Derman Arardım Derdime

Kısa Özet

Sohbette önce dert ve sıkıntının aslında zihnin ürettiği sahte benlikten kaynaklandığı, insanın kendini geçmiş olaylar veya gelecek hayalleriyle özdeşleştirdiğinde gerçek özünden uzaklaştığı anlatılıyor. Ardından Allah’a ve dine bakışın da bu sahte benlik penceresinden yapıldığında yanlış bir “kimi seviyor kimi sevmiyor” mantığına dönüştüğü, oysa Hz. Muhammed ve diğer peygamberlerin örnekleriyle asıl meselenin olaylar değil olaylara bakış bilinci olduğu vurgulanıyor. Sohbet, bir çocuğunu kaybeden kişinin örneğiyle asılsız hikayelerden vazgeçip gerçek, Yaradan’ın tanımladığı özbenliği hatırlamanın “gerçek doğum” olduğu fikriyle kapanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • “Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş” (Niyazi Mısrî) — dert, aslında kaynağına inildiğinde dermanın kendisidir. - İnsanın en büyük yanılgısı, yaşadığı olaylarla zihninin ürettiği benlik algısını birbirine karıştırmasıdır; olaylar ayrı, o olaylardan çıkarılan “ben” ayrıdır. - Aldatılma aldatanın sorunudur, aldatılanın değil; insan kendini yanlış bir şeyin üzerine bina ettiği için yıkılır, olayın kendisi yüzünden değil.

Sohbetin Açılışı: Bugünün Konusu Dert ve Sıkıntı

Evet arkadaşlar merhaba. Bu haftaki sohbet için açtık yayını. Benim kafamda bugün dertleri, sıkıntıları konuşmak var. Yani kavram olarak derdi, sıkıntıları konuşmak var. Çünkü insanların ödevleri, sorumlulukları, dertleri hiçbir zaman için bitmiyor. Ve kime dokunursanız dokunun, kime değerseniz değin, mutlaka anlatacakları bir dertleri var. Yani kimisinin eşiyle ilgili, kimisinin işiyle ilgili. Birçok insanın sınavları var, birçok gencin sınavları var. Hayalleri var, orada ulaşmak istedikleri bir şeyler var. Ve hiçbir zaman için insanların genelde istediği şekilde gitmiyor birçok mevzu. Bunlarla ilgili bugün konuşmayı düşünüyorduk. Ben öyle düşündüm. Bakalım inşallah hoca katılırsa bağlayacağım.

Mesela dert ve sıkıntıyla ilgili şöyle bir durum var mesela insanların zihninde. Dini anlamda sanki dert ve sıkıntı, yani bu dünyada çektiğin dertler ve sıkıntılar, ahirette sana karşılık cennet olarak sağlam bir karşılığa mukabil; burada dert ve sıkıntı çekmelisin. Sanki burada sana eziyet eden bir antrenör, bir öğretmen, bir üstat var ve işte diyor ki sen burada sıkıntı çektikçe alacağın meyveler artacak, gibisinden.

Ben bugün daha ziyadesiyle dertle ilgili, sıkıntıyla ilgili konuşmak istiyorum. Kime dokunursak dokunalım mutlaka bize anlatacakları bir dert, bir sıkıntı var.

_(Hoca sohbete katıldı; kısa bir hoş geldin ve hâl hatır faslının ardından İsmail sorusunu yöneltti.)_

İsmail’in Sorusu: Derdimiz Gerçekten Bizim mi?

Abi kafamda bir konu yoktu ama 5-10 dakika önce gelen bir şey olarak soracağım bunu da. Abi ben bir dert kavramı üzerinden bugün bir soruyla başlamak istiyorum. Çünkü genelde bizim bir sürü derdimiz oluyor; yani bir sürü arzumuza ve korkumuza göre dertler var ve bunlar da genelde hep istediğimiz gibi sonuçlanmıyor, bitmiyor; dertler de bir şekilde bitmiyor. Yani bir iş ilişkisine başlıyorsun, derdin devam ediyor. Evleniyorsun, derdin devam ediyor. Çocuğun oluyor, dert devam ediyor. Hatta insanlar bu hayata “geldin, niye geldin” diye dine başvurdukları zaman onlara böyle bir ödev ve yükümlülük koşan bir Allah buluyorlar. Bir namaz borcun var, bir kulluk borcun var. Bir devlette dünyaya geliyorsun, bir vatandaşlık borcun var, derdin var, sıkıntın var. Hep böyle devamlı dokunduğun zaman zaten dert anlatan bir sürü insan var.

Bunun yanında hikmetli bir arifin bir sözü var mesela; onu da söylemiş olayım ve sormuş olayım size: “Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş” diye bir dizesi var mesela. Hani bir taraftan durmadan dertlerden bahseden bir yapı, bir taraftan da böyle derdin içerisinde aslında gerçekten bize hakiki anlamda faydası olacak bir şey bulunduğunu söyleyen bir söylem var. Ben bu ikisi arasında dertle ilgili sorumu yönlendirmiş olayım: Biz gerçekten dertli miyiz? Bizim hayıflandığımız kadar derdimiz var mı?

Derdin Öznesi Kim? Zihnin Ürettiği Benlik

Tabii aslında belki her zaman konuşmaya çalıştığımız bir noktaya işaret etmemiz gerekiyor. O da şu: Dert kimin derdi? Yani buradaki derdin öznesi kim? Kim dert duyuyor, kim onu bir dert olarak görüyor?

Mesela düşünün, balonu patlayan bir çocuğun derdi balondur. Elma şekerini alamayan veya onu annesine aldıramayan çocuğun derdi elma şekeridir. Çocuk bahçesine gidemeyen bir çocuğun en büyük derdi çocuk bahçesinde kayamamak, salıncağa binememektir. Dolayısıyla aslında insan yeryüzüne dertsiz olarak gönderilmiştir. Bir bebeğin derdi yoktur. Gerçek anlamda biz dertsiz olarak gönderiliyoruz.

