Dindarlığın Hakikati ve Nefis Terbiyesi
Kısa Özet
Sohbette dindarlığın dışarıdan görülüp ölçülemeyecek, kişinin özüyle Allah arasında kurduğu bağa dayanan içsel bir hakikat olduğu anlatılıyor; iyilik yapmanın veya ibadet etmenin tek başına dindarlık anlamına gelmediği vurgulanıyor. Ardından dünyevi mutluluk ve hüznün aslında aynı "rüyanın" iki yüzü olduğu, Kur'an'ın insanları mal, mülk ve zahiri mutluluğa karşı sürekli uyardığı işleniyor. "Lâ ilâhe illallah"ın göreceli ve fani olanı reddetmek, "Muhammedün Resûlullah"ın ise bu hakikatin insani düzeydeki örnekliği ve pratiği olduğu anlatılıyor. Peygamberin sözü, fiili ve hâli üzerinden örneklikin nasıl okunması gerektiği, insanın içindeki "benlik"leri (nefis halleri) tanıması ve hiçbir yanlışın sorumluluğunu başkasına yüklememesi gerektiği; bu bağlamda Hazreti Ali'nin savaş meydanındaki kendini gözlemleme kıssası detaylıca ele alınıyor. Sohbet, tevhidin "tek kaynak" idraki olduğu, insanın Allah'tan istediği şeyin niteliğine dikkat etmesi gerektiği (buğday mı, himmet mi) ve Peygamberimizin hayatındaki taleplerin sınırlı, kanaatkâr hâliyle tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Dindarlık, insanın özüyle bu özün kaynağı olan Allah arasındaki bağlantıyı kurabilmesidir; bu, dışarıdan gözle görülüp ölçülebilecek bir şey değildir.
- Dünyevi mutluluk ile dünyevi hüzün, hakikat açısından aynı "rüyanın" iki yüzüdür; ikisi arasında zerre kadar fark yoktur, çünkü ikisi de fani ve geçicidir.
- Hiçbir yanlışın sebebi olarak bir başkasını göstermemek ve kendini sürekli gözlemlemek (Hazreti Ali örneğinde olduğu gibi), gerçek dindarlığa giden yolun temel şartıdır.
Dindarlığın Gerçek Anlamı
Allah! Allah! Onun için insan şunu bilmelidir ki din, gözle görülebilen bir şey değildir. Din tamamen insanın kendi içinde, kendi özüyle o özün kaynağı olan Allah arasındaki bağlantıyı kurabilmesidir. Bunu kurabilen insan dindardır. Kuramayan ama kurmaya niyet ve gayret eden insan Müslümandır; Allah'a teslim olur, böyle bir şeye tevessül etmiş, böyle bir şeye azmetmiş insandır. Fakat iman henüz kalbine girmemiştir, diyor Kur'an'ın ifadesiyle. Böyle bir şeyin olmadığını söyleyen insan da din dışı bir insandır. Dolayısıyla bir toplumun dindarlığını biz ölçebilir miyiz veya görebilir miyiz? Göremeyiz, bu mümkün değildir. Bir insan bütün ömrü boyunca iyilik yapıyor olabilir ama dindar olmayabilir; namazını kılıyordur, iyilik yapıyordur, ama o insan dindar olmayabilir. (…) İdrak eder, özünün kaynağının Allah olduğunu idrak eder, müşahede eder; o zaman dindar olur.
O yüzden dindar olmak, dine kendimizi nispet etmek ucuz bir şey değil, hiç basit bir şey değil zaten. O yüzden biz şimdi yanılıyoruz; diyoruz ki mesela "dindar insan nasıl böyle yapar?" Dindar insan zaten öyle bir şey yapamaz ki. Anlatabildim mi? Mesela Peygamberimiz Uhud'da savaşırken okçulara "buradan ayrılmayın" demiş. Ama içlerinde bazı benlikler var, dünya nimetini arzu ediyorlar. Bir bakmışlar, savaş meydanında böyle boş duran ganimetler var; hemen o benlikleri devreye girmiş, Peygamberin sözünü unutmuşlar. Şimdi bu insanlar dindar mı? Değiller. Ama o yolda gidiyorlardı. Ne zaman dindar olur? Peygamberin irfanına sahip olduğu zaman. Biz buna kendi geleneğimizde ermek diyoruz, marifete ulaşmak diyoruz, arif olmak diyoruz, evliya olmak diyoruz mesela. Başka gelenekler bunu başka şekilde anlatıyor; Hinduizm kurtuluş diyor, aydınlanma diyor vesaire. Hepsi bir, hakikati itibariyle arada bir fark yok. O zaman biz dindar olabiliyoruz. Ben dindar mıyım? Değilim. Ama olunabileceğine ve olmak gerektiğine inanıyorum; bakın çok önemli bir şey daha, bundan başka da bir kurtuluş olmadığına inanıyorum.
Şimdi bir insan, "olmak gerektiğini ve olunabileceğini biliyorum ama olunmasa da çok büyük bir kayıp yaşamam" diye düşünüyorsa, o insan zaten dindar değildir, zaten dinin yolunda da değildir. Ben diyeceğim ki bu mümkündür ve ben bu yoldayım; her hâlükârda bundan başka da benim için bir alternatif yok diyeceğim. Alternatif var dediğim anda, bu bizim psikolojik anlamda "fare kapanı" dediğimiz şeye benzer; farelerin iki deliği vardır, bir delikten girer öbür delikten çıkar, tek bir deliğe mahkûm değildir yani. Bu olmazsa öbürü olur, der. Anlatabildim mi?
Şimdi ben, "ya Allah'ın sevgisini bulurum ya da beni çok seven bir insan bulurum, ikisi de uyar" diyorsam, hayatın hakikatini anlamamışım demektir. Hele hele "insanlardan tekme yedim, bari Allah masum, iyi niyetli, bana kazık atmaz, ona yöneleyim" diyorsam, gene burada bir problem var demektir. Anlatabiliyor muyum? Tabii biz de yapıyoruz; zaten yapmasak niye konuşacağız? İşte bunların üzerinde çalışmak için konuşuyoruz. Dindar olmak nasıl bir şeydir? Daha doğrusu dindar olma yolunda yol almak böyle bir şeydir. Zaten dindar olduğunuzda bunları konuşmaya hiçbir zaman gerek kalmayacak. Yine aynı şekilde mesela, "namaz kılıyorum ama namazı hiç şey yapamıyorum, böyle kılacağıma hiç kılmayayım" anlayışı da yine aynı şey. Tabii bu yine neyden kaynaklanıyor? Sanki hani başka bir şeyimiz de var, alternatifimiz de var gibi. Hâlbuki yok alternatif.
Benim zaman zaman okuduğum, bir zata ait bir dua vardır. Anlatıyor, anlatıyor, anlatıyor; günahlarından, onların ağır yüklerinden bahsediyor. Sonra duanın sonu şöyle bitiyor: "Ya Rabbi" diyor, "eğer beni affedersen, sen zaten Rahmân ve Rahîm'sin, affedicisin. Eğer affetmezsen, başka kapıya giderim demiyorum; başka kapı yok ki ona gideyim." İşte bak, din işte bu. "Eğer sen beni affedersen, zaten Rahmân ve Rahîm olduğunun gereğini yerine getirmiş olursun. Benim böyle bir hakkım yok ama sen Rahmân ve Rahîm olduğunu söylüyorsun, dilersen affedersin. Ama affetmezsen, başka kapı yok ki ona gideyim; gene bu kapıda duracağım" diyor. İşte dindar insan böyle bir insan. Yoksa "sen beni affetmezsen beni bekleyen dünyada ne keyifler, ne şeyler var" mı diyeceğiz? Zaten biz gelmişiz, bir de boyunduruk altına giriyoruz, değil mi? Neredeyse Allah'a minnet edeceğiz, değil mi? Sonra bir de dine giriyoruz; hakikaten biz bazen Müslüman olduğumuz için Allah'a minnet ediyoruz. Diyoruz ki, "ya bak, dışarıda millet ne güzel eğleniyor, onu bunu yapıyor; biz yok, namaz kıl, oruç tut, kurban kes, bilmem ne, musibet gelince isyan etme, sabırlı ol." Değil mi? Kırk yerden sarılıyorsun; ondan sonra diyorsun ki "bu kadar şey yaptık, herhalde sen de bir şey yaparsın." Değil mi? Minnet ediyoruz, farkında olmadan bir minnet ediyoruz. Hâlbuki kardeşim, sen o dinin idrakinden dolayı Allah'a müteşekkir olman lazım. Ama müteşekkir olman için, dindar olmayan insanın zahiri mutluluğunun aslında gerçek mutluluk ve huzur olmadığını bilmen lazım.
