Düşünce, İstek ve Eylem Merkezlerini Yönetmek
Kısa Özet
Konuşmacı, İslam ahlak geleneğindeki akıl (düşünce), istek ve koruma (eylem) kuvvetlerinin insana sınırsız fakat ölçülü verilmiş birer imkan olduğunu, bu merkezlerle özdeşleştiğimizde ise bizi tahakküm altına alan birer “yılana” dönüştüğünü anlatıyor. Hz. Musa’nın asası, Nasreddin Hoca fıkrası ve günlük hayattan (alışveriş bağımlılığı, plan yapma, evlat acısı, sosyal medya vb.) birçok örnekle bu üç merkezden ayrışmanın ve onları farkındalıkla kullanmanın önemini işliyor. Sohbet, kalbin asli ve tek arzusunun Allah olması gerektiği, dünyevi kazanç ve kayıpların insanın gerçek varlığına bir şey katmadığı vurgusuyla ve yarım kalan bir soruyla (“sağlıklı yaklaşım nasıl olur?”) sonraki sohbete bırakılarak tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Düşünce, istek ve eylem güçlerine bir sınır konmamış, sadece ölçü verilmiştir; bu ölçüleri kaybettiğimizde bu güçler bize hizmet etmek yerine bizi yönetmeye başlar. - Hz. Musa’nın asası örneği: asa elde tutulup özdeşleşildiğinde fark edilmeyen bir “yılan”dır; bırakılıp ayrışıldığında gerçek mahiyeti görülür ve tekrar alındığında bilinçli bir araca dönüşür. - İffet, istek merkezinin ihtiyaçla dengeli, doğal haline verilen isimdir; travmalar bu merkezi ihtiyaçtan koparıp doyurulamaz bir arzuya dönüştürebilir. - Kalbin asli ve tek arzusu Allah olmalıdır; dünyevi kazanç ve kayıplar insanın gerçek varlığına bir şey katmaz veya ondan bir şey eksiltmez.
Giriş
Bir şeylere başlayalım. Evet arkadaşlar hoş geldiniz. Sorusu olan var mı, sormak isteyen? Sorusu olan açık, tamam mı? Aynı zamanda geçen iki hafta boyunca kabullenme konusunda hayata nasıl yaklaşmamız konusunda konuştuk. Ne zaman nerede aktif olmamız gerekiyor, gerektiğinde ne zaman durabilmek gerekiyor; o noktada insanın bu anlamda sınırlarını bilmesinden bahsettik. Gerçekten de insan doğru sınırlar içinde olmadığında bu zaman kendisine de çevresine de zarar verebiliyor.
Kişi kendi imkanlarını, kendisine verilen gücü, imkanı, kabiliyeti doğru bir biçimde tanımlamadığında, tespit etmediğinde o zaman ne devreye giriyor? Ya zihin devreye giriyor, düşünce devreye giriyor ve bizi ne yapıyor? Bu bizi böyle olmaza götürüyor; yani böyle bir şey olamaz, böyle bir şey olmamalı, böyle bir durum kabul edilemez’e götürüyor. Diğer taraftan da istek merkezimiz bizi takıntıya götürüyor. Yani bir şeyin olmasını istiyoruz; olmaması istek merkezimizde neye sebep oluyor? “Bu niye olmuyor, bu böyle olmuyor” şeklinde bir arzuya, tutkuya bizi hapsediyor.
Üç Merkez: Düşünce, İstek ve Eylem Gücü
O yüzden İslam ahlak geleneğinde üç merkezden bahsedilir. Bunları belki çoğumuz zaman zaman duymuşuzdur: insanda akıl kuvveti var, istek kuvveti var ve koruma kuvveti var. Yani bir başka ifadeyle düşünme gücü, istek gücü ve eylem gücü var. Bu üç güç gerçekten psikolojik düzeyde bize bir imkan olarak sunulmuştur. Ama geçen haftaki konuşmamızda da ifade ettiğimiz gibi bunlara bir sınır, bir tahdit konmamıştır. Mesela neyi ne kadar koruyabilirsin veya neyi ne kadar korumalısın, buna bir tahdit konmamış; neyi ne kadar istemelisin, buna bir tahdit konmamış; neyi ne kadar düşünebilirsin, buna da bir tahdit konmamış. Yani neyi ne kadar düşüneceksin, neyi ne kadar isteyeceksin, neyi ne kadar yapacaksın? Bunların sınırı konmamıştır insan varlığında.
Fakat geçen hafta söylediğimiz gibi bunların ölçüleri verilmiştir. Bunun hem iç varlığımızda ölçüleri vardır, hem de ilahi mesaj, vahiy olarak bunların ölçüleri konmuştur. Eğer bu iç ve dış ölçüyü kendimize rehber edinirsek, o zaman neyi ne kadar düşüneceksin, neyi ne kadar isteyeceksin, neyi ne kadar yapacaksın; bunların fıtri dengelerini bulmuş oluyoruz.
İsteklerin Sınırını Bulmak ve Objektif Olabilmek
Bazen insan ne der? “Geleceği çok düşünüyorum.” Peki geleceği ne kadar düşüneceksin? Veya geleceği düşünmen gerekiyor mu? Düşünmen gerekiyorsa, diyelim ki ne kadar düşünmen gerekiyor? Bir istek ve arzun var. Bu istek ve arzuyu nasıl değerlendirmeli? Diyelim ki bir şey istedin, ne yapmalı? Bu makul ve meşru bir istek mi? Diyelim ki makul ve meşru bir istek, tamam. Peki bu makul ve meşru isteğim olmadığında, imkan ve şartlar el vermediğinde, bu makul ve meşru isteğim gerçekleşmediğinde ne yapacağım? İstemeye devam mı edeceğim? İstemekte direnecek miyim? Diyelim ki direttim, devam ettim direnmeye; direnmeme rağmen yine olmadı. Peki ne olacak? İsteğim gerçekleşmiyor diye küsecek miyim? “Benim hangi isteğim oldu ki, artık hiçbir şey istemiyorum” mu diyeceğim? İsteklerim gerçekleşmediği için isyan mı edeceğim, yoksa başka bir şey mi yapacağım?
