Fıtrat ve Nefsin Terbiyesi

Kısa Özet

Sohbette önce fıtratın, insanın ruh-nefs-beden katmanlarının doğru hiyerarşik dengesi olduğu anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "23. Söz"deki iki saray temsili üzerinden, dışarıdan gösterişli ama içi boş olan sarayla, gerçek anlamda düzenli ve efendisi padişahla (Allah ile) irtibatlı olan sarayın farkı işleniyor. Nefsin doyumsuz oluşu, ona sınır koyma ihtiyacı, duygusal merkezin "efendi" yerine geçirilmesinin tehlikesi ve içimizde vesayet kuran benlikler tartışılıyor. Son olarak Hz. Asiye ve mütevazı bir ayakkabı boyacısı örnekleriyle dünyevi mahrumiyete rağmen huzurun mümkün olduğu vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Fıtrat, insanın ruh, nefs ve beden katmanlarının doğru hiyerarşik dengesidir; bu denge bozulunca insan fıtratından uzaklaşır.
  • Bediüzzaman'ın saray temsilinde, kapıda köpekle oynayan gösterişli saray ile içeride düzenli vazifelerin yürütüldüğü sessiz saray karşılaştırılır; ikincisi fıtri olandır.
  • Nefsin melekelerinde sınır yoktur, tahdit edilmemiştir; bu sınırı ya insanın ruhsal farkındalığı ya da dışarıdan din/şeriat koyar.
  • Duygusal merkezi veya herhangi bir alt merkezi "efendi" yerine koymak, sarayın sistematiğini alt üst etmektir.
  • Hz. Asiye örneğinde olduğu gibi, dünyevi hiçbir mahrumiyet asli bir mahrumiyet değildir; esas olan Allah ile irtibattır.

Nefsin Saldırıları ve Derinleşen Anlayış

Nefsin böyle saldırıları olmasa anlayışımızı da derinleştiremiyoruz. Mesela ben zorlanmasam, tetiklenmesem, o kadar argüman bulmasam, daha derin bir anlayışa varmam gerekmez, geçer giderim. Ama öyle değil; başlar başlamaz farklı olmak önemli, ama ben biraz o argümanlara kapılıp gittim yine. Sonuçta o anda mücadele edebilmek için daha yüksek bir anlayış gerekiyor; nefsin bu alanı aslında insana güzel bir imkân sunabiliyor. Eğer nefsin alanı olmasaydı o tekâmül süreci söz konusu olmazdı; ama sürekli bir dolap beygiri gibi o benliklerin etrafında dönmemek lazım.

Fıtrat Nedir?

Bugün sizler yokken kısa bir ders yaptık, "fıtrat nedir?" diye bir müzakere yaptık. Fıtrat, kendi idrakim açısından söyleyebileceğim şu: insanın bütün imkân ve potansiyelinin tümünün içinde bulunduğu denge halidir. Basitçe söylersek, ruh, nefs ve beden olarak tanımladığımız insanın üçlü katmanının doğru anlamdaki hiyerarşik dengesini ifade eder. Beden en altta olmak üzere, bedenin üstünde psikolojik düzeyimiz ve bu düzeyin içinde akıl merkezi, duygu merkezi ve eylem merkezimiz var; onun üzerinde de ruhsal farkındalık, ruhsal varoluş ve ruhsal idrak var. İşte fıtrat bu bütünlüktür.

Hiyerarşi bu şekilde olduğunda kişi fıtrat üzere hareket ediyor demektir. Bu hiyerarşi bozulursa, bu denge kaybolursa, kişi fıtratından uzaklaşmış olur. Bunu Bediüzzaman çok güzel anlatır, 23. Söz'de bunu anlatıyor; insanın bu anlamdaki dengesinin güçlü bir şekilde korunabildiğinde ancak gerçek anlamda insan olabileceğini, bunun dışında insanın birçok dengesizlik ve ölçüsüzlük yaşayacağını ifade eder.

Kısaca değineyim: bu bahsedilen ağırlık ruh-nefs-beden dengesidir; ruh, nefs ve bedenin dengeli ve hiyerarşik dengesinin söz konusu olmasıdır. Bediüzzaman diyor ki: hakiki terakki, yani gerçek ilerleme, gelişmişlik, insana verilen kalp, sır, ruh, akıl, hayal ve sair kuvvelerin, kabiliyetlerin her birini kendisine layık, özel vazifesiyle meşgul kılmaktır; yani onu yerinde, ne için verilmişse orada uygun şekilde kullanmaktır. Yoksa hakikatten sapmış olanların terakki zannettikleri şey; dünya hayatının inceliklerine girmek, bütün zevklerini hatta en aşağı zevkleri tatmak için manevi kabiliyetlerini, kalbini ve aklını nefs-i emmarenin, nefsin en kaba ve en aldatıcı hallerinin emrine verip ona yardımcı kılmaktır ki bu terakki değil, düşüştür; ilerleme değil, çöküştür.

