Egoya Şefkat Göstermemek ve Düşüncelerle Özdeşleşmemek

Kısa Özet

Sohbette önce insanın ego temelli düşünce, duygu ve beklentilerine şefkat göstermemesi gerektiği; çünkü egoyu büyüten şeyin bizim ona verdiğimiz onay ve kimlik olduğu anlatılıyor. Ardından ikinci bölümde zihinden geçen düşüncelerin otomatik olarak geldiği, "ben düşünüyorum" diyerek onlarla özdeşleşmenin vehim ve vesveseye yol açtığı; nesnel bir temeli olmayan korku ve kaygı dolu düşünceleri onaylamadan, sadece geçmesine izin vererek baş edilebileceği örneklerle (uçak korkusu, sunum kaygısı vb.) açıklanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Egoya şefkat göstermek aslında kendimize yaptığımız bir haksızlıktır; egonun yanlış düşünce ve duygularına hoşgörüyle bakılmamalıdır.
  • Ego bizden bağımsız büyüyemez; onu büyüten, ona verdiğimiz onay, kimlik ve enerjidir — kimliğin "fişini çekmek" gerekir.
  • Zihinden geçen bir düşünceye inanıp "ben düşünüyorum" demek onunla özdeşleşmektir; oysa insan düşünceleri değildir, düşünceleri sahiplenip sahiplenmeme özgürlüğüne sahiptir.
  • Nesnel bir temeli olmayan korku ve kaygı dolu düşünceleri işlemek onları vehim ve vesveseye dönüştürür; "olabilir, olursa da kabul ediyorum" demek bu döngüyü kırar.

Açılış Alıntısı: Egoya Şefkat Göstermemek

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Önce küçük bir alıntı okuyacağız, sonra dersimize geçeceğiz.

Ego temelli zihnine karşı çok şefkatli olma. İnsanın en çok sorun yaşadığı noktaların başında ego durumlarına şefkat göstermesi yatar. Mesela şöyle der insan: "Ben de biliyorum ama ne yapayım? İnsan üzülüyor. İnsan işte tabii ki ilgi istiyor. Tabii ki saygı görmek istiyor. Tabii ki başarılı olmak istiyor. Tabii ki kendini ortaya koymak istiyor" gibi. Ego temelli birçok arzuya, ihtiyaca, beklentiye, korkuya, düşünceye, anlayışa biz müsamaha gösteririz. Aslında egoya müsamaha göstermek, kendimize zulmetmek demektir.

Bir insan egosuna, gereksiz, yanlış, hatalı ego hallerine, yani yanlış düşüncelere, duygulara, algılara şefkatle bakıyorsa, kendine karşı bir haksızlık yapıyor demektir. Mesela diyelim ki ego der ki: "İşte ben bundan dolayı çok üzüntü hissettim." Biz de deriz ki: "Ya, aslında buna üzülmemek lazım." Bunu kabul ederiz ama o egonun üzüntüsüne şefkat gösteririz. Ama deriz ki: "İşte insan tabii ki üzülüyor, yani egonun da hakkı var" diye o üzüntüye, o kırılmışlığa, o alınmışlığa müsamaha gösteririz. O müsamaha göstermek aslında kendi kendimize yaptığımız bir haksızlıktır.

O yüzden gerçek anlamda kendini bilmek noktasına varmak istiyorsak, egonun o tür düşünce ve duygularına hoşgörüyle bakmamalıyız. Bu hoşgörüyle bakmamak nefret etmek, düşmanlık etmek değil. Hoşgörüyle bakmıyorum ve onaylamıyorum.

Onun için Bediüzzaman'ın bir sözü vardır. Der ki: "Eğer kendini seviyorsan kalbine yol verme ki içine düşmanlık girsin." Yani eğer gerçekten kendini seviyorsan, kalbinde öfkenin, nefretin, düşmanlığın olmasına müsaade etme. Neden? Çünkü bakın nasıl ifade ediyor: "Eğer kendini seviyorsan buna izin verme." Demek ki aslında biz egomuzu sevdiğimizde kendimizi tanımamış oluyoruz, unutmuş oluyoruz. Dolayısıyla sanki onu sevmemiş oluyoruz. Nasıl ki ben bir hastalığa davetiye çıkarırcasına davranırsam, o zaman ben bedenimi dikkate almıyorum, ona gereken saygıyı göstermiyorum demektir.

O yüzden bir insanın yanlışa, hataya, kötüye karşı mesafeli olması, kendine yakın olması demektir. Eğer gerçekten kendimize yakın olursak o zaman yanlışa uzak olma ihtiyacı duyarız. Nasıl ki bir insan temiz bir elbise giydiğinde kirden, lekeden, çamurdan uzak durmaya çalışır. Neden? Çünkü temiz olan elbisesini sever.

Koruma Bilinci ve Takva

Onun için niçin bütün kadim bilgelikler insana o öz varlığının kıymetini işaret etmiştir? Çünkü bunu kavramadığın zaman kendini koruma bilincini de yitirirsin. Yani eğer korumaya değer bir şeyin yoksa, o zaman neyi koruyacaksın değil mi? Mesela bir insan harabe bir evi korur mu? Korumaz. Bir insan iyice bakımsız kalmış, her tarafı toz toprak olmuş bir evin etrafına koruyucu bir şey koyar mı? Bir alarm yapar mı? Yapmaz. Bir insan boş bir kasaya alarm takar mı? Takmaz, onu korumaya çalışır mı? Korumaz. İnsan değer verdiği veya değerli olarak gördüğü bir şey varsa onu korumaya çalışır.

O yüzden niçin mesela din takva konusuna çok önem verir? Nedir takva aslında? Bir şeyi koruma bilincidir. En saf anlamı budur. Bir şeyi koruma bilincidir. Ama bunu yapabilmeniz neyi gerektirir? Korunacak değerde kıymetli bir şey olduğuna inanmanız gerekir. Mesela ben içime düşmanlığı, kini, nefreti, ben merkezliliği, kibirlenmeyi, kendimi ispat etmeyi, göstermeyi zararlı göreceğim ki bunlardan kendimi koruyabileyim. Eğer bunların benim varlığıma zarar verdiğini anlamazsam, onlara karşı kendimi korumak diye bir şey söz konusu olmayacaktır.

O yüzden takva temelde neyin değerli olduğunu tespit etmekle başlar. Yani koruyacağın şey nedir? Neyi koruyacaksın? Gerçekten korumamı gerektirecek değerli bir şey var mıdır bende? Bir insan olarak ben neyi koruyabilirim? Böyle bir şey var mıdır bende?

Şimdi modern zihniyet aslında en temelde ne yapmıştır? Bunu yıkmıştır. "Koruyacağın hiçbir şey yok. Onu da yapsan olur, bunu da yapsan olur." Mesela kendini göstermek için cazip, ilgi çekici, önemsenen, dikkat çeken biri olmak için her şeyi yapabilirsin. Şimdi bunu yaptığında ne oluyor aslında? Gerçekte kendini unutuyorsun. Yani gerçekte kendini sana unutturan bir eylemde bulunuyorsun. Ama gerçekte kendini unutmuşsan, o zaman neyi unuttuğunu fark edeceksin ki. Anlatabildim mi?

Şöyle düşünün: diyelim ki ancak uyanık kalmakla o anki sağlığınızı kazanacağınızı düşünün. Veyahut da ancak uyanık kalarak biyolojik anlamda sağlıklı olabileceğinizi düşünün. Neye karşı dikkatli olursunuz? Uyuklamaya karşı değil mi? "İşte aman uyumasın." Bazen böyle bazı hastalıklar olur, denir ki "uyutmayın", değil mi? Uyumasın. Neden? Uyursa bir komplikasyon olabilir. O zaman kişi ne yapar? Uyumaya karşı dikkatli olur. Veya denir ki işte bir yara vardır, veya bir açık, bir yaralanma, zedelenme vardır, denir ki "bunu suya karşı koruyun." Neden? Çünkü suya karşı korunması lazım.

Şimdi eğer koruyacak bir şey yoksa o zaman koruma bilinci de söz konusu olmayacaktır. Değerli bir şey yoksa neyi niye koruyacaksın? Onun için insanın en temelde uyarıldığı şey: sen başıboş bir varlık değilsin, tesadüfen var olmuş bir varlık değilsin, tabiatın ürettiği bir varlık değilsin, sen ilahi özü kendinde taşıyan bir varlıksın. O zaman ne olduğunu bil ve onu korumaya çalış.