Evet, bu isteklerden makul ve kabul edilebilir bir hissiyatla yaklaştığınızda -hani bir oldu, iki istedik, üç istedik, olmadı- fakat onun sınırı ne? Burada rahatsız olmamayı bir alamet olarak algılamak lazım; yoksa “olmuyor” diye ısrar ettirmek mi lazım? İşte orada insana bir basiret lazım. Yani bunun görünen bir ölçütü yok ama prensip şudur: bir şeyin olmasıyla olmamasını eşit kabul edebilmek. Yani şu anlamda: olursa çok iyi olur ama olmazsa da olur, noktasında olursak o zaman durumu daha objektif değerlendirme imkanı bulabiliriz. Eğer bu doğal pozisyonda olmazsak o zaman durumu analiz etmemiz zorlaşır.
Mesela diyelim ki çok istiyoruzdur; o kadar çok istiyoruz ki durumu analiz edemiyoruz. Analiz edemiyoruz ve diyoruz ki “hayır, mutlaka olacak, biliyorum ben, olacak, biraz daha bastırırsam olacak” diyoruz mesela. Neden bunu diyoruz? Çünkü aşırı bir arzumuz var; aşırı arzumuz olduğunda objektif göremiyoruz. O yüzden bir şeyin sınırını doğru tespit etmek için önce doğru bir yerde durmak lazım. Doğru yerde durmak, objektivite karşılığında; artık orada durmak gerekmiyor mesela, olursa güzel olur ama olmazsa da olabilir, bu rahatsız edici bir durum değil diyebildiğinde, o zaman daha objektif bir yerde duruyorsun, o zaman durumu analiz etmen de daha mümkün oluyor. Ama diyelim ki ben bir şeyin arzusunu çok güçlü duyuyorsam, o zaman durumu analiz etmekte zorlanırım.
Aşırı Arzu, Aşırı Korku ve Objektiflik Kaybı
Mesela bakıyorsun, diyeyim ki bir anne çocuğunun şöyle veya böyle davranmasını istiyor ama buna dair aşırı bir arzusu var. “Çocuğum asla şöyle davranmamalı” veya “çocuğum mutlaka böyle olmalı”; mesela örnek vereyim, “çocuğum mutlaka okumalı” diyorsun, üniversiteyi bitirmeli, öyle bir arzun var ki ondan başka bir ihtimale açık değilsin. Tabii ki çocuk okumak istemiyor olabilir; bir an önce bir işe girip kendince bir meslek sahibi olup para kazanmak istiyor. Sen o durumu objektif şekilde görebilir misin? Göremezsin, çünkü bir arzu tarafından yönlendiriliyorsun. Anladın mı, bir arzu tarafından yönlendirildiğin için süreç objektif olarak okunamıyor.
Veya bazen ne oluyor? Diyelim ki biriyle evlenmek istiyorsun, ailen karşı çıkıyor; aşırı bir arzu içinde oluyorsun, gözün görmüyor. Diyelim ki ailenin söylediği şeyleri gözün görmüyor; ailen diyor ki “bak böyle böyle bir durum var” falan, senin gözün görmüyor. Neden? Aşırı bir arzu içindesin. Sonra evleniyorsun, başına belasını buluyorsun. Peki niye öyle oldu? Çünkü o an objektif bakamıyordun. Peki niye objektif bakamıyordun? Çünkü aşırı arzu içindeydin. Dolayısıyla aşırı arzu veya aşırı korku, aşırı korku da bizi objektiflikten çıkarır. Bir şeye karşı aşırı bir korku duyuyorsun, o zaman sürekli kaçınma eylemi sergilersin. Mesela yapabileceğin bir şey varken geri durursun, çünkü başarısızlıktan korkuyorsun. O zaman önünde atabileceğin adımlar varken adım atmıyorsun. Neden? “Ya başarısız olursam” diyorsun; daha belli bile değil ama başarısız olma korkusu, atabileceğin adımı atmana rağmen seni bu sefer geri tutuyor. O yüzden aşırı arzu, aşırı korku bizi objektiflikten uzaklaştırır.
O yüzden bütün kadim geleneklerde ve İslam ahlak geleneğinde bu üç merkezin doğal ve dengeli bir biçimde olması gerekir. Eğer bu doğal denge sağlanmazsa, o zaman bize hizmet etmesi için verilmiş olan bu melekeler bizim aleyhimize işler; yani düşünme aleyhimize işler. Otomatik düşünmeler, kısır döngü düşünmeler, bir şeyin aslında belirsizliğine rağmen sürekli ona kafa yormak, aslında düşünme melekesini yanlış kullanmamdır.
Otomatik Düşünceler ve Zihinden Kaçış
Hatta dikkat edin, biz bazen düşünmeyiz; otomatik düşüncelerin içinde bocalarız, onu da düşünme zannederiz. Ben çok insanın şunu dediğini duymuşumdur: “Ben çok düşünüyorum.” Çok düşünüyorum deyip de gerçekten düşünen bir insan pek görmedim. “Çok düşünüyorum” diyen insanlarda şunu gördüm: zihin otomatik düşünceler içinde bocalıyor, ona düşünme demiyoruz ki. “Ben çok düşünüyorum.” Ne düşünüyorsun? “Ya ne olacak, ya şöyle olursa ya böyle olursa.” Bu düşünme değil ki, bu otomatik, kaygı temelinde işleyen otomatik düşünceler. Sen bunların arasında pinpon topu gibi oynuyorsun. Tabii yorulduğun için çok düşündüğünü zannediyorsun, “çok düşünmek beni yoruyor” diyorsun. Burada bir düşünme faaliyeti yok ki; düşünme faaliyeti bir zincir ve bir muhakeme içerir. O yüzden buna dikkat edin: düşünmek ayrıdır, otomatik düşüncelerin arasında kalmak ayrıdır. Düşünmek, odaklı, sistematik muhakeme temelinde yürüyen bir düşünce zinciridir. Böyle ne kadar düşünebiliyorsanız düşünün, tabii veriler varsa. Ama öbürü düşünce değildir; öbürü vehimle tetiklenen, korkuyla tetiklenen otomatik düşüncelerdir.
