Gözlemci - İçimizdekileri Görmeye Çalışmak

Kısa Özet

Sohbet, bir Bektaşi deyişindeki Pir-Talip kıssasıyla açılıyor: nefis her seferinde kaçacak bir delik ararken en sonunda yine Pir’e sığınmak zorunda kalır. Bu kıssadan yola çıkarak İsmail abi, insanın psikolojik bünyesinde beliren düşünce, duygu ve davranış kalıplarıyla özdeşleşmenin (“nefisle baş başa kalmanın”) nasıl bir tuzak olduğunu, bunun yerine bu kalıpları gözlemleyip onlardan ayrışabilmenin (“murakabe”) gerçek özgürlüğü ve huzuru getirdiğini anlatıyor. Sohbet, değerin ve mutluluğun kariyer, başarı, ilişki gibi dışsal şeylerden değil, “Abdullah” (Allah’ın kulu) olmanın bizatihi kendisinden geldiği vurgusuyla tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsan; içinde beliren düşünce, duygu ve davranışlardan ibaret değildir. Onları gözlemleyen, onlardan bağımsız var olan bir şahittir; “beni bir an bile nefsimle baş başa bırakma” duasının sırrı da budur. - Gerçek değer ve huzur kariyer, başarı, ilişki, şöhret gibi dışsal şeylerle artmaz ya da eksilmez; varlık bizatihi değerlidir, bir şey daha “olmaya” ihtiyacı yoktur. - Sahte benlik (“canavar”) sürekli “şöyle olmalısın, böyle kazanmalısın” diyerek insanı yer bitirir; oysa “Abdullah” (Allah’ın kulu) olmak bu canavarları öldüren, özgürleştirici ve hafifletici bir gerçekliktir.

Giriş: Bugünün Sorusu — Nefsi Gözlemlemek

Bugün İsmail abiyle bir sohbet yapılıyor. Ele alınacak soru şu: gözlem, kendini gözlemlemek, kendini seyretmek, izlemek. Çünkü birçok dini gelenek bize hep şunu söyler: insan kendi içinde dengede değildir. İçinde yüzleşmeye hazır olmadığı birçok huyu, birçok davranışı vardır. Hatta bunların birçoğu birbiriyle çelişkili durumdadır. Bununla yüzleşmeye hazırım diyenler ve bunu isteyenler, belli başlı okullara, belli başlı üstadlara giderler ve bu süreçten daha önce geçmiş, bunu bilen kişilere derler ki: “Ben kendi psikolojimdeki bu dengesizlikleri, sıkıntılı yerleri, topaklanmış yerleri bulmak istiyorum.” Çünkü insan kendisiyle yüzleşmeye hazır olmadığı zaman ya bir şeyi bastırır, ya inkâr eder ya da onu temize çıkarabilmek için bir savunma geliştirir.

Pir ile Talip: Nefsin Kaçacak Delik Araması

Çok sevilen bir Bektaşi deyişi var. Orada bir pir ile bir talip karşılıklı olarak murakabe yapıyor. Yani bu işi daha önceden yapmış ve bilen bir kişi, henüz bu işin acemisi olan bir kişiye kendi egosunu nasıl savunduğunu bir nevi aşikâr etmeye çalışıyor. Pir talibe soruyor: “Sen ne yapıyorsun? İşte bir tarafta gül var, geçici güzellik; bir tarafta mücevher var, elmas var. Sen gülü seçiyorsun, geçici olanı seçiyorsun.” Yani dünya hayatını ve bedenle irtibatlı olan benliği devamlı savunuyor, seçiyor; geçici olanı var kılmaya çalışıyor. Bunun farkında mısın, diye aslında onun egosuna soruyor.

Diyelim ki bu çok beğendiğin, sevdiğin, bağlandığın dünyayı sel aldı, ne yaparsın? diye ego’ya soruyor. Ego çıkış yolu bulacak ya: “Ben balık olurum” diyor, o selin içinde balık olup kaçarım diyor. Peki, diyor pir, sen balık oldun; ya balıkçılar ağ atarsa, yine peşine düşerlerse? O zaman, diyor talip, güvercin olur uçarım. Peki, diyor pir, uçmaya başladın; bir şahin ya da doğan peşinden gelirse, seni avlamaya çalışırsa ne yaparsın? En son bakıyor kaçacak bir yer yok, bir delik yok. O zaman diyor: “Geri Pir’ime kaçarım. Sen nasıl diyorsan öyle olsun.” Yani bu geçici, sınırlı, kısıtlı dairede insan egosu her zaman çıkabileceği bir delik arıyor, kendisini bir şekilde var kılmaya çalışıyor; kendisi ise kendi yüzleşmesi üzerinde çalışmıyor. Yüzleşmeye hazırım diyenler dahi bir şekilde bu savunmaları yapıp kendi benliğini aşikâr etmek istemiyor.

Bu kıssadan hareketle sorulmak istenen soru şudur: bu döne döne döne, en sonunda kaçacak bir yol bulamayınca insan yine Pir’e sığınıyor. Burada abi, hani o nefsini gözlemleyip görebilmek ya da kendi içini görebilmek bize ne sağlar, hangi kapıları açar, hangi imkânları hatırlatır? Kendimizi tanımadığımız bu işin neresinde, gözlemleme kısmı diye sormak istiyorum.

