Değer Vermek ve Nefisle Mücadele

Kısa Özet

Sohbette, kişinin kendi üzerinde çalışmasının "ne yapmalıyım" sorusuyla değil "neye değer veriyorum" sorusuyla başlaması gerektiği anlatılıyor; hayatın merkezine tek ve net bir değer koymanın önemi, bu değerin hayatta fiilen uygulanması ve bu yolda engel çıkaran sahte/psikolojik benliklerin (arzu ve korkuların) fark edilmesi gerektiği vurgulanıyor. Adem ve Havva kıssası, Hz. Musa kıssası ve çeşitli günlük örnekler üzerinden "hak ettiğim", "kıymetimi bilmedi", "eser bırakmalıyım" gibi ego kaynaklı yanlış algıların nasıl tuzağa dönüştüğü anlatılıyor. Sohbet, gerçek değerin Allah katındaki değer olduğu, insanların bilmesinin veya bilmemesinin asli bir şey olmadığı vurgusuyla tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Kişinin kendi üzerinde çalışması "ne yapmalıyım" diye sormakla değil, "neye değer veriyorum" diye sormakla başlar; bu değer hayatın merkezine oturmalı ve tek olmalıdır.
  • İnsanın yeryüzündeki asli değeri mal, mülk, şöhret veya başarı değil, Allah'ın halifesi olmaklıktır; bu değer kimse tarafından verilmez, kimse tarafından da alınamaz.
  • Kişisel güçlükler, insanı kendini bulma yolculuğunda geride bırakan arzu ve korkulardan doğan "sahte/psikolojik benlikler"dir; bunları fark etmeden onlarla mücadele etmek mümkün değildir.

Neye Değer Veriyoruz?

Bir kaç haftadır bir sürecin nasıl başlayacağını, nasıl devam edeceğini değerlendiriyorduk. Çalışmak, yani kişinin kendi üzerinde çalışması, bir şey yapmakla değil önce değer vermekle başlar. Biz çoğunlukla hemen bir şey yapmaya çalışıyoruz. "Ne yapmam lazım?" Evet, ne yapmam lazım? Halbuki temel nokta, "neye değer veriyorum?" İlk sormamız gereken şey budur. Bunu da birkaç hafta konuştuk. Yani kapı önce doğru bir anahtarla açılmalı. Kişi, herhangi bir çalışma noktasında, yani kendi üzerinde çalışma konusunda neye değer verdiğini düşünmekle bu işe başlayabilir. Yoksa "ne yapmamız lazım" diyerek değil.

Ve gerçek anlamda o değerin, kişinin hayatının merkezinde olan bir değer haline gelmesi gerekir. Yoksa kişi birçok şeye değer verebilir ve bu değerler birbirinden zıt olabilir. Mesela ben hem Allah'ın rızasını talep edebilirim, hem de insanların ilgi ve sevgisini talep edebilirim, değil mi? Peki bunlar çatıştığı zaman ne olacak? İki değer birbiriyle zaman zaman örtüşür ama zaman zaman da çatışabilir.

Neye değer veriyorum? Hani İncil'de Hz. İsa'nın bir sözü vardır: "Aynı anda iki efendiye kulluk edemezsiniz" der. Yani hem dünyaya hem Tanrı'ya kulluk edemezsiniz. Aslında burada anlatılan şey nedir? Birbirine zıt olabilen iki değere, siz tek bir hayat içinde aynı ölçüde değer veremezsiniz. Neden? Çünkü bir gün bu ikisi birbiriyle çatışabilecektir. Çatıştığı durumda ne olacaktır? İkisinden birini tercih etmek durumunda kalacaksınız.

O yüzden kişi "benim merkezimde var olan değer nedir?" diye kendisine sormalıdır. Benim varoluşumun, hayatımın merkezine koyduğum veya merkezinde olan değer nedir? Bu değeri belirlediğimiz ölçüde doğru bir noktadan yola başlamış oluruz. Eğer bu noktadan yola başlamıyorsak, ilerlememize çok fazla imkan olmayacaktır. Bir gün, üç gün, beş gün, bir ay yola devam edeceğiz, sonra diğer bir değer önümüze çıkacak. Egomuz bir şeye değer veriyor: "bu da değerli, bu da değerli" diyecek. Mutlaka bir tercih yapmak zorunda kalacaksınız. Eğer o değerler hiyerarşisi bizim içimizde tam oturmazsa, mutlaka önümüze bir ikilem çıkacaktır. Ve aynı anda o iki şeye aynı ölçüde değer vererek tercih yapmamıza da imkan olmadığına göre, mutlaka birinden birini tercih edeceğiz.

Dolayısıyla insan, değer noktasında kendi içinde var olan çelişkileri, ikilemleri fark etmelidir. Ama bunlara karşı açık ve samimi olmalıdır. Tabii ki "Allah'ın rızasından önemlisi var mı" der ama sonra "işte insanlar da beni önemsesin, değer versin, o da beni anlasın" der. Mesela ben hayatımda çok rastladığım bir şeydir, çoğunlukla da ifade ederim: kişi anlaşılamamaktan dert yanar, sonra derim ki "Allah seni anlamıyor mu?" Cevap şu: "Anlıyor ama bana yetmiyor, benim için o yeterli bir şey değil." Anlatabildim mi? Yani Allah'ın anlaması, bizim için gerçek anlamda olması gereken değer noktasında olmamış oluyor.

Bir bilgenin güzel bir sözü vardır: "Allah'ı birinci sıraya koymayanlar, ona hiç yer vermemiş demektir." Allah birinci sıradadır ve ikinci sıra diye bir şey yoktur aslında. Anlatabildim mi? Tabii ki burada "Allah rızası" kavramını alıp onun içini birçok şeyle doldurabilirsiniz. Mesela dürüst olmak, iffetli olmak, hakperest olmak. Diyelim ki ben hakperest olurum ama haksızlık yapan bir insan, benden bazı konularda daha ileriye gidebilir. Belki bir zamana denk geliriz, belki bu zamanda yalan söylemenin, yanlış tutumların prim yaptığı bir dönem oluruz, değil mi? Böyle bir dönem de olabilir, veya zaman zaman öyle ortamların içine de girebiliriz. Peki ben orada ne yapacağım? Orada eğer asli ve merkezi bir değerim yoksa, orada bir ikilem yaşayacağım.

O yüzden insanın kendi üzerinde çalışması, yapmakla değil değer vermekle olur. Neye değer veriyorum? Benim için hayatta temel, asli, merkezi, hakiki değer nedir? Bu değeri tam tespit ettiğimizde, o zaman çalışma ilerleyebilir; doğru bir yerden çalışmaya başlamışız demektir. Ve burada şunu anlamalıyız ki, bu noktada bir ikilik kabul edilemez. Hep hatırlattığımız o peygamberimizin Ebu Süfyan'a verdiği cevap nedir aslında? "Başka bir değer kabul etmiyorum." Başka bir değeri ikinci sıraya dahi koymuyorum demektir aslında o. "Bir elime ayı, bir elime güneşi de versem, benim için bu hakikatten daha değerli bir şey yoktur" demiş oluyor aslında. Orada net, kesin, açık bir ifade var. Ama bakın, bu peygamberin kendine söylediği bir şey aslında, yoksa başkalarına söylediği bir şey değil. Biz bunu kendimize soracağız. Bu noktada netlik kazandığımız zaman, o zaman yola koyulabiliriz. O zaman hayat bize daha normal, daha doğal, daha yaşanabilir gelmeye başlar. Ama birden çok değerimiz varsa, hayat bizi o değerler arasında götürüp getirecektir. O yüzden ihlaslı olmak, yani bir insanın bir şeyde net, saf, duru, katışıksız olması aslında bütün her şeyde olması gereken şey budur.

