Benlik ve Farkındalık

Kısa Özet

Sohbette, insanın özünü örten psikolojik benliğin (egonun) yanlış stratejilerle nasıl kabuk oluşturduğu; bu stratejilerin mizaca (Enneagram tiplerine) göre farklılaştığı ve çocukluktan itibaren tetiklendiği anlatılıyor. "Teknik direktör" ve "Nuh'un gemisi" benzetmeleriyle, kişinin içindeki negatif benlikleri fark edip sahadan çıkarması, onlarla özdeşleşmemesi gerektiği; tövbenin bu negatif benliği iptal etmek anlamına geldiği; Hz. Adem ve Hz. Yusuf kıssalarından hareketle hatanın nasıl "kendi içimizde ama kendimiz olmayan" bir yerde aranması gerektiği işleniyor. Son bölümde psikolojik merkezlerin (duygu, eylem, düşünce) artı-eksi kutupları ve bunların ölçüsüz çalışmasının depresyona yol açtığı anlatılarak, Kur'an'ın da tıpkı Nuh'un gemisi gibi doğru benlikleri alıp yanlış olanları bırakma rehberi olduğu vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsan bir "teknik direktör" gibi kendi içindeki hangi benliklerin (oyuncuların) sahaya girdiğini fark etmeli ve yanlış olanları sahadan çıkarabilmelidir; asıl mücadele dışarıdaki değil içeridekidir ("küçük savaş - büyük savaş").
  • Tövbe, içimizdeki yanlışa sevk eden benliği onaylamamak ve iptal etmektir; bu yüzden "tövbe eden günah işlememiş gibidir."
  • Hz. Adem kıssasında olduğu gibi, hata kendi içimizde aranmalı ama bu, kendimizi suçlamak anlamına gelmemeli; hataya sebep olan negatif benlik ile asıl benliğimiz birbirinden ayrılmalıdır.

Psikolojik Benliğin Yanlış Stratejileri ve Mizaç

Evet, geçen haftalardan da konuştuğumuz konu, psikolojik benliğimizin özümüzü örtmesi ve psikolojik benliğin yanlış stratejileri nedeniyle özümüzü kalın bir şekilde örten bir kabuk haline gelmesi. O kabuk nasıl incelecek, nasıl bertaraf olacak? Önce o yanlış stratejilerin, yanlış tavırların, tutumların fark edilmesi gerekiyor. Ondan sonra onunla özdeşleşmeden onu aşmak gerekiyor.

İnsan işte modern psikolojide savunma mekanizmaları olarak tarif edilen, aynı zamanda işte yanlış bir kısım tutum ve tavırlar olarak ortaya konan bir kısım yanlış stratejilere çaresiz bir şekilde tutunur. Neden? Çünkü onlardan başka bir strateji bilememektedir. Ve bunlar işte bizim Enneagram'da mizaçlar olarak tarif ettiğimiz farklı mizaç tiplerine bağlı olarak değişiklik gösterir. Yani bütün insanlar aynı stratejiyi uygulamıyorlar hayatta. Farklı stratejiler uygulanıyor. Farklı davranış ve tutumlar sergileniyor hayatta. Bu da neye bağlı? Mensup olduğumuz mizaca bağlı.

Mesela kimi mizaç tipleri diyelim ki öfkeyi kullanıyor. Bir başkası kaçınma ve korkuyu kullanır. Her birimizin sergilediği savunma tarzı farklıdır. Kimimiz mesela rasyonalize etme yoluyla hoşlanmadığımız durumun üstesinden geliriz. Kimimiz kendini uyuşturma, kendini duyarsız hale getirme yoluyla yaşadığı olumsuzluğu bertaraf etmeye çalışır. Dolayısıyla insanların psikolojik düzeyde kullandıkları savunma mekanizmaları, kullandıkları yanlış stratejiler ve bu stratejilere olan bağımlılıkları farklı farklıdır. Dolayısıyla kişi kendisini bir başkasıyla mukayese etmeden kendi psikolojik benliğinin hangi stratejilere sahip olduğunu ve o stratejilerin kaynağının, kökeninin ne olduğunu ve onları nasıl bertaraf edeceğini düşünmelidir.

Bunların kaynağı nedir? Bunların kaynağı önce mizacımızda potansiyel olarak bulunurlar. Yani diyelim ki işte birin, sekizin mizaç yapısında potansiyel olarak öfke vardır. Fakat potansiyel olarak vardır. Ve bu potansiyel olarak var olan bu özellikler küçük yaşlardan itibaren tetiklenir. Bir kısım olumsuz olaylarla, bir kısım olumsuz tavırlarla, yaşanan bir kısım olumsuzluklarla tetiklenir. Mesela bir çocuk doğuştan kibirli değildir yani. Doğuştan öfkeli değildir. Doğuştan kederli değildir. Ama bunlar potansiyel olarak insan psikolojisinin mekanizmasında vardır potansiyel olarak. Ve bunlar çocukluktan itibaren bir şekilde tetiklenir.

İnsan şunu anlamak durumundadır: Sende çocukluğundan itibaren tetiklenen potansiyel riskler nelerdir? Bunları görmek. O potansiyel riskleri görüp, bunlar ne kadar tetiklenmiştir? Hangi durumlarda tetiklenmiştir? Psikolojik benliğimin temel arayışları nedir? Bu arayışları karşılamak için ben ne gibi yöntemler kullanıyorum? şeklinde bir sorgulama gerekmektedir. Bazı şeyler bir yere kadar doğaldır. Bir yerden sonra doğallıktan çıkarlar. Dolayısıyla o sınırları çok iyi irdelemek gerekiyor.

Ve burada temel meselemiz, o yanlış stratejileri uygulayan benliklere biz "ben" diyoruz. Mesela kendini gösteren benliklerimiz vardır. Yanlış bir şeye karşı hemen öfkelenen benliklerimiz vardır. Zor bir şeyden kaçan benliklerimiz vardır. Ve biz bunlara deriz ki "ben." O zaman ne olur? Büyük bir yanılgı meydana gelir. Ve sen sahte olan bir şey üzerinden varlığını ikame etmeye çalışırsın.

İçerideki Film: Teknik Direktör Benzetmesi

Mesela biri seni küçümsedi veya biri sana böyle küçümseyici bir şekilde konuşuyor. Bir bak, sende hangi stratejiler tetikleniyor. Hangi tutumlar tetikleniyor. Hangi düşünceler tetikleniyor. Asıl film içeride dönüyor ama sen dışarıdaki filme bakıyorsun. Asıl film içeride yani, asıl oyunu kuran ve asıl seni kurnazca yanlış şeylere sevk eden içeridedir.

Onun için ben hayatta her zaman bıktıracak şekilde insanlara bir şey söylerim. Derim ki, bana bir şey anlatır. Ben ona derim ki bundan sen niye rahatsız oluyorsun? Ve insanlar şunu derler: Niye olmayayım ki? Herkes olur. Sen olmaz mısın? Ben olmam dediğimde gene çare değil. O zaman beni insan dairesinden çıkarıyorlar. Bak diyor, bütün insanlar böyle yapıyor. Anlatabildim mi?

Aslında dikkat edin, orada yaptığı, oradaki tepkisi aslında bir başka benliktir. Yani ilkesel olarak bir şeyin doğru olup olmadığını tahlil edeceğine ne yapıyor? Etraftan yalancı şahitler bulmaya çalışıyor. Veya sahte şahitler bulmaya çalışıyor. Veya bilgisiz şahitler bulmaya çalışıyor. Ben sana diyorum ki sen bundan niye rahatsız oluyorsun? Bana bunu anlatabilirsin. Ama "herkes rahatsız olur, niye bana bunu söylüyorsun?" Çünkü herkes bir şey yaptığında bunun normal olduğunu zanneden bir benlik daha var senin içinde. O anda da o devreye girdi, ona destek çıktı. Koalisyon kurdular yani. Bak, fark ediyor musunuz oyuna kimler dahil oluyor? Birisiyle tartıştığınız zaman oyuna kimlerin dahil olduğunu görün. Anlatabildim mi?