Bediüzzaman'ın Saray Temsili

Bediüzzaman bu hakikati hayali bir vakada bir temsille anlatır: "Ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına baktım, gayet şenlik; adeta bir tiyatro gibi bütün dikkati celbediyorlar, cazip, çekici, herkesi eğlendirir bir cazibedarlık var. Dikkat ettim..." — demek ki bir şeye dikkat etmemiz gerekiyor; dikkat etmezsek sadece dış yüzünü, zahirini görürüz.

Bediüzzaman dikkat edince ne görmüş? Sarayın efendisi kapıya, en dış kapıya, en aşağıya inmiş, köpekle oynuyor ve onun oynamasına yardım ediyor. Hanımlar yabancı gençlerle sohbet ediyor, yetişmiş kızlar çocukların oynamasını düzenliyor, kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrı almış, hava atıyor, rol kesiyor. O vakit anlamış ki koca sarayın içi bomboş; bütün o ince, nazik vazifeler yapılmıyor, hepsi boş.

Sonra bir büyük saraya daha rastlamış. Kapıda uzanmış vefalı, sadık bir köpek; kaba, sert, sakin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet var dışarıda. Merak edip içeri girmiş; baktı ki içerisi çok şenlik, daire daire üstünde ayrı ayrı nazik vazifelerle saray ehli meşgul. Birinci dairedeki adamlar sarayın idaresini ve tedbirini görüyor, sevk ve idaresini yönetiyor. Üstündeki dairede kızlar çocuklara ders okutuyor. Daha üstünde hanımlar gayet latif sanatlar ve güzel nakışlarla meşgul. En yukarıda efendi, padişahla muhabere edip halkın istirahatini temin için ve kendi kemalatı ve terakkisi için kendine has ulvi vazifelerle meşgul.

Bediüzzaman gezmiş, kimse yasak dememiş; sonra bir köşede bir saraya rastlamış, üstünde "Said" ismini görmüş; merak edip dikkat edince suretini üstünde görür gibi olmuş, şaşkınlıkla bağırarak aklı başına gelmiş, ayılmış. Şimdi biz acaba hangi saraya giriyoruz, kendimiz nasıl bir saray durumundayız?

O şehir, insanlığın sosyal hayatı ve insanlık medeniyetinin bir şehridir. Her saray bir insandır. Saray ehli ise insandaki göz, kulak, kalp, ruh, akıl gibi latifeler ile nefis, heva, şehevi kuvvet, gazabi kuvvet gibi meleke-i vasıflardır. Nefis ve heva, kuvve-i şeheviye ve gazabiye, bir kapıcı ve köpek hükmündedir. O yüksek latifeleri, kabiliyetleri, nitelikleri nefis ve hevanın emrine vermek ve onların asli vazifelerini unutturmak elbette bir yıkım, bir çöküştür; ilerleme, terakki değildir.

İki Saray: Fıtratı Bozulmuş ve Fıtrat Üzere Olan

İşte fıtrat dediğimiz şey, o ikinci türdeki saray gibi kendini düzenlemiş olan insandır; öbürü fıtrat üzere değildir. Mesela hangi evliyada böyle artistik pozlar görürsünüz? Kendini etrafa sunar, stand-up yapar gibi bir hali var mı bir evliyada? Yok, değil mi? Çünkü hakiki insan olduğu için. Öbürü, gayet şenlik gibi, mutlu gibi görünen, artistik pozlar veren, "bir atraksiyon yapayım, bir etkide bulunayım, insanların dikkatini çekeyim" diyendir. Bütün şey kapıya yığılmış, içerisi bomboş; tribüne oynanıyor, başka hiçbir şey yok. Bütün o yüksek ruhsal imkânları, kabiliyetleri örtmüş; akıl veya diğer melekeler tamamen dünyevi ve geçici şeyleri elde etmeye uğraşıyor.

