Dindarlık, Tevhid ve Nefsi Gözlemlemek

Kısa Özet

Sohbette dindarlığın dışarıdan görülemeyen, kişinin kendi özüyle Allah arasındaki bağlantıyı kurabilmesi olduğu; bir insanın sadece iyilik yapması veya ibadet etmesinin onu dindar kılmayacağı, asıl olanın kendi özünü ve bu özün kaynağının Allah olduğunu idrak edip müşahede etmek olduğu anlatılıyor. La ilahe illallah'ın tevhidin teorik ifadesi, Muhammedün Resulullah'ın ise bunun insani düzeydeki pratik ve yaşanmış örneği olduğu; dünyevi mutlulukların, sahip olma ve önemsenme arzularının birer gölge, asıl olanın Allah'ın kendisi olduğu vurgulanıyor. Hazreti Ali'nin savaş meydanındaki kendini gözlemleme örneğiyle, insanın içindeki "benlikler"i fark edip hiçbir olumsuzluğun sorumluluğunu başkasına yüklememesi gerektiği; Yunus Emre ile Hacı Bayram Veli kıssasıyla da dünyayı (buğdayı) değil Allah'ın kendisini (himmeti) istemenin önemi anlatılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Dindarlık gözle görülmez; kişinin özüyle Allah arasındaki bağlantıyı kurabilmesidir. İyilik yapmak, namaz kılmak, oruç tutmak tek başına dindarlık göstergesi değildir.
  • İçimizdeki "benlikler" sürekli "bu olmazsa olmaz" diyerek bizi dünyaya bağlar; bunları fark edip üzerinde çalışmak gerekir.
  • Hiçbir yanlışın sorumluluğunu, en ufak bir pay bile olsa, başka bir kişiye veya duruma yüklememek gerekir.
  • La ilahe illallah tevhidin teorik ifadesi, Muhammedün Resulullah ise onun pratik ve yaşanmış örneğidir; ikisi birbirinden ayrılamaz.
  • Dünyevi şeyler (mal, sevgili, mevki, tanınmak) birer gölgedir; asıl olan Allah'ın kendisi ve O'nun sevgisidir.

Dindarlık Nedir?

Şunu bilmelidir ki, din gözle görülebilen bir şey değildir. Din tamamen insanın kendi içinde, kendi özüyle o özün kaynağı olan Allah arasındaki bağlantıyı kurabilmesidir. Bunu kurabilen insan dindardır. Kuramayan ama kurmaya niyet ve gayret eden insan Müslümandır; Allah'a teslim olur, böyle bir şeye tevessül etmiş, böyle bir şeye azmetmiş insandır. Fakat iman henüz kalbine girmemiştir, diyor Kur'an'ın ifadesiyle. Böyle bir şeyin olmadığını söyleyen insan da din dışı bir insandır.

Dolayısıyla bir toplumun dindarlığını biz ölçebilir miyiz veya görebilir miyiz? Göremeyiz. Böyle bir şey mümkün değildir. Bir insan bütün ömrü boyunca iyilik yapıyor olabilir ama dindar olmayabilir. Namazını kılıyordur, orucunu tutabiliyordur ve çok iyi de davranabilir insanlara, iyilik yapıyor olabilir, gene dindar değildir; o dindar olma yolunda yürüyordur ama henüz dindar değildir. Ne zaman ki kendi özünü idrak eder, o özün de kaynağının Allah olduğunu idrak eder, müşahede eder, o zaman dindar olur. O yüzden dindar olmak, dine kendimizi nispet etmek ucuz bir şey değil, basit bir şey hiç değil zaten.

O yüzden biz şimdi yanılıyoruz. Diyoruz ki mesela dindar insan nasıl böyle yapar? Dindarsan zaten öyle bir şey yapamazsın ki. Anlatabildim mi? Mesela Peygamberimiz Uhud'da savaşırken okçulara demiş ki buradan ayrılmayın. Ama içlerinde bazı benlikler var, dünya nimetini arzu ediyorlar. Bir bakmışlar savaş meydanında böyle boş duran ganimetler var, hemen o benlikleri devreye girmiş, Peygamberin sözünü unutmuşlar. Şimdi bu insanlar dindar mı? Değiller. Ama o yolda gidiyorlardı. Ne zaman dindar olur? Peygamberin irfanına sahip olduğu zaman. Biz buna kendi geleneğimizde ermek diyoruz, marifete ulaşmak diyoruz, arif olmak diyoruz, evliya olmak diyoruz mesela. Başka gelenekler bunu başka şekilde anlatıyor; Hinduizm kurtuluş diyor, aydınlanma diyor vesaire. Hepsi bir, arada bir fark yok, hakikati itibariyle.

O zaman biz dindar olabiliyoruz. Ben dindar mıyım? Değilim. Ama olunabileceğini ve olmak gerektiğini biliyorum. Ve bakın çok önemli bir şey daha: bundan başka bir kurtuluş olmadığına inanıyorum. Şimdi bir insan diyelim ki olmak gerektiğini, olunabileceğini ama olunmasa da çok büyük bir kayıp yaşamayacağını düşünürse, o yüzden o insan zaten dindar değil, zaten dinin yolunda da değil. Ben diyeceğim ki bu mümkün ve ben bu yoldayım ve her halükarda bundan başka benim için bir alternatif yok diyeceğim. Alternatif var dediğim anda bu, bizim psikolojik anlamda fasıklık veya münafıklık dediğimiz şeydir.

Fasık dediğimiz şey aslında farelere veya köstebeklere de deniyor; çünkü iki tane deliği varmış, bir delikten giriyor, bir delikten çıkıyor. Tek bir deliğe mahkûm değil yani. "Bu olmazsa" diyor, "öbürü olur" diyor. Hani ben diyorsam ki "ya Allah sevgisini bulurum ya da beni seven bir insan bulurum" diye uyarsam, diyorsam ki ben anlamam demektir hayat hakikatini. Hele hele "insanlardan tekme yedim, bari Allah masum, iyi niyetli, bana kazık atmaz, ona yöneleyim" diyorsam, gene burada bir problem var demektir. Anlatabiliyor musunuz? Tabii biz de yapıyoruz. Yapmasak ne konu, niye konuşacağız? İşte bunun üzerinde çalışmak için.

Dindar olma yolunda yol almak böyle bir şeydir. Zaten dindar olduğunuzda zaten bunları konuşmaya hiçbir zaman gerek kalmaz. Yine aynı şekilde mesela "namaz kılıyorum ama ben o namazı hiç layıkıyla kılamıyorum, böyle kılacağıma hiç kılmayayım" anlayışı da yine aynı şeydir. Tabii yine meydan bundan kaynaklanıyor; sanki başka bir alternatifimiz de varmış gibi. Hâlbuki yok alternatif.

Benim çok zaman zaman okuduğum bir dua vardır, bir zatın. Diyor ki: anlatıyor, anlatıyor, günahlarından bahsediyor, onların ağır yüklerinden bahsediyor. Sonra duanın sonu şöyle bitiyor: "Ya Rabbi, eğer beni affedersen sen zaten Rahman ve Rahim'sin, affedicisin. Eğer affetmezsen, başka kapıya gidelim demiyorum; başka kapı yok ki ona gideyim." İşte bu din işte. "Eğer sen beni affedersen, sen zaten Rahman ve Rahimsin, onun gereğini yerine getirmiş olursun; benim böyle bir hakkım yok ama sen Rahman ve Rahim olduğunu söylüyorsun, sen dilersen affedersin. Ama affetmezsen, başka kapı yok ki ona gideyim, gene bu kapıda duracağım." İşte dindar insan böyle bir insan.

Zahiri Mutluluk ve Kur'an'ın Uyarısı

Yoksa "sen beni affetmezsen, beni bekleyen dünyada ne keyifler, ne şeyler var, zaten biz gelmişiz bir de boyunduruk altına giriyoruz" mu diyeceğiz? Neresi Allah'a minnet edeceğimiz yer, değil mi? Sonra da diyoruz ki dinde de minnet ediyoruz; hakikaten biz bazen Müslüman olduğumuz için Allah'a "bak dışarıda millet ne güzel eğleniyor, onu bunu yapıyor, biz yok namaz kıl, oruç tut, kurban kes, musibet gelince isyan etme, sabırlı ol" deyip kırk yerden sarılıyoruz, ondan sonra "bu kadar şey yaptık herhalde sen de bir şey yaparsın" diyoruz; farkında olmadan bir minnet ediyoruz. Hâlbuki kardeşim, sen o dinin idrakinden dolayı Allah'a müteşekkir olman lazım. Ama müteşekkir olman için, dindar olmayan insanın zahiri mutluluğunun aslında gerçek mutluluk ve huzur olmadığını bilmen lazım.

Onun için ilginçtir, Kur'an çok defa insanları uyarır. Neye karşı uyarır? Dünyadaki mal, mülk, para, çocuk, ticaret ve zahiri mutluluğa karşı uyarır. Der ki, onların refahı, mutluluğu sizi aldatmasın. Kimi aldatmasın? Biz gerçek anlamda dinden olsak bizi aldatabilir mi öyle bir şey? Ben zaten onun mutluluğunun ne olduğunu anlarım.

