Emanet Bilinci

Kısa Özet

Sohbette, insana verilen akıl, sevgi, beden, zaman, çocuk gibi her şeyin aslında birer emanet olduğu; bunların mülk zannedilip “yüklenilmesinin” insanı zulüm ve cehalete düşürdüğü anlatılıyor. Konuşmacı, emanet bilinciyle yaşamanın insanı özgür ve huzurlu kıldığını; buna karşılık kurgusal bir “ben” inşa ederek geçmiş hatalar ve gelecek kaygılarıyla kendine yük bindirmenin yanlış olduğunu sevgi, çocuk, beden ve koyun-çoban benzetmesi gibi örneklerle açıklıyor. Sohbet, gerçek kulluk bilincinin elindeki her şeyi emanet sahibinin rızası istikametinde kullanıp gerisini O’na bırakmak olduğu vurgusuyla sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Bir İslam bilgesinin sözü olarak aktarılan: “Varlık yükü ağırdır, sen bu yükü taşıyamazsın.” - “Mahkeme kadıya mülk değildir” özdeyişi, emanet bilincine örnek olarak veriliyor. - Yine bir İslam bilgesinin sözü olarak aktarılan: “Ey insan, sen Allah’ın mülküsün, kendine ait değilsin.” - Hadis meali olarak aktarılan: “Hiçbir insan ‘ben kötüyüm’ demesin.” - Aktarılan bir sufi kıssası: “Ne yapıyorsun?” sorusuna verilen “Emaneti gezdiriyorum” cevabı.

Emanet Ayeti ve “Yüklenme” Kavramı

Bugün bir Kur’an ayetinden yola çıkarak kendi hayatımızdaki yansımalarına bakmaya çalışacağız. Bazen bu ayete emanet ayeti de denir. Bu anlamda belki çoğumuzun kısmen duyduğumuz bir anlamı var. Özetle biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik. Onu yüklenmekten çekindiler ve korktular. İnsan yüklendi; o çok zalim ve cahildir manasında.

Burada bir incelik olduğunu düşünüyorum. Yani bir emanet kavramı var, bir de yüklenme kavramı var. Allah bir emaneti teklif ediyor; yerlere, göklere, dağlara. Aslında bu şu demek: bütün varoluş alemine bir emaneti teklif ediyor. Fakat bir kısmı o emanetin yaşanması sürecinde, yani o emaneti kabul durumunda oluşabilecek yüklenme halinden kaçınıyorlar. Yani ne demek yüklenme? Bir şeyin emanet olduğu bilincini unutup onu kendine ait zannedip o yükü taşıma haline düşmekten kaçınıyorlar. Böyle de anlaşılabilir aslında. Yani emanetin emanet olduğu bilincini unutup onu kendilerininmiş gibi algılamaktan kaçındılar. Çünkü o aslında büyük bir yüktür. Biraz sonra belki bunu açacağız.

Fakat insan o emaneti kabul etti. Fakat o, işte dağların, yerin ve göklerin çekindiği şeye de düştü. Yani emanet bilincinden mülkiyet bilincine düşüverdi. Mülkiyet bilinci ise büyük bir yük ve büyük bir yüklenmedir. Dolayısıyla neden böyle oldu? Çünkü orada bir zulüm veya cehalet, daha doğrusu ikisi de söz konusu.

Bir İslam bilgesinin sözü vardır. Der ki: “Varlık yükü ağırdır, sen bu yükü taşıyamazsın.” Zaten taşımamız da istenmiyor aslında. Yani taşıyalım diye verilmemiş böyle bir şey. Varlık kime ait? Yaradan’a ait. O bizde ne olarak duruyor? Emanet olarak duruyor. Fakat biz ne yapıyoruz? Onu kendimizin zannedip sonra da diyoruz ki: “Ben ne yapacağım? Mesela ben bu hayatla ne yapacağım?” Hayat kimin hayatı? Onun verdiği bir hayat. O sana emanet edilmiş bir hayat. Ama sen ne yaptın? Dedin ki “benim hayatım”. Ne yaptın? Yüklendin bunu. Yüklenince ne oldu? Yükün zahmetini çekmeye başladın. Dolayısıyla varlık, hayat, ilim, sevgi, merhamet, şefkat, bütün bunlar aslında bize birer emanettir.

Emanet Bilinci mi, Mülk Bilinci mi?