Kur’an-ı Kerim’de cennetteki Âdem ve Havva kıssasında anlatılır: Orada size açlık, susuzluk ve herhangi bir olumsuz şeyden etkilenme, sıcaktan kavrulma yoktur, der. O yerleşmemiz istenilen yer, metafizik olarak kendimizdir, kendi öz varlığımızdır. Eğer oradan çıkarsak; yani doğumdan itibarenki tarihsel sürecimizin içinde zihnimiz tarafından oluşturulan benliğin algısına takılırsak, o zaman dünya dert olarak gözükür. Neden? Çünkü o, bir şeyleri isteyendir, arzulayandır, heves edendir, hayalini kurandır; veya bazı şeyleri istemeyendir, bazı şeylerden rahatsız olandır, bazı şeyleri dert edendir, bazı şeylerin olmamasını isteyendir.

Dolayısıyla insanoğlunun trajik hikâyesi, içine düştüğü tuzağın ne olduğunu bilmemesidir. İçine düştüğümüz tuzak dünya değildir. İçine düştüğümüz tuzak, zihnin ürettiği benliktir. Eğer zihnin ürettiği benlik tuzağını anlayabilirsek, o zaman tuzaktan kurtulabiliriz. Eğer o tuzağı anlamazsak, o zaman tuzağın dünya olduğunu zannederiz. İşte “şu yaşta bu derdim vardı, bu yaşta bu derdim vardı, evlendim şu derdim oldu, çocuğum oldu bu derdim oldu” diye sürekli o benlik arzuları ve korkuları arasında gidip gelen bir çerçevenin içine hapsolduğu için, sürekli sınırlı mutluluklar ve dertler arasında gidip gelecektir. Dolayısıyla biz neyin tuzak olduğunu sorgulamak durumundayız. Tuzağın ne olduğunu kavrarsak, o zaman tuzaktan çıkmanın da yolunu bulabiliriz.

Kaybettiğimizi Yanlış Yerde Aramak

Nasreddin Hoca’nın o meşhur hikâyesinde olduğu gibi, neyi nerede kaybettiğimizi bilirsek onu nerede bulacağımızı da fark etmiş oluruz. Ama biz kaybettiğimiz mutluluğu yanlış yerde arıyoruz. Kaybettiğimiz huzuru yanlış yerde arıyoruz. Kaybettiğimiz itminanı yanlış yerde arıyoruz. Kaybettiğimiz güveni yanlış yerde arıyoruz.

Örneğin kaybettiğimiz mutluluğu bir ilişkide arıyoruz. Kaybettiğimiz mutluluğu birilerinin onayında arıyoruz. Kaybettiğimiz huzuru birilerinin bizi sahiplenmesinde veya desteklemesinde arıyoruz. Kaybettiğimiz temel güveni birilerinin bizi koruyup kollamasında arıyoruz. Kaybettiğimiz o hakiki saadeti, sevdiğimiz birinin bizi heyecanlandıracak bir yakınlığında arıyoruz. Birinin bizi değerli görmesinde arıyoruz. Birinin bizi arayıp sormasında arıyoruz. Birilerine bir şey anlatıp onları etkilemekte arıyoruz. Sosyal itibarda arıyoruz. Evde arıyoruz. Mobilyada arıyoruz. Kendimizi övebileceğimiz bir şey bulup onunla övünmekte arıyoruz.

Dolayısıyla yanlış bir çıkarım üzerinden hareket ediyoruz. Dertlerin biteceği yer içeridedir, dışarıda değildir. Biz dertlerin dışarıda biteceğini düşünüyoruz. “Şu olursa derdim biter, şu olmazsa huzur bulurum” gibi bir yaklaşımla hayatı algılıyoruz. Hâlbuki derdin kaynağına dönmek lazım. İşte “derdim bana derman imiş” diyen Niyazi Mısrî’nin dediği gibi, derdin kaynağını bulursam onun yanı başında dertsizliğin kaynağını da bulacağım. Çünkü derdin kaynağını bulursak dertsizliğin kaynağını bulabiliriz. Mutsuzluğun kaynağını bulursak mutluluğun kaynağını da bulma şansına sahibiz.

Geçmişten Gelen Benlik: Olaylar Ayrı, “Ben” Algısı Ayrı

Bu noktada gelen olaylar bizde bir benlik algısı oluşturuyor; buna dikkatli olmalıyız. Yani biz doğduğumuzdan bugüne kadar yaşadığımız olaylardan bir benlik algısı inşa ediyoruz. Biz buna geçmişten bugüne gelen benlik diyoruz bir anlamda: Kendine güvenemeyen, kendine güvenmek için onaylanmaya ihtiyaç duyan, onaylanmakla mutlu olacağını zanneden ama hayatında yeterince onaylanmamış, yeterince sevilmemiş, yeterince değer görmemiş, yeterince takdir edilmemiş, yeterince başarılı olamamış, yeterince kabul görmemiş, yeterince desteklenmemiş, yeterince mükemmel olamamış, yeterince kendini ortaya koyamamış, yeterince özgür olamamış gibi birçok tanımla tanımlanan bir benliğin içinde yaşıyoruz. Yani kendimizi bunlar zannediyoruz. Kendimizi bunlar zannederek de hayatı yaşamaya çalışıyoruz. Bu, geçmişte yaşadığımız olayların üzerinden kendimizi tanımlama tuzağımızdır.

Hâlbuki bu çok tehlikeli bir tuzaktır. Burada dikkat etmemiz gereken şey şu: Yaşanan olaylar ayrı bir şeydir. O olaylar üzerinden zihin tarafından üretilen benlik algısı ayrı bir şeydir. Bu çok önemli. Yaşanan olaylar ayrı bir konu, yaşanan olayların üzerinden zihnin ürettiği “ben” algısı ayrı bir konudur.