Eğer siz zihnin farkında değilseniz, kendinizi zihin zannederseniz, o zaman bu düşünce otomatizması arasında kaybolup gidersiniz veya kaygılar içinde kalırsınız. Hatta çoğu insanda şunu görebiliriz: düşünmemek için veya o düşünceleri unutmak için bazen saçma sapan işler yapar, eğlenceye vurur, madde kullanır. Ben mesela çok insanda alkolün nedeninin bu olduğunu görmüşümdür. Diyorum ki “niye alkol kullanıyorsun?” “Zihnimi durdurmak istiyorum” diyor. Düşünce geriliminden zihni o kadar doluyor ki, alkolü zihnini durdurmak için veya zihnini örtmek için kullanıyor. Ya da eğlenceye vuruyor, ya da saçma sapan bir şeyler yapıyor. Ve en masumu, iş yapmaya çalışıyor: “İş yapayım, kafam dağılsın.” Kafana üşüşenlerin farkında değil misin? Ya da niye onlar üşüşüyor, değil mi?
İffet ve İstek Merkezinin Doğru Çalışması
Dolayısıyla bakın, bu üç merkez insana verilmiş birer imkan, birer hediye, birer araçtır. Ama onların nasıl kullanılacağını bilmediğinizde, ne ölçüde kullanacağınızı bilmediğinizde, o zaman onlar sizi yönetmeye başlar. Mesela diyelim ki istek kuvveti: “İstiyorum” diye tutturuyor insan. Yani neyi istiyorsun, niye istiyorsun, ne kadar istiyorsun? Sen bu istek misin, değil misin? Mesela isteğim olmayınca üzülüyorum; o zaman sen istekten ibaret hale geliyorsun. Yani sen isteğin efendisi değilsin. Bazen olur ya, aldı mutlu olur, almadı mutsuz olur; neden? Çocuk isteğine orada mahkûm bir halde, esneyemiyor orada. Mesela istek konusunda esneyebilmek büyük bir imkândır: neyi ne kadar isteyeceğim, nereye kadar isteyeceğim ve isteğim gerçekleşmediğinde nasıl bir durumdayım, esneyebiliyor muyum?
İslam ahlak kitaplarına baktığınız zaman iffet kavramının anlamı budur; biz bunu yanlış tanımlamışız. İffet, istek merkezinin doğal ve dengeli haline verilen addır. İffetli olmak budur. Mesela elli tane takım elbisen var, bir vitrinde bir takım elbise görüyorsun, onu istiyorsun; bu iffetsizliktir mesela. Bana tabii mi? Neden? Çünkü ihtiyacın yok ama istek merkezinde arzu doğmuş ve sen bunu görüp yönetemiyorsun, ona mahkûm oluyorsun. Hani günümüzde alışveriş bağımlılığında ne soruluyor? “İhtiyacın var mı?” “İsteğin var” diyor kişi. Ona şunu soruyorlar: “İhtiyacın var mı?” Neden? Çünkü aslında istek merkezi ihtiyaçla dengeli bir biçimde çalışmalı. Mesela bizde bazen istek merkezi ihtiyaçla birlikte çalışmaz hale geliyor, arzuyla çalışmaya başlıyor. Peki neden? İşte onun altında bir kısım travmalar olabiliyor.
Travmalar ve İstek Merkezinin Bozulması
Mesela bazı birkaç örnek vereyim. Diyelim ki çocukluğunda sana ayakkabı alınmamış; bayramda görmüşsün, herkesin ayakkabısı var, senin yeni bir ayakkabın yok. O sende travma etkisi oluşturmuşsa -illa oluşturur değil, oluşturmuşsa- bu sefer ayakkabı ihtiyacı doğallığını yitiriyor, o travma tarafından yönetiliyor. Sen sürekli sanki ayakkabın yokmuş gibi hissediyorsun; elinde çift çift ayakkabın oluyor, yine bir ayakkabı gördüğünde “bunu da alayım” diyorsun. Çünkü derinde travmatik bir açlık var, doğal bir şey değil.
Hatta yanlış hatırlamıyorsam Cüneyt Arkın’ın hayatıyla ilgili anlattığı bir şey var: böyle bir açlık çekmiş, zor bir aile süreci var, birçok kardeşi de ölmüş, maddi imkânsızlıklar yaşamış vesaire. Sonra, tam hatırlamıyorum ama hatırladığım kadarıyla, para kazanınca gidip fırından ekmek alıp yemiş. Şimdi bu ne? İşte bu bir travma. Anlatabildim mi? Hatta “o kadar ekmek yedim ki en sonunda çıkardım” diyor, “midem bulandı, o kadar yedim” diyor ve çıkardım diyor. Şimdi bu ne? İşte istek merkezinin bir travma tarafından yönlendirilmesi. Bizde yok mu bunlar? Farklı farklı şekillerde var.
Dolayısıyla ne oluyor istek merkezi? Doğallığını yitiriyor; yani doğal olarak ihtiyacın olup olmadığını artık tartamıyorsun. İçerideki bir travma, içerideki bir açlık, içerideki bir tutku, içerideki bir boşluk, içerideki bir eksiklik, sana sanki doyurulamaz bir şey gibi geliyor. Mesela sevgi açlığı düşünebiliriz, duygusal anlamdaki açlıkları düşünebiliriz; birçok farklı açlık işte bu istek merkezinin doğru bir biçimde işlememesinden kaynaklanıyor. Aşırı istek, tutkulu istek, veya tam tersi: canın artık hiçbir şey istemiyor. Bazen öyle bir şey oluyor değil mi? Mesela bir şey istiyorsun olmuyor, bir şey istiyorsun olmuyor, bir şey istiyorsun olmuyor; diyorsun ki “artık hiçbir şey istemiyorum.” Allah’a bile bazen kafa tutuyorsun.
