Düşüncelerle Özdeşleşme ve İçsel Kale Alma
Kısa Özet
Bu derste, insanın zihnine gelen düşüncelerin kişinin kendisi olmadığı; onlarla özdeşleşmenin ("içsel kale alma") sabırsızlık, başarısızlık ve ümitsizliğe yol açtığı anlatılıyor. Havatır kavramı (düşüncelerin Allah, melek, nefis ve şeytandan gelen dört kaynağı), İslam tasavvufu, bilişsel davranışçı terapi ve enneagram (mizaç) tipleri birlikte ele alınarak, düşüncenin kaynağına takılmadan ona doğru ya da yanlış bir tepki verilmesi gerektiği; kişinin düşüncelerinden değil düşünmesinden sorumlu olduğu vurgulanıyor. Özellikle 1, 2, 5, 6, 7 ve 8 mizaçlarının düşüncelerle nasıl farklı ilişki kurduğu, kapı çalma ve rüzgâr gibi örneklerle somutlaştırılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- "Düşüncelerimizden değil, düşünmemizden sorumluyuz."
- Zihne gelen her düşünce, kapıyı çalan biri gibidir; onu içeri alıp almamak kişinin elindedir.
- Şeytana karşı bile edepli olunmalı, ona lanet okunmamalıdır.
Giriş: Sabırsız Değişim Çabası ve Gözlemlemenin Önemi
Bu noktada, işlenen her konuda kişi önce gözlemlemelidir. Veya kişi o kadar acelecidir ki, sanki zamanı yokmuş gibi hemen değişmeye çalışır. Veya hemen kendisini dönüştürmek noktasında gayret eder. Bunu bir samimiyet olarak algılıyor olsak bile, aslında bu bazen iyi değildir. Evet, samimiyettir ama iyi değildir. Çünkü kişiyi önce sabırsız kılar, ondan sonra o sabırsızlık başarısız kılar, o başarısızlık ümitsiz kılar ve kişi vazgeçer. Böyle bir döngü oluşur.
— Efendim? — Gereksiz bir döngü oluşur.
Evet, böyle bir süreç izler yani. Kişi sabırsızlanır: "Değişmem lazım. Bunca zamandır niye böyle düşünmemişim veya niye bunu anlamamışım? Veyahut da bak, bunu bilmediğim için ne kadar çok yanlışlar yaptım." Ondan sonra sabırsızlıkla "değişmem lazım" der. Bu konuda gayret eder ama senelerce aynı mekanizma işlemiştir. Kişi başarısız olur. Çok defa başarısız olur. Bu başarısızlıktan dolayı da yılar, ümitsizliğe düşer ve der ki "Ben yapamıyorum, iyisi mi bırakayım." Devam eder — işte böyle yapmamak lazım, gözlemlemek lazım.
Şöyle düşünün: Karanlıkta eve bir hırsız girmişse, sizin ışığı yakmanız hırsızın yarı yarıya işini durdurması için iş görür. Yani gözlemlemeniz aslında çok iş görecektir. Yapmaya çalıştığınız zaman yapamadığınızı zaten çok defa göreceksiniz. Kişi hemen yapamaz. Bir bakarsın içsel kale almanın içine gömülmüşsün. Yapamama şarkıları da çok. Tabii, o yapamamayı da üretmemek lazım. Tabii ki yapamazsın, bu durumda yapamazsın yani.
Senelerce öfke üzerinde çalışır bir insan; bir bakarsın küçücük bir olayda patlak verirsin. O zaman tekrar gözlemleyeceksin — gözleme devam, farkındalığa devam ve dönüşüme devam. Yani hayat böyle bir şeydir. Fevkalade bir ani dönüşüm olmadığı müddetçe kişi adım adım gidecektir. İlahi bir lütuf olduğu zaman seni bir anda bir konuda dönüştürebilir. Ama öbür türlü kişi gözlemlemeli yani, o yapıyı, o durumu gözlemlemelidir.
Özdeşleşme ve İçsel Kale Alma
Nasıl sürekli içsel kale alıyor, kendini merkezde tutarak, birçok şeye hakkı olduğunu düşünerek, birçok beklentiler içinde olarak düşün. Mesela beklentilerinizi yazın, hayattan beklentilerinizi. Sonra o beklentilerinizden dolayı nasıl içsel kale almalar oluştuğunu, o beklentilerinizin gerçekleşmemesi durumunda insanları nasıl eleştirdiğinizi, suçladığınızı vs. görün. Kendinizi birçok konuda nasıl özdeşleştirdiğinizi ve o özdeşleşme neticesinde nasıl içsel kale aldığınızı görün.
Mesela şimdi ben bayanlar hakkında böyle beş dakika on dakika olumsuz bir konuşma yapsam, kaçınız acaba bayan oluşunuzla özdeşleşmeyerek dinleyebilirsiniz, değil mi? Veya işte bayanlar bazen "ben artık erkeklere güvenmiyorum" falan dediği zaman, kaç erkek üzerine alınmaz, veyahut da bunu objektif olarak görebilir, değil mi? Hemen şuna başlarsınız: "Siz de zaten çok mu bilmem nesiniz, iyisiniz, şusunuz" — o da ona bağlı. Bunu yaptıran nedir? İçsel kale almadır.
Veyahut da işte bir Kürt'e, Kürt olduğuyla ilgili olumsuz şeyler söylense ne kadar özdeşleşmeyebilir? Veya bir Türk'e... Bundan bir sene evvel bir ev bakıyorduk. Adam dedi ki: "Memleketin neresi?" "Mardin." "Olsun, bir şey olmaz." O zaman da Bilge Köyü'nde o katliam olmuştu. Ben şimdi içsel kale alabilirim, değil mi? "Ne demek istiyorsun?" değil mi? Halbuki dışsal kale alıp onun algısının doğal olduğunu görebilirsin, değil mi? Nereden baktığının farkına varırsan bu konuda bir problem olmaz. Kendini bir yere koymazsan, kendini bir erkek, bir bayan, bir memleketli ile özdeşleştirmezsen, bu özdeşleştirmeler olmazsa içsel kale alma da oluşmaz.
Dikkat edin, biz içsel kale almanın bir kısmını da özdeşleştiğimiz şeylerden dolayı yapıyoruz. Biri bize dese ki "Müslümanlar beş para etmez", hemen bizde içsel kale alma başlar: "Ne demek istiyorsun" falan. Mesela onu anlamaya çalışmayız. "Acaba bu insan bunu niye böyle diyor? Biraz açar mısın, biraz anlatır mısın?" demeyiz, değil mi? Hemen onu kafamızda bir yere oturtur ve hemen ona karşı bir savunma veya mücadeleye girişiriz. "Acaba onu nerelerde durdurabiliriz? Acaba onun ne gibi hataları, kusurları vardır?" diye hemen zihnimiz çalışır. Bunların hepsi içsel kale almadır. Dolayısıyla özdeşleşmelerimizi ne türde ne nispette aşabilirsek, o nispette farkındalığımız olur.
İçsel Kale Almayı Fark Etmek: Zihinsel Prova Yöntemi
Ama kişi önce bu aşma konusunu düşünmemelidir. Niye özdeşleştiğini, niye içsel olarak kale aldığını, nerelerde daha çok bunu yaptığını ve bu gibi durumlarda ne şekilde düşünebileceğini, ne şekilde davranabileceğini önce teorik olarak, mesela hayalinde kurgulamalıdır. Diyelim ki içsel olarak kale aldığı bir olguyu yaşadı ve içsel olarak kale aldı; bunu zihninde tekrar yaşamalı. Mesela "Ben nerede içsel olarak kale almaya başladım, nerede tepki ürettim, nerede olguyu özdeşleşerek anladım, değerlendirdim ve aslında ne yapabilirdim?" diye düşünmeli.
Bu, "keşke" anlamında bir şey değildir. Bunu hiçbir zaman "keşke, bak gene aynı hataya düştüm, halbuki ben..." şeklinde yapmamalı. Tabii ki bu yanlış bir şeydir; o olmuştur ve olması gerekiyordu, bitmiş bir şeydir. Ama onu şöyle yaptığın zaman — geriye dönüp bakmak anlamında değil, yani "geriye" demek de yanlış olabilir — tekrar onu canlandırıp aslında nerelerde değişik bir tavır takınılabileceği ve o tavrın ne olabileceği üzerinde kişi düşünür ve aslında bir anlamda o içsel kale almaları zihnen temizlemiş olur.