Mesela biz bazen yaşarız değil mi? İlişkilerimizde işte anne-baba-çocuk ilişkisi olsun, arkadaşlık ilişkisi olsun, eş ilişkisi olsun; böyle bir problem olur. Taraflardan biri veya ikisi de şöyle der: “Şimdi ben boşuna mı sevdim? Boşuna mı bu kadar emek harcadım? Boşuna mı bu kadar fedakarlık yaptım?” Ne bu şimdi? Sevgi emanet miydi, yoksa senin mülkün müydü? Bak, Allah sana o sevgiyi verdi, o şefkati verdi, o merhameti verdi, o fedakarlık hissini verdi. Bunlar sana emanet olarak verildi. Ama sen ne yaptın? Onları kendine mal ettin.

Sonra da ne oldu? O sevgiyi kendine mal etti, o fedakarlığı kendine mal etti; bu sefer onun cezasını çekmeye başladı. Diyorsun ki: “Ben boşuna mı sevdim? Kimseyi sevmeyeceksin, kimse hak etmiyor, kimseye fedakarlık yapmayacaksın.” Ne bu şimdi? Çünkü sen onu artık bir emanet olarak algılamıyorsun. Halbuki o sana emanetti. En fazla şunu söyleyebilirsin: “Rabbimin bana verdiği sevgi, merhamet, fedakarlık, akıl gibi emanetleri acaba ben, bana emanet edenin rızası istikametinde mi kullanıyorum, yoksa rızasının olmadığı bir istikamette mi kullanıyorum?” Rızası istikametinde kullanıyorsam çok şükür, şükrederim. Rızası istikametinde kullanmıyorsam tövbe istiğfar ederim, rızası istikametinde kullanmaya başlarım. Ama emaneti nasıl kendime ait görebilirim ki? İşte yerlerin, göklerin ve dağların çekindiği şey bu ihtimaldir.

Bizim kültürümüzde güzel bir söz vardır: “Mahkeme kadıya mülk değildir.” Mahkeme kadıya nedir? Emanettir. Ama bazı kadılar, yani bazı hakimler, günümüzde hüküm vermeyi kendi mülkleri zannederler; kendilerine ait bir hükümranlık alanı zannederler. Halbuki orada sen, Hakim ve Mutlak olanın rızası istikametinde hüküm vermek noktasında bir emanetçisin.

Dolayısıyla bu ayette aslında neyi hatırlamalıyız? Bizde olan şeylere emanet nazarıyla mı bakıyoruz, mülk nazarıyla mı bakıyoruz? Mesela zaman; benim zamanım mı, yoksa Allah’ın bana emanet ettiği bir zaman mı? “Benim zamanım çok kıymetli” mi diyorum, yoksa “Allah’ın bana verdiği zamanı rızası istikametinde kullanmalıyım” mı diyorum? Yoksa “benim zamanım” dolayısıyla sanki o zaman benimmiş gibi mi hareket ediyorum? Nasıl bakıyorum?

Dolayısıyla kutsal metinlerin insana hatırlattığı şey emanet şuurudur. Emanet şuuru zahiren egonun hoşuna gitmez; sanki her şey bana emanet demek, benliğin hoşuna gitmez. “Peki benim olan hiçbir şey yok mu?” der, illa kendiyle olan bir şey arar. Küçük de olsa, hani iki metrekare de olsa, bir yeri “benim” ister. Dikili bir ağacı olsun ister, “bu da benim ağacım” der. Ve sürekli o emanetten bir ufak parça almak ister; cehaleti nedeniyle.

Halbuki emanet bilinci seni gerçekten hem özgür kılar hem huzurlu kılar. Mülk bilinci zahiren bir kazanımdır. “Bu benim, şu benim” dersin; bir mülk algısı vardır. Bu zahiren egoya geçici bir tatmin verir, ama hakikatte büyük bir yüktür. O yüzden yine bir İslam bilgesi der ki: “Ey insan, sen Allah’ın mülküsün. Kendine ait değilsin.”

Modern Anlayış: “Sen Sana Aitsin” Yanılgısı

Modern felsefe, modern anlayış bize neyi aşılıyor? “Sen sana aitsin.” Bedenin sana ait, her şey insana ait; sen sana aitsin, sana kimse karışamaz, Allah bile karışamaz; onun da bir haddi, bir sınırı vardır diye bizi böyle bir noktaya getiriyor. “Allah niye karışıyor bana” dercesine bize bir kibir vermeye çalışıyor. Yani ne diyor aslında? Sen sana aitsin; sınırsız bir özgürlük gibi. Sen kendi sahibinsin, kendinin sahibisin, sana ait bu her şey, sende olan her şey sana ait; dolayısıyla dilediğin gibi kullanabilirsin.