Ben hayatta çok görmüşümdür: kız veya erkek bir sevgili bulur, yüzü gülüyor, renkli renkli giyiniyor falan, değil mi? Biz de "bak bulmuş, ne güzel" demiyor muyuz? "Bulmuş, keşke ben de bulsam, onun gibi mutlu olsam" diyoruz. O zaman işte Kur'an diyor ki: buna sen cahilsin, Türkçesi kısaca söylüyorum, sen cahillik yapıyorsun; sen onun nerede mutlu olduğunu zannediyorsun, onun mutluluğunun ne olduğunu zannediyorsun, mutluluğunun zeminini, konseptini biliyor musun? Bilmiyorsun. Bari bilmiyorsan Kitab'ı dinle diyor.

Yani hiç kimse sadece bir şey elde ettiği için gerçekten mutlu olmuş değildir. Bu para olabilir, onu çok seven bir insan olabilir, ona tapan biri olabilir, bir söylediğini iki ettirmiyor olabilir, değil mi? Hepsi olabilir. Bir insan bunlardan dolayı mutluysa dikkat edeceksin, diyeceksin ki bu psikolojik düzeyde mutlu. Hepimiz görmüyor muyuz? İnsanlar evlenirken ne kadar mutlu, değil mi? Yarısı boşanıyor, diğer yarısı çekiyor, şikâyet ediyor. Dolayısıyla oradaki mutluluk demek ki hayali bir mutluluk, değil mi? En azından yarısı belirgin, diğer yarısını açmıyorum şimdi.

İşte burada güzel bir söz var: rüyadaki adam rüyadaki kadınla evlenir. İnsanlar hayali bir gerçeklik içinde, hayali bir mutluluk senaryosu içinde yaşarlar. Bu sadece evlenmek meselesi değil; her şeyi alın buna. Diyelim ki bir insanın bir ticaret yapıp bir günde milyon dolar kazanması da fark etmez; biz bir örnek verdik burada sadece. Veya bir kişinin bir çocuğu olup sevinmesi de böyledir. Bunların kendine göre bir değeri yok mu? Var. Ama sen bunlarla hakiki mutluluğu, huzuru yakaladığını, kendini bulduğunu düşünüyorsan, o zaman eyvah.

Bunun tersini de düşünelim: diyelim ki bu konuda bir eksikliğim var, bundan dolayı çok üzülüyorsan, büyük bir mahrumiyet hissediyorsan, bu sefer madalyonun ters tarafından aynı rüyaya devam ediyorsun. Arada hiçbir fark yok. Yani üzülen insan ile sevinen insan arasında biz bir fark görüyorsak, çok yol almamız gerekir. Hâlbuki kadim gelenek, hakiki marifet bize diyor ki bunların arasında zerre kadar bir fark yoktur. Ne Mısır'ın kralı olan kişiyle ne de bir hapishanede yaşayan biri arasında hakikat açısından hiçbir fark yok. İkisi de kendini bulamamış, ikisi de hakiki mutluluk ve huzuru yakalayamamıştır.

Diyelim ki bir kadın, kocası kendisine taparcasına âşık, bir dediğini iki ettirmiyor, sıcak sudan soğuk suya elini sokmuyor. Öbür tarafta da hiç onu umursamıyor, göz ardı ediyor. Bunların arasında en ufak bir fark görüyorsak yanılıyoruz. Kur'an diyor: yanılıyorsun. Onların dünyada, çarşı pazarda dolaşıp eğlenmeleri seni aldatmasın diyor. Şimdi ben bunları söylerken uçtuğumu düşünebilirsiniz, olabilir. Ama bunlar Kur'an'da birçok ayette bize anlatılıyor. Onların çarşı pazarda dolaşmaları, eğlenmeleri; hatta Kur'an'ın ilginç bir ayeti var, diyor ki: bırak onları daldıkları bataklıkta oyalana dursunlar. Tam orijinal ayetin meali bu. Çünkü o aldatıcı bir şey.

Neye benzer bu? Çocuk oyun oynar, "gemi yaptım" der, ufacık bir suda onu yüzdürür, bilmem nereye götürür. Sen üstten bakarsın, çocuk bir oyun oynuyor, değil mi? Şimdi eğer ben bilirsem dünya hayatının böyle bir oyun olduğunu -ama nasıl bir oyun, içinden insan olarak geçebileceğin bir oyun- Allah sana dünyada mutlu, güzel, hoş anlar da yaratır, aksini de yaratır. Sen bunların içinden insan olarak mı geçiyorsun? Bu neye bağlı? Yukarıyla olan ilişkine bağlı; yukarıyla olan ilişkin iyi olursa, işte o bahsettiği Kureyş Suresinde yaz ve kış seferlerine, "biz onları alıştırdık" diyor.

Yaz ve Kış Seferleri: Kureyş Suresi

Yaz seferi seni psikolojik olarak rahatlatan, memnun olduğun, hoşuna giden olaylar ve durumlar. Kış seferleri zorluklu, sıkıntılı, memnun olmadığın, hoşuna gitmeyen psikolojik durumlar ve süreçler. Allah diyor ki: biz -o Kureyş ehli de insanın bütün varoluşunu temsil eder- onların arasında bir uyum meydana getirdik ve onları yaz ve kış seferlerine alıştırdık. Biz alışmamışız; biz bir tek yaz seferi istiyoruz, kış seferine pek tahammülümüz yok. Hâlbuki Kur'an ne diyor? Biz onları yaz ve kış seferlerine alıştırdık. Onlar yaz ve kış seferlerinde, yani hoşa giden durumlara da hoşa gitmeyen durumlara da, sevilmelerine de sevilmemelerine de, önemsenmelerine de önemsenmemelerine de alışıktırlar. Ve onlar evin sahibine ibadet ederler; eve değil, evin sahibine.

Ayette sonra diyor ki: onlar böyle oldukları için ihtiyaçları ve açlıkları konusunda doyurulurlar ve korku da duymazlar. Demek ki bakın, ayet "yaz ve kış seferlerine çıktıkları için doyarlar" demiyor. Bu Araplar yaz ve kış seferlerine çıkıyorlar diye anlıyoruz bazen; sanki çok da umurumuzda Arapların yaz ve kış seferlerine çıkmaları. Ayet bunu anlatmıyor tabii ki. Yaz ve kış seferlerini yaparlar diyor, biz onları buna alıştırdık diyor, fakat onlar Rablerine ibadet ederler diyor. İşte o yüzden de ihtiyaçları ve arzu ettikleri şeyler konusunda doyurulurlar, korkularından da emin olurlar.

Ama ben şimdi yaz seferine bakıyorum; yaz seferinde güzel şeyler gelirse hoşuma gidiyor, kendimi tatmin olmuş hissediyorum. Kış seferi gelince de yüzüme asıyorum. Geçen mesela bir arkadaş vardı, "çok mutsuzum" dedi. Dedim, sen hiç şunu gördün mü, mesela bir insan sevgilisinin yanında ve "ben çok mutsuzum" diyor; olur mu öyle şey? Peki sen bir müminsin değil mi, Allah seninle, ama diyorsun ki mutsuzum? Bir mümine mutsuzluk yaraşır mı aslında hakikatte? Ama biz tabii ki tam dindar olamadığımız için ne diyoruz? Hem Rabbimiz var hem mutsuzuz. Hakikaten dindar olduğun bir zaman gelecek, o zaman dünya öyle mi gelmiş böyle mi gitmiş, mutsuz olmayacaksın.

Şimdi düşün; sen diyorsun ki ben Rabbimi seviyorum, sonra da diyorsun ki Rabbim de benimle ama mutsuzum. Allah gücenmez mi? Demez mi ki bizim aramızda böyle bir ilişki mi var, birbirimize inanıyoruz, birbirimizi seviyoruz diyorsun değil mi, ibadet ettiğini söylüyorsun, ben sana şah damarından daha yakın olduğumu söylüyorum, sen buna iman ediyorsun ama mutsuzsun; hakikatte olabilir mi böyle bir şey? Olmaz. Peki bizde oluyor mu? Oluyor. Niye oluyor? İşte o baştaki şeye geliyoruz: tam hakiki anlamda o dinin hakikatini henüz yaşamadığımızdan oluyor. Ama bunu yaşamak tabii ki bir süreçtir. Bir mümin nasıl "mutsuzum" diyebilir? İşte insanda buna karşı olan benlikler var.

İçimizdeki Benlikler ve "Olmazsa Olmaz"lar

"Bak şu olmazsa olmaz, şu olmazsa mutlu olamazsın, ancak böyle olursa mutlu olursun" diyen ve bütün referansları dünya olan benlikler var. Bunları gözlemlemek, bunları fark etmek durumundayız. Çünkü asıl bizi o bahsettiğimiz gerçek dindarlıktan, gerçek manevi ve ruhani idrakten koparan şey aslında bunlar. Bu olmazsa olmaz diyor. Sen eğer o benliği meşru kabul edersen, hiçbir zaman dindar olmana imkân var mı? Değil mi? Mümkün değil.

