Fıtrat ve Spritüel Bilinç

Kısa Özet

Konuşmacı fıtrat kavramını tanımlıyor; fıtratı mizaç, kişilik ve tabiat kavramlarından ayırarak insanın ruhsal-psikolojik-bedensel yapısının dengeli ve hiyerarşik bir düzen içinde olması olarak açıklıyor. Bedende doğal bir dengeleyici (homeostatik) sistem varken psikolojik düzeyde böyle bir sistemin bulunmadığını, bu yüzden insanın psikolojik olarak aşırı uçlara gidebildiğini anlatıyor. Sohbetin devamında “kendini nasıl hissediyorsun?” sorusunun insanı kendini psikolojik duygu durumlarından ibaret sanma tuzağına düşürdüğünü, gerçek dayanıklılığın ve huzurun ise şartlardan bağımsız, spritüel varlığın idrakinden kaynaklandığını vurguluyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Fıtrat, insanın spritüel/ruhsal varlığının bilincinde, psikolojisini ve bedenini yönetme durumudur; mizaç veya kişilik boyutuyla karıştırılmamalıdır. - Bedende doğal bir dengeleyici sistem (örn. vücut ısısını 36,5-37 derece arasında tutan mekanizma) varken, psikolojik düzeyde böyle kendiliğinden bir dengeleyici sistem yoktur; bu yüzden insan psikolojik olarak aşırı uçlara savrulabilir. - “Kendini nasıl hissediyorsun?” sorusu, kişiyi kendini o anki psikolojik duygu durumundan ibaret sanma tuzağına düşürür; gerçek varlık (fıtrat) bu geçici duygulardan bağımsızdır ve hiçbir şeyle tanımlanmaz.

Fıtrat Nedir?

Fıtrat kavramı çokça dillendirilen ve çok zaman da yerli yersiz kullanılan bir kavram. Aslında kolay tanımlanır bir kavram da değil gibi gözüküyor. Ama biz bir anlamda bir değerlendirme yapmaya çalışacağız.

Fıtrat nedir? Fıtrat, kelime anlamı itibariyle ayrılma, yarılma gibi anlamlara geliyor kelime olarak. Bu anlamda yaratılışla bağlantılandırılan bir kelime; bir şeyin fıtratı, bir şeyin yaratılışı gibi de anlaşılabiliyor. Bu kelime kökleri üzerinde çok fazla durmadan şu nokta üzerinde biraz değerlendirme yapalım: Her insanın fıtratı bir midir?

Günümüzde birçok farklı bağlam üzerinden fıtrat üzerine konuşuluyor. Konuşuluyor işte kadın fıtratı, erkek fıtratı, benim fıtratım, fıtratım böyle gibi kavramlar sıkça kullanılıyor. Bizim sohbetlerimizi veya eğitimlerimizi az çok takip eden insanlar, mizaç ve kişilik kavramı üzerinde de durduğumuzu hatırlarlar. Bu anlamda mizaç ve kişilik fıtrat mıdır? Bu da ayrı bir soru.

Bu noktada İslam düşüncesinde ayrıca “tabiat” diye bir kavram vardır. Kişinin tabiatı diye bir kavram vardır. Hatta bazı sufi öğretilerinde kişinin tabiat kaydından kurtulmasından bahsedilir. Yani tabiatının sınırlarından özgürleşmesiyle ilgili ifadeler kullanılır. Biraz bu çerçevede fıtrat kavramını değerlendirmeye çalışacağız.

Benim değerlendirmelerim neticesinde söyleyebileceğim temel şey: fıtrat, yeryüzünde yaşayan bir insanın ruhsal, psikolojik ve bedensel yapısının, yani üç boyutlu yapısının dengeli ve hiyerarşik bir düzen içinde olmasıdır. Fıtrat kavramı, benim yaklaşımım söz konusu ise budur. Yani spritüel varlığının bilincinde olan bir insanın, psikolojisini ve bedenini o spritüel varlığının bilincinde yönetme durumuna fıtrat diyoruz. Dolayısıyla fıtrat derken mizaç veya kişilik boyutunu referans almıyoruz. Çünkü fıtrat aslında her insanda özü itibariyle ortak bir şeydir.

“Allah’ın fıtratına çağırır” der Rum Suresi’nin 30. ayeti. Dolayısıyla fıtrat aslında bizim varoluşumuzun tam ve bütün olarak idrak edilip o tamlık ve bütünlük içinde yaşanma durumudur. Bunu yaşayabildiğimizde o zaman biz fıtratta olmuş oluruz.

Kur’an’da İnsan Tasvirleri ve Fıtrat Meselesi

Hatta şöyle bir yorum da yapabiliriz: Kur’an’da insanla ilgili bazı tanımlar vardır ve yüzde doksanı da olumsuzdur. Yani nedir? Hani böyle literal olarak baktığınız zaman meallerde işte “insan acelecidir”, “insan nankördür”, “insan bencildir”, “insan tartışmacıdır” gibi ifadeler geçer; insan tırnak içinde bir meyle sahiptir, ister de doymaz denir. Hatta biz de maalesef bizim toplumumuzda, “işte Allah da böyle demiş zaten” diyerek sanki bu bizim fıtratımızmış gibi bir algıya kapılırız. Bunlar çok da doğru değildir.