İlkinde padişah yoktu, ikincisinde padişah vardı; sarayın efendisi padişahla görüşüyor. Padişah kim? Allah. Efendi kim? Bizdeki ruh. O efendi Allah'la münasebettar; O'ndan gelen ilhamları, manevi etkileri alıyor, onunla besleniyor ve sarayı sevk ve idare ediyor. İşte böyle bir saray fıtri bir saraydır; öbür saray fıtratı bozulmuş bir saraydır.

Bir televizyonda görülen bir örnek: bali çeken çocuklar, bali yasaklanınca çakmak gazı kullanıyorlar. Muhabir soruyor: "bunu niye kullanıyorsun?" Çocuk: "canım istiyor." "Ama bu zararlı." "Canım istiyor." Burada ne oldu? Nefsin alt melekeleri, içgüdüsel haz diyelim, ne yapıyor? Çocuk çakmak gazını kullanarak psikolojik ya da bedensel olarak bir rahatlama yaşıyor; kafasındaki kuşku ve kaygı dolu düşünceler biraz gidiyor. Kötü bir şey mi bu? Kime göre? O köpeğe göre değil. Mevlana'nın bir sözü var: "köpek kemiğin peşindedir, ama ruh sevgilinin cemalini görmenin peşindedir." Yani Allah'ın cemalini görmek ister ruh; sen kalkıp "köpek kemik peşindedir" diye ruhunla mı onun peşinde olacaksın? Köpeğe aç kalmayacak ve ölmeyecek kadar kemik verebiliriz, ama onu efendi haline getirip bütün manevi niteliklerimizi onun peşine koşturmak, işte insanın yıkımı budur.

Diyelim ki bir insan şöhret olmak için ya da sevilmek için her şeyini veriyor; şimdi tamam, o duygu merkezinin bir hakkı var, fakat sen bu sarayın efendisi misin? Hayır. O efendi değil, onun da bir tatmine ihtiyacı var ama her şeye rağmen değil. Köpeğin de bir kemiğe ihtiyacı var, ama her şeye rağmen değil; hele senin bütün manevi niteliklerini peşine takıp seni kullanmaya hiçbir hakkı yok.

Şems-i Tebrizi'nin bir sözü: "Öküz padişah olursa saray ahıra döner." Aynen böyle; insanoğlunun trajik hikâyesinin bir ifadesi budur. Basit bir örnek: ben yemeği çok seviyorum, damak zevkine düşkünüm; o damak zevkimin tabi olduğu içgüdüsel arzu "daha çok ye" diyor. Ama bu, kendi başına otorite olamayacak, başka bir otoritenin emrinde olması gereken bir niteliktir; sen onu otoritenin yerine koyuyorsun. Otorite kabul ettiğinde ona mahkûm oluyorsun; kabul etmediğinde diyorsun ki "senin bir hakkın var, sana hakkını veriyorum, bunun ötesinde hiçbir hakkın yok," onu kontrol ediyorsun.

Ashab-ı Kehf kıssasında köpek kapıda yatmış; o da bir saray örneğidir. Onlar hiç ölmüyor, sürekli bir canlılık, bir manevi beslenme var. Ama köpek köpek olarak kapıda duruyor. Sen o nefsin arzusunu doyurmak ve onun ölçüsüzlük içinde doyurulmasını istediğini bileceksin; çünkü nefsin melekelerinde bir doyumsuzluk vardır, çünkü tahdit edilmemişlerdir, sınır konmamıştır bunlara. Sınırı kim koyacak? Efendi koyacak, yani ruhun farkındalığı. Bu sende yoksa şeriat bunu koyacak; şeriat sana o sınırı koyar. Bu olduğunda sistematik kurulmuş olur, olmadığında karmaşa olur. Görünürde çok çekici, cazibedar bir şey ama içeride tam bir fiyasko. İşte bizim fıtrat dediğimiz şey insandaki

Nefsin Doyumsuzluğu ve Sınır İhtiyacı

Bütün niteliklerin hiyerarşik dengesinin sürmesi ve var olmasıdır. Zaten yaratılışta bu hiyerarşik denge var, sonra bozulmaya başlıyor. İnsan vücudunda ısı ve tansiyon konusunda bir denge var, değil mi? Bu bir feedback (geri besleme) mekanizmasıdır; vücudun ısısı yükseldiğinde bir sistem devreye girip düşürmek için gerekeni yapar, ısısı düşerse gene bir şey devreye girer. Tıpkı buzdolapları gibi: buzdolabı belli bir soğukluğa gelir, motor durur, ısınmaya başlar, tekrar çalışır. Sen onu bir nevi kodlamış oluyorsun; bu buzdolabının şu sınırlar aralığında bir ısısı olsun diye bir sınır koyuyorsun. İşte insan da nefis düzeyinde böyle bir sınır yoktur. O sınırı koymak üzere insana Allah ruh vermiş, yüksek bir bilinç vermiş. Bu sende henüz işlemiyorsa, o zaman sana dışarıdan o bilincin yerine Kur'an'ı, peygamberi ve onun emirlerini veriyorum diyor; o seni doğru sınırlarda tutsun diye.