Hani bazen bir maç olur. Bir takım yenilgiye doğru gidiyordur. Teknik direktör böyle, acaba maçı nasıl çeviririm, ne yaparım diye adam alır adam sokar vesaire, 2-0'lık maç 6-0 olur. Anlatabildim mi? Neden? Doğru adam sokmuyor çünkü. Değil mi? Spor tartışmalarının temel şeyi bu yani. Bu adamı niye soktu, işte sahaya niye bu 11'i sürdü.

Şimdi siz kendinize bakacaksınız. Siz bir teknik direktörsünüz. Sahaya hangi 11'i sürüyorsunuz yani? Hangi benlikler sahaya sürülüyor? "Ya ben teknik direktör bile değilim yani, birisi beni manipüle ediyor, o oyuncular bir bakıyorum sahaya girmişler" diyeceksiniz. Hesapta ben teknik direktörüm ama ben aslında o 11'i seçmiyorum. O 11, bir bakıyorum sahaya girmiş. Ben de ne diyorum? İyi diyorum, tamam diyorum. Yoksa teknik direktör değiliz biz. Teknik direktör olmamız için değişmemiz gerekiyor. Belli bir dönüşüm süreci geçirmemiz gerekiyor. Bizde maç otomatik işliyor. Sahaya giren otomatik, çıkan otomatik.

Onun için dikkat edeceksiniz. Bir teknik direktör olmaya çalışacaksınız. Mesela dikkat edin maçta ne oluyor? Mesela bir oyuncu diyelim, teknik direktöre göre iyi oynamıyor. Veyahut da yanlış bir tutum içinde. Teknik direktör ne yapıyor? Tabelayı kaldırıyor ve "çık" diyor. Bazı futbolcular vardır, çıkmak istemezler. İşte böyle yüzünü asar, işte böyle alır formayı yırtar. Veya işte böyle bir şey yapar, bir trip yapar. Anlatabildim mi.

Keşke bizim içimizdeki benlikler bu kadarla kalsa. Biz ne sahadan "çık" diyebiliyoruz ne de "çık" dediğimizde kolay kolay çıkıyor bu benlikler. Bu da bir çalışma gerektirir. Yani bileceksin: "Ben bu oyuncuyu, yani bu benliği sahada istemiyorum. Bunun sahada yeri yok. Bu, oyunda iyi bir oyuncu değil. Onaylamıyorum." Önce bunu fark etmek, sonra da onu oyundan çıkartabilme kabiliyeti kazanmak. O da nedir? Özdeşleşmemek ve onu kendi haline bırakmak aslında. Sahadan çıkarma dediğimiz bu yani. Özdeşleşmezsen o otomatik olarak senin psikolojik sahandan çıkmış olur. Ama biz önce hangi yanlış oyuncular sahada, haberimiz olmadan kim kimle iş birliği yapıyor bilmiyoruz, değil mi? Teknik direktörü bypass ediyor. İşte bunu fark etmek durumu.

Fark etmezsen otomatik bir insansın. Her şeyin otomatiktir. Biri sana bir laf söylediği zaman senin söyleyeceğin söz otomatiktir. Biri seni yok saydığında sende ortaya çıkacak olan benlik otomatiktir. Birisi senin sözünü kestiğinde ortaya çıkacak benlik otomatiktir. Ve burada hiçbir gerçek anlamda bir farkındalık yoktur. O zaman kişi ne haldedir? Kişi otomatik bir haldedir. Bir makinedir. Yani mekanik bir varlıktır. Aslında bu düzeyde gerçek anlamda bir psikolojiden de söz etmek mümkün değildir. Gerçek anlamda psikoloji, ruhsal öze tabi olan esnek bir mekanizmadır. Biz ona psikoloji diyoruz aslında. Öbürü tamamen mekanik, hiçbir gerçek anlamda esnekliği ve farkındalığı olmayan bir mekanizmadır. Bunu insan kavramakla çok büyük şey kazanır. Ama bunu kavramak için temel olan şey içeride dönen filmi görmektir. Biz hep dışarıdaki filme bakıyoruz. Dışarıdaki filme baktığınızda içerideki filmi göremezsiniz.

Küçük Savaş, Büyük Savaş

Yani işte peygamberin "küçük savaştan büyük savaşa dönüyoruz" dediğinde aslında dikkati çektiği şey budur yani. Siz küçük savaşlarla uğraşıyorsunuz. "Bana bunu dedi, ben ona şunu demeliydim, işte şunu yapmalıydım, bunu etmeliydim" vesaire. Küçük bir savaşla uğraşıyorsunuz. "O beni alt edemez. O bana böyle diyemez. Onun buna hakkı yok" falan filan, bunlarla uğraşıyoruz. İşte annem niye böyle dedi, babam niye böyle dedi, şu niye böyle oldu, bu niye böyle oldu, kimse bana şunu yapamaz, falan. Küçük bir savaşla uğraşıyorsunuz.

Halbuki insan şunu diyor: "Ya baba, küçük savaş diyorsun ama orada insanlar seni ezebilir, bilmem şunu yapabilir, bunu yapabilir." Değil mi? Evet, zahiren öyle. Zaten peygamberin de işte o bahsettiği küçük savaş da zaten öyle bir savaştı. Anlatabildim mi? Yani yanılmıyorsam hani Uhud savaşından dönmüşler yani. Hani ölümlerin olduğu bir savaş. Hani "küçük savaş" dediği, öyle çelik çomak savaşı değil yani. Bir mahalle maçına gitmemişler. Ölümün gerçekleştiği bir savaşa peygamber "küçük savaş" diyor. Böyle bir savaş küçük olabilir mi? Zaten oradaki peygamberin arkadaşları şaşırıyor. Diyorlar ki, ya böyle ölümün olduğu bir savaş mı küçük bir savaş? Peki büyük savaş ne o zaman?

Hani eğer bu küçük savaşsa, değil mi, o sizin kendi içinizdeki savaştır. Neye dikkat çekiyor? İçerideki savaşa dikkat çekiyor. Ben bir insana laf yetiştiremeyebilirim; ama egolarıma laf yetiştireyim, daha iyi bir şeydir. Başkası, karşındaki insana laf yetiştirmeden evvel, senin içinde seni baypas edip kendi lafını baskın bir şekilde, tahakkümle sana dikte eden benliğe bak. Çünkü senin asıl düşmanın odur. O dışarıdaki geçici bir düşman yani. Bugün var, yarın yok. Ama o iç düşman senin iflahını kesecek; seni baltalayacak; yanlış stratejilerle senin hayatını, zamanını mahvedecek.

Hangi düşman daha büyük? Kim seni daha çok sömürüyor? Karşında yanlış bir şey yapan bir insan mı? Yoksa sürekli yanlışlıklar karşısında hemen öfkelenen benlik mi? Hangisi daha büyük bir düşman? O zaman ne ile mücadele etmen gerektiğine dikkat et. Gerçek mücadelenin nerede olduğuna dikkat et. Eğer buna dikkat etmezsen hiçbir şeyin gelişimi, değişimi, dönüşümü söz konusu değildir.

