İçimizdeki Benliklerle Çalışmak

Kısa Özet

Sohbette insanın tek bir benlik değil, birbiriyle çelişen birçok "benlik"ten oluştuğu; bilgiyi öğrenen benlikle değişmesi gereken benliğin farklı olduğu anlatılıyor. Efendisi olmayan bir çiftlikte kahyanın üstlendiği role benzer şekilde, insanın da bir "kahya benlik" geliştirip negatif benlikleri gözlemleyip nötralize etmesi gerektiği; hayatın içinde yaşanan somut örneklerle (minibüs olayı, kaba davranan biri, camide uyaran teyzeler, Mardin örneği) alınganlık, öfke ve tepkisellik hallerinin nasıl fark edilip dönüştürüleceği anlatılıyor. Hz. Yusuf, Hz. Ali ve Hz. Nuh kıssalarından örneklerle meşru hak koruma ile ego tepkiselliği arasındaki fark, fıtrata dönüş ve arınma kavramları üzerinde duruluyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Bilgiyi öğrenen benlik ile değişmesi gereken benlik farklıdır; bu yüzden çok bilgi edinmek tek başına değişim sağlamaz.
  • Efendisi olmayan çiftlik meselinde kahya, negatif benlikleri gözlemleyip doğru uygulamaları dikte eden fonksiyonu temsil eder; insanın da böyle bir "kahya benlik" geliştirmesi gerekir.
  • Ego tepkiselliği ile meşru hak koruma birbirinden ayrılmalıdır; Hz. Yusuf'un iftiraya uğradığında sergilediği tutum bunun ölçüsünü gösterir.

Çalışmanın Gerekliliği ve "Kahya Benlik"

İnsan, gerekli olan tam çabayı gösterene kadar gerçek anlamda bilgiye erişemez. O yalnızca çalışmakla elde edilebilecek bir şeydir. Ve çalışmayı bizim yerimize bir başkası yapamaz. Biz ancak kendimiz üzerinde çalışarak o dönüşümü gerçekleştirebiliriz. Burada önemli olan şey, önce çalışmak için bir gereklilik hissetmek. Yani insanın ilk önce edineceği şey odur. Çalışmak için bir gereklilik var mı? Yani ne demek çalışmak için? Kendimi değiştirme, dönüştürme çabası için bir gereklilik var mıdır?

İlk durak nedir? Değişmen gerekir mi? Kendinde bazı şeyleri fazladan, bazı şeyleri hatalı buluyor musun? Önce buna dair bir bilgi ve farkındalık gerekiyor. Bu oluştuktan sonra çalışmak gerekiyor. O çalışma gerçek anlamda dönüştürmek için nihai noktadır.

İşte burada şu ortaya çıkar. Hani biraz önce ifade ettik: "Ben bu kadar kitap okuyorum, sohbetlere gidiyorum, terapiye gidiyorum" falan deriz ama hiçbir şey değişmiyor. Neden hiçbir şey değişmiyor? Aslında bizde o şeyleri okuyan dinleyen benlik ile değişmesi gereken benlik farklıdır. Bunu anlamamız gerekiyor. Diyelim ki mesela bizde affetmeyen benlik ile affetmenin gerekli ve doğru olduğunu öğrenen, bununla ilgili bilgi edinen, buna dair bir sohbeti dinleyen farklı benliklerdir.

Bu şuna benzer: Bir baba ile çocuğu diyelim ki bir doktora gidiyor. Baba diyor ki "benim çocuğum çok yaramaz, söz dinlemiyor, şunu yapıyor, bunu yapmıyor" vs. Tabii doktor da babaya bir şeyler anlatıyor: "İşte çocuğun böyle olması lazım, böyle davranmak doğal." Şimdi doktorun sözünü dinleyen kim? Baba. Değişmesi gereken kim? Çocuk. Biz de bunun gibiyiz. Yani bizde bir bilgiyi okuyan, dinleyen başka bir benlik; değişmesi gereken başka bir benlik var.

"Uygulayıcı benlik diyebilir miyim?" Evet, işte burada bir uygulayıcı benlik gerekiyor. Geçen benim yeğenim -şimdi burada yok, belki bazılarınız tanır- Muhammed Emir, zeki bir çocuk. "Amca" diyor, "sen diyorsun ki bana işte kendini gözlemle, benliklerini gözlemle. Peki bu gözlemleyecek olan benlik ne o zaman? Kimdi yani?" Güzel bir şey.