Değeri Kendi Üzerimizde Uygulamak

Ne dedik ikinci olarak? Çalışmanın, kişinin kendi üzerinde çalışmasının gereğini kendi üzerinde uygulaması. Mesela "bu çok doğru, tamam değer verdik, evet hakikaten de en değerli bu" dedik; ondan sonra kişinin bunu kendi üzerinde uygulaması gerekir. Kur'an'ın hangi ayetini hatırlamıyorum, Ankebut suresi olabilir: "İnsanlar, 'inandık' demekle bırakılacaklarını ve bir kısım şeylere muhatap kılınmayacaklarını mı zannediyorlar?" Bu hayat böyle bir hayat değil. Yani mutlaka bir şeyi kabul ediyorsanız, hayatın o konuda sizi bir şeylerle karşılaştıracağını da doğal olarak kabul etmelisiniz. Ama bu doğal bir şey; size özel, size kasıtlı bir şey değil. Hayatın doğası bunu gerektiriyor.

Aslında bu şu demek: Hayat, bize tercihlerimiz üzerinden neye değer verdiğimizi gösterir. Neye değer veriyorsam tercihim o noktada gelişiyor. Bu hayatın doğal bir şeyidir. Ve sürekli "hangi konuda hassassam o konuda imtihan ediliyorum" gibi bir şey söz konusu değil; kendimize özel bir değer atfetmememiz lazım. Bu da insan egosunun garip bir şeyidir. Hayır, doğal olarak böyle oluyor, hayatın doğal süreci içinde böyle oluyor. Ben soğuk bir günde üstümü başımı güzel giyinmezsem, mutlaka üşüyeceğim; "tam da giyinmediğim zaman denk geldi bana bu soğuklar, bana kasıtlı mı" dememize gerek yok.

İnsan, erinceye kadar hayatın herhangi bir alanında kendisine özel ve kasıtla davranıldığını düşünmemelidir. Böyle bir algıyı taşımamalıdır. Çünkü bu, bir süre sonra aldatıcı bir ego oluşmasına sebep olur. Ve böyle bir şey de söz konusu değildir. Hayat hepimizi doğal olarak sınar diyelim; aslında buradaki "sınama" kavramı da gereksiz bir şey. Hayat bizi olumlu olumsuz birçok şeyle muhatap kılar, yani bunlarla karşılaşırız. Hayat bir karşılaşma sahnesidir. Ve bu karşılaşma bize bir tercih etme durumu getirir. Tercih etmemizin temelinde yatan, değerdir. Neye değer veriyorsak, tercihimiz ona göre şekillenecektir. Dolayısıyla değer verdiğimiz şeyi kendimize uygulamak durumundayız.

Kişisel Güçlüklerin Farkında Olmak

Üçüncü nokta nedir demiştik? Kişisel güçlüklerin farkında olmalıyız. İnsan bu süreçte kişisel güçlüklerin farkında olmalı. Bu şu demektir: bizim içimizde, gerçek anlamda kendimizi bulmaya, gerçek anlamda ne olduğumuzu anlamaya, kavramaya, bilmeye, fark etmeye dair engelleyici unsurlar vardır.

Yaratılış düzeyi veya yaratılış süreci dikkate alındığında şu görülecektir: Yaratılış, "yeryüzünde bir halife yaratacağım" sözüyle başlar, değil mi? İnsanın yaratılışını Allah Kur'an'da öyle anlatır: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım." Aslında bu nedir? Bu bir değere vurgudur. Yani insan, yeryüzünde bir halife olmaklık değerine sahiptir. Asli ve hakiki değeri budur. Bu da şu demektir: insan, yeryüzünde ilahi nitelikleri ortaya koyabilecek, o niteliklerle yaşayabilecek bir varlıktır. Ve değeri de budur. Yani insanın değeri, mal, mülk, sahip olduğu şöhret, kazandığı para, iyi bir eş, çoluk çocuk; hiçbiri değildir. Allah diyor mu ki "ben yeryüzünde zenginler yaratacağım, birbirini anlayan insanlar yaratacağım, başarılı insanlar yaratacağım"? Hiçbiri böyle bir şey yok. Diyor ki "yeryüzünde bir halife yaratacağım." Yani değer nedir? İlahi nitelikleri yeryüzünde kendi düzeyinde sergileyebilen, yaşayabilen bir varlık olmak; deyim yerindeyse görüldüğünde Allah'ı hatırlatan, veya Allah'ı hatırladığımızda onu hatırladığımız biri olmak.

Hatta iki hadis olduğunu bir arkadaş nakletmişti; ben birini biliyordum, öbürünü bilmiyordum. "Gerçek mümin, görüldüğünde Allah'ı hatırlatandır" şeklinde bir hadis var. Bir başka hadis de varmış: "Allah'ı hatırladığında aklına gelen insan, o da hakiki bir mümindir." Yani onu gördüğünde Allah'ı, Allah'ı hatırladığında onu hatırlarsın. İşte asli değer budur.

Sonra Allah, cennette Adem ve Havva ile sembolize edilen bir varoluş düzeyini anlatıyor. Yani "tamam, böyle bir değere inanıyorsunuz da bu gerçekten hayatta uygulanması gereken bir şey, hayatta yansıması olması gereken bir şey" diyor. O da ne ile anlatılıyor? Cennet ile anlatılıyor. Orada Adem ve Havva ile sembolize edilen insanoğlu neyi yaşıyor? Allah'ın halifesi olmaklığı yaşıyor aslında orada. Orada Allah'ın halifesi olmaklık ne şekilde kendini gösteriyor? "Siz bir mutsuzluk, bir acı, bir susuzluk yaşamayacaksınız, ama şu ağaca da yaklaşmayın" diyor. Fakat ne oluyor? Üçüncü adımı da görüyoruz biz. Nedir o? Kişisel güçlüklerin farkına varmak.

Orada Adem ve Havva'nın, yeryüzünde halife olmaklığı gerçekleştirirken bir kısım güçlükleri var. Nedir o güçlükler? Şeytanın gördüğü güçlükler. Şeytan onları görüyor; tabii orada Adem'in de görmesi gerekiyor. Nedir o güçlükler? Arzu ve korkular. Her arzu ve korku bir güçlük oluşturur. O, kişinin hem kendini bulma yolculuğunda güçlük oluşturur, hem kendini bulduğunda kendini koruma noktasında güçlük oluşturabilir. Şeytan da orada o güçlüklere vurgu yapıyor. Diyor ki "siz bir melek gibi olmayacaksınız, siz ebedi bir mülke sahip olamayacaksınız" ve bunun gibi. Yani orada Adem, yani insanoğlu, Adem ile Havva'da bir kısım arzu ve korkular, potansiyel arzu ve korkular tetikleniyor. Biz o safhaları çok şükür geçtik; bizde arzu ve korkular had safhada, mebzul miktarda var. Anlatabildim mi?

Orada anlatılan şey ne ama? Doğru, iyi ve güzel olan bir yolculukta engelleyici unsurlar vardır. Aslında Adem kıssasında anlatılan, şeytanın Adem'e yaklaşması, onu bazı şeylerle muhatap kılması, neye işaret ediyor? Bir kısım, o yolculuğun, o halife olmanın, fıtratını korumanın potansiyel engelleyici unsurları vardır. Bunun farkında olacaksın. Bunlar nedir dedik? Temelde arzu ve korkular. İnsan ne kadar çok arzu ve korku taşıyorsa, kendini bulma yolculuğunda o kadar geri kalır. Arzu ve korkularınız ne kadar azsa, o kadar iyi yol alabilirsiniz.

İşte ilgi görme ihtiyacı, sevilme ihtiyacı, onaylanma ihtiyacı, değerli olma ihtiyacı, başarma ihtiyacı, önemsenme ihtiyacı, güçlü olma ihtiyacı, kendini ortaya koyma ihtiyacı. Değil mi? Birçok ihtiyaç sıralayabiliriz. Bunun bir başka yüzü korkular; birçok korku var. O zaman kişi neye yöneliyor? Arzularını gerçekleştirmeye, korkularından kendini korumaya. Peki nerede kaldı kendini bulmak? O ikinci plana düştü artık. "Ona sonra geliriz" demeye başlarız. "Bir insan bulayım da beni sevsin, beni anlasın", veya "bir evleneyim, çocuğum olsun, sonra bakarız, kendimizi buluruz, sıkıntı yok", veya "hayatta kendimi mutlu hissedeceğim bir şey başarmalıyım." Dikkat edin, egoda ne kadar güçlü bir tahribat yapar insanda böyle sürekli bir hedefe kilitlenmek. O hedefe ulaşamayınca ego geri dönüp sizi tokatlıyor: "niye yapamadın, başarısızsın, beceriksizsin." Artık sizin için "kendini bulmakmış, kendini bilmekmiş, yeryüzünde halife olmakmış" bunların hepsi hak getire artık, hepsi bir yerde kaldı. Neden? Çünkü ego bizi arzu ve korkunun ikileminin içine düşürdü. O ikileme düştüğümüzde artık biz kendi öz varoluşumuzun ne farkındalığı ne de onun arayışı içinde oluruz.