Fakat kişi tekrar düşecektir; bu doğası gereği böyledir. Kişi tekrar düşecektir. Fakat benlik, o içsel kale almalar üzerinde çoğunlukla durmak istemez. Çünkü bu, bile bile düşme durumlarıdır. Kişi bundan rahatsız olur, bir süre sonra görmek istemez artık. Ve hemen şuna dönüşür: muhatabının yanlış yaptığına odaklanır, kendi içsel kale almasına değil, muhatabın yanlış davranışına. Mesela "Nasıl kadınlar hakkında böyle düşünebilir, böyle diyebilir?" veya "Nasıl bütün erkekler böyledir ki, niye böyle genelliyor" gibi. Veyahut da işte bir memleketi, bir ırkı veya bir mesleği kastederek "Psikologların hepsi delidir" dese, kaç psikolog özdeşleşmeden bunu dinleyebilir, değil mi? Acaba onun bunu niye düşündüğünü kaç kişi anlamaya çalışabilir. Kişi hemen mesleğiyle vesaireyle mutlaka bir şeyle özdeşleşir. Ve o özdeşleşme içsel kale almayı oluşturur.
— Ben çok düşünüyorum ama... Üzerinde çok duruyorum ama niye öyle yaptığımı çok düşünüyorum. — Hayır, olumlu anlamda demiyorum ama böyle örtbas etmiyorsun yani, çok düşünüyorsun onu. — Mizacın onu daha çok destekliyor tabii ki. — Ama nasıl seçiyorsun? — Tabii, düşünüp buna dair, bu sefer adım adım onu değiştirme, o içsel kale almaları değiştirme söz konusu. Burada tabii kişinin kendisini hiçbir yere konumlandırmaması gerekir. Yani mesela çok düşünen bir insana "Sen çok düşüncesizsin" dendiği zaman, orada içsel kale alma başlar.
Bir de bu gerçek dönüşüm gerçekleşene kadar... Acaba bir durumla karşılaştın, sen de uyarıyorsun ama bunu içsel kale alarak, gerilerek uyarıyorsun, ama bir daha o davranışı yapmasın diye mi? Acaba bu gerçek dönüşüm gerçekleşene kadar bunu yapmak hatta iyi mi? Yani, tamam, sorumlu olmadın, kardeşine yaparsın. Bunu şimdikileri terbiye etmek için mi, yoksa sadece sussan mı daha iyi olur? Kişi mümkün oldukça müdahil olmamalıdır — çok önemli hayati bir nokta yoksa müdahil olmamalıdır. Ama daha sonra bambaşka bir şuurla müdahil olacaktır.
"Siz Düşünceleriniz Değilsiniz"
Düşüncelerinize inanır veya onları öylesine kabul edersiniz, onlarla özdeşleşirsiniz, onlara gerçek bir nitelik verirsiniz, gerçek şeyler olarak tanımlarsınız ve "ben düşünüyorum" dersiniz, ya da daha içsel bir şekilde düşüncelerinizi "siz" olarak alırsınız. Sonra üstünüzde güç sahibi olurlar ve tesirlerini sizin üstünüzde kullanırlar. Hoş olmayan bir düşünce, sıkıcı ve ağır bir düşünce, kuşku dolu bir düşünce, karamsar bir düşünce, kötü bir düşünce vs. — onlarla özdeşleşme vasıtasıyla tüm bu düşünceler siz haline gelir ve dolayısıyla siz de onlar haline gelirsiniz. Fakat siz düşünceleriniz değilsiniz. Siz düşünceleriniz değilsiniz.
Herhangi bir düşünce zihne girebilir veya zihinde ortaya çıkabilir diyelim. Her tür ümitsiz, kötü, faydasız, aptalca, budalaca düşünceler zihne girebilir. Ve onların hepsine "ben" derseniz, siz neredesiniz? "Ben" dediğinizde, onlara "ben" dediğinizde, onlarla özdeşleşmiş olacaksınız. Çünkü her zaman onlara "ben" diyor ve benim onları düşündüğüme, onların sizin düşünceleriniz olduğuna inanıyor olacaksınız.
Şunu anlamak gerekir: Her düşünce zihne girebilir ve oluşabilir. Aynen her insanın evinize gelebileceği gibi. Mesela şu odaya herkes kapıyı çalıp girebilir, veyahut da en azından kapıyı çalabilir, değil mi? Ve dışarıdan ses verebilir, biz o sesi duyarız, bunu engelleyemeyiz; "nereden geliyor" diyemeyiz, "niye geliyor" da diyemeyiz, gelmiştir. Kişi bu konuda kendine hâkim olabileceğini zanneder ama böyle bir şey belli bir düzeyde söz konusu değildir; her düşünce zihne gelebilir. Aynen her insanın evinize gelebileceği gibi.
Düşüncelerimizin çok azı izlenmeye değerdir. Ve doğru bir şekilde düşünmeye başlamak için, hemen hemen rastgele zihne gelen bütün düşünceler faydasız ya da kötü olarak reddedilmelidir. Burada "reddetmek" de doğru anlaşılmalı: kişi bunları tutmamalı ve bunların üzerinde dikkatini yoğunlaştırmamalıdır. Bir insan onları kendi düşünceleriymiş gibi kabul ettiğinde, işte asıl tehlike budur.
Havatır: Düşüncelerin Dört Kaynağı
— Onu nasıl ayırt edeceksin Mert Bey? — Yani işte onu nasıl ayırt edeceksin? — Tabii ki ayırt edilir. Burada zaten bu, "benim düşüncem mi değil mi" diye yapılan bir ayırt etme değil. Doğru düşünce ve yanlış düşünce olarak ayırt etme söz konusu.
Kardeşim bana anlatıyor: Mesela telefonla konuşurken, bizden uzaktayken, bir de diyor ki: "Abla, aklıma neler geliyor, bilgisayarda" diyor. "Ben kral biri oldum, tank biri oldum, tank biri oldum" diye sesler geliyor aklına, zihninde... ve iyice karakterler düşüyor. "Ben şöyle oldum, ben böyle oldum" diyor. Ben mesela bir şeyler diyorum ona ama, çok faydası olduğunu düşünmüyorum. Yine de çocuk bunu ayırt edemiyor işte.
İşte buradaki temel şey düşüncelerdir. Zihne doğan düşünceleri kontrol edemeyeceğimiz, ama gelenlere doğru veya yanlış cevap verebileceğimizdir.
— Ya ama işte tam olarak öğrenmesi gerekiyor, çünkü üst bir bilinç düzeyinde olması gerekmiyor. — Tabii. Zaten böyle bir şeyi düşünüp kabul ettiğinde o oluşur, doğal olarak oluşur. — Bunu öğrendikten sonra doğal olarak oluşur diyorsunuz. — Adım adım oluşur. Fakat kişi çok defa özdeşleşir, onu kendi düşüncesi olarak algılar.
Burada şunu anlamak lazım: Mesela biz nasıl ki atmosferi kontrol edemiyoruz, havayı kontrol edemiyoruz — soğuğun gelmesini kontrol edemiyoruz, yağmurun yağmasını, güneşin açmasını kontrol edemiyoruz, esen rüzgârı kontrol edemiyoruz, rüzgârın derecesini, düzeyini, kuvvetini kontrol edemiyoruz — ama ne yapabiliyoruz? Buna karşı bir tavır takınabiliyoruz, buna karşı bir tavır oluşturabiliyoruz. Mesela diyelim ki birden bir rüzgâr esse, dışarı çıkmış olsanız ve birden bir rüzgâr esmiş olsa, biz mesela şunu mu deriz: "Bu rüzgâr nereden geldi?" O kadar kaotik bir konudur ki, o nereden geldiyse geldi, bununla uğraşamazsın. Ama bazen kişi bununla uğraşır: "Nereden geldi ve niye geldi?" Bunlar yanlış şeylerdir. Nereden geldi ve niye geldi ile uğraşmayacaksın. Onlar çok daha yüksek şuurun soruları. Kişi bu düzeyde bunlara cevap veremez, vermemelidir de. Nereden geldi ve niye geldi... Önemli olan: ne geldi, doğru mu yanlış mı? Ve geleni, yanlışsa, onunla ilgilenmemek. Ve onu kendisiyle özdeşleştirmemek.
— Ama terapilerde başta, "nereden geldiği" konusu üzerinde durulmuyor mu, en başta? — O zaman terapide de yapılması gereken, daha üst seviyede mi bunu konuşmak?