Psikolojik Bünyede Ortaya Çıkan Kalıplar

Tabii burada “içimizde ortaya çıkan” derken kastedilen şey, psikolojik bünyemizde ortaya çıkan şeylerdir. Psikolojik bünyede ortaya çıkan şeyleri insan gözlemlemeli ve bunlar arasında tercih yapabilme yetkinliğini kullanmalı. Biz çoğunlukla psikolojik düzeyde hayatta kalmak, ayakta durabilmek için belli mizacımızla bağlantılı bir kısım stratejiler geliştiririz. Mesela rahatsız olduğumuzda kendimizi izole etmek, ya da biri bizi rahatsız ettiğinde hemen kavga etmek, ya da kendimizi onaylanabilir hissetmek adına kendimizi ortaya koyup kabul görmeye çalışmak. Kabul görmediğimizi hissettiğimizde de kendimizi kötü hissedip bundan dolayı değersizlik hissetmek vs. Aslında insanın psikolojik bünyesinde ortaya çıkan birçok düşünce, duygu ve davranış kalıbı var. Bunları gözlemlemediğimizde onlarla özdeşleşiyoruz; gözlemleyebildiğimizde ise bunları yönetebiliyoruz.

Mesela ben bir elbise üzerimdeyse onu kesip biçemem, onu şekillendiremem; o elbise benim hareket kabiliyetimi belirler. Diyelim ki iki ayağımın ayrı ayrı paçalara değil de tek paçaya girdiği bir pantolonum olsa — bazen böyle oyunlar oynanır, bir çuvala girilip koşulmaya çalışılır ya — ben ne yapacağım o zaman? Sürekli olarak o tek paçalı pantolonda iki ayağımı birlikte hareket ettirmek zorunda kalacağım, rahat hareket edemeyeceğim. Ve eğer bu duruma neden olan şeyi gözlemleyip tanımlayamazsam, o zaman hep öyle hareket etmek durumunda kalırım; bir süre sonra da bunun normal olduğuna inanırım.

İşte diyelim ki: sevildiğimi hissetmediğimde kendimi değersiz hissederim. Kendimi ortaya koyamadığımda varlığımda bir şey eksikmiş hissederim. Reddedildiğimde yetersiz olduğumu hissederim. Bir şeyi başaramadığımda beceriksiz olduğumu hissederim. Birisi bana ters bir söz söylediğinde, ya da beni yanlış anladığında, ya da haksız bir şekilde eleştirildiğinde küserim, öfkelenirim, alınırım, yok sayarım, kendimi izole ederim vs. Bir süre sonra bu düşünce, duygu ve davranış kalıplarıyla hemhal olup onunla aynı zeminde hapsolup yaşamak durumunda kalıyoruz.

“Beni Bir An Bile Nefsimle Baş Başa Bırakma” Duasının Sırrı

İşte o yüzden peygamberin “beni bir an bile nefsimle baş başa bırakma” duasının altındaki incelik budur. Yani bu şu demektir: sen psikolojik bünyende ortaya çıkan düşünce, duygu ve davranış kalıpları değilsin. Bu çok önemli bir şey. “Beni bir an bile nefsimle baş başa bırakma” demek, “ben onlardan ibaret biri değilim” demektir aslında. Onlarla baş başa kalmak, yani bir an bile nefsimizle baş başa kalmak ne demek? Özdeşleşmek demek; ondan ibaret olduğumuzu düşünmek, ondan ibaret olduğumuzu zannetmek demek.

Peki nasıl olmalıyım? Nefsimde ortaya çıkan düşünce, duygu ve davranışları gözlemleyebilen, onlardan bağımsız olarak var olduğumu bilen ve orada ortaya çıkan şeyleri ayırt edebilen biri olmalıyım. Yani önce gözlemleyen, sonra ayırt eden, sonra da onlarla dengeli ve bütünlüklü bir ilişki kurabilen biri olmak.

Şöyle düşünün: çok lezzetli bir yemek gördünüz ve çok açsınız. Şimdi eğer o yemeğin tadıyla, lezzetiyle, açlık hissiyle baş başa kalırsanız ne olur? Yemeğe gömülürsünüz, ne kadar yiyeceğiniz belli değildir. Belki de yemek çok lezzetli görünüyor ama bozulmuş da olabilir. Siz o açlık hissiyle, o ilk ağız tadıyla, damak zevkinizde bıraktığı lezzetle özdeşleşirseniz, yani onlardan ibaret olduğunuzu zannederseniz, o zaman o yemeğe karşı özgür değilsinizdir ve onu yönetemezsiniz. Orada tercihiniz özgür bir tercih değildir demektir. O yüzden nefsimizle bir an bile baş başa kalmamak, peygamberin öğretisinin en önemli nirengi noktalarından biridir. İyi anlaşıldığında çok çok önemli bir şeydir.

Peki ne var burada? Buradaki incelik şu: bir an bile nefsimle baş başa kalmayacaksam, ben kimim, ben neyim? Bunu anlamak gerekiyor. Bunu anlayabilirsek işte o zaman gerçek anlamda bütünlüğümüzü, farkındalığımızı kazanabiliriz. Ben psikolojik bünyemde ortaya çıkan o duygu değilim; o duygu benim psikolojik bünyemden geçiyor ama ben onun şahidiyim, ben onu gözlemleyenim. Eğer bunu yapabilirsek, işte bu aslında İslam tasavvuf düşüncesinde murakabe olarak değerlendirilebilir; bu çok çok önemli bir şeydir. Çünkü biz bir anda o duygu oluyoruz, bir anda o düşünce oluyoruz, bir anda o eylemin kendisi oluyoruz; o zaman da nefsimizle baş başa kalıyoruz — hatta bir an değil, her an baş başa kalıyoruz. Baş başa kalmadığımız an neredeyse yok gibi olmuş oluyor. Halbuki peygamber ne diyor? “Bir an bile baş başa bırakmamak.” Nihai gaye odur. Halbuki o kadar özdeşleşmişiz ki, biz her an nefsimizle baş başa hale gelmişiz.

