Benlikler ve Sahiplenmeme Bilinci
Kısa Özet
Sohbette insanın psikolojik olarak tek/yekpare bir varlık olmadığı; içimizde birbirinden farklı, çoğu zaman birbiriyle çelişen "benlik" hallerinin (düşünce, duygu ve davranış kalıplarının) bulunduğu anlatılıyor. Bu benliklerin dış etkilerle otomatik olarak tetiklendiği, kişinin genellikle tetiklenen benlikle özdeşleşip onu "ben" diye sahiplendiği; oysa biyolojik metaforlarla (vücuttaki ur, taş, kırık kemik, insülin-şeker dengesi vb.) örneklendiği gibi bazı tetiklenmelerin "bize ait" değil, tedavi edilmesi gereken bir arıza olarak görülmesi gerektiği vurgulanıyor. Sonuç olarak değişimin ilk ve en temel basamağının, negatif benlikleri inkâr etmeden ama onlara "ben" dememek, yani sahiplenmemek olduğu ortaya konuyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan psikolojik olarak yekpare bir varlık değildir; içimizde farklı durumlarda tetiklenen, birbiriyle çelişen birçok "benlik" bulunur.
- Değişimin temel basamağı "neye ben diyeceğim, neye demeyeceğim" ayrımını doğru yapabilmektir; bu, inkâr değil sahiplenmemedir.
- Sık tetiklenen ve güçlü bir negatif benliğe "ben" denildiğinde, o benlik zamanla kişinin bütün hayatını ve bakış açısını ele geçirebilir.
Giriş: Tek Bir Kişi Değil, Birçok Benlik
Bu ne demek? Psikolojik anlamda, yani davranış, tutum, duygulanış, düşünüş anlamında tek renk bir birey değilim. Mesela bende çok kaygılı bir benlik de vardır, kendini çok rahat, çok dingin, çok güvende hisseden bir benlik de vardır. Bende olayları hep olumsuz şekilde değerlendiren bir benlik de vardır, olayları gayet olumlu, gayet pozitif şekilde değerlendiren bir benlik de vardır. Kendini çok yetkin, yeterli hisseden bir benlik de vardır, yetersiz hisseden bir benlik de vardır.
Bu benlikler nedir aslında? Bizdeki düşünce, duygu ve davranış tarzlarıdır. Bir nevi düşünce, duygu ve davranış kalıplarıdır. Bunlar bizim varlığımızda tetiklenmelere göre yaşanır; Fatih, sana da böyle gelebilir. Fakat bizim tek bir ismimiz, tek bir bedenimiz olduğu için biz deriz ki işte ben Ahmet'im, bir bedenim var ve ben tek bir psikolojik yapıya, bir kişiliğe sahibim.
Mesela hatta bazı insanlar şöyle der: "Ben aslında çok merhametliyim ama insanlar beni kızdırdıkları için çok sert ve agresif olabiliyorum." Değil mi? Aslında hepsi var o insanda. Onun merhamet damarını tetiklerseniz merhametli bir ben ortaya çıkar, agresif bir benliğini tetiklerseniz agresif bir ben ortaya çıkar. Ortalama bilinç düzeyinde insanda bunlar otomatik bir tetiklenmeyle hareket eder. Bu otomatik tetiklenmeyi kişi normal bir bilinç düzeyinde pek kontrol edemez. Bu yüzden de aslında insanlar hem kendilerine hem muhataplarına haksızlık yaparlar; kendilerine de yaparlar, çevresine de yaparlar.
Mesela diyelim ki muhatabın işte çok kötü biri. Bir düşünün diyorum, bütün her şeyiyle mi kötü biri mesela? İyi incelenirse o kötü dediğimiz insanda mutlaka iyi düşünce, duygu ve davranış kalıpları görebiliriz. Çok iyi dediğimiz insanda da olumsuz, yanlış düşünce, duygu ve davranış tarzları görülebilir. Neden? Çünkü psikolojik mekanizmamız veya psikolojik yapımız diyelim, yekpare bir şeyden oluşmuyor. İnsanın ilk evvela anlaması gereken şey budur: insan psikolojik olarak yekpare bir varlık değildir. Ve maalesef ki bu birbirinden farklı yapılar, farklı benlik halleri çoğu defa birbirine uyumsuz şekilde çalışıyorlar. Bunu şuna benzetebilirsiniz: mesela her birimizin bir tane bedeni var değil mi?
Beden Metaforu: Uyum, Denge ve Teklik
O bedende işte kol, bacak, göz, kulak vs. var. Normal bir bedende bunlar... İşte örnek veriyorum, işte 100 trilyon hücremiz var deniyor değil mi? Mesela bakın dikkat edin, bir bedenden çokluğa doğru gitmeye başladık değil mi? Bir bedenim var ama iki kolum var, iki ayağım var, iki gözüm var, iki kulağım var; işte karaciğerim, akciğerim, kalbim var vs. Sonra hücresel duruma gittiğimde milyarlarca hücrem var. Peki bu kadar çokluk nasıl bir birlik oluşturuyor?
Uyum ve denge olduğunda teklik oluşturur. O uyum ve denge oluştuğunda o çokluk birliğe hizmet eder ve benim sağlıklı bir bedenim olur. Sağlıksız bir beden nedir? Meydana gelen uyumsuzluktur. Ve dikkat edin, bir yerdeki uyumsuzluk veya sağlıksızlık başka bir yeri olumsuz şekilde tetikler.
Özdeşleşme: "Acın Neredeyse Canın Oradadır"
Hani halk arasında bir laf vardır: "Acın neredeyse canın oradadır." Aslında bizim de çoğunlukla bunu psikolojiye uyarlamamız gerekir. O anda tetiklenen benliğin hangisi ise sen oradasın; sen o benlikle kendini özdeşleştiriyorsun. Yani ne demek özdeşleştiriyorsun? Kendini o zannediyorsun.
Nasıl ki biyolojik olarak mesela işte parmağımızın ucu ağrır, tırnağımız ağrır; kişi kendini nerede hisseder? Orada hisseder. Ve onun acısı o kadar güçlü bir şekilde hissedilir ki kişi bazen vücudunun diğer doğal bölgelerinin ağrımadığını bile hissedemez. Değil mi? Der ki: "Şu anda büyük bir acı hissediyorum." Ve ne yapar aslında? O acıyla özdeşleşir. Ve aslında belki bedeninin yüzde biri, belki binde biri, belki on binde biri ağrıyordur. Ama kendini orada hisseder ve o acı tümüyle onu kuşatır.
Aynı şey psikolojik düzeyde de gerçekleşir. Şimdi biz psikolojik düzeyde deriz ki: "Evet ben, işte adım Ahmet veya adım Ayşe. Ben işte merhametli, şefkatli biriyim. Veyahut da kontrollü, dengeli, ölçülü olmaya çalışan, akılcı hareket eden biriyim." Peki sende akılcı hareket etmeyen benlikler yok mu? "İyimser biriyim." Sende hiç kötümser benlikler yok mu? Bunları görmek durumundasın.
Görmezden Gelinen Benlikler: Yüzleşmenin Zorunluluğu
Görmediğin zaman ne olur? Onlar ortadan kalkar mı? Kalkmazlar. Onlar işlemeye devam ederler. En önemli yanılgı, kişinin özellikle problemli benliklerini görmemesidir. Onları göz ardı etmesidir, onlarla yüzleşmek istememesidir.