Diyelim ki çocukluğunuzda bir konuda hayal kırıklığı yaşadınız, veya çocukluğunuzda anne babanız ayrım yaptı, veya okulda öğretmeniniz sizi küçümseyecek bir tutum sergiledi vesaire. Şimdi bunları “ben böyle bir olay yaşadım” demek ayrı bir şey. “Ben hiç sevilmedim, ben hiç onaylanmadım, ben hep kıyaslanıp küçümsendim” demek ayrı bir şey. “Ben çocukluğumda yaşadığım şu olaydan küçümsenmenin ne olduğunu anladım, hayal kırıklığının ne olduğunu anladım, onaylanmamanın ne olduğunu anladım, yetersiz görünmenin ne olduğunu anladım; ama ben yetersiz değilim, ben sevilmeyen biri değilim, ben onaylanmayan biri değilim” demek başka bir şey. Bakın, olaylar ayrı bir şeydir; o olaylardan zihnin ürettiği benlik algısı ayrı bir şeydir. Bu, insanoğlunun en büyük trajik yanılgısıdır. Tekrar hatırlatıyorum: Yaşadığımız olaylar ayrıdır, onların üzerinden zihnimizin ürettiği “ben” ayrıdır.

Mesela ben hayatta hiç dinlenilmeyen bir çocuktum, dediğimde ne yapmış oluyorum? Diyelim ki ailenin dinamiği içinde annem babam kendiyle çok meşgul, ya da çok bana odaklanamıyorlar, beni dinleyemediler. Ben orada dinlenilmeme halini yaşadım; yoksa “ben dinlenilmeyen biriydim” değil. Ben, varlığın, Yaradan’ın var etmeyi dilediği, sevgisiyle, sonsuz ilmiyle, kudretiyle, takdiriyle var ettiği ve insanlık denen -deyim yerindeyse- bir yazılım yüklediği, isimlerini yüklediği bir varlığım ben. Ben nasıl kendime böyle bir varlıkken “ben hiç sevilmeyen biriyim, ben hiç anlaşılmayan biriyim, ben hiç takdir edilmeyen biriyim, ben hiçbir zaman önemsenmeyen biriyim” diyebilirim? Bunu nasıl diyebilirim? Bunu diyorsam nasıl inanıyor olabilirim?

İnanmak nedir? İnanmak, merkezimde Allah’ın olduğunu idrak etmektir. “Ben sevilmeyen biriyim, ben onaylanmayan biriyim, ben sürekli kendimi yetersiz hisseden biriyim” dediğimde merkezimde ne var? Merkezimde olaylar var demektir. İnanan insan, merkezinde Yaradan’ın olduğu insandır. Ben Allah’a aitim, O beni var etti, O’nun isimlerinin bir yansıması olarak var etti; Allah var etmeyi diledi ve var etti, böyle bir varlığım ben.

Diyelim ki anne babam hiç benim yaptıklarımı beğenmezdi, sürekli suçlardı, sürekli korkuturdu vesaire. Bu nedir? Bu yaşamdaki deneyimlerdir, yaşamdaki olgulardır. Onlar üzerinden ben kendimi tanımlayamam. Bu, kendime haksızlık olur. Kendimi bir okyanusken, kendimi bir damlanın içine sıkıştırmaktır; hatta bırakın damlayı, bir su damlası bile değil, ufak bir sızıntının içine kendimi sıkıştırmaktır. Sanki ben birileri sayesinde mutlu olabilecek veya mutsuz olabilecek, veya şunu ya da bunu yapabilmekle tatmin olacak bir varlık düzeyine kendimi indiriyorum.

Hâlbuki ben nasıl bir varlığım? Mesela niçin bütün kutsal kitaplarda insanın yaratılışından bahsedilir? Ki insan yanılmasın, insan hataya düşmesin, insan kendisini yeryüzü üzerinden, yaşadığı olaylar üzerinden tanımlamasın. Eğer bunun üzerinden kendimizi tanımlarsak, o zaman kendimize en büyük haksızlığı yapmış oluruz. İnsanlık kapasitemizi örtmüş, kapatmış oluruz. Peki bunun sonucunda ne yaşamış oluruz? Bütün kutsal kitapların söylediği gibi, insan kendine zulmeder. Anlatabildim mi? İnsan kendine zulmeder. Yani neyle zulmeder? Kendini yanlış bir şekilde tanımlamakla zulmeder. Kendini olayların inşa ettiği, olayların oluşturduğu bir insan zannetmekle zulmeder. Dünyadaki kısacık bir hayatın hikâyesinin parçası olduğunu zannetmekle zulmeder. Bu zulmü görmedikçe insan buradan kurtulamaz.

Allah’a ve Dine Sahte Benlikle Bakmak

İşte bir sıkıntıyla uğraştım, “Allah bana yeter” dedim. Birisini kaybettim, “Allah’tan geldik Allah’a döneceğiz” dedim. Şöyle oldu böyle oldu, “helal kazanmak iyidir” dedim; ama en son diyelim ki beni bir nevi depresyona sokacak, sıkıntıya sokacak şeylere bu söylemin yetmediğini gördüm ve bu şekilde dine küstüm. Ya da Allah’tan beklediğimi alamadığım gibi bir duyguyla, birçok dindar arkadaşa denk geliyorum. “Abi denedim, dinle olmuyor. Sen namuslusun ama insanlar namussuz. Bu böyle olmuyor. Sen temizsin; Allah ‘temizleri temizlerle karşılaştırır’ diyor ama eşim beni aldattı. Ben temiz birisiyle karşılaşmadım. Her türlü pisliği yiyen arkadaşlarımın çoluk çocuğu var, benimki öldü” diyorlar.

İşte buradaki tuzak şu: Yaradanı da, dini de biz gerçek özbenliğimizle idrak etmiyoruz; zihnimizin ürettiği benlikle tanımlıyoruz. Dolayısıyla ne oluyor? Allah, arzularımız üzerinden tanımlanan bir varlığa dönüşüyor.