Yani şöyle: Kişinin zihnine doğan düşünceler temelde çoğunlukla istemsizdir ve onlar zihinde doğarlar. Burada kişi şunu sorar: "Niye bende var?" Özellikle bazı mizaçlarda daha yoğun olarak — mesela altı mizacında, beş mizacında daha çok olmak üzere — zihinde düşünceler, kasıtlı bir gayret olmadan, çağrışım şeklinde doğar. Konumuz bu. Yoksa kasıtlı bir farkındalıkla oluşturulanlar biraz daha ayrıdır. Yani kişi bunlara "niye geliyor, nereden geliyor, niye bana geliyor" diye sormamalıdır. Kişi öylesine saftır ki, zihnine gelen bütün düşüncelerin kendisinin olduğuna ve kendisinin onları düşündüğüne inanır; farkına bile varmadan hepsine "ben" der. Tabii burada geleneksel teori şunu ifade eder: insana...
(Bu noktada konuşma kısa bir süreliğine kesintiye uğruyor: "Toplantıdayım, seni ararım." "Kamil oldu mu inşallah." "Eyvallah eyvallah, Allah'a emanet." Ardından konuya devam ediliyor.)
Bütün geleneklerde, özellikle Budist gelenekte, bunun üzerinde çok durulur. Budistler zihin üzerinde çok dururlar. İslam geleneğindeki karşılığı: insana dört yerden veya dört kanaldan düşünce gelir. Buna İslam tasavvuf geleneğinde "havatır" deniyor. Bununla ilgili bir makale Mustafa Bey'e verdim, oradan okunabilir; veya isterseniz burada da var. Doğrudan doğruya Allah'tan, ikincisi melekten — bunlar olumlu taraftan gelenlerdir; Allah'tan doğrudan doğruya ve melekten. Olumsuz iki tanesi ise nefisten ve şeytandan.
Kişi bu ayrımı bilmediği zaman, olumlu yerden gelenleri de kendine mal eder; orada da bir ego şişmesi olur. Yani ona bir ilham gelebilir, bunu kendine mal eder: "Bak ben ne kadar iyi anlıyorum, ne kadar mükemmel düşünüyorum, nasıl da buluyorum, ben dahiyim" diyebilir. Bu, o açıdan bir olumsuzluk üretir. Kişi bununla özdeşleşirse — öbür taraftan da özdeşleşirse — ya kendini çok kötü olarak algılar, veyahut da bunları sahiplenir, hakikaten kötü olur. Kişi özdeşleşir ve hakikaten kötü olur. Veyahut da "Ben kötüyüm, bu düşünceler bana niye geliyor? Geliyorsa, ben bunları düşünüyorsam, öyleyse kötü biriyim" diye düşünür.
— Bunların hangisi kibir üretir? — İlki kibir üretir.
Yani olumlu düşünceleri, olumlu etkileri kişi kendisiyle özdeşleştirdiğinde kibre sebep olur: "Ben çok iyi anlıyorum, çok iyi yapıyorum, çok iyi fark ettim, hemen anladım" diyerek kendi olumlu şeylerini kendisiyle özdeşleştirir ve kendine mal ederek büyüklenir, şişer — bazı metinlerde "ego şişmesi" denilen budur. Öbüründe ise kişi kaygı ve endişeye kapılır. Olumsuz olanları kendine mal etmekle kaygı ve endişe üretir ve sürekli teyakkuz içinde olabilir. Ve şöyle der: "Gelmesin. Niye geliyor?" Halbuki bu, "güneş beni ısıtmasın" demek gibi bir şey; böyle bir şey yok. Ya gölgeye çekilirsin, ya ince bir elbise giyersin veya başka bir şey yaparsın; onun gelmesini engelleyemezsin. Kişi bunu engellemeye çalıştıkça o bir takıntı haline gelir.
Bazı psikiyatrik ve psikolojik bozuklukların temelinde, özellikle bir kısım altı mizaçlarında ve bir mizaçlarında enneagrama göre bunlar daha çok olur. Çünkü kişi uğraşıyor: "Niye? Niye ben?" İşte farz edelim ki komşusuyla selamlaştı, o anda onunla birlikte olma düşüncesi geçti. "Öyleyse ben aslında eşime karşı sadakatsiz miyim?" Ve bu büyük bir takıntı haline gelebilir mesela. Kişi bu düşünceyi kendine mal eder çünkü. Veyahut da der ki: "Bende bir problem var ki aklımdan böyle bir şey geçti."
Nefis ve Şeytandan Gelen Düşünceleri Ayırt Etmek
Kişinin bunların gelebileceğini kabul etmesi gerekir. Hazreti İsa ile ilgili bir kıssa vardır: Bir yere davet edilir, orada sofra kurulur ve o sofrada ellerini yıkamadan, veyahut da bunlar helal midir haram mıdır diye sormadan, besmeleyle mi kesildi kesilmedi diye sormadan yemeye başlar. O zaman, o devrin aşırı şeriatçı Yahudileri der ki: "Muallim, sen bunun haram olup olmadığını sormadan yemeye başladın, nasıl olur bu?" O der ki: "İnsanın içine giren değil, içinden çıkan şey onu kirletir." Dolayısıyla, bizim içimize gelen düşünceler bizi kirletmez; bizden çıkan bizi kirletir.
— Burada da aslında, önce konuşulan şeyde, obsesyonun sürecini takip etmiyoruz, nereden gelmiş diye bakmıyoruz; ama nefisten gelen diğerini de takip ediyoruz? — Evet, onu orada ayrı tutuyoruz: nefisten geliyor olabilir, biraz ona bakılabilir. Fakat bir kaynak bulunmuyorsa fazla durulmaz. Ama nefiste bir kaynak buluyorsa, onun üzerinde durulabilir, onu çözümleyebilirsin.
Nefis dedik; İslam geleneğinin tabirini kullanırsak, düşünceler şeytandan veya nefisten olabilir. Şimdi şeytandan gelenin seninle bir ilişkisi yok; gelen bir şeydir. Mesela benim aklıma, birisi bana acı vermiş birini yakalayıp dövmek, veyahut da yok etmek, paramparça etmek falan gelebilir. Bu nefsimden de geliyor olabilir, şeytandan da geliyor olabilir. Ben iki açıdan da değerlendiririm. Ve şöyle bakarım: "Ben bu insana karşı negatif bir duygulanım taşıyor muyum? Yani ona karşı öfke, gücenme, alınma taşıyor muyum?" Bir, bunu ekarte ederim — yani bunları temizlerim, bunlar üzerinde çalışırım. Bu, nefis. Evet, nefisten geliyor olabilir düşüncesini esas alırım ve onun üzerinde dururum. Ondan sonra bu düşünce tekrar geliyorsa, o zaman bu benimle ilgili değildir, daha doğrusu nefsimden dolayı değildir. O zaman da şunu yaparım: o düşünceyi kendi nefsimin tekâmülü için bir sıçrama tahtası olarak kullanırım.
Yani diyelim ki kendisi hakkında olumsuz bir düşüncenin çağrışım olarak uyandığı o insana dua ederim. Anlatabildim mi? Ve o insana karşı daha derin bir sevgi, daha derin bir şefkat duyarım. Eğer yanlış bir şey yapmışsa, "Ya Rabbi, ona yardım et ve onu olgunlaştır" diye dua ederim. Bu sefer, şeytandan gelen negatif düşünceyi ben bir sıçrama tahtası olarak kullanırım.
— Ben daha çok şu şekilde düşünüyorum: demek ki nefis kısmını iyi temizleyememişim. — Mutlaka öyle değil. Mutlaka öyle olmaz.
İnsanların zihnine birçok düşünce gelir, fakat bunların hepsini kendilerine mal ederler. Mesela bilişsel davranışsal terapi bunu fark etmiş, hatta bununla ilgili çalışmalar yapmışlar; ortalamada birçok insanın zihnine böyle düşünceler, farklı farklı düşünceler, garip denebilecek düşünceler geldiğini tespit etmişler. Tabii bunun nereden geldiğini ayırt etmiyorlar, onun üzerinde çalışmıyorlar; sadece şunu diyorlar: böyle şeyler geliyor, bunlar çok anormal şeyler değil. Çünkü bunu yaşayan bir kişi, biraz da yoğun yaşıyorsa, kendini anormal, kötü, bozuk, deliliğe yakın gibi görebilir. Halbuki böyle değil. Az veya çok, bu düşünceler herkese gelebilir. Bu, bazı mizaçlarda daha fazla olur, o da bir gerçek. Özellikle dokuz mizaç açısından baktığımızda, ağırlıklı olarak altı mizacına, daha sonra bir mizacına, daha sonra beş mizacına gelebilir. Fakat her mizaca gelebilir ve gelir.