Egoya Şefkat Göstermenin Bedeli

İşte o yüzden ego temelli düşünce, duygu ve algılara karşı şefkatli olmamak lazım. Biz egomuza bilerek, bilmeyerek şefkat gösteriyoruz. Bunu bazen "işte insanız, ne yapalım" diye yaparız. "Ama işte ben de duygu taşıyorum. Ben de insanım." İnsanın tabii ki beklentileri, kaygıları vardır. Yani "ne yapayım, ben de insanım, benim de beklentilerim var" dedin mi, aslında ne yapmış oluyorsun? Egoya şefkat gösteriyorsun. O diyor ki "beklentilerim var", ben de onun başını okşuyorum. "Tabii ki" diyorum, "senin de beklentilerin var, ne yapacaksın, sen de haklısın." Ona şefkat gösteriyorum.

Şefkat, ona şefkat gösterdiğimde kendi varlığımı koruma bilincinden feragat etmiş oluyorum. Kendi varlığımı korumanın gereğini yapmamış oluyorum. Hayır, egoya hiçbir zaman şefkat göstermemek lazım. Evet, net, kesin yani. Çünkü o bulduğu küçücük bir sızıntıdan girer ve orayı büyütür.

Karşı tarafın ego temelli istekleri noktasında o kişinin hali, durumu, tutumuna bakmak lazım. Kur'an'da bir ayette diyor ki, "yetimi üzme" diyor. Neden? Bu şu demektir: karşıdaki kendi özüne dair ve özünün kaynağı olan yaratıcıya dair farkındalığa sahip değil. Böyle bir duruma aslında yetimlik diyoruz. Kişi özünün farkında değilse yetimdir. Anlatabildim mi? Yetim bu demektir aslında.

Şimdi orada ayette diyor ki yetimi üzme. Yani ne demek? Özüne dair farkındalığı tam değil, yok; mutlak olan yaratıcısının ona ondan daha yakın olduğunun farkında değil. O zaman ne yapıyor? Ego temelli beklenti ve ihtiyaçlar içine düşüyor. Neden? Çünkü yetim. İşte o yetime yaklaşımda Kur'an diyor ki yetimi üzme. Yani onun çokça kendini kötü hissedeceği — oradaki "üzme" tabiri tam Türkçedeki ifade değil aslında — yani onun bütün bütün kendisini kötü hissedeceği şekilde ona davranma. Anlatabildim mi?

Yani bu şuna benziyor aslında: bir kişi kendini odaya hapsetmiş. "Dışarısı" diye bir şey de bilmiyor aslında, odaya hapsettiğini de düşünmüyor. O odanın bütün varoluş alanının o oda olduğunu düşünüyor. Ve diyor ki "burası karanlık, bana ışık ver." Siz de aslında biliyorsunuz dışarısı aydınlık. O kendisini o odanın içine hapsetmiş ama ondan başka bir yaşam alanı da olmadığını zannediyor. Siz ne yapmanız gerekiyor? Şunu demeniz bir şey sağlamıyor: "Dışarı çık, hava aydınlık, güneş, günlük güneşlik" deseniz anlamayacak. Diyecek ki "bak, bana yardım etmek istemiyor." Anlatabildim mi?

Onun için diyor ki yetimi üzme. Yani o yetimin yetimlik derecesine bağlı olarak, ölçüyü de aşmamak şartıyla ona yardımcı ol. Veya onun ihtiyaç ve beklentilerine duyarlı ol, ya da onun anlayabileceği çerçevede ona hitap et, şeklinde.

Benim böyle bir arkadaşım vardı. Hep bana sorardı: "Beni seviyor musun?" Ben de diyorum ki "Allah seni çok seviyor." "O önemli değil, onu bırak" diyor. "Sen beni seviyor musun" diyor. Anlatabildim mi? İşte o yetimlik. Yetim olduğu için, halbuki ben ona sonsuz, beklentisiz, karşılıksız, mükemmel bir sevgi kaynağına işaret ediyorum. Ama o yetim olduğu için onu anlayamıyor. Anlatabildim mi?

(Soru: Aciz ve sınırlı varlıklardan ilgi dilenmiyor değil mi hocam?)

Evet. O yetimlik nedeniyle onun yerine bir şey koymaya çalışıyor.

Ego'ya şefkatli olma. Onun düşüncelerine meydan verme ki onlar sadece olumsuz değil, aynı zamanda yıkıcıdırlar. Yani o negatif benlik durumları öyle sadece o anlık ve o durumda kalıvermezler. Gitgide büyürler, başka şeylerle birleşirler.

Egoyu Büyüten Bizim Onayımızdır

Sen dersin ki: "Ya tabii, insan böyle iyi davrandığı bir insandan iyi bir tavır bekliyor, yani bu doğal değil mi?" Siz ne yaptınız? Şimdi, doğal, egonuzun başını okşadınız, "doğaldır" dediniz. O şimdi başladı, aldı ya o şefkati. Bu sefer: "Tabii ki beklenti içinde olacağım, tabii ki beklenti içinde olmak insan olmanın doğal bir sonucu" diyecek, sonra diyecek ki "herkes bekliyor, ben aslında az bekliyorum." Bak, oradan başlayacak, o küçücük bir hava deliğini açacak, büyütecek, büyütecek, büyütecek, en son sizi yutacak. Anlatabiliyor musun?

Ego böyle bir şeye sahip. Aslında egonun büyüyebileceği insanda bir şey yoktur. Anlatabildim mi? Ego'yu büyüten insanın onayıdır. Ego kendi başına, sizden bağımsız büyüyemez. Egonun büyüyebileceği bir toprak yoktur içimizde. Ona biz imkân tanırız, biz onu onaylarız, biz onu koruyup kollarız, biz onu küçük saksılardan büyük saksılara alırız, büyük saksıdan büyük bahçeye alırız. Ve en son bazı evler vardır ya, böyle tamamen sarmaşıkla kuşatılmıştır, artık ev gözükmez, bizi kuşatıverir. Ve aslında hani o sarmaşık da güzel bir şeydir, hani o eve tutunarak büyür yani, tutunacak bir yer olmasa büyüyemez. Dolayısıyla aslında egoyu içimizde büyüten bizim onayımızdır. Bizim onu sahiplenmemizdir, ona onay vermemizdir.

İnsan egosunun en önemli tuzaklarının başında kendini haklı bulmak ihtiyacı vardır. "Haklı değil miyim?" Bu en başta kendi kendimizden bir haklılık cevabı almaya götürür. Daha sonra da o haklılığı pekiştirmek için etrafımızdan o onayı almaya çalışırız. "Haklı değil miyim?" Evet, kendimizce hemen bir haklılık üretiriz, daha sonra o haklılığı etraftan da edinmeye çalışırız.

Dolayısıyla aslında egonun içimizde büyüyeceği herhangi bir şey yoktur. Egonun içimizde büyüyebileceği bir toprak yoktur. Onun toprağı bizim onu onaylamamızdır, bizim onu sahiplenmemizdir. O yüzden sanki böyle ego bizden bağımsız bir şekilde büyüyüveriyor, bizi böyle sarıp sarmalıyor gibi düşünmek manasızdır. Ego sadece, eğer ona dair bir ilgi, bir inanç, bir kimlik veya bir yatırım varsa büyüyebilir. Kendini ispat etmen lazım. Bak, yatırım yapıyorsunuz ona. Yatırım yaparsanız ego büyür. Ne zaman ona bir yatırım yapma ihtiyacı hissederseniz egoyu beslemiş olursunuz. Ne zaman ona ilgi gösterirseniz onu büyütmüş olursunuz.

O yüzden ego ancak bir inançla, yani ona inanmanızla büyür. Buradaki "inanç" dediğimiz şey şudur: onu onaylıyorsunuz, onun algısını onaylıyorsunuz. Yani diyorsunuz "evet sen haklısın, doğru söylüyorsun." Öyle dediğinizde o büyümeye başlıyor. O kendini ortaya koymaya, göstermeye, büyümeye, hatta sizden talepkâr olmaya başlıyor, sizden daha büyük şeyler talep etmeye başlıyor. Ve siz de onu onaylıyorsunuz. Onaylamazsanız yine o zayıflayıp gidecek. "Hayır, seni onaylamıyorum." Hani bazı sufi metinlerinde vardır, der ki nefsini ikna edemez ve kişi der ki "ey nefsim, sana tabi değilim." "Tabi değilim" dediğiniz anda o büyüyemez. O bağımsız bir zemin bulamaz, bağımsız bir varoluş alanı bulamaz.