Bunun karşısında kadim öğreti, hakikat bize ne diyor? Sen bile sana ait değilsin; sen Allah’a aitsin. Sen kendine emanetsin; her şey de sana emanettir. Hiçbir şeye mülk nazarıyla bakma. Bu sadece dünyadaki dışsal şeyler değil. Çünkü aslında en büyük tuzak, insanın “kendim” dediği şeyle ilgilidir. Çok defa demiyor muyuz böyle: “varlık sancısı.” Ya niye varlık sancısı çeker ki insan? Çünkü varlığına emanet nazarıyla değil, mülk nazarıyla bakıyorsun. “Benim varlığım ne olacak” diyorsun, “ben ne olacağım” diyorsun. O yüzden o bilge diyor ki: “Varlık yükü ağırdır, sen o yükü taşıyamazsın, kimse de taşıyamaz.” O yük zaten sana yüklenmemiş; sana öyle bir yük yüklenmemiş.

Zahiren bile bakın, bedenimiz bize mülk verilseydi biz onun ne kadarını idare edebilirdik ki? Kalbini mi yönetecektin, böbrekleri mi yönetecektin? Hangi hücreyi yönetecektin? Bak, hepsi emaneten verilmiş; hepsi bir emanet. Sadece küçük bir kısımda sana iradi olarak bazı şeylerin idaresi veriliyor, o da emaneten verilmiş bir şey. Sen kendini mülk sahibi zannetme. Çünkü zahiren mülk sahibi olduğunu zannedip aldatıcı bir tatmin yaşayacakken, aynı zamanda büyük bir yük de yükleneceksin. İnsan bu yükü aslında taşıyamaz; zaten taşımak istediği için bu kadar sıkıntı çekiyor.

Varlık Yükü: Bebeklikten Yüklenmeye

Mesela bakın, çocuğa, bebeğe; hiç varlık yükü var mı bebekte? Hasta oluyor, bir şey oluyor, öyle de bilir. Hiç varlık yükü yok. Sonra bir yaşa geliyorsun, yükleniyorsun; emaneti yükleniyorsun. Diyorsun ki: “Ne olacağım? Ben ne olacağım? Yalnız mı kalacağım? Öyle mi olacağım, böyle mi olacağım? Kendimi gösterebilecek miyim? Bu dünyada bir iz bırakabilecek miyim? Sonum ne olacak?” Neden? Çünkü emaneti yüklendin.

Emaneti yüklenmeyeceğiz; emaneti emanet olarak kabul edeceğiz. Emaneti yüklendin mi, zalim ve cahilliğinden dolayı yükleniyorsun. Aynı zamanda o yüklenme kendi kendine bir zulüm ve cehalete dönüşüyor. Onun için insan emanet şuuruna sahip olduğunda bütün yüklerinden kurtulur. Mesela “benim çocuğum” dediğinde, bir emaneti mülk edinmiyorsun; emaneti mülk edinirsen sonra onun yükünü çekmeye başlarsın. Halbuki o bir emanettir. Yine sana emanet edilen sevgi, şefkat, merhamet, sahiplenme, terbiye etme imkanlarıyla o emanete, emanet sahibinin rızası istikametinde muamele edersin. Bu kadar. O zaman hiçbir yükün altında kalmazsın.

Biz bakın ne yapıyoruz? Yaşayan her insan bir yükün altında değil mi? Yüklendik; hepimiz böyle bir yükün altındayız. Derin derin bir şeyleri düşünüyoruz, çünkü yüklenmişiz. Yüklendiğimiz için de kendimize zulmediyoruz. Onun için eski sufi metinlerinde vardır: Bir sufiye sorarlar, “ne yapıyorsun?” Der ki: “Emaneti gezdiriyorum.” Ne güzel değil mi? Emaneti gezdiriyoruz, emaneti yüklenmiyoruz. “Ne zaman öleceğim, ne olacak” diye niye yükleniyor şimdi? Seni bu dünyaya gönderen, dilediği zamanda bu dünyadan alacak. Sen niye kafanı buna takıyorsun, niye bununla meşgul ediyorsun?