Bu ne demek, nefsimizle baş başa kalmak? Bir düşünceyle, bir duyguyla, bir davranış kalıbıyla kendimizi özdeşleştirip kendimizi ondan ibaret görmek. Halbuki biz o düşünceyi görürüz, biz o duyguyu fark ederiz, biz o davranışın farkında olanız. Tercih yapabilmek bizim özgürlüğümüzdür. Ama dikkat etmezsek ne oluyor? Duyguya kapılıyoruz, düşünceye kapılıyoruz, bir davranış kalıbına kapılıveriyoruz, kapılıp gidiyoruz. Sonra duruyoruz: “Ya ne çabuk da kapıldım o düşünceye.” O an sanki o düşünceyiz, sanki sadece o duyguyuz, sadece o davranışız. İşte bu, peygamberin hatırlattığı en önemli öğretinin başında gelen bir şey.

Ev Örneği: Bütüncül Yapımızı Fark Etmek

Bu konuda daha önce imkânlara dair verilen bir “ev örneği” hatırlatılıyor: insan gözlemlemeye başladığında hem psikolojik anlamdaki imkânlarını, hem bedensel imkânlarını, hem de bunların üstünde olan bir imkânı fark etme ihtimali artar — tıpkı kaç odalı, kaç katlı bir yerde olduğu hâlde bodrum katında yaşayan birinin durumu gibi.

Aslında biz o bütüncül yapımızı kavrayamadığımızda kendimizi bir anda bir duygunun içinde gömülü hissediyoruz ve hayatı onun penceresinden, bir düşüncenin penceresinden yaşıyoruz. Özellikle şuna dikkat etmek gerekir — hepimiz için çok önemli bir şey bu: hayat içindeki bazı düşünce, duygu ve davranış kalıplarının yanı sıra, kendimizle ilgili bazı yanlış düşünce ve duyguların içinde aslında biz kendimizi kaybediyoruz. Mesela kendi kendine “ben beceriksizim” demesi, “ben mutsuzum” demesi, ve bunun için de “mutlu olmak için şuna ihtiyacım var, kendimi değerli hissetmek için şuna ihtiyacım var” dediğimizde ne yapmış oluyoruz aslında? Nefsimizle baş başa kalıyoruz. Neden?

Çünkü gerçekte öz varlığımızın mutlu olmak için bir şeye ihtiyacı yok. Gerçekte ben değerliyim, gerçekte ben varım. Var olmaya çalışmıyorum, değerli olmaya çalışmıyorum; değerimi fark etmeye çalışıyorum. Var olma hissi neye işaret eder? Varlığa işaret eder. Ben o varlığı bulmaya çalışıyorum. O varlık, şunu ya da bunu yapan bir varlık değil; şöyle bir ilişkisi olan ya da olmayan bir varlık değil; önemsenen veya önemsenmeyen gibi niteliklerle tanımlanacak bir varlık değil. O varlık, varlık — o kadar. Ve varlık bizatihi değerlidir. Daha çok var olmam gerekmiyor, çünkü varlık üzerine bir şey eklenmesi gereken bir şey değil. Yani daha çok okul okuduğumda, birkaç diploma daha aldığımda, kendimi ortaya koyabilme konusunda biraz daha beceri edindiğimde varlığım artmayacak. O bir fonksiyondur. Daha çok bilgi edinirsin, daha fonksiyonel bazı beceriler edinirsin; bunlar senin varlığını artıran veya eksilten şeyler değildir.

Bizim önce, tırnak içinde, bu yaygın “nefs yanılsamasından” kurtulmaya ihtiyacımız var. Yani “ne olduğunda kendini var hissedersin, ne olduğunda kendini daha değerli hissedersin, nasıl bir ilişkin olduğunda kendini daha mutmain hissedersin” — hep böyle sorular soruyoruz. Bunların hepsi aslında sahte sorular. Çünkü bizi gerçek varlık bilincinden koparıyor, bizi geçici, değişken bir varoluşa çağırıyor — tıpkı şeytanın Âdem ve Havva’yı çağırdığı gibi. Yani biz cennetsi bir varlığa sahibiz; ilahi doğası olan, bizatihi değerli olan, bizatihi var olan bir niteliğe sahibiz. Sadece onu hayata, ilişkilerimize, becerimize yansıtıyoruz. Biz bu hayatta varlık kazanmıyoruz, varlığımızı yansıtıyoruz. Bir ilişki bizim varlığımızı artırmayacak. Daha çok para kazanmak, daha etkili olmak, daha çok şöhret sahibi olmak varlığımızı artırmayacak. Onlar sahte varoluş algıları; ama işte nefis böyle bir tuzakla bize geliyor ve tırnak içinde “önce beni tatmin et” diyor.

İçimizdeki Canavar

Eski kadim öğretilerde böyle masallar, mitler vardır: bir kahraman bir yere ulaşması gerekirken yola çıkar, önüne canavarlar çıkar, uçurumlar çıkar, düşmanlar çıkar, herkesi yiyen canavarlar çıkar. Bu aslında nedir? Bu canavar, sahte benliktir. Hepimizi yiyor bu sahte benlikler. Sürekli bizi yiyen düşünceler var: “Sen şu noktaya gelmezsen muteber değilsin, değerli değilsin, onaylanabilir biri değilsin, sevilebilir biri değilsin, tamamlanmış biri değilsin.” Sürekli bizi yiyor aslında bu benlik algıları. “Şu kadar kazanamıyorsam, şöyle bir hayatım yoksa, şöyle bir ilişkim yoksa, sanki yaşamamışım” diye.