Nefis ne diyor? "Bana sınır koyma, benim canım ne istiyorsa..." Aslında nefsin canı yoktur, nefsin de bunu kendine bahane yapması söz konusu. Nefis nefistir, bir hakkı ve hududu vardır, orada duracaktır. "Canım istiyor" deriz; o çocuk da aynı şeyi söylüyor, "abi canım çakmak gazı istiyor" diyor. Şimdi "canım çakmak gazı istiyor" diyen çocukla, biz ona hem acıyoruz hem de "kendini mahvediyor" diyoruz, değil mi? Ama çocuk gayet makul bir şekilde "canım istiyor, hoşuma gidiyor" diyor. Bizim söylediğimiz cümleler birçok konuda bundan farklı mı? Değil. Küsüyorsun, öfkeleniyorsun, bencillik yapıyorsun, kibir gösteriyorsun; niye yapıyorsun? "Canım istiyor, böyle rahatlıyorum" diyorsun.

Burada şunu soracaksın: "rahatlıyorum" diyen ne burada, ruhani mi yoksa nefsani mi? Bunu ayırt etmediğin zaman tuzağa düşmüş oluyorsun. O yüzden nefsaniyet arttıkça ruhaniyet geri çekilir; bu bir ilahi ilkedir. Nefsaniyet geri çekildikçe ruhaniyet öne çıkar. Maddi olan şeylerle çok uğraştığımda, çok kaptırdığımda, aşırı bir maddiyat ağırlığı üzerime çıkıyor; ruha dair hiçbir şey olmadığını hissediyorum, bu beni rahatsız etmeye başlıyor, ağır bir his oluyor, kurtulmak istiyorum. Bunun sebebi bir ilkedir: nefis düzeyi tahdit edilmediği için her iki uçta aşırılıklara meyillidir ve aşırılıklara gittiği oranda bir bulutun güneşi örtmesi gibi ruhaniyetin nurunu, güneşini ve parlaklığını örter.

Ben desem ki "bir duygusal merkezim var, bu duygusal merkezi serbest bırakıyorum, coştukça coşuyor"; ne yapmış oluyorum? O sarayın orta katındaki bir varlığı kalkıp patron yerine koyuyorum. Tıpkı bir çocuk gibi: "oğlum bu tatlı çok hoşuna gittiğini biliyorum ama sürekli şeker yeme" dersin, o "yiyeceğim anne" der; şeker tadını ve onun meydana getirdiği hoşnutluğu, içgüdüsel hazzı her şeyin yerine koyar, sonra da şeker hastası olur. Biz de bazen duygusal, bazen zihinsel, bazen içgüdüsel merkezimizi tercih ediyoruz ve sistemimiz alt üst oluyor. Hâlbuki bunların dengeli bir şekilde kullanımı gerekir; sen bunların da ötesinde bir ruhsal öze sahipsin, o da açığa çıkacak, o da Allah'la münasebettar olacak, ilişkili olacak. O zaman gerçek anlamda bir huzur tahakkuk etmiş olacak.

Bizdeki nefsin özellikleri, melekeleri, yaramaz bir çocuk gibi illa "şeker isterim" diyor. Bir yeğenim vardı, bayramda şeker alırdık, sürekli şekere hücum ederdi, birkaç kilo şekeri iki üç çocuk bitirirdi; bir dengesizlik. Ama senin burada gülünç gelen bu dengesizliği sen kendin başka bir alanda, başka bir ölçüde yaşamıyor musun? Ne zaman kapıdaki köpek yerinde bulunacak, kapıcı adam gibi olacak, öyle kendisine rüşvet vereni içeri sokmayacak; ne zaman kapıcı yerinde durup neyi alacağını, neyi almayacağını bilecek? O zaman bütün duygu merkezi, zihin merkezi, fiziksel merkez, içgüdüsel merkez kendi doğru ölçülerinde yaşayacak. Bunlar doğru ölçülerinde yaşadığında, ruhsal özümüz de yavaş yavaş açığa çıkmaya başlar.