Hani anlatılır ya, eski Yunan'da Delfi Tapınağı'nın başında "kendini bil" yazıyor. Bizim İslami geleneğimizde de "kendini bil, nefsini bil" yazıyor. Şimdi insanlara deseniz "kendini bilmek önemli bir değerdir, kendini bilmek her şeyden önemlidir", insanların zihninde uyanacak ilk şey şu olur: "Bu adam ne anlatıyor, hangi çağda yaşıyor?" Değil mi? Veya en hafifiyle "doğru ama daha birçok şey var" derler. Böyle şeyleri konuşuruz, on beş yirmi dakika sonra insanlar arzuları ve korkularının içine gömülür; bütün her şey ona döner. Bu nedir aslında? Kişisel güçlüklerin farkına varmayıp onların tuzağına düşmek. Anlatabildim mi? O güçlüklerin farkına varmıyoruz; farkına varmadığımız için bir anda onların içine hapsoluyoruz. Halbuki demeliyiz ki "evet, egom, psikolojik benliğim şunu isteyebilir, bunu arzu edebilir, bundan korkabilir; ama bunlar çok asli şeyler değil, olmasa da olur." Bunu diyemezseniz, herhangi bir güçlük sizi kendi hapishanesine hapsedecektir. Bir bakacaksınız, hayatınızın temel döngüsü belli bazı korku ve arzuların çerçevesinde dönüyor. Anlatabildim mi? Belli sınırların içinde hapsolmuşsunuz ve egonuz sürekli size onu pompalıyor. İşte o Adem kıssasında anlatılan şey, şeytanın insanoğlunu arzu ve korku ikilemine sokması, ve o arzu-korku ikilemi üzerinden hayatı yaşatmasıdır.

Ağaca Doğru Yaklaşmak

Oradaki ağaç yasak bir ağaç değildi, dikkatle yaklaşılması gereken bir ağaçtı. Bunu hep vurguluyorum, bu dünya hayatının algılanmasıyla ilgili çok önemli bir şeydir. Dünya hayatında insanın herhangi bir şeyden kaçması söz konusu değildir; doğru yaklaşması söz konusudur. Yani hayata arzu ve korku üzerinden yaklaşmaması önemlidir. Hayata eğer arzu ve korku üzerinden yaklaşırsanız, hayat sizi çok yıpratır. Hani Bediüzzaman'ın ifadesiyle, "bir üzüm yedirir, yüz tokat vurur." Bir çocuğunuz olur, çok sevinirsiniz; onu adam etmek için yirmi sene uğraşırsınız. Anlatabildim mi? Bir sevgiliniz, eşiniz olur, üç ay mutlu yaşarsınız, otuz sene ufak ufak didişirsiniz. Hayat böyle bir şeydir. Onun için hayatı hangi gözle yaşadığımız burada temel noktadır.

Orada da insanoğluna tavsiye edilen şey, o ağaca psikolojik benliğin arzu ve korkuları üzerinden yaklaşmayın, olmuştur. "Evleniyorsun, mutlu mu olacağım?" Ne bileyim, mutlu da olabilirsin, mutsuz da olabilirsin, fark etmez. Hani Sokrates'in deyimiyle, "mutlu olursanız mutlu olursunuz, mutsuz olursanız filozof olursunuz." Yani bu hayatın asli bir şeyi değil ki. "O zaman niye evleniyoruz hocam?" Bir deneyeyim. Deneyim. Ama ego diyor ki "mutlu olmak için evleniyorum." O zaman evlenme kardeşim, öyle bir şey yok; bir arzu ve korku üzerinden hayatı yaşamayacaksınız. Bir deneyim, bakalım ne yaşayacağız. Hayat budur. Sabah kalkarsın, bakalım ne yaşayacağız. "Mutlu olmam lazım." Hayır. "Mutsuz olmamam lazım." Hayır. Hayat bir akıştır, bir deneyimdir.

Zaten özümüzün farkına varsak, o ilahi ruhsal özün farkına varsak, zaten bunun böyle olduğunu net olarak anlayacağız. Yani benim bu anlattıklarım, ruhsal özümüzün farkında olmadığımız için hatırlatmak durumunda olduğumuz şeyler. Ruhsal öz fark edildiğinde hayata böyle bakar. Ruhsal öz hiçbir zaman hayata mutluluk veya mutsuzluk üzerinden bakmaz, çünkü onun öyle bir derdi yoktur.

Bir çocuk kümesi düşünün, üç beş çocuk; oyuncakları vardır, şuyu vardır, buyu vardır. Ama yetişkin için onların bir anlamı var mı? Biri der "ben ev yaptım", öbürü der "ben kale yaptım", öbürü der "ben anne olacağım, sen baba ol, sen de çocuk ol." Yetişkin için bir şey var mı? O sadece onları seyreder, onlara şahit olur. Uzakdoğu geleneğinde bir ağaçta iki kuş sembolizmi vardır. Kuşlardan birisi çiftleşir, yumurtlar, yumurta olduğunda kuluçkaya yatar, belli bir süre sonra yumurtadan yavru çıkar, ona bakar, eşi onu besler; işte şunu yapar bunu yapar. Der ki o ağaçtaki bir kuş böyle yaşar. Öbür kuş bütün bunlara şahit olur, o hiçbir şey yapmaz, o şahittir.

Bakın, psikolojik benliğimiz kendi çerçevesi içinde yaşar. Ama ruhsal özümüz sadece bir şahitlik ve farkındalıkla yaşar. Bunu anlamanın bize kazandıracağı temel şey, mutsuz olduğunda ve korktuğunda kimin korktuğunu kendine sormandır. Korkan kim? Veya arzu eden kim? Bu hangi ben? Bunu kendine sormalı. Bu gerçek ben mi, psikolojik ben mi? Bu psikolojik bendir; onun sesini dinleyebilirsiniz ama onunla özdeşleşirseniz, o an siz kendinizi unuttunuz demektir.

İşte o noktada aslında hayatın doğru deneyimlenmesi, Kur'an'daki Adem ve Havva'nın cennette olması, ama aynı zamanda o ağaca yaklaşma eğilimiyle bize anlatılıyor. Biz ağaca sürekli yanlış yaklaşıyoruz. Mesela insanlarla iletişimimizde neye bakıyoruz? "Beni anlayacaklar mı?" Bir dene, bir deneyim yaşa bu kadar. Anlama arzusu veya anlaşılamama korkusu duyma. Sevilme arzusu ve sevilmeme korkusu duymadan insanlarla iletişim içinde olmak ne kadar özgürleştirici bir şey. Kabullenilme veya reddedilme korkusu duymadan insanlarla muhatap olmak ne kadar özgürleştirici bir şey. Bu özgürlük ne zaman tam olarak yakalanır? Kişi kendi içindeki bu arzu ve korku odaklı benlikleri fark ettiği zaman. Onları nötralize edin; bakacaksınız hayat ne güzel. Bakacaksınız hayatta "kimse beni anlamadı." Ben kendi adıma söyleyeyim: ben hayatımda hiçbir zaman herhangi bir derdimi kimseye anlatmış değilim. Hayatımda böyle bir şey vuku bulmadı. Ama bundan dolayı hiçbir rahatsızlık duymadım, öyle bir arzu da hissetmedim. "Acaba beni kim anlar, kime derdimi anlatsam" duymadım. "Anlatma ihtiyacı vermiyor musunuz hocam?" Duymadım, evet duymuyorum. "Nasıl bir şey o, güzel bir şey; nasıl başardınız öyle bir şey hocam?" Onu kimin arzu ettiğini anladım. Çok küçük yaşta anladım; anlaşılmayı arzu eden, anlaşılmamaktan rahatsız olan, anlaşılmadığında kendini eksik hisseden benim olmadığımı anladım.