Fakat emaneti emanet bilinciyle yerinde korumak, ona öyle bakmak, o idraki korumak kolay bir şey değil. İşte göklerin, yerin ve dağların çekindiği şey buydu. Bize emanet teklif ediliyor ama biz bu emaneti ya yüklenirsek, yani emanetin emanet olduğu şuurunu kaybedip mülk zannedersek, o çok tehlikeli bir şey olur. O yüzden çekindiler.

İnsan emaneti aldı. Çocuk, emaneti alıyor; varlık yükü var mı bebekte? Yok. Ama bir yaşa geliyoruz, yükleniveriyoruz. Yüklendiğimiz andan itibaren o bizim için bir probleme dönüşüyor. Tekrar o fıtri hale dönmemiz lazım: Ben benim sahibim değilim, ben bana ait değilim; ben malikül mülk olan Allah’ın mülküyüm, ona aidim. Bende olan her şey, “ben” bilinci dahil, emanettir. Ve ben bu bilinçle yaşamayı tercih ediyorum; böyle bir emaneti kendiminmiş gibi yüklenmiyorum. O zaman kendi kendimize yüklediğimiz varlık yükünden azad olacağız.

Aslında insan kendi kendini tutsak ediyor. Zahiren “ben bana aidim” demekle sanki bir özgürlük kazanıyor, bir şeye sahip olmanın özgürlüğünü kazandığını zannederken, aslında sahip olduğunu zannettiği şeyi idare edemez. Mesela düşünün: “Bu hayat benim” diyorum. Bu hayatı ben zaten var etmedim. Peki bu hayatı koruyabilir miyim? Koruyamam; mutlak olarak koruyamam. Canlılığım, güzelliğim, yakışıklılığım, aklım, hiçbiri bana ait değil; bana emaneten verilmiş. Ama “o bana ait” dediğimde bu sefer neyin yükünü taşımaya başlıyorum? Onu korumanın yükünü, onu devam ettirmenin yükünü. İşte insan gençliğini koruyamıyor; sana kim korumanı söyledi ki zaten. İnsan ölüyor; zaten sana kim ölme dedi ki? Nereden çıkardın ki bunları? Yüklendin, sen farkında değilsin. “Benim bedenim” dedin, “benim hayatım” dedin, “benim varoluşum” dedin.

Sonra da bakın ne diyoruz: “Acaba biz Allah’a kavuşacak mıyız” diye bir kaygı duyuyoruz. Allah bize ne diyor? Biz neyin hikayesini yaşıyoruz? Allah diyor ki: “Senin varlığın benden; zaten bunu ben sana emanet ettim.” Dolayısıyla bağlantısı kimle? Allah’la. Sen o zaman niye bu kadar “acaba Allah’a vasıl olabilecek miyiz, ona ulaşabilecek miyiz” diye dert ediyorsun? Araya niye sahte bir benliği koyuyorsun? Sanki varlık senin de “Allah’a ulaşabilecek miyiz” falan diyorsun. Çekil o aradan; zaten ona ait. Neyin gerilimini, neyin kaygısını duyuyorsun?

Onun için bu ayet çok anlamlı, çok önemli bir ayettir. İnsanın kendine zulmetmemesi lazım; o fıtri bilinci unutmamamız lazım. Oradaki ayette zulüm kavramı, bir şeyin karanlıkta kalması veya bir şeyin karanlık hali anlamına da gelir. Zulmet, nurun zıttıdır. Yani emanet bilincinin ışığından biz mülk algısının ve zannının zulmetine düşüyoruz.

Emanet Bilinci Gerçek Kulluk Bilincidir

Emanet bilincinin irfanından mülk zannının cehaletine düşüyoruz. O yüzden Allah’ın burada hatırlatarak çıkarmak istediği nokta nedir? Mülk zannının, yani bir şeye sahip olduğun zannının, sadece dıştaki bir şey olmadığı; kendinde dahil olduğu. Mesela “benim hayatım” dediğimde, hayatın sahibi olan Allah’ın bana emanet ettiği hayata mülk nazarıyla bakıyorum. “Benim hayatım ne olacak, ben ne olacağım” diyorum. Halbuki cenazelerin arkasından Kur’ani anlamda kullandığımız bir söz vardır: “Ondan geldik, ona dönüyoruz.” Sizin tabirinizle zaten ona aitiz. Yani biz kendi irademizle gelmedik; dönüşte de kendi irademizin dışında yine ona dönüyoruz.