Biz niye kendimizi bu noktada dengelemek zorunda olduğumuzu sürekli hatırlatıyoruz? Çünkü bunlar aşırı uçlara gittiği anda, güneşi örten bulutlar gibi ruhsal farkındalığı örtüyor. Peygamber niye çok gülmüyor mesela? Çünkü aşırı bir gülme bir denge hali değildir. İşte biz o geçen derslerde niye benliklerimiz üzerinde çalışmaktan bahsediyoruz? Çünkü bu benlikler bizim içimizde efendilik yapmaya çalışıyorlar; "sarayın efendisi benim" diyor. Tıpkı dondurma, şeker, çocuk bahçesi görünce dayanamayan, anneyi bırakan yaramaz çocuklar gibi; sonra biri kaçırır — Kırmızı Başlıklı Kız hesabı, ormanda cadılar, kurtlar var. Tabii bunlar kendilerince mutluluğun oralarda olduğunu düşünüyorlar; burada bir yanılgı var ama kasıtlı ve bilinçli bir şey yok. "Mutluluk orada" diyor; tıpkı çocuğun "bu şekeri yiyeceğim, çok hoşuma gidiyor, beni de besliyor" demesi gibi, ama yanılıyor.

O yüzden bir ayetin ifadesiyle "Ya Rabbi, bizi içimizdeki beyinsizler yüzünden helak mı edeceksin?" deniyor. İşte içimizdeki beyinsizler bunlar; hepsi beyinsiz. Aslında bir beyinleri var ama sen onu kullanmadığın zaman beyinsiz olmuş oluyor. Onu kullanacak bir bilinç bizde yaratılmış ama biz hayat sürecimizin bir noktasında o bağlantıyı yitirmişiz; tekrar o bağlantıyı kurmaya, içimizdeki efendiyi bulmaya çalışıyoruz. Bunu nasıl yapacaksın? Dinin prensiplerine uyarak, o ilahi standardı bize gösteren peygamberleri, kâmil insanları örnek alarak. O zaman onu dengelemiş oluyorsun; ondan sonra o manevi bilinç tezahür ediyor.

İçimizde Vesayet Kuran Benlikler

Biz kendi iç sarayımızı düzenlemeye çalışıyoruz. Düşünün, dünyayı köpeğin gördüğü gözle mi görmek istiyorsun, kapıcının gözüyle mi, bir aslanın gözüyle mi? Hangi gözle görmek istiyorsun? Bizdeki benlikler ne diyor? Bir köpek diyor ki "ne biçim dünya ya, ortada kemik yok, böyle memleket olur mu?" Kendi gözüyle seyrediyor âlemi. Kâmil bir insan şunu der mi: "insanlarda samimiyet kalmamış, sadakat, iyilik, cömertlik kalmamış, ne yapacağız?" diye söyleyen bir evliya gördünüz mü? Yok. Ama bizde bunu diyen "evliya bozuntusu" var. Onlar evliyalık satan kişiler: "biz kötü bir şey mi istiyoruz? Vefa istiyoruz, sadakat istiyoruz, sevgi istiyoruz, merhamet istiyoruz" derler. Bunlar evliya bozuntularıdır, gerçek kâmil şeyler değildir.

Bir evliya alemde ne olduğunu görür, fakat kendisi Allah'ına sadıktır, Allah da ona sadıktır zaten; Allah onu sever, o da Allah'ı sever. Bak ne yapıyor: sarayın rahatı ve saray ahalisinin rahatı ve huzuru için padişahla görüşüyor. Demek ki padişahla görüşemiyorsan saray ahalisi rahat edemiyor; manevi bir esinti, manevi bir idrak, anlayış, şuur ilişkisi olmazsa insanda saray ahalisi huzursuz oluyor, mutsuz oluyor, olur olmaz yerlere saldırıyor ve kaybediyor, çünkü nereye saldırırsa saldırsın orada bulacağı bir şey yok.