Artık ondan hiçbir şey istemiyorum, istediğim hiçbir şeyi yapmıyor diye tepki veriyoruz bazen. Ne olmuş oluyor o zaman? Mesela istek merkezinin bir ucu aşırı tutku, bir ucu da isteksizlik: “hiçbir şey istemem, canım hiçbir şey istemiyor.” Ne olmuş oluyor? İstek merkezi aşırı uçlarda işlenmiş oluyor ve yanlış işlenmiş oluyor. Bazen çocuklarda bunu gördüm: bir şey ister, almazsın, sonra on dakika sonra, yarım saat sonra dersin ki “bir şey istiyor musun?” “Hayırdır, hiçbir şey istemiyorum” - neden uçtan uca gitti? O yüzden bakın, bu merkezler doğru bir biçimde kullanıldığında birer imkândır, birer araçtır; bunlar bizim hizmetimize verilmiş şeylerdir. Ama bunları tanıyamadığınızda, doğru analiz etmediğinizde, doğru bir biçimde kullanmadığınızda, o zaman bazen size hizmet ederler, bazen başınıza sıkıntı ve yük olurlar.
Hz. Musa’nın Asası: Merkezlerle Özdeşleşme ve Ayrışma
Bir başka şey ne dedik? Düşünce, istek, eylem. Neyi ne kadar yapacaksın? Mesela düşünün, yolu bitmiş bir arabanız var, yol bitmiş; devam eder misiniz, gaza basmaya devam eder misiniz? “Çıkmaz sokak, hayır, çıkacak” der misiniz? Ama biz çok öyle şeyler yapıyoruz; rasyonel düzeyde tabii ki böyle bir şey yapmıyoruz ama psikolojik düzeyde çok öyle şeyler yapıyoruz. Çıkmaz bir sokaktayız, biz çıkarmaya çalışıyoruz. Neden? İşte orada “bu olmalı” diyen bir mekanizma var. İşte bu noktada insan “hayatı kendine niye sorun haline getirir” sorusunun da cevabını görüyoruz. Niye sorun haline getiriyorsun? Çünkü bu üç merkezi doğru bir biçimde yönetmiyorsun, yönetemiyorsun; öyle bir şeyin bile farkında değilsin. Yani düşünce merkezini yönetmek nedir, istek merkezini yönetmek nedir, eylem merkezini yönetmek nedir?
Burada tekrar o metaforu hatırlatayım, benim çok hoşuma gider: işte Hz. Musa’nın asası meselesi. Allah Musa’ya diyor ki “bu elindeki nedir?” O da diyor ki “ben buna dayanırım, yapraklarını silkelerim ve hayvanlarımı güderim.” Allah “asanı bırak” diyor; bıraktığında yılana dönüşüyor, o da ürperiyor. Sonra “tekrar onu al” diyor; asaya dönüşüyor ve onu kullanıyor. Bu benim çok hoşuma gider, ben bunu şöyle yorumluyorum: işte o asa, bu üç merkezdir; yani bize verilmiş olan bu üç merkezdir. Bu üç merkez farkındalıklı bir biçimde kullanıldığında, yani “ben bu merkezleri kullanıyorum” diyebildiğinde ve bu bilinç ve farkındalıkla bunları kullandığında sana hizmet ederler. Ama onlarla özdeşleştiğinde, aslında bir canavardır ama sen farkında değilsin. Asayı bıraktı, ayrıştı ondan; ayrıştığı anda onun ne mal olduğunu gördü, âmiyane tabirle. Yani sen öyle bir istek merkezinin tahakkümü altındasın ki; ama özdeşleştiğinde farkında değilsin onun sana tahakküm ettiğinin, onun seni nasıl yuttuğunun farkında değilsin. Orada yılan sembolizmi de güzel bir şeydir: insanı yutan bir şeydir, sürekli değişken bir şeydir, değil mi?
Şimdi sen mesela istek merkezinin mağdurusun aslında; bir istek merkezi tarafından kontrol ediliyorsun. Ama ayrıştığında ne diyorsun? “Ben istiyorum.” E bu senin idarendeyse, bir bakalım: onun ilginç bir sınavı var. Mesela böyle “çok istiyorum, istemiyorum” kavramlarını kullanan insanlara “istediğini isteme, istemediğini iste” bakalım deriz; bakın orada çok zorlanacaksınız. Yani o merkezin zıttına bir tutum sergilediğinizde, onun ne kadar sizi baskıladığını göreceksiniz.
Şimdi orada Hz. Musa önce bir özdeşlik yaşıyor; yani “benim düşüncelerim, benim duygularım ve benim eylemlerim” şeklinde bakıyor ve bunu kendisi için çok zaruri ve onu ayakta tutan bir şey olarak görüyor, özdeşleşmiş bir halde. Allah “bırak” deyince, o özdeşleşmeyi bir bırakıyor; yani onları özdeşleşmeden görüyor. Bak bakalım istek merkezi ne yapmaya çalışıyor, düşünce merkezi ne yapmaya çalışıyor? Mesela ben bazen aşırı planlayıcı insanlara “plan yapma” diyorum; ama bir bakıyor, biraz gözlemliyor ve şu noktaya geliyor: “zihnim sürekli plan yapmaya çalışıyor.” Dün bir arkadaşla böyle geziyoruz, dedim ki “şuraya gideceğiz, sonra ne yapacağız?” Dedim “bilmiyorum ne yapacağız”; öyle şey yapıyoruz, biz sokağa giriyoruz, “bu sokağa niye girdik bilmiyorum” dedim, “öyle daha ışıklı olduğu için” öyle bir yerine. “Nereye gideceğiz?” “Bilmiyorum” diyorum. Ama onun zihni sürekli planlamaya çalışıyor: “bundan sonra ne yapacağız, bundan sonra ne yapacağız, bundan sonra ne yapacağız.” Ve bakın dikkat edeyim, o düşünmüyor; ben ona “plan yapma” dediğimde o plan yapmamazlık edemiyor. O zaman bu ne? Bu bir yılan mı? Yani senin kontrol edemediğin bir şey; senin kontrol ettiğini zannettiğin ama aslında senin kontrol edemediğin bir şey, tıpkı yılan gibi.