Sosyal bir insan değilsin, sende sosyal olmaya çalışan bir benlik var. Yani hiçbir şekilde onu reddetmeyeceğim demiyorum; o sosyal olan benliğin önünde pozitif bir imkan olduğunda onu kullan, ama olmadığında bundan dolayı herhangi bir eksiklik veya yetersizlik duymazsın. Çünkü o bizim efendimiz değildir. İçimizde olur bazı benlikler, der ki "biri beni anlasa iyi olur." Sen de dersin ki "bir deneyim, hayatın deneyimi içinde öyle birine denk gelirsen anlatırsın; anlattın da anlamadıysa da sıkıntı yok, o da bir deneyim, ben sıkıntı etmiyorum." Bu kadar. Ama arkadan bir benlik der ki "ama olsa iyi olur." Doğru hocam, mesela paylaşma ihtiyacı duydun, gerçek ama anlaşılma derdim yok. Gerçekten olmadığı zaman işte özgürüz, o konuda özgürüz demektir.

Eğer bir şeyin arzusunu duyuyor ve o arzumuz gerçekleşmediğinde mahrumiyet hissediyorsak, orada tanımlamamız gereken şey şudur: bu kimdir? Bu mahrumiyeti hisseden kimdir? Tabii herkes alışmış: "ben." İşte bütün sahtelik burada başlıyor. Bütün aydınlanma da buradan başlar, sahteliğin devamı da buradan başlar. O sen değilsin. Onun için bütün psikoloji kitapları problemlidir bu anlamda; derler ki "anlaşılmak istiyorum." Kim? Ben. "İnsan anlaşılmak ister." Baştan yanlış. O zaman şu soruyu sorarız: Allah'ın halife olarak yarattığı varlık anlaşılmak ister mi? Adem ve Havva cennetteyken anlaşılmak istiyorlar mıydı? Hangi düzeyde anlaşılma ihtiyacı ortaya çıktı? Eğer o düzeyi doğru anlarsak, tanımlarsak, o zaman problem ortadan kalkar; onun ben olmadığımı da anlarım. Ben olmadığımı anladığımda, onun benim üzerimdeki etkisi ortadan kalkar.

Sahte Benlikler ve İçteki Savaş

Biz sahte benliklerin baskısı altındayız ki, emin olun, eğer fark etseydiniz bir saniye dahi o sahte benlikleri kabul etmeyecektiniz. Ama biz bugün onların çoğunu fark etmiyoruz. Bakın, bir insan mutsuz mutsuz geziyor; niye? Çünkü içeride mutsuz mutsuz gezinen bir benlik var, o da onun maskesini takmış geziyor. Sonra bir başka benlik geliyor, "zaten seni kim anladı ki" diyor. Başlıyoruz anne babadan, yaşadığımız dünyadan, çocukluğumuzdan filan. Biri birine el veriyor, biri birine bayrak veriyor o benlikler; birçok sahte benliğin arasında dolanmaya başlıyoruz ve hepsine "ben" diyoruz.

Hani hep böyle cemaat olmak arzu eder insanlar; önce içeride bir cemaat üretmek lazım, gerçek bir cemaat. Tabii o cemaatin de gerçek bir imamı olması lazım. Biz daha içeride o birliği oluşturmadan "böyle bir cemaat yapalım, cemaatle namaz kılalım" desek de insanlar hiçbir zaman gerçek anlamda cemaatle namaz kılamazlar. Ne zamana kadar? Kendilerini bilinceye kadar kılamazlar. Görünürdeki cemaat, gerçekte birbirinden ayrı varlıkların bir aradalığıdır. O yüzden içeride birlik olmadan dışarıda bir birlik inşa etmek mümkün değildir. Şimdi biz bakacağız içeride ne var; içeride, her biri tetiklendiğinde "ben" diyen bir egolar topluluğu var. O yüzden insanın, kendisine "ben" deyip sanki içeride tek bir ben varmış zannını da bir kenara bırakması gerekir. Henüz daha o birliğe ulaşmış değiliz. O yüzden hem kendimizi bazen aldatıyoruz, hem çevremizdekileri farkına varmadan aldatıyoruz.

Mesela diyoruz ki "ben merhametli bir insanım." Birisi sana ufak bir yanlış yapmış; nefret ediyorsun ondan, hayati bir konu değil, namus değil, ölüm kalım değil, ama diyorsun "bana çok ters davrandı, yardım etmesi gereken yerde etmedi, ben de onu yok saydım." Hani sen merhametliydin, ne oldu? İşte o, başka bir benlik. Birisi sizin bir damarınızı tahrik etti, o anda öfkelendiniz, gerildiniz, ters tepki verdiniz. Yirmi dakika sonra kendi içinizde şöyle bir şey olur: "o kadar da ters cevap vermeme gerek yoktu." Peki ters cevap veren kim? Yirmi dakika sonra "niye böyle bir cevap verdim" diyen kim? Hepsi benim değil mi aslında? Yani hepsine "ben" diyorum.

Peki böyle bir kaostan kurtulabilir mi insan, böyle bir şey mümkün müdür? İşte böyle bir şey mümkündür; bu da kişinin kendi içinde temizlik yapmasına bağlıdır. Bazen on dakika evvel söylediğimiz, hissettiğimiz, duyduğumuz, yaptığımız bir şeyi, on dakika sonra bir başka düşünce, duygu ve davranış tarzı reddeder. Bunların hepsi nerede oluşuyor? Hepsi içeride. Bir bakarsınız "ben hayatta hiçbir şey beceremem" diyen bir benlik; bir saat sonra "öyle de değil aslında, çaba gösterirsem yapabilirim." Aslında bu neyi gösteriyor? İçeride bir "ben" yok, yüzlerce "ben" var. İşte kişisel güçlük budur; insanın kendini bulma yolculuğundaki kişisel güçlüğü budur. Nedir? Psikolojik mekanizmamızda birçok benlik var. Eski bazı filmlerde olurdu, bir çiftlikte hayvanlar karışmış; neyle ayırt edilir? Eğer damgaları varsa, ayırt edilir; veya kulaklarında bir işaret varsa onunla ayırt edilir. İşte bizim de yapmamız gereken şey odur: psikolojik benliğimizdeki hangi benlikler bizimdir, hangi benlikler yabancı olduğu halde bizim psikolojik ülkemizi istila etmişlerdir; bunu ayırt etmek durumundayız. Bunu ayırt ettiğimiz an, o güçlükler ortadan kalkar.

Mesela diyelim ki "hoşgörülü olmak lazım" dediniz, bunu da kabul ettiniz, içinizde de bir benlik bunu onayladı: insanların hatalarına karşı biraz hoşgörülü olmak lazım, değil mi? Sonra bir bakarsınız eşiniz, arkadaşınız, dostunuz ters bir laf söyler; o hoşgörülü olmak diyen benlikle onu karşılamıyorsunuz, başka bir benlik devreye giriyor, hemen tepki veriyor. Peki nerede kaldı o hoşgörülü benlik? O başka bir yerde, şu an uyuyor, şu an ondan bir eser yok. O da mı psikolojik benlik? Evet, hepsi psikolojik benlik; fakat iyileri var, kötüleri var. Psikolojik benliklerin hepsi kötü değil, iyi psikolojik benlikler var, kötü psikolojik benlikler var. Bize sorun çıkartanlar kötü psikolojik benlikler. Eğer onları teşhis edemezseniz, onların üzerinde çalışamadığınız gibi, onlar sizin üzerinizde çalışırlar ve onlar sizi yoldan alıkoyarlar.