Ben bazen böyle görüyorum -Allah selamet versin- bu son 2-3 ayda birkaç defa gördüm; iki kişi görüşüyorlar, birisi kendine çok güveniyor, "ben 60 bin dolarlık tek taş yüzük isterim" dedi. Tabii arkadaş da "kusura bakma, müsait değilim" dedi. Bak şimdi ne var? Bizim asıl işimiz buna kızmak değil mi belki, "böyle olur mu" diye. Ama bizim yaptığımızın bundan hiçbir farkı yok. Çünkü biz Allah'a diyoruz ki: "Ya Rabbi, seninle beraber olacağız, sana yakınlaşacağız, ama bu olmazsa olmaz." Bu olmazsa bu yatar, değil mi? Bir farkı yok. Şöyle olmazsa mutlu olamam demek de aynı şeyi yaşamak oluyor. İşte şöyle bir ev isteyen oluyor, 60 bin dolarlık tek taş yüzük isteyen oluyor. Tabii evlilik olmuyor. Biz ne yapıyoruz? Biz de aynı. İçimizde öyle benlikler var ki, bunu isterim, şunu isterim, şunu istemem diyor.

Ve dikkat edin, ondan istiyoruz ama onu istemiyoruz; tıpkı o bayan gibi. 60 bin dolarlık taş yüzük istiyor ama o kişiyi istemiyor aslında, ama 60 bin dolarlık yüzüğü de ondan istiyor. Tam bizim durumumuza uygun. Ben Allah'ı istiyor muyum? Zaten hepimiz tüccarız. Yani biz Allah'tan ne istediğimize o yüzden bakmalıyız. Kur'an'da iki tane ayet var: bir tanesi diyor ki onlar Allah'ın verdikleriyle sevinirler; bir tanesinde de Allah sana yeter ve Allah kuluna kâfidir diyor.

Birincisi, dindar olma yolunda ilerleyenler; dindar olma yolunda ilerlerken neyle seviniyorsun? Allah'ın sana verdikleriyle seviniyorsun. Gerçek tam dindar olduğunda neyle seviniyorsun? Allah'ın kendisiyle, onun yakınlığıyla, onun muhabbetiyle. Peki ona ulaşman için ne gerekiyor? Allah'ın verdiklerine sevindiğin gibi, Allah'ın vermediklerine de üzülmemen gerekiyor. Allah'ın verdiklerine böyle sevinir ve gerçek mutluluğun bunlar olduğunu zannedersen, Allah'ın vermediklerine de üzüntü ve keder içinde yaklaşırsan, öbür safhaya geçmek mümkün müdür? Kesinlikle değildir.

Onun için Allah insana sadece kendisini vaat ediyor. Kur'an'da bir ayet var, diyor ki: Allah onlardan nefis ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır. O cennet tabii ki Allah'ın cemalinin cennetidir. Allah diyor ki: ben senin her şeyini satın alıyorum. Sen demeyeceksin "benim irademdir". Allah diyor: bana iradeni sat, bana varlığını sat, ben de sana kendi zat cennetimi vereyim. Yani bir alışverişte nedir? Bütünüyle kendini Allah'a vermek, bütünüyle kendini ait olduğun kaynağa bırakmak. Aslında bu çok zor bir şey değil ama benlikte öyle mekanizmalar var ki sürekli ısrar ediyorlar.

O yüzden ben çok eskiden düşünürdüm: Kur'an niye bu kadar dünyadaki bir kısım şeylere ve dünya ile mutlu olan insanlara karşı bu kadar uyarıda bulunuyor. Sonra fark ediyorsun ki aslında en büyük engel ve tuzak bu. Mesela ben kalkıp bir şeye baktığımda, "ya bu adam ne güzel yaşıyor, ne güzel evde oturuyor, kim bilir nasıl mutludur böyle boğazın kenarında oturuyor" diyorum. Ve işte bir sevgili bulmuş, birbirlerini çok seviyorlar, bir de bazen buna böyle dindarca yakıştırmalar ekliyoruz: "ne güzel değil mi", "ne güzel mutlular" falan. Var mı öyle bir şey ya? Olabilir mi böyle bir şey? Sen oradaki mutluluğun niteliğini, sınırlarını göremiyorsun. İşte Kur'an o yüzden uyarıyor.

Arifler bunu neye benzetir? Diyor ki: Allah sana elmas verecek, sen yeryüzünde birilerinden cam dileniyorsun. Allah sana sonsuz varlığını verecek, sonsuz aşkını verecek; sen ise güzel bir ev, seni sevecek bir insan, bir mevki, bir makam, tanınmak, bilinmek, fark edilmek istiyorsun. Allah diyor ki: ben seni tanımak istiyorum; sen ise âlemin seni tanımasını istiyorsun. Allah bekliyor orada; diyor ki ben seni tanımak istiyorum, ve zaten aslında ben seni tanıyorum da sen beni tanımıyorsun. Şimdi bunu idrak edebilsek, mesela "insanlar bizi tanısın, bilsin, takdir etsin" tuzağına düşer miyiz? Peki o tuzağa düşsek öbür hakikati idrak etme şansımız var mı? Yok. Çünkü o seni öyle bir tutuyor ki öbür şeyi tamamen kaybettiriyor. Çünkü o henüz bulduğun bir şey değil, ama hakikat olan bir şey.

La İlahe İllallah: Âlemi Reddetmek

İşte aslında Müslüman olmak demek, göreceli ve fani olanı reddetmek, hakiki ve baki olanı onaylamak demek. İşte La ilahe illallah demek bu demek. La ilahe illallah diyen cennete girer mi? Biz diyoruz ki "bak adam la ilahe illallah demiyor, cennete girmeyecek." Kolay mı öyle la ilahe illallah diyebilmek? İşte la ilahe illallah o. Dikkat edin, la ilahe'nin başta gelmesi neden? Çünkü sen henüz mutlak olanı şu anki bilincinle tanımıyorsun. Ama diyor ki beni tanıman için önce âlemi reddetmen gerekir. Yani reddetmek şu demek: bu âlem her şeyiyle ne kadar güzel görünürse gözüksün, bir güzellik taşımakla birlikte sınırlı, geçici ve fanidir. Hint geleneği zaten açıkça söyler, "hayaldir" der.

Ve diyor ki: bana gelmek istiyorsan önce la ilahe demelisin. Yani şu gördüğün her şeyin, kendi bu zahiri varlığın da dâhil, hepsi sınırlı, geçici, fani ve görecelidir. Sen bunları referans alma, bunları ölçü alma, bunlara sahip olma, bunları elde etme gibi bir tuzağın içine düşme. Düştüğün anda zaten la ilahe illallah deme şansını kaybediyorsun; daha başta zaten la ilahe demiyorsun, illallah'a varma imkânı da yok. Ama onu yapabildiğinde işte Allah seni bırakmaz.

Bunu şuradan da anlayın: mesela bir çocuk sokakta, etrafta kimse yok, ne annesi var ne babası var, ne onu kucaklayan biri var ne ona bakan biri var; böyle mahzun, mükedder duruyor, "kimsem yok" diyor. Doğal olarak ne hissedersiniz, değil mi? İşte Allah da böyle. Fakat biz öyle olmuyoruz. Biz diyoruz ki "ya ben o kadar öksüz yetim değilim, Allah'a şükür sevdiklerim var, yok ama bulacağım, işim yok ama bir gün öyle bir iş bulacağım, bir gün öyle bir film çevireceğim ki Fransa'da kırmızı halının üzerinde yürüyeceğim" diyoruz. Diyince o zaman Allah da diyor ki: madem sen öyle diyorsun, yolun açık olsun.

Ama sen desen ki: "Ya Rabbi, hiçbir sevgi, hiçbir imaj, hiçbir kariyer, hiçbir ilgi, hiçbir değer, hiçbir kıymet beni tatmin etmez; bunların hiçbiri beni hakikatte tatmin etmez. Evet bunların şöyle veya böyle bir değeri var ama hakikatte bir değeri yok, beni hiçbiri tatmin etmez" dediğinde, işte o zaman Allah'ın rahmet ve keremi seni kendine çeker. Ama sen dersen ki "bazen öyle gidiyoruz, bazen böyle gidiyoruz; kimse elimi tutmayınca camiye gidiyorum, birileri elimi tutunca caminin yolunu unutuyorum," o zaman Allah da diyor ki "yolun açık olsun," çünkü eğer o anda alsa olmayacak, hep gözün arkada kalacak. Hani bazıları olur, "ya küçük yaşta evlendim, ya küçük yaşta hacca gittim, bir türlü dünyanın tadını alamadım" diyen böyle akıllı(!) insanlar var değil mi mesela? İşte Allah "öyle olma" diyor. Eğer gözün arkadaysa, bakmaya devam et; ama arkaya baktığın müddetçe -çünkü bir insan arkaya baktığında önünü göremez, değil mi?- ve Kur'an'da diyor ki Allah bir insana iki kalp, bir göğüste iki kalp yaratmamıştır. Hz. İsa da der ki hem dünyayı severek dindar olamazsınız. Böyle bir şey mümkün değildir.