Ona o alanı, o imkânı tanıyan bizim onu onaylamamız, ona sahip çıkmamız, ona bir kimlik vermemizdir. Yani onun kimliğini onaylıyoruz. Diyoruz ki "insan tabii ki kendini göstermek ister." Bakın ne yaptınız? Ona bir kimlik verdiniz, ona onay verdiniz. Verdiğiniz anda o ne yapacaktır? "Kendini göster" diyecektir o zaman. Çünkü siz dediniz ki ona, insan kendini göstermek ister. Ne yaptınız? Onay verdiniz. O onayla ne yaptı? Kimlik kazandı. Artık o size o kimlikle davranacaktır.

Egoya Kimlik Vermek ve Onunla Savaşmak

Ve zaten siz ona o kimliği verdiniz, değil mi? Şimdi Türkiye Cumhuriyeti birisine kimlik verdiği zaman Türkiye Cumhuriyeti onu kabul etmiş oluyor, değil mi? O toprakta yaşamaya, o vatandaşlık haklarından, hukukundan faydalanma hakkına sahip oluyor. Şimdi siz bir egoya bir kimlik verdiğinizde, "senin sevilmeye, önemsenmeye, dikkate alınmaya, saygı duyulmaya hakkın var" — kimlik verdiniz, bir kimlik edindi. Artık o, onun gerektirdiği her şeyi talep edecektir. Öyle olduğunda onunla savaşmak zorunda kalırsınız.

Kendi ürettiğiniz — var ya şimdi böyle "salal" mı diyorlar, yapay zeka, sonra acaba diyorlar insana düşman olur mu, kendi ürettiğimiz düşmanın şeyi olur muyuz, mağduru olur muyuz deniyor — aslında işte bu benlikler de böyle. Bir süre sonra onlar size tahakküm ediyor. Ama onlara enerji veren gene sizsiniz. Anlatabildim mi? Onlara enerji veren gene insanın kendisidir. Ama farkında değil. Yani ona kimlik vermiş, farkında değil, ve o kimliği besliyor. Ama bu sefer o benliğin talepleri karşısında mağduriyet hissediyor. "Rahatsızım bundan" diyor. Ama bak, sen ona o kimliği vermişsin. Onu sen önce bir tanımlamışsın ve kabul etmişsin.

Onun fişini çekmen lazım. Ona verdiğin enerji, o enerjiyle çalışıyor. Onu çekmen lazım. "Kimse bana saygı duymak zorunda değil, böyle bir saygıya da ihtiyacım yok" dediğinde o kimliğin fişini çekmiş olursun. Ama "saygı görmeliyim ve saygıyı hak ediyorum. Tamam." Sen o robotun enerjisini veriyorsun, onu kendi enerji kaynağına bağladın. Sonra o sana başlıyor üretim yapmaya. Diyor ki "bak, kim sana saygı göstermedi? Kim sana hak ettiğin saygıyı göstermedi? Bul bakalım. Halbuki sen saygı görmeyi hak eden birisin." Veya "aslında sen saygı görmeyi hak ediyorsun ama kendine nasıl saygı duyulması gerektiğini o insanlara göstermiyorsun, göstermen lazım. Ne yapman lazım? Biraz böyle ezmen lazım ki kime saygı göstereceklerini bilsinler."

Şimdi bakın nasıl bir üretime geçti değil mi, ego? Peki bunun fişi nerede? Bunun fişi sizde. Siz ona enerji veriyorsunuz. Bazen öyle yaramaz çocuklar olur ya, şımartırsın, şımartırsın, sonra tepene biner. Ego'lar böyle bir yapıya sahip.

Evet, öyle olduğunda onunla savaşmak zorunda kalırsınız, kaçınılmaz olarak. Ve tek bir silah da yetmez. Bir silaha, el bombasına, roket atara, tanka sahip olmalısınız. Çünkü bakın, ego öyle bir şeydir ki, eğer onun kimliğine, varoluşuna onay verirseniz o her yerden malzeme bulur. Anlatabildim mi? Yani onun temelini tespit edemezseniz onunla mücadele etmeniz zordur.

Mesela yardım ettiğiniz, destek olduğunuz bir insan size çok büyük bir yanlışlık yaptı. Şimdi siz onaylamışsınız ya onu. Yani "ben ona iyi davrandım, doğru davrandım, dürüst davrandım, yani ben bir iyiliği, en azından bir teşekkürü, en azından bir saygıyı hak etmiyor muyum? Hak ediyorum tabii." Dediniz mi? Dediniz. Kimlik verdiniz. Şimdi o başlayacaktır: "Bak sana saygı göstermiyor. Ama sen saygıyı hak ediyorsun. Ama göstermiyor. Peki ne yapman gerekir? Hesabını ödetmen gerekir." Nasıl hesabı ödeteceksin? Size türlü türlü senaryolar kurar. Şimdi bunun kökenini bulmazsanız siz ona bir türlü cevap yetiştiremezsiniz. Çünkü o hak ettiği saygıyı görmek istiyor; hak ettiği saygıyı görmek isteyen bir egoya hiçbir şey yapamazsınız. Hiçbir silah ona işlemez.

Çünkü hiçbir zaman hak ettiği saygıyı bulamayacaksın. Yani o egonun bahsettiği, hak ettiği saygıyı bulamayacaksın. Hiçbir silah ona yetmeyecektir. Bazen diyeceksiniz ki "ya işte Allah biliyor ya, işte Allah seni tanıyor ya." Ego diyecek ki "tamam, tanıyor da" — yani bunların bir de dünyası var. Hiçbir silahla mücadele edemeyeceksin canım. Hiçbir silah yetmeyecektir. Tek bir şey gerekmektedir: onun fişini çekmek. "Benim saygı görmek veya görmemekle ilgili bir problemim yok, insanların bana saygı göstermesi veya göstermemesi onlara ait bir meseledir, ben kendi fıtri insani varoluşumla yaşarım" dediniz mi, fişini çekmiş oldunuz. Öbür türlü ona cevap vermeniz mümkün değil. Neyle giderseniz gidin, ona mutlaka size bir şey çıkartacaktır. Ve sizi alt edecektir, üzecektir, kıracaktır, öfkelendirecektir. "Çok kötü bir dünya" dedirtecektir sizi. "Yani insanlık bozulmuş, saygı kalmamış."

Şimdi ne cevap vereceksiniz böyle bir egoya? Var mı? Verilecek bir cevap var mı? Yok. Hiçbir tank, hiçbir top, hiçbir silah ona işlemez. Ama çok basit bir çaresi vardı: fişini çekmek. "Benim saygı görmek veya saygısızlığa maruz kalarak kendimi değersiz hissetmek gibi bir problemim yok. İnsanların bana saygı gösterip göstermemesi benim ilgi alanım değil. Ben kendi insani varoluşumla yaşamaya çalışıyorum." O zaman ne oldu? Savaşacak bir benlik kalmadı. Cevap yetiştirmeniz gereken bir benlik yok artık. Mücadele etmenize gerek yok, savaşmanıza gerek yok.

Onun için denir yani: ego ile savaşmana gerek yok, çünkü ego sahte. Evet. Eğer bir şey rüyadan ibaretse, onu öldürmen nasıl mümkün olabilir? Uyanmak gerekir. Uyanmanın dışında herhangi bir çare yoktur. Hani bazen böyle kişiler rüya görür böyle: rüyada bir ejderha vardır, bir kafasını koparır, öbür kafa çıkar, bir ayağını keser, tekrar ayağa çıkar, birini öldürür, bir duvarın arkasından bir tane daha çıkar. Ama rüyadan uyandığınız anda bir şey kalmadı. Onun için ego rüyasından uyanmak lazım. Yoksa sürekli egoya cevap yetiştirmek zorunda kalırsınız.

Bazı kişilerin egosu bu konuda çok tehlikelidir. Ne anlamda tehlikelidir? Kişiye mücadele verme imkânı dahi bırakmaz. Üst üste böyle taramalı tüfek gibi saldırır. Size der ki "niye bunu yapmadın? Niye şuna sahip olmadın? Şu an hâlâ neredesin? Bak millet nerelere bulaştı?" Siz böyle dersiniz ki "ama ben de böyle yaptım." "Ne yaptın ama, bu yeterli mi?" Sizin üzerinize öyle bir gelir ki siz o darbeleri savuşturamazsınız artık. Ama neyle meşgul olursunuz? "Bu darbeleri nasıl savuşturacağım?" Ve en son yenilirsiniz. Halbuki darbeleri savuşturmanıza gerek yok. Ortada gerçek bir düşman yok.

Bazen ben böyle insanlarla karşılaşıyorum. "İşte şu yaşıma geldim, şunu yapamadım, şu olmadı, bu olmadı." Olmasın diyorum. Ne olur? "Ama olur mu" diyor. Zaten mevzu orada bitti. "Ama olur mu" diyor. Halbuki dese ki "olmasın ya, ne olacak? Ne oldu yani, olmadı da ne oluyor, yine var mısın? Varsın." Bunu dese hepsi silinecek. Ama "olur mu" diyor. Ne yapıyor? Onu besliyor, onu sahipleniyor, ona kimlik veriyor. Ve o ürettiği kimliğe sürekli cevap vermeye çalışıyor, sürekli cevap. Ego hiçbir zaman cevaplarla doymaz. Anlatabildim mi?