İnsanların zorlandıkları nokta temelde budur. Herkes başta bir şeye değer veriyor, elinden geldiğince gayret etmeye de çalışıyor, fakat sürekli bir fiyasko, sürekli bir eskiye dönme oluyor. Neden? Çünkü bize güçlük çıkaran o benlikleri görmüyoruz; onları görmediğimiz sürece de onların üzerinde çalışmıyoruz. Birincisi, onları tanımalıyız; onları teşhis edebilecek bir uyanıklığa sahip olmalıyız. Yani şu anda bana güçlük çıkaran, yanlış duygu, düşünce, davranış tarzının nedeni olan benlik nasıl bir benliktir? Bu benim sahipleneceğim bir benlik midir, sahiplenmeyeceğim bir benlik midir? Ve bunlar çok uyanıktır; hemen şunu yaparlar: "şimdi onun üzerinde çalışırsın, ben sana sonra anlatırım kim olduğumu; önce sen dışarıdaki tehlikeyle uğraş." O zaman ne olur? "Tamam, bak içeride bir şey lazım, tabii ki ben de onaylıyorum, sana iyi bir şey demiyorum, ama dışarıda o kadar çok tehlike, problem var ki sonra uğraşırsın."

Peki bakın, peygamber niye "küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz" diye bir söz kullanmış, hem de hangi savaşın ardından? Bu savaşın ardından, en fazla zayiat verilen, düşmanın en sert ve güçlü şekilde geldiği ve Müslümanları etkilediği bir savaştan sonra. Müslümanlar o yüzden şaşırıyor, diyorlar ki "bundan daha büyük ne olabilir? Neredeyse peygamber yaralanıp ölüyordu, yetmiş şehit verilmiş." Ama diyor ki "bu küçük bir savaştır." Peki büyük savaş nedir? İçindeki savaştır. Bakın burada "kendinle savaş" ne aslında biliyor musunuz? Gerçekten kendiniz olmayan ama size kendinizmiş gibi görünen benliklerle savaş.

Şimdi biz tasavvufu böyle almışız, yürümüş; bu çok tehlikeli bir şey aslında. Tehlikeli derken, yani problematik bir şey; içeriğinin analizini yapmadığımız için problemli bir şey. Diyor ki "kendinle savaş." Ne? Kendim kendimle mi savaşacağım? Bir şey açıklanmadığında ya karmaşaya sebep olur, ya da bir süre sonra bizim için ağzımızda bir sakız haline gelir. "Kendinle savaş", gerçekte kendin olmayan ama sana kendinmiş gibi kendisini lanse eden, öncelikle psikolojik negatif benliklerle savaştır. Yani mesela "kimse bana haksızlık yapamaz" diyen benlik. "Ben saygı görmeyi hak ediyorum" diyen benlik. "Ben insanlara samimi davranıyorum, samimiyet görmeyi de hak ediyorum" diyen benlik. Bunların yumuşaklarından başladım size, böyle kötülerini söylemiyorum, onları siz zaten biliyorsunuz. Ama bakın bunlar ne kadar kabul edilebilir görünüyor: "ben insanlara karşı samimi davranıyorum, insanlar da bana öyle davransın." "Ben kaynanama çok iyi davranıyorum, ama kaynanam bana çok ters davranıyor, beni hiçbir zaman gelini olarak kabul etmedi." E etmesin, ne olacak? Olmuyor. Şimdi bir ömür boyu bir insan bu benlikle vakit geçirebilir, değil mi? Boş, tamamen saçma sapan bir benlikle ömrünüzün önemli bir kısmı heba olabilir. Ama ne kadar masum bir benlik, masum gözüken bir benlik.

Veya birisi arkanızdan, aleyhinizden kötü konuşur; nasıl konuşur, işte öyle konuşur. Ama konuşmasın; seni ne ilgilendiriyor ki? Doğruysa payını alırsın, yanlışsa o kişiye ait. Birisi doğrunun ne olduğunu öğrenmek istiyorsa sen de ifade edersin, bir problem yok. Ama bir benlik der ki "öyle olmamalı." Bakın neyle meşgul ediyor bu benlikler bizi? Alt düzeydeki olgularla meşgul ediyor. "Hak ettiğim yere gelemedim" ne demek? Senin hak ettiğin bir yer var, o da Allah'ın halifesi olmak; o hak ettiğin yerden de seni kimse indiremez, kimse de çıkaramaz. Hiçbir sınav, hiçbir mülakat seni oraya getiremez; hiçbir mağduriyet de seni o hak ettiğin, yeryüzünde Allah'ın halifesi olmaklıktan indiremez.

O zaman, bakın en tehlikeli cümledir bu: "hak ettiğim, hak ettiğim." En tehlikeli cümlelerden biri. Ama ne kadar masum değil mi? Hele hele arkası güçlüyse çok tehlikeli bir şey, ama çok kolay tuzağına düşülebilecek bir şey. "Hak ettiğim saygı, hak ettiğim ilgi, hak ettiğim makam, hak ettiğim görev, hak ettiğim değer." Hepsi yanlış, hepsi saçma şeylerdir; böyle bir şey yoktur. Ama şimdi bunu kabul etmek için de bunu reddeden benliklerle yüzleşmeniz lazım. Şimdi ben böyle diyorum, ben kendime bunu kendimce kabul ettirmişim; size de aktarıyorum, sizin de kabul edeceğinizi hemen düşünmüyorum. Kabul etmek çok kolay değildir böyle şeyleri.

"Hak Ettiğim" Tuzağı ve Zamanın Sahipliği

Gerçekten bunu kabul ettiğinizde, mesela benim hak ettiğim bir şey yoktur; sadece elimden gelen, yaptığım doğru, iyi ve güzel şeyler vardır. Bazen bunlar hayatın içinde karşılık bulur, bazen de bulmaz. Bu kadar. Yoksa "hak ettim, hak etmedim" diye bir şey yoktur. Ben şahsen bunu kendime kabul ettirdiğim için hayatımda hiçbir zaman böyle bir cümleyi kullanmamaya başladım, kullanmaz oldum. Ama bunu gerçekten kabul etmek, gerçekten anlamak bir süreçtir. Bunu anladığımda artık böyle bir benlik bana engel olmuyor.

Ben çok hayatımda olur işte, mesela "İsmail abi, İsmail hocam, siz çok şeyleri hak ediyorsunuz" derler. "Yok" derim, "ben hiçbir şey hak etmiyorum." Veya denir ki "zamanınızı aldık." "Yok" derim, "benim bir zamanım yok, zaman Allah'a ait." Bakın ne çok şey egomuz tarafından yanlış algılanıyor değil mi? "Benim zamanım." Yok, benim bir zamanım yok, senin de yok, kimsenin yok. Zaman Allah'a aittir; o zamanı doğru kullanabiliriz, yanlış kullanabiliriz. Yoksa benim ne zamanım olacak? Ama "benim zamanım var, benim zamanım da çok kıymetlidir" diye bir başlarım, ondan sonra tuzağa düşerim. Ama bakın ne kadar masum, değil mi? "Benim zamanım." Böyle bir şey yok. Ama ego öyle bir sarmalın içine sizi sokar ki bir anda onlarla uğraşır hale gelirsiniz. Sonra da "şu insanlar benim zamanımı öldürdü, mahvettiler, yiyip bitirdiler" dersiniz. Al sana bir uğraş alanı: doldur, boşalt; doldur, boşalt. Ömrünü bununla harcayabilir bir insan, değil mi? "Hak ettiği şeyi bulamamak"; ailede, eşinde, arkadaşında, iş hayatında, her yerde.

Dolayısıyla kişisel güçlüklerin farkına varmak ne demek? Bir daha açıyorum: psikolojik benliğimizde sahte olan, gerçek olmayan, yanlış algılanmış duygular ve eylem tarzları vardır. Bu güçlükleri ya görürüz ve onların bizi engellemesine karşı uyanık oluruz, ya da ikide bir onların tuzağına düşeriz. Mesela işte tam böyle yola girmiştim, biri hakkımda kötü konuştu, tak diye bütün sistem alt üst olur. Tam böyle "ne güzel işte böyle manevi, tasavvuf ne güzel gidiyordum" derken, eşinden dostundan arkadaşından, oradan buradan bir olumsuz tutum oldu; ne oldu? İşte böyle mahvolduk, öfkelendik, kırıldık, üzüldük, haksızlığa uğradığımızı hissettik. Bir sürü hikaye. İşte bütün hikayenin temeli bu: size güçlük çıkaracak olan benliklerin farkına varmalısınız.