Aslında ne oluyor biliyor musunuz? İşte bir canavar beni yemiş aslında. Ben şu an mutsuzsam, bir canavar beni yiyor demektir. Ama bu canavar dışarıda bir canavar değil. Yani şu anda varlığımı, var olduğumu, değerli olduğumu, doğal değerlerimle sevilebilir olduğumu, tam ve eksiksiz olduğumu idrak edemiyorsam, bunun tersi olan şeyler hissediyorsam, ben aslında bir canavar tarafından sürekli yeniyorum. Bir canavar beni yiyor aslında burada.

Dışarıda bir canavar ya da bir tehlike olduğunda ondan ayrışıp kendimizi kurtarabiliyoruz da, içeride olanı niye çok rahat bir şekilde göremiyoruz? Peygamberin “senin en büyük düşmanın içindeki nefsindir” demesinin altında yatan da bu. Çünkü içeriden olunca onu göremiyorsun, çünkü içeriye bakmıyorsun. Onu kendi parçan zannediyorsun. Tıbbi olarak bazı vakalar vardı: adamın biri 20 kiloluk urunu vücudunun bir parçası zannederek 40 sene yaşamış. Sonra doktorlar tahlil etmiş, demişler ki “sende 20 kilo ur var.” Ama bedeninin içinde olduğu için onu ekstra bir problem olarak görmüyor; sonradan sırtına yüklenmiş 20 kiloluk bir yük değil bu, içinde var olan bir şey. Eğer onu ayırt etmezse “bu normal bir şey değil, biraz anormal gibi gözüken bir şey” diyemez. İçe bakıp “beni ne yiyip bitiriyor, beni bu kadar yiyip bitiren şey ne, hangi korku, hangi arzu, kendimle ilgili hangi perspektif, kendim derken neye kendim diyorum, içeride kim bana sürekli parmak kaldırıp emir veriyor” diyebilmesi lazım.

İçeride kim böyle suçluluk cümleleri kullanarak sürekli beni eziyor, beni utandırıyor, bana yetersizlik hissettiriyor, “kaç, kendini izole et, sen yetersizsin, uzak dur” diyor? Kim diyor bunu? İçeriye bakıp, içeride olan ama özden olmayan bir sahte düşünce ve duygu olduğunu görmek gerekir; sahte bir kendilik algısı var. “İnsanların içinde otururken herkesle tartışabilirsen tamsın, her zaman söyleyecek sözün olursa, insanları etkileyecek bir ifaden, bir tavrın, bir başarın olursa tamsın.” Ya da birileri seni ekonomik olarak fakir, hayatta bir şeyi tam başaramamış, evliliğinde de pek mutlu olmamış ya da kimse onu pek sevmemiş diye tarif ettiğinde, içerideki canavarın ne dediği önemlidir. Dışarıda insanlar her şeyi diyebilir; iyi de kötü de diyebilir, objektif de sübjektif de konuşabilir. Önemli olan içeridekinin ne dediğidir. İçeridekini görebilirsek, bizim enerjimizi yiyip tüketen o sahte algıları fark edip onlardan ayrışma imkânı bulabiliriz.

Normalde psikiyatriye gidip “durmadan benimle konuşan bir ses var” dense muhtemelen o kişiyi yatırırlar. Ama her insanın kafasında bir ses durmadan işliyor ve insan bunu kendi sesi, kendi düşüncesi, kendi kararı zannediyor. “Bunu ben düşünüyorum” diye düşünceyle bütünleşmiş olmak, herhalde en çok yanıltan şeylerden biri.

Düşünce mi, Düşünmek mi?

Aslında orada şunu görmek lazım: ben mi düşünüyorum, yoksa içimden bazı düşünceler mi geçiyor? Önce belki bu soruyu sorabiliriz. Düşünceyle düşünmek farklı şeyler aslında; düşünce ayrı bir şeydir, düşünmek ayrı bir şeydir. Düşünmek belli bir dikkat gerektiren bir faaliyettir; düşünce ise kendiliğinden, otomatik olarak ortaya çıkabilir. Mesela diyelim ki çevremden şöyle mesajlar aldım: “Hayatta şu kadar para kazanabiliyorsan, biri seni seviyorsa, kendini ortaya koyabiliyorsan, insanları etkileyebiliyorsan insansın, o ölçüde değerlisin.” Ben bu mesajı kabul ettiğimde artık ben o düşünce olurum. Artık ben olmam, ben o düşünce olurum; artık o düşünce üzerinden düşünürüm.

Onun için şunu bazen sormak lazım kendimize: bu düşünce olmasa ben nasıl olurdum? Mesela “hayatta birinin beni anlaması lazım” — bu düşünce olmasa nasıl olurdu? Bu bir düşünce aslında. Ve bu düşünceden o kadar eminiz ki: “Hayatta sevinebiliyorsan değerlisin, anlaşılabiliyorsan tatmin olabilirsin, önemseniyorsan değerlisin, bir şey ortaya koyabiliyorsan varsın.” Eğer ben bu düşünceleri onaylıyorsam, artık ben bu düşünceler olmuş oluyorum; düşünmüyorum, bu düşünce benim adıma düşünüyor, ben bu düşünce tarafından manipüle ediliyorum. Yani biz bir düşüncenin, bir duygunun içinden baktığımızda artık biz düşünüp hissetmiyoruz; o duygu ve düşünce bizim adımıza düşünüp hissediyor.