Diyelim ki bu idrakta derinleştin, o zaman Allah'ın yarattığı dediğimiz her şey ne olur? Onun bir gölgesi olur, onun bir parıltısı olur. Sen evin Rabbine ibadet edersin; yaz kervanından ne gelmiş, kış kervanında ne eksikmiş, meşgul olmaz, çünkü evin Rabbine teveccüh ediyorsun, evin Rabbine bağlısın. O zaman âlem ne olarak görünür sana? Allah'ın bir hediyesi olarak. Ama kalbini bağladığın varlığından aşırı mutlu olup yokluğundan mahzun olduğun bir yer olmaz artık senin için. O dengeyi yakalamış olursun. Ama öbür türlü mümkün değil.

İşte o yüzden Kur'an bize işaret eder; bak der ki, bu Kur'an'ın bir ayetinde işte meşhur o hoşlandığınız nimetler, atlar -yani bugünkü tabirle arabalar-, çocuğunuz, kesada uğramasından korktuğunuz ticaretiniz size Allah yolunda mücadele etmekten daha sevimli geliyorsa, Allah'ın azabını bekleyin diyor, veyahut da karşılaşacağınız şeyi bekleyin diyor. Mesela ben ne kadar Allah'la olan ilişkimi dert ediniyorum, ne kadar ticareti dert ediniyorum, ne kadar eşimle, dünyadaki ilişkilerimle ilgili şeyleri dert ediyorum, ne kadar Allah'la olan ilişkimi dert ediniyorum? İşte Kur'an bu ayetle bize o ölçüyü veriyor. Diyor ki: senin gözünde hangisi daha çok problem, daha çok rahatsız ediyor?

Burada kastettiği şey, hâşâ Allah'ın karşılaştırma yapıp "beni sevin, dünyayı sevmeyin" demesi değil. Sen dünyaya teveccüh ettiğinde hakikati kaybediyorsun diyor. Ben sana kullardan taç bekleyeceğine, sana sonsuz bir sevginin, bitmez tükenmez, mutlak bir sevgiyi sunuyorum. Sen insanlardan sınırlı, geçici ve en azından yarısı bencil bir sevgi bekliyorsun. Sen neyi arıyorsun, bir karar ver: senin için hangisi değerli, hangisi asıl olan; asıl olan ile gölge olanı ayırt etmektir din dediğimiz şey. Varlık olarak Allah asıldır, bu gördüğümüz bütün varlıklar gölgedir. Allah'ın sevgisi asıldır, diğer bütün sevgiler o sevginin gölgesidir. Allah'ın yakınlığı asıldır, bütün diğer yakınlıklar birer gölgedir. Onunla yaşayacağın mutluluk asıldır, âlemle yaşayacağın mutluluk bir gölgedir. İşte dindar olmak dediğimiz şey aslında bu. Yoksa öyle sadece İslam'ın şartlarını saymak değil; o şartlar dediğimiz şeyin başında yer alan aslında hakikat bunu ifade ediyor.

Muhammedün Resulullah: Tevhidin Pratik Yüzü

İşte o zaman neyi anlamamız lazım? Demek ki "La ilahe illallah diyen cennete girer" deyince, "peygamber yok, Muhammedün Resulullah demezse olur mu olmaz mı" tartışmasına girmeye gerek yok. La ilahe illallah dediğin zaman zaten Hz. Muhammed'i de içine almış oluyorsun. Hz. Muhammed ne? Hakiki kulluğun ve hakiki kulluğun yolunu gösteren biri. Sen zaten o hakikate o anlamda prensip olarak dâhil olmuş oluyorsun. Onun için La ilahe illallah demek çok muazzam bir şey.

İşte o yüzden Mekke'de insanlar La ilahe illallah demişler, başlarına gelmedik kalmamış değil mi. Başlarına gelip gelmediği önemli değil, ama demek ki o insanlar biliyorlardı La ilahe illallah demenin ne demek olduğunu. O insan kendi nefsine şunu soruyordu: dünyada herhangi bir zorluk ve sıkıntı geldiğinde eğer bu onu çökertiyorsa, demek ki tam olarak "la ilahe illallah" diyemiyordu.

Çocuğu görmüyor musunuz -hep anlatıyorum- çocuk oyun oynarken, o oyun bilincinin içinde, oyun bozulunca hafif bir üzüntü, hafif bir yüz burukluğu yaşıyor, sonra hemen annesine koşuyor. Ama sen şöyle bir şey düşün: çocuk evcilik oynuyor, kumdan kaleler yapıyor, birisi geldi onu yıktı diyelim; o da sabah akşam ağlıyor mu, nasıl bir şey bu? O, bizim yaptığımız şey aslında değil. Bak orada çocuk ne diyor: bu bir oyun, evet ben oynuyorum, buradan da bir şeyler öğreniyorum, bu oyunun içinde gelişimimi sağlıyorum, değil mi? Ama oyun yani o; o kumdan kaleler yıkıldığında çocuk gerçek kalesinin yıkıldığını düşünmüyor. Düşünse ne kadar acı çekecek değil mi?

Bizim durumumuz da o. Bizim gerçek kalemiz yıkılıyor mu bu hayatın içinde yaşadığımız olaylardan dolayı? Yıkılıyorsa orada bir defa daha tazelemen, güncellemen gerekir la ilahe illallah'ın ne olduğunu. Orada, gördüğüm her şey görecelidir, sınırlıdır ve fanidir, asıl değildir. Demek ki bunu tam hissedemiyorum, tam idrak etmiyorum; o zaman bunun üzerinde çalışacaksın. Biz bir kere "la ilahe illallah" demişiz, fotokopi gibi çoğaltıyoruz, ama öyle bir hakikat ki bu, senin aslında bütün varoluşunun özeti aslında.

La ilahe illallah kısmını anladık, ama Muhammedün Resulullah'ın onu nasıl bir şey yaptığını tam çözemedim -yani la ilahe illallah öğretisi etrafında şekillenen çok kişi, çok anlayış var, Krişnamurti falan çok güzel şeyler yapıyor böyle ayrımlar, ama onun Peygamberimiz ile ilişkisini nasıl kurabiliriz?

İşte oradaki ikinci şey Muhammedün Resulullah iki şeye işaret eder. Bir tanesi, o bu konuda gerçek ve tam bir örnektir. Yani aslında Muhammedün Resulullah, La İlahe İllallah'ın insani düzeydeki bir fotoğrafıdır, insani düzeydeki tezahürüdür, açılımdır aslında. La İlahe İllallah ile Muhammedün Resulullah aslında birbirinden ayrı değil. La ilahe illallah demek aslında Allah'tan gelen, onun ile kendini inşa etmiş olan, onun ile ayakta olan, onun ile yaşayan Hazreti Muhammed demek bir anlamda.

Peki niye özellikle Hz. Muhammed? Gerçekten eskiden gelmiş insanların verileri tam olarak elimizde olsa bir farkı yok; Kur'an peygamberleri birbirinden ayırt etmeyiz diyor. Ama biz Hazreti Peygamber'e bakıyoruz çünkü bize yakın olduğu için ve bize örneklik etme konusunda verileri çok güçlü ve açık olduğu için. Birisi başka bir peygamberin nasıl yaşadığını iyi biliyorsa takip etsin, sıkıntı yok. Birisi Hz. İsa'nın nasıl yaşadığını biliyorsa takip etmesinde hiçbir mahzur yok, bunu ciddi olarak söylüyorum, hiçbir mahzuru yok, özünü anlamış adam. Çünkü hepsi aslında La İlahe İllallah'ın yaşadıkları dönemde temsilcisi olmuşlar. Yani La İlahe İllallah işin teorik bir ifadesiyse, Muhammedün Resulullah onun pratik ve faal olan yansımasıdır.

Bir diğer şey nedir? Şimdi la ilahe illallah diyorsun, bu nedir? Kabul ve ilkeye teslimiyettir. Peki o noktaya nasıl varacaksın? İşte orada da Resulullah kavramı devreye giriyor. Hazreti Peygamber aslında iki taraflı bir şeydir: Allah'ın mesajını bize ulaştırıyor, bizi de Allah'a ulaştırıyor. Yani onun risaleti, resullüğü, elçiliği iki taraflı bir elçiliktir; ondan geliyor, ondan haber getiriyor, seni de ona götürüyor. Seni ona götürmesi nasıl? Örnekliğiyle. Kur'an'da diyor ki: "eğer Allah'ı seviyorsanız" -bunu peygambere söyletiyor- "de ki, eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin." Yani siz Allah'ı seviyorsunuz, ona yaklaşmak, ona kavuşmak istiyorsunuz; o zaman Hz. Muhammed'e tabi olun, onun gibi olun ki yolculuk tamamlansın.