Şimdi onunla ilgili güzel bir örnek vardır. Biz neye benziyoruz? Bir çiftlik düşünelim. Bu çiftliğin sahibi yok. Yani var da orada yok, efendisi orada yok. Dolayısıyla o çiftlikteki bütün çalışanlar, her biri işte o an kim daha güçlüyse, kim daha sözünü geçiriyorsa, kim daha iyi laf yapıyorsa, çiftliği o gün o yönetiyor. Dolayısıyla ne olur öyle bir çiftlikte? Karmaşa olur. Biri buğday ekmeye çalışır, öbürü "yok" der, domates eksin ister. Biri onu, biri bunu ister. Veya işte "bu sütten yoğurt yapalım" der, öbürü "yok, peynir yapalım" der, bir başkası "yok, gerek yok, bunu başka bir şey yapalım" der. Bir sürü şey çıkar, değil mi?

Şimdi ne olur, ne vardır? Efendi olmadığında çiftliği kim yönetir? Kahya yönetir. Bir kahyası vardır. O kahya, efendi olmadığı zaman, onun adına o çiftliğin yönetimini gerçekleştirir. İşte bizdeki bahsedilen o uygulayıcı benlik, gözlemleyen benlik aslında böyle bir fonksiyona sahiptir. Kahya ne yapar? Oradaki çalışanları gözlemler. Hangisinin hangi işe daha uygun olduğunu, hangisinin hangi işi yapması gerektiğini, hangi işi ne kadar yapması gerektiğini görür; hem onları gözlemler hem de gerektirdiği uygulamaları dikte eder ve Efendinin adına, Efendi gelinceye kadar o çiftliği yönetir.

İşte biz aslında buradaki bütün çabamız neye hizmet etmeli? Bir kahya benliğin ortaya çıkmasına hizmet etmeli. Yoksa bir benlik buradaki bütün sohbetleri dinler, her şeyi de bilir; ama öbür benlik bir şey bilmez. Onun bundan haberi yoktur. Haberi olsa da umurunda değildir. Anlatabiliyor muyum? O kafasının dikine gitmeye devam etmeye çalışıyor.

Ona önce söz dinletme becerisi kazanmamız gerekiyor. Çünkü o benlikler söz dinlemezler; çünkü onlar kendi gerçekliklerini devam ettirmeye çalışıyorlar. Eğer kızdığında öfkelenmek istiyorsa o benlik yine kızdığında öfkelenmek ister. Kendini suçlamak gerektiğini düşündüğü zaman o benlik suçlamaya devam eder, başka hiçbir şey dinlemez. Alınması gerektiğine inandığı zaman o benlik alınır ve der ki "tabii ki alınacağım." Ama sen bir gün evvel alınmanın yanlış olduğunu, çok ilkel bir tutum olduğunu okumuştun, öğrenmiştin. Diyor ki "o başka." Hakikaten o benlik başka bir benlikti yani.

"Ya ben haklıyım diyor hocam, benliğim." Evet, tabii tabii. O diyor ki "ben haklıyım." Yani tamam, o öbür benlik öyle bir şey dinledi, güzel bir şey dedi, ama şu an ben haklıyım. Ne oldu? İkilik oldu. Sen bu ikiliği dönüştürebiliyor musun, dönüştüremiyor musun? Bunun üzerinde çalışacaksın. İşte hayatın içinde "çalışma" dediğimiz şey bu yani. Hayatın içinde alıngan bir benliğim tetiklendi; ben bunu görebiliyor muyum önce? Önce bunu görmek bile çok önemli bir şey.

Yaşanan Örneklerle Benliklerin Fark Edilmesi

"Hocam görüyorsunuz da uygulamada bazen sapıyorsunuz. Mesela ben sizin anlattıklarınızdan çok yararlandım gerçekten. Görüyorsunuz da uygulamakta bazen şaşıyorsunuz." Hayatın gerçeği başka diyoruz. O bir süreç, bazen böyle bazen böyle olur.

"Buyurun." "Mesela dün ben öyle bir olay yaşadım ki şaşırdım kendime ama özellikle tuttum. Kusura bakmayın, anlatıyorum. Bir minibüste gidiyordum. Biri yanıma bindi, durduk yerde bana hakaret etmeye başladı: 'Sen niye burada oturuyorsun?' Hiç cevap vermedim. 'Kayar mısınız?' dedi, kaydım ben de. Ama hâlâ adam bana hakaret ediyor: 'Saygısızsınız, şöylesiniz' falan. Ben cevap vermedim. Dedim ki bu adam bir şeye sinirlenmiş, sinirinden ötürü bunu benden çıkarıyor, sinirini tutamıyor. 'Sen' dedim kendime, 'sus.' Ondan sonra boşaltıyor, geçtim yanına. Fakat ondan sonra dedim ki ben buna niye cevap vermedim? Şöyle hafif kibar, tatlı bir cevap olsaydı." "Hayır, Ayşe, kendine gel. Şu anda dedim, verlik çarpışıyor, kendine gel, kendine dön diye kendime emir verdim. Ama sinirli de oldum yani, onun sinirliliğini üstümden bir müddet atamadım."