O yüzden buna karşı uyanık olmak, dikkat etmek durumundayız. Kendimize çok defa şunu sorabiliriz: “Bu düşünce olmasa ben nasıl olurdum? Bu düşünceden bu kadar emin miyim?” Mesela “insan anlaşılmadan yaşayamaz, insan belirsizlikler karşısında rahat olamaz, senin hakkında iyi düşünmüyorlarsa nasıl mutlu olabilirsin” diyen bir düşünce var — acaba doğru mu bunlar? Bunları sorgulayabilmek, ya da şöyle bir kenarda tutup “sizden emin değilim, biraz sizden bağımsız yaşamak istiyorum” diyebilmek gerekir.

Bir Hafta Deneyi: Onay Vermemek

Bizi yiyip bitiren, sürekli zorlayan, sıkıştıran, utandıran, değersiz hissettiren, tahakküm etme zorunluluğu ya da öfke hissettiren bütün o düşünce ve duygulara bir hafta durup bakmak önerilir. Ev hanımları bunu daha iyi bilir: bazen salonu eşyalarla doldurur doldurur doldururuz, en son bakarız “ya salon çok daralmış” deriz; hepsini bir kenara koyup temizlediğimizde ya da yeniden düzenlediğimizde deriz ki “ya salon ne kadar da genişlemiş.” Aslında biz de aynı durumdayız. O kadar manasız, gereksiz düşünce ve duygular var ki, onlar bizim varlık alanımızı doldurmuşlar ve hayatı bize daraltmışlar. Kendimizi dar, sıkışmış, mutsuz hissediyoruz. Halbuki aslında böyle bir şey yok; bütün bunlara sebep olan şey bir kısım düşünce ve duygular.

Şöyle bir kenara koy: “Kocam beni anlamalı” — bir kenara koy bunu. Anlamasa da hiç problem değil. “Beni kimse sevmiyor olabilir” — hiç problem değil, bunu da bir kenara koy. Şöyle bir kenarda dursunlar, bakalım ne olacak? Bir hafta, on beş gün bu düşünce ve duygulara onay vermeyelim; bu düşünce ve duygular içimizden geçiyor ama onay vermiyoruz, bunlara göre de davranmıyoruz. Bir on beş gün, bir hafta deneyelim bakalım.

Bunu bir ara deneyince şu görülüyor: içimden bir canavar durmadan dışarı çıkıp aynı faaliyeti sürdürmek istiyor. İşte onu görüp “ya ne kadar büyük içeride bir canavar varmış” demek, onunla amansız bir mücadele yapmak gerekir — ama kavga ederek değil. Yani: “Ben seni onaylamıyorum, sen benim iyiliğime çalışan bir şey değilsin, sen bir canavarsın, sürekli beni yiyip bitiriyorsun, benim o doğal mutluluğumun, huzurumun üzerine gölge oluyorsun.” Mutluyken bir şey duyuyoruz — “falanca seni sevmiyormuş” — hemen orada canavar devreye giriyor: “Niye sevmiyor, sevmeli, ben bunu hak etmiyorum.” Oysa bırak bunları; sadece sevmiyormuş, bunu da bırak önce, bir dur, sonra analiz de edebilirsin. Ama “niye sevmiyor, sevmeli” demeye gerek yok. “Niye beni anlamıyor” değil, “sadece beni anlamıyor” — bu kadar. Niye bundan dolayı bir kimlik üretiyorsun, niye böyle olmalı böyle olmamalı diyorsun, niye bu kadar yargılayıcısın, niye bu kadar beklentilisin, niye mutlulukla huzurla ilgili bu kadar ön şart var?

İçimizdeki bir canavar diyor ki: “Sen mutlu olamazsın, mutlu olma hakkın yok. Neden? Ne başardın, nereye ulaştın, değerli olmak için ne yaptın?” Bir sürü şey üzerimize geliyor ve mutluluğumuzun üzerine geliyor. Halbuki, kardeşim, ben doğal olarak mutluyum; Yaradan beni doğal olarak mutlu yarattı. Kur’an demiyor mu: “Kalpler Allah ile mutmain olur.” Peki nerede bu inancımız, nerede bu mesajın hayatımızdaki yeri? Ama bu canavar başka bir şey anlatıyor bize: “Hayır, kalpler Allah’la mutmain olmaz” diyor. Peki hangisi doğru? Allah ne kadar doğal ve gerçek olanı ifade ediyor: kalpler Allah ile mutmain olur; yani öz varlığınla, doğal varlığınla mutlu ve mutmain olabilirsin. Ama içerideki canavar “şöyle kazanmalısın, böyle öne çıkmalısın, böyle kendini göstermelisin, böyle sevilmelisin, böyle anlaşılmalısın, böyle dikkate alınmalısın” diyor; “geçmişte yaptığın şu hata yüzünden bugün bu noktadasın, sen insan değilsin, nasıl öyle bir karar verdin” diyor. Geçmişten, gelecekten, yukarıdan, aşağıdan, her yerden bizi yiyip bitirmeye çalışan canavarlar var.

Abdullah Olmak: Gerçek Değerin Kaynağı

Bunların hedeflerindeki sahtelik şuna benziyor: Apple’ın eski CEO’sunun bir konuşması hatırlanır — “arkadaşlar, ben herhalde sizin çıkacağınız kariyer basamaklarının en son noktasındayım ama aradığımız şey burada da değil” demesi gibi; yani bu geçici ve sahte olanın insanı tatmin etmeyeceğini söyleyen, tekrar tekrar karşımıza çıkan bir örnek bu.

