Ego, Mekanik Davranış ve Nefis Terbiyesi
Kısa Özet
Konuşmada insanın gelişim yolunda fark etmesi gereken ilk şeyin ne kadar mekanik/otomatik davrandığı olduğu anlatılıyor; kişinin kendini özgür sandığı hâlde aslında öfke, alınma, gücenme gibi tepkilerde özgür olmadığı vurgulanıyor. Ardından egonun eleştiri karşısındaki savunma ve ümitsizlik tuzaklarına değiniliyor, nefsi arındırmanın ve kişinin özünde temiz bir fıtrata sahip olduğunun (Adem-Havva ve Kâbe'deki putların temizlenmesi örnekleriyle) altı çiziliyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Kişi öfkelenmeme, alınmama gibi zıt davranışları sergileyemiyorsa, verdiği tepkiler özgür bir tercih değil otomatik/mekanik bir reaksiyondur.
- Nerede bir olumsuzluk (negativite) görülüyorsa o, kişinin gerçek fıtratı değildir; sonradan bulaşmış bir şeydir ve kişi onunla özdeşleşmemelidir.
- Kâbe'deki 360 putun kaldırılması örneğinde olduğu gibi, benlikteki olumsuzluklar arındırıldığında geriye kalan şey zaten kişinin öz, temiz hâlidir; "geriye ne kalacak" kaygısına gerek yoktur.
Mekanik Davranış Nedir?
Evet. Evet. İnsanın gelişim konusunda kendisine hatırlatması gereken ilk şey, veya farkına varması gereken ilk şey daha doğrusu, ne kadar mekanik davrandığıdır. Yani bunu görmektir. Ne kadar mekanik davranıyoruz? Veya ilk soru: Acaba mekanik davranıyor muyuz? Peki mekanik davranmak ne demek? İçsel veya dışsal etkilere karşı aynı otomatik reaksiyonları vermek. Buna biz mekanik davranma veya otomatik davranma diyoruz. Yani kişi dışsal veya içsel herhangi bir duruma karşı aynı reaksiyonu, üstelik de aslında çok da düşünmeden verir. Bu bir süre sonra iyice otomatik hale gelir. İşte biz buna mekanik davranmak diyoruz.
Kişi bir süre sonra aslında hayatına iyi dikkat ederse, ne kadar mekanik davrandığını görecektir. Mekanik olarak alınıyoruz, mekanik olarak tepki veriyoruz, mekanik olarak öfkeleniyoruz, mekanik olarak güceniyoruz, mekanik olarak kıskanıyoruz, mekanik olarak konuşuyoruz. Bütün bunlar bir süre sonra mekanik hale gelmeye başlar. Dolayısıyla bunlar da bir süre sonra artık kişinin kalıplaşmış psikolojik zeminini teşkil eder.
Eğer kişi bunları fark ederse, bunları değiştirmesi gerektiğine inanır. Neden değiştirmesi gerektiğine inanır? Çünkü burada artık bir bilinç yoktur. Kişi artık otomatik mekanik davranış noktasına geldiğinde, aslında burada bir bilinçten bahsedilemez. Ama kişi bilinçli olduğunu yine zanneder.
Özgürlük Yanılsaması
Bunu test etmenin bir çaresi, kişinin artık bunlara rağmen hareket edemiyor oluşudur. Yani eleştirdiğin şeyi eleştirmemezlik edebilir misin? Alındığın durumda alınmamazlık yapabilir misin? Öfkelendiğin bir durumda öfkelenmeme davranışını sergileyebilir misin?
Aslında kişi alınma, gücenme, öfkelenme, tepki verme, mutsuz olma hakkını kullandığını zanneder. Ama aslında bunlar bir hak kullanımı değil, bir otomatik reaksiyon durumudur. Bunun da dediğim gibi göstergesi, aslında o davranışların zıtlarını kullanamaması ile açıkça belirgin olur. Yani öfkeli bir insan öfkelenmeme hakkını artık kullanamıyordur. Yani işte "öfkelenme ve öfkelenmeme hakkım var, ben özgür bir biçimde objektif bir analizle öfkelenme veya öfkelenmeme hakkımı kullanacağım" ve diyelim ki işte öfkelenme hakkımı kullanıyorum, böyle bir şey işlemez artık kişide. Kişi sadece öfkelenme tavrını icra eder. Ve bu özgür bir tercihle artık yapılmaz.