Dünyevi Mutluluğun Aldatıcılığı
Onun için ilginçtir: Kur'an çok defa insanları uyarır. Neye karşı uyarır? Dünyadaki mal, mülk, para, çocuk, ticaret ve zahiri mutluluğa karşı uyarır. Der ki, hani onların refahı, mutluluğu sizi aldatmasın. Kimi aldatmasın? Biz gerçek anlamda dindar olsak bizi aldatabilir mi öyle bir şey? Ben zaten anlayacağım onun mutluluğunun ne olduğunu. Ben hayatta çok görmüşümdür: kız veya erkek bir sevgili bulur, yüzü gülüyor, renkli renkli giyiniyor falan. Değil mi? "Tamam" diyoruz, "bak bulmuş, ne güzel." Öyle demiyor muyuz? "Bulmuş" diyoruz, "keşke ben de bulsam ve onun gibi mutlu olsam" diyoruz. O zaman Kur'an diyor ki, buna "sen cahilsin" diyor. Türkçesi kısaca bu: "sen cahillik yapıyorsun" diyor. Sen onun nerede mutlu olduğunu zannediyorsun; onun mutluluğunun zeminini, konseptini, içeriğini biliyor musun? Bilmiyorsun. Bir de diyor, "bak dikkat et, bilmiyorsun; bari bilmiyorsan kitabı dinle, özenme" diyor. Yani dünyada, dünyaya ait hiçbir şeyle bir insanın mutlu olduğuna özenmeyeceksin diyor. Bu para olabilir, onu çok seven bir insan olabilir, ona tapan biri olabilir, sözünü hiç geri çevirmeyen biri olabilir; hepsi olabilir. Bir insan bunlardan dolayı mutluysa dikkat edeceksin, diyeceksin ki bu psikolojik düzeyde mutlu.
Hepiniz görmüyor musunuz? İnsanlar evlenirken ne kadar mutlu, değil mi? Yarısı boşanıyor, diğer yarısı çekiyor, şikâyet ediyor. Dolayısıyla, oradaki mutluluk demek ki hayali bir mutluluk değil mi? En azından yarısı belirgin; diğer yarısını şimdi açmıyorum. Ama o anda mutlu değil mi? İşte burada güzel bir söz var: rüyadaki adam, rüyadaki kadınla evlenir. Yani insanlar hayali bir gerçeklik içinde, hayali bir mutluluk senaryosu içinde yaşarlar. Bu sadece evlenmekle ilgili değil, her şeyi alın buna; diyelim ki bir insanın ticaret yapıp bir günde milyon dolar kazanması da fark etmez, bir kişinin bir çocuğu olup sevinmesi de böyledir. Bunların kendine göre bir değeri yok mu? Var. Ama sen bunlarla hakiki mutluluğu, huzuru yakaladığını, kendini bulduğunu düşünüyorsan, o zaman eyvah.
Şimdi bunun zıttını düşünelim: bir insan çocuğu olunca çok seviniyor, olmayınca da üzülüyor; biz de mesela "yazık bana" diye bir tepki veriyoruz. Diyelim ki bu konuda bir eksikliğin var; bundan dolayı çok üzülüyorsan, büyük bir mahrumiyet hissediyorsan, bu sefer madalyonun öbür tarafından aynı rüyaya devam ediyorsun demektir. Arada hiçbir fark yok. Yani üzülen insan ile sevinen insan arasında biz bir fark görüyorsak, çok yol almamız gerekir; ki almak zorundayız zaten, görüyoruz değil mi? Görüyoruz. Hâlbuki kadim gelenek, hakiki marifet bize diyor ki bunların arasında zerre kadar fark yoktur. Ne Mısır'ın kralı olan kişiyle, ne de bir hapishanede yaşayan biri arasında hakikat açısından hiçbir fark yok. İkisi de kendini bulamamış, ikisi de hakiki mutluluk ve huzuru yakalayamamıştır. Diyelim ki bir kadının kocası kendisine taparcasına âşık, bir dediğini iki etmiyor, sıcak sudan soğuk suya elini soktumuyor; öbür tarafta da hiç onu umursamıyor, göz ardı ediyor vesaire. Bunların arasında en ufak bir fark görüyorsak yanılıyoruz. Kur'an diyor, "yanılıyorsun; onların dünyada, çarşı pazarda dolaşıp eğlenmeleri seni aldatmasın" diyor.
Şimdi ben bunları söylerken uçtuğumu düşünebilirsiniz, olabilir; ama bunlar Kur'an'da birçok ayette bize anlatılıyor. Onların çarşı pazarda dolaşmaları, eğlenmeleri... Hatta Kur'an'ın ilginç bir ayeti var, diyor ki "bırak onları daldıkları bataklıkta oyalana dursunlar." Tam orijinal ayetin meali bu. Çünkü o aldatıcı bir şey. Neye benzer bu? İşte çocuk oyun oynar; "gemi yaptım" der, ufacık bir suda onu yüzdürür, bilmem nereye götürür. Sen üstten bakarsın, çocuk bir oyun oynuyor, değil mi? Şimdi eğer ben bilirsem ki hayat bir oyun -ama nasıl bir oyun, insan olarak nasıl geçen bir oyun?- mesela Allah sana dünyada mutlu, güzel, hoş enstantaneler de yaratır, aksini de yaratır. Sen bunların içinden insan olarak mı geçiyorsun? Bu neye bağlı? O, yukarıyla olan ilişkine bağlı.
Yaz ve Kış Seferleri: Dengeyi Yakalamak
Yukarıyla olan ilişkin güzel olursa, işte o bahsettiğimiz gibi, Kureyş Sûresi'nde "yaz ve kış seferlerine biz onları alıştırdık" diyor. Yaz seferi, seni psikolojik olarak rahatlatan, memnun olduğun, hoşuna giden olaylar ve durumlardır. Kış seferi ise zorluklu, sıkıntılı, memnun olmadığın, hoşuna gitmeyen psikolojik durumlar ve süreçlerdir. Allah diyor ki, "biz" -o Kureyş ehli insanın bütün varoluşunu temsil eder- "onların arasında bir uyum meydana getirdik ve onları yaz ve kış seferlerine alıştırdık." Biz alışmamışız; biz bir tek yaz seferi istiyoruz, kış seferine pek de hazır değiliz. Hâlbuki Kur'an ne diyor? "Biz onları yaz ve kış seferlerine alıştırdık." Onlar yaz ve kış seferlerinde, yani hoşa giden durumlara da hoşa gitmeyen durumlara da, sevilmeye de sevilmemeye de, önemsenmeye de önemsenmemeye de alışıktırlar. Ve "onlar evin sahibine ibadet ederler" diyor -eve değil, evin sahibine. Ayette sonra diyor ki, böyle oldukları için ihtiyaçları ve açlıkları konusunda doyurulurlar ve korku da duymazlar.
Demek ki, ayet "yaz ve kış seferlerine çıktıkları için doyarlar" demiyor; biz öyle anlıyoruz bazen. "Bunlar Araplar, yaz ve kış seferlerine çıkıyorlar" diye düşünüyoruz, sanki çok da umurumuzdaymış gibi Arapların yaz ve kış seferlerine çıkması. Hâlbuki ayet bunu anlatmıyor tabii ki. "Onlar yaz ve kış seferlerini yaparlar, biz onları buna alıştırdık, fakat onlar evin Rabbine ibadet ederler" diyor. İşte o yüzden de ihtiyaçları ve arzu ettikleri şeyler konusunda doyurulurlar, korkularından da emin olurlar. Ama ben şimdi yaz seferine bakıyorum: yaz seferinde güzel şeyler gelirse hoşuma gidiyor, kendimi tatmin olmuş hissediyorum; kış seferi gelince de yüzümü asıyorum.
Geçen mesela bir arkadaş vardı, dedi ki "çok mutsuzum." Dedim, "sen hiç şunu gördün mü?" Mesela bir insan sevgilisi yanındayken "ben çok mutsuzum" diyor; olur mu öyle şey? Dedim, "peki sen bir müminsin değil mi? Allah seninle, ama diyorsun ki ben mutsuzum." Değil mi? Bir mümine mutsuzluk yaraşır mı aslında hakikatte? Ama biz tabii ki tam dindar olamadığımız için ne diyoruz? "Hem Rabbimiz var hem mutsuzuz." Hakikaten dindar olduğun bir zaman gelecek, o zaman dünya öyle mi gelmiş böyle mi gitmiş, mutsuz olmayacaksın. Değil mi? Şimdi düşün: sen diyorsun ki "ben Rabbimi seviyorum," sonra da diyorsun ki "Rabbim de benimle ama mutsuzum." Allah gücenmez mi, deyim yerindeyse? Demez mi ki, "bizim aramızda nasıl böyle bir ilişki var? Birbirimize inanıyoruz, birbirimizi seviyoruz diyorsun değil mi, ibadet ettiğini söylüyorsun, ben sana şah damarından daha yakın olduğumu söylüyorum; sen buna iman ediyorsun ama mutsuzsun." Hakikatte olabilir mi böyle bir şey? Olmaz. Peki bizde oluyor mu? Oluyor. Niye oluyor? İşte o baştaki şeye geliyoruz: tam hakiki anlamda o dinin hakikatini henüz yaşamadığımızdan oluyor. Ama bunu yaşamak nedir? Tabii ki bir süreçtir.
Benlikler ve İstekler: 60 Bin Dolarlık Yüzük Meseli
Yoksa değil mi, bir mümin nasıl "ben mutsuzum" diyebilir? İşte insanda buna zemin hazırlayan benlikler var; "şu olmazsa olmaz, şu olmazsa mutlu olamazsın, ancak böyle olursa mutlu olursun" diyen ve bütün referansları dünya olan benlikler var. Bunları gözlemlemek, bunları fark etmek durumundayız. Çünkü asıl bizi o bahsettiğimiz gerçek dindarlıktan, gerçek manevi ve ruhani idrakten koparan şey aslında bunlar. Bu benlik bize der ki, "bu olmazsa olmaz." Sen eğer o benliği meşru kabul edersen, hiç dindar olmana imkân var mı, bir düşün? Değil mi? Mümkün değil.