"Onu niye yaşıyoruz? O sinire sebep olan şey, tepki vermesi gerektiğine inanan ve tepki veremediği için bizi zorlayan bir benlik." "Evet." "Birinin anasına mı gidildi?" "Yok, ama alakasını kesmeye çalışıyoruz zaten." "Bir alakası var. Ama orada bizim öyle yapmamız gerekmiyor; hani o insana kibarca bir tepki vermemiz, o ayrı bir şey. Mesela karşınızdaki insana bir şey söylediğinizde o sizi duyacak ve anlayacak, en azından bunu değerlendirecekse o zaman söylersiniz. Bak, yine aynı, başka bir benlik destek alıyor: 'Başkasına da yapacak' diyor. Aslında bundan dolayı tepki vermiyor; o tepki vermek istiyor, bahaneler buluyor. Anlatabiliyor musun? Burada hangi benliklerin devreye girdiğini görün. Geçen hafta bahsettiğim gibi: sahaya bir yanlış benlik girer, iki başka benlik onu destekler, bir de seyirci alkışlar. Orada o benlikleri görmek gerekir."

"Bak sen böyle demezsen ba da b yapacak" — burada bir benlik der ki: "Sen bunun için mi tepki veriyorsun, bunun için mi tepki veriyorsun?" "Hocam yaptığı davranışa bakıp oturuyordu, elinde dosyası vardı ama hâlâ..." "Şöyle döndüm, kendisine baktım ama çok kesin bir bakış attım." "O ne yapacaktı? O ne yapacaktı?" "Buyurun oturun, sizi bekliyorum" dedim. "Oturmayacağım" dedi.

Yani biz zannediyoruz ki insanlar bilinçlidir, farkındalığı vardır, objektif düşünürler; böyle bir şey yok yani. Üniversite okumakla ilgili bir şey de değil. Hatta ilk zamanında o insan bilinçlidir, başka bir zamanda da bilinçsizdir. Senin orada ona söyleyeceğin hiçbir şeyin ona kazandıracağı hiçbir şey yoktur. Çünkü o anda algı kapısı kapalıdır. Dolayısıyla orada en fazla yapacağın şey dua etmektir; "o benliğin hapsinden kurtulsun" dersin. Bu kadar yani.

O yüzden biz, bizimle alaka kurmaya çalışan, bizi etkilemeye çalışan benliklerin farkına varmalıyız. Çalışma dediğin şey bu. İşte bir benlik diyelim ki kaba davranıştan dolayı alındı. Yanına bir benlik yanaştı, dedi ki ona: "Sen bunu hak etmiyorsun, ona bir laf söylemek hakkın var." Bir başka pozitif benlik devreye girer: "Ya gerek yok, muhtemelen adam bir şeye sinirlenmiş, bir sıkıntısı var." Öbür benlik devreye girer: "Bir sıkıntısı var ama seninle ne suçu var, başkasından bunu çıkarsın" gibi. Veyahut "eğer bir şey demezsen bu başkasına da yapar" diye. Böyle bakın: hayatta içinizdeki olumlu ve olumsuz benliklerin nasıl devreye girdiğini görüp bunların arasından doğru yolu bulmaya çalışın.

Anlatabildim mi? Bu benlikler sürekli sizi kendi adlarına konuşmaya zorlarlar, kendi adlarına düşünmeye zorlarlar, kendi adlarına bir tutum takınmanızı isterler. Siz bunlara karşı uyanık olduğunuzda çalışabilirsiniz. Uyanık değilseniz, hangisi tetiklenirse hiç vizesiz, kontrolsüz ortaya çıkarlar. Şey gibi, sinemadaki sufle gibi; arkadan konuşuyor, roldeki onu konuşuyor.

Benlikler de böyle, bizim arkamızdan fısıldarlar. O yüzden hayatınızda neye dikkat edeceksiniz? Rahat olduğunuz zamanlarda mesela hangi benliklerin devreye girdiğine dikkat edeceksiniz. Şu durumlarda şu benlik devreye giriyor, şu duygu hali, şu düşünce hali devreye giriyor. Peki bu objektif midir? Onaylanması gereken bir benlik midir, düşünce ve duygu mudur, değil midir? Değilse, mesela çiftlik örneğine dönersek: Diyorsunuz ki "bak sen tarlayı şu şekilde süreceksin, hayvanları şu şekilde sağacaksın, sağdığın sütü de şuraya koyacaksın." Yapmıyor. Süt bozuluyor, tarlayı sürmüyor vesaire. Siz ne yaparsınız? Dersiniz ki "ölçülü ve dengeli ol." Olmuyor, tamamen yanlış bir eleman. O zaman işten çıkarırsınız değil mi?