Biz şimdi bakacağız: dünyayı hangi gözle seyrediyorum, hangi gözle tanımlıyorum, değerlendiriyorum? Bir insanın depresyona girmesi nedir mesela? Kişinin dünyaya baktığı benliğinin tatminsizliği yüzünden âleme karşı bir isteksizlik, bir hoşnutsuzluk duymasıdır. Ne yapıyor? Kapanıyor. O benlik ne yapıyor? Senin bütün sarayına kilit vuruyor; hatta bazen "intihar edeceğim, bütün sarayı ateşe vereceğim" diyor. "Sana ne kardeşim, köpek kemik bulamadı diye biz sarayı ateşe mi verelim?" İtalya'dan bir öğretim görevlisi vardı, Boğaziçi'nde; köprüde arabasını bırakmış, "bu dünyada bu kadar zalimlik, kötülük, aç insanlar varken yaşanmaz" diye bir not bırakmış. Bir benlik "ben memnun olmuyorum, bu sarayı yıkacağım" diyor ya da "sarayın kapısını kilitliyorum" diyor — depresyon. "Hiçbir şey istemiyorum, hiçbir şey yapmayacağım" diyor. Kardeşim, sen hiçbir şey yapmayacaksın, ben yapacağım diyebildiğin zaman değil mi? Onu diyen benlik bütün saray adına konuşmaya hak sahibi değil ama içimizde o kadar güçlü ki; zamanında oligarşik ve hegemonik yapısını kurmuş.

"Bu devletin, bu memleketin sahibi biziz" diyen bir sistem var ya, biz bunu nasıl ele... derin devleti, askeri vesayeti kaldırmaya çalışıyoruz da içimizdeki içgüdüsel vesayeti, duygusal vesayeti fark etmiyor muyuz? Bunların vesayeti ne zaman bitecek? Sürekli memnun olmadığında darbe yapıyor, herkesi rahatsız ediyor. Bediüzzaman'ın bahsettiği bu metafor hem toplumsal hayatı hem kişisel hayatı tanımlıyor; hem dışa bakan hem içe bakan bir metafor. İçimizde hangi benliklerin bizim üzerimizde vesayeti var, hangi ben grupları var? Nasıl "Türkiye'yi yöneten derin devlet var, oligarşik gruplar var" diyoruz, içimizde de asıl onlar var, vesayet kurmuş olanlar; sürekli "buradan gideceksin, buradan gitmediğim müddetçe sana imkân yok" diyen birçok benliğimiz var.

Bu tahakkümü göreceksin ve sakince kenara koyacaksın: "sana tabi değilim" diyeceksin, güçlü bir "sekizlik" göstereceksin; "askere, hukuka terbiyesizlik etme, yerinde dur, çok fazla konuşma, sen bütün sistem adına konuşma" diyeceksin. "Genç subaylar rahatsız" diye manşet atan içimizde bir sürü benlik var; "eğer insanlar bana değer vermiyorsa rahatsızım, değer vermelidir" diyen ya da "niçin bu insanlar bana hürmet etmiyor, niye bu konuda engelleniyorum" diyen benlikler. Bunların üzerinde çalışmazsan, onlar sürekli senin içine vesayet kurar ve ömür boyu aynı kısır döngü içinde dönersin — tıpkı Türkiye'nin yetmiş yıldır aynı kısır döngü içinde dönmesi gibi. Korkan benlerin, öfkeli benlerin, sıkıntıya gelemeyen benlerin, özgüven eksikliği yaşayan benlerin — kırka yakın benlik türü — hepsi senin içinde vesayet kurmaya çalışıyor ve sürekli ileri-geri enerjini tüketen bir işlev görüyor. Neden? Çünkü sarayda hiyerarşi bozulmuş, fıtratımızı bozmuşuz. O fıtrat neydi? Bediüzzaman'ın anlattığı ikinci türden fıtri saray. Şimdi insan ya o fıtrata dönecek ya da bozulmuş fıtratının bütün komplikasyonlarını, problemlerini, travmalarını,

Kur'an'ın Uyarısı ve Gerçek Dinleyen

Ömür boyu yaşayacak; ya da fıtratını tekrar bulacak, o fıtrat üzere yaşayacak. Zaten Kur'an diyor ki bizim yarattığımız fıtrat üzere olanları uyarır. Şimdi mesela bize Kur'an geliyor, bizi uyarıyor mu? Uyarmıyor. Mevlana'nın deyimiyle eşeğin kulağına Yasin okusan ne olur, okumasan ne olur. Biz bazı şeyler dinliyoruz, okuyoruz, ama bunu kim dinliyor? Kendinize sorun: bunu köpek mi dinliyor, eşek mi dinliyor, öküz mü dinliyor, yoksa içinizdeki gerçek insan mı dinliyor? Çünkü eşeğe Yasin okumak farklı, insana Yasin okumak farklı. Eşeğe Yasin okursun, en fazla tatlı bir mırıltı olarak gelir, onu psikolojik olarak, içgüdüsel olarak rahatlatabilir. Ama Yasin'i gerçek anlamda kim dinleyebilir? İnsan dinleyebilir. Ben o kitabı neyle dinliyorum? İçgüdülerimle, duygu merkezimle dinlersem ve onlar dengeli, ölçülü değilse, bütün o okunan şey boşa gidecektir, çünkü onların derdi başkadır.