Bunun da en kestirme ego savunması, karşımızdaki insanların veya hayatın bizi buna zorladığıdır. Yani deriz ki "beni sen öfkelendiriyorsun, senin yüzünden alındım, senin yüzünden moralim bozuldu, senin yüzünden bu tepkileri veriyorum, senin yüzünden dengesizleştim" diye bu sefer karşımızdakileri suçlarız. Aslında bu da otomatizmanın daha da bir itirafıdır. Yani ne demek oluyor? "Ben senin beni tetiklemenle bu şekilde davrandım" demek oluyor. Aslında burada da bir özgürlük, burada da bir farkındalık olmadığı apaçık görülmektedir.
Dolayısıyla aslında kişi kendisinin özgür olmadığını fark etmelidir bir yerden sonra. Yani "ben aslında özgür bir birey değilim." Ha, sanki diğerleri özgür mü? Değil zaten. Aradaki fark şu: Özgür olmadığı hâlde kendini özgür zannedenlerle, özgür olmadığının farkına varanlar ayrımı vardır burada. Yoksa insanlar kendilerini özgür zanneder.
Yani moralinin bozulmasında özgür müsün? Değilsin. Öfkelenmekte özgür müsün? Değilsin. Bir işin olmadığında bir karamsarlık ve üzüntü yaşama konusunda özgür müsün? Değilsin. E neydi, özgürsün? Değil mi? Aslında değiliz. Dolayısıyla fakat ego özgür olmadığını kabul etmek istemez, "özgürüm" der. İşte aradaki fark şudur: Bir insan özgür olmadığının farkına varıyor ve özgürlüğü arıyor. Diğerleri ise özgür değiller ama özgür oldukları yalanını kendilerine söyleyerek buna inanmaya çalışıyorlar. Bütün mesele budur.
Nefsi Arındırma ve Tasavvufi Bakış
Hatta bir sufi kitabında görmüştüm. Şimdi böyle insanlar bir gelişim, olgunlaşma, dönüşüm için bir çabaya girerler veya böyle bir sosyal organizasyona girerler. Ve o insanlar zannederler ki "işte biz ne güzel bir yola girdik, bir sosyal organizasyonun içinde olgunlaşıyoruz." Bir süre sonra egoları şişer ve kendilerini o dışarıdaki insanlardan daha iyi görürler. Hâlbuki o tasavvufi kitapta şunu diyordu: "Bizim tasavvuf yolumuzdaki insanlar" diyor, "kendilerini hastalar olarak görürler. Bizler hastayız. Herkes ilahi bir hastanede tedavi gören hastadır. Biz böyle kabul ediyoruz" diyor. "Böyle kabul etmeyenler kendileri bilirler, demek ki onlar bir şeyi anlamamışlar demektir."
Onun için egonun en çok rahatsız olduğu şeyin farkına varıp aksine davranmak lazım. Yani bende değiştirilmesi gereken şeyler var, yolunda gitmeyen şeyler var, doğal olmayan şeyler var, fıtri olmayan şeyler var. Ve bunlar aslında psikolojik manada birer hastalıktırlar. Tabii hemen egoda şöyle bir şey: "Ben hasta mıyım yani?" Yani evet, kısa cevabı bu. Evet, hepimiz psikolojik olarak hastayız. Fakat bu avamın veya halkın anladığı anlamda değil yani. Çünkü farkında olmadığımız bir kısım yanlış giden benlik damarlarımız var. Tasavvufi metinler buna ne diyor? "Kalbin hastalıkları" diyor.
Yani bir kişi mesela tasavvufi bir öğretiye, tasavvufi bir okula niye girer? Hasta olduğu için. Yani buna daha yumuşak bir tabir kullanalım: Nefsini temizlemek için, nefsini arındırmak için girer. Neyden arınıyorsun? Yanlış olan şeylerden arınıyorsun. Yani diyelim ki, nasıl ki işte kanında normalin dışında bir şey var diyelim, bir madde var, ne yaparsın? Onu arındırırsın. Veya işte kanında bir iltihap vardır, onu arındırırsın. Bütün mesele bu.