_(Kısa bir bağlantı kopması yaşandı; teknik kontrolün ardından sohbete kaldığı yerden devam edildi.)_

Biz Yaradan’ı ve dini öz varlığımızın bilincine erdiğimizde gerçek anlamda anlayabiliriz; aksi takdirde Allah ve din, bizim o zihin tarafından üretilmiş benliğin penceresinden görülür. Mesela Allah kimleri seviyor diye baktığımızda, ego düzeyinden, yani zihin tarafından üretilmiş benlikle baktığımızda; işte Allah dünyada kime çok şey veriyorsa onu seviyor demektir, kime maddi rahatlık veriyorsa onu seviyor, kime maddi zorluk veriyorsa sevmiyor demektir. Eğer Allah birine üç dört çocuk veriyorsa ve onlar yaşıyorsa onu seviyor; ama Allah birinin çocuğunu 2-3 yaşında, 5 yaşında, 15 yaşında, 20 yaşında alırsa onu sevmiyor demektir.

Şimdi bakın, biz bilinçaltında bu mantıkla dine ve Allah’a bakıyoruz: “Adamın başı bile ağrımıyor, benim hastalıktan başımı kaldıracak halim yok; Allah şimdi kimi seviyor?” Bu soruları ne üzerinden cevaplıyoruz? Zihnimizin ürettiği benlikle cevaplıyoruz. Hâlbuki dikkat edin, Hz. Muhammed’in bir kısım çocukları küçükken öldü; Fatıma dışında bütün çocukları o yaşarken öldü. Peki Allah onu sevmiyor muydu? Allah’ın Hz. Muhammed’le bir derdi mi vardı, bir kastı mı vardı, onu üzmek mi istiyordu? Böyle mi bakacağız? Hayır. Allah onu en yüksek şuurla donattı ve ona miracı nasip etti. Ona görünür ve görünmez ayetlerini, işaretlerini gösterdi.

Peki biz şimdi düşünelim: Allah’ın sevgili kulu diye kimi görüyoruz? Samimi olarak şunu ego olarak kendimize soralım: Allah’ın sevgili kulları kimlerdir? Allah’ın kendisine tırnak içinde sadık, itaatkâr bir eş verdiği, maddi olarak zengin kıldığı, çoluk çocuk verdiği, mal mülk verdiği insanları nimete erdirilmiş görüyoruz. Hâlbuki her gün Fatiha’yı okuyoruz değil mi? Fatiha’da ne diyor? “Ya Rabbi, bizi kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet.” Nimet verdikleri kimler? Peygamberlerdir, velilerdir, salihlerdir. Kur’an’ın bir başka ayetinde dört sınıf sayılıyor: kendilerine nimet verilenler resûller, salihler şeklinde ifade ediliyor. Hiçbirinde “kendilerine nimet verdiklerim zenginler, çoluk çocuğu olanlar, soyu sopu devam edenler” diye bir şey geçmiyor. Demek ki bizim dine ve Yaradan’a bakış açımız neye göre şekilleniyor? Benlik bilincimize göre şekilleniyor.

Hatta bazen “Allah beni seviyorsa niye beni iyilerle karşılaştırmıyor” diye düşünürüz. Allah peygamberi de nelerle karşılaştırdı? Ebu Cehil’le karşılaştırdı. Sen bir Ebu Cehil’le karşılaştın mı? Yok. Ebu Cehil’lerle, inatçı, zalim, art niyetli, hain insanlarla, münafıklarla karşılaştırdı. Peygamber “Ya Rabbi beni iyilerle karşılaştır” mı dedi? Hayır, onu demedi. Şunu dedi: “Ya Rabbi, beni iyilerle de kötülerle de karşılaştırırken bana farkındalık ver, bilinç ver, iman ver, basiret ver; beni fıtratıma uygun şekilde davranmakla nimetlendir.” Yoksa “beni iyilerle karşılaştır” dese, kötüler kime kalacak yani? İşin şaka tarafı bu. Bu dünya şuna benziyor: Dünyaya gelmişsin, “Ya Rabbi beni hep gündüzle karşılaştır” diyorsun; hâlbuki dünyanın gecesi de var gündüzü de var, kuzeyi de var güneyi de var.

Dolayısıyla neyi isteyeceğini bilmek bile bir bilinç meselesidir. O yüzden insan için en temelde en büyük nimet, gerçekte kendini bilme nimetidir. Kendini bildiğinde Yaradan’ı da bilirsin, kendini bildiğinde imanın ne olduğunu da bilirsin, kendini bildiğinde fıtratını da bilirsin, kendini bildiğinde fıtratınla yaşarsın. Ama biz fıtratımızla mı yaşıyoruz?

Yıkılan Kişi, Olaydan Değil Kurgudan Yıkılır

Mesela çok basit bir şey söyleyeyim: Bir çocuğun ölümü, ya da çok meşhur bir aldatılma olayı, ya da kırk yıldır dost bildiğin bir insanın seni kandırması. Peki bunlardan dolayı insan yıkılır mı? Aslında yıkılmaz. Kim yıkılır? Kendini yanlış şeylerin üzerine bina eden kişi yıkılır. Biz yıkılmamızı olaylara bağlıyoruz; yıkılanı görmüyoruz, yıkılan niye yıkılıyor, yıkılan ne, onu sorgulamamız gerekir.

Çocuk, Yaradan’ın bana verdiği bir varlıktır; ben onu insani değerlerle ve fıtratımla, Allah’ın verdiği imkânlarla yetiştirmeye çalışıyorum, bana böyle bir fonksiyon veriyor. Sonra Allah’ın takdiriyle çocuk vefat ediyor. Niye yıkılıyorum? Çünkü ben bu bilinçle çocuğa bakmadım ki. “Bu çocuk benim, benim parçam, ben annesiyim, ben babasıyım, bu çocuk benim soyumu devam ettirecek” dedim.

Ya da aldatılma konusunda; niye insan aldatılma konusunda yıkılıyor? Çünkü kendini o ilişkinin üzerinden tanımlıyor, o ilişkinin üzerine bina ediyor. Ben her zaman söylüyorum, tekrar hatırlatayım: Aldatılma, aldatanın sorunudur, aldatılanın değil. “Aldatılan” diye bir kavram bile yoktur gerçek insan için.