Bunu asla unutmamamız gerekiyor: dünyada yaşadığımız serüven, dünyada yaşadığımız deneyimler nihai ve asli hedef değildir. Nihai ve asli hedef, bunların içinde insan kalabilmektir. Ben bir insan olarak şu veya bu alanda bir kariyer yapabilirim ama kariyer benim varlığımı tanımlamaz; kariyer benim tatminimi de tanımlamaz. Kariyeri yaptığın noktaya vardığında tatmin olacaksın diye bir varsayım varsa zihnimizde, bu yanlış bir varsayımdır. Ne kariyer, ne evlilik, ne çocuk, ne başarı, ne kendini ortaya koyma, ne etkili olma, ne şöhret olma — bunlar asla varlık ve değerimizi tanımlamazlar. Bu yüzden hiçbir zaman asli hedef olamazlar. Asli hedef kendi insanlığımızın farkına varmak ve o insanlığımızın doğal değerleriyle yaşamaktır. Hayatın amacı, bu dünya sürecini insani değerlerimizle yaşamak, bu serüveni insani değerlerimizle tamamlamaktır.

Onun için Kur’an diyor: “Allah sizden kalb-i selim ister.” Bunu biliyoruz ama hayatımızın neresinde bu, değil mi? Allah demiyor ki “Allah sizden kariyer ister, Allah sizden başarı ister, Allah sizden insanları ikna etmenizi ister, Allah sizden çok insan tarafından sevilmenizi ister, Allah çok insan biriktirmenizi ister.” Ama bakın egomuz öyle diyor değil mi: “Çok insan biriktireyim, çok başarılı olayım, çok etkili olayım, kariyerimi yükselteyim.”

Geçen bir arkadaş sordu: “Sizi birine lanse edeceğiz, tanıtacağız; ne diyelim size?” İnanın aklıma bir şey gelmedi. Kendime mesela CV olarak, kariyer olarak ne diyeyim? İçimden şu geldi: normal bir insanım, insan olmaya çalışan bir insanım; şu alanda bazı bilgilerim var ama bu benim varlığımı tanımlayan bir şey değil, meşguliyetimi, ilgi alanımı, bilgi alanımı tanımlayan bir şey olabilir sadece. Benim varlığımın tanımlayıcısı, bir insan olmamdır. Hep deriz ya: insan Abdullah’tır, Allah’ın kuludur — çok anlamlı bir şey aslında bu. Ama nefsimiz der ki: “Ya herkes Allah’ın kulu, benim ayrı bir şeyim olması lazım.” Yani “Allah’ın kulu olmak” içimizdeki canavara yetmiyor; ona yetmiyor.

Halbuki Allah’ın kulu olmak o kadar büyük bir hafifliktir ki; insanı öyle hafifleten, öyle özgürleştiren, öyle doğal haline getiren bir şey ki. İçeride “öyle bir şey olayım, bir şey olmam lazım, bir şey olursam değerli olurum, ben neyimle kendimi göstereceğim” diye aramaya gerek kalmaz — bütün bu canavarlar ölüyor. Abdullah olduğumuzda bütün bu canavarlar ölüyor. İnsan, Allah’a ait, onun var kıldığı bir varlıktır; insan denen mahiyete büründürülmüş, içine değerler yüklenmiş bir varlık — bu kadar. Ne kadar özgürleştirici, ne kadar dinginleştirici bir anlayış bu. Ama içerideki canavarı dinlersek bunlar yetmez: “Herkes Allah’ın kulu, öyle değil, herkes Allah’ın kulu olamıyor” der. Keşke Allah’ın kulu olmak basit bir şey olsa — aslında çok da basit bir şey, yeter ki o canavardan kurtulalım. Doğal insansın; sevgi, şefkat, merhamet, doğruluk, adalet, samimiyet, içtenlik, doğallık — bunları taşımak ve bunlarla yaşamak gerçekten büyük bir özgürlüktür.

Eskiden “sen nesin?” diye sorulduğunda “Allah’ın kuluyum” derdik. Artık bu devirler geçti; “sen nesin, ne olacaksın” diye bir sürü şey yükleniyor bize. Bu kadim öğretilerdeki kavramları anlamadığımız, bu hazinenin kıymetini bilmediğimiz için hepsini kilere attık; oradan da çöpçüler alıp götürdüler. Kıymetli bir hazineydi bunlar. Allah’ın kulu olmak zenginliğini elimizden aldılar. Ne verdiler bize? “Şöyle olmalısın, böyle olmalısın, şöyle yapmalısın, şu noktaya gelmelisin; ayrıcalığın olmalı, senin bir farkın olmalı, kendini ispat etmelisin.” Bunları kim verdi elimize? Canavarlar verdi. Biz tabii ki okuruz, kariyer de yaparız, ama bunlar varlığımızı tanımlamaz ki. Allah’ın önümüze çıkardığı imkânlar içinde öğretmen olurum, bilim adamı olurum, bir ev hanımı olurum — bir insan olurum aslında. O dünyevi bir şeydir, dünyadaki bir fonksiyondur. Asıl fonksiyon insan olmaktır, bütün bunların üzerinde insan olmaktır; o insan olmaklığın içindeki değerleri yaşamaktır.

Maneviyatın Tuzu: İnsaniyeti Korumak

Mesela Hz. Muhammed peygamberlik gelmeden evvel neydi? İyi bir insandı; insani değerleriyle yaşamaya çalışan bir insandı. İslamiyet o insaniyeti kemale erdirdi. O yüzden Bediüzzaman der ki: “En büyük insaniyet olan İslamiyet.” Yani İslamiyet insaniyeti spiritüel bilinçle taçlandırır, onu kalıcı kılar, onu sabitler. Mesela yardımseverlik insani bir şeydir; ama İslamiyet’le yardımseverlik nasıl olur? “Yardım eden ben değilim, benimle yardım eden Allah’tır” olur. O zaman bende yardım etmekten dolayı bir gurur, bir kibir olmaz; bir beklenti, bir talep olmaz. İşte o anlamda İslamiyet insaniyeti taçlandıran, onu koruyan bir şeydir. Nasıl ki tuz eti korursa, din, İslamiyet, maneviyat, hakikat de insaniyetimizi korur, onu istikrarlı hale getirir, dejenerasyondan korur.