Zihni Yönetmek: Plan Yapma Örneği
Yani “ben düşüncemi kontrol ediyorum, ben planlıyorum” - sen planlamıyorsun, içeride bir zihin işliyor, senden bağımsız, sürekli plan yapıyor. Sen mi planladığını zannediyorsun? “Ben plansız yaşayamam” diyorsun; o zaman bir gün bir yaşa bakalım, bir de bakalım: sen mi plansız yaşayamıyorsun, yoksa zihnin sana plansız olma özgürlüğünü tanımıyor mu? Hangisi? Ben mi plansız yaşayamıyorum, yoksa zihnim bana sürekli plan yapıp dayatıyor mu? İşte bir şeyi bırakabilseniz, o zaman onun nasıl size tahakküm ettiğini göreceksiniz. Ben mi bir şey istiyorum, yoksa bir istek tarafından mı kuşatılıyorum? İşte Musa’nın buradaki hikmeti ne oldu? Onu gördü, ayrıştı ve onun ne olduğunu gördü; düşünme merkezinin, eylem merkezinin, istek merkezinin ne olduğunu gördü ve onların aslında kendisi tarafından yönetilmediğini fark etti. Yani aslında beni sürekli kuşatan, bana sürekli bir şeyleri empoze eden, beni sürekli yöneten ve yönlendiren bir şeyin tahakkümü altındayım; özgürce isteyemiyordum, özgürce düşünemiyorum, özgürce hareket edemiyorum. Bunu nasıl tanımlıyoruz? Tabii böyle tanımlamıyoruz, çünkü egomuza da zor geliyor; “e bu çok zor, e insanız” diye bunu yumuşatmaya çalışıyoruz. Halbuki dikkat edin, özgürce düşünebiliriz, bu imkân bize verilmiş; özgürce isteyebiliriz, özgürce hareket edebiliriz. Ama bunun için ayrışmaya ihtiyacımız var. O yüzden Musa ne dedi? “İşte benim asam” - bırak dedi onu; yani ayrış, ben ve o asa ayrımını yakala. O zaman onun ne olduğunu daha iyi kavrayacaksın. Bir düşünce tarafından, bir istek tarafından, bir eylem tarafından kuşatılıp yutuluyorsun bazen.
Kazanç, Kayıp ve Değer Meselesi
Bir bakıyorsun, mesela bir insan bir şey istiyor, o istekle öyle bir şey olmuş ki bütünleşmiş; o istek olsun, sanki her şey tamam olacak; o istek olmazsa çok daha berbat olacak, her şey kötü olacak. Hayatta böyle bir şey yok ki. Bakın hayatta böyle bir şey yok; yani bir şey isteyeceğim, o olunca her şey mükemmel olacak, veya o istediğim şey olmayınca çok berbat olacak - hayatta böyle bir şey yok. O yüzden sufi bilgeler der ki: bu dünyada kazandığına çok sevinme, kaybettiğine de çok üzülme. Bu böyle “duyarsız mal gibi ol” demek değil arkadaşlar, böyle yanlış anlamamak lazım; duygusuz olmak değil, bu dengeli olmak demektir. Bu şu demektir: bak, dünyada bütün dünyayı kazansan, veya dünyada aklına gelen her ne varsa olgu olarak ne olursa olsun -mesela bütün insanların sevgisini kazansan, dünyanın bütün parası senin olsa, dünyanın her yerinde oturacağın bir lüks ev olsa- düşünün, ne olursa olsun bu dünyadaki herhangi bir şey, ne olursa olsun, bu sizi hakikaten mutmain kılmaz. Dünyada da ne kaybederseniz edin, bu sizi mahvetmez. Bunun aksini düşünüyorsanız, bir yılan tarafından yutulmuş demektir.
İnsanlar bakın bunları iyi yönetemedikleri için bir şeyleri çok büyütürler, sonra da bunları böyle sosyal medyada görürsünüz; geçen böyle bir şeye denk geldim: “babası ölene yetim derler, anası ölene öksüz derler; çocuğu ölene ise hiçbir şey demezler, çünkü bu taşınabilecek bir acı değildir.” Allah kimseye evlat acısı vermesin. Bu şimdi normal değil mi? Normal geliyor biraz. Çok anormal bir şey arkadaşlar, aşırı anormal - öyle diyeyim size, aşırı anormal bir şey. Sen bir otur düşün: hangi özdeşleşme içindesin de evladın öldüğünde “dayanamıyorum” diyorsun? Hangi özdeşleşme içindesin, hangi merkez yanlış çalışıyor? Bu çok büyük bir tuzak, hepimiz için büyük bir tuzak, ve bunlar çok yaygınlaşan şeyler.
Bunlar bunun gibi şeyler: “işte değerini bilmeyen insanlar arasında yaşamaktan daha büyük bir acı yoktur” falan, “değerini bilmeyen insanlar içinde oturmaktansa değerini bilen insanlar arasında ol daha iyi” - kimse de şunu demiyor: “kardeşim sen değerini bilmiyor musun?” Değil mi, yani sen değerini bilmiyor musun? Eğer bir insan değerini bilmiyorsa, o zaman bu geyik muhabbetlerini yapmaya devam eder ve bunlar çok güzel gibi görünür, çok basit. “Değerini bilmeyen insanlar” - mesela çok yaygın bir şey bu, böyle değil mi? “Değerini bilmeyen insanlar” - yani hiç kimse benim değerimi bilmez, veya bilsin, benim için fark eden bir şey olmamalı, benim için ne fark eder ki, değil mi? Bazen Allah için deriz değil mi, işte “bütün insanlar iman etse Allah’ı etkilemez, bütün insanlar iman edip kulluk etse yine onu etkilemez.” Sende de bundan bir nebze yok mu?