Onun için peygamber uyarıyor: asıl içeride bir savaş oluyor. Geçende Hz. Musa ile ilgili bir bahiste, Hz. Musa'ya yerleşmesi için gösterilen bir bölge var, fakat o bölgede düşmanlar var, düşmanlarla mücadele etmek lazım. Hz. Musa'nın beraberinde gelen kavmi der ki: "Sen ve Rabbin gidin, savaşın; biz burada oturuyoruz." Bu bana şeyi hatırlattı, kendi içimizdeki bir şeyi. Şimdi bizim içimizde bir Musa oluşabiliyor. Klasik hikayeyi böyle açalım: işte Hz. Musa Mısır'da, ve kavmi Mısır'da tutsak olarak, esir olarak, veya diyelim ki haksızlığa uğratılarak yaşıyorlar; çalışıyorlar ama emeklerinin karşılığını almıyorlar. Bir esaret var, o esaretten bir kurtuluş var, değil mi, bir çıkış var ve vaat edilen topraklar var. Tabii o vaat edilen topraklarda ise bir kısım düşmanlar, bir kısım kötü insanlar var.

Şimdi biz de öyleyiz; bir Musa'yı oluşturuyoruz, diyoruz ki "bu esaretten kurtulmak lazım." Değil mi? Bir kısım benlikler de takılıyorlar arkamızdan: "doğru" diyorlar, "hakikaten kurtulmak lazım." Kurtulmak lazım da, savaşman gereken bir kısım negatif benlikler var; sen savaşmadan hemen oturmak istiyorsun, bu mümkün değil. Böyle bir şey mümkün değil. Böyle tasavvuf sohbetlerine katılıp, böyle bir boyun eğip, böyle tatlı tatlı geçiştirerek tasavvuf olmaz arkadaşlar; böyle bir şeye imkan yok. Tasavvuf savaştır; kendinle, kendin olmayan arasındaki bir savaştır. Ama tatlı bir savaştır. Orada bir kan yoktur, kılıç yoktur, silah yoktur; orada bir bilinç ve farkındalık savaşı vardır. Kendinle, kendin olmayan arasında bir savaştır.

Orada ne diyorlar bu pozitif ama zayıf olan benlikler? Musa'ya "sen ve Rabbin git savaş, biz burada oturuyoruz" diyorlar. O yüzden de kırk yıl Sina çölünde dolanıyorlar, kendilerine gösterilen coğrafyaya giremiyorlar; giremezler de. Anlatabildim mi? Bir sonuca ulaşmak için savaş kaçınılmazdır. İşte bu, içimizdeki savaştır; peygamberin tavsiye ettiği ve önemle vurguladığı savaştır. Bunu göze almadan yol almak mümkün değildir, bunun üzerinde çalışmadan ilerlemek söz konusu değildir. Ve bu savaş, eğer farkında olursak, çok tatlı bir savaştır. Gerçekten mukaddes bir arza sahip oluruz. O arz nedir? Nefsimizdir. Ve o nefis ne hale gelir? Mukaddes hale gelir; yani her türlü yanlıştan temizlenmiş bir nefse sahip oluruz. Yoksa sürekli ikide bir "çok mutluyum", "ne oldu, şu oldu", sonra iki gün sonra "mutsuzum." Anlatabildim mi? Sürekli o ikilemlerin içinde yaşarız; hiçbir zaman Darüsselam'a ulaşamayız.

Onun için, böyle dıştaki Kudüs'le uğraştığınız kadar, ondan daha fazla içteki Kudüs'le uğraşmak lazım. Yani sizin iç dünyanız Darüsselam olmuş mu? Gerçekten bir selam yurduna dönmüş mü? Mesela birisi size hakaret ederken sakin sakin dinleyebiliyor musunuz? İçiniz huzurlu mu? Birileri sizi yok sayarken, kendi varoluşunuzda herhangi bir eksiklik hissetmeme idrakine varabiliyor musunuz? Bir haksızlığa uğradığınızda, bunun hayatın akışı içinde olabilecek bir şey olduğunu; bu dünya hayatının geçici metaıyla ilgili bir şey olduğunu; imkan varsa hakkımı savunurum, yoksa da hakkın hakiki sahibi Allah'tır, o bilir, diyebiliyorsan; işte o zaman içeride Darüsselam ve arz-ı mukaddes, arz-ı mev'ud gerçekleşmiş olur.

Allah bize temiz bir benlik vaat ediyor, arz-ı mev'ud vaat ediyor; vaat edilmiş bir yer, bir yeryüzü. Ruhani boyutumuz sema ile temsil edilir; o zaten mükemmeldir. Mesele, psikolojik benlikte onun yansımasını inşa etmektir. Psikolojik benlik, ruhsal özümüzün bir yansımasını temsil eder en doğal halinde. O zaman psikolojik benlikle ruhsal öz birbiriyle birleşmiş olur. Buna da "ruhsal evlilik" deniyor. Ruhsal evliliğini gerçekleştiren, her türlü evlilikte mutlu olur; çünkü kendi içindeki barışı, kendi içindeki dengeyi, kendi içindeki birliği yakalamıştır. Onu yakaladığı için dışarıdaki ikilik, dualite onu rahatsız etmez; onu müşahede eder.

Kıymetimi Bilmedi: Egonun Tuzakları

Bakın mesela peygamber, bazı eşleri farklı talep ve tercihleri olduğunu söyleyince peygamber şunu mu dedi: "yazıklar olsun, biz neyle uğraşıyoruz, siz ne yapıyorsunuz? Veya siz nasıl bir nimete konduğunuzu bilmiyorsunuz" diye böyle bir şey mi dedi? Yok. Dedi ki "eğer başka türlü bir hayat tarzı arzu ediyorsanız, sizi güzellikle salıvereyim." Ne bir alınganlığı var, değil mi, ne de "ben size gösteririm, sizi boşayayım, kime alacağım" gibi bir şey. Mesela değil mi, böyle bir şey vardır; biz olsak ne benlikler türer, değil mi orada? Neler neler çıkar? Hiçbiri yok. Neden yok? Çünkü içte o iç barışını, yani ruhu ile nefsi arasındaki birliği, evliliği gerçekleştirmiş. Egosu ona şöyle demiyor: "yazıklar olsun, nasıl seni bırakıyorlar, senin kıymetini bilmiyorlar."

Mesela bizde hep böyle bir şey vardır: "benim kıymetimi bilmedi." Bu ne kadar büyük bir egoizmdir, ne kadar fevkalade büyük bir egoizm. Sen istersen dünyanın en iyi insanı ol, böyle bir cümle kullanıyorsan egoist bir benlik sahibisin; bunun başkasına zararı bir yana, en büyük zararı kendin yaşarsın. "Benim kıymetimi bilmedi." Önce bunu şey yapar: "benim kıymetimi bilmedi, umurumda da değil" ama içeride der ki "bak, senin kıymetini bilmedi." İçeride de bir acı çekersin, neden? O ego yüzünden. "Benim kıymetimi bilmedi." Ne demek ya, kim bilecek kıymetini? Bilmesine ne gerek var, bilmese ne olur? Tabii bir arkadan ego gelir: "ama işte hayat öyle değil hocam." Ne egolar var, onları ben sizin irfanınıza bırakıyorum. Bir egoyu alt edersiniz, hemen yanına başka bir ego destek için gelir; bunlar bazen koalisyon halinde, bazen de ferdi olarak, tek tek de, bireysel olarak da gelir. Uyanık olacaksınız. Ne demek "kıymetimi bilmedi"? Ben insan olarak yaşadım, gayret ettim; benim işim, vazifem, varoluşumun gerektirdiği şey bu, bu kadar. "Benim kıymetimi bilmedi." Ve diyor mesela, bakın diyoruz ki "peki Allah bilecek" ama "o başka hocam" diyor. Şimdi biz o zaman nasıl inanıyoruz değil mi? Bu nasıl bir inanç, veya bu neyi kazandırabilir ki o zaman bize?