O yüzden biz neye, nereden baktığımızı tanımlamak durumundayız. Biz olaylardan korkuyoruz; hâlbuki korkmamız gereken şey sahte bilincimizdir. Hangi bilinçle olaylara yakalanıyoruz? Tekrar edeyim: Hangi bilinç içinde olaylarla karşılaşıyorsan, o bilincin üzerinden cevap verirsin. Önemli olan şey, o sahte bilinçlerden kurtulmaktır. O yüzden Kur’an’da çoğu defa peygamber insanlar konusunda uyarılır. Yani senin merkezin insanlar değil, senin merkezin Allah’tır; ama sahte benliğin merkezi insanlardır, dünyadır, olaylardır, dünyadaki şeylerdir.

Soru: Bu Tasavvuru Nasıl Düzelteceğiz?

Abi, yani bu tasavvuru nasıl düzelteceğiz? Siz sorunlara ve sıkıntılara dinle cevap verdiğimiz zaman, bir yerden sonra bir antidepresan gibi kullanınca dinin bir yere kadar gideceğini, tükeneceğini söylediniz. Asıl meselenin benliğimize dinle bakmak olduğunu söylediniz. Biz bunu nasıl yapacağız abi?

Gerçek anlamda dini görmek için, gerçek anlamda Allah’ı tanımak için kendimizi bulmaya ihtiyaç var. Kendimizi bulmadan Allah’ı ve dini bulduğumuzu zannedersek, işte o zaman problem oluyor.

Basit bir örnek vereyim: Diyelim ki siz çok iyi bir alimsiniz; insanlara faydalı olan dini ilimleri, diğer ilimleri çok öğrendiniz, yıllarınızı verdiniz vesaire. Ama benliğinizin ihtiyaç duyduğu itibar ve takdiri alamadınız. Benliğiniz ne diyecek? “Bu millet benim kıymetimi bilmedi” diyecek, “abuk sabuk hocalara gidiyor” diyecek, rahatsız olacak. Peki bunu söyleyen kim? Bunu söyleyen hakiki insan mı, sahte benlikle hayata bakan insan mı? Bu ikisini ayırt etmek zorundayız.

Hakiki bir insan “bu millet benim kıymetimi bilmiyor” demez; o, Allah’ın kendisine verdiği kıymeti bilir, Allah’ın da o kıymet üzerinden onu tanıdığını bilir. Ama gözünüz, pencereniz, bakışınız insanlara odaklıysa; o zaman “eşim kıymetimi bilmedi, çocuğum kıymetimi bilmedi, bu millet benim kıymetimi bilmedi, hak ettiğim yeri bulamadım” dersiniz. Hâlbuki hak ettiği yer kendindedir; zaten Allah ona o yeri vermiştir. Neden? Allah Âdem’e isimleri öğretti ve meleklere “secde edin” dedi. İnsan, meleklerin kıymetini bildiği, kıymetine hürmet secdesi yaptığı bir varlıktır. Sen böyle bir varlıkken gidiyorsun insanlardan, eşinden, çocuğundan, arkadaşından, dostundan kıymet bekliyorsun. Şimdi burada sorun nerede? Dinde mi, Allah’ta mı, Allah’ın takdirinde mi? Hayır; nereye dikkat edeceğimizi iyi bulmak gerekiyor.

Eğer sorunun kaynağını bulursak, sorunun çözümünü de buluruz. Ama sorunun kaynağını doğru teşhis etmezsek, o zaman asla gerçek anlamda çözüm bulamayız; pansuman çözümler buluruz. Sahte bir benliğin “ben sevilmek istiyorum, önemsenmek istiyorum, anlaşılmak istiyorum, başarılı olmak istiyorum, etkileyici olmak istiyorum, güçlü olmak istiyorum” diyen seslerine çare bulmaya çalışırız; sahte benliğin hizmetkârına dönüşürüz. Hâlbuki o sahte bir şey, gerçek olmayan bir hikâye üretiyor benliğimiz; o gerçek olmayan hikâyenin figüranı hâline geliyoruz.

Bu bahsettiğimiz zihnin ürettiği benlik bazen de gelecekte olan bir benliktir: “Şöyle olsa mutlu olurum, şöyle olsa huzur bulurum, şöyle olsa benim için çok iyi olur; eşim beni anlasa, çocuklarım sözümü dinlese, şu şeyleri başarabilsem, önüme iyi imkânlar açılsa, güçlü olsam, etkili olsam, güvenebileceğim bir insan bulsam” diye, bu sefer gelecekte olan bir “ben”in penceresinden hayatı seyrederiz. Yani ya geçmişten gelen bir ben, ya da gelecekte bir mutluluk hayali içinde olan bir ben; bunların hepsi sahtedir. O sahteyi görmek lazım. O, zihnimizde sürekli bize hikâye anlatan benliktir: “Ah şöyle olsa ne kadar mutlu olurdu, şu olmasa ne kadar iyi olurdu, şu derdin olmasa ne kadar rahat edecektin, evlenmesen de şununla evlensen ne iyi olurdu, çocuğun şöyle değil de böyle davransa ne kadar mutlu olacaktın, arkadaşların sana böyle davransa ne kadar mutlu olurdun” diye, ya geçmişten gelen ya da geleceğe odaklanan bir benliğin penceresinden hayatı seyredersek, bu dünya gamından kurtulamayız.

Bediüzzaman’ın bir ifadesiyle, eğer nefis nazarıyla -yani bu zihinsel benliğin nazarıyla- bakarsan, bu dünya sana “bir üzümü yedirir, yüz tokat vurur.” Ama tokatların nedeni dışsal olaylar değildir; tokatların nedeni bizim kurguladığımız benlik algısıdır. Ölüm sana tokat gelir, ayrılık sana tokat gelir, insanların seni onaylamaması tokat gelir, istediğin olmayınca tokat gelir, engellenmeler sana bir tokat gibi gelir, yeterince değer görmemek sana tokat gibi gelir. Onun için arzunun ve korkunun hapishanesinde olan, zihnimizin ürettiği benliği görmemiz gerekiyor.