Bakın ne diyor bilgeler? “Sen samediyetin aynasısın.” Orijinal söyleyelim: “Ayine-i samed olan kalbine başka muhabbetlerin girmesine izin verme” diyor bir bilge. Ayine-i samed olan, yani samediyetin aynası olan kalbine, başka muhabbetlerin girmesine izin verme. Allah kendi zatıyla kaimse, onun zatından gelen bir değer varsa, senin de onun üflediği ruh vasıtasıyla zatî bir değerin var; kendi değerin var, kendinde olan bir değer var. Ama sen bu değerin farkında değilsin ve “kim bana değer verir” diye arıyorsun. Sonra da bunu normalleştiriyoruz: “insan değer görmek istemez mi, insan değer gördüğünde mutlu olmaz mı?” Ben o yüzden biraz keskin konuşuyorum ki bazı zihninizdeki şeyler sarsılsın; çünkü o kadar kemikleşmişler ki, ben normalde yumuşak bir dil kullanırım ama bana sert bir dil kullanmak durumunda kalıyorum.
İşte bir insanın senin değerini bilmesi mutluluk vermez mi? Diyorum ki “vermez” diyor - keskin konuşuyor. Bunu şunun için söylemek istiyorum: sen kendi zatının değerini bilmiyorsan, bütün dünya sana değer verse ve sen bundan mutlu olsan, sen hiçbir şeyi idrak etmiş sayılmazsın, şanslı da sayılmazsın, mutlu da sayılmazsın; çünkü sen hakiki mutluluğun farkında değilsin. Allah sana zatî bir değer vermiş, kendi zatından bir tecelliyle sana özel bir değer vermiş, kendi varlığından kaynaklanan bir değer vermiş. Sen bu değeri unutuyorsun, sonra “kim bana değer verir” diyorsun. Sonra “işte bu değer veriyor, bunu seviyorum; bu değer vermiyor, sevmiyorum; bu daha önceden bana değer veriyordu ama şimdi vermiyor; bu benden çok şuna değer veriyor” diye başlıyorsun uzun metrajlı bir hikâyeye, ve Brezilya dizileri gibi hikâyeyi uzattıkça uzatıyorsun: “işte annem beni daha çok seviyor, yok babam beni daha çok seviyor, yok şu kardeşim beni daha çok seviyor, bu kardeşim…” Hikâye uzadıkça uzuyor. Gerek var mı? Yok. Ama bunun temelinde yatan şey ne? Senin temel bir noktadan tuzağa düşmüş olman. O yüzden arkadaşlar, bunları biraz bir bıraksak ne menem olduklarını anlayabiliriz; ama özdeşleşirseniz onları anlayamazsınız. İşte o yüzden Allah Musa’ya dedi ki “asanı bırak.” Bıraktı, yılana dönüştü; hatta zaten yılanlıydı, yani onu yutuyordu.
Mesela şöyle düşünün: içinizde yönetemediğiniz hiçbir istek ve arzu yok mesela; gayet iyi yönetebilirsiniz. Bir şey isteyebilirsiniz, gerektiğinde dakikasında istemeyebilirsiniz, esneyebiliyorsunuz. Dilediğinizde düşünebiliyorsunuz, dilediğinizde düşünmüyorsunuz. Dilediğinizde eyleme geçebiliyorsunuz, dilediğinizde çok rahatlıkla eylemi durdurabiliyorsunuz. Var mı aramızda bunu yapabilen? Demek ki bir yılanla arkadaşlık yapıyoruz, farkında değiliz. Evet, işte yaratıcı bize bu özgürlüğü veriyor aslında; yaratıcının insana verdiği bir özgürlüktür. “Asanı bırak”, yılan oldu değil mi? Sonra “şimdi al” diyor; yani ne demek? Bak, benim koyduğum yaratılış ilkeleri üzere bunu al, kullan; o zaman senin için gerçekten asana dönüşür. İşte o kadim bilgelikte bütün din bilgelerinin elinde bir asa vardır; onun temsil ettiği şey budur. Hatta bazılarında da yılan gibidir, yani şekil olarak bir yılan başı vardır o asada. Bu şu demektir: bana verilen bu düşünce, istek ve eylem merkezini ben ilahi fıtratımın bilinciyle kullanıyorum. Yani şöyle…
Canlı Sopa Metaforu ve Kabullenme
Düşünün, elinizde bir sopa var ve o sopa tarafından ara sıra dövülüyorsunuz; hani böyle canlı bir sopa, ara sıra size vuruyor, dövüyor - sırtınıza, ensenize, ayağınıza, kolunuza, bacağınıza vuruyor. Ne yaparsınız? Bundan kurtulmaya çalışırsınız değil mi? Ama fark edersiniz - işte bunu fark etmek, işte o zaman kabullenme kavramı da yerine oturur. Çünkü bakın, kabullenmemizi engelleyen ne? Bir şeyin şöyle veya böyle olmasını istiyorsun. Peki burada dikkat edin, bizim burada kastettiğimiz şey hiçbir şey istememek, hiç eyleme geçmemek, hiç düşünmemek mi? Hayır; yerinde, zamanında, ölçülü ve esnek. O zaman biz bu merkezleri fıtratımızın bilinciyle kullanırız; aksi takdirde onların sahte bilinçlerine maruz kalırız. İstek merkezi alabildiğine gittiği yere kadar gider, eylem merkezi alabildiğine gider, düşünce merkezi otomatik bir şekilde işler - bazen diyoruz ya “zihnimi durduramıyorum”, tabii durduramazsın; peki durduramıyorsun, bırak gitsin, niye özdeşleşiyorsun? Yani Musa gibi at o zaman; bir sopa düşünün, bakıyorsunuz garip bir sopa böyle sizi çekip götürüyor bir yere, ne yaparsınız öyle bir durumda? Hayal edin öyle bir hikâye, metafor, masal olsun mesela: elinizde bir sopa var, ne diyorsunuz? Bir de bakıyorsunuz ki sopa sizi bir yere çekiyor, ne yaparsınız? Bırakırsınız değil mi? İşte bırakın. Biz zihnimize yapışık olduğumuzu zannediyoruz: “öyle düşünüyorum, ne yapayım.” Bak, sen düşünmüyorsun; sen “bir şey düşünüyorum” diyorsun ama bu otomatikleşmiş; onu yönetemiyorsan o zaman bırak. Yönetemiyorsan bırak, o olma; o zaman o seni çekemez, o seni götüremez. Düşünceyi kendi haline bırak.