Asla onların kendi düşüncelerimiz olduğunu düşünmemeliyiz. Asla onların kendi düşüncelerimiz olduğunu düşünmemeliyiz. Düşüncelerimiz bizim kendi düşüncelerimiz değildir; zihnimizde oluşan her düşünce, her çağrışım, bizim düşüncemiz değildir. *Düşüncelerimizden değil, düşünmemizden sorumluyuz.*
Düşünce ile Düşünmenin Farkı: Sorumluluk Nerede Başlar?
Burada belki açmak lazım, tekrar edeyim: Düşüncelerimizden değil, düşünmemizden sorumluyuz. Yani hangisinin üzerinde durduk? Düşünceler çağrışım üretebilir; daha doğrusu düşünce çağrışımları olabilir. Biz hiç üzerinde durmuyorken ve hiçbir alakamız yokken bir düşünce aklımıza gelebilir. Bundan sorumlu değiliz, bunlar sadece düşüncedir. Ama onu aldığımız, işlediğimiz andan itibaren sorumluyuz.
Mesela aklıma birisi geldi, "Beynini kırsam, alsam, kafasını koparsam, duvara fırlatsam" gibi bir düşünce geldi diyelim. "Ne kadar rahat ederim, çok mutlu olurum, zaten o da buna layık" diye devam edersen — işte bunu temizleyeceksin. Bak, "bu seni düşünmeye başladım" işte bundan sorumluyum ama o düşünce geldi, ne münasebet. O bir hata yapmış olabilir; dua etmek gerekir. Anlatabiliyorum. Ve ona karşı içinde bir negativite varsa onu görmek, onu sevmek, merhamet etmek, şefkat etmek — mesela bu da bir "düşünme" olur. Dolayısıyla, bana ait olmayan ve bana gelen negatif bir düşünce, aslında beni pozitif bir düşünmeye götürebilir. Kişi onu kullanabilir. Dolayısıyla düşüncelerden değil, düşünmemizden sorumluyuz.
Fakat kişi çoğu defa bu farkı ilk başta fark edemez. Gelen düşünceyi hemen fabrikaya sokar, fabrikada o düşünce imalata başlar. O bir hammaddedir, bir ilk maddedir. Sen onu fabrikaya alabilirsin de, almayabilirsin de. Ama onu fabrikanın içine alıp fabrikanın makinelerinde işlediğin an, orada sorumluluk oluşur — ve gereksiz, yanlış bir şey olur. Fakat kişi çoğu defa bu ikisini ayırt edemez, ve bu çok hızlı bir şekilde gelişebilir.
Kişi buna karşı dikkatli olduğu an — bu, kapıyı herkesin çalabileceğine benzer. Bu odanın kapısını herkes çalabilir; hırsız da çalabilir, arkadaşım da çalabilir, adresi yanlış bilen biri de çalabilir, değil mi? Ben sorarım: "Kimi arıyorsun?" ve derim ki "sen burayı aramıyorsun, aradığın yer burası değil." Ama ben herkese kapıyı açarsam ve kapıyı çalan herkesin içeri girme hakkı olduğunu zannedersem, öyle bir algım oluşmuşsa ve o şekilde otomatize olmuşsam, o zaman herkesi farkına varmadan içeri alırım.
Bir düşünceyi düşünebilirsiniz veya düşünmeyebilirsiniz. Bir düşünce zihne girer ve sizi cezbetmeye çabalar; zihinde doğar ve sizi cezbetmek ister. Siz dersiniz ki "yok, öyle bir şey yok." Gene cezbetmeye çalışır, gene o çağrışım oluşabilir. Başarırsa, yani sizi cezbederse, onu düşünmeye ve ondan düşünmeye başlarsınız. Dikkati ona vererek ve ondan düşünerek, bu düşünceyi genişletmeye başlarsınız — ta ki o her yönde ve her biçimde gelişinceye kadar. Sanki içinizde küçük bir düşünce ağacı gibi meyve verir ve diğer benzer düşünceleri tohumlar.
Şüpheci düşünceler durumunda bu yeterince açıktır. Mesela diyelim ki uçağa bindiniz, "uçak düşebilir" — bu doğan bir düşüncedir. "Ya düşerse? Bak geçen de öyle bir şey olmuştu, yüz kişi ölmüştü, hem de süper bir uçaktı, eğil bastı falan bak." Ne yaptı? Zihinsel mekanizmayı içine koydun ve o üretime geçmeye başladı. Halbuki, evet, uçak düşebilir; peki şu an real bir şey var mı? Gözükmüyor. Dolayısıyla bunu düşünmeye gerek yok. Altılar bunu çok alıp işlediği için, bu konuda en problematik mizaç budur. Neden? Korkuyor. Korktuğu için kendini korumaya çalışıyor ve diyor ki "hep her şeyi düşünürsem kendimi korurum." Halbuki her şeyi düşününce kendini korumuyor, kendini daha güvensiz hale getiriyor. Kontrol ihtiyacı kendine dönüyor; kontrol sağlayamıyor.
Bazen düşünüyor ama kontrol edemiyor; bu sebeple o düşünce ona yük oluyor. Şunun gibi: dışarıda kar yağarsa, fırtına koparsa, şu olursa, bu olursa, ne kadar kötü olur diye düşünüyorsun ama kontrol edemiyorsun. Bu daha kötü — hem tehlikeyi düşünüyorsun hem de kontrol edemiyorsun. Bu, altı mizacının azabıdır; o mizacın azabıdır.
Bir düşüncenin ve bir düşünceyi düşünmenin aynı şey olmadığını anlamalısınız. Farz edelim ki "Bay X yalan söylüyor" düşüncesi zihninize geldi. Bu sadece bir düşüncedir. Muhtemelen kendinizi "bunun hakkında düşünmeliyim" dersiniz. Fakat düşünceye inanırsanız onunla özdeşleşirsiniz ve bu süreçte Bay X'i bir yalancıya dönüştürürsünüz. Özdeşleştiğimiz düşünceler olguları, insanları, kısaca her şeyi değiştirebilir. Bazı insanlar alışkanlıkla hüzünlü, çetrefil, güvensiz düşünceler sınıfıyla özdeşleşirler.
Mizaç (Enneagram) ve Düşüncelerle Özdeşleşme
Aslında birçok kişiye birçok düşünce geliyor, fakat mizacımıza göre seçiyoruz. Şimdi bir yedi mizacına olumsuz bir düşünce geldi — es geçer, çünkü onu düşünmekten hoşlanmıyor. Olumlu düşüncelerle ise özdeşleşir. Ama diyelim bir altı mizacı, kaygılı bir beş mizacı, nispeten hüzünlü düşüncelerle diyelim bir dört mizacı, daha kolay özdeşleşmeye yatkındır. Herkese her şey az çok geliyor ama biz mizacımıza göre seçmeye yatkın olduğumuz şeyi seçiyoruz ve onu işliyoruz.
Mesela bazen benim aklıma böyle bir şarkı gelir, bakarım tam duygu merkezli bir hüzün — hemen keserim onu; işlersem beni gereksiz yere boş bir şekilde hüzünlendirecek, hiçbir manası da yok. Düşünceye göre "bu zamanda kimseye güvenilmez, doğru falan, bak bu da böyle yaptı, bak bir de bu böyle yaptığına göre hakikaten öyle, hiç kimseye güvenilmez" — hemen zihninde güvenilmez bir dünya imajı oluşur. Ne oldu? Gelen düşünce seni çarpık, sübjektif bir algıya götürür.
Bazen bir şarkı dinlersin, acıklı bir ayrılık hikâyesidir, hemen böyle çağrışımlar da oluyor, değil mi? İlla soyut anlamda gelmez, somut da gelebilir. Bazen bir olgu görürsün, o olgu sende bir düşünce uyandırır. Veyahut da haberleri dinliyorsun, "uçak düşmüş, eyvah" diyorsun mesela. İşte yakınında o anda uçak yolculuğu yapan biri varsa, "eyvah, düşmüş müdür, ya o da düşerse?" Anlatabildim mi, gibi. Ve işte "bir çocuk kaybolmuş, kaçırmışlar" — tamam, hemen çocuklarına döner: "Ya benim çocuklarımı kaçırırlarsa, şu olursa bu olursa, ne yaparım?" Olgu anlamındaki bir şey de bizde düşünce uyandırır ve kişi o düşünceyi alır, işler. İşleyince gene aynı hataya düşer.