Dolayısıyla şimdi ben "Muhammedün Resulullah" diyor muyum? Bazen diyorum, bazen demiyorum. Bazen peygamberi tanımıyorum bile; içimde öyle benlikler var ki peygamberi tanımıyor, hakikaten bilmiyor bile, duymamış bile, umurunda da değil, duysa da umurunda değil, "o kenarda dursun" diyor. Ya da biraz daha olgun olan, daha üçkağıtçı olan benlikler; onlar "o peygamberdi" diyor. Onlar çok olgun benlikler, iyi aldatıyorlar insanı. Diyorsun ki "bak peygamber böyle mi yaptı?" "O peygamberdi" diyor. Ne demek o peygamberdi? Kuzey kutbundaki biri mi yani? O yapar biz yapamayız mı demek istiyorsun? İnsan ciddi olarak düşünse, sana kimse vahiy getir demiyor ki; sana diyor ki peygamber bu durumda böyle davranmış. Sen diyorsun ki o peygamberdi. O zaman ben peygambere niye inanıyorum ki? O peygamber ise ve benim eylemlerimde herhangi bir dönüştürücü etkisi yoksa, ben o zaman peygambere niye inanıyorum ki?

Peygamberin Sözü, Fiili ve Hali

Tabii işte orada biz peygamberi bu anlamda da doğru anlamalıyız. Peygamberin sözü, fiili ve hali vardır. Bu süreç böyle işler: önce ne söylediğine bakacaksın, ne söylediğini öğreneceksin; sonra ne yaptığına bakacaksın, bu da fiili; üçüncüsü hali, nasıl yapmış. Burada bahsettiğimiz teknik olarak nasıl yapmış değil, hangi halde yapmış.

Mesela hanımı demiş ki ona "şunu içme, hoşuma gitmiyor kokusu" demiş. Peygamber de tabii ki dinlemiş, hatta "kendime haram ediyorum, bir daha içmeyeceğim" demiş. Bak nasıl bir halde demek. Erkeklik taslamamış orada. Demek ki nasıl bir halde, bir de onu anlasak, mesela hanımının hoşuna gitmiyor diye Allah'ın helal kıldığı bir şeyi bile kendine haram ediyor. Hâlbuki biz şimdi bir kahve meraklısı olsak veya çay tiryakisi olsak, eşimiz "çay içme, hoşuma gitmiyor" dese, orada ne diyor peygamber? "Ne önemi var bu çayın, bu şerbetin; mühim olan senin huzurlu, mutlu olman, senin sevinmen, aramızdaki muhabbetin olması, devam etmesi" diyor. Bak nasıl hemen öyle bir ölçüye sahip ki hemen sıralamayı yapıyor, değil mi? Yukarıdan aşağıya doğru bir hiyerarşisi var. "Sen kimsin ki, sen kendine bak" falan demiyor mesela.

Demek ki nasıl bir hâlde, değil mi mesela? Kendine haram etmesi neyle ilgili? Aslında ciddiyetiyle ilgili; aslında burada kötü bir şey de yok. O ciddiyetini ifade ediyor: "öyle içmeyeceğim ki kendimi haram ettim" diyor. Ne demek peygamberin kendine haram etmesi? "Çok ciddiyim bu konuda" demek. Yoksa seni biraz oyalamak veyahut "tamam, gönlümde olsun, hırgür çıkmasın" değil. O ciddiyeti anlatıyor. Demek ki nasıl bir hâl.

İşte orada "Muhammedün Resulullah" dediğimiz zaman, şimdi ben gene "Muhammedün Resulullah" diyor muyum? Oturup hakikaten birkaç gün düşünmeye ihtiyacımız var; bunu diyor muyuz demiyor muyuz diye. Bu, dilimizin deyip dememesi değil. Mesela şunu bile kendimize sorabiliriz: ben hangi durumlarda Muhammedün Resulullah diyorum, hangi durumlarda demiyorum; hangi durumlarda benim için peygamberin bir itibarı var, hangi durumlarda yok. Bunu insanın kendine sorması lazım: benim hangi benliğim peygamberi tanıyor, hangi benliğim tanımıyor?

Yoksa desek ki ben Hazreti Peygamberi seviyorum veyahut ona inanıyorum diye tek bir şey yok. Dedik ya eski derslerde: içimizde birçok benlik var, kimisi Allah'ı biliyor, kimi bilmiyor; kimi peygamberi tanıyor, kimi tanımıyor. Mesela geçen birisi vardı, "ben kindarım ama Müslüman'ım, kimi tutarsam affetmem, öyleyim, kocam da bilir" diyor, bir de tasdik ettiriyor. Kocası da gariban, "öyledir" diyor. Şimdi düşün: bu kadın Müslüman değil mi? Müslüman. Şimdi desen ki ona sen Muhammedün Resulullah diyor musun? Gerçekten diyor. Bir münafık veya üçkâğıtçı da değil. Ama farkında değil; o bahsettiği benlik Hz. Muhammed'i tanımıyor, kabul etmiyor, umurunda da değil. Hatta belki ona desen ki "bak Hz. Muhammed kin konusunda böyle böyle demiştir," demiştir ama "işte ne yapabilirim ki ben de böyleyim" diyecek, en hafifinden, en yumuşak tarafından böyle diyecektir.

Peki böyle dediğinde, bu Muhammedün Resulullah demiş oluyor mu? Ama bak şunu diyebilir: "hakikaten doğru, iyi hatırlattın, kindar olmak çok yanlış bir şey, insanın fıtratına aykırı bir şey, bu bana her nasılsa bulaşmış, inşallah kurtulurum, Rabbim bana inşallah yardım eder, ben de bu konuda gayret edeceğim." Ölünceye kadar o kininden kurtulamazsa gene bir problem değil, ama hep böyle diyecek ve bu konuda da gayret edecek; en son Mekke fethi olacak. Bunun yerine "benim de günahım bu" derse, mesela değil mi, herkesin günahı var değil mi, "benim de günahım bu" derse -bak bu ne işte- üçkâğıtçı benlikler işte bunlar. Bizi gerçek anlamda insan olmaktan koparan şey bu: "benim de günahım bu" demek; bir de dini alet ediyor, "onun da günahı bu" diye araştırır bir de. Veya "senin yok mu ya, sen de şöylesin" der.

Mesela kocası orada biraz onun üzerine gitseydi, eminim öyle diyecekti; deseydi ki ona "hatanı biliyorsun ama düzeltmiyorsun" deseydi mesela adam, "sen kendine bak" diyecekti orada, değil mi o benlik? Bir başka benlik daha ortaya çıkmış olacaktı. Veya onun yavrusu, o benliğin yavrusu; öyle diyerek maneviyattan, insani değerlerinden biraz daha uzaklaşmış olacaktı. Bir de diyelim ki kocası biraz tartıştı; kocasının ne kadar küçük kusuru varsa hepsini büyüterek, farkında olmadan abartarak düşünecekti, ve aslında kendisinin ne kadar iyi biri olduğunu, o kadar kindar olmadığını, bir kısım insanların onu kindar olmaya sevk ettiğini, kendisinin çok iyi biri olduğunu düşünecekti. Bakın ne kadar böyle güzel benlikler doğuyor değil mi mesela? İşte biz kendinizi gözlemleyin dediğimizde bunu anlatıyoruz. Yoksa aynaya bakıp kendinizi gözlememek değil; kendini gözlemleyeceksin.

Kendini Gözlemlemek: Hazreti Ali Örneği

Allah Allah, ne kadar ilginç benlikler türüyor mesela değil mi? "Aslında benim bir yanlışım yok ama insanlar beni tetikliyor." Ben hayatımda insanlar yüzünden zengin oldum diyeni görmedim, ama insanlar yüzünden öfkeleneni gördüm, insanlar yüzünden kinlenen gördüm, insanlar yüzünden dengesi bozulan gördüm, insanlar yüzünden bunalıma giren gördüm, insanlar yüzünden yanlış yapan çok. Ama insanlar yüzünden iyi olanı görmedim. Bir şey elde etmişse kendi elde etmiştir. "Şu insanlar beni çok merhametli yaptı" veya "insanlar sayesinde erdemli biri oldum" demiyoruz, "ben öyleyim" diyoruz. Peki niye o olumsuz şeyleri insanlara atfediyoruz, değil mi?

Peki yol alabilir miyiz böyle? Onun için biz kendimize hiçbir zaman mazeret olarak bir başka kişiyi referans vermeyeceğiz. Hiçbir yanlışa, uzaktan yakından, yüzde bir bile olsa demeyin ki "o da böyle yaptı, ben böyle yaptım ama o da böyle yapmasaydı." Bunu dediğiniz an başınıza Amerika'nın çuvalı girmiş demektir; çuvala girmiş olursunuz, oradan hiçbir adım atmanıza imkân yok. O benlik zaten ufak bir nokta bekliyor; böyle binde bir bir versen bile yeter onun için. "Çorap söküğü gibi gider" derler ya, onun eline bir uç ver yeter, o alır onu; yeter ki incecik küçücük bir uç olsun. Onun için biz ısrarla duruyoruz kendi gelişimimiz için: ne olursa olsun, hiçbir durumda yanlışının sebebi olarak bir başka kişiyi ve bir başka davranışı gösterme ve görme. Kesin. Bundan az bir taviz verdim mi, gelişme imkânı bile kalmaz.