Onun için ben kendime ve muhatap olduğum insanlara onu sorarım: Bu seni niye rahatsız etti? Eğer o yanlış benlik damarıyla özdeşleşirseniz, o gene konuşmaya devam eder: "Tabii ki rahatsız olacağım, kim olsa rahatsız olur." Bu kim? Şu an konuşan kim? Zaten bak, o zaten üzerinde çalışacağın benlik; o gene seni bypass edip konuşuyor. Onu karşına al, tatlı bir şekilde de ki: "Canım, niye rahatsız oluyorsun, niye bunu dert ediyorsun, derdin ne?" Çatışmayın, kavga etmeyin, beddua okumayın, "Allah kahretsin" demeyin. Kesinlikle bunun hiçbir anlamı yoktur. Karşınıza alın. O yaramaz bir çocuktur. Terbiye olursa olur, olmazsa kendi haline bırakın. Anlatabildim mi?

Hz. Nuh Kıssası ve Benliklerin Ayrıştırılması

Hz. Nuh ne yapmış? Gemiyi yapmış. Bakın, her bir şeyden bir çift almış, değil mi? Ama dengeli. Yani dengeli varlıklar. Kimi almamış? İşte inkâr edenleri almamış. Bakın ama onlarla kavga etmemiş. Davet etmiş: "Ya gel gemiye bin." "Ha, bilmem." "İyi, sen bilirsin." Anlatabildim mi? Bırakın, onların ne hali varsa görsünler. Onları geminize almak zorunda değilsiniz.

Aslında o bir dönüşüm sürecini anlatır bir açıdan, o Nuh kıssası yani. Hani karmaşık bir belde yani, değil mi, Nuh'un kavmi. İyinin kötünün karmakarışık olduğu ve sürekli bozulmanın daha hakim olduğu bir şey. Ne yapıyor? Ya mahvolacak, iyice telef olacak o belde, veyahut da iyiler kurtulacak. Ne yaptı? Bir gemi yaptı. O gemi ilahi bir bilgi ile, ilahi bir emir ile inşa edildi ve ona her bir şeyden bir çift alındı. Ama onlar neydi? Bakın, Nuh'a tabiydi. Anlatabildim mi? Onun himayesinde bir çift yani. İnanmayanlar kenara kondu. Kavga edilmedi, savaşılmadı. Sadece teklifte bulunuldu, tebliğde bulunuldu, açıklama yapıldı.

İşte Nuh'un hanımı, çocuğu... Bak bu ne demek? Yani bak, senin böyle çok özdeşleştiğin bir şey de olabilir bu yani. Hocam, oğlunu bıraktı galiba. Tabii tabii. Onlar kaldılar ve dedi ki, "Ben," dedi, "şöyle yaparım, böyle ederim, dağa çıkarım" vesaire. Kendince, çünkü bu şu demektir bakın: Negatif benliklerin her zaman bir stratejisi ve felsefesi vardır. Onlar böyle bütün aptal cinsten değillerdir. O yüzden akıllı olacaksınız. Onların da kendi argümanları var.

Bakın Nuh'un oğlu ne diyor? "Ben yüksek bir dağa çıkarım" diyor. "Ne var ki," diyor, "eğer öyle tufan mufan olacaksa yüksek bir dağa çıkarım. Şunu yaparım, bunu ederim. Şöyle olursa böyle yaparım, böyle olursa böyle yaparım" — stratejisini savunuyor yani. Ondan daha akıllı olacaksınız. Veyahut da ondan daha akıllı birine tabi olacaksınız. İki ihtimalden biri.

İşte aslında peygamberlerin, sufilerin, mürşitlerin fonksiyonu o. Sen ondan daha akıllı değilsin. O benlikle baş edemiyorsun. O zaman ne yapacaksın? O benlikle baş edebilen, daha doğrusu o benliğin sahtekârlığını, üçkâğıtçılığını, stratejisinin ne kadar yanlış olduğunu bilen birine tabi olacaksın. Çünkü senin o an şuurun onun yanlışlığına ermiyor. Anlatabildim mi? Nedeni bu. Yoksa hani böyle "birine tabi ol, işte birinin emrinde ol, birine biat et, niçin, öyle lazım" yani niçin diye sorarsanız: Bunun bir mantığı var yani, bunun bir anlamı var. Sen bir negatif benliğin yanlışlığını, sahteliğini göremiyorsun, fakat o yoldan geçmiş olan kişi onu görüyor; o senin adına sana bir şey söylüyor. Yoksa sürekli kendisine biat etmeni, sürekli kendisine tabi olmanı isteyen bir mürşit, mürşit değildir. O ister ki sen de rüşde er yani. Sen de o saf bilince, öze, farkındalığa var. Kendi kendinin efendisi ol.

Mürşide Tabi Olmanın Anlamı

Bütün mesele belli bir farkındalığın düzeyinden bakabilmektir. Eğer o düzeyden bakamazsan, o benlikler seni manipüle eder. Onlar aptal değil. Yani benlikler aptal değillerdir. Hakikate nispetle hepsi cahildir. Fakat hepsinin ağzı iyi laf yapar. Yani kendilerine göre çok rasyonel, çok akılcı, çok mantıklı gerekçeleri vardır. "Niye bu kadar kabasın?" "İnsanlar hak ediyor." "Niye bu kadar kibirlisin?" "Eğer böyle kibirli olmazsam insanlar beni ezerler." Değil mi? Bak, hepsinin ileri sürdüğü bir argüman var yani. Eğer sen bunlardan daha zeki olamazsan, o zaman seni alt ederler. Bütün mesele bu çerçeveyi görebilmektir.

O zaman diyeceksin ki, mesela bazen bir arkadaşın olabilir, bazen bir mürşit olabilir. Diyeceksin ki: "Ya ben yanlış yaptığımı, sana göre yanlış yaptığımı görürsen beni uyar." Diyeceğin birileri olmalı. Eğer sen bunun üstesinden gelemiyorsan, o sana neyi sağlar? Seni manipüle eden benliklerin farkında olmanı sağlar. Bunu insan kendi kendine de yapabilir. Mümkündür teorik olarak. Ama öyle göründüğü kadar basit değildir. Yani bir benliğin manipülasyonundan kurtulursun, arkasından öbür benlik seni manipüle edebilir. Anlatabildim mi?

Yani bir benlik der ki: "Ya bak, Allah'a ibadet etmem lazım, Allah'a yönelmem lazım." Baş edersin o benlikle. O benlik der ki, "işte daha sonra olur, daha gençsin," şurudur budur. Sen onun üstesinden gelirsin, ibadet edersin. Bak işte, "bu yaşta ne güzel ibadet ediyorsun, senin gibisi yok" der. Bu sefer kibirli bir benliğin tuzağına düşersin. Anlatabildim mi? Onun için dikkat, dikkat.

Veyahut da mesela işte kaba bir benliğin vardır, onu alt edersin, o kabalıktan kurtulursun. Sonra da dersin ki, "işte ben bu kaba insanlar gibi değilim çok şükür." Bu sefer onları küçümseme stratejisine sahip ve onun üzerinden varoluş devşirmeye çalışan bir benliğin tuzağına düşersin. O yüzden uyanık olmak lazım.

Dolayısıyla, mesela Nuh nasıl yaptıysa, negatif benlikleri de öyle ayırt etmek lazım. Bakın güçlüsü de olabilir. Mesela belki kendini bildin bileli senin yanı başında olan, sürekli içli dışlı olduğun bir benlik olabilir yani. Nuh'un eşi gibi, değil mi yani? Hani "ben kendimi bildim bileli böyleyim" diyor. E ne yapayım, devam mı edelim? Sen kendini bildiğin bileli böylesin, düşünmüyor musun değişmeyi? Veya o "ben kendimi bildim bileli böyleyim" dediğin o benlik, acaba gerçekten sen misin?