Küçük bir çocuğa "bir Fatiha oku, sana şunu vereceğim" desen, yarım yamalak okuyup "hadi ver amca" der; çünkü onun derdi alacağı şeydir, Fatiha'nın manası, kırk tefsir, kırk derece tefsiri umurunda değildir. Kendinize bakın: Allah sevgisi kimin umurunda? İçimizde öyle benlikler var ki "ne yapacağım Allah sevgisini" diyor, "insanlar sevse, takdir etse ne kadar hoş olur" diyor.

Bir grup vardı, "dörtler grubu" diye; bazıları insanlarda bulamadığı şeyden dolayı bir kaçış yolu olarak Allah'a kaçıyor, bir çeşit alışveriş yapıyormuş gibi bir şey. Bu, insanlardan bulamadığı şeyi oradan sağlamaya çalışmaktır, biraz "escapism," yani kaçış. Şimdi gerçek anlamda dengesini bulamamış bir insan dine böyle bakar ve fiiliyatta böyledir. Fakat gerçek anlamda insanın Allah'la ilişkisi, din ile ilişkisi böyle değildir. Din onun için bir kaçış, bir rahatlama şeyi değildir. Allah, hakiki insan için kendisini bulduğu bir şeydir; zaten Allah yanı başındadır, onu bulur. O bir kaçış değildir; gerçek anlamda kaynağına dönüştür. Din ve Allah inancı, bir insan için kaynağına dönmektir, dünyanın getirdiği sıkıntıyı hafifletmek için bir kaçış, bir kendini uyuşturma değildir.

Böyle bir menkıbe anlatılır: bir mürşide çok müridan gelmiş, toplanmış. "Bekar var mı içinizde?" demiş, "hepsini evlendirin," "aç açık var mı?" demiş, "kim dünya olarak ne istiyorsa verin" demiş. Bir bakmışlar müritler azalmış; çünkü rahatlamışlar. Tekkede ne kalır ki, hafta sonu tekkeden ne geçecek, ancak boşluk bulursa bir iki saat gelip "buraya da bir ayar çektik" der, rahatlar. Din, Allah inancı bizim için böyle bir şey değil. Şimdi biraz tasavvuf dinin yerine geçmiş gibi; insanlar gelsin, en azından günah işlemesinler diye.

Dini literatürde çok işlenir: "fakirlikle sınandık, başardık ama zenginlikle sınandığımızda başaramadık." Neden? Çünkü kardeşim, sen dünyada bulamadığını Allah rahmet eylesin bir abimiz vardı, "dünyada evlenemedim, cennette Allah bana görüverecek" derdi; ben de hayalini çok fazla kırmıyordum ama abi orada olmayabilir. Bu, nefsin dine bakışı ve nefsin dinden beklentisidir, problemli bir din algısıdır. Biz öyle bir din aramıyoruz, ne de din öyle bir şeydir. Nefsin alt merkezlerinin ihtiyaç ve beklentileri vardır; meşru bir dairede karşılanabiliyorsa karşılanır, olmuyorsa — tıpkı Hazreti Asiye gibi.

Hz. Asiye Örneği: Dünyevi Mahrumiyete Rağmen Huzur

Hz. Asiye'nin kocası Firavun; şanslı sayılabilir zahiren ama o "saraydayım, kraliçeyim" demiyor. Hiçbir yerden zahiren bir şansı yok; onu anlayan, etrafında inanan insanlar yok, paylaşımda bulunabileceği kimse yok. Ne diyor? "Ya Rabbi, bana katında bir ikamet yeri inşa et, bana katında bir yer lütfeyle" diyor. Yani "bu dünyada kocadan şansım yoktu, çocuğum yok, şu yok bu yok" diye bir mahrumiyet hissi yaşamıyor. Bunlar dünya hayatının süreci içinde olabilir, olmayabilir; olduğunda şükreder, olmadığında dert etmez — "köpek havlıyor diye kara bağlamam" der. Nefsin bir kısım ihtiyaç ve beklentileri karşılanmıyor diye onun mahrumiyet çığlıklarına kapılmaz.