Evet, zaten hani egoda şöyle bir şey var: “Ama ben irade edeceğim.” Bak, iradeyi bile kendimize mal ediyoruz: “Benim iradem.” Niye Allah beni zorlar diye düşünüyorsun? Oysa sana irade etmeyi emanet etmiş; irade edebilme kabiliyetini vermiş sana, emanet etmiş. Yoksa “benim iradem, Allah niye bana sormadı” diye bir şey yoktu zaten. Sana varlık hali veren, irade etme becerisi veren de O; irade de onun emaneti. O emaneti kullanma imkanını da verdi. Bakalım onun rızası, hakikatin istikameti mi, yoksa gafletin istikameti mi kullanılacak?

İrade de Bir Emanettir

O yüzden bu kadar büyük bir yük yüklenip aslında bunun altında kalmak, insanın kendi kendine yaptığı bir zulümdür. Onun için bir şey yüklenmeyin; hiçbir şey sizin mülkünüz değil, mülkünüz zannederseniz yükünü çekmek zorunda kalırsınız. Dikkat edin: bir çocuk mesela bir şeyi yapamadı, kalktı yürüyemedi; demiyor ki “niye yürüyemedim, yürümeliydim.” O anki kendisine verilen imkanı kullanıyor; orada bir benlik yok. Bakın orada biz ne yapıyoruz? Hayali bir ben, hayali bir kimlik, hayali bir kendilik üretip bazen onun yükünü çekiyoruz. Buna kurgusal benlik, fantastik benlik diyebiliriz. “Ben şöyle olmalıyım” diyoruz.

Mevsimlik bir bitkinin, “ben mevsimlik değil asırlık olmalıyım” demesi gibi bir şey düşünün. Kendisine verilen imkan o; o mevsimlik bir bitki. Bunlar rahatsız oluyor mu? Hayır, onu yaşıyor; “ben niye mevsimlik bir bitkiyim, öbürü asırlık” demiyor. Ama insan zihni kıyaslama yapıyor: “O niye öyle de ben böyleyim?” Bütün bunlar aslında yükün sonucunda oluşan, bu yükleri taşımaktan kaynaklanan şeylerdir. O yüklenen benlik algısını fark etmeliyiz. Çünkü yüklendiğinizde zihniniz hem geçmişe hem de geleceğe aşırı bir biçimde gider.

Mesela geçmişe bakarsınız, hoşunuza gitmeyen bir şeyler olmuşsa “keşke bunlar olmasaydı” dersiniz. Niye yükleniyorsun? Öyle olmuş; öyle bir ailede, öyle bir ortamda, öyle şartlarla Allah murad etmiş. Ama bir benlik ortaya çıkıp “ama ben de başka türlü isterdim” der. Yani biri sana bir emanet etse, sen “bana şunu emanet ediyorsun ama başka bir şey emanet etsen olmaz mıydı” der misiniz? Yok; emaneti kabul edersiniz, neyse o.

Veya gelecekle ilgili türlü türlü hikayeler üretiyoruz: “Ne olacağım, ne olacağım, ne yapacağım?” Ne olursa o olacak. Sen şu anda sana emanet edilmiş olan aklı, bilinci, şuuru, anlayışı, idraki, merhameti, farkındalığı emanet sahibinin rızası istikametinde kullan; bu kadar, nokta. Diğerleri kulluk bilincinin biraz gölgelenmiş halidir. Yani bu ayet aslında bize gerçek anlamda kulluk, ibadet, Allah-insan ilişkisi; bütün bunları açıklayan bir ayettir. İnsanın kendi varoluşuyla ilgili tedirginlik duymasına, kaygılanmasına gerek yok. Tek dikkat etmemiz gereken şey, bize verilmiş olan emanetin farkında mıyız?

Çünkü bazen o tuzağa insan düşebiliyor: sana bir şey emanet edilmiş ama sen onun farkında değilsin. Sana bir akıl, merhamet, kabiliyet, yetkinlik, imkan emanet edilmiş ama sen onu olduğundan daha az zannediyorsun veya hiç yok zannediyorsun. Bu da emanete karşı başka bir yerden bir haksızlık olmuş oluyor.

Hata ve Günah Karşısında “Ben Kötüyüm” Dememek

Somutlaştırabiliriz: mesela bir zorlukla karşılaştım ama “ben bu zorlukla baş edemem” diyorsun; bir çocuğun vefat ediyor, ya da ebeveyninden biri vefat ediyor, ya da sana emanet edilmiş olan bir maddi imkanı Allah alıyor. Sen ne dersin? “Bu beni çok yıktı, ben bununla baş edemem” dersin. Veya insanlar seni umursamıyor, yok sayıyor; herkes sana yetersiz, aptal muamelesi yapıyor, ya da varoluşuna karşı duyarsız davranılıyor. Sen bu gibi durumlarda “ben bununla baş edemem” diyorsun. Halbuki Allah sana bununla baş edebilecek aklı, idraki, kavrayışı vermiş; ama sen onu göremiyorsun, göremediğin için de baş edemeyeceğine inanıyorsun.