Değil mi? "Ben kendimi bildim bileli alıngalım." Tamam, demek ki bu çok evveliyatı var bu benliğin. Senle bir evlenmiş, hiç boşanmamış, hiç ayrılmamış senden. Sen de ona sürekli "eşim" diyorsun yani. "O olmazsa olmuyor" zannediyorsun. Ayrılabileceksin yani. O benlikten ayrılabileceksin. Mesela bazı benlikler ne yapar? Der ki, "mümkün değil, ben çocukluğumdan beri böyleyim" dersin. O benlik ne yapar sana? Kendini meşrulaştırmak için, "bak senin varoluş tarihinden beri ben seninleyim yani, beni bırakıp nereye gideceksin, bensiz ne yapacaksın?" der.

Diyeceksin ki, sen doğru bir benlik değilsin yani. İşte çocuğun gibi olmuş artık. Yani bir nevi sen onu deyim yerindeyse bilinçli olarak üretmişsin yani. "İşte hayatta ayakta kalmak için, şöyle olmak için, şu hedeflere ulaşmak için böyle böyle stratejiler oluşturmak lazım" diyen bir benlik üretmiş olabilirsin. Bak, sen üretmişsin ama artık o benlik seni dinlemiyor. Nuh'un oğlu gibi. O sana tahakküm ediyor. Belki sen onu bir iki kere bir stratejik durum için kullanmak için ürettin ama o iyice palazlanmış. Anlatabildim mi? Dikkat edeceksin. Nerelerde benlikler tetiklenmiş, nerelerde sen bir kısım yanlış benlikler üretmişsin, onlara karşı uyanık olacaksın.

Yani böyle kalırsa o belde helak olacak. Yani Hz. Nuh'un beldesi gibi. Biz böyle devam ettikçe biz psikolojik bir kaosa mağlup oluruz. Ya Nuh'un gemisini inşa edeceksin ve ona doğruları alacaksın ve negatifleri bırakacaksın. Veyahut da o öyle devam edecek.

Yanlış Benliklerin Ölçüsüz Talepleri

Diyeceksin ki, ne yapayım? Mesela içimde bir benlik: "İşte evlenmezsem olmaz, yalnız kalmak mümkün değil, yalnızlık çok kötü bir şey." Eee? "İyi insan bulamadım, öylesine herhangi bir insanla evlen, maksat yalnızlıktan kurtulmak olsun." Böyle bir benliği alın. Bu size ne yapar? İşkence yapar. Bu sizin iflahınızı keser. Anlatabildim mi? Bu bazen sizin ömrünüzü heder eder.

Veya işte bir benlik der ki, "hayatta mutlaka bir şey başarmalısın." Sizi alır uçurumun kıyısına kadar götürür. Oradan da düşürür. Eğer hesaplaşmazsanız bunlar sizin ömrünüzü yerler. Anladın mı? Hayatta bu tür benliklere dikkat edin. Bunlar yanlış stratejilere sahip benliklerdir. Ve bunlar böyle bırakılırlarsa ve kişi değişmezse, o belde helak olur bir şekilde. Yani deyim yerindeyse o tufanın, yani sürekli devinen, sürekli değişim içinde olan dünyanın içinde yaşama ve gerçek anlamda var olma kabiliyetini sana vermezler onlar. Çünkü dikkat edin, o benlikler gerçek anlamda bir denizde mesela yüzebilecek nitelikte değillerdir. Onlar hep belli şartlar isterler.

Mesela der ki, "mutlu olmam için beni eşimin anlaması lazım. Mutlu olmam için şunun şöyle olması lazım. Mutlu olmak için şu sonuca ulaşmam lazım." Çünkü bakın, bütün o benliklerin hepsi sınırlı bir varoluşa programlıdırlar. Ve sizi zaten oraya zorlarlar. Anlatabildim mi? Size esneklik tanımazlar. Sizi sürekli sınırlandırırlar. Esnekliğinizi kaybettirirler.

Mesela benlik der ki, "ben böyle bir şeye dayanamam." Niye? "Sen dayanamazsan ben dayanırım" diyemezsin. "Ben dayanamam" diyor. E tamam, o zaman sana güle güle. "Yok, beni bırakamazsın" diyor. Anlatabildim mi? Kendi sınırlarına seni sokmaya çalışıyor. Ya ondan kurtulacaksın ya da o sana tabi olacak. Başka bir çaresi var mı?

Mesela hayatta dikkat edin. Mesela işte böyle çocuğuyla, eşiyle, arkadaşıyla, akrabasıyla, hayatla, dünyayla derdi olan insanlara bakın. Niye o dertten kurtulamıyorlar? Çünkü o değiştiremedikleri durumu dert eden benlikten kurtulamıyorlar. Bir şeyi sürekli dert eden bir benlikleri var. O benlikten kurtulsalar o dertten kurtulacaklar. Ama o benlik diyor ki, "bu şöyle değil, böyle olmalı." Olmuyor. O zaman diyor, "bu acı." Bu mutsuzluk, bu keder, bu öfke, bu kabul edilemez. Seni bir sınıra hapsediyor.

Mesela diyelim ki ölümü düşünmek istemeyen bir benlik vardır. O düşünmek ister mi ölümü? Hiç düşünmek istemez. Ölüm lafı olduğu zaman, "aman, bana üstü kalsın, bu mevzuyla ben şu anda ilgilenmiyorum." Peki bir gün ölüm senden ilgilenecek ama o benlik diyor ki, "o zamana kadar ilgilenmeyelim." Anlatabiliyor musun? Sen diyorsun ki, "peki canım, ilgilenmeyelim." Ve bir gün mesela seninle veya çok yakınınla ilgili bir ölüm geliyor. Senin "ilgilenmeyelim" diyen benliğin orada iflas ediyor zaten. Sessiz. Ya sessiz ya kaçıyor. Topuklamış kaçıyor. Neden? Çünkü orada söyleyeceği bir laf yok. Ve görüyorsun ki aslında o benlikler işlevsel değillerdir. Hayatta bu benliklerin temel özelliklerinden biri: işlevsel değildirler. Sınırlı işlevseldirler. Anlatabildim mi? O sınırlı işlevsellikleri çerçevesinde seni bir sınıra hapsetmeye çalışırlar.

Mesela derler ki, "işte hiç kimse beni aldatmamalı, işte hiç kimse beni hayal kırıklığına uğratmamalı." Niye? "Dayanamam." Kim dayanamaz? "Ben." Hangi ben? O sen misin? Şimdi sen hayatın boyunca hiç kimsenin hayal kırıklığına uğratmayacağı bir benlikle yaşamaya çalışıyorsun. Mümkün mü bu? O sana öyle bir strateji, öyle bir dünya kurguluyor ki, öyle bir dünya yok.

Mesela diyor ki, "hayatta hangi yanlış olursa olsun, gördüğün an itiraz edeceksin, öfkeleneceksin, düzeltmeye çalışacaksın." Al başına bela. Değil mi? Şimdi ben hayatta her hatayı düzeltemem ki. Ama o benlik bana diyor: "Hata olmamalı. Sen de yapmamalısın. Senin muhatap olduğun ve sorumluluk alanındaki kimse de hata yapmamalı. Yaparsa kabul edemem" diyor. O zaman "ben de seni kabul etmiyorum" diyeceksin. Ama sen dersen ki "tamam, sen ne diyorsan öyle olsun," o zaman o seni o kadar dar bir alana sokuyor ki.

Mesela hani bazı insanlar vardır ya, "işte bu memleketi terk edeceğim, işte dağa çekileceğim, insan yüzü görmek istemiyorum" derler. Aslında niye? Çünkü içinde senin öyle benliklerin var ki, hayatın doğasını artısıyla eksisiyle kabul edemiyor. Kabul edemeyince bu sefer "dağa kaçacağım" diyor, "kimseyi görmek istemiyorum" diyor. Kimseyi görmek istemeyen kim?