Mesela diyelim ki kendinizi korumanız gerektiğine inanan bir benlik var, ama kendini korurken aşırı yapıyor bunu. Diyeceksin ki "bak burada aşırılık yapıyorsun, kendini korumak için yaptığın şey doğru ama aşırılık var, onu doğru ölçüye çek." Veya bir tanesi var, hiç olmaması lazım: diyelim ki kin tutan bir benlik. Hiç yeri yok buna. Alıngan bir benlik, hiç yeri yok. Söylenen, şikâyet eden bir benlik, hiç yeri yok. Kendini gereksiz yere sürekli suçlayan bir benlik, hiç gereği yok. İşte yetersiz olduğunu düşünen, hayatta şanssız olduğunu düşünen, hak etmediği şeylere maruz kaldığını düşünen benlikler; bunların hiç hayatta yeri yok. Bunlar o çiftlikte hiçbir işe yaramazlar, sadece yer içer ve o çiftliğin enerjisini tüketirler. Onların hiçbir yeri yok. Yani bende var olan bazı benlikler var ki, bu benliklerden kasıt ne? Bir kısım yanlış duygulanım ve davranışa sahip olan benlik halleri. Ne yapacağım? Diyeceğim ki bunun hiç yeri yok, hiçbir fonksiyonu yok gerçek anlamda bir varoluş noktasında.

Hak Koruma mı, Ego Tepkiselliği mi? (Hz. Yusuf Örneği)

"Hocam, o zaman hakkını korumak mı olacak?" Bir olay karşısında hakkınızı korumanız gerekiyor mu? Evet, ama örnek verelim. Şimdi birisi kaba, oturmasını bilmiyor, "niye böyle" falan dedi. Şimdi neyin hakkını koruyacağım? Bakıyorsunuz, karşıdaki insan zaten biraz farkında olsa, siz yanlış bir şey bile yapsanız rica eder, değil mi? Bakıyorsunuz öyle değil zaten. Ve bakıyorsunuz ki zaten bir laf söyleyeceksiniz, o da beş laf koyacak. Ben bazen minibüslerde görürüm: küçücük bir şeyde bir taraf sussa öbür taraf da susacak; o da susmuyor, o da susmuyor. Anlatabildim mi? Bu bir hak koruma mıdır? Hayır, orada tamamen bir laf yarıştırılıyor.

Ama insan objektif olarak, önemli ve gerekli olan bir konumda kendi hakkını koruyabilir, kendini ifade edebilir. Mesela Hazreti Yusuf. İftiraya uğramış. Kendini bir anlamda ifade etmiş: "Ben" demiş, "şöyle şöyle bir insanım ve bahsedilen yanlışı yapmadım" demiş. Ama demişler ki "biz seni hapse atacağız." Şimdi baktı, orada kendini korumak için yapacağı bir şey yok, değil mi? Orada kavga edemez mi, hırgür çıkaramaz mı, öfkelenemez mi, beddua okuyamaz mı, saydırabilir mi onlara? Saydırabilir. Peki bunlar kendini korumak mıdır, değil midir? Bunlar ego tepkiselliğidir.

Ama insan önemli ve meşru bir noktada hakkını koruyabilmesine müsaade edecek ortam olur, durum olur, korursun, ifade edersin; bu sözlü olarak da olur, fiilî olarak da olur, bunda bir mahsur yok. Ama ölçülü olmak lazım; mevcut durum buna uygun mu değil mi, bakılmalı. İnsanoğlunun aşırılığına sebep olan şey ya duyduğu acıdır, ya korkusudur, veyahut buna benzer nedenlerdir. İşte diyelim ki bir şeyi değiştirme arzusudur. Bizi ölçüsüz hale getiren bunlardır. Anlatabiliyor muyum? Onlar bizi ölçü dışına çıkmaya zorlarlar. Hâlbuki olguyu gör, imkân ve şartları gör; o imkân ve şartlar çerçevesinde meşru ve makul bir tutum varsa onu sergile. Bu kadar. Yoksa kabul et. Kişi diyor ki "o zaman zarar görüyorum." Ama dikkat et, yapacağın başka bir şey yok. Hz. Yusuf'un o durumda yapacağı başka bir şey yoktu. O yüzden kavga patırtı yapmalı değildi; o durumu da kabullendi.

"Tevekkül edildi mi orada hocam?" Tabii ki. Kendisine verilen imkânı kullandı, sözünü söyledi: "Ben yanlış bir şey yapmadım, durum şöyle şöyledir" dedi, durumu anlattı. Onlar da bunu kabullenmediler, veyahut işlerine gelmedi. O da bunu gördü, başka yapacak bir şey yoktu; çünkü zaten doğruyu biliyorlar ama doğru işlerine gelmiyordu. Şimdi öyle bir durumda ne yapabilirsin? Ne şeyin var ne bir yetkin var; onlara mahkûmsun. Dedi ki "ben o zaman bana hapishanenin yolunu gösterin." Bu kendini korumamak demek değil. Öbürü işte hınç göstermek, öfkelenmek vesaire, bu kendini korumak değil; bu egonun mevcut duruma tahammülsüzlüğünden kaynaklanan tepkiselliğidir. Bunları birbirinden ayırmak zorundayız.