Peki nedir bunlar? Yani Allah, “insan acelecidir, insan nankördür, insan cimridir; kendisine bir şey verildiğinde bunun kendi ilmi nedeniyle kendisine verildiğini düşünür, kendisinden bir şey esirgendiğinde de bunu bir ihanet olarak algılar” gibi ayetler var. Peki bunlar fıtrat mıdır? Eğer fıtrat buysa o zaman insanın tezgahı toplayıp kalkması gerekir. İnsan “böyle acelecidir, nankördür, açgözlüdür” diyeceksek, fıtrat buysa, o zaman burada bir çelişki var gibi gözükür.

Bunlar nedir peki o zaman? Kur’an’da zaman zaman baktığınız zaman, hatta “Kur’an’da insanın özellikleri” diye bir arama yaparsanız, yüzde doksanının olumsuz olduğunu göreceksiniz. Birkaç yerde “insanı biz güzel bir kıvamda yarattık”, “insanı biz yücelttik” manasında birkaç ayet vardır. Peki bu olumsuz ifadeler neye işaret ediyor? Bu olumsuz ifadeler, insanın psikolojik boyutundaki melekelerin, kabiliyetlerin, imkanların dengeli kullanılmaması sonucunda oluşan şeylerdir.

Bedendeki Dengeleyici Sistem ve Psikolojik Düzeyin Farkı

İnsanın psikolojik boyutu değişkendir arkadaşlar. Bunu her zaman hatırlatmaya çalışıyoruz. Psikolojik boyut değişkendir. Bakın beden de değişkendir. Mesela bedeninize dikkat edin: kan basıncı, kanınızdaki minerallerin miktarı, vücut ısınız değişir. Ve dikkat edin, ne vardır bedende? Bir regülasyon sistemi vardır. Dengeleyici bir sistem vardır. Mesela düşünün, hava sıcak oluyor, soğuk oluyor, şu oluyor, bu oluyor, birçok süreç yaşanıyor bedensel olarak. Fakat beden ne yapmaya çalışıyor? Vücut ısısını 36,5-37 derece arasında tutmaya çalışıyor.

Bunu kim tutuyor? Hiç düşündünüz mü? Biraz tıp okuyanlar belki bunun mekanizması üzerine daha çok şey söyleyebilir. Gerçi bunların da mekanizmasının yüzde yüz net olduğu söylenemez. Ama neyi kabul ediyoruz? Böyle bir şey var. Belki ayrıntılarını bilmiyoruz ama böyle dengeleyici bir sistem var insan bedeninde. Yani vücudumuzun ısısı belli bir denge içinde tutulmaya çalışılıyor, 36,5 ile 37 derece arasında. Kan basıncınız belli bir aralıkta tutulmaya çalışılıyor. Bedende sürekli olarak bir dengeleyici sistem var.

Bu dengeleyici sistem olmasaydı biz her dakika problem yaşardık bedensel olarak. Vücut ısısı 30’a düştü, eyvah çöktü gitti; 40’ı geçti, 45’e çıktı, yandım bitti. Niye olmuyor? Çünkü dengeleyici bir sistem var. Bu dengeleyici sistem sayesinde bedenin biyolojik süreçleri belli bir aralıkta işliyor. Zaten o aralığın dışına çıktığında ağır hastalıklar ve ölüm vuku buluyor.

Peki psikolojik olarak böyle bir dengeleyici sistem var mı? İşte yok. İşte niye psikolojik olarak dengesizliğe açığız? Bu yüzden. Yani diyelim ki sen birine ya da bir şeye aşırı bağlandın, aşırı sevdin; bir sistem sana demiyor ki “bak, bu kadar bağlandın, bu yanlış bir şey, bu bağımlılığı azaltman gerekir.” Veya bir şeyden aşırı korktun, ölçüsüz biçimde korktun. Mesela diyelim ki aşırı ölüm korkusu yaşıyorsun. Peki psikoloji şunu diyor mu: “Bak bu çok oldu, bu korku fazla, bunu biraz düşürelim”? Böyle bir şey yok. Bir şeye aşırı bir sevgi duydun, bir şeye aşırı bir nefret hissettin — burada dikkat ederseniz psikolojik düzeyimizde kendiliğinden bir dengeleyici sistem yok.

Psikolojik Dengesizliğe Açık Olmamızın Nedeni

Bu dengeleyici sistem olmadığı için zaten psikolojimiz çabuk bozulabiliyor. Psikolojik düzeyde birçok problemi yaşamaya açık duruyoruz: mesela kaygılar, şüpheci düşünceler, kendini çok yetersiz hissetme, çok üstün hissetme, kibir duyma, aşağılık kompleksi duyma — bütün bu tırnak içinde dengesizlikler psikolojik düzeyimizde oluyor mu? Oluyor. Peki psikolojik düzeyin içinde bunu dengeleyen bir şey var mı? Normalde yok.