Hani Kur'an'da bir ayet var, bazı insanlar diyor, öyledirler ki diyor, bir köpeğe benzer. Yani yanından sakince geçsen de havlar, ona taş atsan da havlar. Ego böyle bir şey. Yani diyorsun ki "ey ego, beni rahat bırak." Durmuyor. Ama diyor, anlatabildim mi, gidiyorsun, sana yine bir şey buluyor. Çünkü onun tatmin edilemez bir şeyi vardır. Tatmin edilemez bir arzusu veya teskin edilemez bir korkusu vardır. Arzularını tatmin edemezsin, kaygı ve korkuları konusunda da onu teskin edemezsin.

Evet, eğer bir şey rüyadan ibaret ise onu öldürmen nasıl mümkün olabilir? Uyanmak dışında. Uyandığında onun zaten olmadığını göreceğim. Eğer düşmanın rüyadan ibaret ise onu nasıl öldürebilirsin? Gümüş bir mermiyle mi öldüreceksin? Hayır. Sadece uyanarak öldürebilirsin.

İkinci Bölüm: Düşüncelerle Özdeşleşmemek

Evet, ikinci bölüm biraz insanın düşüncelere karşı alması gereken pozisyonla ilgili bir şey.

Şimdi insan zihninden birçok düşünce geçer. Bunun birçoğu kontrolsüzdür, otomatik bir şekilde geçer. Birçok düşünce bizim içimizden otomatik bir şekilde geçiyor. Eğer düşüncelerinize inanır veya onları öylesine kabul ederseniz, onlarla özdeşleşirsiniz, onlara gerçek niteliği verirsiniz ve "ben düşünüyorum" dersiniz. Halbuki ilk doğru yaklaşım şudur: "içimden şöyle düşünceler geçiyor." "Ben düşünüyorum" dediğiniz anda bu, o içinizden geçen düşüncelerle özdeşleşmektir. Onun için doğru soru şudur: "zihnimden hangi düşünceler geçiyor?" Yoksa "ben düşünüyorum, ben şöyle düşünüyorum" dediğiniz anda sahiplendiniz ve özdeşleştiğiniz demektir, ve onlar artık sizin düşünceniz haline gelmiş olurlar, ondan sonra üzerinizde güç sahibi olurlar ve tesirlerini sizin üzerinizde gösterirler.

Hoş olmayan bir düşünce, sıkıcı, kuşku dolu bir düşünce, karamsar bir düşünce, kötü bir düşünce, onlarla özdeşleşmemiz vasıtasıyla "biz" haline gelirler. Mesela şu anda zihnimden karamsar düşünceler geçiyor. Geçebilir, değil mi? Mazur görülüp geldikleri gibi giderler. Şu anda zihnimden çok kaygılı düşünceler geçiyor. Hani bazı böyle insanlar var, çocukları okuldan beş dakika geç gelir, onlara iki saat gibi gelir. "Öldüm öldüm dirildim." Neyle öldüm öldüm dirildim? Zihninden geçen düşüncelere inandığın için. Zihninden geçen düşüncelere inanmak zorunda değilsin. Zihninden düşünceler geçer: "çocuğu kaçırdılar, zaten organ mafyası var, İstanbul'da güvenli değil zaten." Düşünceler geçiyor. Peki onları sen mi düşünüyorsun, yoksa o düşünceler mi geçiyor zihninden? Bu ayrımı yap. O düşünceler geçiyor, geçebilir. Nesnel bir verisi olmayan bir şey üzerinde düşünmek manasızdır. Ama zihinden düşünceler geçebilir.

Dolayısıyla eğer o düşüncelere "benim düşüncelerim" der, hemen sahiplenirsek, onlar biz haline gelirler. Dolayısıyla onların etkilerine maruz kalırız. Halbuki siz düşünceleriniz değilsiniz. Herhangi bir düşünce zihne gelebilir. Her tür ümitsiz, kötü, faydasız, aptalca, anlamsız düşünceler zihne gelebilir ve zihinden geçebilir. Onların hepsine "ben" derseniz, peki siz neredesiniz? Onlarla özdeşleşmiş, onlarla bir olmuş olursunuz. Fakat her düşünce zihne gelebilir, aynen her insanın evimize gelebileceği gibi. Kapınıza gelen her insana, zihninizin kapısını çalan her düşünceye kapınızı açmazsınız. Kapınızı açsanız da içeriye almazsınız, değil mi?

Halbuki biz zihnimizden geçen her şeyi kendimizden biliyoruz. Halbuki onlar zihinden geçiyor, yani zihnin kapısını çalıyor. Peki zihnin kapısını çalana bazen hiç cevap vermeniz gerekmez. Bazen sorarsınız: "ne için geldin?" Cevap verirsiniz ve eve almazsınız. Düşüncelerinizi bu anlamda izlemezseniz, bütün düşüncelere "benim düşüncelerim" yaklaşımıyla bakmış olursunuz.

Bir insan aslında çok tehlikeli düşüncelere sahip olabilir. Daha doğrusu çok tehlikeli düşünceler zihninden geçebilir. Onları kendi düşünceleriymiş gibi kabul ettiğinde bu gerçekten tehlikelidir. Aslında tehlikeli bir düşünce yoktur, yanlış düşünceler vardır ve zihinden geçebilir. Bir düşünce ne zaman tehlikeli olur? Sen onu onayladığında, sen onu kabul ettiğinde, sen ona "benim düşüncem" dediğinde.

Mesela aslında panik atak gibi, kaygı bozuklukları gibi birçok şey aslında buradan oluşur. Yani bir kişinin zihninden geçen bir düşünceye "benim düşüncem" demesi. Mesela "eyvah, öleceğim." Bakın bu geçen bir düşünce. Ama "ben öyle düşünüyorum" dediğimde ne yapmış oluyorum ben? Onu sahipleniyorum ve onun benim üzerimdeki etkisini kabul ediyorum. Ama zihnimden bir düşünce geçebilir ve ben o düşünceye onay vermeyebilirim. Bu benim özgürlük alanımdır.

O yüzden insanın özgürlüğü içinden geçen duygu ve düşüncelerde değildir. İçinden geçen duygu ve düşünceleri sahiplenip sahiplenmemesindedir. Bizim özgürlük alanımız odur. Yoksa şunu dememeliyiz: "niçin böyle bir düşünce geçiyor, böyle bir özgürlüğümüz yok bizim." Yani benim içimden ne tür düşünceler geçeceği konusunda bir özgürlüğe sahip değilim, her şey benim elimde değil. İçimden ne tür düşünceler geçeceği konusunda bir özgürlüğe veya bir tercihe sahip değilim, hiç kimse de sahip değildir. Ama içimden geçen düşünceyi onaylayıp onaylamama, sahiplenip sahiplenmeme, işleyip işlememe özgürlüğüne sahibim.

(Soru: Hocam bu konuda bazı tiplerin kapısı daha mı açık? Aynı olay karşısında bazıları daha az etkileniyor, bazıları hiç etkilenmiyor.)

Evet, bazıları daha eğilimli, travma oluyor mesela. Bazıları da mizaç mekanizması itibariyle onları göz ardı etmeye daha yatkın. Mesela diyelim ki böyle 6'lar, 5'ler, 1'ler onları sahiplenmeye daha yatkın; ama 7'ler, bazı 8'ler, 9'lar bunu göz ardı etmeye daha yatkındır diyebiliriz.

Bazı insanlar öyle saftır ki zihnine gelen bütün düşüncelerin kendisinin olduğuna ve kendisinin onları düşündüğüne inanır. Zihnin işleyişini bilmemekten kaynaklanan bir şeydir bu. Ve farkına bile varmadan hepsine "benim düşüncelerim" der, "ben böyle düşündüm" der. Fakat düşüncelerini gözlemesi gerektiğini anlamaya başladığında daha sonra tamamen farklı bir görüş açısına sahip olacaktır.

Bu bir otobanda arabaların arasında kalmakla kaldırıma çıkmaya benzer. Ya arabaların arasında sürekli kalırsın ve "işte o mu ezecek, bu mu ezecek, şu hızlı geliyor, beni ezer, beni gördü mü görmedi mi" böyle bir kaygı içinde olursun. Veyahut da kenara çekilirsin, geçen arabaları izlersin.