Veya geçmişte bir hata yapmışsın; nefsine bir mağlubiyet halinde bir hata yapmışsın. Şimdi orada “ben hatalıyım”, “ben suçluyum” dediğinde ne yaptın? Yüklendin ve bütün varlığını onun altında bıraktın; sana verilen imkanı onun altında bıraktın. Bu da bir tuzaktır.

Adem yüklenmedi. Şeytan aslında orada o hatayla kendini özdeşleştirdi; özdeş olduğu için de ayrışamıyor, sanki geçmişi değiştirmesi lazım, filmi geriye sarması lazım der gibi, kendini o istikametle özdeşleştirip nereye giderse gitsin orada isyanı devam etti. Halbuki Adem, “ben nefsime zulmettim” dedi; “ben suçluyum” demedi. Benden gözüken bir hata zuhur etti ama “ben kötüyüm, suçluyum” demedi; nefsine zulmettiğini söyledi.

O yüzden peygamberin bir sözü -yanlış hatırlamıyorsam- şu mealdedir: “Hiçbir insan ‘ben kötüyüm’ demesin.” Çünkü “ben kötüyüm” dediğinde, Allah’ın en güzel kıvamda yarattığı bütün varlığını kötülükle sıfatlandırıyorsun; hepsini kötülükle sıfatlandırıyorsun. Bu şuna benziyor: bir kişinin bedeninde bir hastalık var, maalesef aynı şeyi kullanıyoruz: “ben hastayım.” Bedenin bir yönünde bir hastalık var; önce sen hasta değilsin, beden hasta. Aynı zamanda bedenin tümü değil bir bölümü hasta. Ama “ben kötüyüm”, “ben suçluyum” dediğinde bütün varlığını geçici bir durumun altında hapsediyorsun. Bu yanlış bir şeydir; bu da insanın kendine bir başka türlü hürmetsizliğidir, emanete karşı bir zulümdür. Allah seni kötülükten mi ibaret yaratmış ki “ben kötüyüm” diyorsun?

Bazen olur ya, günümüzde bazı genç kızlar görürüz; burnu hoşuna gitmeyen bir şekildedir diye, aynaya baktığında bir tek burnunu görür, “ben çirkinim” der; küçük bir sivilce çıkar, “ben çirkinim” der. Bu ne kadar garip bir şey değil mi? İnsan dışarıdan baktığında oradaki gafleti fark ediyoruz. Burnu senin hoşuna giden şekilde olmadığı için veya küçücük bir sivilce çıktığı için “ben çirkinim” diyorsun. Bu nasıl bir şey? Sen, Allah’ın birçok güzellikle, birçok nitelikle, estetik ve uygunluk noktasında yarattığı bir bedene bütünüyle çirkinlik atfediyorsun.

Tıpkı bunun gibi insan, hatasına da aşırı bir biçimde gömülüp “ben kötüyüm” demeyi; bütün varlığını o hatanın, kusurun, günahın içine gömüp kendini boğmamalı. Bazen insan bunu yapabiliyor; bu da kendimize yaptığımız bir zulümdür. Allah geçmişte yaptığın bir hatadan dolayı seni affetmiş olmasına rağmen, sen sahte bir benlik nedeniyle kendini affetmiyorsun. Çünkü diyorsun ki: “Ben hata yapmamalıyım, ben nasıl böyle bir şey yaptım.” Bunu söyleyerek aslında kurgusal bir benlik üretiyorsun; “ben hata yapacak biri değilim” diyerek kurgusal bir benlik üretiyorsun ve o hayali benlikle kendi kendini dövüyorsun. Kurguladığın bir benlik algısıyla kendine karşı yargıçlık yapıyorsun, ceza kesiyorsun.