Ben bazen görüyorum -Allah selamet versin- böyle birkaç defa, bu son iki üç ayda gördüm: işte görüşüyorlar iki kişi, birisi kendine çok güveniyor, "ben 60 bin dolarlık taş yüzük isterim" demiş. Tabii arkadaş da "kusura bakma, müsait değilim" demiş. Bak şimdi, biz buna belki kızarız değil mi? "Böyle olur mu" deriz. Hâlbuki bizim yaptığımızın bundan hiçbir farkı yok. Çünkü biz Allah'a diyoruz ki, "ya Rabbi, deyim yerindeyse seninle beraber olacağız, sana yaklaşacağız." Ama bak, "bu olmazsa olmaz" yani; bu olmazsa bu yatar. Değil mi? Bir farkı yok: "şöyle olmazsa mutlu olamam." Aynı şeyi yaşamış oluyoruz değil mi? İşte şöyle bir ev isteyen oluyor, 60 bin dolarlık tek taş yüzük isteyen oluyor; tabii evlilik olmuyor. Biz ne yapıyoruz? Biz de aynı; içimizde öyle benlikler var ki, "bunu isterim, şunu isterim, şunu istemem" diyor. Ve dikkat edin, ondan istiyoruz ama onu istemiyoruz; tıpkı o bayan gibi. 60 bin dolarlık taş yüzük istiyor ama o kişiyi istemiyor aslında; ama 60 bin dolarlık yüzüğü de ondan istiyor. Tam bizim şeyimize uygun yani: ben Allah'ı istiyor muyum? Zaten Yasir, hepimiz tüccarız maalesef. Onun için böyle tüccar Müslümanlık yeter mi? Biz Allah'tan ne istediğimize o yüzden bakmalıyız.
Mesela ne istiyorsun? Kur'an'da iki tane ayet var: bir tanesi "onlar Allah'ın verdikleriyle sevinirler" diyor, bir tanesinde de "Allah sana yeter ve Allah kuluna kâfidir" diyor. Birincisi, dindar olma yolunda ilerleyenler için; dindar olma yolunda ilerlerken neyle seviniyorsun? Allah'ın sana verdikleriyle seviniyorsun. Gerçek anlamda tam dindar olduğunda neyle sevineceğim? Allah'ın kendisiyle, onun yakınlığıyla, onun muhabbetiyle sevineceksin. Peki ona ulaşman için ne gerekiyor? Allah'ın verdiklerine sevinmediğin gibi, Allah'ın vermediklerine de üzülmemen gerekiyor. Çünkü insan Allah'ın verdiklerine böyle sevinip gerçek mutluluğun bunlar olduğunu zannederse, Allah'ın vermediklerine de üzüntü ve keder içinde yaklaşırsa, öbür safhaya geçmesi mümkün müdür? Kesinlikle değildir.
Onun için Allah insana sadece kendisini vaat ediyor. Kur'an'da bir ayet var, diyor ki Allah, mü'minlerin nefislerini ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır. Şimdi o cennet tabii ki Allah'ın cemalinin cenneti. Allah ne diyor? "Ben senin her şeyini satın alıyorum" diyor. Sen "benim iradem" demeyeceksin; Allah "bana iradeni sat, bana bütün varlığını sat, ben de sana kendi zatımın cennetini vereyim" diyor. Yani bu alışveriş nedir? Bütünüyle kendini Allah'a vermek, bütünüyle kendini ait olduğun kaynağa bırakmak. Aslında bu çok zor bir şey değil ama işte benlikte öyle mekanizmalar var ki sürekli ısrar ediyorlar. O yüzden ben çok eskiden düşünürdüm: Kur'an niye bu kadar dünyadaki bir kısım şeylere ve dünya ile mutlu olan insanlara karşı bu kadar uyarıda bulunuyor? Sonra fark ediyorsun ki aslında en büyük engel ve tuzak bu.
Mesela ben kalkıp bir şeye baktığım zaman, "ya bu adam ne güzel yaşıyor, ne güzel evde oturuyor, kim bilir nasıl mutludur, böyle boğazın kenarında oturuyor" diyorum; veya işte bir sevgili bulmuş, birbirlerini çok seviyorlar, bir de buna böyle dindarca laflar ekliyoruz: "ne güzel değil mi, ne güzel mutlular" falan diyoruz. Var mı öyle bir şey ya? Olabilir mi böyle bir şey? Sen oradaki mutluluğun niteliğini, sınırlarını göremiyorsun. İşte Kur'an o yüzden uyarıyor. Bunu Arifler neye benzetir? Derler ki, Allah sana elmas verecek, sen yeryüzünde birilerinden can dileniyorsun. Allah sana sonsuz varlığını verecek, sonsuz aşkını verecek; sen âlemden iyi bir ev, seni sevecek bir insan, bir mevki, bir makam, tanınmak, bilinmek, fark edilmek istiyorsun. Allah diyor ki, "ben seni tanımak istiyorum." Sen diyorsun ki, "âlemin beni tanımasını istiyorum." Allah bekliyor orada: "ben seni tanımak istiyorum, ve zaten aslında ben seni tanıyorum da sen beni tanımıyorsun" diyor.
Şimdi bunu idrak edebilsek... Mesela "insanlar bizi tanısın, bilsin, takdir etsin" tuzağına düşer miyiz? Peki o tuzağa düşersek öbür hakikati idrak etme şansımız var mı? Yok. Çünkü o seni öyle bir tutuyor ki öbür şeyi tamamen kaybettiriyor; çünkü o henüz bulduğumuz bir şey değil ama hakikat olan bir şey. İşte aslında Müslüman olmak demek, göreceli ve fani olanı reddetmek, hakiki ve baki olanı onaylamak demek. İşte "Lâ ilâhe illallah" demek bu demek.
Lâ İlâhe İllallah'ın Hakikati
"Lâ ilâhe illallah" diyen cennete girer mi? Biz diyoruz ki, "bak adam la ilahe illallah demiyor, cennete girmeyecek." Kolay mı öyle la ilahe illallah diyebilmek yani? İşte "Lâ ilâhe illallah" o. Dikkat edin, "Lâ ilâhe"nin başta gelmesi neden? Çünkü sen henüz mutlak olanı şu anki bilincinle tanımıyorsun. Ama diyor ki, beni tanıman için önce âlemi reddetmen gerekir. Reddetmek şu demek: bu âlem, her şeyiyle ne kadar güzel görünürse görünsün, bir güzellik taşımakla birlikte sınırlı, geçici ve fanidir. Hint geleneği zaten açıkça söyler, "hayaldir" der; bir kalemde meseleyi bitiriverir. Ve diyor ki, sen bana gelmek istiyorsan önce "lâ ilâhe" demelisin; yani şu gördüğün her şeyin, kendi bu zahiri varlığın da dâhil, hepsinin sınırlı, geçici, fani ve göreceli olduğunu kabul etmelisin. Ve diyor, sen bunları referans alma, bunları alma, bunlara sahip olma, bunları elde etme; yoksa bir tuzağa düşersin. Daha o anda "Lâ ilâhe illallah" demeden kaybediyorsun; daha başta zaten "lâ ilâhe" demiyorsun, "illallah"a zaten varmana imkân yok. Ama onu yapabildiğinde işte Allah seni bırakmaz.
Bunu da şuradan anlayın: mesela düşünün böyle bir çocuk görseniz sokakta, bakıyorsunuz kimse yok etrafında -ne annesi var, ne babası var, ne onu kucaklayan biri var, ne ona bakan biri var. Böyle mahzun, mükedder duruyor, "kimsem yok" diyor. Doğal olarak ne hissedersiniz? Değil mi? İşte Allah da böyle. Fakat biz öyle olmuyoruz; diyoruz ki, "ben o kadar öksüz yetim değilim; Allah'a şükür sevdiklerim var, yok ama bulacağım; işim yok ama bir gün öyle bir iş bulacağım, öyle bir film çevireceğim ki Fransa'da kırmızı halının üzerinde yürüyeceğim" diyoruz. Deyince o zaman Allah da diyor ki, "madem sen öyle diyorsun, yolun açık olsun." Ama sen desen ki, "Ya Rabbi, hiçbir sevgi, hiçbir imaj, hiçbir kariyer, hiçbir ilgi, hiçbir değer, hiçbir kıymet beni tatmin etmez; bunların hiçbiri beni hakikatte tatmin etmez, evet bunların şöyle veya böyle bir değeri var ama hakikatte bir değeri yok, beni hiçbiri tatmin etmez" dediğinde, işte o zaman Allah'ın rahmet ve keremi seni kendine çeker.
Ama sen dersen ki, "bazen öyle gidiyoruz bazen böyle gidiyoruz; kimse elimi tutmayınca camiye gidiyorum, birileri elimi tutunca caminin yolunu unutuyorum" -o zaman Allah da diyor ki, "yolun açık olsun." Çünkü seni şu an alsa bile olmayacak, hep gözün arkada kalacak. Anlatabiliyor muyum? Hep gözün arkada kalacak. Hani bazıları olur ya, "küçük yaşta evlendim veya küçük yaşta hacca gittim, bir türlü dünyanın tadını alamadım" diyen böyle akıllı(!) insanlar var değil mi mesela? İşte Allah diyor, "öyle olma; eğer gözün arkadaysa bakmaya devam et." Ama arkaya baktığın müddetçe -çünkü düşünün, bir insan arkaya baktığında önünü göremez, değil mi?- ve Kur'an'da diyor ki Allah bir insana, bir göğüste iki kalp yaratmamıştır. Hz. İsa da "hem dünyayı severek hem dindar olamazsınız" der; böyle bir şey mümkün değildir.