O yüzden her zaman şunu hatırlatıyorum, tekrar hatırlatayım: “Ben” ve “kendim” diye ürettiğiniz, oluşturduğunuz cümlelere biraz dikkat edin. Yazın bunları, sonra o “ben”i yuvarlak içine alın. Bu ben, Yaradan’ın yarattığı ben mi, yoksa benim zihnimin ürettiği bir ben mi? Bunu sorgulayın. Kendinizle ilgili, başında “ben” ve “kendim” olan cümleleri yazın, sonra deyin ki: Bu “ben” ve “kendim” dediğim şey Yaradan’ın var ettiği bir ben mi, yoksa benim zihnimin ürettiği bir ben mi? Temizlik buradan başlar. Eğer bu temizliği yaparsak arınmış oluruz; arındığımız zaman itminana ereriz, o zaman Yaradan’ın çağrısına uyumlu ve o çağrıyı idrak eden bir hâle geliriz. İşte “ey itminana eren nefis” -yani ey kendi, ey hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, kendi öz varlığında tatmin bulmuş olan- “ey insan, Rabbine dön.” Biz Rabbimize dönebiliyor muyuz? Dönemiyoruz; insanlara dönüyoruz, olaylara dönüyoruz, arzulara dönüyoruz. Dolayısıyla bir türlü Rabbimize dönemiyoruz, çünkü Rabbimize dönmemizi engelleyen ve sürekli başımızda boza pişiren bir benlik algısı var: “Ben çok mutsuzum, ben çok dertliyim, ben çok şanssızım, ben mükemmel değilim, ben yetersizim, ben beceriksizim, ben şunları yapamadım” diyen bir zihin var. Biz böyle bir benlik olduğu müddetçe nasıl Rabbimize dönebiliriz ki? Çok zor bir şey bu. O yüzden ben algısına, ben bilincine dikkat etmemiz gerekiyor.

Peygamberin Taif’te Sınanması ve Acı Hikâyesi Üretmemesi

Abi, aklıma şu geldi: Peygamberin bizim bilincimiz gibi düşük olsaydı, çok muhtemel Taif’te aç kaldığı dönemi her oturduğu yerde anlatırdı; “beni nasıl taşladılar biliyor musunuz, ben ne kadar aç kaldım, bak karnıma bak” gibisinden gösterirdi. Çünkü peygamber bunu defaatle anlatmadı; ama böyle bir üzüntü ve duygusallık üzerinden gelen bir din anlatımı var, insanların da hoşuna gidiyor. “Ben şu an dertler ve sıkıntılar içerisindeyim; bak işte peygamberler de ermişler de, öncekilerin başına gelen sizin başınıza gelmeden cennete mi gideceksiniz diye ayetle söylüyor” diye, sanki bir tane dert çekmesi, sıkıntı çekmesi gerekiyormuş gibi düşünen zihinler var ve bunu tatmin edici bir şey olarak görüyorlar.

Mesela peygamber Taif’i dert ya da sorun etmiş miydi gerçekten? Kesinlikle etmemişti. Evet, “sizden öncekilerin başına gelen sizin başınıza gelmedikçe” diye bir ayet var; burada da aslında ne dedik? İnsan zihninin ürettiği bir benlik algısı oluşturuyor. Peki bu benlik algısından nasıl kurtulacak? Olaylarla kurtulacak. Mesela sen benlik algını bir ilişki üzerinden tanımlamışsın, çocuğun üzerinden tanımlamışsın, malın üzerinden tanımlamışsın, evin araban üzerinden tanımlamışsın. Peki sizden önceki kavimlerin başına gelen neydi? Bu, gerçekte sahip olmadıkları şeylerin ellerinden alınmasıydı. Dünyayı götüren biri var mı? Yok. İhtiyarlamayan biri var mı? Yaşı 50-60’ın üzerindeyse ihtiyarlamayan biri var mı? Yok. Çocuğu ölmeyen veya çocuklarını bırakıp gitmeyen var mı? Yok. Bunlar sizden evvelkilerin başına gelen şeyler; siz de bu süreçten geçeceksiniz, bunlar sizin de başınıza gelecek.

Bakalım bizden öncekilerin başına gelenler ne? Herkes öldü, herkes zahiren birbirinden ayrıldı, herkes bazı inişler bazı çıkışlar yaşadı, herkes bir şekilde hastalandı, ihtiyarladı. Peki bunlar niye başımıza geliyor? Bunlar, özdeşleştiğimiz şeylerin farkına varalım diye geliyor. Bakın, gene bu noktayı da yanlış algılıyoruz; sanki Allah insanın mutluluğundan rahatsız oluyor, illa onu iğneleyecek, rahatsız edecekmiş gibi. Hayır, böyle bir şey yok. Allah şunu diyor: Siz kendinizi yanlış şeylerle özdeşleştiriyorsunuz; malınızla, paranızla, sosyal statünüzle, ilişkilerinizle, evladınızla, anne babanızla, milliyetinizle özdeşleştiriyorsunuz. Yani kendinizi onlar zannediyorsunuz, veya kendinizi onların üzerinden tanımlıyorsunuz. Ve siz buna hata ediyorsunuz, bunu da anlamıyorsunuz.

Ben de size olaylarla anlatıyorum: Elinizden onu alıyorum, şimdi diyorum ki bunlar olmadan kendini tanımla. Mesela çocuğun olmadan kendini tanımla, eşin olmadan kendini tanımla, bir mutluluk hikâyen olmadan kendini tanımla, korkuların olmadan kendini tanımla, arzuların olmadan kendini tanımla, sahip olduğunu zannettiğin herhangi bir şey olmadan kendini tanımla. Bak, önce zihin ne yapıyor? “Nasıl tanımlarım ki, her şey gitti” diyor. İşte Allah bunu sana önce gösteriyor; diyor ki bak, öyle bir hipnozun altındasın ki, öyle bir sahte benliğin altındasın ki, bunları bırak dediğinde sanki senden bir şey kalmıyor zannediyorsun. Hâlbuki bu gerçek değil. Asıl kalan sensin, ama o kalanı görmüyorsun. Kalan ne? Kalan, Allah’ın üflediği ruh; Allah’ın kulu, Allah’ın isimlerini kalbine indirdiği varlık. Bu kalacak geriye. Korkular gidecek, arzular gidecek, mutluluk hikâyeleri gidecek, çocuk, anne, baba, evlat, eş gidecek; gerçekte kalanı bulacaksın. Gerçekte kalan sensin zaten.