Fakat ego, hele hele bazı insanlarda egolar o kadar yerleşmiş ki, "ben kendimden memnunum, kimse bana bir şey yapamaz ve kimse bana karşı çıkamaz, ben böyleyim, isteyen kabul etsin, isteyen etmesin" gibi saçma ve anlamsız bir anlayışın tuzağına düşerler. Hâlbuki kişi kendini gerçekten kendini seviyorsa, kendisi olmayan şeylerden kendini arındırmaya çalışır. İşte bütün yolların tavsiye ettiği şey bu. Yani niye nefsimizi arındırmak, nefsimizi temizlemekten bahsediyoruz? Çünkü doğal olmayan bir şeyler karışmış. O doğal olmayan şeyleri fark etmek ve onları temizlemek.
Eleştiriyi Doğru Anlamak: Sen, Fıtratın Değilsin
Burada egonun çok gizli bir cehaleti ve dolayısıyla da bir tuzağı var. O da şu: Kişi kendi kendisine bir hatasını görüp eleştirdiğinde veya dışarıdan bir kişi onu eleştirdiğinde, egoda bir rahatsızlık olur. Bu rahatsızlık bazen öfkeye, dışarıya karşı bir öfkeye dönüşür; mesela sanırım "bu benim meselem" der. Veyahut da kendini çok kötü hisseder, "ben ne kadar kötü biriymişim" der. Bu da başka bir özdeşleşmedir, bu da bir tuzaktır. Orada eleştirilen şey sen değilsin aslında. Anlatabildim mi? Bunu ayırt etmek.
Eğer kişi bunu ayırt etmezse, bir süre sonra egonun ümitsizlik, karamsarlık veyahut da kendi kendinden rahatsız olma tuzağına düşer. Hâlbuki orada eleştirisi yapılan, yanlışlığı vurgulanan şey, sen olmayan şeydir zaten. Ama sende var, o anda sende var, ama o sen değilsin. Dolayısıyla "ben çok kötüymüşüm, bende ne kadar çok arızalar varmış da, içine girdikçe garip garip benliklerimle karşı karşıya kalıyorum, ben bu kadar problemli miymişim" gibi söylemler duyarız. Bunların hepsi yanlıştır. Nerede bir negativite varsa o sen değilsin zaten. Ama sana bulaşmış, o anda veya bir süreçten beri sende bulunuyor, ama sen olmayan bir şey.
Bu aynı zamanda fark etmenin bir adımı değil midir? Fark etmenin, neyi fark etmenin bir adımı? Kendini fark etmenin. Kendini diğer benliklerden ayırmayı, kendini fark etmenin bir adımı değil midir? Bir adımıdır, ama bu daha çok temelde veya çok ilk basamak noktaları, adımlarıdır. Yani bu süreçte bir tuzak vardır. O tuzağa karşı şu prensibi taşımak lazım: Sen kendi psikolojik mekanizmanda olumsuz olarak gördüğün her ne varsa, o senin fıtratından değildir. Dolayısıyla sen o değilsin. Anlatabildim mi?
Ama ego şöyle der tabii ki insana o durumda: "O zaman sen nesin? Başka bir şey yok ki. Bir kibir var, bir bencillik var, bir kendini insanlara beğendirme var, işte insanlara kendini beğendirmek için yardım etme var, şu var, bu var. E ne var geride o zaman? Başka ne kaldı? Hani elime tuttuğum elimde kalıyor" gibi bir kaygı, endişe, ümitsizlik ve karamsarlık oluşur. Anlatabildim mi? Bu kişinin en önemli tuzak noktasıdır.
Buna karşı uyanık olunmazsa iki ihtimal ortaya çıkar: Bir tanesi, "bu da olmaz, bu da ego, o da ego, ne kaldı o zaman" diye bir tepki oluşur. Veyahut da kişi kendisini bir rezil, beş para etmez, kötü biri olarak algılar. Bu bir tuzak noktasıdır.