Diyelim ki bu idrakta derinleştin; o zaman Allah'ın yarattığı dediğimiz her şey ne olur? Onun bir gölgesi, onun bir parıltısı olur. Sen evin Rabbine ibadet edersin; yaz kervanından ne gelmiş, kış kervanında ne eksik olmuş, bunlarla meşgul olmazsın. Çünkü evin Rabbine teveccüh ediyorsun, evin Rabbine bağlısın. O zaman âlem sana ne olarak görünür? Allah'ın bir hediyesi olarak. Ama artık kalbini bağladığın bir varlığın oluşundan aşırı mutlu olup yokluğundan mahzun olduğun bir hâl olmaz; o dengeyi yakalamış olursun. Ama öbür türlü mümkün değil.
İşte o yüzden Kur'an bize işaret eder: hani bu Kur'an'ın bir ayetinde, meşhur, o hoşlandığınız nimetler, salma atlar -yani bugünkü tabirle arabalar-, çocuğunuz, kesada uğramasından korktuğunuz ticaretiniz, size Allah yolunda mücadele etmekten daha sevimli geliyorsa, Allah'ın azabını bekleyin diyor; veyahut da karşılaşacağınız şeyi bekleyin diyor. Mesela diyelim ki, ben ne kadar Allah'la olan ilişkimi dert ediniyorum, ne kadar ticareti dert ediyorum, ne kadar eşimle, dünyadaki ilişkilerimle ilgili şeyleri dert ediyorum? Kur'an mesela bu ayetle bize onu soruyor: senin için hangisi daha problem, daha rahatsız edici? Burada kastettiği şey, hâşâ Allah'ın "beni sevin, dünyayı sevmeyin" diye bir karşılaştırma yapması değil; "dünyaya teveccüh ettiğinde hakikati kaybediyorsun" diyor. Yani ben sana kulluk tacını vermeye çalışıyorum, sen kullardan şöhret tacı bekliyorsun. Ben sana sonsuz bir sevginin, bitmez tükenmez, mutlak bir sevgiyi sunuyorum; sen insanlardan sınırlı, geçici ve en azından yarısı bencil bir sevgi bekliyorsun. Sen neyi arıyorsun? Bir karar ver: senin için hangisi değerli, hangisi asıl olan şey? Asıl olan ile gölge olanı ayırt etmektir din dediğimiz şey. Varlık olarak Allah asıldır, bu gördüğümüz bütün varlıklar gölgedir. Allah'ın sevgisi asıldır, diğer bütün sevgiler o sevginin gölgesidir. Allah'ın yakınlığı asıldır, bütün diğer yakınlıklar birer gölgedir. Onunla yaşayacağın mutluluk asıldır, âlemle yaşayacağın mutluluk bir gölgedir. İşte dindar olmak dediğimiz şey aslında bu.
İşte o zaman şunu anlamamız lazım: "Lâ ilâhe illallah diyen cennete girer" deyince, "Muhammedün Resûlullah demezse olur mu olmaz mı" tartışmasına girmeye gerek yok. "Lâ ilâhe illallah" dediğin zaman zaten Hz. Muhammed'in de içine girmiş oluyorsun; Hz. Muhammed ne? Hakiki kulluğu ve hakiki kulluğun yolunu gösteren biri. Sen zaten o hakikate, o anlamda, prensip olarak dâhil olmuş oluyorsun. Onun için "Lâ ilâhe illallah" demek çok muazzam bir şey. İşte o yüzden Mekke'de insanlar "Lâ ilâhe illallah" demişler, başlarına gelmedik kalmamış değil mi? Başlarına gelip gelmediği önemli değil; ama demek ki o insanlar biliyorlardı la ilahe illallah demenin ne demek olduğunu. Yani o insan kendi nefsine şunu soruyordu: dünyada herhangi bir zorluk ve sıkıntı geldiğinde, eğer bu onu çökertiyorsa, "demek ki ben şu an tam olarak la ilahe illallah diyememişim" diyordu.
Çocuğu görmüyor musunuz, hep anlatıyoruz. Çocuk oyun oynarken o oyunun bilinci içindedir. Diyelim ki oyun oynarken oyunu bozulunca hafif bir üzüntü, hafif bir yüz buruşturması yaşar, sonra hemen annesine koşar. Ama sen şöyle bir şey düşün: çocuk evcilik oynuyor, kumdan kaleler yapıyor, birisi geldi onu yıktı, diyelim ki o da sabahtan akşama kadar ağlıyor -nasıl bir şey bu? Bizim yaptığımız şey aslında bu. Bak, orada çocuk ne diyor? "Bu bir oyun, evet ben oynuyorum, buradan bir şeyler öğreniyorum, o oyunun içinde gelişimimi sağlıyorum" diyor değil mi? Ama bak, oyun yani o; o kumdan kaleler yıkıldığında "ben gerçek kalemin yıkıldığını düşünmüyorum" diyor. Gerçek kalesinin yıkıldığını düşünse, ne kadar acı çekecek değil mi? Şimdi bizim durumumuz da o. Bizim gerçek kalemiz yıkılıyor mu? Bu hayatın içinde yaşadığımız olaylardan dolayı yıkılmıyor mu? Yıkılıyorsa, orada bir kez daha "Lâ ilâhe illallah"ın ne olduğunu tashih etmen, güncellemen gerekir. Orada, gördüğüm her şey görecelidir, sınırlıdır ve fanidir, asıl değildir. Demek ki bunu iyi tam hissedemiyorum, iyi tam idrak etmiyorum; o zaman bunun üzerinde çalışacaksın. Biz bir kere "Lâ ilâhe illallah" demişiz, sonra fotokopi gibi çoğaltıyoruz ama...
Öyle bir hakikat ki bu, senin aslında bütün varoluşunun özeti aslında.
Muhammedün Resûlullah: Örnekliğin İki Yönü
"Lâ ilâhe illallah" kısmını anladık. Ama mesela 'Muhammedün Resûlullah'ın ne anlama geldiğini tam çözemedim. Lâ ilâhe illallah öğretisi etrafında şekillenen çok kişi, çok anlayış olabiliyor; mesela Krishnamurti falan çok güzel şeyler yapıyor. Ama onun peygamberimizle ilişkisini nasıl kurabiliriz?
İşte oradaki ikinci şey, "Muhammedün Resûlullah" iki şeye işaret ediyor. Bir tanesi, bu konuda gerçek ve tam bir örnektir; yani aslında "Muhammedün Resûlullah" aslında "Lâ ilâhe illallah"ın insani düzeydeki bir fotoğrafıdır, insani düzeydeki tezahürüdür, açılımıdır. "Lâ ilâhe illallah" ile "Muhammedün Resûlullah" aslında birbirinden ayrı değil. "Lâ ilâhe illallah" demek, aslında Allah'tan gelen, onunla kendini inşa etmiş olan, onunla ayakta olan, onunla yaşayan Hz. Muhammed demektir aslında. Mesela sorsalar, "niye Hz. Muhammed de bu değil?" O da sonuçta bir şekilde, ikisi de bir anlamda "lâ ilâhe illallah"ın temsilcisi gibi. Tabii, gerçekten eski gelmiş insanların verileri tam olarak elimizde olsa bir farkı yok; Kur'an, "peygamberleri birbirinden ayırt etmeyiz" diyor. Ama biz, Hz. Peygamber bize yakın olduğu ve bize örneklik etme konusunda veriler çok güçlü ve açık olduğu için ona yöneliyoruz. Birisi "bu da nasıl yaşamış, iyi biliyorsa takip etsin," sıkıntı yok yani; birisi Hz. İsa'nın nasıl yaşadığını biliyorsa takip etmesinde hiçbir mahsur yok, bunu ciddi olarak söylüyorum, hiçbir mahsuru yok. Çünkü hepsi aslında "Lâ ilâhe illallah"ın, yaşadıkları dönemde temsilcisi olmuşlar. Anlatabildim mi? Yani "Lâ ilâhe illallah" işin teorik ifadesi ise, "Muhammedün Resûlullah" onun pratik ve faal olan yansımasıdır.
Bir diğer şey nedir? Şimdi "Lâ ilâhe illallah" diyorsun, bu nedir? Kabul ve ilkeye teslimiyettir, değil mi? Peki o noktaya nasıl varacaksın? İşte orada da "Resûlullah" kavramı devreye giriyor. Hazreti Peygamber aslında iki taraflı bir şeydir: Allah'ın mesajını bize ulaştırıyor, bizi de aslında Allah'a ulaştırıyor. Onun risaleti, elçiliği iki taraflı bir elçiliktir; ondan geliyor, ondan haber getiriyor, seni de ona götürüyor. Seni ona götürmesi nasıl? Örnekliğiyle işte, ilk bahsettiğimiz şeyle bağlantılı. Nasıl götürüyor? Örnek oluşuyla. Zaten Kur'an'da diyor ya, "eğer Allah'ı seviyorsanız" -Allah'ı sevmek demek aslında "Lâ ilâhe illallah" demektir; yani bu ayetin açılımını nazara alırsak, "Allah'tan başka hakiki sevgili, Allah'tan başka hakiki sevgi kaynağı yoktur" demektir- ve ayet diyor ki, eğer Allah'ı seviyorsanız -bunu peygambere söyletiyor- "de ki, eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin." Yani siz Allah'ı seviyorsunuz, ona yaklaşmak, ona kavuşmak istiyorsunuz; o zaman Hz. Muhammed'e tabi olun, onun gibi olun ki yolculuk tamamlansın.