Halbuki inanmak nedir? İnanmak, neyin değerli olduğuna dair bir farkındalıktır. "Değerli olan şudur" dediğinizde ve bunu doğru tespit ettiğinizde, işte siz inanıyorsunuz demektir; gerçek değerin. Senin kıymetini kim bilecek gerçek anlamda? Allah'tan başka kim bilebilir? Ve başkalarının, yani insanların senin kıymetini bilmemesi ne eksiklik oluşturabilir ki? Hiçbir eksiklik oluşturmaz, bu hayatın akışıdır. Allah'ın senin varlığına koyduğu kıymeti o insan biliyorsa, Allah'ın sana koyduğu kıymeti biliyordur; biliyorsa ne güzel, bilmiyorsa o da güzel, seninle ilgisi yok. Anlatabildim mi? O zaman sorun ne? Sorun yok.

Ve çok ilginç bir şey; geçenlerde bir arkadaşa böyle anlatıyorum, "ama" diyor, "hocam sorunsuz da yaşanmaz ki" diyor. Vay dedim, demek böyle bir benlik de varmış; yani sanki sorunsuz yaşanınca hayat tatsız olacakmış gibi bir şey algılayan. O zaman o benliği de gör, bunu kim söylüyor onu da analiz et. O yüzden bize sorun oluşturanın kim olduğunu anlamalıyız: hayatta bana sorun oluşturan kimdir, hangi benliktir? Yani hangi düşünce, hangi duygudur? Biraz daha netleştirirsek: hangi düşünce ve duygu bana zorluk oluşturuyor, neye "ben" dediğim için hayatta zorlanıyorum? Bunu fark etmek. Bunu fark ettiğimizde işte gerçekte bize vaat edilmiş olan nefsi, o hayali, gerçek dışı düşmanlardan temizleyeceğiz ve gerçekten oraya yerleşmiş olacağız. O yeryüzü bize sorun değil, bize imkan sağlayan bir şey haline gelecek. Ama böyle olmayınca o yeryüzü sürekli sorun oluşturuyor; tıpkı şu andaki Kudüs gibi, değil mi? Herkes birbirine girmiş; ne için giriyorlar aslında? Bakıyorsunuz hepsi ego yüzünden. Herkes dilediği şekilde, dilediği tarzda ibadet etsin, değil mi? İnsanlar kendileriyle barışık olsalar, o toprak parçası için kavga ederler mi? Etmezler; herkes kendi ibadetini bir şekilde yapar, ki yüzyıllarca da yapmışlar. Ama devreye ne giriyor? O hırslı, agresif, sahiplenmek isteyen, "burası benimdir" diyen egolar devreye giriyor.

Dikkat edin, hayatta niye kavga ediyoruz? Kavgalarımızın, çatışmalarımızın, gerilimimizin birçoğunun nedeni, yanlış benliklerin tetiklenmesi. Her birimizin yanlış benlikleri var; tetikleniyor, onun üzerinden bir gerilim, bir çatışma meydana geliyor. Neyin bize güçlük çıkardığını bilip onu nötralize etmek durumundayız, veya onaylayacağız; onaylamak da bir tercihtir. O zaman kişi "ben artık bundan sonra şuna değer veriyorum" demelidir. Mesela bazı insanlar vardır, der ki "ahirette ona hakkımı helal etmeyeceğim." Ya peki, Allah sana dese ki "bu hakkından feragat et, sana kendi yakınlığımı idrak ettireceğim", ne yapacaksın? İlla isteyeceksin o hakkı, değil mi? Yani neyin değerli olduğunu ayırt etmek gerekiyor; egoların arzularının ve korkularının aldatıcılığını fark etmek gerekiyor. Benim için değerli olanı anladığım zaman, o zaman o egolar benim üzerimde hakim olamaz.

Toplumsal Ego: Vatan, Bayrak, Mukaddeslik

Ve bütün o sahtelikler ortaya çıkar. O sahtelikler ortaya çıktığında da artık size engel olma kabiliyetleri ortadan kalkar.

Soru: Bayrak ya da vatan gibi kelimeleri kutsama şeyi vardır devamlı; siz bunlara böyle o milletin ya da toplumun egosu olarak mı bakıyorsunuz?

Evet, öyle bakıyorum. Çünkü mukaddes olan dışında hiçbir şey mukaddes değildir. Yani insan tabii ki birlikte yaşadığı topluluğu, toplumu, milleti sever; hakkını, hukukunu korumak için çaba gösterebilir. Veya yaşadığı bir toprak parçasını zalim veya kötü insanlardan koruyabilir, ama bu onların mukaddes olduğunu göstermez. Bütün yeryüzü Allah'ındır ve bütün yeryüzü her insanın yurdudur. İslam düşüncesinde böyle bir bölgenin veya bir yerin o anlamda bir mukaddesliği söz konusu değildir. O da bir nevi toplumsal egodur; yani kişi, gerçekte kendi olmayan bir şeye kendiymiş gibi bakıyor. Bu bazen millet olabilir, toplum olabilir, aşiret olabilir, toprak olabilir. Bunlar tabii ki hak hukuk çerçevesinde korunabilir, bunlar için mücadele edilebilir, ama böyle şeylere "mukaddes" diyemeyiz.

Farz edelim ki Cengiz Han gibi biri geldi ve bütün Anadolu'yu baştan sona dümdüz etti, diyelim ki burada yaşayan insanları Sibirya'ya sürdü. Biz ne yapacağız? Tırnak içinde vatan hasretiyle mi yaşayacağız? Değil mi? Her yer vatandır. Her yer vatandır, her yer Allah'ın arzıdır. O zulmü ortadan kaldırabilecek bir imkan bulursun, tekrar dönebilirsin vatana; ama böyle "ah vatanım" falan hikayesine gerek yoktur. Bunlar insan egosunun bir başka şey üzerinden kendini realize etme çabasıdır.

Soru: Hocam, göç travmaları deniyor; böyle bir kavram var. Bu, yaşadığı toprağa çok anlam yüklediği için mi bir travma söz konusu oluyor?

Tabii, tabii, kesinlikle. Yani ne kadar fazla anlam yüklenmişse, onun kaybı da o kadar büyük bir yıkım olur. Onun için insan, "neyin kaybı benim için gerçek bir kayıptır" bu soruyu sormalı. Neyin kaybı? İnsanlığımızın kaybı, insan olmanın kaybı. Kendi insani değerlerimi ben kaybedersem, gerçekten kaybetmiş olurum. Yoksa birçok şeyi kaybedebilirim; eşimi, evladımı, işimi, sosyal statümü, birçok şeyi kaybedebilirim. O kayıpların da kendilerine göre bir eksiklik duygusu veya hali ortaya çıkar ama asli bir şey değildir; o beni merkezi olarak sarsmaz. Böyle bir şey yaşarsam, o zaman merkezimi yanlış konumlandırmışım demektir; orası benim merkezim değildir.

Onun için ilginçtir, Müslümanlar mesela özellikle peygamberden sonraları birçok yere gitmişlerdir; Türkistan'a gitmişlerdir değil mi, ta Çin'e kadar gitmişler, Kıbrıs'a gitmiş, Afrika'ya gitmiş. Yani "ben vatanımdan, vatanımdan kopamam" böyle bir şey yok. Zahiri vatan, bütün yeryüzüdür; hakiki vatan insanın özüdür. Yeryüzündeki vatan, özdeki vatanın bir iz düşümüdür; gölge ile aslı birbirine karıştırmamak gerekir. Biz gerçek vatanlarımıza dönmeliyiz; şu anda konuştuğumuz şey aslında gerçek anlamda vatanımıza dönüş yolculuğudur.

Kayıp ve Emzik Metaforu

İnsan o anlamda gerçek vatanına dönemediği için, o vatanın yerine birçok vatan koyar. Gerçek anlamda Allah'ın yakınlığını idrak edemediği için, o yakınlığın yerine başka yakınlıklar kurma ihtiyacı duyar. Özdeki mutluluğu unuttuğu için ve kaybettiği için, sahte mutlulukların arayışına girer. Gerçek öz benliğinin farkındalığını yitirdiği için kendi benliğini inşa etmeye çalışır. Bütün her şey kayba dayanıyor; ama neyin kaybına? Asli olanın kaybına dayanıyor, biz onu kaybettiğimiz için. Deyim yerindeyse çocuk, annesinin göğsünü kaybedince emzikle oyalanır, değil mi? İşte insanoğlunun böyle birçok emziği var. Bize garip gelir değil mi, çocuk, emziğin içinde bir şey de yok ama işte öyle bir şey; ona hissettirdiği, hatırlattığı bir şey var belki değil mi? Ama gerçek değil.

