Konumuz sevgi. Nasıl bir ilişki yaşayacağız? O da çok yüksek bir bilinç düzeyi aslında: arzu etmeden sevmeyi, tutku duymadan bağlanmayı, acı çekmeden ayrılmayı tamamlayabilmek.
Kimin söylediğinin önemi yok: “Arzu etmeden sev, tutku duymadan bağlan, acı çekmeden ayrıl.” Çok güzel, çünkü fıtriymiş. Ama ego hemen şunu yapar: “Ama zor ya, çok zor” der, hemen orayı bozmaya çalışır. Ama ne güzel bak: arzu etmeden sev, tutku duymadan bağlan, acı çekmeden ayrıl. Ne kadar doğal bir şey.
“Arzunun da, tutkunun da, acı çekmenin de belli ölçülerde normal olması lazım değil mi hocam?” Bir ego diyor ki: arzu olmalı diyor, tutku olmalı diyor, acı da olmalı diyor; yoksa hayat tuzsuz olur diyor, tatsız olur diyor. Bu sefer ego tarafından ilişkilerimizi gölgelemeye başlıyoruz. Bir şeye arzunuz olmadığı zaman gerçekten sevebilirsiniz. Arzunuz olduğu müddetçe sevginiz gölgelenir.
Teşekkür ederiz arkadaşlar.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde sure adı ve ayet numarası doğrudan zikredilmemiştir; ancak aşağıdaki iki pasaj tanınabilir şekilde alıntılanmış/anlatılmıştır: - “Biz emaneti yerlere göklere teklif ettik, çekindiler” ifadesi — Ahzab Suresi 72 (Emanet Ayeti) ile örtüşmektedir. - Şeytanın Âdem’e “ebedî bir mülk” ve “melek gibi olma” vaadiyle yaklaşması anlatımı — Tâhâ Suresi 120 ile örtüşmektedir.
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması
Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.
Sevilirsem Varım Yanılgısı
Sohbet, "insan niye başkasının ilgisine ihtiyaç duyar?" sorusundan yola çıkarak, Nasreddin Hoca'nın kuzu-koyun (ganem) meseli üzerinden insanın olgunluk derecelerinin farklı olduğunu anlatır. "Sevilirsem varım" hikayesinin, çocukluktan itibaren deneyimler üzerinden inşa edilen sahte bir benlik olduğu; oysa gerçek "ben"in doğrudan Allah'tan gelen "varlık" olduğu vurgulanır. Şeytanın Hz. Adem'idoğrudan bir teklifle değil, ona bir "hissettirme" yoluyla kandırdığı; bugün de aynı mekanizmanın "yok sayıldım", "vefasızlığa uğradım" gibi hislerde işlediği anlatılır.