Dolayısıyla şimdi ben "Muhammedün Resûlullah" diyor muyum? Bazen diyorum, bazen demiyorum; bazen peygamberi tanımıyorum bile. İçimde öyle benlikler var ki peygamberi hiç tanımıyor, bilmiyor bile, duymamış bile; umurunda da değil, duysa da umurunda değil. "Olsun" diyor, "o kenarda dursun" diyor, "o öyle demiş ama" diyor. O daha da olgun olanları -daha üçkağıtçı olanları- diyor ki "o peygamberdi." Onlar çok olgun benlikler, iyi aldatıyorlar insanı. Diyorsun ki, "ya bak peygamber böyle mi yaptı?" "Aa, o peygamberdi" diyor. Ne demek yani? Kuzey kutbundaki biri mi? Ne demek "o peygamberdi"? "O yapar, biz yapamıyoruz" ne demek istiyorsun değil mi? İnsan ciddi olarak düşünse, sana kimse vahiy getir demiyor ki; sana diyor ki "bak, peygamber bu durumda böyle davranmış." Sen diyorsun ki "o peygamberdi." O zaman ben peygambere niye inanıyorum ki? O peygamber değilse ve benim eylemlerimle bu anlamda herhangi bir dönüştürücü etkisi yoksa, ben o zaman peygambere niye inanıyorum ki? Direkt sahtekâr haline gelirdin. Tabii, işte orada yanıltılıyoruz.
Peygamberin Sözü, Fiili ve Hâli
Tabii işte orada biz peygamberi bu anlamda da doğru anlamalıyız. Şu var: peygamberin sözü, fiili ve hâli -süreç böyle işler. Önce ne söylediğine bakacaksın, ne söylediğini öğreneceksin. Sonra ne yaptığına bakacaksın, bu da fiili. Üçüncüsü hâli: nasıl yapmış? Burada bahsettiğimiz teknik olarak nasıl yapmış değil; hangi hâlde yapmış? Mesela diyelim ki hanımı ona "şunu içme, hoşuma gitmiyor kokusu" demiş. Peygamber de tabii "demek" demiş, hatta "kendime haram ediyorum, bir daha içmeyeceğim" demiş. Bak nasıl bir hâlde demek ki, orada erkeklik pastırması yapmamış. Demek ki bir de o hâli anlasak, değil mi mesela? Yani hanımının hoşuna gitmiyor diye Allah'ın helal kıldığı bir şeyi bile kendine haram ediyor ki ayet iniyor: "Allah'ın helal kıldığı şeyi kendine haram etme" diyor. O kadar, "ne önemi var ki" diyor yani, "bunu içmesem ne önemi var."
Hâlbuki biz şimdi bir kahve meraklısı olsak veya çay tiryakisi olsak, eşimiz bize dese ki "çay içme, hoşuma gitmiyor," orada ne diyoruz? "Ne mühimi var bu çayın" mı diyoruz? Peygamber ise "mühim olan şey senin huzurlu, mutlu olman, senin sevinmen, aramızdaki muhabbetin olması, devam etmesi" diyor. Bak nasıl hemen öyle bir ölçüye sahip ki hemen sıralamayı yapıyor değil mi, yukarıdan aşağıya doğru bir hiyerarşisi var: "sen kimsin ki, sen kendine bak" falan demiyor mesela. Demek ki nasıl bir hâlde, değil mi mesela? Kadınlara "iyi geçinmek için böyle davranmak zorundasın" gibi bir şey de yapmıyor; kendine haram ediyor. Bu haram etmesi aslında ciddiyetiyle ilgili; aslında burada kötü bir şey de yok, o aslında ciddiyetini ifade ediyor. "Öyle içmeyeceğim ki kendimi haram ettim" diyor. Ne demek peygamberin kendine haram etmesi? "Çok ciddiyim bu konuda" diyor; yoksa seni biraz oyalamak, "tamam gönlünde olsun, hırgür çıkmasın" değil. O, bunu bize anlatıyor; demek nasıl bir hâl değil mi mesela?
İşte orada "Muhammedün Resûlullah" dediğimiz zaman, şimdi ben desem ki "Muhammedün Resûlullah" diyor muyum, hakikaten oturup bunu düşünmeye ihtiyaç var. Bunu diyor muyuz, demiyor muyuz diye. Fakat bunu diyip demememiz, dilimizin deyip dememesi meselesi değil. Mesela şunu bile kendimize sorabiliriz: ben hangi durumlarda "Muhammedün Resûlullah" diyorum, hangi durumlarda demiyorum? Hangi durumlarda benim için Peygamberin bir itibarı var, hangi durumlarda yok? Değil mi? Bunu insan kendine sorması lazım: benim hangi benliğim peygamberi tanıyor, hangi benliğim onu tanımıyor?
Benlikleri Tanımak: Kendini Gözlemlemek
Yoksa biz şimdi desek ki "ben Hazreti Peygamberi seviyorum veyahut ona inanıyorum," öyle bir şey yok. Dedik ya eski derslerde, içimizde birçok benlik var; kimisi Allah'ı biliyor, kimi bilmiyor, kimi peygamberi tanıyor, kimi tanımıyor. Mesela geçen birisi vardı, diyor ki "ben kindarım ama Müslüman'ım; seni tutarım, affetmem, öyleyim" diyor. "Kocam da bilir" diyor, bir de tasdik ettiriyor -kocası da gariban, "öyledir" diyor. Şimdi düşün, bu kadın Müslüman değil mi? Müslüman. Şimdi desen ki ona, "sen Muhammedün Resûlullah diyor musun?" Gerçekten diyor; bir münafık veya üçkağıtçı da değil. Ama farkında değil; o bahsettiği benlik Hz. Muhammed'i tanımıyor, kabul etmiyor, umurunda da değil. Hatta belki ona desen ki, "bak Hz. Muhammed kin konusunda böyle böyle demiştir," "demiştir ama ne yapabilirim ki, ben de böyleyim" diyecek; en hafifinden, en yumuşak tarafından böyle diyecektir. Peki böyle dediğinde, bu "Muhammedün Resûlullah" demiş oluyor mu?
Ama bak şunu da diyebilir, ve hakikaten doğru, iyi hatırlattın: "Kindar olmak çok yanlış bir şey, insanın fıtratına zıt bir şey; bu bana her nasılsa bulaşmış, inşallah kurtulurum, Rabbim inşallah yardım eder, ben de bu konuda gayret edeceğim." Ölünceye kadar o kininden kurtulamasa gene bir problem değil, ama hep böyle diyecek ve bu konuda gayret edecek; en sonunda "Mekke fethi" olacak. Yoksa "benim de günahım bu" derse -herkese günah var, benim de bu- mesela bak bu ne işte? Üçkağıtçı benlikler işte bunlar, bizi gerçek anlamda insan olmaktan koparan şey. "Benim de günahım bu" der, bir de dini alet eder: "onun da günahı bu, bunun da günahı bu" diye araştırır. Veya der ki, "senin yok mu ya, sen de şöylesin" der.
Mesela kocası biraz onun üzerine gelseydi, eminim öyle diyecekti; deseydi ki "hatanı biliyorsun ama düzeltmiyorsun" -adam iki numara olarak boynunu büktü, "hanım öyledir" dedi ya mesela. Ama deseydi ki, "madem biliyorsun hatanı, niye düzeltmiyorsun" falan, o zaman "sen kendine bak" diyecekti değil mi orada? Mesela o benlik; bir başka bir benlik daha ortaya çıkmış olacaktı değil mi? Veya onun yavrusu, o benliğin yavrusu; öyle diyerek maneviyattan, insani değerlerinden biraz daha uzaklaşmış olacaktı. Bir de diyelim ki kocası biraz tartıştı; kocasının ne kadar küçük kusuru varsa hepsini büyüterek, farkında olmadan abartarak düşünecekti. Ve aslında kendisi ne kadar iyi biri olduğunu, o kadar kindar olmadığını, ama bir kısım insanların onu kindar olmaya sevk ettiğini, kendisinin çok iyi biri olduğunu düşünecekti. Bakın ne kadar böyle güzel(!) benlikler doğuyor değil mi mesela? İşte kendinizi gözlemleyin dediğimizde bunu anlatıyoruz; yoksa aynaya bakıp kendinizi gözlemliyor değilsiniz. Bakacaksın. Allah Allah, ne kadar ilginç benlikler türüyor mesela değil mi?
"Aslında benim bir yanlışım yok ama insanlar beni tetikliyor." Ben hayatımda zengin oldum ama "insanlar beni zengin olmak zorunda bıraktı" veya "insanlar yüzünden zengin oldum" diyeni görmedim; ama "insanlar yüzünden öfkeleneni" gördüm, "insanlar yüzünden kinlenen" gördüm, "insanlar yüzünden dengesi bozulan" gördüm, "insanlar yüzünden bunalıma giren" gördüm, "insanlar yüzünden yanlış yapan" çok gördüm. Ama "insanlar yüzünden iyi oldum," "bu insanlar sayesinde erdemli biri oldum" demiyoruz; "ben öyleyim" diyoruz. Peki niye olumsuz şeyleri insanlara atfediyoruz değil mi? Peki öyle yola çıkarsak adam olabilir miyiz? Mümkün değil. Onun için biz niçin ısrarla diyoruz? Hiçbir yanlışın mazereti olarak kendiniz dışında bir şeyin ölçü, referans olduğunu vermeyin; hiçbir yanlışın uzaktan yakından, yüzde bir bile, "ya o da böyle yaptı, ben böyle yaptım ama işte o da böyle yapmasaydı" demeyin. Bunu dediğiniz an başınıza Amerika'nın çuvalı girmiş demektir, çuvala girmiş olursunuz, oradan hiçbir adım atmanıza imkân yok. O benlik ya böyle ufak bir nokta bekliyor zaten; hani böyle binde bir falan bir taviz versen bile, tamam yeter onun için. Hani bazen "çorap söküğü gibi gelir" derler ya, işte çorap söker; onun eline bir uç ver yeter, o alır onu. Yeter ki ince küçücük bir uç olsun. Onun için biz ısrarla duruyoruz kendi gelişimimiz için: ne olursa olsun, hiçbir durumda yanlışının sebebi olarak bir başka kişiyi ve bir başka davranışı gösterme ve görme, kesin. Bundan az bir taviz verdin mi, gelişme imkânı diye bir şey yoktur.