“Hocam, hani hormon dengesi bunu sağlıyor; serotonin filan dengeliyor” diye bir itiraz gelebilir. Yok, o da bir görüş. Hormonların kendi içinde bir dengesi var mı? Evet, ama onu tartışmaya şu an açmak istemiyorum. Mesela böyle çok bencil insanlara oksitosin versek hepsi böyle annemsi, anaç olacaklar mı — tartışmaya açık bir konu. Aslında bunu deneyebilirler; mesela hapishanelerde veya çocuklarına bakmayan annelere yüksek düzeyde oksitosin versek, acaba bunlar çok merhametli şefkatli olacak mı? Bunu denemek lazım. Ben böyle hormon kavramlarına biraz mesafeli yaklaşıyorum. Neden? Yanlış değil büsbütün ama abartılan şeyler var. Yani her şey hormonlara indirgendiğinde, gerçekliğin o kadar da açıklayıcı olma zemini bence kayboluyor.

Dolayısıyla arkadaşlar, psikolojik düzeyde iki ucu açık bir mekanizmaya sahibiz. Yani mesela hiçbir şeyden tırnak içinde korku duymayıp tehlikeye kendimizi atabiliriz — diyelim ki 20. kattan atlıyorsun, neden? Korku hissi yok, objektif biçimde bir tehlikeyi göremiyorsun. Veya korkulmayacak bir şeyden çok korkuyorsun; korkulmayacak bir durum sende aşırı bir korkuya sebep oluyor. İşte bunları, psikolojinin kendi içinde dengeleyecek tırnak içinde doğal bir sistem yok. Bu doğal sistemin olmayışı, insan psikolojisinde aşırı uçlara gidebilme imkanına veya potansiyel problemine yol açıyor.

Spritüel Varlık: Psikoloji Üstü Dengeleyici Sistem

Peki niye böyle? Aslında insan kendisine bir üst dengeleyici ve düzenleyici sistemin, dengeleyici bir varoluş niteliğinin verildiği bir varlık. Yani aslında bir dengeleyici sistemimiz var, ama psikolojik düzeyin tam içinde değil; psikolojik düzeyin üstünde. Psikolojik düzeyimizi dengeleyecek bir sisteme sahibiz, ama bu psikolojinin içinde değil, psikolojinin üstünde bir sistem. İşte buna spritüel varlığımız diyoruz.

O yüzden kişi psikolojik düzeydeki tabiatını iyi tanımalı ve onu dengeleyecek sprit bilincini uyandırmalı. O sprit bilinci uyanmadığında psikolojik düzey bazen dengeli olur, bazen dengesi bozulabilir.

Mesela günümüzde insanlar niçin çoğunlukla dışsal etkiler yüzünden psikolojilerinin bozulduğunu söylüyorlar? Mesela şöyle demiyoruz değil mi: “Hava çok soğuktu ve vücut ısım 30 dereceye düştü” demiyoruz, çünkü bedende o havanın durumunu dengelemeye çalışan sistemler var. Aynı zamanda eğer beden bunu dengeleyemezse — diyelim ki dışarısı çok soğuk, eksi 20 derece — o zaman ne yapıyorsun? Mantığınla, aklınla ne giyinmen gerektiğini değerlendiriyorsun. Bedenin de dengeleyemediği bir durum olduğunda, bu sefer giyeceğin elbiseyi doğru bir şekilde belirleyerek o vücut ısını korumaya çalışıyorsun.

Dikkat edin, psikolojimizle ilgili böyle bir çabamız ortalama düzeyde yok. Hatta bazen şaşırıyoruz: “Ya ben niye böyle oldum? Eskiden böyle değildim. Eskiden o kadar öfkeli değildim. Eskiden bu kadar tepkisel değildim. Eskiden bu kadar muhalif değildim. Eskiden bu kadar mutsuz değildim. Eskiden bu kadar kaygılı değildim. Ne oldu bana?” dediğimiz zamanlar ve durumlar olur. Çünkü arkadaşlar, psikolojik düzeyde doğal bir dengeleyici sistem yoktur. O yüzden psikolojik olarak insan her yere gidebilir bir durumdadır.

Eğer psikolojiyi salt alacak olursak, başlı başına psikolojiden ibaret olduğumuzu düşünecek olursak, o zaman psikolojik boyutta her türlü uç noktaya gitme ihtimali vardır. Mesela bazen deriz ya, işte bazı insanlar görürüz, dünyayı yutsa doymayacak gibi; bütün dünyaya sahip olsa bu sefer Mars’a falan sahip olmayı düşünebilir değil mi? Çünkü sahip olmanın ölçüsü yok. Ölçüsü olmadığı için de ucu açık bir şey.

Şartlara Göre mi, Şartlara Rağmen mi Yaşamak?

İşte o yüzden biz psikolojik olarak bizi dengeleyecek bir şeye muhtacız. Eğer psikolojik dünyamızı dengeleyecek bir şeye sahip değilsek, o zaman şartlara mahkum oluyoruz. İyi şartlar, etrafımızda tırnak içinde bizim psikolojimize pozitif anlamda hizmet eden insanlar olduğu müddetçe, iyi şartlar olduğu müddetçe psikolojimiz iyi olur; olmadığı zaman da kötü olur. Dolayısıyla biz psikolojik tabiatımızın mahkumu olmuş oluruz. Biz buna “şartlara göre yaşamak” diyoruz. Yani çevremize göre, şartlara göre psikolojimizin şekillenmesi. Bir anlamda biz psikolojimizi dünyaya, insanlara, çevreye emanet etmiş oluyoruz.