Düşüncenin Kaynağı ve Şeytan Kıssası

Onun için düşünceler bizim irademiz haricinde de zihnimizden geçebilir. Biz bunları kontrol etmek zorunda değiliz. Mesela ben çok insanda görürüm, böyle hoşlanmadığı bir düşünce geçer ve der ki "böyle bir düşüncenin geçmesini istemiyorum." "İstemiyorum" dediğin anda sen kontrol edemeyeceğin bir şeyle savaşmış oluyorsun. Şu yel değirmenleriyle savaşan Don Kişot gibi. Yani "ben İstanbul'un semasında bulut istemiyorum" demek gibi bir şey. "Ayın doğmasını istemiyorum, yıldızların gece ortaya çıkmasını istemiyorum" demek gibi bir şey. Senin kontrol edemeyeceğin, etmek zorunda da olmadığın, etmekle de mükellef olmadığın bir şeyi etmeye çalışmak gibi.

Bu sefer o düşüncenin gelmemesinin nöbetini tutuyorsun. Ama aslında bir düşüncenin nöbetini tutmak demek onu orada tutmak demektir, değil mi? Evet. Aslında farkına varmadan bir düşüncenin sana gelmemesinin nöbetini tutuyorsun. Böyle müteyakkız duruyorsun. "Her an düşman gelebilir" dediğinde aslında her an düşman orada gibidir, değil mi? Her an düşman oradaymışçasına hissedersin.

Düşünün, sabaha kadar gece nöbet bekleyen ve her an bir düşmanın geleceğini düşünen bir asker düşünün. Ne kadar zor bir şeydir değil mi? Mesela böyle bir nöbette bir kişi uzun tutulmaz, hem fazla bir saat tutulur. Çünkü sabaha kadar o nöbeti tutarsa normal bir nöbet değil o, çünkü her an, her saniye düşman gelebilir. Öyle bir nöbete ancak bir saat dayanırsın. Ama ego ne yapıyor? Sürekli o nöbeti tutmaya çalışıyor. Bu sefer o düşünceyi kendisi farkına varmadan tutmuş oluyor.

Evet, bazı düşüncelerin asla kendi düşüncelerimiz olduğunu düşünmemeliyiz. Onlar otomatik olarak gelirler. Kaynağı nedir? Çok bununla uğraşmaya da gerek yok. Mesela bazıları da bununla uğraşır: "tamam da niye böyle bir düşünce geldi, Allah'a da niye böyle bir düşünce geldi" diye bununla uğraşıyor. Bu sefer onunla uğraşırken gereksiz bir kısım düşünceler ortaya çıkar. Çünkü bunu bilmediği için bu sefer zihin ne yapıyor? Ona bir kısım temeller bulmaya çalışıyor, ilgili ilgisiz bir sürü temel bulmaya çalışıyor. Halbuki asla ve asla buna gerek yok.

Düşüncelerimiz bizim kendi düşüncelerimiz değildir her zaman. Ne zaman senin düşüncelerindir? Gerçekten bir şeyi bilinçli ve odaklanarak düşündüğün zaman o senin düşüncendir. Bu anlamda şu denebilir: içimizden geçen düşüncelerden değil, düşünmemizden sorumluyuz.

Bir fabrikaya bir pamuk giriyor, o fabrika o pamuğu işleyebilir, işlemeyebilir. İşlerse çıkacak ürünün sorumlusu kimdir? O fabrikadır, o fabrikayı işletendir. Ama pamuk gelmiş, ne olur, gelir, orada duruyor, durursa dursun. Sen onu işlediğin anda artık o senin ürünündür.

Onun için bakın, hani birkaç ders evvel şeytanla ilgili bir şeyimiz oldu. Aslında şeytanın yaptığı budur. Mesela sana önüne bir düşünce koyar. Sen onu işleyecek misin, işlemeyecek misin? İşlediğin andan itibaren senin düşüncendir. Allah niye Âdem kıssasında şeytanı suçlamadı, değil mi? Niye "Âdem haklıydı" demedi? Çünkü Âdem orada onu kabul etti, onu onayladı, onu sahiplendi, onun üzerinden hareket etti.

Dolayısıyla zihnimize gelen düşünceleri sahiplenmemeliyiz hemen. Hele hele bazı tiplerin gereksiz bir duyarlılıkla "ama bu düşünce niye geldi, mutlaka bir nedeni vardır" demesi. Nereden biliyorsun bir nedeni olduğunu? Emin misin? Aklına gelen her düşüncenin bir nedeni mi var? İyi incelersen yüzlerce boş düşüncenin zihninden her gün geçtiğini göreceksin. Hiçbirinin de bir nedeni yok, bir anlamı da yok.

O zaman dikkat edilmesi gereken şey şudur: zihinden geçen düşünceleri özdeşleşmeden gözlemleyebiliyor musun? Diyelim ki nesnel temeli olan bir düşünce geçti. Şimdi zihnimizden geçen her düşünce boş mu? Tabii ki değil. Peki burada nasıl bir ayrım yapacağız? Bir şeyin nesnel bir temeli var mı yok mu? O nesnel temel varsa, o nesnel temel ölçüsünde işleyebilirsin. Nesnel temeli yoksa onu işlemeyeceksin. İşlemek ne demek? Onu alıp bu sefer bilinçli olarak düşünce mekanizması içinde onu döndürmek demektir. Artık o zaman o senin düşüncen haline gelir.

(Soru: Hocam, vehimler, vesveseler bu şekilde mi oluşuyor?)

Yani zihnimizden bir olumsuz düşünce, kuşku dolu bir düşünce, kaygı korku dolu bir düşünce geçebilir. Sen onu sahiplenip onu işlediğin an o bir vehim ve vesveseye dönüşür; işlemediğin an öyle kalır. Mesela işte anneni uçağa bindirdin, babanı uçağa bindirdin, evlâdını uçağa bindirdin. Zihninden şöyle bir düşünce geçebilir: "uçak düşer mi acaba? Geçen hafta bir uçak düşmüştü zaten." Uçak düşer mi? Bu nedir? Zihninden geçen bir düşüncedir. Sen şimdi "ya hakikaten tabii ki düşebilir, eyvah, düşerse ben ne yapacağım" dediğin anda ne oldu? O düşünceyi aldın, işlemeye başladın. Hani kıyma makinesine elini kaptıran insan gibi. Tabii bu öyle pasif bir şey değil aslında, biz onu aktive ediyoruz; yani sen onu farkında olmadan aslında onaylıyorsun ve işliyorsun. İşlediğin zaman ne oluyor? İşte bu vehme dönüşüyor, vesveseye dönüşüyor, gereksiz kaygılı düşüncelere dönüşüyor. Birçok korkunun kaynağı haline geliyor.

(Soru: Hocam, burada düşünceyi sahiplenme konusunda kendimizi nasıl güçlendirebiliriz? Mesela kaygılara eğilimli insanlar bu tür haberleri çok izlediğinde daha çok endişelenmiş; yani o verileri de toplar. Diğer türlü belki o kaygıyı biz yokken yaşamayız, ya da sadece bindiğimizde belki geçici yaşarız. Burada genel anlamda güçlendirmek için ne yapmalı, düşüncelere onay vermemek, sahiplenmemek için?)

Yani bunun temeli aslında olguları nesnel, objektif bir biçimde değerlendirmeyi öğrenmektir. Ama bunu temelde sağlayıncaya kadar işte kişi bazı negatif verileri, olguları temas etmeyerek onlardan uzak kalmayı seçebilir. Ama eğer kişi gerçekten kendisini bu konuda nesnel ve objektif düşünmeye alıştırmışsa ve bu konuda güçlenmişse, başka hiçbir ekstra faktöre gerek yoktur. O yüzden zaten bazı insanlar böyle haber dinlemek istemez. Neden? Çünkü olumsuz haberler orada veri olarak birikiyor. Ve nesnel objektif ayrım yapmadan, işte atıyorum, bir çocuğu kaçırmışlar. "E benim de çocuğum var, onu da kaçırırlar mı" bak bu nedir? Tamamen mantıksız bir bağlantı, hiç nesnel yok. Zihin kalıpsal olarak bir şeyi bir şeye monte ediyor. İki şey arasındaki küçücük bir bağdan, bir ilişkiden yola çıkarak ne yapıyor? Direkt olarak o iki şeyi birbirine bağlamış oluyor. Bu nesnel ve objektif bir şey değil.