Biz anlatmıyor muyuz işte, Hz. Ali'ye adam tükürmüş, Hz. Ali durmuş -anlatıyoruz ama biz, birisi böyle şu an yapsa "saf" diyeceğiz, onu da söyleyeyim; ne kadar üçkağıtçı bir varlığız değil mi biz aslında, lafa gelince Hz. Ali. İşte böyle birisi yapsa veya birisi bize söylese, "öyle mesela diyelim ki biriyle tartışıyorsun, o senin yüzüne tükürdü veyahut çok ağır bir hakarette bulundu, sen de durdun; 'ulan burada ben nefsim devreye girdi, konuşmayayım burada, tartışmayı keseyim' desen" -kendi içinde böyle benlikler olur mu der ya, değil mi? Ama Hazreti Ali'yi de anlatıyoruz; işte biz diyoruz ya, içimiz tam bir üçkağıtçı benlikler yuvasıdır. Bir taraftan onu anlatır, onunla böyle bir şey yapar: "bak bizim dinimiz böyle kardeşim, bak Hz. Ali böyle." Peki içeride Hz. Ali'yi tasdik ettirecek bir benlik var mı kardeşim? Hz. Ali'ye muhalif bir sürü benlik var içeride değil mi? "Onlar tasdik ediyor; peki abi sana karşılık vermiyorum, Hz. Ali kıssası var ondan dolayı" diye özellikle belirtme ihtiyacı da giriyor değil mi, "karşı tarafı da ben enayi değilim aslında, şu anda ona da razıyız" -o yol sürecinde inşallah o da dönüşür deme ihtiyacına giriyoruz. Biz bugün onu bile demiyoruz. Buradan neye geleceğiz? Demek ki bakın, düşün işte o Hz. Peygamber'in yetiştirdiği insanlar nasıl bir iç gözleme sahip. Biz bugün bunu anlatıyoruz ama biz kaç senedir "kendini gözlemleme" diyoruz? Sanki başka başka kitaplardan okuyormuşuz gibi geliyor. Hâlbuki işte Hz. Ali'nin yaptığı şey bu işte; bak kendini öyle bir gözlemliyor ki, anında o anda ortaya çıkan negatif benliği tutuyor, "sana tabi olmam, sana uymayacağım" diyor. Ne kadar mükemmel bir farkındalık, bir gözlem, bir analiz değil mi? Bir ayrıştırma, bir tuzağa düşmeme var. Sırf bu olay bile aslında bizim psikolojik anlayışımız ve teorimiz için ne kadar büyük bir hadise aslında değil mi? Ne kadar önemli bir şey anlatıyor aslında burada; bizim aslında senelerdir anlattığımız, konuştuğumuz şeyi bir olayın içinde aslında kendini gözlemleme. Ve düşün, o savaşın içinde kendini gözlemliyor. Bilince bak; nasıl bir bilinç, hani böyle evinde oturmuş kanepede düşünüyor, "ne tür benliklerim var" falan öyle değil.
Hazreti Ali'nin Kıssası: Negatif Benliğe Yenilmemek
İşin en kızışmış olduğu bir anda, hayati tehlike olan bir anda, diyor ki bakın orada Hazreti Ali ne diyor aslında? Diyor ki, bu adam tarafından benim şu an öldürülmemden daha önemli olan şey, benim şu benlik tarafından öldürülmememdir. Şimdi neyin mukayesesini yaptığını düşünün mesela; hani neye öncelik veriyor? "Bu adam beni öldürebilir; öldürse ne olur? Dünya hayatım bitmiş olur değil mi. Ama öbür benliğin tuzağına düşüp mânen ölürsem ne olur? Asıl varlığımı ve ebedi hayatımı kaybederim." Ve orada Hazreti Ali neyi tercih ediyor? Onu tercih ediyor. O nasıl bir bilinç işte yani, nasıl bir farkındalık ve nasıl bir ölçü. Demiyor ki "tartışıyorum, altta kalmayayım" -içeride benlik "zaten altta kalma, her hâlükârda üste çıkmaya çalış" diyen bir benlik var. Hâlbuki hakiki insan olsan ne diyeceksin kardeşim? "Ben zahiren altta kalmışım, hiç önemi yok; ben asıl şu içerideki negatif benliğin altında kalmayayım." O negatif benliğin altında kalırsam Allah selamet versin -üstelik onun üzerine namaz kılan da olmuyor, onu unutmayın. "Ben hiç olmazsa dışarıdan biri tarafından öldürülsem" değil mi, "şehit oldun" diye bir de dua ederler; ama o benlik tarafından öldürülürsen hiçbir şey olamazsın. İşte kendini gözlemlemek, kendi içindeki negatif benliklerin fotoğrafını çekmek, onlar üzerinde çalışmak, onlardan kendini ayrıştırmak...
Mesela orada Hazreti Ali şu oyunu da düşünüyor değil mi: "işte bu aslında İslam'a tükürdü, aslında burada benim şahsıma da dine hakaret etti" deyip -değil mi, ben senden bekliyordum böyle bir çıkışı ama, bugün performansız, ayıp. Yani mesela öyle bir oyuna da gelmiyor: "ya aslında bu bana değil, benim şahsımda aslında dine küfür etti, ben dini korumak için o tuzağa da düştüm" -tuzak hepsi bunlar, negatif benlik. Ne yaptı bir benlik? Dini kullandı orada. Hâlbuki sen aslında uyanık olsan, o öndeki benliği göreceksin önce; sonra bayrak yarışında o bayrağı kime verdiğini göreceksin. Şimdi ilk önce kim rahatsız oldu? Benlik, içerideki kibirli bir benlik değil mi? Diyelim, alt edildin; şimdi o kavga edemez seninle. Sen belki kibire karşı biraz kendine dikkat ediyorsun; o hemen bayrağı başkasına verdi, daha uyanık bir benliğe verdi: "yok bu kibirden değil, bu senin dini koruma gayretinden, çünkü o aslında senin şahsında dine küfrediyor" deyip bayrağı daha uyanık bir başka benliğe verdi. Sen buna karşı da uyanık olacaksın.
Bir de şairler vardı galiba, suikast düzenleniyor onlara -şiir yazdıkları için. Bir hadise vardı, Hazreti Peygamber aleyhinde şiir yazan birine suikast; o, savaş konusunda insanları tahrik ediyor, hakaret ettiği için değil, insanları olumsuz yönde peygamberle savaşmaya ve onu öldürmeye teşvik ettiği için. Bir savaş meselesi bu; birinin elinde kılıç var, öbürü de -diyelim ki bir komutan var, komutanın elinde silah yok ama o komutan sevk ve idare ediyor mesela- o anlamda diyoruz, o tür şeyler olur. Dolayısıyla kendimizi bu anlamda gözlemlemediğimiz müddetçe, o negatif benliklerin tuzakları tarafından dört bir tarafımız kuşatılabilir; bunu fark etmediğimiz müddetçe herhangi bir dini tekâmülden söz konusu olmayacaktır.
Yani "Lâ ilâhe illallah" teorik, "Muhammedün Resûlullah" pratik diye ayırabiliriz değil mi? Evet. Şimdi biz "Lâ ilâhe illallah" diyoruz ama ancak bunu teorik olarak açıp tasdik edebiliriz değil mi. Bir de düşünün, bunun bir de hakikati var; işte o hakikate ulaşmak için Hazreti Peygamberi örnek alacaksın, onu takip edeceksin, en sonda da "Lâ ilâhe illallah"ın hakikatine ereceksin.
Peki bir kâmil, aşağı yukarı Hazreti Peygamberle aynı tarz bir yaşam sürüyor ama başka birine bağlıysa, orada bir farklılık var mı? Eğer ahlak aynı ahlaksa -eğer kılavuzun hakikaten ermiş bir kişiyse, ama tabii ki senin bunu ölçme şansın yok- ermiş bir kişiyse onun gittiği yoldan gidersen sen de ulaşırsın. Ama bunu ölçme şansın yoksa orada bir şey vardır. İkincisi de, o kişiye ait özel, hususi bir yol olabilir; sen o hususi yola uygun olmayabilirsin. Ama işte peygamber bütün umuma, genele öğretici olabilme vasfına sahip. Ama tabii burada gene dönüyoruz: bu işlerin teorik tartışmasını yapmak değil, gerçekten yol alma niyetiyle yolda olmak gerekir.