Hatta ne diyoruz çoğunlukla? “Ya işte şöyle olsa kendimi çok iyi hissederdim. Şöyle olsa çok mutlu olurum.” deriz değil mi? Hep böyle bir kısım şartlara göre kendimizin daha iyi, daha mutlu, daha huzurlu, daha mutmain olacağımızı düşünürüz. Eğer böyle bakarsak, o zaman şartların insafına kalmış insanlar oluruz. Bunun da sorumlusu kimdir? Kendimiz oluruz. O yüzden tabiatımızın, yani psikolojik tabiatımızın kontrolünden çıkıp bu hapisten çıkma imkanına sahip olduğumuzu bilip bu imkanı gerçekleştirmek durumundayız. Aksi takdirde şartların bizim için ördüğü ağın dışına çıkamayız. Mutluluğumuz, huzurumuz, tatmin halimiz şartlara göre değişecektir.

Ve dikkat edin, insanlar neyden şikayet eder? Hep çevreden, şartlardan ve insanlardan şikayet eder. O yüzden şikayet etmek, üzerinde özellikle durulması gereken bir tuzaktır. Yani şartları değerlendirebilirim, şartları analiz edebilirim, yorumlayabilirim, tanımlayabilirim. “Çevremdeki insanlar çok bencil, Allah selamet versin” — olabilir. “Eşim çok bencil” — olabilir, böyle bir süreci var. Ama “ben çok mutsuzum, onun yüzünden mutsuzum” — bu şikayettir. Bu ne demek? Sen şartlara mahkum olarak kendini tanımlıyorsun demektir.

Dolayısıyla şartları burada biz tamamen yok saymıyoruz. Fakat şartlara rağmen olabileceğimiz imkanının olduğunu işaret etmek istiyoruz. Şartlara rağmen olma imkanı var mıdır? Evet, insan için böyle bir imkan vardır. Sadece kendinizi psikolojiden ibaret görürseniz, psikolojinizin içinde şartlardan bağımsız bir dayanak noktası bulamazsınız. Çünkü psikoloji şartlara bağlı bir şekilde işler. Ve siz de kendinizi o psikolojiden ibaret görürseniz, ona “ben” dersiniz; ona “ben” dediğiniz için de o psikolojiden ibaret olmuş olursunuz.

Fakat şartlara rağmen olabilmek ve o psikolojik tabiatı dengeleyebilmek imkanına sahibiz. İşte spritüel varlığımız bu işi görür aslında.

Panik Atak ve Bedenin Sınırı Örneği

Bu dengeleyici sistemi birkaç basit örnekle ifade edecek olursak, mesela buzdolaplarını düşünün. Buzdolabında ne vardır? Normalde motor vardır ama motor ne kadar ısıtacağını bilmez, ne kadar çalışacağını bilmez, nerede duracağını da bilmez. Onun nerede ne kadar çalışacağını belirleyen entegre bir sistem vardır. Buzdolabı çok düşük ısıya indiğinde motor durur, ısı belli bir noktaya yükseldiğinde motor tekrar çalışır. Ve ne yapmış olur? Buzdolabında belli bir ısı aralığı gerçekleştirilmiş olur — diyelim ki eksi dört ile sıfır arasındadır. Sıfıra geldiğinde motor çalışır, eksi dörde geldiğinde motor durur.

Şimdi bizde psikolojik olarak böyle bir sistem var mı? Yok. İşte o yüzden problem yaşıyoruz. Hatta bakın, panik atak aslında bir anlamda, bir yönüyle insanın psikolojik anlamda korkusunu yönetememesiyle ilişkili bir şeydir. Bedenle ilişkili bir şey değildir aslında, psikolojiyle ilişkili bir şeydir. Çünkü kişi neyden ne kadar korkacağını bilemez ve sonuna kadar o korkuyu götürmeye çalışır.

Ne engel olur biliyor musunuz? En son beden orada “dur” der. Mesela kalbinizi hızlı bir şekilde attırır, attırır, attırır; nabzınız aşırı bir şekilde yükselir, yükselir, yükselir. Nereye kadar? Beden der ki: “Daha fazlasına izin vermiyorum, ben burada duruyorum” der, “buraya kadar” der. Dikkat edin, bazen psikolojimizi beden durdurur. Psikoloji o kadar dengesiz olabilir. Çünkü ne dedik? Sınırı yok. Beden izin verse, diyelim ki nabız atışını 80, 100, 200, 500, 1000’e çıkarabilir. Eğer bedenin yapısı müsait olsaydı, bir panik atak sürecinde nabız atışınız 300’lere 500’lere çıkabilirdi. Ama bedenin buna imkanı olmadığı için, beden bir yere kadar diyor ki “benden bu kadar” diyor, “sen nereye gidersen git.” O yüzden bakın, psikolojik düzey yönetilmesi gereken bir şeydir. Psikolojik düzey kendimizi tanımlayacağımız bir yer değildir.

“Kendini Nasıl Hissediyorsun?” Sorusunun Tuzağı

“Ben öyle hissediyorum.” Geçen bir arkadaşla konuşuyordum, dedim ki: insanlara sorulacak en sahte sorulardan biri “kendini nasıl hissediyorsun?” sorusudur. Çok sahte bir soru. “Kendini nasıl hissediyorsun?” Bu ne demektir biliyor musunuz? İnsanın kendisini, psikolojik düzeydeki geçici bir duruma indirgemesidir aslında.