"Ya Rabbi, beni Firavun'un amelinden muhafaza et ve bana katında bir ikamet yeri inşa et" diyor; "benim yerim senin yanındır" demek istiyor, "ben sana aidim, kaynağım sensin, sana dönüyorum, seninle irtibatım var olduğu müddetçe benim için hiçbir sıkıntı yok" diyor. Allah'la irtibatlı, Bediüzzaman'ın örneğindeki gibi efendi padişahla muhabere ediyor ve rahat. Peygamberimiz "cennet kadınlarının efendilerinden biridir" diyor onun için. Hiç alt merkezlerinin tuzağına düşmüyor, "ne kadar mutsuzum, niye mutsuzsun, kocaya bak" demiyor. Hâlbuki bizdeki alt merkezler direksiyona geçmiş avaz avaz bağırıyor, biz de onlara "haklısın" diyoruz; niye haklı olsun? Nefsin melekelerinin bizi yanlış yönlendirmesi, kendilerini merkeze oturtmaları, mahrumiyetlerini abartmalarıdır. Dünyada hiçbir mahrumiyeti asli bir mahrumiyet olarak görmemeliyiz. Eğer efendi padişahla muhabere ediyorsa sıkıntı yok demektir; etmiyorsa bütün sıkıntıların nedeni budur. Bizdeki temel sıkıntının nedeni çevremizdeki insanlar değil, efendinin padişahla muhabere edememesidir. O muhabere kapısı açık olduğunda, saray ahalisi aç da olsa o kadar dert değildir, çünkü efendi onları da doğru bir şekilde terbiye eder.

Ayakkabı Boyacısının Şükrü

Ayakkabı boyacılığı yapan bir adama ayakkabımı vermiştim. "Bağcıklarını da değiştirdim, biraz cık kopmuştu" diyecekken adam demiş ki "bağcığını değiştirmene gerek yok, çürümemiş, boşuna masraf yapmana gerek yok." Adam zar zor geçinen biri ama "Allah'a çok şükür" diyor. Bağcığını değiştirip iki üç lira daha fazla alabilirdi ama aklında öyle bir şey yok. Bense değiştir dese hemen değiştiririm; "bağcık fabrikası da kazansın, ben de kazanayım, kapitalizm ancak böyle yürür" derim. Ama adam "değiştirmene gerek yok" diyor. Şimdi bak adamdaki anlayışa; manevi idrakiyle "Allah'a şükür" diyor. Onun yerinde biz olsak yüzümüz düşerdi belki. Aradaki fark adamın bilinç düzeyi. Adam mutlu, neşeli, konuşuyor, sohbet ediyor; belki günlük yirmi otuz lira kazanacak ama mutlu, huzurlu. Neden? Manevi bilinci var. Saray ahalisi de "efendi, efendi" diye onu dinliyor; içinden belki "sarayın yaramaz asi çocuklarından biri, ben şunu istiyorum, bu mu hayat?" diyordur ama efendi ona "dünya hayatının önemi sınırlıdır, abartmana gerek yok, adam gibi otur" diyordur. Ama yukarıdan hiyerarşi doğru kurulmadığında...

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - A'raf Suresi (7:155) — "Ya Rabbi, bizi içimizdeki beyinsizler/sefihler yüzünden helak mı edeceksin?" ayetinin meali anlatıcı tarafından "bir ayetin ifadesiyle" diye aktarılıyor. --- ---

İlgili Sohbetler

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.

Nefs-i Emmare, Fitne ve Fıtrata Çağrı

Sohbet, nefs-i emmarenin sadece açık günahlar değil, özdeşleştiğimiz her düşünce, duygu ve davranış kalıbı olabileceğini; "geç kaldım" gibi masum görünen bir düşüncenin bile kişiyi zamana bağlı bir varlık zannettirerek nasıl bir ömür boyu süren bir tuzağa dönüşebileceğini anlatıyor. Beden ile kendini karıştırma (araba metaforu), musibet ayetinin kadere ait olanla bize ait olanı ayırması, tevhidin sadece Allah'ı birlemek değil kendini de birlik içinde hissetmek olduğu, fitne kavramının mal-evlat-beden-ilişkiler üzerinden özdeşleşmeyiifade ettiği, Hazreti Yusuf örneği ve "beni değerli hissettirecek biri" aldanışı işleniyor. Sohbet, Rum Suresi 30. ayetin fıtrata çağrısıyla ve modern insanın özsüzleştirilerek nasıl kolayca manipüle edildiğivurgusuyla tamamlanıyor.