Kur'an mesela ehl-i kitaptan der ki, öyleleri vardır ki Allah'ın ayetleri okunduğunda gözlerinden yaşlar aktığını ve Allah'a karşı derin bir sevgi duyduklarını görürsün. Şimdi ben kendimi belki onunla mukayese ettiğimde onun gibi bile değilim belki değil mi. Her ne kadar ben Hz. Peygamber'e tabi olduğumu söylüyorsam da, belki işte Allah'ın ayetleri karşısında kalbi ince ve duyarlı olduğundan dolayı gözünden yaşlar akıyor -duygusallık anlamında ağlayan değil, o hakikatin farkındalığından dolayı. Demek ki burada aslında bize ne anlatılıyor? Bakın, "ben Müslüman'ım, yok o ehl-i kitap, o Yahudi, bu bilmem ne" -mesele bu değil. Dikkat edin, Kur'an kendisini, peygamber kendisini neye referans veriyor? "Ben İbrahim milletindenim" diye. Yani burada asıl olan şey ne? Öyle "şuna inandım, buna inandım, bunu dedim, bunu demedim" meselesi değil; sen Hazreti İbrahim gibi bir muvahhid oluyor musun? Aslında orada niye peygamberi Hz. İbrahim'e referans veriyor? O tevhidin sembolü olduğu için. Yani sen ne kadar Allah'ın farkındasın, ne kadar kalbin tek parça ve tek kaynağa dönük -işte İbrahim gibi ol. O gerçek anlamda o birliği, tevhidi...
Tevhid: Tek Kaynak İdraki
Ne demek tevhid? Şimdi biz de böyle "tevhid mevhid" diye kavramlar uçuşuyor değil mi, diyorsun ya böyle mideli kavram uçuşuyor. Tevhid nedir? "Varlık tektir ve mutlaktır" idrakidir; âlemde gördüğün her şey tek bir kaynaktan gelir. Yani kâinattaki bütün merhametler tek bir kaynağa aittir, tek bir kaynaktan gelir. Sen desen ki, "Allah da merhametli, Ahmet de merhametli" -evet, ama nedir mesela? Deyim yerindeyse misal olarak söyleyelim: sen desen ki, "güneşin ışığı da güzel ama ayın ışığı da bambaşka kardeşim, onun da kendine göre bir güzelliği var, hele bir mehtapta vurdu mu dolunay ne güzel oluyor" desen -sen ne yapmış oluyorsun? Işığı iki kaynağa atfetmiş oluyorsun değil mi; "bir güneşten ışık gelir" diyorsun, "bir de aydan gelir" diyorsun. Bu ikilik, ikilik yaratır. Hâlbuki hakiki olan nedir? Güneş tek ışık kaynağıdır; ayın üzerinden de ışık gelir, onun üzerinden de gelir, bunun üzerinden de gelir, ama kaynak tektir. İşte bu anlamda sevgin tektir, sevginin kaynağı tektir; merhametin kaynağı tektir, ilmin kaynağı tektir, varlığın kaynağı tektir. Tevhid dediğimiz şey bu: tektir, o çokluk olarak gördüğümüz şey onun yansımalarıdır. İşte bunu idrak etmek, İbrahim'in o tevhididir.
Mesela ben desem ki, "Allah'ın iradesi var, benim de iradem var, benim iradem de hani böyle hususi bir irade" desem, ne yapayım? İkilik yapmışım. Ama desem ki, "Allah'ın iradesi var ve bu mutlaktır, fakat bana kendi iradesinden bir yansıma vermiş, bunu da göreceli olarak kullan demiş; yoksa Allah bana irade edebilme kabiliyeti vermese ben irade edemem" -bunun için bizde bazı öyle çok akıllı(!) insanlar var, diyor ki, "Allah dünyaya gelirken bana sordu mu?" Sana sorması için sana irade vermesi lazım; sen akıllı, aklı başında bir adamsan, sana verdiği iradeyi onun isteği yönünde kullanman lazım değil mi? Sanki zannediyoruz ki biz, Allah'ın iradesi var, bir de benim özel ve bağımsız bir iradem var, ikimiz oturur masa başında anlaşırız, uyuşuruz, bir noktaya geliriz. Ben öyle desem, tevhide ermiş oluyor muyum? Olmaz. Ama ben şunu diyeceğim: evet, benim de iradem var, fakat bu irade Rabbimin bana hediye ettiği ve onun rızası istikametinde kullanmam gereken bir ödüldür, bir lütuftur. Yoksa "Allah bunu istiyor ama kardeşim ben de bunu istiyorum" -biz burada da böyle miyiz değil mi, "burazancı" başı mıyız? Desem ne olur, sanki ben kendime müstakil bir irade vermişim; o zaman ben tevhid ehli olur muyum? Aynı ay ve güneş örneği değil mi, evet. Benim ilmim derken, ben mecazi diyebilirim; "benim ilmim" diye bir şey yok, Allah'ın bana verdiği bir ilim var, o ilme mecazen "benim ilmim" diyorum; yoksa ilmin kaynağı tek ve ilmin sahibi o. İşte tevhid o.
Mesela ben desem ki "niye benim istediğim olmuyor, niye Allah benim istediğimi vermiyor" -bunu demek hafif tabiriyle cahilliktir. Ben diyeceğim ki, Allah hakikaten niye benim istediğimi vermiyor? Ben diyeceğim ki, benim sınırlı bilinç ve farkındalığım var, onunla da Allah'ın bana verdiği bu iradeyle de o vermiş; "irade et" demiş, "iste" demiş, ben de istiyorum -o iste dediği için istiyorum, yoksa hiç istemem, hiç irade etmem. Ama o bana demiş ki, "al sana bir irade, bununla da aklının kestiği oranda iste." Bu kadar. Yoksa hâşâ, "ben ya işte istiyoruz istiyoruz vermiyor" desem, "hele hele böyle şey olur mu" desem değil mi -nerede kaldı tevhid? "İsteğim verilecektir" diye bir şey var mı? Tabii ki isteğim verilecektir demek yanlış; Kur'an'da diyor mu ki "dünyaya isteğim verilecektir"? "Ahireti isteyene ahireti veririz, dünyayı isteyene de dünyadan bir kısmını veririz" diyor -"min" tabiri geçiyor Arapçada, "ondan bir kısmını veririz." Yoksa isteğin tamamen verilecek olsa, herkes ne isterse verilse, bir meczup olsa "yuh" diyecek yani; zaten olur muydu bu dünya? Hep bizim istediğimiz verilseydi ne olacaktı? Orada şey diyorlar, "sağlam isteyecek" o zaman; işte biz sağlam istiyoruz, Allah'ı istiyoruz, sağlam istemek o.
Şeye de razı olanlar yani böyle onlar kanaat etti. Biz de dünyalıkta şey yapıyoruz; biz ne çatarız ki Allah'a maşallah. Bir meczup böyle demişti: biz Hz. Peygamber'e göre çok kanaatkârız; Ebu Süfyan'ın teklifinin onda biri olsa, biz balıklama atlarız. Dünyaya kanaat etmek cehalet sonucudur. Onun için insan dünyadaki bir şeyi isteyebilir, fakat o isteği konusunda ısrarcı değildir. Anlatabildim mi? Yani "hele hele ben olmazsa hiç mutlu olamam" demek hiç değildir. Yoksa Allah tabii ki "dünyada da isteyin" demiş, dünyaya ait bir şey de isteyin, onda bir mahsur yok, zaten kendi vermiş iradeyi. Ama benim o iradeye sanki böyle bağımsız bir şeymiş gibi ve sanki her şeyi kuşatan bir idraki ve farkındalığı varmış gibi "bunu istiyorum ve bu olmalı" demem, üstelik "de bu gerçekten istediğim şey iyi bir şey" -nereden biliyorsun ki değil mi? Bir düşün, ilmin ve bilgin her şeyi kuşatıyor mu? Kuşatmıyor. O zaman haddini bileceksin, akıllı çocuk gibi olacaksın.
İstemenin Edebi: Buğday mı, Himmet mi?
Diyelim gözün dondurmaya, balona gitti; dondurma, balon istedin. Ama diyelim ki ebeveynin dese ki "balon vakti değil, dondurma zamanı değil," akıllı çocuk ne der? "Peki" der, değil mi? İşte edebi bu; istemenin edebi bu. Ama Allah'ı istemekte şeyin olmasın, sınırın olmasın. Onun için peygamberimiz bir yerde diyor ki "isterken en üstün şeyi isteyin" diyor -ama dünyaya ait değil, "firdevsi isteyin" diyor, "onun cemalini isteyin" diyor. Çünkü zaten Allah onu vermek istiyor; senin o konuda isteğinin güçlü ve canlı olmasını istiyor, zaten onu vermek istiyor Allah. Hâlbuki sen, "bana dünyanın şu kıyısını ver, şu köşesini ver; şöyle insanlar beni tanısın, önem versin, değer versin, takdir etsin" gibi şeyler istiyorsun.
Şunun gibi bir şey sanırım: mesela ben bütün öğrencilerimi geçirmek istiyorum ama istemeleri lazım, tabii ki, o isteyecek, o konuda elinden geleni yapacak; çabalamazsa ben onun için bir şey koyamam, ama hepsi geçsin istiyorum. Veya desek işte bir çocuk "ben okumayacağım, böyle vasıfsız biri olacağım" dese, yapacak bir şey yok; ama dersiniz ki "ne kadar aklını kullanmıyor" değil mi. Veya dese ki "beni sınıfı geçir" -tamam geçirse ne olacak? Hayat sınıfından geçebilecek miyiz değil mi? Allah da diyor "tamam hadi olsun, ama bak hayat sınıfından geçebiliyor musun?" Geçemiyorsun. Allah sana dünyada bir şey verse de o asıl şeyi vermese, Allah için bir problem değil; ama sen şu dünyadan insan gibi geçemiyorsun. Hâlbuki Allah sana diyor ki, "bak bunları değil, başka şeyi iste, ve bunun için gayret et; o zaman bütün kapılardan, bütün yollardan geçebilirsin." Ama öbür türlü işte hepiniz görüyorsunuz; insanlar bakıyorsun, ben çok görmüşüm, para istiyor, bir bakmışım arkadaşa Allah vermiş. Aynı zamanda büyümüşüz, yetişmişiz, okumuşuz; şimdi milyon dolarlarla meşgul ama bakıyorsun, o kendine dair, hayatın hakikatine dair bir farkındalığı yok. Ne oldu? Allah sana verdi ama gülü kaldı. Yani sen ne mi zannediyorsun, Allah sana bir milyon dolar verince bütçesi daralır, cari açığı olur mu zannediyorsun? Bir şey yok ki bunlarda; Allah verir yani. Ama Allah sana onu vermek istemiyor ki; Allah sana kendini vermek istiyor.