“Kendini nasıl hissediyorsun?” — “Mutsuz hissediyorum.” Ne yapacağız şimdi? Kendimi mutsuz hissediyorum; bak kendimi ne yaptım — o an ortaya çıkan bir mutsuzluk duygusuna gömüverdim. O yüzden bu soruya cevap vermeyin. Psikoloğa veya psikiyatriste giderseniz size bunu sorabilir, orada bir açıklama yapmaya ihtiyaç var. “Kendini nasıl hissediyorsun?” Ne kadar masum bir soru değil mi? Ne kadar basit gibi bir soru.

Kendini nasıl hissediyorsun? Kendimi hakiki bir insan olarak hissediyorum. En başta normal, fıtri, tam, eksiksiz bir insan olarak hissediyorum. Bu üst bilincimdir. Psikolojik düzeyde de “şu an şöyle bir duygu gözlemliyorum, şu an içimde şöyle bir duygunun ortaya çıktığını görüyorum” diyebilirim değil mi? Yoksa “kendini nasıl hissediyorsun?” denildiğinde, eğer biz bu soruya genelde verildiği gibi bir cevap verirsek, aslında ne demiş oluyoruz? “Kendimi şu an psikolojik düzeyimdeki bir durumdan ibaret görüyorum” demektir. Peki ben böyle miyim? Böyle bir varlık mıyım?

Doğru soru nedir peki? “Şu an içinde hangi duyguyu gözlemliyorsun?” Mesela aslında çocukluktan itibaren böyle bir soru sormayı öğrensek, ya da çocuklarımıza böyle sorsak, belki bir şeyler değişir miydi? Mümkün yani. Aslında “kendini nasıl hissediyorsun?” sorusu yerine “şu anda içinde hangi duygunun ortaya çıktığını gözlemliyorsun?” Mesela “şu anda içimde bir suçluluk duygusunun ortaya çıktığını gözlemliyorum, ama kendimi suçlu hissetmiyorum.” Bakın arada aslında ne kadar büyük bir fark var, değil mi arkadaşlar?

O yüzden aslında farkına varmadan biz psikolojik bir mekanizmadan ibaret olduğumuzu zannediyoruz. Ve bunun üzerinden kendimizi tanımlıyoruz. Hatta işte “ben böyleyim, ben böyle hissediyorum” diye de onu sahipleniyoruz. Sonra da buna ne adı veriyoruz? Fıtrat. “Benim fıtratım bu.” Hani eğer biraz İslami literatüre aşinalığımız varsa “benim fıtratım bu” — o zaman da akan sular duruyor değil mi? “Fıtratım bu, yüzden ne diyebiliriz abicim? Allah bu fıtratta yaratmış, benim fıtratım bu. Allah beni böyle yaratmış, çok öfkeli yaratmış, çok alıngan yaratmış, çok kırılgan yaratmış.” Öyle mi yaratmış? Öyle bir şey var mı? Yok aslında.

Sahte Benlik ve Psikolojik Dayanıklılık

“Evet hocam, psikolojik dayanıklılık farklı mesela insanlarda. O neye göre değişiyor? Yani özel bir gayret olmadan bazı insanlar daha dayanıklı, bazı insanlar daha az dayanıklı oluyor.” Evet. Orada da mekanizma psikolojik imkanlar içinde bir çözüm bulmaya çalışıyor. Mesela diyelim ki “beni kimse sarsamaz, kimse beni etkileyemez” diye, yine psikolojik düzeyde o süreci kendince yönetmeye çalışan bir benlik ortaya çıkmış oluyor. O da doğal değil. Yani psikolojik dayanıklılık, spritüel bir bilinçle gerçek anlamda gerçekleşir. Öbür türlü psikolojik dayanıklılık, yine psikoloji içinde geçici bir benlikle inşa edilmeye çalışılan bir dayanıklılıktır. Yani sahte benlik. Mesela “boş veriyorum” — veya “ben kimseyi umursamıyorum, kim ne derse desin, benim umurumda değil, ben istediğimi yaparım” gibi, yine bir kısım sahte benlikler üzerine kuruludur genellikle psikolojik dayanıklılık diye tarif ettiğimiz benlikler. Gerçek dayanıklılık, gerçekten doğal bir varlığa, tamlığa, bütünlüğe ve güce sahip olan spritüel varoluştan kaynaklanır.

“Acaba ’mutmainne’yi bir basamak diyebilir miyim?” Tabii, doğal olarak, aynen öyle. Yani kutsal metinlerde yaradanla bağlantılı olan o gerçek varlığımızın gerçek kendimiz olduğunu idrak ettiğimizde, gerçek anlamda dayanıklılık ortaya çıkacaktır. Yoksa başka şeylere dayalı olan dayanıklılık, hakiki anlamda bir dayanıklılık olmayacaktır.

Ama psikolojimiz ne yapmaya çalışıyor? Kendi içinde bir şeyleri kendine göre dengelemeye çalışıyor. Mesela bazen bakıyorsunuz, kişi hayatta bir şey yapmaktan vazgeçerek rahatlamaya çalışıyor olabilir. “Her şeyden vazgeçtim” diyerek rahatlamaya çalışıyor olabilir. Veya başka bir yöntem bularak rahatlamaya çalışıyor olabilir. Geçen birini gördüm, duygusal ilişkilerinde problem yaşıyor. “Artık günlük ilişkilere döndüm” diyor, “daha rahatım” diyor, “yıkılmıyorum” diyor, “daha sağlıklı oluyorum” diyor mesela. Şimdi bu sağlıklılık mıdır? İşte değildir. Ama ne yapıyor ego? Yani psikolojik düzeyde benlik, kendini şartlar içinde tırnak içinde “nasıl daha az yıpranırım?” diye dengelemeye çalışıyor.