Bu noktada kişi bu tür düşünceleri kabul edip diğerlerini reddeder — mizaç yapısına göre hangisini daha önemsiyorsa. Diyelim ki bir altı mizacı olumsuzları özellikle seçer, olumluları kenara koyar; çünkü olumsuzlar tehlikelidir. Birinin dediği gibi: "Olumlu olursa zaten sorun yok, ben olumsuzlara odaklanıyorum çünkü sorun üretecek olan onlar." Ama olumlulardan da faydalanmamış olur.
— Tabii ki daha çok. Karakteri diğerleriyle bütünleşecek o zaman, daha çok tabii ki. — Hastalık süreci de o şekilde ilerliyor o zaman, tabii eğer sağlıksız hale gelirse. — Tabii ki.
Bilişsel Davranışçı Terapi ve Mizaç İlişkisi
İşte bilişsel davranışçı terapide ne yapıyorlar? Kişiye diğer olumlu düşüncelerini de göstererek fark ettirmeye gayret ediyorlar; işte diyelim pasta dilimi örneğiyle falan bunu yapmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla aslında bilişsel davranışçı terapi tam bir zihin terapisidir; zihni terapi eden bir metottur. Özellikle altı mizaçlarında, bir mizaçlarında muhtemelen en başarılı olma şansına sahiptir. Ama iki mizacına bilişsel davranışsal terapi o kadar sökmez.
— Peki yedi mizacına ne yapabilir? — Ona da yapılabilir. — Mesela sürekli olumsuz düşünüyorsa, olumlu tarafları gösterilirse tamamen olumlu yakalayabilir mi? — Hayır, tabii ki o açıdan değil. Yedinin başka şeyleri vardır, başka zihinsel saplantıları vardır. Mesela sürekli geleceğe odaklanır, sürekli seçeneklere odaklanır ve önünü görmez, gibi. O ayrı bir açı; yedinin problemi olumsuzluğu görüp olumluyu göz ardı etmesi değildir. Mesela çok uçarı ve hayalperest bir yedi mizacına, aslında hayatın o zannettiği gibi toz pembe olmadığı gösterilir — tam tersi yapılır. Anlatabildim mi? Duruma göre değişen bir şey; şimdi orada çok teorik konuşamıyoruz, sadece bazı örnekler veriyoruz.
Daha doğrusu, aslında burada yapılan şey, zaten onların da bunu görmüş olması ya da hayatın zaten bunu göstermesidir. Hayat, ne olumlu ihtimallere ne olumsuz ihtimallere odaklanmamızı ister. Bulunulan durumda olguyu objektif görmek, yapabileceğimiz bir şey varsa yapmak, yapacağın bir şey yoksa onu en güzel şekilde kabul etmek gerekir. Yoksa ne olumlu bakış ne olumsuz bakış tek başına yeterlidir.
Korku, Kontrol İhtiyacı ve Uçak/Kayık Örnekleri
Mesela diyelim ki doktora "ben uçağa binsem düşmez değil mi?" diye sorarsınız. "Ne bileyim, kaç? Düşebilir." "Düşmez değil mi?" Böyle değil. Ama işte düşün: bu kadar uçak seferi, bu kadar yolcu, kaç seferde kaç defa olmuş? Ne yapıyor? Zihninde aşırı ve sübjektif bir şekilde abarttığı ihtimali, olması gereken ve olan duruma getiriyor.
Bediüzzaman'ın Haliç'te karşı kıyıya geçerken, muhtemelen mizacı altı olan bir adam, demiş ki: "Efendim ben binmeyeyim." "Niye binmiyorsun?" "Ben korkarım, ya kayık batarsa?" O da demiş ki: "Burada kaç kayık var? Atıyorum, bin. Burada kaç sefer yapılıyor? Her bir kayık on sefer yapıyor, on bin sefer. Yılda kaç gün var? Üç yüz altmış gün var." Çarpıyor: üç milyon altı yüz bin sefer var. "Kaç defa kayık batıyor? Yılda bir, bazen de batmıyor. Peki, sen üç milyon altı yüz binde bir ihtimale mi korkuyorsun?" Öbür ihtimaller göz ardı ediliyor. Halbuki senin için başka bir şeyden şu anki tehlike özelliği çok daha yüksek. Evet, tam bilişsel terapi.
Burada bilişsel terapi de zaten gerçekçi bir algı oluşturmaya çalıştığı için, pozitif psikoterapi gibi değildir. Sadece olumlu şeyleri görmeye çalışan pozitif psikologların yaptığı gibi değil — o yanlış bir şey. Dünya, iki kutbu da içeren bir şeydir: olumlu da var, olumsuz da var. Doğru anlayış, ikisini de görmek ve ikisini de kabul etmektir. Sadece yapacağın şeyi yaparsın; tabii ki bu, "olumlu düşünmek" değildir.
Özdeşleşmenin Sonuçları ve Sorumluluk
Bir insan herhangi bir tür düşünceye sahip olabilir veyahut da o düşünce onda doğabilir; herhangi bir düşünce onun içine gelebilir. İnsanı kirleten, onun içine gelen değil, ondan hareketle yaptığıdır. Her tür düşünce zihne girebilir, fakat onunla ve ondan hareket etmemiz başka bir meseledir. Bir düşünceyle özdeşleşirseniz ona "ben" der ve ona inanırsınız; dolayısıyla ondan düşünecek ve ondan hareket edeceksiniz. Nasıl düşündüğünüz ve nasıl hareket ettiğiniz, sizden dışarı çıkandır. Zihne giren düşünce, insanın içine girendir; insanın bu düşünceden yola çıkarak ne yaptığı ve ne düşündüğü, ondan dışarı çıkandır. Dolayısıyla içinize girenden değil, içinizden çıkandan sorumlusunuz.
— İçinizden çıkan dediğiniz davranışlarınız mı? — Hem o, hem davranış, hem de onu işlememiz. O da içimizden çıkan.
Yani diyelim ki bana olumsuz davranmış bir insan aklıma geldi ve ben onu aldım, işlemeye başladım; ondan nefret etme, onu görmek istememe, yok olmasını temenni etme, "inşallah belasını bulur, inşallah boynu devrilir, bilmem ne olur" — bu neredir? İşte benden çıkandır bunlar. İlla eylem olmayabilir, bu benim düşünmemdir. Bu, benim içime doğan düşünce değildir; bu benim işlediğim düşüncedir. Bundan sorumluyum.
Travma, Mizaç ve Düşünce Kalıpları
Bu kaotik bir şeydir. Size şöyle bir örnek vereyim: 14, tanıdığımda 15-16 yaşında bir çocuk vardı. Muhtemelen 6-7 yaşında Adapazarı'nda depremi yaşamış. O zamana kadar korku veyahut da olumsuz ihtimaller falan gelmiyor aklına, mizacı da 6-7, yedi kanadı olan bir altı. Gelmiyor. Ondan sonra her şey hakkında olumsuz düşünmeye başlamış mesela. İşte burada kaotik bir süreç var. Tabii bazen bir travma bunu tetikler.
Veyahut da şöyle diyelim — mizaç açısından fazla yorum yapmak istemem ama — yedi kanalı da olduğu için daha pozitif görmeye çalışan, negatif ihtimaller üzerinde fazla durmak istemeyen bir yapı, bariz olumsuz olgularla karşılaşmadığı için o kanalı daha çok kullanmış: zihnine gelen düşüncelerden. Düşünceler mutlaka gelmiştir zihnine ama yapı hemen olumsuz ihtimali dışlıyor. Ama deprem gibi, hayatını çok önemli bir ölçüde değiştiren, etkileyen bariz bir olayla karşılaşınca, bu sefer kullandığı kanal mizacının asli tabiatı oluyor; oradan o olumsuz ihtimalleri devşirmeye, onu sürekli çoğaltmaya, onun üzerinde durmaya başlıyor.
Bizim mizaç üzerinde çok durmamızın nedeni de bu. Şöyle diyeyim: Diyelim ki aynı travmayı başkası yaşıyor, niye o takılmıyor olumsuzluğa? İşte bunun nedeni yapı. Travmaları bağımsız olarak ele alamayız. Bunu şöyle düşün: suya bir kâğıt attığında, bir metal attığında, bir tahta attığında ayrı ayrı etkilenecektir. Etkileyen travmatik unsur su, ama etkilenim tarzları farklı. Bunu doğru anlarsak olguyu bir bütün olarak değerlendiririz.