Mesela diyelim ki siz normalde fedakâr olmaya çalışan birisiniz ve genelde fedakâr birisiniz. Ama hiç mi bencil benliğiniz yok? Değil mi? Peki o ne zaman ortaya çıkıyor? O ne zaman tetikleniyor, ne zaman kendini gösteriyor? Veya işte "ben aslında çok samimi biriyim" diyoruz. Peki hiç samimi olmayan benliğin yok mu? O bazen tetiklenmiyor mu? "Ben işte aslında çok alçakgönüllü biriyim." Peki hiç mi kibirlenen benliğim var? Varsa, tetikleniyorsa sen bunu görebiliyor musun?
İnsan dolayısıyla kendi psikolojik haritasının bütün ayrıntılarını keşfetmiş olmalıdır. Keşfettikten sonra bir yönetim, bir organize etme süreci başlar.
Tetiklenmeyi Tanımak ve Yönetmek
Geçen hafta biraz bahsettiğim bir şey oydu. Mesela düşünün ki belinizde bir ağrı var. Ne yapar vücut? O bel ağrısını tedavi edecek bütün gayreti gösterir; işte kök hücreleri vesaire bütün her şey, beyin, kalp, bütün her şey onu düzeltmeye çalışır. Veyahut da siz bedeninizin farkındasınızdır: bir bel fıtığı var, bir bel ağrısı var. Ne yaparsınız? Onun üzerinde çalışırsınız, onu tedavi etmeye çalışırsınız. Ve onu ne tetikliyor değil mi mesela? Oturuş pozisyonunuz, bir şeyi taşırken, kaldırırken, eğilirken nasıl bir tutum takınmanız gerektiğini öğrenirsiniz, ta ki o bel ağrısı veya bel fıtığı tetiklenmesin. Veya tetiklendi diyelim; ne yapmanız gerekir? Yapmanız gereken şeyi eğer bilirseniz o tetiklenen ağrıyı giderebilirsiniz.
Peki psikolojik anlamda da benzer bir şey yok mudur? Aynen benzer bir şey vardır. Mesela bende ne tetiklenmektedir? Mesela benim moralimi ne bozmaktadır? Bende ne korku uyandırmaktadır? Bende hangi durumlar rasyonel olmayan tutumlara sebep olmaktadır? Bende hangi durumlar acı ve negatif duygulanmaya yol açmaktadır? Kişi bunları görmeli, bunların farkına varmalıdır.
Tamamen yanlış benlikler vardır, onlar tamamen ortadan kaldırılmalıdır. Ama bu süreçte en temel şey, özellikle sık tetiklenen veyahut da sık tetiklenmese bile tetiklendiğinde sizin bütün varlığınızı kuşatan negatif benliklerin farkına varmaktır.
Bir Anlık Tetiklenme, Ömür Boyu Sonuç
Öyle negatif benlikler vardır ki bir tetiklenir, bir karar verir, hayatının büyük bir kısmını ipotek altına alır. Mesela çok gururlu bir benlik vardır; kişinin eşi bir laf söyler, o gurur damarına etki eder ve evliliği bitirebilir. Nedir burada? Bir benlik tetiklendiği için hayatında önemli bir karar verir. Sonra da dönemeyebilir değil mi mesela? Bunun gibi birçok şey olabilir.
Veyahut da trafikte birine kızdınız, size çok ters bir söz söyledi, siz de alıp onu vurdunuz; hapis yatarsınız değil mi senelerce? Bunu yapan kimdir, siz misiniz? Hem sizsiniz hem değilsiniz. O davranışı yapan sizdeki bir benliktir. Ama siz sadece o benlikten oluşmuyorsunuz. Bırakın mahkemeye çıkmayı, adamı vurduktan sonra bir durursunuz: "Allah kahretsin, niye yaptım" dersiniz. Peki yapanla "Allah kahretsin, niye yaptım" diyen aynı kişi değil mi? Ve birbirine zıt değil mi bunlar?
Veya bazen bir tartışmada kaba bir söz söylersiniz, sonra içinizden dersiniz: "Bu bana hiç yakışmadı." İkisi de sizde vardır. Kaba sözü söyleyen de sizdeki bir benliktir, bundan rahatsız olan da sizdeki bir benliktir. Dolayısıyla insan tekliğe ulaşmadığı müddetçe bunlarla meşgul olacaktır ve bunu fark etmelidir.
Neye "Ben" Diyeceğiz? Çöp, Bardak ve Safra Kesesi Örnekleri
En önemli şey, hayatta en önemli şey, neye ben diyeceksiniz, neye ben demeyeceksiniz. Bunu tespit etmek, sonra da bunu yapabilmek. Yani ben gerçekte kendimi ne olarak tanımlıyorum ve ben gerçekte tanımladığım o çizgide durabiliyor muyum?
Mesela düşünün, evinizde bazen çöp olur değil mi? Ama "benim çöpüm" diye onu evde sürekli tutmazsınız; o sizin evinizden çıkmış bir çöplüktür. Veyahut da diyelim ki bir bardak kırarsınız; o sizin bardağınızdır ama kırılmıştır değil mi? Onu alıp evden çıkarırsınız. Veya vücudunuzda diyelim ki, işte safra kesenizde taş olmuş. Bu kimin bedeninde olmuş? Sizin bedeninizde olmuş. Kimin safra kesesi? Sizin safra keseniz. Kimin taşı? O safra kesesinin taşı. Peki sizin mi? Değil. Benim değil o; bende bulunuyor ama benim değil.
Düşünün, bir doktor o safra kesesindeki taşları veya böbrekteki taşları aldığı zaman bir hasta şunu der mi: "Bırak, onlar benim, benim vücudum." Değil mi? Demez.
Görünen ile Görünmeyeni Ayırt Etmek
Peki bu ayrımı biz nasıl yapabiliyoruz? Belirgin değil mi bazı şeyler? Mesela diyelim ki cildinizin normal bir rengi var, normal bir dokusu var; işte rengi değiştiğinde dersiniz ki "bu benim normal cilt rengim değil." "Şuramda bir yumru şeklinde bir şişlik oldu, bu normal benim vücudumda olan bir durum değil" dersiniz. Veya vücudunuzda bir leke olur, dersiniz ki "bu leke normal değil." Neden? Normal olanla, yani doğal olanla olmayanı görünür şeylerde birbirinden ayırt etmek biraz kolaydır. Mesela sabah kalktınız bir ayağınız 5 santim kısa, ne yaparsınız? Doktora gidersiniz, "bu normal değil" dersiniz, "benim doğal durumum bu değil" dersiniz.
Niye böyle oldu? Doğal olanla olmayanı biyolojik olarak az çok ayırt edebiliyoruz, çünkü görünür bir şey. Peki görünmeyen şeyi ayırt edebiliyor muyuz? O kadar ayırt edemiyoruz. Ve ne yapıyoruz? Onu da sahipleniyoruz. Mesela kaba mı davrandık? "Tabii ki" diyoruz, onu savunuyoruz, sahipleniyoruz. "Ben tabii ki öyle bir durumda kaba davrandım" deriz. Veya işte alındınız veya öfkelendiniz veya büyüklendiniz veya umursamaz davrandınız; bunu sizde legalize edecek şeyler mutlaka ortaya çıkar. Ne çıkar mesela? "Karşıdaki bunu hak etmiştir, karşıdaki bunu tahrik etmiştir" vesaire. Birçok neden bulabilirsiniz. "Böyle davranmazsan insanlar adam olmazlar" değil mi? Birçok legalize edici neden bulabilirsiniz. Zaten bulduğunuz an orada film bitmiştir, orada olay bitmiştir ve siz yenilmişsinizdir.