Fıtrat, Adem-Havva ve Kâbe'deki Putlar
Bunu aşmanın çaresi: Sen gerçek anlamda kendini tam olarak fark etmesen de, ne olduğunu fark etmesen de sen bunlar değilsin. Çünkü bakın, fıtrat temizdir, saftır, herhangi bir negativite içermez. Bunun kutsal metinlerdeki karşılığı Allah'ın bir halife yaratma süreci ve Âdem ile Havva ile sembolize edilen insanlığın, yani hepimizin, cennetsi bir tabiata, fıtrata sahip olduğumuzdur. Düşüş ne zaman başladı veya negatif şeyler ne zaman başladı? Şeytanın vesvese vermesi ve kişinin buna aldanması. Demek ki bundan önce sen neydin? İşte o, Kur'an'da Âdem ile Havva'nın cennette oluşuyla anlatılan en saf, en doğal, en dengeli halindeydin. Hâlen o hâli taşıyorsun içinde. Fakat o, bir kısım şeyler tarafından örtülmüş oldu.
Dolayısıyla nefse dair yapılan bütün eleştiriler aslında fıtri olmayan şeylere yapılan eleştiriler manasına gelir. Yani nasıl ki bir anne çocuğuna "üstün başın çamur olmuş" dediğinde, bu şu demek değil: "Sen çamursun" demiş olmuyor, değil mi? O çocuk da şunu derse yanılıyor: "Yani sen bana şimdi çamur mu diyorsun" dese bir şeyi yanlış anlamış olur. Dolayısıyla orada yapılan vurgu insanın fıtratına değildir; insanın fıtratına yabancı şeylere vurgudur.
O yüzden biz bir eleştiriyi alırken neyle alıyoruz dikkat edeceğiz. Özdeşleştiğimiz bir benlikle o eleştiriyi dinlemeyeceğiz. Öyle dinlersek egomuz ya savunmaya geçer veyahut da ümitsizlik ve karamsarlığa düşer. Sen eline ne geliyorsa, negatiflik adına, benlik adına, ego adına, onları bul. Onları görmekten ve bulmaktan korkma. "O da ego, bu da ego, ne kaldı benden geriye" — bir şeyler kaldı, sen fark etmiyorsun ama, onu göreceksin, acele etme. Anlatabildim mi? Rahmani ve ruhani kendini bulacaksın.
Hani bakın ilginç bir şeydir: Kâbe'nin içinde 360 tane put vardı, Peygamber hepsini çıkarttı. Kimse şunu sormadı: "Ne kalacak geriye?" Değil mi? Ne kalacak geriye? Bir şeyin kalmasına gerek yok. O Allah'ın evidir ve o Allah'ın evinde ilahi bir feyiz, bereket ve hakikat vardır. O yüzden ne kadar benlik görürseniz, hiç rahatsız olmadan onları arındırın. Gerçek kendimiz kendimizde bulunuyor, merak etmeyin.
Ego şöyle der: "Bunu da boşaltıyorsun, bunu da çıkarıyorsun, geriye ne kalacak?" Bizim burada kedi var. Kedi hakkında en çok sorulan soru bu: "Kedinin adı ne?" İkinci soru: "Bu kedi kimin?" Allah'ın. Bize de emanet etmiş. Yani illa kedi birinin olacak, illa bir adı olacak olacak.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş (Metinde Âdem ile Havva'nın cennetteki hâline Kur'an'a atıfla genel olarak değiniliyor, ancak doğrudan alıntılanan veya sure/ayet numarasıyla belirtilen bir ayet yok.) --- ---
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması
Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.
Sevilirsem Varım Yanılgısı
Sohbet, "insan niye başkasının ilgisine ihtiyaç duyar?" sorusundan yola çıkarak, Nasreddin Hoca'nın kuzu-koyun (ganem) meseli üzerinden insanın olgunluk derecelerinin farklı olduğunu anlatır. "Sevilirsem varım" hikayesinin, çocukluktan itibaren deneyimler üzerinden inşa edilen sahte bir benlik olduğu; oysa gerçek "ben"in doğrudan Allah'tan gelen "varlık" olduğu vurgulanır. Şeytanın Hz. Adem'idoğrudan bir teklifle değil, ona bir "hissettirme" yoluyla kandırdığı; bugün de aynı mekanizmanın "yok sayıldım", "vefasızlığa uğradım" gibi hislerde işlediği anlatılır.