Elimizde olan bir şey de değil aslında elimizde olan, ama o deyim yerindeyse hani dizginleri bırakmışız. Aslında dizginleri alabiliriz. Yani elimde olmadan zihnimden geçiyor diyoruz ama şimdi bir şeyin zihninden geçmesiyle onu onaylamak arasındaki farkı anlamak lazım. Hatırlıyor musun? Yani bir şeyin zihinden geçmesi ayrı bir şey. "Olabilir ya, olursa" dediğiniz an, işte o onaylamaktır. Ama "zihnimden geçti, geçebilir" ayrı bir şey.

Nesnel Olmayan Kaygılar: Uçak Kazası Örneği

(Soru: Hocam ya olursa diye mesela olumsuz, tehlikeli bir şey geçti beynimizden, ya olursa diye aslında önlem almaya doğru da gidebiliyoruz.)

Şöyle ama şöyle. Şimdi "ya olursa" — o kadar çok "ya olursa" ihtimali vardır ki hayatta biz hepsine önlem almaya çalışırsak muhtemelen yerimizden kalkmamamız gerekir, veyahut da sürekli önlem almamız gerekir. Mesela şu an Türkiye'de, İstanbul'da deprem olabilir, değil mi? Şu an işte bir terör saldırısı olabilir. Şu an burada bir yangın çıkabilir. Şu an içinizde birinin cebinde bomba olabilir ve burayı patlatabilir. Olamaz mı? Olabilir değil mi? "Ya olursa" değil mi? Düşünün, bütün bu söylediklerim imkânsız mı? Yok, bir ihtimal var değil mi?

Şimdi bu tür bir mantık kişiyi tamamen bloke eder. Anlatabildim mi? Mesela şu an sokağa çıkarsam serserinin biri beni vurabilir. Arabaya binersem kaza yapabilir. Olabilir değil mi? İşte arabanın üzerine ağaç düşebilir. Olabilir mi? Teorik olarak yani olabilir. Evet, bakın bütün bu söylediklerim milyonda, milyarda bir veya herhangi bir ihtimal dahilinde olabilir.

Şimdi zihinden peki bu kadar şey geçerse ben ne yapacağım, değil mi? Peki ne yapacağım? Şunu yapacağım: diyeceğim ki "tabii ki olabilir." Önce bir cevap vereceğim. Şimdi bak, "olmaz olmaz" desem, o diyecek ki "ya olursa?" Hani bakın vereceğiniz cevap makul ve tutarlı olmalı. Şimdi: uçak düşebilir mi? "Yok yok, düşmez." Ya düşerse? "Yok ki düşmez, ya düşmez." "Ama bak geçen düşmüştü, uçaklar düşebiliyor." Düşebiliyor mu? Düşebiliyor. "Hadi bakalım." Sardı seni.

Halbuki önce şunu de: "tabii düşebilir." Düşebilir dersen, düşer mi? Çağırıyor musun? Bir de böyle seklet hikâyeleri var, bir de oradan bir dayak yemişiz zaten: "işte aklımdan böyle bir şey geçerse olur mu, aman aman aklımdan geçmesin" ama "aklımdan geçmesin" dediğim şey de aklımdan geçiyor o anda. Nasıl, çelişki değil mi? Böyle bir sizi sıkıştırıyor orada. Hani gideceksin, "kardeşim olabilir, uçak düşebilir." Aklıma böyle bir şeyin gelmesinin de olup olmamasıyla herhangi bir bağlantısı da yoktur.

Dolayısıyla ben şu anda nesnel bakayım: uçak külüstür mü? Pilotu sarhoş mu? Yok. Uçağa bir terörist mi bindi, gördün mü böyle bir şey? Yok. Tamam, o zaman olma ihtimali yüzde ellinin üzerinde olursa onun için önlem almak gerekebilir, ama yüzde ellinin çok çok altındaysa bunu iptal olarak görüp hareket etmek lazım. Tabii orada da mesela hani yüzde elli bir de olabilir, orada da nesnel önlem varsa alırsın, nesnel bir önlem yoksa kabullenirsin o ihtimali. Kar yağdı, hani uçak kalkmıyor, atıyorum, fırtına var denizde, işte gemi kalkmıyor gibi.

Evet, veya diyelim ki, atıyorum, uçağa bindin, ineceğin yer buz, pis buz olmuş. Dolanıyor dolanıyor. Şimdi sen başlıyorsun: "yakıtı biterse", oradan başladın. İşte pilot dedi ki "ben inmeye karar verdim." "Ya kayarsak?" Şimdi burada düşüneceğin şey ne? Mesela bu verdiğimiz örnekte benim alabileceğim bir önlem var mı nesnel olarak? Yok. Tamam kardeşim, anlatabildim mi? Yani kayarsa kayar, devrilirse devrilir, durursa da durur. Anlatabildim mi? Bak, orada da zihin ne yapıyor? Ego odaklı zihin: "bir önlem alman lazım" diyor.

Bakın en manasız cümlelerden birisi: "bir önlem alman lazım." Kardeşim, ya alacak bir önlemin yoksa? Ne demek "önlem almam lazım"? Doğru soru şudur: alabileceğin bir önlem var mı? "Önlem almam lazım" dediğinde orada ne yapmış oldun? Kilitlemiş oldun kendini, önlem almayı; "mutlaka bir önlem almam lazım." Halbuki hiçbir önlem alamayabilirsin o durumda. Senin hiçbir şeyin yoktur; uçak iniyor, pilot ve artık şartlar belirleyecek, değil mi? Senin orada alabileceğin bir önlem var mı? Yok. Kabulleneceksin.

Dolayısıyla doğru soru şudur: "bu durumda alabileceğim makul, nesnel bir önlem var mı?" Varsa al, yoksa alabileceğin bir önlem yoktur, dolayısıyla kabulleniyorum. Bu kadar.

(Soru: Burada zihnimden kaygılı bir şekilde, mesela uçak kazalarını izlemek yerine uçak kazalarının çok daha az olduğunu bilmek — mesela otobüse bindiğimizde bu kaygıyı yaşamıyoruz. Mesela ben uçak ya da gemiye bindiğimde ilk binişte çok tedirginlik yaşıyorum, veya türbülansa girdiğimde sonra zihnimi başka bir şeye yoğunlaştırıp dua ediyorum ve kendimi o şekilde teselli ediyorum. Ama mesela burada sürekli uçak kazalarını izleyince kişi orada veriler toplar mesela.)

Şimdi zihin öyle bir şeydir ki, eğer işleyişini anlamazsanız zihnin tuzağına çok düşersiniz. Şimdi böyle bir fıkra vardır: adam ameliyata girecek, doktora sormuş, demiş "benim ameliyattan sağ çıkma ihtimalim ne kadar" demiş. "Yüzde yüz" demiş. "Ama şu ana kadar ameliyata giren doksan dokuz hasta öldü" demiş. "E" demiş, "zaten bu ameliyatta yüzde bir başarı var demiş, ben son kişiyim." Bakın, zihin çok mekanik düşünebiliyor bazen. O mekanik düşünme, manasız bir veriyle işlem yapıyor.

Diyelim ki veri var. Tamam, veri var. Peki o veri bana uçağın düşeceğini söylemiyor ki? Yani diyelim ki Türkiye'de işte on bin uçuştan biri düşüyor. Bu bana ne verir ki? Bana ne anlatmış oluyor? Bir şey anlatmış oluyor mu? Benim uçağa binip binmememle ilgili hiçbir şey anlatmıyor. Peki ekstra veriler düşünmek gerekmez mi mesela? Nesnel veri nedir? O uçak, atıyorum, çok eski, veya işte geçen hafta bir tehlike atlatmıştı, işte sonra haberler çıktı, ekonomik ömrünü doldurmak üzere falan, veya yeterince bakıma alınmamış, değil mi? Bak bu bir nesnel bir veridir. Ama "geçen hafta bir uçak düştü" — "eee?" "Geçen hafta Amerika'da düştü." "Eee?" Şimdi ne bunlar? Bunlar bir şey değil. Ama zihin saçma bir şekilde onlara bağlanabilir. İşte mesele bunu ayırt etmek.

(Soru: Az önce verdiğiniz örnekte on bin uçaktan biri düşüyor diye bir düşünce geldi. Siz sadece seyredip onaylamayın diyorsunuz ya, mesela aslında detay düşünüp işte hangi şartlar altında o kazalar oldu, ne bileyim, karla mıydı ya da işte hangi havayolu şirketi.)

Tamam, işte onu diyorum, o nesnel olacak ama. Yani aynı havayolunun kaç tane uçuşu var, nesnel olması lazım. Yani bir veriyi alıp bir başka olguyla onu karşılaştırmam için arada nesnel bir bağlantı olması lazım. O nesnel bağlantı yoksa oradaki düşünce manasız bir düşüncedir.

(Soru: Yani mutlaka aslında bir filtre ve prosesten geçirip onaylamak gerekiyor değil mi, yoksa o yapılmazsa tuzak.)