Eğer senin varlığın eşinle, çocuğunla, arkadaşınla, ilişkilerinle, korkularınla, arzularınla, hikâyenle oluşan bir şeyse, kendine yazık ediyorsun. İşte Allah, kendine yazık ettiğini sana hatırlatmak için bir kısım olaylarla karşılaştırıyor. Peygamber de bunu bildiği için, olaylar onun için gerçek anlamda kendini fark etmek adına ve bu farkındalığı ümmetine gösterip örnek olma adına bir imkân olarak gördü.

Bakın, Taif’te taşlandı, Mekke’ye dönemedi, hatta o dönemde inanmayan bir insanın himayesiyle Mekke’ye kabul edildi; ama bunları anlamsız bir dert, bir hikâye olarak anlatmadı. Demedi. Bütün insanlar ondan yüz çevirse, “ben yalnızım, çaresizim, kimsesizim, sahipsiz bir mezar gibiyim” demedi. Acı hikâyesi üretmedi; kendini ve Allah’ı hatırladı. Daha derinden hatırladı. Daha daha ve daha derinden hatırladı. Dolayısıyla yaşadığımız olaylar, bizim özdeşleşmelerimizi bize hatırlatan ve onlardan bizi kurtaran bir cansimidi gibi bize lütfedilen imkânlardır.

Mesela kişi gençliğiyle kendini özdeşleştirir: “Ben gencim, ben güzelim, ben yakışıklıyım.” Allah alır onun gençliğini, yakışıklılığını. Niye alır? Bir gıcıklık olsun diye değil; bak, sen bu değilsin, sen bu beden değilsin, sen kendini bir beden olarak zannetme, bir beden olduğun zannını bırak. Sen saf bir varlıksın, bir bedeni kullanıyorsun ama o beden değilsin.

Mesela bir çocuk emzikle özdeşleşir, sürekli ağzında emzik. Şimdi bir düşünün, 30-40 yaşına gelmiş hâlâ emzikli; gülünç bir şey değil mi, üzücü bir şey, rahatsız edici bir şey. Peki anne baba o çocuktan emziği niye alır? Emziğe ihtiyacı olmadığını göstermek için, emziksiz de var olduğunu ona göstermek için. Bir anne çocuğunu sütten niye keser? Daha başka faydalı gıdalar alma zamanı geldiğini göstermek için sütten keser. Yoksa annenin çocuğunu sütten kesmesi merhametsizliğinin eseri midir, sütünü esirgemesinin eseri midir? Yoksa ona daha besleyici, daha uygun gıdalarla beslenmesini sağlamak için midir?

O yüzden önemli olan olaylar değil; olaylara kim bakıyor, hangi benlik bilinciyle bakıyorsun, bunu ayırt etmek çok önemli. Dolayısıyla kendimizi bulmalıyız. Kendimizi bulmak için de kendimizi şu veya bu olma hayalinden kurtarmalıyız. Kendimizi bulmanın yegâne çaresi ve başlangıç noktası, bugüne kadar oluşturduğumuz kendimizi şu veya bu şekilde hayal etme tuzağından kurtarmamızdır. “Ben kendimi bugüne kadar şöyle tanımlıyordum, ben kendimi bugüne kadar şöyle algılıyordum, ‘ben’ deyince şöyle düşünüyordum, gelecekle ilgili kendimi şöyle tanımlıyordum” -bunları bırakıyorum. Bunları bırakmazsam kendimi bulamam; zaten kendimi bulmamı engelleyen bunlardır. Kurgudur, benlik kurgusudur. Bunu neyden, nelerden hatırlıyoruz? Olaylardan. Hâlbuki onlar sadece olaydı. Sadece olaydı. O kadar.

Çocuk Kaybı Örneği: Bindirilen Hikâye ve Ruhun Yolculuğu

Ben birçok insanın herhalde en çok imanını sıkıntıda gördüğü bir konuya ufak bir değineceğim. Bizim bir arkadaşın başına gelmişti; çocuğunu kaybettiği süreci anlatıyordu. Diyordu ki: “Bir inançsız gözle bakıyorum, bir inançlı gözle bakıyorum. İnançsız gözle bakınca, her şeyin küçüğü ölebiliyor; tamam, benim de çocuğum öldü, sıkıntı yok diyorum, ama içim içimi yiyor. Böyle olmamalı, bir bedenden ibaret olmamalı. Sonra dine inanıyorum diyorum; çocuğumu Allah yarattı, gönderdi falan; ama şimdi nasıl bir merhametsizlik, daha büyümedi, gelişmedi, bir şeyler görmedi, gün yüzü görmedi, evlendiremedim, benden aldı gibisinden düşünüyorum. Bir ayağım burada bir ayağım burada.” Sonra ona “o bir ruhtu, dünyayı deneyimledi ve gitti” dendi. O da dedi ki: “Bir ayağım burada bir ayağım burada; Allah’a küserek biraz kendimi teskin ediyorum. Aslında biliyorum, sağ taraftan da sol taraftan da bakınca benim üzülmemem lazım; her şeyin küçüğü ölüyor, her ruh deneyimlemeye geliyor gidiyor. Ama bir şekilde içimdeki bir şey bundan tatmin değil, bunu Allah’a küsmekte buldum” demişti mesela. Çok güzel bir itiraf gibi gelmişti bana bu.