Sekiz Mizacı: Farklı Bir Savunma Biçimi
Mesela diyelim ki bir sekiz mizacı hiçbir zaman böyle bir şey yapmaz. Daha tedbirli olabilir ama hiçbir zaman böyle bir kaygı üretmez, çünkü bundan rahatsız olur, mizaç bundan rahatsız olur ve dışlar onu. "Aklıma bir şey geldi ve gitti" der, kontrol edemezsin diye takılıp kalmaz.
Bediüzzaman bunu anlatıyor ya, işte bazı hassas insanlar daha çok vesveseye maruz kalıyor. — Geçenlerde bir arkadaş anlatıyordu, bir psikiyatrist demiş ki hiçbir sekiz mizacında konversiyon görülmüyor, "görmedim" dedi mesela. — Konversiyon mu? — Kilitlenme tarzında, veyahut da böyle kasılma veyahut da hareketsizlik. Böyle bir şey yok, çünkü sekizin mizacında böyle bir savunma veya böyle bir tavır alma yok yani, çünkü bastırma yok.
Hem bastırma yok, hem de şu var: tehlikeye veya olumsuza karşı çatışma var, üzerine gitme var. — Dolaylı bir şeye ihtiyaç duyuyor mu yani? — Evet, evet. Aslında orada ne yapıyor? Kişi kontrol edemediği bir tehlikeye karşı, bir noktada kendini kilitlemeye, kapatmaya çalışıyor. Sekizin tabiatında bu yok; kendini kapatmıyor, kendini tehlikeli unsura karşı hücum ederek savunuyor. Konversiyon gözükmüyor ama aileyi geberitiyor; mesela hanımı, çocuğu hepsini temizliyor diyelim. Anlatabildim mi? Bunu altı mizacında göremezsin.
Burada olumlu veya olumsuz bir yargı yok, ama bu yapıyı doğru anladığında, niye bazı mizaçlarda bazı şeyler görülmez, bazılarında daha çok görülür, bunu anlamış olur kişi. Mesela bir sekizin aklına olumsuz bir şey geldiğinde "aman" der, boşver, hiç takmaz ona; niye geldi, neden geldi falan, niye beni buldu — böyle bir algılama tarzı yok.
— Evet, mesela benim, ben diyor ki, ben aşık kanadım da var, bir an diyor ki ben o kadar şey yaşadım, hiçbir şey olmadı; siz en ufak bir şeyde sürekli sorguluyorsunuz. — Yok mu, neden yok mu? — Evet. — Sekiz "neden" demez. "Ne yapmam lazım?" der. Ne yapar? Nedenle uğraşmaz; nedenle uğraşmayı hem faydasız hem zaman kaybı görür. İyi bir şey; yerinde iyi, yerinde kötü olabilir. Hiçbir mizaç mutlak değil.
Fakat tabii, burada içimizde doğan düşünceleri iyi görmeliyiz. Ve eğer yetenekliysek veyahut da doğru anlarsak, bunları bir sıçrama tahtası olarak kullanabiliriz. Diyelim ki Hz. Yusuf'un aklına belki kardeşleri gelmiştir arasıra, ama muhtemelen her aklına geldiğinde dua etmiştir. Ve onlara karşı daha derin bir şefkat, daha derin bir merhamet duymuştur; çünkü onları nefislerinin mağduru olarak görmüştür. Dolayısıyla biz, gelen düşünceleri büsbütün zararlı ve hiçbir işe yaramaz görmemeliyiz; onları doğru kullanabilir kişi.
Ama buradaki en önemli şey, içinde doğan, içine gelen her düşüncenin senden olmadığını bilmek ve onun seni kirletmediğini bilmektir. Aslında senden olmadığından dolayı da seninle bir değer ilişkisi kurularak düşünülemez. Bu senin kötü oluşundan, fesat oluşundan, şu oluşundan, bu oluşundan ileri gelmiyor. Ama sen onu alır, işlemeye başladığın anda hem düşünce çıkmış olur senden, hem de eylem çıkmış olur. İşte onlar seni kirletebilir.
Savunma Mekanizmaları ve "Kapı Çalma" Metaforu
— Savunma mekanizmalarıyla bağlantısı yok mu? — Bağlantılı olabilir, biraz benzer bir yapı, ondan sonrası daha derin bir konu.
Peki, şimdi mesela bir altı mizacı açısından düşünürsen: altı mizacına olumsuz bir düşünce geldiğinde önce bastırır, yok saymaya çalışır, inkâr etmeye çalışır. Fakat en son inkâr edemez hale gelir, büyürler. Orada yatsıma ve inkâr etme mekanizması devreye girer. Bu gereksiz bir mekanizmadır ve yanlış bir şeydir. Kişi bunu ne yatsımalı ne inkâr etmelidir. İçine almamak farklı bir şey. Evet, içine gelir ama içine almaz. Onu işlemez. Ve gereksiz bir şekilde "neden, niye, nereden geliyor, niye geliyor" ile uğraşmaz.
O zaman kapıdan bakacağız. Kapıya biri geldi, kapıyı çaldı. Ben şimdi "niye geldi" mi diyeceğim? Hani bazen insan oluyor ya, hep bizim kapımızı bulan adres soranlar, hep yanlış giden haberler; bazen de ona takılırsın, değil mi? Mesela haftada 3-4 kişi gelir, mesela yukarıda bir muhasebeci var sanıp hep buraya geliyorlar. Beni rahatsız etmiyor; "niye beni buluyor" demiyorum. Doğal olarak cevap veriyorum: "üst kat" diyorum, gönderiyorum o tarafa. Beni aramıyorlar yani, benimle ilgisi yok, gönderiyorum. "Ya gene mi" demiyorum, böyle bir şey yok.
Aynı kişi haftada beş kere gelse ve bu yıllarca bu şekilde sürse, hep aynı muhasebeciyi soruyorsa, o zaman kapıyı yanlış bulmuşlar demektir. Aynı düşünce tekrar tekrar geldiğinde, aslında doğru bir yöntemi olmadığı için o düşünce tekrar tekrar geliyordur. Eğer doğru yöntemi kullanırsa, o mutlaka azalacaktır. Fakat kişi bunun üzerinde de durup "azalacak mı, azalmayacak mı, ne zaman azalacak" diye uğraşırsa, bu ayrı bir düşünce takıntısı olur.
Şimdi bazen biz deriz ya, "hâlâ bahar gelmedi, hâlâ yaz gelmedi" değil mi, bundan bir ay evvel öyle deriz; "ben bununla ne uğraşacağım, bak hâlâ gelmedi, hatta bugün de yağmur yağdı, görüyor musun" — bu yanlış bir şey. Yaz geldiği zaman gelecektir. Ne zaman gidecek, hemen gidecek mi, tamamen gidecek mi, yok gitmeyebilir, tamamen gitmeyebilir de, tamamen gidebilir de. Ama şunu bileceksin: geldiği zaman "güle güle" diyeceksin. "Aradığın ben değilim, benimle bir alakan yok" diyeceksin. Ve "gene kapıyı çalacaklar" diye teyakkuzda olmayacaksın. Bu sefer kişi kendisi bir şey yapmış oluyor aslında: kapıyı çalmıyorlar ama "kapıyı çalacaklar" teyakkuzunda bulunuyorsun; bu sefer sanki kapıyı çalmışlar gibi rahatsız oluyorsun. O da işte aşırı bir kaygı ve korkunun ürettiği bir şey: "Ya tekrar komplike bir şey olursa, ya tekrar şu olursa" diye. Halbuki gelirse karşılarsın. Gelmemişken, ya gelirse diye kendini şey yapıyorsun, değil mi?
Şimdi hırsız gelirse uyanıksam karşılarım; uyuyorsam alıp götürür. Hani sürekli teyakkuzda durmak — ne, uyuyamam mı yani? Bunun gibi bir şeydir. Buna dair farkındalık şu: aslında o teyakkuzun bir faydası olmadığı ve onu aslında rahatsız ettiği. Dolayısıyla doğru bir savunma tarzı olmadığına dair bir bilişsel yapılandırma gerekir. Kişi "gene vesvese gelir mi, bak gitmişler, gene gelir mi" diye niye uğraşıyor? Ama nedir bu? Zihin mekanizmasının kendini koruma refleksi. Bu refleks yanlış bir refleks. Bunu fark edebilmek önemli.