Hatta eskiden, gençliğimde dinlediğim bir şarkı vardı; sevmenin insanı yaralayacağını, ama sevilmenin daha güvenli ve rahat olacağını anlatan bir mantığı olan bir şarkıydı — “sevme, yara alma; sevilmeyi tercih et, öyle daha rahat edersin” diyen bir yaklaşımı vardı. Şimdi bunlar nedir? Çünkü seviyorsun, mutsuz oluyorsun, yaralanıyorsun; iyi değil, ama sevilmek hoş — egoyu tatmin ediyor. Bunlar psikolojik dayanıklılık falan değildir. Bunlar sahte benliklerin psikolojik mekanizma içinde dengeleme çabalarıdır.

Veya diyelim ki insanlardan yana çok zarar gördüğünü düşünürsün, artık hiç kimseye güvenmezsin. Veya diyelim ki “ne kadar az insan o kadar huzur” dersin — aslında o huzur, huzur değildir tabii ki. Dolayısıyla bu anlamda psikolojik mekanizmamız kendini bir şekilde, tırnak içinde kendine göre dengelemeye çalışır. Ama bu dengeleme, gerçek anlamda bizim bahsettiğimiz dengeleme değildir. Yine problematik bir şeydir, yanlış bir dengeleme yaklaşımıdır.

Dolayısıyla aslında kadim bilgeliklerde ve İslam maneviyatında insanın tabiatını aşmasından bahsedilen şey, biraz kendini psikolojik bir mekanizma, psikolojik bir varlık olarak algılama anlayışından kurtulmak ve o hakiki olan merkeze, spritüel/ruhsal merkeze doğru yol almak olarak tarif edilir.

Peki, spritüel düzeyini idrak eden bir insanın psikolojisi ortadan mı kalkıyor? Hayır. Psikoloji yine duruyor, psikolojik mekanizma duruyor. Ama kim tarafından yönetiliyor? Daha üst bir varlık ve bilinç hali tarafından yönetiliyor.

Mesela diyelim ki bir insan seni yok saydı. Şimdi psikolojinde ne ortaya çıkar? Bakarsın ki bir yok sayılma duygusu. Ama “ben yok sayıldım” hissi var mı? Yok. Sadece bir yok sayılma duygusu var. Ona “ben” diye yapışmıyorsun, ona “ben” demiyorsun; onu görüyorsun. Bir yok sayılma duygusu ortaya çıkıyor. Ve spritüel bilincinde zaten böyle bir durum yok. Sen yok değilsin; yani yok olman mümkün değil. Dolayısıyla biri seni yok saydığında herhangi bir sorun ortaya çıkmıyor, çünkü sen psikolojik bir mekanizmadan ibaret değilsin. Bütün dünya seni yok saysa, senin gerçekten kendini yok hissetme gibi bir sorun yaşama durumun söz konusu olamaz.

O yüzden bazen oluyor değil mi: “Eşler orada beni yok sayıyor.” “Yok saysın” diyorum. “Nasıl olur hocam” diyor, “mutsuz oluyorum” diyor. Niye öyle? “Beni yok sayıyor.” E saysın, sen kendini ne sayıyorsun? “İnsan kötü oluyor hocam.” Yok öyle bir şey. Hemen o “insan” dediğin, psikolojik düzeye kendini indirgeme halin — bir dikkat et, sen nerede duruyorsun? Psikolojik alanda mı duruyorsun, yoksa orayı en azından görmeye mi çalışıyorsun? Bir insan seni yok saydığında niçin bu sorun olsun ki?

Gel şöyle bir şey düşünün. Biri bana dese ki “senin bedenini görmüyorum”, ben de “etrafta doktora gidiyorum, benim bedenim yok” desem — herhalde akıl sağlığımdan şüphe edilir değil mi? Aynı şey değil mi bu arkadaşlar? “Beni yok sayıyor, çok mutsuzum”, sonra da psikoloğa gidiyorum: “Sorun ne?” “Eşim beni yok sayıyor.” “Eee?” Ben öyle bir psikolog olsam, şaka diyorum bunu, derim ki “git işine” derim ya. Tabii böyle desem iş yapamam, çok önemli bir şey dememleri gerekir, “bu çok önemli bir mevzu” falan.

Herkese bak, basit bir şey yani. Biri seni yok sayıyor, sorun ne ki burada? Sen de mi yok olduğunu hissediyorsun? Sen de mi yok olduğunu zannediyorsun? Bak, o başka bir sorun; o sorun üzerinde çalış. Yoksa biri seni yok saydığında bu sorun değil ki, değil mi? Biri seni yok saydığında bu sorun değildir; biri seni yok saydığında kendini yok hissetmen sorundur ve bunun sorumlusu da sensin. Ama egomuz ne diyor? “Beni yok saymasaydı ben bunu hissetmezdim.” Çok mantıklı değil mi? Ama gerçek değil, doğru değil.