Anlatmıyor muyuz işte, Hz. Ali'ye adam tükürmüş, Hz. Ali durmuş; anlatıyoruz ama biz birisi böyle şu an bize yapsa "saf" diyeceğiz, onu da söyleyeyim, ne kadar üçkâğıtçı bir varlığız değil mi biz, lafa gelince Hz. Ali işte böyle. Ama birisi yapsa veya bize söylese öyle mi? Direneceğiz mi kendimizi? Mesela diyelim ki biriyle tartışıyorsun, o senin yüzüne tükürdü veyahut çok ağır bir hakarette bulundu; sen de durdun, "burada nefsim de devreye girdi, konuşmayayım, tartışmayı keseyim" desen, kendi içinde benlikler olur mu öyle der ya? Ama Hazreti Ali'ye de anlatıyoruz. İşte biz diyoruz ki içimiz tam bir üçkâğıtçı benlikler yuvasıdır; bir taraftan onu anlatır, onunla şey yapar, "bak bizim dinimiz böyle kardeşim, bak Hazreti Ali böyle" diye içeride Hazreti Ali'yi tasdik ettirecek bir benlik var mı kardeşim? Hazreti Ali'ye muhalif bir sürü benlik var içeride değil mi, onlar tasdik ediyor mu?

Geçen bir gün güzel, karikatürize bir laf naklettiler: "sana şeye karşılık vermiyorum, Hazreti Ali kıssası var ondan dolayı" diye özellikle belirtme ihtiyacı da o şeye giriyor değil mi. Karşı tarafa da "ben enayi değilim aslında, şu anda ona da razıyız, o yol sürecinde inşallah o da dönüşür, biz bugün onu bile demiyoruz" demek istiyor.

Demek ki bakın, düşün, o Hazreti Peygamber'in yetiştirdiği insanlar nasıl bir iç gözleme sahip. Biz bugün bunu anlatıyoruz ama biz kaç senedir "kendini gözlemleme" diyoruz; sanki böyle başka başka kitaplardan okuyormuşuz gibi geliyor. Hâlbuki Hz. Ali'nin yaptığı şey bu işte: bak kendini öyle bir gözlemliyor ki anında o anda ortaya çıkan negatif benliği tutuyor, "sana tabi olmam" diyor, "sana uymayacağım" diyor. Ne kadar mükemmel bir farkındalık, bir gözlem, bir analiz değil mi, bir ayrıştırma, bir tuzağa düşmeme. Sırf bu olay bile aslında bizim için, böyle psikolojik anlayışımız ve teorimiz için ne kadar büyük bir hadise, değil mi? Ne kadar önemli bir şey anlatıyor aslında bu, bizim senelerdir anlattığımız, konuştuğumuz şeyi değil mi?

Bir olayın içinde işte bak kendini gözlemleme; düşün, o savaşın içinde kendini gözlemliyor. Bilincine bak, nasıl bir bilinç. Hani böyle evinde oturmuş kanepede düşünüyor, "böyle ne tür benliklerim var" falan, öyle değil. İşin en kızışmış olduğu bir anda, hayati tehlike olan bir anda diyor ki -bakın orada ne diyor Hazreti Ali- "bu adam tarafından benim şu an öldürülmemden daha önemli olan şey, benim şu benlik tarafından öldürülmememdir" diyor. Şimdi neyin mukayesesini yaptığını düşünün. Neye öncelik veriyor? "Bu adam beni öldürebilir, öldürse ne olur? Dünya hayatım bitmiş olur değil mi? Ama öbür benliğin tuzağına düşüp manen ölürsem ne olur? Asıl varlığımı ve ebedi hayatımı kaybederim." Ve orada Hazreti Ali neyi tercih ediyor? Onu tercih ediyor. Bu nasıl bir bilinç işte, nasıl bir farkındalık ve nasıl bir ölçü.

Demiyor ki "tartışıyorum, altta kalmayayım." İçeride "altta kalma" diyen bir benlik var, her hâlükârda üste çıkmaya çalış diyen bir benlik var. Hâlbuki hakiki insan olsan ne diyeceksin kardeşim? "Ben zahiren altta kalmışım, hiç önemi yok, ben asıl şu içerideki negatif benliğin altında kalmayayım. O negatif benliğin altında kalırsam Allah selamet versin." Üstelik onun üzerine namaz kılan da olmaz; bunu unutmayın. Hiç olmazsa dışarıdan biri tarafından öldürülürsem, "şehit oldum" diye bir de dua ederler; ama o benlik tarafından öldürülürsen hiçbir şey olamaz. İşte kendini gözlemlemek, kendi içindeki negatif benliklerin fotoğrafını çekmek, onlar üzerinde çalışmak, onlardan kendini ayrıştırmak.

Mesela orada Hazreti Ali bu tuzağı da düşünüyor değil mi: "ya işte bu aslında İslam'a tükürdü, aslında burada benim şahsımda dine hakaret etti; ben senden bekliyordum böyle bir çıkış, bugün performansın zayıf" -yani mesela öyle bir oyuna da geldi- "aslında bu bana değil, benim şahsımda aslında dine küfür etti, ben dini korumak için..." Bu tuzağa da düşmedi. Bütün bunlar negatif benliğin oyunları; halbuki sen aslında uyanık olsan o öndeki benliği göreceksin önce, sonra bayrak yarışında o bayrağı kime verdiğini göreceksin. İlk önce kim rahatsız oldu? İçerideki kibirli bir benlik değil mi? Baktı ki şimdi o kavga edemez seninle, sen belki kibire karşı biraz kendine dikkat ediyorsun; o hemen bayrağı başkasına verdi, daha uyanık bir benliğe verdi: "yok, bu kibirden değil, bu senin dini koruma gayretinden dolayı, çünkü o aslında senin şahsında dine küfrediyor" deyip bayrağı daha uyanık bir başka benliğe verdi. Sen buna karşı da uyanık olacaksın.

Bir şairler vardı galiba, onlara suikast düzenleniyor, şiir yazdıkları için; Hazreti Peygamber aleyhinde şiir yazan bir şair vardı, ona suikast için gidiliyor. O savaş konusunda insanları tahrik ediyor; hakaret ettiği için değil, insanları olumsuz yönde, peygamberle savaşmaya ve onu öldürmeye sevk ettiği için. Bir savaşta birinin elinde kılıç var, öbürü de onları -diyelim ki bir komutan vardır, komutanın elinde silah yoktur ama o komutan sevk ve idare ediyordur değil mi mesela- o anlamda o tür bir şey.

Dolayısıyla kendimizi bu anlamda gözlemlemediğimiz müddetçe o negatif benliklerin tuzakları tarafından dört bir tarafımız kuşatılabilir. Bunu da fark etmediğimiz müddetçe herhangi bir dini tekâmülden söz konusu olmayacaktır. La İlahe İllallah teorik, Muhammedün Resulullah pratik diye ayırabiliriz değil mi. Biz "la ilahe illallah" diyoruz ama ancak bunu teorik olarak tasdik edebiliriz demek. Bir de bunun bir hakikati var; işte o hakikate ulaşmak için Hazreti Peygamberi örnek alacaksın, onu takip edeceksin, en sonda da La ilahe illallah'ın hakikatine ereceksin.

Aşağı yukarı Hazreti Peygamberle aynı tarz bir yaşam sürüp, ama başka birisine bağlı olan, aynı senkronize giden -dünyaya bakış olsun, bazı şeyler olsun falan- orada bir farklılık var mı, ahlak aynı ahlak mı diyelim? Eğer kılavuzun hakikaten ermiş bir kişiyse, onun gittiği yoldan gidersen sen de ulaşırsın; ama bunu ölçme şansın yoksa, orada bir mesele vardır. İkincisi de, o kişiye ait özel bir yol olabilir, hususi bir yol olabilir; sen o hususi yola uygun değilsin. Ama peygamber bütün umuma, genele öğretici olabilme vasfına sahip. Ama tabii burada gene dönüyoruz: bu işlerin teorik tartışmasını yapmak değil, gerçekten yol alma niyetiyle yolda olmak gerekir.

Kur'an diyor ki: ehli kitaptan öyleleri vardır ki Allah'ın ayetleri okunduğunda gözlerinden yaşlar aktığını ve Allah'a karşı derin bir sevgi duyduklarını görürsün. Şimdi ben kendimi belki onunla mukayese ettiğimde onun gibi bile değilim belki, değil mi. Her ne kadar ben Hz. Peygamber'e tabi olduğumu söylüyorsam da, belki Allah'ın ayetleri karşısında kalbi ince ve duyarlı olduğundan dolayı o gözü yaşlı -böyle duygusallık anlamında ağlayan değil, o hakikatin farkındalığından dolayı gözünden yaş akan biri var mı bende?