— Üzerinde durmamakla ilgili bir şey vardı, saygı değil mi? — Evet. Örnek verilir: hani arılar der, üzerine geldiğinde onlarla uğraşmazsan, onları kovalamaya çalışmazsan giderler. Yani kişi o düşüncelerle kavga da etmemelidir. "Olmasın, gitsin, niye geliyor, gelmemeliler" — böyle bir şey doğru değil. Çok güzel bir örnek: adam kapının dışında kapıyı vuruyor, "kapıyı aç" diyor. Ben açmıyorum, işime bakıyorum. Bağırıyor — bağırsın, ne yapayım, açmayacağım, çünkü beni aramıyorsun, benimle de bir alakan yok. Gitmesini de beklemiyorum,
İlgilenmemek ve Odak Değiştirmek
...meşgul oluyorum. O gitgide sesi azalacak ve kaybolacaktır. Ama ben onunla zihinsel olarak meşgul olsam, "bak gene gidiyor, bak gene kapıyı çaldı" diye düşünürsem, o benim zihnim tarafından sürekli işleniyor olur. Halbuki ben onu işlemiyorum, otursun kapıda, uzaktan bir fon olarak gelsin, önemli değil, ben ilgilenmiyorum ve işime yöneliyorum.
— O da oda değiştirme mi? — O da oda değiştirme. Ona odaklandığın zaman aslında onu işlemiş oluyorsun.
Bu şunun gibidir: Sokakta yürüyorsun, biri sana ters ters baktı; sen ters bakmana gerek yok, yoluna devam et. Veya biri sana laf attı, biri sana küfür etti, biri seni aşağılayarak baktı — devam et, ona takılma ve onunla takılarak vakit kaybetme. İşte zihin, takılarak sanki onunla mücadele edebileceğini ve onu yok edebileceğini zanneder. Böyle bir şey mümkün değildir. Havlayan bir köpeğe taş atmakla veyahut da ona cevap vermekle havlamasını kesemezsin; bırak havlasın köpek, ulaşma.
— Uç noktasında bir hastam var, sesler duyuyor. — Evet, evet. Tabii orada o çok daha komplike hale gelmiş, fikse olmuş; burada hem kendisinin onlara karşı negatif duygulanımları var, hem onların yanlış düşünebileceği ve bunun onunla ilgili olmadığı, hem de onların eleştirebileceği fakat o eleştirinin objektif olmadığı ve o eleştiriye muhatap olan kişinin de bunu değiştirmesinin imkânı olmadığı söz konusu. Altı mizacıysa muhtemelen öyledir; onu değiştirmeye çalışıyor, aslında cevap vererek veyahut da sürekli "ben böyle değilim, böyle değilim" üretiyor.
Başkalarının Algısı: Kaşık Örneği
Hani buna şu örnek verilir: bir su bardağına bir kaşık koyduğun zaman, dışarıdan bakan kişi der ki "kaşık eğri," çünkü bir kırılma oluyor ve göz o kırılma kanununa tabi olduğu için kaşığı eğri görecektir. Ama o kaşık kendi özünde eğri değildir.
Burada özellikle bazı mizaçlar, kendileri hakkındaki yorumların olmaması gerektiğini, hiçbir yanlış yorum yapılmaması, yanlış anlaşılmamaları gerektiğini bekler. Halbuki böyle bir beklenti objektif değil. Bu sefer de sürekli "ben böyle değilim" der; bunu artık düzeltemiyorsa, "ben böyle değilim ama hep bana böyle diyorlar, hep bana böyle diyorlar" diye rahatsız olur. Tamam, hep sana böyle diyecekler ve yanlış bir yerden bakıyorlar, yanılıyor olacaklar — bu onlarla ilgili, seninle ilgili bir şey değil. Onları oturtmaya çalışıyor çünkü aslında onların eleştirilerini bir tehlike addediyor ve o tehlikeye karşı koruma üretiyor. Ne yapabilir? Ya onlardan fiziken uzaklaşacak, onların olmadığı bir dünyada olacak, veyahut da onların yanlış algılarını değiştirecek. Halbuki ne o, ne o.
İnsanlar seni yanlış anlayacaklar, yanlış değerlendirecekler — bu doğal bir şeydir ve bunun kendisiyle ilgili olmadığını bilmek gerekir. Hani dini bir literatürle ifade edersek, peygambere "yalancı" denmiştir ama Allah en son peygamberin de rahatsız olduğunu, üzüldüğünü bildirir — nispeten onlar adına üzülüyordur. Ve Allah ayette diyor ki: senin Resulü olduğuna Allah şahittir. Yani sana yalancı diyebilirler, oradan öyle gözüküyor çünkü; onların baktığı yerden öyle gözüküyor. Halbuki sen kendi kendinde nasıl olduğuna bakmalısın. Ve bu konuda doğru şahit Allah'tır. "Bak, benim hakkımda böyle düşünüyor Allah" — tamam, bunu önemseyebilirsin, çünkü bu objektif bir şey. Ama insanlar senin hakkında çok iyi de düşünebilirler, çok kötü de düşünebilirler; yani abartılı iyi de düşünebilirler, bazen böyle olur, abartılı kötü de düşünebilirler. Bunu kişi önleyemez, böyle bir şey yok. Ancak Allah seni nasıl görüyor, sen kendini nasıl görüyorsun — diyerek, ona kendi kendinin algısının daha asli ve temel olduğunu anlatmak gerekir.
Diyelim ki o kaşığa yüz bin kişi etrafında toplanıp "eğri" diyebilirler. Ama o kaşığın bilinçli olduğunu düşünsek ve ona sorsak, "sen düz müsün eğri misin?" diye, o diyecektir ki: "Ben düzüm." Ve o yüz bin kişinin de görüşünü değiştiremeyecektir; değişmesi de gerekmez. O onlarla ilgili bir şeydir. Bu algıyı oluşturmak gerekir; bu kolay değil tabii, ama temel şey mizaçta bu. Sürekli kendisiyle ilgili algıları düzeltme ihtiyacı vardır. O yüzden şöyle der: "Benim hakkımda ne düşünüyorlar? Şöyle oturdum, acaba nasıl algılanırım? Şunu dedim, acaba doğru mu anladı, yanlış mı anladı?" Sürekli bununla meşgul olur. Bu tabii çok zor bir şey. O yüzden altı mizacındaki çocuklara özellikle bununla ilgili özel bir eğitim vermek gerekir, özel olarak bunun üzerinde durmak gerekir. "Senin hakkında böyle diyebilir." "İşte bana yalancı dedi." "Tamam, sen yalancı mısın?" "Değilim ama niye bana öyle dedi?" "Ne yapalım, değiştiremezsin. Öyle diyor, öyle düşünüyor. Belki kasten yapıyor, belki yanlış bilgilenmiş, belki ters bir taraftan bakıyor. Sen öyle misin?" diye sormak gerekir. Ona kendi kendinin algısının asıl olduğunu ve öbür algıları da değiştirme imkânımızın mutlak olarak olmadığını anlatmak gerekir.
Temsil Kaygısı mı, Kendini Aldatma mı?
Büyük insanlar bazen bu konuda şöyle der: "Ben ona üzülmüyorum, ben yalancı değilim, onlar benim hakkımda öyle düşünüyor. Ama bizim bir temsil keyfiyetimiz var; iyi temsil edemedik, insanlara iyi anlatamadık kendimizi, ona üzülüyorum. Müslümanlar kötü görünüyor; kendi şartımda Müslüman olarak kendimi iyi temsil edememişim, Osmanlı'nın iyi örneğiyle iyi bir şey yapamadım, onu özlüyorum." Yani eğer bu bir kamuflaj değilse, hakikaten böyleyse, o ayrı bir konu. Rahatsızlığını böyle bir şeyle kamufle ediyorsa, o ayrı bir konu; onu iyi çözmek lazım ve kişi kendini de bu konuda çok aldatır.
Kişi kesinlikle rahatsız olmamalıdır — onun ölçüsü budur, hiçbir rahatsızlık duymamalıdır. Onun düşüncesini onun adına düzeltme için bir gayret gösterilebilir ama bu ne bir kaygı içerir, ne bir korku içerir, ne bir rahatsızlık içerir.