Mesela diyelim ki ben eskiden çok samimiydim, vefalıydım, dürüsttüm — tırnak içinde — “bunlar para etmiyormuş, ben de artık bencil olacağım” — İslamiyet’in tuzuyla insaniyetinizi korursanız bunu size dedirtmez, o insaniyetiniz bozulmaz ve o ruhsal bilinçle taçlanır. O yüzden Hz. İsa der ki: “Tuz eti korur.” Ama tuz bozulmuşsa ne yapacaksın? Tuz bozulması, maneviyatın dejenere edilmesi demektir. Hakikat olarak tabii ki dejenere olmaz, biz kendi bilincimizde onu dejenere ederiz.

Sahte Maneviyat ve Nefsin Yeni Kılıkları

Allah’ın kulu olmak bazen anlamsız bir şeye dönüştürülüyor; “Allah rızası için yapmak” onuncu dereceden bir şey haline getiriliyor. “Ben evliya mıyım, ben peygamber miyim?” diye bir kaçış yolu daha bulunuyor — çok zeki bu içteki canavar, nereden tutmaya çalışsan oradan kaçıveriyor. Halbuki senin peygamber olmana da, evliya olmana da gerek yok; normal insan olman, bunları yapman için kâfi. Manevi ya da spiritüel yolculuk diyelim, bu yolculuktaki insanların genelde kullukla ve normal, sade bir vatandaş olmakla ilgili bir problemi oluyor. Kişi ya şeyhtir, ya mehdidir, ya ruhsal dönüşümsel rehberdir, yukarıdan bir yerden ona bir görev verilmiştir falan. Bu yeni akımlarda da, eski ekollerden geldiklerini söyleyenlerde de, kulluk, sadelik ve doğallık yerine bir sır sahibi, bir makam sahibi, bir nişan sahibi olma isteği devreye giriyor.

Yani gerçek maneviyat unutulunca sahte bir maneviyat ortaya çıkıyor. Gerçek anlamda tuz olan, insaniyeti, fıtratı, doğamızı koruyan maneviyat kenara çekiliyor, onun yerine sahte bir şey devreye giriyor; artık o sahte maneviyat tuz vazifesi görmüyor. Maneviyat ehli diye bakıyorsunuz kibir dolu — neden? Çünkü gerçek maneviyat değil o. Ya da kendisine hizmet ettiriyor, kendisi bir şeyden nemalanmaya çalışıyor. Halbuki Allah peygamberi nasıl tarif ediyor: “Sizden hiçbir şey istemeyene tabi olun.” Dini, maneviyatı kendisi için bir geçim aracına dönüştürmemek gerekir. Gerçek maneviyatta insan, Allah’ın kendi üzerinden gerçekleştirdiği bir şeyi kendine mal etmez. Bir kusur mu var, der ki “nefsime uydum, kusur.” Bir güzellik mi var, der ki “bu Allah’ın lütfu.”

Basit bir örnek: biri çok başarılı bir yemek yapmış diyelim. Bu etin, patatesin, domatesin, suyun her şeyini kime borçlusun? Allah’a. Ufacık bir pişirme işi yapıyorsun ki o da Allah’ın verdiği imkânlar sayesinde, sonra da o yemeğin sahibi oluyorsun sanki. Ne kadar büyük bir sahtekâr benlik var ortada, değil mi? Görgüsüz bir şekilde “eline sağlık” der, yemeği kötü pişirip lezzetini bozduysan “kusura bakmayın, ben iyi pişiremedim” der, onu üzerine alırsın — çünkü o sana ait. Bizim manevi geleneğimizde iyilik Allah’tandır, ama biz lafta “iyilik Allah’tandır” deriz, sonra arkasından bir karşılık bekleriz. İşte tam burada o manevi anlayış yeterince anlaşılmadığı için hemen bozuluyor; insanlar hem maneviyatla ilgili bir dil kullanıyor hem de çok gayri insani davranıyor. O zaman sanki maneviyat da yetersiz gibi zannediliyor. Halbuki gerçek maneviyat şurada: “Ben Allah için yapsam, Allah rızası için yapsam, Bismillah ile yapsam” — yani “ben senin için değil, Allah adına yardım ediyorum” desek, “benim yardımım değil, Allah adına bir yardım, Allah adına bir destek, Allah adına bir şefkat” diye yaşasak, ne kadar büyük bir huzur hem kendimize hem karşımızdakine, ne kadar fıtri bir alan sağlamış oluruz. Ona minnet beklemeyiz, “ben olmasam sen ne yapacaktın” demeyiz.