"Hocam, o tepkisel dil beklenti benliğimizden kaynaklanıyor olabilir mi?" Tabii, tabii. Mesela şöyle diyeyim: havlayan bir köpeğin kedi gibi miyavlamasını bekliyoruz aslında. Adam kaba bir şekilde konuşuyor, biz nezaket bekliyoruz. Daha iyi davranabilir miyiz, aslında o bir köpekle...

Ölçüsüzlüğün Kaynağı: Acı, Korku ve Beklenti

Genelleyerek söyleyeyim: ne dedik? Ya bir şeyden acı çekiyoruz ve bu acının ortadan kalkmasını istiyoruz ama imkân yok. Veyahut bir şeyden korkuyorsun, korktuğun şeyi yaşamamak için tepkisellik gösteriyorsun. Veyahut beklediğin bir şeyin gerçekleşmesini istiyorsun, gerçekleşmediği durumda o reaksiyonları gösteriyorsun. Onun için hayat, insanoğlunun ölçüsüzlüğüyle karakteristik bir şeydir maalesef. İnsanlık hayatı nedir denilecek olursa, belki en temel tanımlamalarından biri: mevcut insanlık hayatı, ölçüsüzlük ve dengesizlik ile karakteristik bir hayattır denilebilir.

Hâlbuki her şey bir ölçü üzerine oturmuştur hayatta, her şey bir denge üzerine oturmuştur. Mesela düşünün, vücudumuzun kendine göre bir dengesi var, bir ölçüsü var. Saçınız uzuyor ama kirpikleriniz bak uzamıyor. Her bir şeyin kendine göre bir tabiatı var, bir mahiyeti var. Siz bunu kabullenmediğiniz zaman... Düşünün mesela su içiyorsunuz, eğer su nefes borunuza kaçtığı anda -bakın öyle bir sistem var ki- alarm veriyor değil mi hemen? Hıçkırıyorsunuz, neden? Diyor ki "o su yanlış yere gidiyor."

Peki bizim psikolojik olarak böyle bir farkındalığımız var mı? Maalesef yok. Su nefes borusuna gidiyor, biz devam ediyoruz; en son ciğerler doluyor; işte depresyon olmuş oluyor, şu olmuş oluyor, bu olmuş oluyor. Çünkü o ciğerlerin dolmasına sebep olan durumların farkında değilsin. Mesela olumsuz, negatif, karamsar düşünceler içine giriyorsun, giriyorsun, giriyorsun. Sende bu karamsar düşüncelerin doğal olmadığına, yanlış olduğuna dair bir duyarlılık ve farkındalık yok. Seni götürüyor, götürüyor, götürüyor; en son çukurun dibine iniyorsun. "Eyvah" diyorsun, "canım hiçbir şey yapmak istemiyor, hayat ne kadar kötü, Allah insanların belasını versin, ne biçim bir yere düştüm" falan diyorsun. Neden? Çünkü bunun en başında başlayan sürecin farkında değilsin; farkında olmadığın için de o duyarlılık içinde olmadığın için de onu engellemedin, o anda kesmedin. Değil mi?

Mesela dediğimiz gibi suyu içtin, içerken nefes borunuza gitti. Ne yapıyor vücut? "Dur" diyor, değil mi? Hemen durduruyor seni, hıçkırıyorsun; diyor ki "yanlış bir yere gidiyor." Şimdi psikolojik olarak bizde eğer böyle bir duyarlılık yoksa, biz ikide bir gereksiz yere yanlış noktalara gideriz, yanlış şeyler oluşur.

"Fatih, gel otur." İşte bizim çalışma dediğimiz şey bu yani: neyin yanlış yürüdüğünü, neyin yanlış bir şey olduğunu görmek, o konuda duyarlılık kazanmak. Birisine karşı alınganlık gösterdi; diyeceksin ki "bak, duyarlı bir insan olarak bu yanlış bir duygulanım hali; verimsiz, anlamsız, faydasız bir şey, üstelik negativite biriktiren bir şey." Alındın, alındın, alındın; alındığın kişinin bile umurunda değil, daha çok alındın bu yüzden zaten. O zaman ne oluyor? Bir şey birikiyor sende, en son o alınganlık bir yere geliyor. Böyle hayat sana tatsız, güçsüz geliyor; "kimse kimseyi anlamıyor, kimse kimseye karşı duyarlı değil, ne biçim insanlık" diye başlıyorsun. Onunla birlikte o negatif düşünceler, negatif tutumlar, bir şey yapmak istememe. Neden? Alınmışsın. Şimdi o alınan benlik alttan alta seni işliyor, senin altını kazıyor orada. Sen farkına varsan onu kulağından tutup "gel bakalım, sen niye böyle yapıyorsun, boş şeylerle uğraşıyorsun, kendine gel" diyeceksin. "Gelmiyorsan da benim yanımda yerin yok" diyeceksin. O zaman ne olacak? O, alttan alta seni yiyip bitirir. Ya da alttan alta olumsuz bir benlik daha oluşur: "Ben hep şanssızım zaten, benim her şeyim ters gidiyor, işte insanlar çok şanslı, ben bu dünyada baştan şanssız gelmişim" diye alttan alta bu işler işler işler, en son seni hiçbir şey yapmak istemeyen bir hale getirir.