İşte modern insan veya bizler, aslında kendimizi emzik arayan insanlarız. Mesela, "birine yakın olabilsem, birine yakınlık hissedebilsem" dersin. Neyi kaybettin? Allah'a olan yakınlığını kaybettin; onu kaybettiğin için bir emzik arıyorsun. Allah'ın seni sonsuzca sevdiğini unutmuşsun; "acaba beni bu dünyada kim seviyor" derdine düşmüşsün, bir emzik arıyorsun. Allah'ın sana verdiği izzeti unutmuşsun; yeryüzünde bir şeylerle izzet arıyorsun. Bütün mesele budur: gerçekte neyi kaybettiğini unuttuğu için insan bu tür göreceli düzeyde şeyler arıyor. Hazreti Mevlana da benzer bir ifade kullanır: gafil insan emzik peşinde koşar, fark eden insan der ki Allah'ın memesine yapışır ve oradan hakikat sütünü içer ve onunla mutmain olur. Sürekli bir emzik; ağzımda emzik olsun, bir şey olmaz. Mesela Allah'ın yakınlığını istemiyor; "ya istiyorum da ama işte şunun bunun yakınlığı" diye emzik tercihinde bulunuyoruz, bilerek veya bilmeyerek.

Eser Bırakma Kaygısı ve Gerçek Değer

O yüzden gerçek arayış, gerçek yolculuk fark edildiğinde kişi o yolculuğa devam eder ve öbür şeylerin sahteliklerini fark eder. Mesela geçen bir insan dedi ki "benim hayattaki en büyük amacım fakir çocukları okutabilmek." "Yok" dedim, "böyle bir amaç edinilmez, bu yanlış bir amaç." Böyle bir amacın olamaz, çünkü böyle bir amaca ulaşacak imkanı bulamayabilirsin; o zaman ne yapacaksın, mutsuz mu olacaksın? Senin amacın insan olmak olsun; o insan olmaklığın içinde Allah sana imkan verirse, maddi bir imkan, işte her neyse, o imkanlarla ihtiyacı olan öğrencileri okutursun ama bu senin asli amacın olamaz. Bakın ego ne yapıyor aslında? Gerçek dayanağını ve neyin üzerinden değerli ve mutmain olacağını bilemeyince, ego üzerinden bir şey inşa etmeye çalışıyor.

Mesela yine Bediüzzaman der ki: "yeryüzünde bir eser bırakmak" denilen riyakarane zihniyet. Birçok ego böyle bir şey ister: "bırakayım arkamdan." Mesela geçen ben yine bahsettim, arkadaş diyor ki "bak, falanca yirmi sene oldu öleli, halen ondan iyilikle bahsederler." Peki dedim, "iyilikle bahsedenler ölse ne olacak?" Bakın yanlış bir zemin kuruyoruz; öyle gibi görünüyor ama aslında gerçek olmayan bir zemin. Yarın o iyi bahsedenlerin hepsi ölse, bu insan değersiz mi olacak? Sanki yaşamamış mı olacak? Bak şunu düşünemiyor: bu adam Allah'a gitmiş, Allah'ın katında, eğer iyi bir insansa Rabbinin huzurunda güzel bir makama, bir lütfa, bir ikrama kavuşmuş; buradaki değeri görmüyor. Nereyi görüyor? "İnsanlar arkasından güzel konuşuyor" diyor. Peki kötü konuşsalar ne olacak? "Adam aptaldı, böyle hayatını boşa harcadı, manevi işlerle uğraştı, bunun için falan harcadı" deseler ne olacak? Bakın yanlış yere oturtuyoruz. Neden? Çünkü gerçek değerin ne olduğunu bilmiyoruz.

Gerçek değer, senin Allah katındaki değerindir. Bu da neye bağlı? Senin insaniyetini ne kadar gerçekleştirdiğine. Gerisi tatlı bir hikayedir. İnsanlar seni unutabilir, unutmayabilir; "beni kim hatırlayacak, ne bileyim, beni ne ilgilendirir" değil mi? Veya "kimi ilgilendirir" diye sordum; yani kimi ilgilendirir bu, hangi benliği ilgilendirir? Ve bu benlik imanlı bir benlik midir, yani gerçekten imanlı bir benlik midir? Onun için "dünyada bir eser bırakayım, adım unutulmasın" diyorsan; sen adının, dünyadaki bir eser sayesinde unutulacak veya unutulmayacak bir insan olduğunu düşünüyorsan, oturup bir daha düşünmen gerekir. Allah'ın öyle evliyaları var ki, gelmiş gitmiş hiç kimse bilmez. Hatta meşhurdur, Hızır'ın bile bilmediği evliya var; anlatılır bu. Ki öyledir de. Hani Hızır bakmış, "Ya Rabbi" demiş, "benim defterimde onun adı yok." Demiş "sana bütün velilerimin adını vermedim ki, bir tek Allah'ın bildiği bir velidir, hiç kimse bilmez." Peki bu, onun varoluşundan bir şey düşürüyor mu? Düşürmez.

Ama işte modern psikolojiye bak, insan tanınmak, bilinmek, fark edilmek, onaylanmak, aynalanmak ister. Tasavvufçularda da şey diyor ya, "hocam, Allah'tan bilinmeyi istedim, onun için alemi yarattı, o yüzden bilinmeliyim" diye de bir benlik üretiliyor. Tamam, üretiliyor, o da ayrı bir konu. Allah kendinden kendine bilinir; ötekiyle bilinmek diye bir şey yoktur Allah için. Tabii ki yok. İnsanlar bunu ego ile anladıkları için, o hadisi onun üzerinden de egolarına malzeme üretiyor. Yapacak bir şey yok.

Evet, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Ankebut Suresi (yaklaşık 2-3. ayetler, mealen): "İnsanlar, sadece 'iman ettik' demekle bırakılıvereceklerini ve bir kısım şeylerle imtihan edilmeyeceklerini mi sanıyorlar?" - Kur'an'da geçen halifelik ayeti (mealen, anlatıcı tarafından sure adı belirtilmemiştir): "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım." - Hz. Musa kıssasına atıf (mealen, anlatıcı tarafından sure adı belirtilmemiştir): "Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada oturuyoruz." --- ---

İlgili Sohbetler

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Asâ Yı Musa ve Yanlış Dayanaklar

Önceki haftalarda başlanan Musa'nın asası konusuna devam eden bu sohbet, Hz. Musa'nın "ben ona dayanırım" ifadesinden yola çıkarak insanın kendine dayanak edindiği yanılgıları ele alıyor. Beden imgesiyle özdeşleşmenin ölüm ve hastalık korkusunu doğurduğu, olumlu ya da olumsuz benlik hikâyelerinin ("beceriksizim", "kimse kıymetimi bilmiyor") birer yılan gibi kişiyi zehirlediği anlatılıyor. Sonuçta insanın kendini yaşadığı olaylar, statüler veya ilişkiler üzerinden değil, Allah'a nispetle — Abdullah olarak — tanımlaması ve ihlasla yaşaması gerektiğivurgulanıyor.

Kendini Tanımlamaya Nereden Başlamalı, Doğru Dosyalama

İsmail Acarkan, hakikatin sınırlı beş duyu, düşünce ve duygu aracılığıyla değil, doğrudan idrakle bilinebileceğini; felsefenin bile aslında insanı bu doğrudan bilgiye hazırlamak için doğduğunu anlatıyor. Kendimizi tanımlamaya "mevcut durumumuzdan" değil Allah'tan başlamamız gerektiğini; bir yaşındaki bir bebeğin hiçbir kıyaslama, güvensizlik veya kimlik kaygısı taşımadığını hatırlatıyor. Geçmişte yaşanan olumsuz deneyimleri unutmanın gerekmediğini, asıl gereken şeyin onları "doğru dosyalamak" — yani hiçbirinin üzerinden kendimizi tanımlamamak — olduğunu; Hz. Yusuf'un bütün olayları hatırladığı halde hiçbiriyle kendini tanımlamadığını örnek veriyor.