Mesela çok meşhur bir tabir var: “İnsana ekmek vermek.” Nasıl ekmek verebiliyoruz ki? Eskiden böyle tabirler yoktu. Çünkü kimseye ekmek veremezsin, rızkı Allah verir; Allah senin verdiğin rızkın zahiri bir kapısını yapar, senin elinle verdirir, sen vermezsin. Bir süt anne veriyor gibi görünür ama annenin o sütten haberi bile yoktur — içeriğinden haberi mi var, kendisi mi yapmış onu, hangi kimya laboratuvarında üretmiş? Allah o bebeğe annenin üzerinden rızık veriyor. Peki burada “sütümü helal etmiyorum” kavramı kalabilir mi? Biz maneviyat ehli olsak “hakkımı helal etmiyorum” gibi konularda bunu diyebilir miyiz? Haşa, demememiz gerekir. Olgun bir insansak demeyiz. En fazla şunu deriz: çocuğumuz yanlış bir şey yapıyorsa, “oğlum, evladım, bak Allah’ın senin fıtratına koyduğu değerlerin hakkını ver” deriz — “benim hakkımı ver” demeyiz. Allah seni insan olarak yaratmış, insani değerlerle bezemiş; onların hakkını ver. Mesele ben değilim; bunu diyebilmek gerekir.

Bu hayrat ve ormanlarda çokça görülüyor: on tane ağaç dikmiş, yirmi tane ağaç dikmiş, bir isim yazmış; bir çeşme yapmış, bir isim yazmış — hatta isim çeşmeden daha gösterişli duruyor. İşte hakiki anlamdaki maneviyata gereken hakkı vermeliyiz ve nefsimizdeki canavarlara karşı uyanık olmalıyız.

Sonuç: Kalb-i Selim ile Yaşamak

Nefsteki bu canavar ne diyor, fıtrat ne diyor diye ayırt etmek önemli. Bir ayette geçtiği üzere, Allah ve Resulünün bir emri, bir mesajı geldiğinde artık inanan bir insana bundan başka türlü davranmak yakışmaz. Bu ne demek? Senin fıtrat kodların ilahi mesajdadır. Sen bu kodları anlarsan, o zaman nefsini dinlemek, nefsine mağlup olmak tuzağından kurtulursun. Allah sana “bana başarıyla gel, kariyerle gel, şununla bununla gel” demiyor; “kalb-i selimle gel” diyor — içinde huzur, itminan olan bir kalple. O zaman ben ne yapacağım? Bu selamet, huzur ve barıştan alıkoyan neyse onlardan kalbimi temizleyeceğim. O zaman Allah’ın huzuruna o selim kalple gideceğim; kendi huzurumda da o kalple huzur bulacağım. Yani mesele Allah’ın huzuruna selim bir kalple gitmek değil, o bir sonuç; sen selim bir kalple bu dünyada yaşadığında, gerçekten fıtratının hakkını vermiş, huzur ve dinginlik içinde yaşayan bir varlık olacaksın. “Beni niye anlamadı, bu bana hak ettiğim şeyi niye vermedi” — bunlarla kalbin bulanmayacak. “Ah şuna sahip olsam da mutlu olsam” — bununla da bulanmayacak. Onun için içerideki sahte canavarı, sahte düşünce ve duyguyu görmek ihtiyacındayız.

İlahi mesaj hep aslında bunun için bize mesaj veriyor, bunun için uyarıda bulunuyor. İlahi mesajın bir tarafıyla uyarıcı, bir tarafıyla müjdeleyici olmasının manası bu: Allah müjdeliyor, “senin gerçek anlamda huzurlu olman, var olman, değerli olman için bir şeye ihtiyacın yok; kaynağını bilmek, Yaradan’la bağını hatırlamak yeterli” diyor. Bu müjdedir. Diğer tarafta inzar, yani uyarı var: “Dikkat et, başka bir mesaja, sahte bir mesaja kulak verirsen asla huzur bulamazsın, asla dinginliği bulamazsın, asla kendin olamazsın.” Bunun için de uyarıyor. Bu aslında insana verilen değerin bir göstergesi; insan her zaman uyarılıyor — “sen yanlış bir istikamette huzur, mutluluk, dinginlik arıyorsun” diye. Ve Allah müjde veriyor: “Gerçek anlamda huzur bulman için ekstra bir şeye ihtiyacın yok; bizatihi şimdi, şu anda, burada o huzur ve dinginliği bulabilirsin.”

Sohbet bu noktada tamamlanıyor.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Konuşmacı sure adı zikretmeden bazı ayetlere anlam olarak atıfta bulunuyor. Editör tarafından içerik eşleşmesine göre tahmini olarak işaretlenmiştir (kesinlik iddiası taşımaz): - “Kalpler Allah ile mutmain olur” ifadesi — muhtemelen Ra’d Suresi 28. ayete atıf. - “Allah sizden kalbi selim ister” ifadesi — muhtemelen Şuara Suresi 88-89. ayetlere atıf. - “Sizden hiçbir şey istemeyene tabi olun” ifadesi — muhtemelen Yasin Suresi 21. ayete atıf. - “Allah ve Resulünün bir emri geldiğinde inanan bir insana bundan başka bir seçenek kalmaz” mealindeki genel atıf — muhtemelen Ahzab Suresi 36. ayete işaret ediyor olabilir, ancak metinde açıkça belirtilmemiştir.

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması

Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.

Sevilirsem Varım Yanılgısı

Sohbet, "insan niye başkasının ilgisine ihtiyaç duyar?" sorusundan yola çıkarak, Nasreddin Hoca'nın kuzu-koyun (ganem) meseli üzerinden insanın olgunluk derecelerinin farklı olduğunu anlatır. "Sevilirsem varım" hikayesinin, çocukluktan itibaren deneyimler üzerinden inşa edilen sahte bir benlik olduğu; oysa gerçek "ben"in doğrudan Allah'tan gelen "varlık" olduğu vurgulanır. Şeytanın Hz. Adem'idoğrudan bir teklifle değil, ona bir "hissettirme" yoluyla kandırdığı; bugün de aynı mekanizmanın "yok sayıldım", "vefasızlığa uğradım" gibi hislerde işlediği anlatılır.