— Bu, insanların düşündüğünde ikilerde de çok daha mı belirgin? — Kesinlikle. İkilerde var. Fakat ikilerde bu daha çok duygusal bir şey oluşturuyor, rahatsızlık oluşturuyor. İkilerde ve altılarda, "başkaları ne der, o ne der, bu ne der" konusunu en çok önemseyen iki tip iki ve altıdır. Psikiyatriye en çok uğrayanlar da onlar maalesef. Neden biliyor musunuz? Çünkü kendilerini başkalarıyla tanımlıyorlar. Başkalarıyla tanımladıkları için, insanların ağzı torba değil ki büzesin, beklentileri de karşılanmadığı için, sıkıntı oluyor.
— Bence o kişilerde bahsedilen keyfiyet aslında altı mizacına da bekliyor; bir derdini altı mizacı da öyle yapıyor yani, farkına varmadan o kaygıyı rasyonalize etmeye çalışıyor ve ona dini bir argümanla açıklama getiriyor. — Yok, burada bahsettiğim şey, bak, samimiyetsizlik değil yani. Öbürü de samimiyetsizlik değil; öbürü kendini aldatma. Demek istediğim o. Anladın mı? Yani aslında o kişi kişisel olarak rahatsız oluyor, fakat bunu böyle kutsal bir argümanla tanımlayarak, aslında hem kendini sanki o rahatsızlıktan çıkarıyor gibi kendince — "ben rahatsız değilim ama bak bu yüzden üzülüyorum" diyerek — yönünü değiştiriyor. Yoksa burada bir samimiyetsizlik yok, ama bir çarpıtma var; farkında olunmayan bir çarpıtma var.
Benim de kardeşim var, iki mizacı; hiç arkadaşına söylemiyor, çizgi filmini gizlice izliyormuş, sonra pamuk şekeri alıp gizlice kaçıp bir yerde yiyormuş. Ben de anlattım bunu; geçenlerde diyor ki: "Abla, ilk defa pamuk şekeri aldım, dışarıdaydım ama ter bastı" dedi. Çünkü nasıl tanımlandığı çok önemlidir ikiler için. Yani tanımlanmak, kimliğini muhataplarıyla oluşturuyor. "Ben kimim, ilişkilerimle varım." Bir iki mizacı, bir arkadaşın deyimiyle: "Sevdiklerim ve beni sevenler yoksa ben bir hiçim" dedi mesela — erkek bayan fark etmez.
— Yani bir İslam'ı temsil ediyor olabilirsiniz de, çok o anlamda gerçekçi olmayabilir. — Kesinlikle, tabii ki. Ona eğer tecrüben varsa fark edersin zaten; kelimeye bakmayacaksın, derin şeye bakacaksın. Sana çok güzel anlatabilir, kendi de buna inanıyor olabilir. Bunu en net şekilde şurada görürsün: çok önemli bir yanlış anlaşılma durumunda çok rahatsız olduğunu görürsün. Orada bir temsil keyfiyeti değil ama çok rahatsız olur, onu orada görürsün.
Tabii o kolay bir şey değil. Yalan olan bir düşünceyle, yanlış olan bir düşünceyle, yanlış bir şekilde muhatap olup sahte, can sıkan bir duruma kişi düşer; zihni karmakarışık hale gelir ve kişinin kendi ruhani ve öz yapısıyla olan bağı da kopar. Yani kişi gerçekten o düşüncelerin kaosuna düşer; ne imanın, ne tevekkülün, ne ihlasın, hiçbir şeyin etkisini o anda hissedemez. Hepsi kaybolmuştur.
Terapistin Yaklaşımı: Düşündürerek İçselleştirme
Bir düşüncenin veya bir düşünceyi düşünmenin aynı olmadığını vurguladık. Bir düşünce zihninize girebilir, fakat siz onu düşünebilir veya düşünmeyebilirsiniz. Kişi zaten şunu diyecektir: "Ya, ben düşünmek istemiyorum zaten, gene düşünüyorum" — doğru. Ama şu, prensip olarak: sen düşünmeyebilirsin, böyle bir imkânın var. Fakat o zihnine gelen düşünceyle o düşünceyi düşünme ve onu işleme, o kadar alışılmış bir döngü olmuş ki kişi onu kesemiyor tabii. Yoksa çok hoşnut olduğu bir durum değil zaten, rahatsız oluyor bundan. İşte ona önce böyle bir imkânın olduğunu, daha sonra da bazı düşünceler hakkında pratik yöntemler kullanarak ve onu pratize ederek göstermek gerekir.
Bak, diyelim böyle bir düşünce geldi: "işte uçak düşer" veyahut da "kayınvalidem gene beni başkalarına kötülüyor mu acaba, gene başkalarına kocamı fitleyip beni gene döver mi kocam?" Evet, olabilir, olmayabilir; ama şu anda senin için bariz olarak gördüğün bir durum var mı? Yok. Dolayısıyla bunu düşünmene gerek yok. Eğer kocan dayak atarsa, dayakla muhatap olursa, ona karşı bir tedbir alırsın. Yoksa şimdi onu düşünmenin bir gereği var mı diye kişiye kendi kendine ürettirmek lazım.
Burada da bilişsel davranışçı terapistlerin çok iyi anlamış olduğu bir şey var: terapist kendisi çok ön almamalı, danışana düşündürmelidir. Dolayısıyla bu sayede aslında terapistin yönlendirdiği düşünceyi, kişi sanki kendi düşüncesiymiş ve artık onu böyle düşünebiliyormuş gibi hissettiği zaman, onu içselleştirir. Bu önemlidir. Gerçekten bunu iyi fark etmişler. Zihin işi böyledir, özellikle zihinsel merkezler için. Çünkü onu o kişinin kendi zihnine mal etmek lazım; çünkü o öyle bir döngüye alışmış ki.
Şöyle düşünün: mekâna girince hemen kendini içeride buluyorsun — tamam, işte öyle bir döngü olmuş ki. Starbucks'ı görünce hemen kahve içesin geliyor, değil mi? Eğer kahveye çok alışmışsan ne yapıyorsun? Starbucks'ı göreceksin ama illa içeri girmen zorunlu değil. Ve orada ne düşünebileceğine, nasıl bakabileceğine dair o adımları göstererek, farklı yol ayrımları olduğunu anlatarak — aklına böyle bir şeyin gelmesinin zorunlu olarak seni kaygıya, endişeye sürüklemeyeceğini gösteriyorsun. Ona yol ayrımlarını göstermek, fakat o yol ayrımından kendisinin geçmesini sağlamak gerekir.
Kapanış: Şeytana Karşı Bile Edepli Olmak
Evet, tekrar edecek olursak: her düşünce zihne girebilir ve onlar sizin düşünceleriniz değildir. Onları düşünebilir veya düşünmeyebilirsiniz, onlarla özdeşleşebilir veya özdeşleşmeyebilirsiniz.
Mesela benim mizacımda eskiden çok şey olurdu, "şu insanları alacaksın, hepsini yok edeceksin" mesela — tabii sekiz mizacımda böyle. Sonra bakıyordum, o bir otomatik düşünce, hatta zihnime gelen bir çağrışım. "Hayır, bu yanlış, herkesin özgürlüğü var; herkes istediğini düşünebilir, istediğini yapabilir. Aksine ben onlara merhamet etmeliyim ve kendimi de onlardan iyi görmemeliyim; onlar doğruyu görür de doğru olabilir, ben yanlışa düşer ve hatalı olabilirim" diyerek, aslında hem orada kendi mizacımın farkına varmadan taşıdığı kibri dengeleyip alt edebilirsin, hem de o düşünce seni insanlara karşı merhametli olmaya ve dua etmeye götürebilir. Ama öbür türlü de seni bir terörist yapabilir; ikisi de mümkün.
Negatif düşüncelere negatif de olmamalıyız. Hatta onun için denir ki, tasavvufta şeytana karşı bile insan edepli olmalıdır. Ona bile küfretmemelisin, ona bile lanet okumamalısın; "Allah seni ıslah etsin" demek — ona karşı bile edepli olmak ve onunla meşgul olmamak. Bu çok önemli bir şey.
Evet, bitti bugün.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde, Hz. Peygamber'e "yalancı" denmesiyle ilgili olarak "senin Resulü olduğuna Allah şahittir" mealinde bir ayete anlamca atıfta bulunuluyor; ancak sure adı veya ayet numarası verilmiyor. Bunun dışında doğrudan alıntılanan bir ayet yok. --- ---
İlgili Sohbetler
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci
Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.
Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak
İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.