Yani şimdi mesela biz Türkiye'de yaşıyoruz. Diyebilir miyiz ki "ben soğuğu hiç sevmem, böyle akşam olunca da moralim bozuluyor, keşke akşam olmasa"? İyi, tamam güzel; yani varsa öyle bir memleket, Türkiye'yi öyle yapalım. Veya Türkiye'yi o hale getirebiliyorsak, hiç kış olmasın, sürekli bahar olsun. Yok ki öyle bir şey.

Peki şunu düşün: Seni bu kısır döngüye, bu dar alana sokmak isteyen kim? Senin asıl problemin o. "Her şey düzgün olmalı, her şey mükemmel olmalı, hayatta kimse beni kırmamalı, herkes benim hassasiyetimi anlamalı" diyen bir sürü benlik var. Bu benliklerin yanlış stratejileri vardır ve yanlış bir dünya algıları vardır ve yanlış bir dünya beklentileri vardır. Bunların dünyayla, insanlarla ilgili beklentileri, arzuları problemlidir. Öyle bir dünya yok. Öyle bir insan kümesi yok hayatta. Stratejileri de yanlış.

O zaman sen çok yanlış oyuncularla maça çıkan bir insan gibisin. Yani bu dünya maçına deyim yerindeyse çok yanlış oyuncularla çıkıyorsun. Ve kesin yenilgin muhakkak. En fazla şerefli yenilgiler elde edebilirsin. Yenildik ama ezilmedik. Tabii ki hayat artık sana ne getirir, bazen de hem yenilirsin hem ezilirsin. Ama yenilmemek ve ezilmemek imkânı var yani. O zaman sana sürekli o yenilgileri tattıran oyunculara dikkat edeceksin. Bu oyuncular kimlerdir? Ne zaman oyuna giriyorlar?

Alınganlık Örneği: Benliğin Sahaya Girişi

Çünkü dedik ya, sen henüz teknik direktör değilsin. Anlatabildim mi? Henüz teknik direktör değilsin. Ne durumdasın? Diyelim şu anda şu durumdasın: Sahaya senin iraden dışında oyuncuların girmiş olduğu, ancak senin onları gözlemleyebildiğin bir durumdasın. İlk safha bu. Sen o oyuncuları gözlemleyebiliyorsun ama onların oyuna girmelerini ve çıkmalarını henüz tam olarak yönetemiyorsun. Eğer farkında olursan bir süre sonra yönetir hale gelirsin.

Öyle ya, işte biri bana şunu dedi, hemen alındım. Neden? Çünkü alınan bir benlik sahaya girdi o anda. Ve senden izin aldı mı? Hiç almadı. O alınan benliği bir al, karşına koy. Niye alındı? Diyecek ki, ilk cümle şu: "Kim olsa alınır." Tamam diyecekse onu geçelim, o temel bir konu değil. Niye alındın? Diyecek ki, "karşındaki insan şu yanlışı yaptı." Tamam, bu da çok iyi bir manipülasyon tarzıdır. Yani hatayı dışarıda arama manipülasyonu. Niye alındım? "İşte o bana şöyle davrandı, evine gittim, gereken hürmeti göstermedi, işte şu oldu, şöyle oldu, böyle dedi. Alındım." Tamam, onu da anladık. Ama hâlâ bana niye alındığını anlatmadı. Hâlâ niye alındığını anlatmadı.

Cümle şu: "Bir insanın bana böyle davranmaya hakkı yok. Bir insan bana böyle davranamaz." Tamam, şimdi biraz benliğin başını yakaladık. Kuyruğundan yakaladık, başından değil de kuyruğundan yakaladın. Onu iyice gör. Oradaki egoyu gör aslında. "Bana böyle davranmaya kimsenin hakkı yok." Kim bu? Gerek var mı? Sen sadece olayı gör, sadece olguyu gör. Mesela bir yere gittim, kimse bana "merhaba, buyur, otur" demedi. Tamam, mevzu bu kadar. Bak, sen bir durum anlatıyorsun, bu anlaşılır bir şeydir. Anlatabildim, ama bundan "alındım" dediğin anda orada, geçen hafta dediğimiz gizli bir özne devreye girdi.

İşte senin işin orada. "Bu insan yanlış yaptı, ben de öfkelendim." Bak, hayır: "bu insan yanlış yaptı," orası doğru, bunu analiz ettik, diyelim gerçekten karşındaki insan bir şeyi yanlış yaptı. Peki niye öfkelendin? Değil mi? Niye öfkelendin? Niye öfkeli bir benlik sahaya girdi? "Böyle olmamalı." E tamam, olmamalı ama oluyor. "E olmamalı." Sen kimsin ya? Sen kimsin "olmamalı" diyorsun yani? Nasıl bir dünyada yaşıyorsun? Tanrı mısın? Tanrının özel bir varlığı mısın? Senin isteğini yerine getirecek, senin istediğin gibi bu dünya kurgulanacak; böyle bir varlık mısın? Nesin sen?

"Olmamalı." Yok böyle bir şey. Böyle bir benliğin yaşama hakkı yoktur. Oyunu almayacaksın. Oyunu alıyorsan sorumlusu sensin. Ve bu çerçevede kişi o temel yanlış stratejilere sahip, yanlış bir dünya algısı olan, yanlış bir insanlık algısı olan, dünyadan ve hayattan yanlış şeyler bekleyen benliklerini görmelidir. Bütün hayatımızı esir eden bunlardır: Yanlış algılara, kabullere, beklentilere, arzulara sahip benlikler.

Diyelim, bana bunu bir kişi ta bundan 25-30 sene evvel söylemişti, belki daha önce de söylemişimdir. Dedi ki, farz et ki eve gittin, evde annen seni tanımadı, kabul etmedi, "artık senin gibi bir evladım yok" dedi. Sen, "teşekkür ederim, bugüne kadar aramızda güzel şeyler geçti, belki acı şeyler de geçti ama son tahlilde her şey olması gerektiği gibiydi, teşekkür ederim, hoşça kal" diyebiliyor musun? Diyebilmen için o içerideki kırk türlü benliğin sıfırlanması lazım. Anlatabildim mi?

Mesela bazı böyle anne babalar olur ya, böyle işte çocukları aramaz, sormaz. Böyle bir çöker yani. Çöker, alınır, gücenir, öfkelenir falan filan. Niye? Fark eder ki çocuğun sana dedi ki, "artık ben kendi başımın çaresine bakıyorum, sen de benim umurumda değilsin" dedi. Değil mi? Olabilir. Egosuna mağlup olur, bir başka benliğine, negatif bir benliğine mağlup olur diyebilir. Sen bu durumda ne yapacaksın? "Sen bilirsin evladım, benim herhangi bir alınganlığım, gücenikliğim, hoşnutsuzluğum yok, sen sağ, ben selamet, böyle mutluysam problem yok" diyebiliyor musun? Diyebilmen için özdeşleştiğin bütün o negatif benlikleri aşmış olman gerekir.

Tabii bir benlik çıkacak ama bir çocuk anne babasına böyle yapar mı? Yapıyor. "Ben bundan hoşlanmıyorum." Şimdi anladık. Bak, sen bundan hoşlanmıyorsun. Yoksa yapar veya yapmaz. Bundan rahatsız olan benliğini gör. Özdeşleştiğin o benliğin farkına var. Onu oyundan çıkar. Diyelim ki egosuna yenilmiş, bir hata, en fazla dersin ki, "çocuğun kendi doğasını tam olarak idrak edemiyor, negatif benliklerine mağlup olmuş, onun adına üzülüyorum, dilerim ki o benliklerden kurtulur." Bu başka bir şey. Bu senin kendine üzülmenle ilgili bir şey değil. Bu başka bir şey. Bunu ayırıyoruz. Bunda bir mahsuru yok.