Sahiplenmemek İnkâr Etmek Değildir
Bütün mesele nedir? Ona ben demek veya dememe noktasıdır. Bu hayati bir sınırdır. Eğer bu sınırı kollayabilirseniz, çok iyi tespit edebilirseniz, değişimin temel ve ana basamağını çıkmış olursunuz. Bunu yapamazsanız, ne öğrenirseniz öğrenin, ne bilirseniz bilin, hiçbir zaman değişemezsiniz. Mümkün değildir. Temel sınır şudur: neye ben diyeceğim, neye demeyeceğim. Bütün temel, dönüştürücü, ilk ve asli basamak budur.
Yani bu şu demek değil: kendimizde ortaya çıkan bir yanlış düşünce ve duyguyu inkâr etmek, kabul etmemek değil. Sahiplenmemekten bahsediyoruz. Var, ama sahiplenmiyorum; tıpkı böbreğimdeki bir taş gibi. Taşın olduğunu kabul ediyorum, bana ağrı veriyor, ama sahiplenmiyorum ve bunu vücudumdan ayrıştırmaya çalışıyorum. Bütün mesele budur. Yoksa burada bir inkâr, yok sayma söz konusu değildir.
Sahipleniyor musun? Peki sahiplenme nedir? Ona ben demektir, ona benim demektir. Mesela "benim duygularım böyle söylüyor", "işte ben böyleyim, ben böyle düşünüyorum" dediğinizde bu ne demektir? "Ben böyle yaparım" dediğinizde onu sahipleniyorsunuz demektir. Biz buna özdeşleşme diyoruz, ayniyleşme diyoruz. Burada insan dikkat etmelidir: neye ben ve benim diyeceksin? Eğer bu sınırı doğru tespit etmezseniz hayat sizin için çok problemli olabilir. Ve bütün hayat, içimizde otomatik bir şekilde tetiklenen benliklere ben demekle geçer. Siz aslında hepsi sizsiniz.
Peki düşünün, insanlar biyolojik olarak niye doktorlara gidiyorlar? Bedende çıkan ur bedende çıkmıyor mu? Bedende oluşan taş bedende oluşmuyor mu? Bedendeki bir hastalık bedende ortaya çıkmıyor mu? Bedendeki bir leke, bir yara, bir ur, bir şişkinlik nerede ortaya çıkıyor, bedende çıkmıyor mu? Peki niye hepsine sahiplenmiyoruz? Ama psikolojik benlik öyle değil, hemen sahipleniyor: "Benim." Hayır. Bende ortaya çıktı ama ben sahiplenmiyorum.
Onun için Epiktetos'un bir sözü var, ama şu an tam hatırlamıyorum; o Düşünceler kitabımda bulabilirsiniz. Diyor ki: insanlar bedensel anlamda doktorlara giderler, hastalıklarını ortadan kaldırmak için gerekli çabayı gösterirler ve doktora da bunu anlatırlar. Ama neden diyor, insanlar psikolojik anlamdaki hastalıklarını ortaya koyup bunlardan kurtulmaya aynı ölçüde çalışmazlar? Utanmaktan da değil. Keşke öyle olsa. Bunları hastalık diye kabul etmiyoruz.
Dıştan Gelen Etkiler ve Bize Ait Olan Tepki
Onlara "benim doğamdan değil" demiyoruz. Bütün mesele odur. Utanmak apayrı bir şey, onun çözümü o kadar zor değil. Temel mesele şuna benziyor: sizin vücudunuzda bir ur ortaya çıkıyor ve siz diyorsunuz ki "doğal bu, benim vücudumdan zaten." Onları sahipleniyoruz, legalize ediyoruz, meşrulaştırıyoruz. Meşrulaştırmanın farklı araçları var: "Benden başkasını suçlayarak meşrulaştırdım, aslında ben böyle değilim ama insanlar beni bu hale getiriyorlar" gibi.
Yani diyorlar ya, "biz büyüdük ve kirlendi dünya." Aslında biz büyümüyoruz, biz yanlış bir süreç yaşıyoruz. Bu büyümek değil, bu dejenere olmaktır. Yani büyürken sağlıklı büyürsek bir problem olmaz, dünya kirlenmez. Ama biz büyürken psikolojimiz deyim yerindeyse küçülüyorsa, bozuluyorsa, dengesiz oluyorsa, o zaman biz de kirleniriz, dünya da kirlenir.
Orada şöyle bir ayrım yapması zor olmaz mı, kişinin: nereye kadar kirli dünyanın etkileri, nereye kadar o benliğime ait olmayan hastalıklı taraf? Kişinin o sınırı çizmesi, zannediyorum en zor tarafı bu. Yani nereye kadar benliğime ait olan kısım, nereye kadar o dışarıdan gelen kirli dünyanın etkisi? Çünkü dünyada her şey normal gitmiyor, çünkü nefsi kötü ya da hasta olan birçok insan var, dolayısıyla benim benliğime saldırı da var. Orada onu çizmek zaten belki de işin zor kısmı değil mi?
Şöyle, şimdi şunu ayırt etmeliyiz: dıştan gelen etkiler, bir kısmı olumludur, bir kısmı olumsuzdur. Bizim ilgilenmemiz gereken alan o değil aslında. Bizim ilgilenmemiz gereken birinci nokta, özellikle olumsuz etkilerin bizde uyandırdığı olumsuz durumlardır. Bunlar bize aittir, bunlar dışa ait değildir.
Mesela örnek vereyim: biri sizi hayal kırıklığına uğrattı, yalan söyledi, bu 1-2-3-4 tekrarlandı. Sizde ne tetiklenir? Güvensizlik. Kimseye güvenmemeye başlarsınız ve dersiniz: "Beni insanlar bu hale getirdi, artık kimseye güvenmiyorum." Şimdi bu nedir? Bu, olumsuz bir kısım olgudan dolayı tetiklenen ama yanlış bir şekilde, ölçüsüz bir şekilde, abartılı bir şekilde tetiklenen ve o abartılı düşünceyi, duyguyu, tutumu legalize eden, bunu makul ve meşru gören bir benlik tarafından kuşatılmanızdır.
Şimdi siz buna "artık kimseye güvenmiyorum" dediğinizde, bunu kim diyor? Ego. Genellemeyin. Bunlara ad vermek zorundasınız, bunlara numara vereceksiniz, rakam verin, bir şey verin bunlara. Genel ego demeyeceksiniz bunlara. "Şu anda içimde şu şu olaylardan dolayı tetiklenmiş olan ve kimseye güvenmeyen bir benlik var, bunun farkındayım ama bu abartılı ve ölçüsüz bir şekilde bakıyor hayata" diyemezseniz ne yaparsınız? Onu bütünüyle sahiplenirsiniz, dersiniz ki "artık hayatta kimseye güvenmiyorum." Sonra Allah karşınıza çok iyi bir insan çıkarır: "Ya dünyada böyle insanlar da varmış" ya da "dünya bu kadar kötü değilmiş" dersiniz. İşte bu, hayatta tetiklenen benliklere sahiplenmemiz hikâyesi. Hepsine sahipleniyoruz. Hâlbuki biz anlamıyoruz ki bu tetiklenen benlikler çok akıllı benlikler değildir; ölçüsüz şekilde tetiklenen benliklerdir. Dengeli ve ölçülü değillerdir. Böyle olmadıkları için bizi kendi dengesizliklerine mahkûm ederler.