Tevhid: Tek Kaynak İdraki

Demek ki burada ne anlatılıyor aslında bize? Bakın öyle "ben Müslümanım, o ehli kitap, o Yahudi, bu bilmem ne" değil mesele. Dikkat edin, Kur'an kendisini, peygamber kendisini neye referans veriyor? "Ben İbrahim milletindenim" diyor. Yani burada asıl olan şey, öyle şuna inandım buna inandım, bunu dedim bunu demedim meselesi değil; sen Hazreti İbrahim gibi bir muvahhid oluyor musun? Aslında orada peygamberi Hz. İbrahim'e referans vermesinin sebebi, onun tevhidin sembolü oluşudur. Yani sen ne kadar Allah'ın farkındasın, ne kadar kalbin tek parça ve tek kaynağa dönük. İşte İbrahim gibi, o gerçek anlamda o birliği, tevhidi...

Ne demek tevhid? Şimdi bize böyle "tevhid, tevhid" diye bir kavram uçuşuyor değil mi. Nedir tevhid? Varlık tektir ve mutlaktır idraki. Ve âlemde gördüğün her şey tek bir kaynaktan gelir; kâinattaki bütün merhametler tek bir kaynağa aittir, tek bir kaynaktan gelir. Sen desen ki "Allah da merhametli, Ahmet de merhametli," evet. Mesela güneşin ışığı nedir, dünya için deyim yerindeyse misal olarak söylüyorum, tek ışıktır. Sen desen ki "güneşin ışığı da güzel ama ayın ışığı da bambaşka kardeşim, onun da kendine göre, hele bir mehtapta bir vurdu mu dolunay ne güzel oluyor" desen, sen ne yapmış oluyorsun? Işığı iki kaynağa atfetmiş oluyorsun; "biri güneşten gelir" diyorsun, "biri de aydan gelir" diyorsun. Bu ikilik, ikiliktir. Hâlbuki hakiki olan nedir? Işığın tek kaynağı var; ayın üzerinden de ışık gelir, güneşin üzerinden de gelir, ama kaynak tektir.

İşte bu anlamda sevgi tektir, sevginin kaynağı tektir; merhametin kaynağı tektir, ilmin kaynağı tektir, varlığın kaynağı tektir. Tevhid dediğimiz şey bu: tektir, o çokluk olarak gördüğümüz şey onun yansımalarıdır. İşte bunu idrak etmek İbrahim'in o tevhididir. Mesela ben desem ki Allah'ın iradesi var, benim de irademiz var, benim iradem de böyle hususi bir irade desem, ne haber, ikilik yapabilirim. Ama desem ki Allah'ın iradesi var ve bu mutlaktır, fakat bana kendi iradesinden bir yansıma vermiş, bunu da göreceli olarak kullan demiş; yoksa Allah bana irade edebilme kabiliyeti vermese ben irade edemem.

Onun için bizde bazı öyle çok akıllı(!) insanlar var, diyor ki "Allah dünyaya gelirken bana sordu mu?" Sana sorması için sana irade vermesi lazım; sen akıllı, aklı başında bir adamsan, sana verdiği iradeyi onun isteği yönünde kullanman lazım, değil mi? Sanki zannediyoruz ki Allah'ın iradesi var, bir de benim özel ve bağımsız bir iradem var, ikimiz oturur masa başında anlaşırız, uyuşuruz, bir noktaya geliriz. Ben öyle desem şimdi tevhide ermiş oluyor muyum? Olmaz. Ama ben şunu diyeceğim: evet benim de irademiz var, fakat bu irade Rabbimin bana hediye ettiği ve onun rızası istikametinde kullanmam gereken bir ödüldür, bir lütuftur. Yoksa "Allah bunu istiyor ama ben de bunu istiyorum" değil. Desem ne olur? Sanki ben kendime müstakil bir irade vermişim; o zaman ben tevhid ehli olur muyum? Olamam. Aynı ay ve güneş örneği değil mi.

Benim ilmim derken de ben mecazi diyebilirim; benim ilmim diye bir şey yok, Allah'ın bana verdiği bir ilim var, o ilme mecazen "benim ilmim" diyorum. Yoksa ilmin kaynağı tek ve ilmin sahibi o. İşte tevhid o. Mesela ben desem ki "niye benim istediğim olmuyor, niye Allah benim istediğimi vermiyor," şimdi bunu demek hafif tabiriyle cahilliktir. Ben diyeceğim ki: benim sınırlı bilinç ve farkındalığım var, onunla da Allah'ın bana verdiği bu iradeyle de o istemiş; "irade et" demiş, "iste" demiş, ben de istiyorum, o "iste" dediği için istiyorum, yoksa hiç istemem, hiç irade etmem. Ama o bana demiş ki "al sana bir irade, bununla da aklının kestiği oranda iste." Bu kadar. Yoksa "ya işte istiyoruz istiyoruz vermiyor" desem, "niye vermiyor" desem, nerede kaldı tevhid?

"İsteğim verilecektir" diye bir şey var mı? Tabii ki. Ama dikkat edin, Kur'an'da diyor mu ki dünyaya isteğim verilecektir? Biz ahireti isteyene ahireti veririz, ama dünyayı isteyene dünyadan bir kısmını veririz diyor -"min" tabiri geçiyor Arapçada, ondan bir kısmı verilir. Yoksa isteğim verilecektir, herkes her istediğini alacaktır diye bir mevcudiyet olsa, o düzen "yuh" diyecekti yani. Zaten öyle bir şey olur muydu bu dünyada? Hep bizim istediğimiz verilse ne olacaktı? Orada şey diyorlar: sağlam isteyen olur; işte biz sağlam istiyoruz, Allah'ı istiyoruz, sağlam istedik o.

Razı olan da var ya, onlar kanaat ehli; bize öyle kanaat veriyoruz da. Hz. Peygamber gibi kanaatkâr olsak, Ebu Süfyan'ın teklifinin onda biri olsa biz balıklama atlarız yani. Dünyaya kanaat etmek cehalet sonucudur. Onun için insan dünyadaki bir şeyi isteyebilir, fakat o isteğin konusu ısrarcı değildir; hele hele "ben olmazsam hiç mutlu olamam" demek gaye değildir. Yoksa Allah tabii ki dünyaya ait bir şey de iste demiş, onda bir mahzuru yok, zaten iradeyi kendisi vermiş. Ama benim o iradeye sanki bağımsız bir şeymiş gibi ve sanki her şeyi kuşatan bir idraki ve farkındalığı varmış gibi "bunu istiyorum, bu olmalı, üstelik de bu gerçekten iyi bir şey" demem -nereden biliyorsun ki, değil mi? İlmin ve bilgin her şeyi kuşatıyor mu? Kuşatmıyor. O zaman haddini bileceksin, akıllı çocuk gibi olacaksın. Çocuğun gözü dondurmaya, balona gitti, istedi dondurmayı, balonu; ama ebeveyni "balon vakti değil, dondurma zamanı değil" dese, akıllı çocuk ne der? "Peki" der, değil mi. İşte edebi bu, istemenin edebi bu.

Ama Allah'ı istemekte hiçbir sınır olmasın; onun için Peygamberimiz bir yerde diyor ki isterken en üstün şeyi isteyin diyor, ama dünyaya ait değil, mesela Firdevs'i isteyin diyor, onun cemalini isteyin diyor. Çünkü zaten Allah onu vermek istiyor zaten, senin o konuda isteğinin güçlü ve canlı olmasını istiyor, zaten onu vermek istiyor Allah. Hâlbuki sen "bana dünyanın şu kıyısını ver, şu köşesini ver, insanlar beni tanısın, önem versin, değer versin, takdir etsin" gibi şeyler istiyorsun. Şunun gibi bir şey: mesela ben bütün öğrencilerimi geçirmek istiyorum ama istemeleri lazım, tabii ki isteyecek, o konuda elinden geleni yapacak; bu istemez ve çabalamazsa ben onun için bir şey yapamam. Ama hepsi geçsin istiyorum. Veya dese ki "işte bir çocuk ben okumayacağım, böyle vasıfsız biri olacağım" dese yapacak bir şey yok; ama dersiniz ki ne kadar aklını kullanmıyor, değil mi? Dese ki "beni sınıfı geçir," tamam geçirse ne olacak, hayat sınıfından geçebilecek mi? Geçemiyorsun.