Mesela şimdi düşünün, Türkiye'deki evliliklerin üçte biri, neredeyse artık yarıya yakını boşanmayla sonuçlanıyor. E şimdi evleneceğiz diyelim, "hadi bakalım yarısı boşanmayla sonuçlanıyor." Şimdi bu bir şey anlatıyor mu bize? Hayır, hiçbir şey anlatmıyor. Bir şey anlatmıyor bu yani bana, değil mi? Peki birisi evlenecek, ona da "Türkiye'de son on yılda boşanma oranı şu" dedik, istatistikleri çıkardık. Ne anlatmış? Bir şey anlatmış olamaz, bana göre hiçbir şey anlatmış olmaz. Şu bir şey anlatır: "bak, böyle böyle boşanma nedenleri var, sen de bu konuda dikkatli olursan evliliğin boşanmayla sonuçlanmaz." Bu. Ama bir istatistiksel veri bana bir şey anlatır mı? Hiçbir şey anlatmaz.

Boşanma oranı yüzde yetmiş olsun, bana gene bir şey anlatmaz. Yüzde doksan olsun, gene bir şey anlatmaz. Neden bir şey anlatmaz biliyor musunuz? Çünkü birbiriyle üst üste örtüştüreceğim şeyler değil bunlar. Orada kişi faktörü var en başta. Kişiler farklı, bağlam farklı, oradaki şartlar farklı. Şimdi ben, "ya Türkiye'de insanların yüzde yetmişi boşanıyor, ne yapacağız?" Bu bir veri mi? Veri. Peki benim kişisel hayatıma bir şey ışık tutuyor mu? Hayır, hiçbir ışık tutmuyor. Ama işte insan zihni bazen verileri ham bir şekilde tanımlayıp yine ham bir şekilde birbiriyle bağlamaya çalışıyor. İşte zihnin bir tuzağı budur.

Mesela bakın, çocuk zihni — her zaman verdiğim örnektir — emeklemeden yürümeye geçerken kaç defa düşer, ama bakın zihin hiçbir veri toplamıyor; belki sadece hangi veriyi topluyor, "nasıl düştüm, hangi durumda düşüyorum" belki o veriye bakar. Ama "bak sen kaç defa kalkmaya çalıştın, on kaç defa düştün, onda on, yüzde yüz, sonuç: her kalktığında düşeceksin" — makul değil mi, deneme o zaman? Şimdi, ne kadar makul gözüken ama yanlış olan bir şey. Neden? Bakın, çünkü her kalktığındaki durum yeni bir kalkıştır, yeni bir durumdur. Anlatabildim mi?

Şimdi kişi onu dikkate almadığında — iyi ki o çocuklar bunu dikkate almıyorlar, yoksa hiçbiri yürüyemeyecekti. Ama bizim gibi böyle zihni yetişkinleşmiş insanlar yanlış bir zihinsel kodlamayla ne yapıyoruz? Yanlış veriler üzerinden yanlış sonuçlar üretiyoruz. Bütün mesele bu.

Dolayısıyla zihinden geçen bir düşünceyi özdeşleşmeden görmek, özdeşleşmeden analiz etmek, özdeşleşmeden gerektiği ölçüde işlemek bir farkındalık, bir dikkat ve bir zekâ meselesi. Bunu adım adım geliştirmeliyiz. Tek gerçek şey budur. Diğerleri nedir? Geçici önlemlerdir. Biz deriz ki "bak sen böyle haberleri fazla okuma, işte şu an aklını başka şeye ver." Mesela çocuklar bunu zaten doğal olarak yapar; işte "şu an başka şeyler düşün, ya hava çok güzel, ne güzel hava, bahar falan" — hani uçaktan düşme korkusu duyuyor ama "ya bulutlar da ne güzelmiş falan" diyor mesela. Anlatabildim. Bu nedir? Bu bir kaçıştır. Bu ayrı bir konu. Kaçarak, geçici olarak baş edebilirsin, o olumsuz geçen düşüncelerle. Fakat bu hakiki, sahici ve kalıcı bir baş etme biçimi değildir. Ama geçici olarak kişinin bilerek bilmeyerek kullanabileceği bir yöntemdir; ama nihai çözüm değildir.

Korku, Kontrol Etme ve Kabullenme

Burada neye dikkat etmek gerekir? Şuna dikkat etmek gerekir: düşüncelerimizin bizi en çok yıprattığı nokta korku noktalarımızdır. Çünkü bakın, en çok rahatsız eden şey korktuğumuz bir şeyin üzerine temellenen düşüncedir. Dikkat edin, şeytanın Âdem'e yaptığı telkinin iki temeli vardı: bir tanesi arzu, bir tanesi korkuydu. Korku daha etkilidir olumsuz düşüncelerle özdeşleşmemiz konusunda.

Mesela uçak düşerse ne olur? Çocuğun ölür, annen ölür, baban ölür. Ölmesin, ölmesinden korkuyorum. Bir şeyden korkuyorsan o zaman onunla ilgili düşünceler daha çok gelecektir. Yani şunu en son şunu demek zorundasınız: "olabilir, olursa da kabul ediyorum." Demezseniz o düşünce ikide bir sizi alıp nakavt eder. Yani mesela bir hastalığa yakalanma korkunuz varsa, ikide bir herhangi bir ağrınız nedeniyle "eyvah kanser mi, şu mu bu mu" diye her gün hastaneye koşarsınız. Neden? Çünkü korkuyorsunuz. Korkunuz ne kadar büyükse, o konudaki vehimli düşünceler de o kadar çok olacaktır.

Yani şimdi insan niye uçaktan korkar? Çünkü ölümden korkuyor diyelim, veya diyelim ki işte sevdiklerinden ayrılmaktan korkuyor, her neyse, yani onun altında yatan şeyi bulmalıyız.

(Soru: Kontrol etme arzusu olabilir mi?)

Evet, tabii, orada şimdi dibine inersek, neyi kontrol? Uçakta havadayken mesela kontrol edemesen ne olur? Şimdi kontrol etmenin de dibine indiğin zaman ya bir arzunun gerçekleşmesi ya da bir korkudan emin olmak gelir nihayetinde. Onların hepsi bunların yanı başında şekillenen şeylerdir. Mesela kontrol edememe, değil mi? Mesela kontrol edemiyorsun. Mesela şey, böyle ne derler, o oyun oynanan şeyler var, o böyle çok hızlı giden trenler var vesaire, kontrol edemiyorsun ama birinin kontrolü altında olduğunu biliyorsun, o zaman korkmuyorsun. Ama tamamen kontrol dışındaysa, senin de kontrolün yoksa, aslında burada konu bu gibi şeylerin dibine inmeniz gerekir. Mevzu aslında orada kontrol edememe korkusu değil, kontrol edememe neticesinde oluşabilecek bir problem. Anlatabildim. Ben bir şey kontrol edemiyorum ama hiçbir şey de olmayacak, o zaman zaten dikkat ederseniz böyle şeyleri kontrol etmiyoruz değil mi?

Dolayısıyla demek ki kontrol, ya elimizde olan bir şeyin kaybı korkusu ya da ulaşmak istediğimiz bir hedefin gerçekleşmeme ihtimali. Dolayısıyla bütün hepsi aslında arzu ve korkuya temellendirilebilir. Bunların etrafında işleyen birçok mekanizma vardır. Kontrol edememe de bunlardan biridir.

Dolayısıyla şuna tekrar işaret ediyorum: korktuğunuz bir şeyin aşırı ve yoğun bir kaygısı içinde kalmaya devam ederseniz, onunla ilgili düşünceler gelmeye devam edecektir. Çünkü bu şu demektir bakın: nasıl ki bir ceylan bir aslanın kendisini avlamasından korkuyorsa ne yapar? Onu her zaman dikkate alır, değil mi? Ama bir başka şeye karşı böyle bir koruma refleksi yoktur. Mesela diyelim ki işte sığırlar veya başka canlılar; onun için tehlike değil, dolayısıyla onlara karşı bir dikkat söz konusu değil.

Dolayısıyla ego neyden korkuyorsa ona ışık tutacaktır, onu sürekli gözetecektir. O yüzden insanın korkularını azaltması lazım. Zaten özünü idrak ettiğinde, öz farkındalık olduğunda korku ve arzu ortadan kalkacaktır. Ama o zamana kadar psikolojik düzeyde korkularımızı minimuma indirmeliyiz. Onun da çaresi olursa olur, ihtimal var. Dolayısıyla "olursa da olur" demedikçe o sürekli sizi rahatsız edecektir.