Tabii uzun bir konu bu, açmak gerekir; ama en bariz hata şu: “Gün yüzü görmedi, dünyayı görmedi” derken kişiyi şöyle algılıyor: Dünyaya gelecek, büyüyecek bir varlık, gün yüzü görecek, evlenecek, çoluk çocuğu olacak vesaire; zannediyor ki insan budur. Hayır, insan ruhsal bir varlıktır. O ruhsal varlık, dünyaya gelip diyelim ki bir yıl yaşamayı, dünyevi düzeyde bir yıllık bir deneyim yaşamayı tercih etmiş; dünyada bir yıl bir deneyim yaşayıp varoluş yolculuğuna devam etmeyi dilemiş. Allah ona böyle bir hayat nasip etmiş. Yoksa o, gün yüzü göremeyen, 2-3 yaşında ölen, hayattan hiçbir şey anlamadan giden bir varlık değil.

Bakın biz hangi gözle bakıyoruz? Çocuk gelecek dünyaya, büyüyecek, gün yüzü görecek, ele güne karışacak, evlenecek, bir yuvası olacak, bir anneliği babalığı tadacak diye tanımlıyoruz. Böyle olunca hikâye tamam oluyor zannediyoruz. Böyle bir şey yok, bu yanlış bir yerden bakmak. Allah o ruha, dünyaya gelip bir beden elbisesine bürünüp bir sene, iki sene, üç sene buradaki süreci deneyimlemeyi nasip etmiş; bu kadar. Bunda içimizin içimizi yiyecek bir durum yok.

Ama şimdi bir çocuk gelince biz hangi hayalleri kuruyoruz, hangi hikâyeyi üretiyoruz? “Bu çocuk büyüyecek, benim evladım, bana da bakacak, şu olacak bu olacak, benim dünyadaki dayanağım olacak, evlenecek çoluk çocuğu olacak, ben de torunlarımı göreceğim.” Hikâyeyi bindirdik mi çocuğa? Bindirdik. Peki bindirdiğimiz hikâye gerçekleşti mi? Gerçekleşmedi. O zaman ne yapıyoruz? Hikâyeye acı duymaya başlıyoruz. Acı, olayda mı, hikâyede mi? Bunun hesabını Allah’a kesmek de çok garip yani; benlik başka nereye kesecek zaten? Yaradana, Allah’a inanıyorsa Allah’a kesecek, inanmıyorsa tabiata kesecek. Hâlbuki her iki durumda da gerçek, hakiki bir yerden bakmamış olacak.

O yüzden dünyadaki her doğum ve her ölüm, ilahi bir takdirin ince hesabıyla gerçekleşen bir şeydir. Ama biz bu idrake sahip olamazsak ne diyoruz? “Her ölüm erkendir” diyoruz, “genç yaşta öldü” diyoruz. Hikâyemiz var ya: Kaç yaşında ölmeli baban mesela? 70-80 olsa, bir de torununu görse iyi olur, gibi bir hikâye. Dedik ya, zihnimizin ürettiği bir benlik ve o benliğin hikâyeleri var. Peki benliğimizin ürettiği hikâyeyle Allah’ın takdiri örtüşüyor mu? Bazen örtüşüyor, bazen örtüşmüyor; tamamıyla örtüşmez. Peki örtüşmediği yerde ne olur? Direnç olur, rahatsızlık olur, acı olur, üzüntü olur, keder olur, öfke olur, korku olur. Peki bunun ortaya çıkmasına sebep olan nedir? İşte o zihnimizin ürettiği ben hikâyesidir. Zihnimiz bir benlik algısına sahip olur, o benlik algısı hikâyeler üretir.

İşte o yüzden şu anda içinde bulunduğumuz asılsız hikâyemizin farkına varmalıyız. Bu asılsız bir hikâye; onun için böyle bir başlık atın: “Benim asılsız hikâyem.” Yazalım, görelim. Sonra dörde katlayıp “ben bu hikâyeden vazgeçiyorum” diyelim. Ama önce yazalım o asılsız hikâyeyi, iyi görelim. Biraz yasını tutacaksak hafifçe tutalım ama uzatmayalım yası; sonra kapatalım. “Ben bu asılsız hikâyeden vazgeçiyorum, Yaradan’ın beni tanımladığı gerçek kendimi hatırlamak istiyorum çünkü.”

Kapanış: Gerçek Doğum Günü

Evet, burada tamamlayalım. Asılsız hikâyemizi bırakıp, Yaradan’ın bizi tanımladığı gerçek kendimizi hatırlayalım. En büyük lütuf, en büyük ikram, insanın kendi kendine vereceği en büyük hediye budur. Eyvallah.

Gerçek doğum günümüz de o gündür; o yüzden ondan önce kutlanan doğum günleri sahtedir. Gerçek doğum günümüz, gerçek anlamda kendimizle tanıştığımız andır. O yüzden Hazreti İsa, “bedenden doğdunuz, şimdi ruhtan doğunuz” der. Ne demek ruhtan doğmak? Yani gerçek kendinizin farkına varmak. Siz bedenden doğdunuz, beden olarak kendinizi o zannettiniz, oradan başlattınız kendinizi. Hâlbuki asıl ruhtan doğacaksınız, ruhtan tanımlayacaksınız kendinizi. O zaman bu gerçek doğumdur.

Teşekkür ediyorum, ağzınıza sağlık abi. İyi akşamlar.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - (Fâtiha Sûresi: 6-7) — “Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet” mealinin anlatıcı tarafından “Fatiha’da ne diyor” diyerek doğrudan anılması. - (Fecr Sûresi: 27-28) — “Ey itminana eren nefis… Rabbine dön” ifadesinin doğrudan aktarılması (anlatıcı sure adını söylemedi, ayetin içeriğinden tespit edilmiştir; teyide muhtaçtır). - (Bakara Sûresi: 214) — “Sizden öncekilerin başına gelenler sizin başınıza gelmedikçe cennete mi gireceksiniz” mealindeki ayete gönderme (anlatıcı sure adını belirtmeden “ayetle söylüyor” diyerek andı; teyide muhtaçtır). - (Bakara Sûresi: 31-34 civarı) — Allah’ın Âdem’e isimleri öğretmesi ve meleklerin secdesi kıssasına gönderme (sure adı anlatıcı tarafından belirtilmedi, kıssadan tespit edilmiştir; teyide muhtaçtır).

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş

Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.