Biyolojik Denge Mekanizması: İnsülin Örneği ve Öfke
Bak, biyolojik olarak dengeleyici bir mekanizma vardır. Ben biyolojiyi bu anlamda çok severim ve onu her zaman psikolojiye taklit ederim, bir metafor olarak, mecazi bir sistem olarak. Mesela düşünün, çok şekerli bir şey yediniz; vücudumuz ne yapar? Şekerimiz yükseldi, yükseldi, yükseldi. Ne yapar vücutta? Dengeleyici sistemler vardır: karaciğerden insülin salgılanır ve kandaki şekeri alır, işte yağa dönüştürür, yağları da defeder. Vücut aslında burada ne yaptı? Dışarıdan gelen aşırı ve ölçüsüz bir etkiyi okudu. Önce bir okudu yalnız değil mi? Dedi ki: "Kanda şeker seviyesi çok yükseldi, bu doğru değil, benim ölçülerim var." Benim bir kısım sınıflandırmalarım ve o sınıflandırmalarımın ölçüleri var; işte kandaki şeker düzeyi, kandaki potasyum düzeyi vs. Peki ne yapmam gerekir? Bu ölçüsüzlüğü ölçülü hale getirmem gerekir. Peki elimde bunu dengeleyecek bir araç var mı? Var: insülin. Onu gönderiyor, şekeri alıyor, yağa dönüştürüyor.
Ne yaptı? Gelen negatif bir etkinin meydana getirdiği aşırılığı dengeledi. Peki psikolojik olarak bizde böyle bir bilinç var mı? Yok. Olabilir mi? Olabilir, evet, bunu insan kendi üretecek. Bakın, beden konusunda bize bu kontrol bu anlamda çok fazla verilmemiş; zaten verilse üstesinden gelemezdik. Ama bakın nasıl bir sistem işliyor, o sistemi modellemek durumundayız.
Diyelim ki mesela bir insanın bahsettiğiniz gibi olumsuz bir etki var: birisi bizi çok rahatsız edici şekilde davranıyor veya konuşuyor. Bu diyelim ki benim psikolojik varlığımda öfke denen benliği tetikledi, öfkelenme durumu oldu; yani içimde öfkelenen bir benlik hissediyorum. Şimdi "ben öfkelendim" dediğimizde film bitmiş olur. Biz ise o safhaya gelmiyoruz. Diyoruz ki: "İçimde şu an öfkelenen bir benliği şu kişi tetikledi. Ölçülü mü bu? Dengeli mi? Gerekli mi? Uygun mu?" Bakın ne yaptım? Bir şeyler gönderdim o benliğe. Dedim ki: "Bak, sen öfkeleniyorsun ama bu çok dengeli değil, çok ölçülü değil, gerekli de değil." Veya diyelim ki gerekli ama "bak şu kadar olabilir."
Bunu eğer yapmazsanız ne olur? O anda öfkelenen benlikle özdeşleşirsiniz ve "ben çok öfkelendim" dersiniz. Kim o? O, öfkelenen bir benlik. Ama ne yaptınız? Onu sahiplendiniz. Hani bir laf vardır: "Benim adamıma kimse dokunamaz." Değil mi? Bir ebeveyn düşünün; düşünün oğlu hırsızlık yaptı, veyahut birini istismar etti, veyahut yalan söyledi. "Ben oğluma öyle dedirtmem, kimse oğluma hırsız diyemez, kimse oğluma yalancı diyemez" dediğinizde ne yaparsınız? Sahiplenmiş olursunuz. İşte bizim de yaptığımız buna benzer.
Mesela: "Bak sen çok öfkelendin ve bu konuda haksızsın." "Hayır, haksız değilim, haklıyım." Hiç analiz bile yetmiyor. Üstelik de: "Sen bana nasıl öyle dersin" değil mi? Daha ileri safhada ilkel sahiplenmeler başlar. O zaman zaten film bitmiştir; o kişi hiçbir zaman değişemez. İstediği sohbete gitsin, istediği kitabı okusun, o kişi değişemez. Çünkü geçende bahsettiğimiz gibi, asitin üzerine baz dökmüyorsanız onu nötrleştiremezsiniz. Sizde ortaya çıkan negatif bir benliğe sahiplenirseniz, orada film bitmiştir.
Sahiplenmemeyi öğreneceksiniz. Bunun için bir farkındalık geliştirmek zorundayız. Ve en temelde bu ayrımı yapmak zorundayız: neye ben kendim diyeceğim. Bu en hayati meseledir. Ben bazen sorarım. Biri der ki: "Kendimi kötü hissettim" falan. Derim ki: "Kim kötü hissetti?" Karşımdaki der ki: "Ben." Derim ki: "Hangi ben?" O da der: "Ne demek yani?" İşte bunu sormak zorundayız: hangi ben? O beni onaylıyor musun? Sahipleniyor musun? Ona ben diyor musun?
Mesela düşünün, kalbiniz aşırı attığında ne yapıyorsunuz? "Benim kalbim" diye sahipleniyor musunuz? Yok, diyorsunuz ki "fazla atıyor ya, böyle dakikada 120, 150 atıyor, işte taşikardi var" dersiniz değil mi? Ve doktora gidersiniz, "normalinden fazla kalbim atıyor, burada bir problem olması lazım" dersiniz değil mi? İşte diyelim ki kandaki bir mineral dengesinde bozulma olmuş olabilir. Peki biz bunu aynı şekilde psikolojik düzeyde yapabiliyor muyuz? Bunu yapabilirsek değişebiliriz. Geçen hafta bahsettiğim "kahya" aslında bunu yapan bir bilinç düzeyine işaret eder. Yani neye ben kendim diyeceğim, neye demeyeceğim.
Farkındalık: Karanlık Odada Işığı Yakmak
Hocam, simülatör eğitimi gibi bir şeye girip bir sürü duygu, çeşitli öfke doğduğunda, kendinizi daha iyi nasıl idare edebilirsiniz?
Bakın bu nedir biliyor musunuz? Bir oda karanlıkken ışığı yakmak gibidir. Işığı yakarsınız, neyin ne olduğunu görürsünüz. Mesela bakarsınız, oda karanlıkken "böyle yılan mı var" falan dersiniz; ışığı açtığınız zaman o bir yılan mıdır, ip midir ayırt edersiniz. Buna gelmek değişimin temel ayırım noktasıdır. Ve buna gelmek göründüğü kadar kolay da değildir. Bakın, sakin bir haldeyken, rahat bir haldeyken içinizdeki olumsuz benlikleri görebilirsiniz; bu güzel bir şeydir ama kesinlikle yeterli değildir. Ortaya çıktığında onunla özdeşleşmeyeceksiniz.
Mesela benim çok arkadaşım olmuştur; mizacı itibariyle böyle kendini çok suçlamaya eğilimli, kendini yetersiz, eksik görmeye eğilimli, "ben hiçbir işe yaramıyorum, hayatta hiçbir şey başaramadım, her şey benim için kötü gidiyor, hiçbir şansım yok" diyen arkadaşlarım vardır. Konuşuruz bunlarla mesela: "Bak işte bu doğru değil, aslında sen o kadar da yetersiz, beceriksiz biri değilsin, bak şu özelliklerin var." Normal, psikolojik bir konuşmadır bu, ruhsal düzeye geçmemiştir. O da onaylar, der ki "doğru, aslında ben o kadar yetersiz, beceriksiz biri değilim." Sonra bir olay olur: "Allah kahretsin, hayatta hiçbir şey beceremiyorum." Derim ki: "Bir saat evvel ne konuştuk?" "Ya ama o başka, şimdi kendimi öyle hissediyorum." Bak ne oldu? Çalışma yok. Burada bir şey öğreniyor ama çalışma yok. O anda, yani içimde "ben hayatta hiçbir şey başaramıyorum" veyahut "her şey benim tersime işliyor" diyen bir benlik tetiklendi mi? Tetiklendi. Bunu gör, bundan korkma, bunu ortadan kaldırmaya da çalışma; sadece sahiplenme, bu kadar. Sahiplenmemek kâfidir.