Tövbe ve Benliğin İptali

Veya bazı benlikler vardı: "Ben nasıl böyle yaparım?" Sen öyle yapmadın. Zaten bir benlik vardı, o öyle yaptı. Onun için dinde "tövbe eden günah işlememiş gibidir." Tövbe nedir biliyor musunuz aslında? İçinizde yanlışı, sizi yanlışı yapmaya götüren benliği iptal etmenizdir. Onu onaylamamanızdır. Onun için tövbe eden günah işlememiş gibidir. Çünkü tövbe o negatif benliği iptal eder. Onu sıfırlar. Artık siz o yanlışı yapan kişi değilsiniz artık. Anlatabildim mi?

Yoksa biz zannediyoruz ki mesela o yanlışı yapan benim. Hayır. O yanlışı yapan senin içindeki bir bendi. Peki sen o beni onaylıyor musun şimdi? Onaylamıyorsun. O zaman sen o değilsin. O zaman sen o yanlışı yapan kişi değilsin. Onun için günahına tövbe eden günah işlememiş gibidir. Neden? Çünkü o yanlışı yapan benlik şu anki bilincin tarafından onaylanmıyor. Ve sen o yanlışa neden olan benliği iptal etmiş oldun. Artık sen o değilsin.

Onun için mesela Hazreti Peygamber, 20 sene kendisine zulmeden insanları anında affetmiştir. Neden? Bu hakikati biliyor. Hani görüyor ki karşısındaki insanın 20 sene boyunca içinde var olan, işleyen negatif benlikler fark edilmiş ve o kişi bunları iptal etmiş. "Yanlış yaptım" diyor. "O benlikleri onaylamıyorum." Tamam o zaman, biz de eğer akıllı bir insansak, böyle diyen bir insanı işte o peygamberin Ebu Cehil'in oğlu İkrime'yi karşıladığı gibi karşılarız. Öyle değilsek, "ya dur bir düşüneyim, seni affedeyim mi affetmeyim mi, veya niye affedeyim, sen bana neler çektirdiğini biliyor musun, önce onun hesabını bir ver" değil mi, bakın sahaya kimler girdi değil mi, farkında mısınız bunun değil misiniz?

O zaman bakarsın, evet o kişi yanlış davranan benliği fark etmiş, onu onaylamıyor, yani iptal etmiş. Artık o değil ki zaten. Anlatabildim mi? Yani o yüzden aslında affetme kavramı bile söz konusu değildir yani. Anlatabildim. Onun için mesela Allah, "tövbe edeni bağışlarım, belki de bağışlamam, belki de böyle zamanla bağışlarım" öyle bir şey yok. Tövbe eden günah işlememiş gibidir. Bakın hiçbir şart yok. Anlatabildim. Hiçbir şart yok. Tövbe eden günah işlememiş gibidir. Bütün mesele bu kadar. Neden? İşte bu bahsettiğimiz şey yüzünden. Eğer biz bu benler meselesini anlarsak, meseleler çok daha oturmuş olur, oturur.

Bizim gerçek özümüz ilahi özdür. Ona hizmet eden bir psikolojiye sahibiz. O psikolojinin içinde artı da var, eksi de var. Fakat bu artı-eksi dediğimiz şey kötülük anlamında eksilik değil. Mesela diyelim ki ben bir yanlıştan hoşlanmam. Bu aslında ne demektir? Duygu merkezimin negatif bölümünü kullanıyorum, hoşlanmıyorum. Veya pozitif tarafı kullanırım. Ne var aslında psikolojik mekanizmadaki merkezlerde, yani duygu, düşünce ve davranış merkezlerinde? Artı kutupta var, eksi kutupta var. Onun için Nuh'un gemisine her bir şeyden bir çift alınmış. Buradaki artılık, eksilik, negatiflik demek değil. Anlatabildim mi?

Hz. Adem Kıssası: Nefsine Zulmetmek

Mesela diyelim ki, ben 10. kattan atlar mıyım? Atlamam. Bakın, bir merkezin negatif bölümünü kullandım. Neden? Çünkü atlamak tehlikeli ve zararlıdır, atlamıyorum. Olumlu bir tutum ihtimaliyle karşılaşıyorum, o zaman "olumlu, bunu yaparım" diyorum. Anlatabildim mi? Yani psikolojik düzeydeki merkezlerimizde eksi kutup var, artı kutup var. Duygu merkezinin artı kutbu nedir? Bir şeyi istemektir. Eksi kutbu nedir? İstememektir. Eylem merkezinin artı kutbu yapmaktır. Eksi kutbu yapmamaktır. Düşünce merkezininki bilmek ve ona göre adım atmaktır. Negatif kutbu, bilmemek ve olan belirsizliği kabul etmektir. Şimdi burada insan, tabii bunların da neyi var? Üst patronu var. O da ne? İşte ilahi özümüz. O da Hazreti Nuh'la temsil ediliyor yani, o kıssayla. İşte denge budur. Anlatabildim. Denge budur.

Hocam, şu eksi-artıyı bir de anlatsanıza.

Neyi? Eksi-artıyı? Evet, eksi-artı bir konuda evet ve hayır demek gibidir yani. Evet-hayır kötü bir şey değildir. Mesela diyelim ki zararlı bir madde sana, senin vücuduna zararlı bir madde. Ne diyorsun? Hayır. Bu eksi kutup işlevidir. Öbür durumda bir yiyecek; diyorsun ki, benim bedenime faydalıdır, evet diyorsun. Bu da pozitif kutbu çalıştırmaktır. Psikolojik düzeyde zaten negatif kutup olmasa, sadece pozitif kutup olsa yaşayamazsın. Anlatabildim mi? O eksi kutup, gerektiği yerde, gerektiği ölçüde kullanılmak için verilmiştir ve iyi bir şeydir.

Mesela diyelim ki sizin önünüze bozuk bir yiyecek kondu. Ne yaparsınız? "Teşekkür ederim, istemiyorum." Bakın negatif kutbu çalıştırdınız. Ama bu negatiflik doğru bir şeydir. Bazı yerde pozitifliği çalıştırırsınız, doğru olur. Bazı yerde pozitifliği çalıştırırsınız, yanlış olur. Mesela hiç kimseye "hayır" demiyorsunuz, yanlış bir şey yani. Her şeye "evet" derseniz yanlış olur. Her şeye "hayır" derseniz de yanlış olur. Bunlar yerinde kullanılması gereken şeylerdir. Evet, psikolojik mekanizmamızdaki üç merkezin eksi ve artı kutupları vardır. O eksi ve artı kutuplar bir farkındalıkla kullanıldığında iyi şeylerdir. Ama onları yanlış kullandığımızda orada problem olur.

Mesela diyelim ki sofraya oturdun, yemek yedin. Aslında normalde doydun ama yemek çok lezzetli. Hâlâ artı kutup çalışmak istiyor. Diyor ki, "biraz daha ye, çünkü çok lezzetli." Artı kutup haddini aşmış oldu. Orada eksi kutbun devreye girip "yeter, daha yemeyeceğim" demesi lazım. Veya hep verdiğim örnek: Diyelim ki bir aslan bir avın peşine düştü. Önce "koşacağım" diyor, pozitif kutbu. "Koş" diyor, koşuyor koşuyor, yetişemiyor. "Koşma" diyor, çünkü yetişemezsin. Bakın orada negatif duygu durumu girse: "ama çok istiyordum, olmadı, üzgünüm." "Bir daha koşmayacağım, bir daha hiçbir avın peşine düşmeyeceğim" dese, yanlış bir merkezi ve yanlış bir negatifliği, yanlış bir eksi kutbu çalıştırmış olur.