Sen eğer o benliği bir duyarlılıkla keşfedemezsen, o ya o anda kendini gösterir, veyahut o anda kendini gösteremiyorsa alttan alta senin varlığını negatif hale getirir. Onun için insan bu anlamda uyanık olmak durumundadır.

Dünyayı Yöneten Kimdir? İçe Dönük Çalışma

Onun için "böyle dünyayı kim yönetiyor" diye sorarsak: dünyayı ego yönetiyor kardeşim. "Yok, bilmem, illüminati varmış." Onu bırak yani, var veya yok. Dünyayı yöneten egodur, başka bir şey yoktur. Onun egosu, bunun egosu, senin egon. En çok seni yöneten kim peki? Senin egon, senin içindeki negatif benlik. O yüzden böyle "dünyayı kim yönetiyor" diye almış başını yürümüş komplo teorileri: "Seni Amerika mı, İsrail mi, İlluminati mi yönetiyor, yoksa senin negatif benliklerin mi burada daha etkili?" Sen hangisiyle mücadele etmelisin en başta? Önce içeridekilerle mücadele, sonra dışarıdakilerin üzerinde kafa yormaya hakkın olabilir. Ama senin o kişisel hayatını berbat eden, ona gereksiz ve olumsuz şekilde yön veren şey dışarıdakiler mi, senin içindekiler mi? Şikâyetçi olmanı Amerika, İsrail, İlluminati mi istiyor? Değil mi? Kaygı ve korkuya kapılmana sebep olan ne? Alınganlığına sebep olan ne? Kin tutmana veyahut sana yapılmış bir haksızlığı senelerce içinde tutmana sebep olan kim? Bunlar senin içindekiler.

O yüzden insanları bazen gereksiz yere çok dışarıyla uğraştıran anlayışlar vardır; insan bunlara karşı dikkatli olmalı. Çalışmayı kendinde yap. Hazreti Peygamber Mekke'de neyin üzerinde çalıştı ve çalıştırdı? İnsanları kendileri üzerinde çalıştırdı; Mekkeliler üzerinde bile çalıştırmadı. Peygamber Mekke'de o Mekke yönetimine karşı en ufak bir hareket yapmamıştır mesela, bir organizasyon kurmamıştır. Anlatabiliyor musun? Neden? Kendi üzerinde çalışmakla görevlendirilmiş. Sen kendi üzerinde çalış; kendindeki bütün negatif düşünce, duygu ve davranış kalıplarını gör, onları nötralize et. Ondan sonra gerektiğinde dışarıdaki düşmanla da uğraşabilirsin; işte o zaman uğraşırsın, doğru bir şekilde, dengeli, ölçülü uğraşırsın.

Ama bizim hayatımızı kesinlikle ne eşimiz ne çocuğumuz ne şu ne bu, hiç kimse berbat etmiyor. Anlatabiliyor muyum? Hayatımızı berbat eden içeridekilerdir. "Bir insanın kendine yaptığını dokuz köy gelse yapamaz" diye bir söz var hocam. Doğrudur, öyle sıradan söylenmiş bir söz değil, gerçekten doğrudur ve buna dikkat etmeli insan. Bu, dışarıdaki eksiklikleri, hataları, yanlışları ortadan kaldırmaz; ama gerçekte uğraşacağın şey içeridekidir. Her birimiz kendimizde hangi negatif benliğin çok güçlü olduğuna bakmalı: kolaya kaçan benliğin olabilir, öfkeli benliğin olabilir, alıngan benliğin olabilir, insanları ve dünyayı istediğin şekilde değiştirmek, yönlendirmek isteyen bir benlik olabilir; dünyadan ve hayattan beklentileri olan bir benlik olabilir. "Keşke şu olsa bu olsa" dediğin bir benlik olabilir. Bunlar senin hayatını kıskaca alır, enerjini tüketir. Onları gör ve nötralize et. O zaman bakacaksın ki hayat daha dengeli, daha doğal bir hayat olacak; olumsuzluklarla daha dengeli mücadele edebilirsin.

Bir olumsuzluk gördüğünde, işte o Hz. Yusuf gibi, kâmil insanlar gibi, nerede, ne zaman, nasıl reaksiyon vereceğini en ölçülü şekilde o zaman bilebilirsin. Öbür türlü verdiğimiz reaksiyonlar problemlidir. Ve şunu algılamalıyız: bizdeki bir olumsuz duygu ve düşüncenin şiddeti, bizim özdeşleşme derecemizle orantılıdır. Yani diyelim ki bir beklentiyle o kadar özdeşleşmişsindir ki, o beklentinin gerçekleşmeyeceğini gördüğün anda aşırı bir tepki veriyorsun. Neden? Çünkü o beklenti içindeki benlikle çok özdeşleşmişsin. Tepkisizlik de bir benlik tepkisidir, ikisi de.