Nasreddin Hoca Fıkrası: “Hırsızı Yakaladım”
Hani ama madem insanlar şey gibi zanneder. Oğlu Nasrettin Hoca’ya demiş ki “baba,” demiş, “hırsızı yakaladım.” “E getir” demiş. “Gelmiyor” demiş. “E bırak o zaman” demiş. Çok güzel bir şey; anlattığı da budur arkadaşlar, konu hikâye masal değil. “Yakaladım” diyor, zannediyor ki ben onun hâkimiyim, o zaman “getir” diyor; o zaman madem sen onu yakalamışsın, o zaman onu getir. “E gelmiyor” diyor. Bu aslında neyi gösteriyor? Demek ki benim irademde değil, benim kontrolümde değil; o zaman “bırak” diyor. Çok anlamlı bir fıkra bu, gülmek için değil yani; çok derin bir manaya işaret eden bir şey. “Hırsızı yakaladım.” “Getir.” “Gelmiyor.” “E bırak” diyor. Sen zannediyorsun ki ben istiyorum, zannediyorsun ki ben düşünüyorum, zannediyorsun ki ben eylem yapıyorum, öyle mi? Bakalım kontrol edebildiğini düşünüyorsun değil mi istek, düşünce ve eylem merkezini? E tamam, kontrol edebiliyorsan buraya getir bakalım. Yapamıyorsun. O zaman bırak.
İnsan Olmanın İki Ucu
Sonra da “ne yapalım, insanız” dememiz mi gerekiyor? Bir de arkadaşlar, aslında doğru cümle şu: “İnsanız, böyle olmayalım.” İnsanız, Allah bizi insan olarak yaratmış; böyle olmayabiliriz, böyle olmak zorunda değiliz, böyle olma ihtimalimiz var, böyle düşebiliriz ama her zaman düşüşte olmak zorunda değiliz, her zaman bir düşkün gibi yaşamak zorunda değiliz, çünkü insanız. Yani insan olmak iki ucu potansiyel olarak barındırmak demektir: bir ucu en aşağılara düşersin, bir ucu en yücelere çıkarsın. Biz niye hep o düşüşten bahsedince “insanız, ne yapalım” diyoruz? Öbürünü söyleyince de “biz peygamber değiliz” diyoruz. O zaman düşüşten başka bir seçeneğimiz olmuyor. Halbuki Allah bizi insan olarak yaratmış, bu ne demek? Bak, dikkat etmezsen çok düşebilirsin ama dikkat edersen çok özel bir varlıksın; Allah’a muhatap olabilen, bütün dünya yıkılsa hayretle seyredebilecek olan, bütün dünya sana verilse senin varlığına bir şey katmayacak olan bir varlıksın; öyle bir varlıksın ki bütün dünya sana verilse senin varlığında bir damla bile arttırmaz - böyle bir varlıksın. Bütün dünya alınsa senin varlığında bir damla kadar bir eksiklik oluşturmaz - böyle bir varlıksın, böyle aziz bir varlıksın; yani izzet sahibi bir varlıksın.
Kalbin Tek Arzusu Allah Olmalı
O yüzden bakın, Allah bize kendisini vaat eder: “Rabbine döndürüleceksiniz” - “innâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn” der. Cennet cehennem onlar ara düzeyler; biz cennetin arzulusu değiliz. Hakiki insana cennet bir şey katmaz, hakiki insandan cennete bir pay olur; yani cennet insanı özler, insan cenneti özlemez. Bakın bunu unutmayın: insan cenneti özlemez, cennet insanı özler. Cennet, arif bir insanın irfanına muhtaçtır; o bir kitap gibidir, onu okuyacak bir arif bekler. Ama arifin ihtiyacı yoktur, arifin cennet arzusu yoktur, cennetin arife katacağı da bir şey yoktur; sadece cennet Allah’ın yaratma âlemlerinden bir tanesidir. Oradaki ilahi tecelliyi, sanatı temaşa eder ama asla cennetin arzulusu değildir. Allah dışında hiçbir şey insan kalbinin arzusu olamaz.
O yüzden Kur’an bize ne diyor? “Kalpler ancak Allah’la mutmain olur.” Yani senin kalbinin tek arzusu Allah olmalı, çünkü böyle donatılmışsın. Bakın bu şey değil, yani “Allah öyle istiyor, işte Allah ancak bundan razı olur, işte Allah’ın dileği bu” değil. Bu ne demektir? Bu demektir ki senin kalbin ancak Allah’la mutmain olur; bunun için de şu: sen niye bir tek Allah’ı istemelisin? Kalbinin asli ve tek arzusu niye Allah olmalıdır? Çünkü ancak sen onunla mutmain olabilirsin. Yoksa Allah’ın bir kompleksi yok yani; “Allah beni isteyeceksin, benden başkasını istersen gücenirim” - öyle bir kompleksi yok, öyle bir benliği yok ya. Bu bizim mahiyetimizi anlatan bir şey: kalpler ancak Allah ile mutmaindir.