O zaman şunu bir daha anlamak lazım: Psikolojik düzeydeki merkezlerin eksi kutupları birbirini olumsuz etkileyebilir, buna dikkat etmelidir. Mesela diyelim ki bir şey yapmaya çalıştım, pozitif kutbu çalıştırdım, yapamadın. Ve ne dedi? Negatif kutup devreye girdi: "yapamadın, daha yapmaya uğraşma, çünkü yapamıyorsun." Bazen devam edenler olur, bir şeyi daha da bozarlar. Anlatabildim mi? Negatif eksi kutbu çalıştırdın, "yapamadım" dedin. Ölçüsünü aşar bazen bu negatif kutup: "bir daha hiçbir zaman böyle bir işe bulaşmayacağım." Bak, bu aşırı bir negatif kutup çalışması oldu. Veyahut da "bir daha hiç böyle şeylere el atmayacağım" veya "ben beceriksizim, ben hiçbir şey yapamıyorum." Bu ne oldu? Eksi kutbun aşırı çalışması, ölçüsüz çalışması oldu.

Veyahut da diyelim ki eylem merkezinin eksi kutbu çalıştı: "yapamıyorum." Düşünce merkezinin eksi kutbu çalıştı: "sen bilmiyorsun, aslında sen hiçbir şey bilmiyorsun." Ne yaptı? Düşünce merkezinin negatif eksi kutbunu çalıştırdı ve aşırı çalıştırdı: "sen hiçbir şey bilmiyorsun." O zaman "bundan sonra hiçbir şey yapmak istemiyorum." O zaman duygu merkezinin de negatif kutbu olumsuz bir şekilde tetiklendi. Yani negatif üçlüler birleşti. Eksi kutup üç kardeş birleşti. Ve yanlış bir şekilde, ölçüsüz bir şekilde birleşmiş oldu.

İşte aslında depresyon budur. Yani "bir şey yapmak istemiyorum, bir şey yapamam, hiçbir şey ne yapacağımı da bilmiyorum." Yani üç merkezin negatif kutbu, eksi kutbu çalışınca, biz buna psikoloji dilinde aslında depresyon diyoruz. Depresyonun temel şeyleri nedir? Hiçbir şey yapmak istememe: duygu merkezindeki negatiflik. Hiçbir şey yapmama: eylem merkezindeki negatiflik. Ne yapacağını bilmeme: düşünce merkezindeki negatiflik.

Alt Yapıdan Değişim: Doğru Takımı Kurmak

O zaman insan dikkat edecek. Son cümle: Hangi takımla bu maçı yaptığımıza dikkat etmeliyiz. Bu dünya maçında hangi takımla bu maçı oynuyoruz? Buna dikkat etmeliyiz. Bizim için temel şey yok, biz karşı takıma bakıyoruz sürekli. Hani Türkiye vardı ya, işte karşısına Almanya çıktı, çok kötü bir kura çektik; işte İzlanda çıksaydı iyi kura çekerdik ama gene yenilirdik. Çünkü neye odaklıydık? Hep karşı takıma odaklıyız. Almanya mı çıktı, Fransa mı çıktı, İngiltere mi çıktı? Onu bırak, sen hangi takımla çıkacaksın? Sen hangi takımla maça çıkıyorsun? Takımı güçlendireceksin. İşe yaramayan oyuncuları sahanın kenarına koyacaksın. O zaman dikkat edeceğiz. Bütün mesele: İçeride hangi oyuncular devreye giriyor ve hangileri işlevsel değil, hangileri yanlış stratejilere sahip, hangileri yanlış bir varoluş algısı içinde. Onları görüp onları sahanın dışına çıkarmak. O zaman iyi bir teknik direktör oluruz.

Hocam, son söylediğinizle ilgili, Hazreti Adem'in, Allah huzurunda şeytanın kışkırtmasından sonra Allah'ın huzuruna çıktığı kıssada, suçu şeytana vesaire atmadığını, "biz kendi nefsimize zulmettik" dediğini görüyoruz. Yani hatayı kendi içinde arama aslında. Hazreti Adem'in aksine şeytan tam tersini yapıp suçu ötekine atıyor.

İşte burada kendi içinde arama, ama bak "kendinde aramak" değil. Ben öyle bir ayrım yapayım. Bak, "kendinde aramak" değil ama "kendi içinde aramak." Bunu ayırmamız lazım. Bu önemli. Çünkü o kendi içinde ama kendin değil aslında o. Dolayısıyla bu ayrımı da çok iyi yapmak lazım. Çünkü dikkat ederseniz, Hz. Adem orada böyle kendini de yiyip bitirmedi yani. Anlatabildim. Kendini yiyip bitirmedi ama hatayı yapmasına neden olan benlik damarını da gördü. Aslında şunu dedi: "Bak, kendi nefsime zulmettim." Yani "ben aslında kendime, kendi içimdeki o benlikle kendi kendime zulmettim" yani. Dolayısıyla "ben o benliği gördüm, fark ettim, onu onaylamıyorum," yani tövbe ediyorum, ondan dönüyorum yani, onu bırakıyorum.

O zaman Allah hemen onu ne yaptı? Kabul etti. Allah Adem'e şöyle demedi: "Lan seni cennete koyduk, kaç defa da söyledik," değil mi, adam olan yapar mı bunu, demedi yani. Değil mi? Orada negatif bir benlik onda şekillendi, diyelim ki işte şeytan tarafından da tetiklendi ve bir hata yaptı. Şimdi Adem orada bakın neye bakmadı? Şeytana bakmadı. "Şeytan beni kandırdı, ya Rabbi, aslında ben iyi bir adamdım" falan filan diye de bir şey yapmadı. Değil mi? O kendi içinde tetiklenen oyuncuyu gördü. Dedi ki, "ben kendime zulmettim." Neyle zulmettim? Negatif bir benlikle zulmettim. Şimdi onu görüyorum, onu onaylamıyorum.

O zaman Allah dedi ki, o zaman problem yok. Yani "benim sana diyeceğim ekstra bir şey yok, sen fark ettin." Ne yaptı orada Adem? Dışarıda aramadı. "İşte şeytan olmasaydı ben iyi olurdum, aslında insanlar beni bozuyor" falan demedi yani. Ama bakın, dikkat edin, kendi asli varlığına da suçu yüklemedi. Oraya taş atmadı. Yani şunu demedi: "Ben kötüyüm ya Rabbi" demedi. "Ben kendi nefsime zulmettim, ben kendime zulmettim" dedi. O zaman biz de, bize zulmeden benlikleri görüp onlara güle güle diyeceğiz. Bu kadar.

Şunu soracağım: Şimdi bu yanlış benliklerle olan mücadelelerimizde, birinci turda onu görebiliyoruz, ona karşı cevabı verebiliyoruz. Ama ikinci ve üçüncü turlarda mutlaka bir şey buluyor, yani zayıf noktayı buluyor. O zaman ikinci ve üçüncü turlarda insan bazen kontrolden çıkıyor, yani kendini kontrol edemez hale geliyor. Burada ne yapmamız lazım?

Yani orada deyim yerindeyse daha güçlü bir farkındalık, daha derin bir anlayış gerekiyor. Yani deyim yerindeyse, hani ne yapılır? Hani denir ya, "bu takım iyi değil," o zaman biz böyle alt yapıdan... yedek kadrodan... — Alt yapıdan mı? — Evet. — Alt yapıdan, öz yapıdan, temel yapıdan oyuncu yetiştirmemiz lazım. Doğru, farkındalıklı, hikmete, bilgeliğe, fıtrata uygun bir anlayışa ihtiyacımız var. O alt yapıdan bunlar geliştikçe, o üstte gözüken ve bizi zulmeden negatif benlikler gitgide devreden çıkacaklar.