Ne kadar "hayır hayır, olmaması lazım, böyle bir şeyi asla düşünemem" derseniz, onunla ilgili kaygınız, gerginliğiniz, korkunuz, evhamınız, vesveseniz artacaktır. Bu, korktuğunuz bir şeyin olmasını talep etmek veya olsun diye dua etmek değil. "Olabilir, olmasını istemem, ama olursa da olur" demedikçe o vehim ve vesvesenin tuzağına düşersiniz.

Mesela size bir akademisyen bir arkadaşım vardı. Bir sunum yapacak, hep tedirgin olurdu. Neden? "İşte biri bana bir soru sorarsa ve ben cevap veremezsem ne olacak?" Bu onun için büyük bir korku. Bir sempozyumda biri ona soru sorarsa ve eğer cevap veremezse, bu asla kabul edilemez bir şey. O yüzden ne yapıyor? Her sunumunda büyük bir korku ve kaygı yaşıyor. En son şunu kabul etti, dedi ki: "cevap veremeyebilirim, bu doğal bir şey. Derim ki o sorduğunuz sorunun cevabını bilmiyorum, ama o konuda bir değerlendirme veya araştırma yapıp size dönerim, telefonunuzu veya mailinizi bırakırsanız memnun olurum." O zaman rahatça sunum yapmaya başladı. Neden? O korkuyu kabul etti, yani korktuğu şeyin olabilirliğini kabul etti. Ki öyle bir şey de olmadı üstelik. Ama o bakın "olabilir" korkusuyla sürekli kaygı duyuyordu. Dolayısıyla kendimizle ilgili, ilgilendiğimiz insanlar, malımız mülkümüz, şu bu, ne olursa olsun; bir şeyden korku duyuyorsan o senin zihnine ikide bir şey olarak dönecektir, korku canavarı olarak dönecektir.

(Soru: Belli bir oranda kaygı iyi değil mi hocam? Ziyaret tutması için önlem almalı?)

İşte nesnel, aslında oradaki kaygı değil, nesnel koruma duygusu. Nesnel bir koruma duygusu; nesnel olarak bir tehlikeye, bir zarara karşı kendini koruma duygusu objektif olduğu müddetçe fıtridir, doğaldır. Biz ona aslında kaygı demiyoruz. Anlatabildim mi? Ona kaygı demiyoruz, kişinin doğal olarak kendini koruma içgüdüsü. Ama bu nesnel olmalı. Nesnellikten çıkarsa problem haline gelir.

Düşünceye Cezbolmak

Evet, bir düşünce zihne gelebilir ve sizi cezbetmeye çabalar. Bakın, sizi cezbetmeye çalışıyor, bu çok güzel bir ifade. Aslında şeytanın da tarzı buydu. Ne yaptı? Bir düşünce verdi ve cezbetmeye çalıştı. Bakın, sadece cezbetmeye çalıştı. Hani Âdem'i kolundan tutup çekmedi, cezbetmeye çalıştı ve Âdem de cezbedildi, işte o zaman düşmüş oldu. Kur'an'daki şeytanla ilgili kıssalarda "ben sizde olamadım, tabii cezbettim" der.

Şimdi bir kısım düşünceler de böyle. Bakın, sadece korku dolu düşünceler olarak da almayın. Birçok düşünce geçer içimizden. "Ya şöyle yapsam insanları ne biçim etkilerim" böyle bir düşünce, sizi cezbedebilir, değil mi? Dikkat edeceksiniz: gerçekten bu cezbedilmeye, cezbolunmaya layık bir düşünce midir? Bu düşünceyi ben doğal, insani, vicdani, fıtri buluyor muyum? Bulmuyorsam ona cezbolmam, bulduğum anda cezbolurum. Cezbolduğun anda da artık sen o düşüncenin artısı ile eksisiyle etkisindesin ve onun etkisine maruzsun.

Bir düşünceyi düşünebilirsiniz veya düşünmeyebilirsiniz. İçinizden geçen, zihninizden geçen bir düşünceyi düşünebilirsiniz, düşünmeyebilirsiniz. Diyebilirsiniz ki "bu boş bir düşünce veya gereksiz bir düşünce." Mesela "uçak düşer mi?" Bu gereksiz bir düşünce. Bir de öyle bir düşüncenin içine girerseniz o da ayrı bir bela. Şimdi düşer mi düşmez mi, ya falcıya gideceksiniz ya papatya yaprağı çekeceksiniz, ya da kafanızda kırk tane hikâye dönecek uçak ininceye kadar, değil mi? "İşte düştü mü düşmedi mi, ya düşerse falan filan" işte uçak ininceye kadar yüreğim ağzıma geldi dersiniz. Bu nedir? Gereksiz bir düşünce.

Onun için zihninizden geçen bir düşünceyi düşünebilirsiniz, düşünmeyebilirsiniz. Bu sizin elinizde. Ego der ki "ama elimde değil." Hayır, elinde var. "Elinde değil" dediğin anda zaten elinde değil, bitti zaten, boşa konuştuk olur ve sen elinde olan bir şeyin elinde olmadığını zannettiren bir benliğe mahkûm oldun. Halbuki elinde. Anlatabildim mi? Elinde, demen gerekir. "Elinde değil" dediği anda zaten kişi orada teslim bayrağını çekmiştir.

Onun için evet elinde, fakat çok hızlı özdeşleşiyorsun, yani bir anda kendini özdeşleşirken buluyorsun. Tamam, bunu da anladık, bir sıkıntı yok. Şimdi özdeşleşmemenin konusunda gayret et. Kendine şunu sor, ilk önce şunu söyle: "böyle bir düşünce zihnimden geçiyor." Önce böyle de. "Böyle şeyler düşünüyorum" deme. "Böyle şeyler düşünüyorum" dediğin anda zaten özdeşleştim. Ama "böyle düşünceler zihnimden geçiyor." Peki sen onaylıyor musun? Onaylamıyorum. O zaman geçti, artık o senin düşüncen değildir.

Kapanış: Hazreti İsa'nın Sözü

Evet, bir düşünce ile düşünme aynı şey değildir. Bir düşünce geçebilir; düşünmek ayrı bir şeydir. Düşünmek, bir şeyin üzerinde bir dikkat, bir odaklanma ile yapılan silsileli bir muhakeme tarzıdır. Yani sen basamak basamak bir şeyi düşünmeye başladın, ona düşünmek denir. Ama düşünce gelir ve geçebilir; bir düşünceyi düşünebilirsin, bir düşünceyi düşünmenin nesnesi haline getirebilirsin, getirmeyebilirsin.

Evet, Hazreti İsa'ya atfedilen bir söz vardır. Ona derler ki "sen işte böyle yediğin içtiğin şeye çok dikkat etmiyorsun." Hazreti İsa da der ki: "içinize giren değil, içinizden çıkan sizi kirletir." Bunu da buraya uygulayabilirsiniz. Yani düşünceler sizin zihninize girebilir, bu sizi kirletmez. Ama onu kullanıp düşünürseniz, o düşünmenin neticesinde çıkan şey sizi kirletebilir. O sizin alanınızdır ve siz onu sahiplendiğiniz andan itibaren, eğer o yanlı bir düşünce ise, o sizi kirletebilir. Onun için zihninize gelen düşünce ve duygular değil, sizden çıkan düşünme, sizden çıkan duygu önemlidir.

(Soru: Hazreti İsa'ya eğer gerçekten eleştiri yapılmışsa, eleştiriye doğru bir cevap değil bu hocam. Yani yediğimiz içtiğimiz şeyler onların söylediği anlamda...)

Orada dikkati çekmeye çalıştığı şey, evet, biraz böyle çok zahirci anlayışa yaptığı bir vurgu. Onun tabii birçok açılımı var, biz sadece bu bağlamda ifade ettik. Hani bazıları vardır, böyle sadece maddi olarak yediğine içtiğine dikkat eder, ama psikolojik olarak da yediğimize içtiğimize dikkat etmeliyiz. En az onun kadar, hatta bana sorarsanız ondan daha fazla. Çünkü yani yediğin içtiğin bedensel bir şeyde bir etkisi var ama psikolojik anlamda yediğin içtiğin, onun çok daha yüksek bir etkisi var. Orada Hz. İsa'nın vurguladığı şey biraz da buna işaret ediyor.

Evet, teşekkür ederim. Teşekkürler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Yetimi üzmeme ile ilgili ayet (sure adı metinde belirtilmemiş, doğrudan alıntı yok — sadece anlatıcı tarafından konu edilmiş); bazı insanların bir köpeğe benzetildiği ayet (sure adı metinde belirtilmemiş, doğrudan alıntı yok — sadece anlatıcı tarafından konu edilmiş) --- ---

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş

Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.