Dolayısıyla bakın, bütün mesele kendini psikolojik düzeyden ibaret görme tuzağının yaşanıyor olması. Bunu fark etmek — bunu fark ettiğimizde psikolojik düzeyde sorun kalmayacaktır. Çünkü spritüel bilincimizle bunu dengeleyeceğiz. Çünkü psikolojimiz bize bir olgudan bahseder. Psikoloji bize kim olduğumuzu söylemez arkadaşlar, bakın. O yüzden dedim, mesela “kendini nasıl hissediyorsun? Kendimi suçlu hissediyorum, kendimi kötü hissediyorum, kendimi mutsuz hissediyorum, kendimi yetersiz hissediyorum” — bunlar nedir?

Varlık Kavramı ve Psikoloji Çadırından Çıkış

Bunlar psikolojik düzeyde ortaya çıkan duygu durumlarının veya düşünce durumlarının kendimiz zannedilmesi tuzağıdır. “Çok kaygılıyım, kendimi çok kaygılı hissediyorum” — bu yanlış bir şey. Zihnimden çok kaygılı düşünceler geçiyor, güçlü bir üzüntü duygusu gözlemliyorum — ama ben o değilim. O yüzden hayattaki en sahte sorudur “kendini nasıl hissediyorsun?” Kardeşim, kendim varım, tamım, eksiksizim, mükemmelim. Kendim bu. Ama kendimin yerine ne koyuyorsun? O soru seni psikolojini koymaya götürüyor.

Psikologların hepsi — tırnak içinde söylüyorum, yanlış anlamasınlar — hepsi sahte bir şeyin üzerinde duruyorlar. Sahte bir varlık alanını önümüze koyuyorlar. Kendileri de oradan bakıyor zaten. Hani bir kasıt yok burada, bir art niyet yok; hepimiz böyle bakmaya şartlandırılmışız. Onlar da öyle bakmaya şartlandırılmış, biz de öyle bakmaya şartlandırılmışız.

“Kendini nasıl hissediyorsun?” Kendimi tam, eksiksiz ve var hissediyorum. Bu kadar. Kendim buyur. Ama psikolojik düzeyde ne hissediyorsun? “Psikolojik düzeyde şunu hissediyorum, şu duyguyu hissediyorum, bu düşünceyi gözlemliyorum.” Bu ayrı bir şey. Psikolojiden ibaret olduğumuzu zannetmekte tuzağa düşüyoruz. İşte kadim bilgeliklerin “tabiatımızdan çıkmak” dediği şey bu. Kendimizi tabiatımız zannediyoruz, yani psikolojik tabiattan ibaret zannediyoruz kendimizi. O psikolojik tabiatın varlığımızın tamamı olduğunu zannediyoruz ve varlığımızı onun üzerine bina ediyoruz.

Mesela “yeni bir ev aldım.” Psikolog soruyor: “Kendini nasıl hissediyorsun?” “Çok iyi hissediyorum.” Öyle mi diyeceğim yani? Nereye gideceğiz buradan? “Evim yıkıldı, kendini nasıl hissediyorsun?” “Berbat hissediyorum.” “Evlendin, nasıl hissediyorsun?” “Süper.” “Boşandın, nasıl hissediyorsun?” “Berbat.” “Biri seni terk etti, ne hissediyorsun?” “Çöküntü hissediyorum.” Buna mı layık bir varlığız? Veya aslında biz böyle bir şekilde mi yaratılmışız? Yoksa varlığımızı yanlış bir yerde mi tanımlar hale gelmişiz? Yani gerçek evimizi unutmuş muyuz acaba? Gerçek evimizin yerine bir gecekonduda oturan insanlar gibiyiz.

Şimdi biz bazen üzülüyoruz değil mi, işte göçmenler var, mahrum ve mağdur durumda olan insanlar var, evleri yok, çadırda yaşıyorlar. Psikolojik olarak siz nerede yaşıyorsunuz? Siz de psikoloji çadırında yaşıyorsunuz. Hepimiz psikoloji çadırında yaşıyoruz. Ruhsal evimiz yıkılmış zannediyoruz, yok zannediyoruz, öyle bir şey yok zannediyoruz. Hepimiz psikolojik bir çadırda yaşıyoruz. Rüzgar esince onun kazıklarını sarsıyor. Hepimiz çadırda yaşıyoruz. Evimize taşınmak durumundayız. Evimize taşınırsak, o evsizlik tuzağından, sürekli şartların mağduru olma, şartlara göre yaşama ve kendimizi buna göre değerlendirme ve hissetme tuzağından çıkabiliriz, kurtulabiliriz. Aksi takdirde hepimiz psikolojik çadırlarda yaşıyoruz. Bir fırtına gelip yıkabilir. Veya birisi orayı geçici olarak ihya edebilir değil mi, geliştirebilir, belli bir konfora ulaştırabilir. Ve biz onun arayışındayız: “Kim beni mutlu eder?” veya “beni ne mutlu eder?”