Yani kutsal metinler aslında negatiflikle savaşmaktan ziyade pozitiflikleri güçlendirmeyi esas alır. Ve Kur'an der ki, şeytanın tuzağı zayıftır. Ama kime göre zayıftır? İdraki ve farkındalığı olana göre zayıftır. Anlatabildim mi? Biz deyim yerindeyse, şeytanla, negatif benliklerle cedelleşmekten ziyade, onlara karşı koyabilecek, onları nötralize edebilecek doğru anlayış ve kavrayış içinde olan bir ben inşa etmeliyiz. O, hani "hak gelince batıl zahir oluyor" — tabii bunu hep siyaset için kullanırlar da biz öyle kullanmıyoruz — hak gelince batıl gidiyor zaten. Anlatabildim mi?

Yani o neyle olur? O işte peygamberin davranışlarını örnek alarak olur, onun sözleriyle olur, kâmil insanların sözleriyle olur, değil mi? Bak onlar neye sahipler? Yüksek düzeyde farkındalıklı bir bilince sahipler. Biz o yüzden onların bilinçlerinden istifade etmeye çalışıyoruz.

Hz. Yusuf Örneği ve "Hangi Kitabı Okuyorsun?"

Mesela o yüzden örnek, diyelim ki Bediüzzaman ne diyor? Sana karşı bir kötülük yapan insanın bütün sorumluluğunu ona yüklemen hatadır diyor. O hatanın, o işlenen yanlışın içinde kaderin bir payı var, yani onun elinde olmayan bir kısım var. Nefsin bir payı var, yani onu aldatan negatif benliklerin bir payı var. En küçük kalan pay da onun olabilir; onu da affet diyor. Bakın bu nedir? Farklı bir anlayış değil mi? Ama biz ne diyoruz? "Nasıl böyle bir şey yapar, yapamaz, yapmamalıydı." Ne yapıyorsun? Zaten o insan farkındalıklı olsa yapmayacak. Bak sen bunu göremiyorsun, diyorsun ki "yapmamalıydı." Ama bakın o bilge ne diyor? Diyor ki, bak sen olayı yanlış analiz ediyorsun. O zaten öyle bir gaflet içinde ki, öyle bir kararmış şuur içinde ki, aslında yaptığı yanlışın gerçek anlamda doğasına uygun olmadığını bile fark etmiyor. Sen orada aslında negatif benlikleri tarafından zulmedilen, mahvedilen, tahakküm edilen bir insana kızıyorsun.

Onun için bakın ilginçtir, peygamber ne diyor? Zulmeden kardeşine de mazlum kardeşine de yardım et. "E," diyorlar, "zulmedene nasıl yardım edelim?" Onu yaptığı zulümden vazgeçirmeye çalışıyor. Bakın ona zalim demiyor yani. Orada bir fiil var, bir zulmetme fiili var, ama bak ona zalim demiyor. "Onu o zulümden kurtar" diyor. Bakın demek ki bizim egolarımızın bakış açısıyla bilgeliğin, hakikatin, hikmetin bakış açısı farklı. Onun için bize ihtiyacı var.

Mesela ben şimdi Hazreti Yusuf'u okuduğumda, o Yusuf kıssasını okuduğumda, orada bir anlayış, bir bilgelik, bir merhamet, bir affedicilik, bir kuşatıcı kavrayış görüyorum. Bakıyorum, ben olsam yani, kardeşlerim önüme gelecek o kadar seneden sonra, yani sabah akşam fırçalarım yani, sabah akşam. En yumuşağı bu yani, değil mi? Ama o yapmamış. O zaman bak, başka bir şey var demek. Yani hayata başka bir yerden bakılabiliyormuş. O zaman ben o bakışı elde edeceğim. O anlayışı sahaya süreceğim. O anlayışla bu hayatı yaşayacağım. Yoksa 7/24 bir insana kardeşleri bunu yapar mı? Bir insana anne babası bunu yapar mı? Bir insana bunu yaparlar mı, bir 20 yıllık dostun bunu yapar mı? Bak bu benlikle mi bakıyorsun, yoksa Hz. Yusuf'un o hikmetli idrakiyle mi bakıyorsun? Bak, bize o olaylardaki anlayışı, ihtiyacımız olduğu için bize onlar sunuluyor.

Ben şimdi Hazreti Yusuf kıssasını okuyorum ama Hazreti Yusuf'un bakışının tam 180 derece zıddı olan benliklerimi de meşru olarak davet ediyorum. Şimdi ben Yusuf suresi mi okuyorum, benlik suresi mi okuyorum? Değil mi? Ben hangi hatmi indiriyorum yani? Değil mi? Gurur suresi, benlik suresi, kibir suresi, hırs sureleri. Ben hangi kitabı okuyorum? Hangi hatmi indiriyorum? Hayatta hangi kitabı okuyorsun, mesela? Hangi hatmi indiriyorsun? Buna bakacaksın.

Kapanış: Kur'an, Nuh'un Gemisi Gibidir

O zaman bu kitap sana niye gelmiş? Bu kitap Nuh'un gemisi gibidir. Yani Kur'an, Nuh'un gemisi gibidir. Gemiye kimi alacağını, kimi almayacağını sana öğretiyor. Diyor ki, bak Yusuf'un bakışına sahip olanları al. İşte Zekeriya'nın bakışına sahip olanları al. İsa'nın bakışına sahip olanları al. Lokman'ın bakışına sahip olanları al. Diğerlerini bırak. Onlar daldıkları bataklıkta oyalana dursun. Değil mi?

Ayet var, ne güzel: "Ya Rabbi," diyor, "içimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak mı edeceksin?" O zaman içindeki beyinsizlerden kurtul kardeşim. Oradaki gemi ne yapmalı? Gemi hikmettir aslında. Hakikattir ve hikmettir, marifettir. Gemi odur. Hakikat, hikmet, marifet insanı kurtarır. Ne olursa olsun kurtarır. Dünyada ne kadar büyük tufan olursa olsun, sen o dünyanın değişimlerinin, dalgalarının üzerinde yüzersin. Hiç batmazsın. İçine su almazsın. Bu nedir? Bu hikmettir. Onun için öyle orada burada Nuh'un gemisini aramaya gerek yok.

Tufan bittikten sonra bir kuş gönderiyor, zeytin ağacı dalıyla getirdi. Zeytin ağacının da bütün o tufanlara, kesimlere dayandığı için orada kalabildiği bu kadar da... Evet, zeytin ağacı çok dayanıklı bir ağaç. Evet. Bu kuşun da erkek olduğu söyleniyor. Evet.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde doğrudan sure adı ve ayet numarası verilmeden şu kıssalara/ayet mealine atıfta bulunuluyor: Hz. Nuh kıssası ve oğlunun "yüksek bir dağa çıkarım" sözü; şeytanın tuzağının zayıf olduğuna dair Kur'an ifadesi; içimizdeki "beyinsizler" yüzünden helak edilip edilmeyeceğine dair dua; Hz. Adem'in "ben kendi nefsime zulmettim" şeklindeki tövbesi; Hz. Yusuf kıssası (kardeşleriyle karşılaşması ve affediciliği); Nuh'un güvercininin tufan sonrası zeytin dalıyla dönmesi. Anlatıcı bunların hiçbirinde spesifik sure/ayet numarası zikretmiyor, bu nedenle numara eklenmemiştir. --- ---

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş

Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.