Mesela bir ilişkinizi, bir işinizi düşünün; bir benlik der ki: "Olmazsa olmaz, şu işim olmazsa olmaz." Bir düşün bakalım, gerçekten öyle midir? Ama bakın, bunu böyle kabul ettiğiniz anda ondan ayrışamazsınız. Benim çok örnek verdiğim bir şeydir: böyle büyük çınar ağaçları vardır. Bazen bunlara bir sarmaşık sarılır; o da onun etrafını sarar, onunla birlikte büyür. Bunun gibi bir örneğini Sultanahmet'te, bir avluda görmüştüm; gövdeyle sarmaşık öyle bir ikili hâlde birleşmiştir ki, şimdi öyle birleşirler ki bunları birbirinden ayırmak çok güçtür artık.
Şimdi bazı benlikler vardır ki onlar böyle bizim gerçek kendiliğimize yapışmışlardır. Mesela diyelim ki bir benliğiniz var: "Beni hayatta kimse sevmez." Veyahut "hayatta kimseyle anlaşamıyorum, hiç kimse beni anlamıyor." Böyle benlikleriniz vardır mesela. Bunlarla hesaplaşmamışsanız, bunları nötralize etmemişseniz, hayatta bunlar bir olayla tetiklenir, hemen sizi kuşatırlar. Hemen sizi sahiplenirler; daha doğrusu siz onları sahiplenmişsinizdir. Onlar sizi sahiplenmiyorlar, ama "bana sahip çık" diyorlar onlar; siz de onlara sahip çıkarsınız. Ve o sahip çıkmanız nedeniyle o anda tümüyle o olursunuz. Tıpkı o verdiğim örnek gibi: vücudunun bir ucu acıyan ve bütün canını orada hisseden, zanneden kişi gibi.
Bir Benlik Bütün Hayatı Nasıl Ele Geçirir?
Eğer güçlü bir benliği sahiplenirseniz ve özellikle bu benlik negatif bir benlikse sizi kuşatır. Ve onun bakışına, onun anlayışına, onun hayat görüşüne mahkûm olursunuz. Bazen böyle benlikler kişinin hayatını tümden değiştirir. Mesela diyelim ki birisini çok sevdiniz ve sizi çok büyük bir hayal kırıklığına uğrattı, çok büyük. Orada yıkılırsınız ve dersiniz ki: "Hayatta hiçbir insanla samimi olmayacağım." Ne yapar? Aslında o benlik sizi bütünüyle kuşatmış olur ve sizin bütün hayat tarzınızı, bakış açınızı değiştirir.
Mesela ben kendi hayatımda hatırlarım böyle: 12-13 yaşlarında yaşadığım bazı olaylar, "bundan sonra kimseyle samimi olmayacağım" dediğimi hatırlarım mesela. Ama onlar Allah'a şükür öyle uzun sürmediler. Ama hatırlarım mesela öyle benlikleri; hem yapımda böyle kesin kararlar olduğu için, öyle kararlar alırdım: "İşte şöyle yapmayacağım, böyle yapmayacağım" falan. Onları uzun süre sahiplenseydim, onlar benim bütün hayatımı yöneten, kontrol eden benlikler hâline gelecekti.
Bunun gibi bizim de içimizde birçok böyle benlik olabilir. Mesela kendimi değersiz hisseden bir benlik olabilir, sevilmeye değer olmadığını hisseden bir benlik olabilir, hayatta hiçbir işin rast gitmeyeceğini düşünen bir benlik olabilir. Bunun gibi birçok benlik olabilir insanın hayatında. Ve kişi onları sahiplendiğinde, onlar onun bütün hayatını kontrol edebiliyor. O yüzden hayatta şuna dikkat edeceğiz: kendinizi ne olarak görüyorsunuz, neye sahipleneceksiniz, neye sahiplenmeyeceksiniz.
Mesela kişilik bozuklukları niye kolay kolay dönüşmezler? Tedavisi zor olan şeylerdir kişilik bozuklukları gibi. Neden? Çünkü kişi kendisini o kişilik bozukluğunun özellikleriyle tanımlar. O yüzden, ona ben diyor zaten; o kişilik bozukluğu olarak tanımlanan düşünce, duygu ve davranış tarzlarına, tutumlarına ben diyor zaten. Nasıl değişebilir ki? Kişi zaten "ben buyum" diyor. O zaman o kişi kolay kolay değişemiyor. Ama "ben aslında bu değilim, ne kadar zor olsa da gerçek kendimi bulacağım" veya "gerçek kendim bu değil, şudur" diyebiliyorsa, buna dair bir tasavvuru varsa değişebilir. Bazen bunu mesela çocukluğuna götürerek yapabilirsin: "Bak sen 3 yaşında, 5 yaşında nasıl biriydin? Antisosyal, psikopat mıydın mesela?"
Dolayısıyla burada en temel şey şudur: kendini ne olarak tanımlıyorsun? Tanımladığın o şey bir kere zaten çok önemlidir.
Yanlış Zemine Kurulan Ev: Hz. İsa'nın Meseli
Eğer o tanımlama yanlış bir yerde oturmuşsa, kişi için hayati bir problemdir. Mesela kişi dese ki: "Ben hayatta sevildiğim, ilgi ve değer gördüğüm oranda mutlu olan bir insanım." Baltayı taşa vurdu gitti yani. Ne yaptı? Bir benlik var orada, ilgi, sevgi ve değer gördüğünde mutlu oluyor. Sen de diyorsun ki "o benim." Ne kadar büyük bir facia: hayatını başkalarının ilgi ve sevgisine ipotek eden bir benliğe ben diyorsun.
Mesela "hayatta işlerim mükemmel olduğunda mutlu olan biriyim, mükemmel olmayınca mutlu olamıyorum" diyen bir benlik olduğunu düşün. Şimdi ona "ben" desem hayat ne kadar zor olur. Sürekli eleştiririm, sürekli memnuniyetsiz olurum. Neden? Çünkü o benliğin gözüyle bakıyorum ve ona ben diyorum. Ama şöyle desem: "İçimde işler mükemmel gittiğinde mutlu olan bir benlik var, mümkün olduğunda onu tatmin etmeye çalışırım ama olmadıysa da kusura bakmasın, ben gene mutlu olmaya devam ederim" diyebiliyorsam, o zaman neye ben, neye ben demeyeceğimi ayırt edebiliyorum demektir.
Mesela "hayatta anlaşıldığım oranda mutlu olurum" dediğinizde yine yanlış bir yere ev kuruyorsunuz. Hazreti İsa'nın çok güzel bir sözü vardır: der ki, evini kumların üzerinde kuran bir insan büyük hata etmiştir; rüzgâr, sel, denizin fırtınası gelir ve onun evini yerle bir eder. Ama evini kaya üzerine kuran doğru şeyi yapmıştır; sel, fırtına gelse de ona bir şey olmaz.
Şimdi burada şunu düşüneceğiz: evimizi nereye kuracağız? Gerçek benliğe. Tabii bunun ruhsal düzeyde açılımı ayrıdır, psikolojik düzeyde açılımı ayrıdır; biz psikolojik düzeyden gidelim. Neye ben diyeceğim, buna iyi dikkat etmeliyiz. Eğer yanlış bir şeye ben derseniz evinizi kumların üzerine kurmuş gibi olursunuz. Mesela "hayatta her şey belirli olduğunda kendimi mutlu ve güvende hissediyorum" - peki hayat her zaman sana belirlilik verir mi? Vermez. O zaman sen mutsuz olmanın da, kendini güvende hissetmemenin de garantisini sağlamış oluyorsun.