Hani o meşhurdur ya, Yunus Emre ile Hacı Bayram-ı Veli arasında: biraz kıtlık zamanıymış, gitmiş Ankara'ya; Hacı Bayram sormuş, "ne istiyorsun, buğday mı istiyorsun, himmet mi istiyorsun?" O demiş, "buğday istiyorum." Bir daha sormuş, "buğday istiyorum" demiş; üç defa "buğday" deyince o da "yükleyin katırlarını" demiş. Sonra yolda giderken, "lan" demiş, "ben buğday istedim; bu buğday ektim biçtim bitecek, bir bedenimin gıdası. Hâlbuki o himmet ebedi ve kalıcı bir şey." Geri dönünce demiş ki, "senin kısmetin bizden değil"; başkasına onu göndermiş oraya. Bize de Allah soruyor: buğday mı istiyorsun, himmet mi istiyorsun? Dünyayı mı istiyorsun, beni mi istiyorsun? Şu dünyanın süreci içinde psikolojinin beklenti ve ihtiyaçlarını mı istiyorsun, yoksa katımda bir zenginlik ve yakınlık mı istiyorsun? Allah'ın her zaman bize sorduğu şey budur. Bizim de maalesef her zaman verdiğimiz cevap buğdaydır.
"Ama abi, onu istemek de yürek istiyor ya" -yani mesela "Lâ ilâhe illallah" desem, "o zaman bir imtihan edeyim, hele istiyor musun" der, her türlü şey gelebilir; biraz da insan çekiniyor, Hazreti Eyüp sabrı da yok ki bizde. "Madem böyle diyorsun, o zaman sana bir imtihan veririm" der. Benlikler de buna itiraz eder; mesela bazı dualara dikkat edin, madem istiyorsun, onunla alakalı zorluklar geliyormuş sana. O zaman işte onunla başa çıkacaksın ki hakikate eresin.
Peygamberin Hayatında Talepsizlik
Madem şirketin patronu olacaksın, bakın Hz. Peygamber'i iyi bir okursanız mesela, Peygamberimizi hayatında çok net göreceksiniz. Mesela Peygamberin böyle bir şey istediğine dair bir şey yok mesela; ilginçtir, babası doğmadan ölmüş değil mi mesela, annesi altı yaşında ölüyor. İşte fakirlik yaşıyor, önce dedesinin yanında sonra amcasının yanında kalıyor. Maddi olarak çok zengin değil ama diyelim Mekke'nin zenginleri var değil mi böyle; ileri gelenleri var, eşrafı var, kariyer ve statü sahipleri var. Bakıyorsun peygamberin buna dair hiçbir şeyi yok; anlatabildim mi, kompleks de yapmıyor. "Söz söyleyebilmem için önce şuna buna gelmem lazım" gibi bir kompleksi yok yani.
Peygamber, "ben Hz. Muhammed diyorsam, Muhammedün Resûlullah diyorsam, ben bunu ölçü almak durumundayım." Bunu ölçü almıyorsam ben nerede "Muhammedün Resûlullah" diyorum değil mi? Ben kalkıp diyelim ki "yok annem babam bana böyle davranmış, beni böyle ezmişler, işte şu şöyle olmuş bu böyle olmuş, maddi olarak mahrumiyetler yaşamışım" -geçen bir arkadaş diyor, "çocukluğumda hep kardeşimi seviyorlardı, beni sevmiyorlardı, o yüzden hep kompleksim oldu." Oğlum, işte bu; gördün aş artık yani. Bir de o kompleksi mi tatmin edeceksin? Bir aptal benlik zaten seni buraya kadar getirmiş, Allah da fark etmeyi nasip etmiş; bir de onu besleyecek misin yani? Değil mi, ne kadar garip bir benlik var. Ben hayatta böyle bunları görünce diyorum, "ben kendime dikkat etmem lazım, bende de kim bilir ne benlikler olabilir böyle." Demek ki ben dışarıda görünce rahatlıyorum. Hani bu şeye benziyor: bir canavar olduğunu gördün, içinde fark ettin, fakat gene bir de onu besliyorsun; diyorsun ki "benim aşağılık kompleksim var, insanların beni sevmesine, takdir etmesine ihtiyacım var; bir de onu, bir de beni besle" diyor yani.
Bizim Arap kültüründe bir laf var: "adam eşeğe binmiş bir de ayaklarını sallıyor." Hem sana zaten bu kadar sene ızdırap çektirmiş o aşağılık kompleksi içeren benlik, fark etmişsin, buna rağmen devam ediyor; "bir de beni doyur" diyor. Niye doyurayım ki seni? Ne hakkın var ki? Zaten bu zamana kadar beni sömürmüşsün, hatta hayatın amacı bu gibi. Hatta besleyeceğini bile onlardan kullanabilirsin; "beni hiçbir zaman ikinci plana atma" der o benlikler. Geçen birinin güzel, karikatürize bir lafını naklettiler: "sen herkesi sevebilirsin ama benden kimseyi sevmeyeceksin" -bu tabii asıl benliğin tam bir ifadesidir. Şimdi bu benlikler de bize tam bunu söylüyor: "her şeyi sevebilirsin -Allah, peygamber, din, kitap, maneviyat, ruhanilik, evliya menkıbeleri, Hazreti Ali, hepsini sevebilirsin, mahsuru yok; fakat en çok beni seveceksin." Hâlbuki buradan çıkış var mı? Hani "Kadıköy'den çıkış" olabilir ama buradan çıkış yok; buradan insan çıkamaz işte. Ve içimizde öyle benlikler var ki, işte o yüzden "Lâ ilâhe illallah" diyeceksin; diyeceksin ki "seni onaylamıyorum." Hâlbuki o içimizdeki benlikler diyor ki, "en çok beni seveceksin, bana itaat edeceksin, bana rağmen olma şansın yok" diyor. "Bana rağmen yok; bana göre din olabilir, bana göre İslamiyet olabilir, bana göre maneviyat olabilir, ama bana rağmen olamaz" diyor. Sen de ona "sana rağmen" demediğin müddetçe -işte o büyük bir Arif'in deyimiyle- nefsi dininin elinde kar gibi erimeyenin dini, nefsinin elinde kar gibi erir. Başka bir ihtimal yok.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Konuşmacı aşağıdaki ayetleri sure adı vermeden, doğrudan içerik olarak aktarmış/alıntılamıştır (sure adları metinde belirtilmediği için parantez içinde numara verilmemiştir): - Kureyş Sûresi'nden "yaz ve kış seferlerine biz onları alıştırdık" ayeti ve devamındaki "evin Rabbine ibadet ederler", "ihtiyaçları ve açlıkları konusunda doyurulurlar ve korku duymazlar" ayetleri. - "Allah, mü'minlerin nefislerini ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır" ayeti. - "Onların (dünyadaki) refahı, çarşı pazarda dolaşıp eğlenmeleri seni aldatmasın" ayeti. - "Bırak onları daldıkları bataklıkta oyalana dursunlar" ayeti. - "Allah bir insana, bir göğüste iki kalp yaratmamıştır" ayeti. - "Mallarınız, evlatlarınız, kesada uğramasından korktuğunuz ticaretiniz size Allah yolunda mücadeleden daha sevimli geliyorsa, Allah'ın azabını bekleyin" ayeti. - "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin" ayeti. - "Ahireti isteyene ahireti veririz, dünyayı isteyene de dünyadan bir kısmını veririz" ayeti. - "Onlar Allah'ın verdikleriyle sevinirler" ayeti. - "Allah sana yeter ve Allah kuluna kâfidir" ayeti. - Ehl-i kitaptan bazılarının Allah'ın ayetleri okunduğunda gözlerinden yaşlar aktığını anlatan ayet. - Hz. İbrahim'in milletine (dinine) tabi olmaya işaret eden ayet. --- ---
İlgili Sohbetler
La İlahe İllallah'ın Hakikati
Sohbette önce "kurban kimliği" kavramı üzerinden, insanın kimseden bir şey "alacaklı" olmadığı, gerçek alışverişin yalnızca Yaradan ile olduğu anlatılıyor. Ardından la ilahe illallah hakikatinin, sevginin, değerin ve varoluşun tek kaynağının Allah olduğunu idrak etmek anlamına geldiği; ego/benlik algısının bu hakikatiperdelediği çeşitli örneklerle (güneş-yakamoz metaforu, kutuplardaki adam, Hz. Ali'nin "vermemekle bilme" idrakı, Ebu Süfyan'ın teklifi, Hz. Yunus'un balığı) açıklanıyor. Sohbet, insanın hissettiği "eksiklik" duygusunun sahte bir benlik algısından kaynaklandığı ve bu algıdan çıkılması gerektiği vurgusuyla kapanıyor.
Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci
Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.
Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak
İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.