Mesela diyorsun ki: “Ben Allah’ın merhametini hak etmiyorum, Allah’ın yardımını hak etmiyorum.” Nereden çıkardın bunu? Her şeyi kendi kafana göre kuruyorsun; ya bir Allah’a bırak, emaneti bir bırak Allah’a. Nereden çıkarıyorsun “ben hak etmiyorum”u? Allah’ın öyle bir ifadesi mi var, yok. O zaman bunu kendin kurdun; hayali bir benlik ürettin, tamamen spekülatif bir benlik. Hayali bir benliği kendin zannedip onun üzerinden bu sefer kendine yükleniyorsun.

Kurgusal Benlik ve Mülkü Sahibine Teslim Etmek

O yüzden emanet bilinci çok yüksek bir özgürlük bilincidir. O yüzden bir sufi, bir veli, ne dersek diyelim, bir kamil insan, hakiki bir iman sahibi insan, hakiki bir kul huzurludur. Kendi kendinin yükünü taşımaz; “ne olacak benim halim” demez, çünkü sahibi var, çünkü maliki var.

Benzer bir şeyi biz alem hakkında da yapıyoruz: “Bu insanlığın hali ne olacak? Bu dünya ne olacak?” Sen Allah’ın sana verdiği, sana emanet ettiği imkanı onun rızası istikametinde kullan; mülkü sahibine teslim et. Sen niye mülkün yükünü çekiyorsun? “Ne olacak bu insanlık, ne olacak bu dünya?” Sen sana emanet edileni onun rızası istikametinde kullan, bu kadar; fuzuli karışma ve karıştırma. Mülkü sahibine teslim et, yükünü çekme.

Allah sana bir çocuk veriyor; “bu çocuk ne olacak, kimin o?” Allah’ın. Sen necisin orada? Emanetçisin. Allah’ın sana emanet ettiği aklı, şuuru, idraki, maddi manevi imkanları Allah’ın razı olduğu istikamette kullan, çocuğuna bunu yansıt; o çocuğun ne olacağı seninle ilgileneceğin bir şey değil. Bunu ayırmazsak, bu sefer başka türlü bir yükün altında kalıyoruz; Allah’ın yüklemediği bir şeyle kendimizi yoruyoruz, kendimize eziyet ediyoruz.

Ama dikkat edin, bu asla bir umursamazlık, bir boşvermişlik, bir “neme lazımcılık” değildir. Allah’ın emanet ettiği şeyleri; akıl, şükür, merhamet hissi, maddi imkan, bedenin gücü, hepsini Allah’ın rızası istikametinde kullanırsınız; onun bir milim ötesine karışmazsınız. Karışırsanız kendinizi karıştırırsınız, kendinize zulmetmiş olursunuz. “Ben ne olacağım?” Sahibi düşünsün değil mi, ben niye kendimi düşüneyim? Sahibim düşünüyor zaten; sahibim demiyor mu “ben her şeyi kuşatmışım, size rızık veren benim, size sahip olan benim, Rabbiniz benim”?

Bu, şuna benzer: biri diyor ki “ben senin bütün ihtiyaçlarını karşılayacağım; sadece sana verdiğim şu görevleri yap. Ne zamana kadar karşılamam gerekiyorsa o zamana kadar karşılayacağım, sen orasına karışma.” O zaman sen niye ihtiyaçlarını düşünüyorsun? Sen sadece sana söylenen vazifeyi yap. Bakın ayet ne diyor: “İnsana çalıştığından, çabasından başka bir şey yoktur.” Sana gelmişse şunları yap, onları yap; başka bir şeyin peşine düşme. Sadece emanete riayet ediyor muyum, ona bak.

Koyun ve Çoban Misali - Sonuç

Düşünün, size birisi on tane koyun emanet etti; etti ve dedi ki: “Bak sana şöyle bir maaş da veriyorum, bu maaşla o koyunlara bak.” Şimdi bir koyun öldü; emanetin sahibi sana bir şey der mi? Demez. Sen kendine yüklenmeli misin, “nasıl öldü, ölmemesi lazımdı, niye öldü ki, dayanamıyorum, ben nasıl bunu kaldıracağım” der misin? Dersen kendine zulmetmiş olmaz mısın? Emanetin sahibi sana böyle bir şey demiyor; sen kendi kendine hikaye üretiyorsun, kendi kendine yük yapıyorsun.

O yüzden emanet bilinci gerçek kulluk bilincidir. Bu bilinci tam olarak idrak etmedikçe kul olamayız arkadaşlar; kulluğun mahiyetindeki özgürlüğü, dinginliği, huzuru bulamayız. İbadet edersin, “iyi bir kul olmaya çalışıyorum” dersin, ama yine türlü türlü endişeler, kaygılar: “ne olacak, ne olacak, ne olacak.” Allah sana öyle bir şey mi yükledi? “Dünyayı yarattım, size bıraktım, karışmam, bir şey olursa benden değil” diye bir şey mi var? Hayır; bize verdiği imkanlar var, bir emanet olarak. Biz onlara kişisel olarak da öyle bakacağız.