Allah da diyor "tamam hadi olsun ama bak hayat sınıfından geçebiliyor musun, geçemiyorsun." Allah sana dünyada bir şey verse, o asıl şeyi vermesi Allah için bir problem değil, ama sen şu dünyadan insan gibi geçemiyorsun. Hâlbuki Allah sana diyor ki bak bunları değil, başka şeyi iste, ve bunun için gayret edin, o zaman bütün kapılardan, bütün yollardan geçebiliriz. Ama öbür türlü, hepiniz görüyorsunuz, insanlar bakıyorsun, ben çok görmüşümdür, para istiyor, bir bakmışım arkadaşa Allah vermiş; aynı zamanda büyümüşüz, yetişmişiz, okumuşuz, şimdi milyon dolarlarla meşgul ama bakıyorsun o kendine dair, hayatın hakikatine dair bir farkındalığı yok. Ne oldu, Allah sana verdi ama güdük aldın. Yani Allah sana milyon dolar vermeyecek mi zannediyorsun, veya birine verince bütçesi daralır, cari açık verir mi zannediyorsun? Bir şey yok ki bunlar; Allah verir. Ama Allah sana onu vermek istemiyor ki, Allah sana kendini vermek istiyor.

Buğday mı, Himmet mi? Yunus Emre Kıssası

Hani o meşhurdur ya, Yunus Emre ile Hacı Bayram Veli arasında. Biraz kıtlık zamanıymış, gitmiş Ankara'ya. Hacı Bayram sormuş: ne istiyorsun, buğday mı istiyorsun, himmet mi istiyorsun? O demiş buğday istiyorum. Bir daha sormuş, gene buğday istiyorum demiş. Neyse, üç defa buğday deyince o da "yükleyin katırlarını" demiş. Sonra yolda giderken Yunus Emre demiş ki: "ya ben buğday istedim, bu buğday ektim biçtim bitecek, bedenimin gıdası; hâlbuki o himmet ebedi ve kalıcı bir şey." Geri dönmüş, Hacı Bayram demiş ki: "senin kısmetin bizden değil, başkasından; onu göndermişim."

Yani şimdi bize de Allah soruyor: buğday mı istiyorsun, himmet mi istiyorsun? Dünyayı mı istiyorsun, beni mi istiyorsun? Şu dünyanın süreci içindeki psikolojinin beklenti ve ihtiyaçlarını mı istiyorsun, yoksa katında bir zenginlik ve yakınlık mı istiyorsun? Allah'ın her zaman bize sorduğu şey budur. Bizim de çoğu zaman verdiğimiz cevap buğdaydır. Ama onu istemek de yürek istiyor. Hazreti Eyyüp'ün sabrı da yok ki; madem böyle diyorsun, o zaman sana böyle bir imtihan gelir, hele bir bakalım her türlü şeyi kaldırabiliyor musun diye. Biraz da insan tırsıyor.

Bak, tipik bir peygamber örneğine dikkat ederseniz, Peygamberimizin hayatında çok net göreceksiniz: mesela peygamberin böyle dünyaya ait bir şey istediğine dair bir şey yok mesela. İlginçtir, babası doğmadan ölmüş değil mi, annesi 6 yaşında ölüyor, fakirlik yaşıyor, önce dedesinin yanında sonra amcasının yanında kalıyor; maddi olarak çok zengin değil, ama diyelim Mekke'nin zenginleri var, eşrafı var, kariyer statüsü sahipleri var; bakıyorsun peygamberin buna dair hiçbir kompleksi yok. "Bunu söyleyebilmem için önce şu konuma gelmem lazım" gibi bir şey de demiyor.

İşte ben Hazreti Muhammed diyorsam, Muhammedün Resulullah diyorsam, ben bunu ölçü almak durumundayım. Bunu ölçü almıyorsam ben nereden Muhammedün Resulullah diyorum? Ben kalkıp "annem babam bana böyle davranmış, beni böyle ezmişler, işte şöyle olmuş bu böyle olmuş, maddi olarak mahrumiyetler yaşamışım" desem... Geçen bir arkadaş diyor, "çocukluğumda hep kardeşimi seviyorlardı, beni sevmiyorlardı, o yüzden kompleksim oldu" diyor. Aş işte bunu, gördüm, aş artık. Bir de o kompleksini tatmin edeceksin mi yani? Aptal bir benlik zaten seni buraya kadar getirmiş, Allah da fark etmeyi nasip etmiş; bir de onu besleyecek misin? Ne kadar garip bir benlik. Ben hayatta bunları gördükçe diyorum ki, ben kendime dikkat etmem lazım, bende de kim bilir ne benlikler olabilir. Bir canavar olduğunu gördün içinde, fark ettim, fakat gene besliyorsun. Diyorsun ki "benim aşağılık kompleksim var, insanların beni sevmesine, takdir etmesine ihtiyacım var, bir de beni besle" diyor.

Bizim bir Arap atasözünde bir laf var: "adam eşeğe binmiş bir de ayaklarını sallıyor" derler. Hem sana zaten bu kadar senedir ızdırap çektirmiş o aşağılık kompleksi içeren benlik, fark etmişsin buna rağmen devam ediyor, bir de "beni doyur" diyor. Niye doyurayım ki seni? Ne hakkın var ki? Zaten bu zamana kadar beni sömürmüşsün, hatta hayatının amacı bu gibi. O zaten diyor ki: "bir tek beni besle, sen benim isteklerimi yerine getir, başka her şeyi bırak" -Allah, peygamber, her şeyi- "bunları bırak, en büyük aç benim" diyor. "Hatta beslersen onlardan da kullanabilirsin ama beni hiçbir zaman ikinci plana atma." O benlikler böyledir.

Geçen bir gün güzel bir karikatürize edilmiş laf naklettiler; şu anlamda "sen herkesi sevebilirsin ama benden kimseyi sevmeyeceksin" diyormuş. Bu tam bir benlik ifadesidir; bu benlikler bize tam bunu söyler. Diyor ki: "bak, her şeyi sevebilirsin; Allah'ı, peygamberi, dini, kitabı, maneviyatı, ruhaniliği, evliya menkıbelerini, Hazreti Ali'yi, hepsini sevebilirsin, mahzuru yok, fakat en çok beni seveceksin."

Sonuç: Nefsin Dininin Elinde Erimemek

Hâlbuki buradan çıkış var mı? Kadıköy'den çıkış olabilir ama buradan çıkış yok, insan çıkamaz işte. İçimizde öyle benlikler var ki, o yüzden La ilahe illallah diyeceksin, "seni onaylamıyorum" diyeceksin. Hâlbuki o içimizdeki benlikler diyor ki: "en çok beni seveceksin, bana itaat edeceksin, bana rağmen olma şansın yok. Bana rağmen olamazsın; bana göre din olabilir, bana göre İslamiyet olabilir, bana göre maneviyat olabilir, ama bana rağmen olamaz" diyor. Sen de ona "sana rağmen" demediğin müddetçe, işte o büyük bir arifin deyimiyle: "nefsi, dininin elinde kar gibi erimeyenin dini, nefsinin elinde kar gibi erir." Başka bir ihtimal yok.

İzlediğiniz için teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Kureyş Suresi (yaz ve kış seferleri, evin sahibine ibadet etme, açlıktan doyurulma ve korkudan emin olma ile ilgili ayetler; ayet numarası metinde belirtilmemiş) - "Allah onlardan nefis ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır" (meâlen aktarılmış, sure adı belirtilmemiş) - "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin, de ki" (meâlen aktarılmış, sure adı belirtilmemiş) - "Onların dünyada çarşı pazarda dolaşıp eğlenmeleri seni aldatmasın" (meâlen aktarılmış, sure adı belirtilmemiş) - "Bırak onları daldıkları bataklıkta oyalana dursunlar" (meâlen aktarılmış, sure adı belirtilmemiş) - Sevdiğiniz nimetlerin (mallar, evlatlar, ticaret) Allah yolunda mücadeleden daha sevimli gelmesi hâlinde uyarı ayeti (meâlen aktarılmış, sure adı belirtilmemiş) - Ehli kitaptan bazılarının Allah'ın ayetleri okunduğunda gözyaşı döktüğünü anlatan ayet (meâlen aktarılmış, sure adı belirtilmemiş) - "Biz ahireti isteyene ahireti veririz, dünyayı isteyene dünyadan bir kısmını veririz" (meâlen aktarılmış, sure adı belirtilmemiş) --- ---

İlgili Sohbetler

La İlahe İllallah'ın Hakikati

Sohbette önce "kurban kimliği" kavramı üzerinden, insanın kimseden bir şey "alacaklı" olmadığı, gerçek alışverişin yalnızca Yaradan ile olduğu anlatılıyor. Ardından la ilahe illallah hakikatinin, sevginin, değerin ve varoluşun tek kaynağının Allah olduğunu idrak etmek anlamına geldiği; ego/benlik algısının bu hakikatiperdelediği çeşitli örneklerle (güneş-yakamoz metaforu, kutuplardaki adam, Hz. Ali'nin "vermemekle bilme" idrakı, Ebu Süfyan'ın teklifi, Hz. Yunus'un balığı) açıklanıyor. Sohbet, insanın hissettiği "eksiklik" duygusunun sahte bir benlik algısından kaynaklandığı ve bu algıdan çıkılması gerektiği vurgusuyla kapanıyor.

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.