Mesela düşünün bir dişçi o aletleriyle dokunduğunda veyahut soğuk bir su içtiğinizde neresi ağrır? Hasta olan yer ağrır. Tıpkı onun gibi, en yüksek, en fazla tepkiyi verdiğiniz yer, en çok özdeşleştiğiniz yerdir. Mesela biri sizi dikkate almaz, hemen bir şey yaparsınız; içinizde "şuna bak, kendini ne zannediyor" diye, başka bir zamanda "Ahmet nasıl ya, ben ondan hiç hoşlanmadım, ben niye hoşlanmadım" diye bahsedersiniz. Altta dikkate alınmamaktan rahatsız olan bir benlik var, o konuşuyor; sen de onu yok saymaya çalışıyorsun. Hâlbuki orada onu analiz et, gör bunu. Bu kadar. "Peki, öyle bir arkadaş." Bu kadar. Ne yaptı? Seni kesti mi, biçti mi, kafanı mı kırdı? Yok. İnsan yerine koymadı, diyoruz. Peki insan yerine konulmak isteyen benlik mi konuşuyor burada acaba? Evet. Buna gerek var mı?

Hep örnek veriyorum hayvanlardan, hakkınıza helal edin, çünkü onlar doğal yaşıyor. Bir kedi: "Beni kedi yerine koymadılar" mı der yani? Bu yani. Kedi olarak yaşar, bu kadar. "Beni kedi yerine koymadılar" -koymayınca kedi olmaktan mı çıkıyor? Sen, seni insan yerine koymadıkları zaman insan olmuyor musun? Bak, demek ki senin problemin seni insan yerine koymayan da değil. İnsan yerine konulduğunu düşündüğünde veya kendince buna dair tepkiler aldığında kendini insan gibi hisseden bir benliğin var. Bu mu problem, yoksa dışarıdaki mi problem?

Kazanmak-Kaybetmek Algısı ve "İnsan Yerine Konulma" Meselesi

"İran kedisi sokak elinden umursanmayınca sürü depresyona giriyor, onların tabiatını bozmuş." Evet. Bediüzzaman diyor ki evcil hayvanların bir kısmının tabiatını insanlar bozmuşlar. Veyahut Allah ondan örnek olsun diye yaratır.

Şimdi ben neyden dolayı sorun yaşıyorum? İnsan yerine konulmadığında kendini insan gibi hissedemeyen bir benliğim var. Diyor ki: "İnsan olduğunu hissetmen için insan yerine konulman lazım; biri seni insan yerine koymadığında sende bir şey eksiliyor." Şimdi bu objektif bir benlik mi, doğru bir benlik mi? Değil. O zaman yol vereceksin bu benliğe. Anlatabiliyor musun? İnsan yerine koyup koymamaları seninle ilgili bir şey değil; biri seni insan yerine koyar, biri koymaz, o seninle ilgili bir şey değil. O zaman o benliği tasfiye edeceksin, "güle güle" diyeceksin; karşıdakinin kişiliğidir o.

"Bakın orada da şu devreye girmemeli: 'İşte insan değil ki' -başka bir benlik devreye girdi şimdi." Hani orada bir şeyi dengelemeye çalışırken başka bir dengesizlik devreye girer. "İnsan değil, insan olsa öyle davranır mı?" Kardeşim öyle demene gerek yok, dersin ki "biraz farkındalığı veya kavrayışı şu an tam değil." Ama hepimiz insanız. Bu konuda fazla söz söylemek veya yargıda bulunmak bana gerekmez. Allah selamet versin. Objektif olarak çok uygun bir davranış değil, bu kadar yani.

Ne diye o rahatsız olan benliği dengelemek için başka bir dengesiz benliği devreye sokuyorsun ki? "Vallahi de sen de biraz aşmışsın." "O da başka bir benlikti." "Valla teşekkürler, bu kadar da nispet olunmaz." "Gidiyorlar şimdi." "Aşmayalım mı yani, orada mı duralım? Bana söyleyin, eğer orası iyi bir yerse orayı aşmayalım, sınırları o çekecek." Evet, orası makulmüş; bak o da böyle sağdan yaklaşıyor, "aşma, bu kadar da aşma" diyor bence şimdi.