Bakın, hayatta mutsuzluğumuzun nedeni onayladığımız negatif benliklerdir. Çünkü o benlikler hayata tek taraflı bakarlar: "Mükemmel olmazsa mutlu olmam, birisi beni tam anlamazsa mutlu olmam, hayat belirli olmazsa mutlu olmam, insanlar bana uygun davranmazsa mutlu olmam" diyen benliklerin hepsi tek taraflı çalışır, hayatın doğasına uygun değillerdir. Şimdi siz ona ben dediğinizde evinizi kumların üzerine kurmuş gibi olursunuz. Bir sel gelir, yani birisi sizi hayal kırıklığına uğratır, sizi çok seven biri sizi sevmemeye başlar, mükemmel giden bir süreç ters gitmeye başlar; ne olur içinizde? O benlik negatif bir şekilde tetiklenir, mutsuz olur, öfkelenir, karamsarlaşır. Siz de ona ben diyorsunuz ya, o zaman dersiniz ki: "Ben çok karamsarım, ben çok mutsuzum, ben kendimi çok güvensiz hissediyorum." Ne yaptınız? Onları zaten doğal olarak sahiplenmiş oldunuz. Hayat bu ayrımı yapanlarla yapmayanlar arasındadır. İnsanlar ikiye ayrılır: bir tanesi gerçek varoluş sınırlarını bilenler, ikincisi o varoluş sınırlarının farkında olmayıp, o sınırlara giren her şeyi veya girmeye çalışan her şeyi sınırdan geçirenler.
Alıcı Olmak: Tetiklenmeye Mahkûm Olmamak
Bak, varlığın bir dengesi var ve aynı zamanda bir sınırı var; ama dikkat edin, aynı zamanda alıcılığımız da var değil mi? Gözünüz bir alıcı, kulağınız bir alıcı, deriniz bir alıcı. Bu alıcılardan her zaman bir şeyler gelir, bunu engelleyemeyiz. Yani biz dış dünyayı arzumuza göre belirleyemeyiz. Peki ne yapacağız? O algıların içine giren verilerin farkında olacağız; bunlar neyi tetiklemektedir, bunu anlamak önemli. O yüzden dışarıdan gelen etkilerin ne olduğu değil bizim asıl sorunumuz; o algılardan etkilenen benliklerdir. O algılardan etkilenen benlikler ben miyim, değil miyim? Yani gerçek anlamda ben midir, yoksa ben olmayan benlikler midir, yani sahiplenmemem gereken benlikler midir? Bunu anlamak, bunu ayırdığımız an kendimizi dönüştürme süreci başlamış olur.
Ama içimizde ortaya çıkan her düşünceye, her duyguya, her eylem tutumuna ben derseniz, siz baştan oyundan çıkmışsınız demektir; hayattan diskalifiye olmuşsunuzdur. O zaman ne olur? Hayatın ne şekilde sizi tetiklemesine mahkûmsunuz demektir; hayat sizi ne şekilde tetikliyorsa o şekilde olursunuz. Bu bütünüyle olumsuz anlama gelmez, olumlu tetiklendiğinizde olumlu, olumsuz tetiklendiğinizde de olumsuz olursunuz; başka bir şeyiniz, başka bir şansınız yoktur.
O yüzden mesela kadim öğretilerde, kutsal metinlerde hep şuna vurgu yapılır: "Onlar darlıkta da, bollukta da cömerttiler." Bakın şimdi darlıkta bir benlik tetiklenir değil mi mesela, "cömert olmam, yoksa şey yaparsın" der. Ama metin ne diyor? Diyor ki darlıkta da bollukta da onlar verirler. Bu ne demektir? Onlar dıştan gelen olumlu ve olumsuz tetiklenmelere otomatik olarak tabi olmazlar, otomatik şekilde bunlardan etkilenmezler. Onlarda bu konuda karar verici bir bilinç vardır, o bilinçle hareket ederler. Veyahut mesela cahiller onlara sataştıklarında "selam" derler; yani dengeli, barışçıl, çözünleyici bir tutum sergilerler. Peki bunu nasıl yaparlar? Bunu yapmaları için içeride bir kahya olması lazım.
Hilm: Kendi Özüne Göre Davranmak
Yani bir cahil, farkındalığı olmayan ve hatta yeterince farkında olmayan birisi size cahilce, yanlış, hatalı, abartılı bir söz söylediğinde, bir tavır takındığında siz o anda tetiklenen benliğinizle hareket etmezsiniz. Ama tabii ki o benlik ne diyor? "Ama hocam, insan öyle olamıyor" diyor. Bak bunu diyen de bir benlik, bunu da sahiplenme. "Ama bu çok zor, insan bunu nasıl yapabilir ki?" Bakın ne kadar uyanık bir ben değil mi mesela, ve sahipliğini verirsiniz onu. Çok zorsa zaten yapma, mevzu bitti; ne yaptı, seni çalışmadan alıkoydu.
Bu bazen şuna benzer: çocuk diyelim ki suç işledi, birine yalan söyledi, birini kandırdı. Anne devreye girer: "Ama o bizim çocuğumuz" değil mi? Bazen öyle anneler vardır, veya tersi de olabilir, konu burada anne baba değil. "O bizim çocuğumuz, işte çocuğunu mu döveceksin, çocuğunu mu azarlayacaksın?" Hemen eğer uyanık birisiniz dersiniz ki: "Bak, sen de otur yerinde, sen de otur yerinde, sakince oturun. Sen hatalı bir şey yaptın, senin bu davranışını onaylamıyorum." Annesine de dersiniz ki: "Sen de yanlış birini savunarak sen de yanlış yapıyorsun, seni de onaylamıyorum."
Yani bazen bir benlik sahiplenilmez, fakat bir başka benlik devreye girip onu tekrar sahiplenmenize yol açar; farkına varmazsınız bunu. "Evet öfkelenmek ve kaba davranmak kötü." Arkadan bir benlik gelir: "Ama insanı da çileden çıkarıyorlar." Ne oldu? Ne güzel bir sahiplenme böyle, arka kapıdan bir sahiplenme. "İnsanı değil kardeşim, seni çileden çıkarıyor mu o benlik, çıkarmıyor mu?" Çıkarıyorsa o zaman onunla da meşgul ol. Sonra bir başka benlik gelir der ki: "Ama işte ona karşı uyanık ol, buna karşı uyanık ol, insan o kadar uyanık olamıyor ki hocam." Bak, başka bir benlik geldi, o bu sefer bir tutumla sistemi bozmaya çalışıyor, çalışmayı bozmaya çalışıyor. Onun için uyanık olacaksınız. Ama bu uyanıklık böyle kaygılı bir uyanıklık değil, sakin olun.
Bütün mesele şu: benliklere karşı sakin olun. Bakın, yine bir peygamberin bir sözüdür, der ki: "Hilm, hilim neredeyse peygamberlikle denk olacaktır." Biz hilmi yumuşak huyluluk diye alıyoruz; bu değil. Yumuşak huyluluk değildir. Hilm aslında şudur: kişinin kendi öz varlığına göre hareket etmesi demektir. O yumuşaklık vesaire, bunun arkasından ortaya çıkan ikinci, üçüncü türev tutumlardır. Yani hilm demek, sen dışsal etkilerin tetiklemelerine göre değil, kendi içsel bilincinin gerekliliklerine göre davranıyorsun demektir. Mesela Allah'ın halim olması ne demek? Sen günah işliyorsun, isyan etmişsin, Allah'a kafa tutuyorsun, Allah buna bakmaz; Allah kendine yakışanı yapar. Hilm dediğimiz bu.