O zaman benim kalbimin tek ve asli arzusu olmalı. O yüzden Hazreti İsa der ki: “Allah’a kalbinde ikinci sırayı verenler ona hiç yer vermemiştir”; ona birinci sırayı verip arkasına ikinciyi ekleyen de Allah’a kalbinde yer vermemiştir. Allah’la birlikte başka bir şey arzu etmeyeceksin. Bu şuna benzer arkadaşlar: bir çocuk düşünün, annesine gidiyor; mesela anne soruyor “ne istiyorsun?” Çocuk diyor ki “anne seni istiyorum.” “Başka ne istiyorsun?” “Hiçbir şey istemiyorum anne” diyor. Ama o anne onun diğer zahiri ihtiyaçlarını görür değil mi arkadaşlar? Ama dese ki “anne seni istiyorum, ona bir de elma istiyorum” - ne oldu? Yani gülünç bir şey var değil mi? Ya da deriz ki “çocuk daha olgun değil.” Allah’ı iste, başka hiçbir şey isteme; yani kalbinin merkezinde ikinci bir şey olmasın, Allah birincidir ve tektir. Yani Allah aslında birinci de değildir, tektir.
Ne güzel bir şarkı var değil mi: “Kalbimin sahibi sensin, orada yalnız sen varsın.” Bu çok yüksek bir idraktir. Yani insan bu idrake erdiği zaman gerçekten insan olmuş; Allah kalbimizin sahibidir ve ondan başka hiçbir şey yoktur. O zaman kalbimiz huzura erer, dengeyi buluruz. Aksi durumda bu bahsettiğimiz düşünce, eylem ve istek merkezi bizi birçok yabani ellerde gezdirir: başarı istersin, kariyer istersin, değer istersin, anlaşılmak istersin, etkili olmak istersin, karmaşaya döner.
Ölüm Karşısında İsteklerin Gerçekliği
O yüzden bir Kur’an’da bir ayet var; mealen ona şöyle anlam verebiliriz: “Allah’la birlikte hiçbir şeyi çağırma/isteme.” Bunu bazı meallerde “dua etmek” diye çeviriyorlar; aslında şu: Allah’la birlikte hiçbir şey isteme. Allah’ı iste, o sana yeter; diğer istekler olsa iyi olur, olmasa da olur, onlar hiçbir zaman kalbinde asli bir yere sahip değildir.
Bakın, insana mesela ölüm geldiğinde ne oluyor zaten, dikkat edin: bütün o istekler sönüp gidiyor. Demek ki gerçeklikleri yok zaten. Şu dünyada bakın kalbinizde birçok şey istiyorsunuz, istiyorsunuz, istiyorsunuz; ama nedense can birden bedenden kopar, hiçbir can kalmayacak, ne kalır ki, kalbinizde daha mı istekler kalır? Hayır. Çünkü asli anlamda gerçek değil. O yüzden bu üç merkezi iyi tanımalıyız ve doğru bir biçimde yönetmeliyiz; yoksa bunlar bizim yılanımıza dönüşür ve bizi yutarlar, bizimle de oyun oynarlar; çünkü sürekli değişken şeyler bunlar. Bakıyorsunuz çocukken bir şey istiyorsunuz, büyüyorsunuz başka bir şey istiyorsunuz, bir süre sonra başka bir şey istiyorsunuz değil mi? İşte o istek merkezi “şunu iste, çok mutlu olacaksın” diyor; ya bu değilmiş, “bunu iste çok mutlu olacaksın”, onu elde ediyorsun, bu da değilmiş, “o zaman öbürünü iste”; sürekli bize bir hikâye anlatıyor istek merkezi.
Bakın, bir şeyi istemek ayrıdır, bir şeyi varoluşsal bir anlamda istemek ayrıdır; bunu ayırmamız gerekiyor. Yani ben bir şey isteyebilirim, mesela su isteyebilirim ama su varlık değildir. “Yok kardeşim, su beni yaşatır” - hayır, su beni yaşatmaz, su kullandığım bedeni yaşatır; benim yaşamım beden değil ki. “Su hayattır” - öyle bir şey yok, o bir reklam sloganı. Ama su bedenimin ihtiyacıdır; varsa içerim, yoksa “canı sağ olsun”, e bedenim ölecek, ölsün; büyük bir şey mi bu? Çok mu korkmam gerekiyor? Dolayısıyla bakın, isteklerimiz varoluşsal olmamalıdır; yani şu demek: “ben bir şey isteyeceğim, o benim varlığıma bir şey katıyor olacak” - hayatta böyle bir şey yok. İnsanın gerçek varlığına bir şey katacak bir istek yoktur, insanın gerçek varlığını eksiltecek bir mahrumiyet de yoktur. Bakın işin öbür tarafı da odur: bir şeyden mahrum oluyoruz, sanki çok büyük bir şey, çok büyük bir yıkım, bir parçamız eksildi gibi - yok böyle bir şey. Ama tırnak içinde “ben öyle hissediyorum” diyoruz - işte zaten mevzu bu: bırak onu, ayrış ondan, o zaman onun sahteliğini göreceğiz. Ayrışmazsan sahteliğini fark etmen çok zor. Musa asasını bıraktığında yılan olduğunu gördü; bırakmadıkça sana çok doğal gelir. “Öyle hissediyorum” - çocuk da öyle hissediyor: dondurma almıyorsun, kararıyor orada, kendini yerden yere vuruyor; hani bazen acınıyor yani, çocuk boğulacak ağlamaktan, dondurmayı aldı. Peki o dondurma öyle bir değerde mi? Değil. Peki çocuk öyle hissediyor mu? Öyle hissediyor. Peki ne yapacağız bu durumda?
Kapanış
Peki sağlıklı yaklaşım nasıl oluyor? Onu da başka bir zamana bırakalım, o da önemli bir konu. Peki. Teşekkür ediyorum.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Yok — Metinde örtük Kur’an atıfları var (ör. “Kalpler ancak Allah’la mutmain olur” ifadesi Ra’d suresindeki ayetin anlamına yakın bir parafraz; “Allah’la birlikte hiçbir şey isteme” ifadesiyle işaret edilen bir ayet; ölüm/dönüş bağlamında telaffuz edilen “innâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn” ibaresi) ancak anlatıcı hiçbir yerde açıkça sure adı veya ayet numarası söylemiyor ve ayetleri harfi harfine orijinal metniyle alıntılamıyor, sadece anlamını serbestçe aktarıyor. Kural gereği bu nedenle herhangi bir (Sure Adı: Ayet No) ataması yapılmamıştır.
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.