Diyelim ki ben emanete riayet ediyorum, bir başkası emanete riayet etmiyor; olabilir. Orada bir uyarma imkanı varsa bunu yaparım. Ama başkalarının emanete riayet etmemesinden kaynaklanan şeyleri de kabul ederim; çünkü benim olmayan bir şeyin niye fuzuli yükünü taşıyayım? Ama Allah bana bu konuda bir sorumluluk tevdi ederse, emaneten onu yaparım; ama kendi kendime yükü taşımam. Biz bu sınırları doğru okumadığımız için sıkıntı çekiyoruz.

“Ben niye kendimin derdini duyayım ki” -böyle bir şeyin anlamı yok- kendim bilincini bile Allah bana vermiş. O da bir emanet; iyiliği, güzelliği, hayrı yapma bilincini vermiş, kötülükten ve şerden kaçınma bilincini vermiş. Buna dikkat edeceğim, bu kadar, daha fazlası değil. Sınırı aştığımız an kendimize zulmederiz, cehaletin tuzağına düşmüş oluruz. İşte bu ayet aslında bize bunu çok fevkalade bir şekilde anlatıyor. Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Emanet ayeti (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir), mealen aktarılıyor: “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onu yüklenmekten çekindiler, ondan korktular. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.” - “İnsana çalıştığından, çabasından başka bir şey yoktur.” mealinde bir ayete atıf yapılıyor (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir). - “Size rızık veren benim, size sahip olan benim, Rabbiniz benim.” şeklinde Allah’a atfen aktarılan bir ifade (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir). - Cenaze arkasından okunan, “Ondan geldik, ona dönüyoruz” şeklinde aktarılan ifade (İnna lillahi ve inna ileyhi raci’un mealine işaret ediyor; sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir).

İlgili Sohbetler

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.

Oruç ve Ramazan Üstüne

Sohbette, orucun sadece bedensel dinlenme, sosyal dayanışma ya da psikolojik bir alışkanlık değişimi olmadığı; asıl hakikatinin insana kendi “tam bir varlık” olduğunu ve Allah’la kopmaz bir bağı bulunduğunu hatırlatmak olduğu anlatılıyor. Hz. Meryem’in susma orucu örneğinden yola çıkılarak, insanın nefsinin arzu ve korkuları üzerinden değil, fıtratının kanunları üzerinden hayatla ilişki kurması gerektiği; bunun da gerçek bir “terk ediş” ve özgürleşme olduğu vurgulanıyor. Sohbet, Ramazan-Kur’an ilişkisi, Fıtır Bayramı’nın asıl anlamı ve küçük “oruç” denemeleriyle (susma, telefon/sosyal medyadan uzaklaşma) kendi bağımlılıklarımızı fark etme önerisiyle sona eriyor.

Sabır ve Rıza Üzerine

Sohbette önce insanın hayatta hep üç şeyle uğraştığı anlatılır: hoşa giden bir şeyi devam ettirmek, iyi fakat eksik olanı mükemmelleştirmek ve hoşlanılmayan bir durumu kökten değiştirmek; bunların hiçbirinin mutlak olarak mümkün olmadığı, bu yüzden sabrın ve rızanın gerekli olduğu vurgulanır. Sabrın halk arasında anlaşılan "içine atıp katlanma" anlamının yanlış olduğu, gerçek sabrın bir duruma karşı kişinin kendi iç bütünlüğünü, dengesini ve varlığını koruyarak en uygun tavrı alması olduğu; buna örnek olarak kışın yapraklarını döken ama bundan yıpranmayan ağaç verilir. Sohbetin devamında rıza kavramı, Peygamberimizin Taif'te taşlanması, Musa-Hızır kıssası, Cüneyd-i Bağdadî'nin Sırrı es-Sakatî'den naklettiği kıssa, Hz. Ali'nin duası, nar ağacı örneği ve bilinç düzeyleri üzerinden derinleştirilir; sonunda acı çekmenin sınırlı/egosal bilince ait olduğu, ruhsal bilince geçildiğinde bütün yaşananların birer deneyime ve hatta lütfa dönüştüğü anlatılır.