İlginçtir, "kene" için de aynı kökten türeyen bir kelime kullanır Araplar. Kene için ne alakası var diyeceksiniz değil mi? Kene, bir yerde vücuda pozisyon alır, bir şeyin kımıldatamayacağı şekilde tutunur; o kendi konumunu devam ettirmeye çalışır. Onun için Araplar o kökten çıkan bir kelimeyle ona ad vermişler. Rüya için kullanılan "ahlam" kelimesi de öyle; yani sen kendi psikolojinin etkisiyle bir şeyler görüyorsun. Dışsal gerçeklikle bağlantın değil de kendi düşünce, duygu, korku ve arzularınla bir rüya gördüğünde ona "ahlam" deniyor.
O yüzden peygamberin o sözü daha berrak bir şekilde ortaya çıkıyor: hilm ile peygamberlik neredeyse eşit bir şey. Ne demek? Şu demek: peygamberlik derken burada misyonu kastetmiyoruz, bir vahiy getirmeyi, tebliğ etmeyi kastetmiyoruz; hakiki insan olma durumunu kastediyoruz. Yani demek ki aslında peygamberler kendi öz varlıklarının farkında olan ve ona referanslı olarak davranan insanlar. Bu ne demektir? Dış etkilere göre davranmayan insan demektir. Dış etkileri umursamayan, yani bunları yok sayan, bunlara kayıtsız davranan değil; dış etkileri alıyor, ama o dış etkilerin otomatik şekilde tetiklediği benliklere göre davranmıyor. İçte bir öz, bir merkezi bilinç hali var, onlarla davranıyor, onlara göre davranıyor. İşte aslında gerçek insan bu demek. Gerçek insanın hâli bu demektir.
Kendini Suçlamadan Sahiplenmemeyi Öğrenmek
O zaman ben hiçbir zaman dışsal etkiler ve insanların olumsuzlukları dolayısıyla tetiklenen benliklerimden dolayı kimseyi suçlamam. Kendimi de suçlamam. Bak, burada hiç "kendinizi suçlayın" diye bir cümle kullandık mı? Hiç kullanmadık. En yanlış tutuma veya düşünceye veya duyguya sahip bir benliğiniz olduğunu düşünün; onaylamıyorsanız problem yoktur, o istediği kadar sizi tetiklesin, önemli değil. Veya yanlış yaptınız, o benliğe sahiplenip o benliğin istikametinde yanlış bir şey yaptınız; yine kendinizi onunla tanımlamayınız, çünkü siz o değilsiniz. Siz o değilsiniz. Onunla özdeşleşmiyorsanız, şu anda onu artık sahiplenmiyorsanız, o artık siz değilsiniz.
O yüzden insan bu noktalarda, gerek realize ettiği negatif benliklerden dolayı gerek realize etmediği negatif benliklerden dolayı kendini suçlamamalıdır. Bunun bir mantığı yoktur. Peki ne yapacak? Sadece sahiplenmeyecek, bu kadar. "Ben zamanında şu yanlışı yaptım, onu yanlış bir şekilde tetiklenen şu nitelikte bir benliğimle yaptım, ama şimdi onu onaylamıyorum, tamam, mesele bitmiştir." Veya "sürekli olarak içimde tetiklenen bir benlik var ama onu onaylamıyorum, her gün ortaya çıkıyor, olsun, önemli değil, her gün ortaya çıksın." "İlla onu yok edeceğim, ortadan kaldıracağım" derdiniz yoktur. Onaylamama, sahiplenmeme kâfi, o kadar. Sahipsiz olan bir gün gidecektir, yeter ki sahiplenmeyin.
Ve nihayetinde ne demeye başlarsınız? "Bu ben değilim, içimdeki bir benliktir ve uzun yıllar boyunca büyük bir sıkıntı yarattı ama artık ben olmadığını görüyorum." Bu düzeye gelirsiniz. Tekrar ediyorum: "Bu ben değilim, bu içimdeki bir benlik hâlidir, uzun yıllar boyunca bana büyük bir sıkıntı verdi ama artık ben olmadığını görüyorum ve artık ona sahip çıkmıyorum." Bu kadar, bütün yapacağım şey bundan ibaret. Görünürde çok kolay, pratikte ancak üzerinde çalışıldığı zaman gerçekleşecek bir şey. O anda çalışacaksınız üzerinde; o size "beni sahiplen" dediği anda "hayır, seni sahiplenmiyorum" diyeceksiniz. "Hiç alıngan bir damarım olduğunu hissettim, onu sahiplenmiyorum" - "çok alındım" bakın, "çok alındım" dediğimde sahiplendim; "içimde bir öfke damarı oluştu, çok öfkelendim" dediğim anda sahiplendim. Ne diyebilirim peki? "İçimde bir benlik öfkelendi ama onu onaylamıyorum, aşırı, abartılı, ölçüsüz, onaylamıyorum." Bu kadar, sahiplenme yok.
Sahiplendiğiniz zaman sizde bir şey değişmez. Yani bu şu demektir: siz siz olmayan bir şeyi sahiplenmediğinizde, o sizden gitmek durumunda kalacaktır. Ama siz ona sahip çıktığınız her durumda o yerini biraz daha sağlamlaştıracaktır ve onu sahiplenmeme kabiliyetinizi zayıflatacaktır. Çünkü o kadar güçlü bir şekilde çıkıyor ki ona "ben" diyorsunuz.
Zayıf ve Güçlü Benlikler; Dostluğun Gerçek Fonksiyonu
Dikkat edin, normal düzeyde, ortalama bilinç düzeyinde insanlar bahsettiğimiz şeyi bazen yaparlar, ama bunu neye karşı yaparlar? Zayıf bazı benliklerine karşı yaparlar; güçlü benliklerine karşı yapamazlar. Zayıf bir benliktir o. Mesela diyelim ki kişi çok sakindir, mülayimdir, içinde bir öfke damarı tetiklenir, der ki "öfkelenmek uygun değil." Zayıftır çünkü o benlik. Zayıfsa o kadar sende etkili olmuyor ve onunla mücadele, yani onu sahiplenmeme gücün orada var; farkındalık da yüksek, tabii ona dair daha bir farkındasın. Ama o çok güçlüyse, yani bir benlik sende çok güçlüyse, onu sahiplenmeme bilincine ulaşman çalışmana bağlıdır.
Zorlaştırmıyor mu o sarmaşık, o çınar ağacını? Evet, büyüdükçe o sarmaşık ağacı iyice sarıyor. Aynen; mesela bazıları böyle gövdeye iyice yapışır. Ama o sarmaşığın bazı uç dallarını çektiğiniz zaman o ağaçtan toparlayabilirsiniz. Ama sarmaşığın bazı dalları vardır ki gövdeye, dallara iyice yapışmıştır; onlar öyle hemen çıkmazlar ve ağacın kendisi gibi görünürler. Onlara karşı dikkatli olmak zorundayız. Yani neye ben diyorsunuz, buna çok dikkat etmek gerekir.
Biyoloji gibi düşünün: bakın saçınızda, gözünüzde, teninizde, vücudunuzun herhangi bir organında bir gariplik olduğunda ne yapıyorsunuz? Sahiplenmiyorsunuz, diyorsunuz ki "bu doğal değil, bu doğal bir durum değil" ve onu dönüştürmeye çalışıyorsunuz. Aynı şey psikolojide de gerçekleşir, ama biz psikolojide bunu yapmıyoruz; psikolojimizde çıkan her şeye ben diyoruz. Bu bizim felaketimiz olabilir ve biz bundan ne kadar sıyrılabilirsek o derece özgür olabiliriz.