Seni ne mutlu eder? Hiçbir şey. Hiçbir şey seni mutlu edemez. Bir şeyin seni mutlu edeceğine inanıyorsan sahte bir yerde duruyorsun demektir. Hiçbir şey ve hiçbir kimse seni mutlu edemez. Ama psikolojimiz buna itiraz ediyor değil mi? Yani mesele yanlış yerde ve yanlış sorular sormaktadır aslında. Ve bunu fark etmek durumundayız. Yanlış yerdeyiz, yanlış sorular soruyoruz.

Bakın, psikolojik düzey üzerinden “benim hiç kimseye ihtiyacım yok” gibi bir tepkisellikten de bahsetmiyoruz; bunu da bazen karıştırırız. Doğal insan tepkisel değildir. Bakın doğal insan asla tepkisel değildir. Peygamberimize biri gelir; böyle kırsal bir bölgeden gelir, peygamberimizin yakasından tutar, elbisesinden tutar ve “bana işte beytülmalden bir şey ver, ihtiyacım olanı ver” der. Peygamber gayet sakin bir şekilde döner ve “ne istiyorsun?” der; daha sonra üslubunun yanlış olduğunu ona hatırlatır. Ama orada “sen kimsin?” falan yoktur. Çünkü doğal insan tepkisel davranan bir varlık değildir.

Bakın, psikolojik olarak kendimizi katılaştırmaktan bahsetmiyorum. Kendimizi katılaştırmak değil anlattığım şey. İnsanlara kayıtsızlık değildir, umursamazlık değildir. İnsanları yok saymak değildir, duyarsızlık değildir, boş vermek değildir, katılık hiç değildir. Merkezimize dönmektir, merkezimizde olmaktır. Bakın aslında merkezimiz tek kelimeyle ifade edilecek olursa, onun adı varlıktır. Varlık, sadece “varım” — şu veya bu olarak değil. Cebinde ne kadar paran var, bu değil. Dostların var mı, bu değil. Seni kim tanıyor, bu değil. Sen bu hayatta ne yaptın, bu değil. Hiçbir şeyin tanımlayamadığı bir varlık, bu.

Bakın, bir şey tarafından tanımlanıyorsa o varlık, o şey gittiği zaman varlık da kalmayacaktır. Mesela benim varlığım dostlarımla tanımlı olsun; peki dostlar gitti, ne olacak? Mesela bazı insanlar görürsünüz değil mi, işte “bütün dostlarım gitti, bütün arkadaşlarım gitti, tek tek herkes gidiyor, bir ben kaldım” diyor değil mi? Bazen böyle Instagram’da, Facebook’ta görürsünüz. Bu nedir? Bu varlığını yanlış bir yere konumlandırmaktır. Varlığın hiçbir şeyle tanımlanmıyor. İlişkilerle değil, maddi herhangi bir şeyle değil, bedenle değil. Hiçbir şeyle tanımlanmayacak şekilde varım.

“Düşünüyorsan varım” da sahte bir şeydir. Çünkü düşünmediğin zaman yoksun. Bitkisel hayat da değil — ama bakın, “hayat” deyince aklımıza ya bitkisel ya hayvansal ya bir düşünsel hayat geliyor değil mi? Bunların ötesinde bir şey bu. Mesela Allah bitkisel hayatta mı yaşıyor, düşünsel hayatta mı yaşıyor, hayvani hayatta mı yaşıyor? Allah’ın Hay ismi — “Allah yaşıyor” diyoruz değil mi, nasıl yaşıyor? Bitkisel hayatta mı yaşıyor? Yoksa o da “düşünüyorum öyleyse varım” mı diyor acaba? “Düşünüyorum öyleyse varım”, varlığını düşünceye indirgemektir aslında. Varım, var olduğum için bazen düşünüyorum — bu doğru bir şeydir. Ama “düşünüyorum, o halde varım” bu, varlığımızı düşünceye indirgemektir. Mesela ben çok defa varlığımı hissederim ama hiç düşünmem; düşünce yoktur orada.

Sonuç: Fıtrat Tanımı

Dolayısıyla arkadaşlar, fıtrat — sözümüzü bağlayalım — fıtrat, spritüel varlığımızın, ruhsal varlığımızın farkındalığıyla ve bilinciyle psikolojimizi ve bedenimizi yönetme durumudur. Buna fıtrat diyoruz. Spritüel varlığımızı idrak etmediğimiz müddetçe, dolayısıyla fıtratımızı henüz keşfetmemiş oluruz; sadece psikolojik tabiatımızda durmuş oluruz.

Evet, teşekkür ediyorum.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): (Rum Suresi: 30) — “Allah’ın fıtratına çağırır” anlamında atıfta bulunulmuştur.

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması

Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.

Sevilirsem Varım Yanılgısı

Sohbet, "insan niye başkasının ilgisine ihtiyaç duyar?" sorusundan yola çıkarak, Nasreddin Hoca'nın kuzu-koyun (ganem) meseli üzerinden insanın olgunluk derecelerinin farklı olduğunu anlatır. "Sevilirsem varım" hikayesinin, çocukluktan itibaren deneyimler üzerinden inşa edilen sahte bir benlik olduğu; oysa gerçek "ben"in doğrudan Allah'tan gelen "varlık" olduğu vurgulanır. Şeytanın Hz. Adem'idoğrudan bir teklifle değil, ona bir "hissettirme" yoluyla kandırdığı; bugün de aynı mekanizmanın "yok sayıldım", "vefasızlığa uğradım" gibi hislerde işlediği anlatılır.