Bu, olumsuz olanlara mı sahiplenmeyeceğiz, olumlu olanlara sahiplenecek miyiz? Olumlu olanlara sahiplenebiliriz, sahiplenebiliriz; tabii ki bu ayrımı yapmak da ayrı bir farkındalık ve bilinç gerektirir. Çünkü bu ayrımı şu an neyle yapacağız, hangi gözlükle? Mevcut bilincimizle.
Mesela ben bazen konuşurum çevremdeki bazı arkadaşlarla. Yanlış bir benliğin yanlış olduğuna onu ikna edemem yani; ama tabii ki onu o kadar legalize ediyor, o kadar meşru argümanlarla savunuyor ki ikna olmuyor. Mesela diyelim ki biri sana sürekli ters laflar söylüyor, öyle söylüyor yani: "Ne biçim insansın, sen hayatta hiçbir şey başaramadın." Bazen karı koca arasında olur. Öbür taraf ne yapar? "Aslında sen kendine bak, sen ne yaptın ki" falan diyelim. Ben derim ki: "Bak, sen niye böyle bir tepki veriyorsun?" "Ama o da böyle dedi." "Peki tamam, öyle dedi, yanlış dedi; peki senin verdiğin tepkinin bir manası, bir faydası var mı?" Bakın dikkat edin, en son insan aslında şunu der: "Ne yapayım, kendimi tutamıyorum." Dediği şey nihayetinde budur aslında; bu aslında çok önemli bir cümledir. Bak, kendini tutabilsen o yanlış benliği zaten tutmayacaksın, bırakıvereceksin onu. Sen yanlışlıkla o bene sahipleniyorsun; o benlik zaten kendini tutma derdinde değil. Yani o benlik "kendimi tutayım" demiyor ki, "buna bir laf yapıştır" diyor, "altta kalma" diyor, "kim ki o" diyor.
Biraz şey yapıyorsunuz, diyorsunuz ki "bak tamam, bu yanlış." Bu sefer onu legalize edecek benlikler ortaya çıkıyor: "Ama o da böyle dememesi lazım." "Tamam, dememesi lazım." "Ama o da beni tahrik ediyor." "Tamam, etmemesi lazım." "Ama o da bunu hak ediyor." Ne oldu? Yine meşrulaştırma meydana geldi: "Bak niye hak ediyor yani, e bunlara ağzının payını vereceksin, hep böyle ses etmezsen tepene biner." Emin misin tepene bineceğini? O tepene binmesin diye, senin tepene binenleri görmüyorsun ama diyorum bazen: ben bir insanın tepeme binmesini bu benliklerin tepeme binmesine tercih ederim. Çünkü o zaman zaman biner tepeme, netice itibariyle de en fazla ne yapacak, bir laf söyleyecek; başka bir şey yok. Ama o benlikler o kadar tepeme biniyorlar ve ben o kadar farkındayım ki, hiç olmazsa onun tepeme bindiğini fark ediyorum. Ama bunların tepeme bindiğini fark etmiyorum. Hangisi daha tehlikeli? O zaman ben gerçek anlamda kimin tepeme biniyor, o sırada ona dikkat etmeliyim, ona karşı uyanık olmalıyım.
Onun için bakın, uyanık insan negatif benliklerine karşı uyanık olan insandır. Gerisi hiçbir insan uyanık değildir. Bazen böyle vardır ya, "adam çok uyanık, çok kurnaz" falan; hiçbiri değildir. Bakın bizim tasavvufi gelenekte ne denir böyle uyanık insanlara? "Nefsinin esiri" denir değil mi? Tasavvuf hiç "bu çok uyanık, bu az uyanık" gibi bir ayrım yapmaz. Biz yapıyoruz onu; "bu çok uyanık, bu az uyanık, bu istese böyle milleti elinde çevirir" deriz bazen, biz bunu maalesef kullanırız. Hâlbuki bir sufi der ki: "Bu nefsinin esiri." O bizim "bak milleti istese parmağında oynatır" dediğiniz kişiye bir sufi şöyle bakar: o, negatif benliklerinin parmağında oynayan bir esirdir. O nazarına bakar, doğrusu da odur.
O zaman işte neye karşı özgürleşeceğiz, neye karşı uyanık olacağız, neye karşı farkındalığımızı koruyacağız, neye kendim diyeceğiz? Gerçek çalışma alanı bulacağız, yoksa uyanık bir ego tarafından manipüle ediliyorsan, o ego da başkalarını manipüle ediyorsa, bu senin uyanıklık içinde olduğunu göstermez; yalancı benlikler yaşıyorsun demektir.
Yani hayat, bu ayrımı yapabilme kabiliyeti kazandığımız zaman gerçek anlamda yaşanabilir. Öncelikle o ayrımı yapmak lazım. Diyelim ki ben bir benlikten emin değilim, yani bunu onaylamalı mıyım, onaylamamalı mıyım, sahiplenmeli miyim, sahiplenmemeli miyim? Benden daha farkında olduğunu düşündüğüm bir insanla bunu danışabilirim. Aslında insanların bu yolda yapması gereken temel şey budur. Yani iyi bir arkadaş grubu, bir sohbet grubu veya gerçekten samimi bir dost, bir arkadaş; aslında temel fonksiyonu budur.
Gerçek bir ilişkinin, arkadaşlık, dostluk, evlilik ilişkisinin de aslında gerçek fonksiyonu budur. Bende tetiklenen bir olumsuz benliği ben olumsuz gibi görmeyebilirim, bana çok normal ve doğal gelebilir. Ama mesela arkadaşım bunu fark edebilir. Hatta bazen dikkat ederseniz şöyle olur: "Ya biliyorum onun yanlış yaptığını ama söyleyemiyorum" deriz değil mi, böyle arkadaşımız hakkında vesaire. Aslında keşke söyleyebilecek bir pozitif ilişkimiz olabilse değil mi? Neden? Çünkü hakikaten görmüyor ama siz onu apaçık görüyorsunuzdur, o negatif benliği. Onun için negatif benliklerle pozitif benlikleri ayırt etmek bir süreç ister.
Ama şunu anlamak lazım: siz bariz bilinen, görünen negatif benlikleri onaylamayın. Neyi onaylayıp onaylamayacağınız hakkında size yaratıcı bir basiret verecektir; bundan emin olabilirsiniz. Çünkü o belirgin negatif benlikleri nötralize ettiğiniz süreç içinde bilinciniz daha berraklaşacaktır, daha farkındalıklı hâle geleceksiniz ve siz daha ince ayrımlar yapmayı öğreneceksiniz.
Kapanış: Hz. Musa Kıssası ve Basiret
Aklımda kalan bir şey var: Hazreti Musa'ya deniyor ki, "yeryüzünün en kötüsünü bana getir." Evet, en kötü varlığı bana getir deniyor. Bir köpek leşine rastlanıyor. Onu sürükleyerek götürürken, ondan bir ders çıkarıp kendine pay çıkarıyor. Yani kişi belirgin, bariz negatif benlikleri üzerinde çalışırsa ve onlara sahiplenmezse, Allah insanda bir farkındalık, yani bir basiret, bir anlayış var eder ve o anlayış bizim için bir ışık olur; biz o ışıkta yürüyebiliriz.
Peki, teşekkür ediyorum.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Geçmiyor --- ---
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.