"İçinize bir şey gelmiyor mu hocam?" Orada da şuna bakın: Aslında bu bir aşma meselesi değil, biz doğal insani durumumuzu yakalamaya çalışıyoruz, olması gereken. Anlatabildim mi? Yani ben kendi doğal durumumu bulmaya çalışıyorum, yoksa bir şey aştığımız falan yok. Orada da sanki onu aşmak fevkalade bir şey. Ama onu aşmazsam bir mahsuru yok, öyle de yaşayabilirim mi? Hayır, ben orada diyeceğim ki ben bir şey aşmıyorum, sadece ayağımın düştüğü bir çukurdan çıkmaya çalışıyorum. Anlatabildim mi? Başka bir şey değil. Ayağımızın düştüğü bir çukurdan kurtulmaya çalışıyoruz, bir şeyi aştığımız falan yok. "İşte bu çok aşmış" veya "ben aştım bunları" -yok, ben hiçbir şey aşmadım, aşmayı da düşünmüyorum. Çünkü bir şeyi aşmak haddini aşmaktır; biz bir şey aşmayacağız, kendimize geleceğiz, gerçek anlamda doğamıza döneceğiz. Fevkalade bir şey yapmayacağız, özel bir şey yapmayacağız, ekstra bir şey yapmayacağız. Böyle bir düşüncede olan ego başka bir tuzağa bizi sokar. Yani şudur: "O kadar da aşmana gerek yok, niye bu kadar kendini zorluyorsun" -bir de ben şöyle diyorum: bu kadar kendimizi niye zorluyoruz diyen bir benlik var yani, zorlanmak istemiyor. Evet, "zorlanmak istemiyorum, bu kadar kendimizi niye zorluyoruz?" Biz zorlamıyoruz, sen beni zorluyorsun; ben de diyorum ki sana elveda demek istiyorum. Aslında bizi zorlayan o benlikleri görmek durumundayız; onlar bizi zorluyor, biz onları nötralize etmeye çalışıyoruz, kendimize dönmeye çalışıyoruz, doğal halimizi bulmaya çalışıyoruz.

Ama bakın, bu dersin başında dediğim gibi bu hayatın içinde çalışılan bir şeydir. Biz burada oturur konuşuruz, deriz ki güzel bir şey, hakikaten de güzel bir şey. Ama üzerinde çalışacağımız benlikler hayatın içinde tetiklendiğinde, bu bilgi hatırlanmazsa ve bunun çerçevesinde bir çaba olmazsa bir şey değişmez bizde. O yüzden biz tam değişemiyoruz. Çünkü dediğim gibi, bilgiyi öğrenen ve kabullenen benlik ile değiştirilmesi gereken benlik birbirinden ayrıdır. Anlatabildim mi? Bunlar birbirinden ayrıdır. Bizim varlık dairemizde tasfiye edilmesi gereken, ölçülü hale getirilmesi gereken benlikler var.

Bazik-Asidik Sıvı Meseli

Bakın şunu bir daha unutmayın: diyelim ki size bazik nitelikli bir sıvı verildi ve denildi ki "bak, bu bazik nitelikteki sıvıyı çok fazla asitli olan yerlerde kullan" -veya bu bazik sıvı aşırı asitli olan ortamları dengelemek için kullanılır. Sen de bu sıvıyı aldın, sonra asitlik düzeyi çok yüksek bir yer, bir sıvı veya bir ortam gördün; "dursun" diyebilir misin, o asitlik durumu öyle dursun mu? Bak, sana bazik nitelikte bir sıvı verilmiştir; sen bunu ne için aldın? "Dursun diye" almıyorsun onu, o aside karşı kullanacaksın; seni yakan, sana acı veren o asidik durumu dengelemek için.

Sabır: Peygamberimizin Örneği ve Kişisel Bir Anı

İşte çalışma budur. Çalışma, belli bir bilgiyle oluşturulan kahya benliğin, dönüştürülmesi gereken negatif benlikler üzerinde çalışmasıdır. Anladın mı? Kim kimin üzerinde çalışıyor, bunu anlamamız lazım. Bu ne zaman olur? Bir olgu olduğu zaman, bir durum, bir vaka gerçekleştiği zaman olur.

O yüzden bakın, Peygamberimiz'le ilgili bir hadise var. Peygamberimiz bir sokaktan geçerken bakıyor, bir kadın ağlıyor, bağırıp çağırıyor. Peygamberimiz soruyor: "Niye bağırıyor?" "Bir yakını ölmüş." Peygamberimiz ona diyor ki: "Sabırlı ol." O da diyor ki: "Senin başına gelmedi ki" diyor peygambere; farkında bile değil, çok şuurlu değil, çok farkında değil. Peygamberimiz bir şey demiyor mesela; "ne halin varsa gör" demiyor, "sen benim kim olduğumu biliyor musun" demiyor. Devam ediyor. Sonra kadına söylüyorlar: "Bak, o peygamberdi, kiminle konuştuğuna biraz dikkat et" diye. Kadın peygamberden özür diliyor. Peygamberimiz ona diyor ki: "Sabır, darbenin geldiği ilk andadır." Ne demek bu? Şimdi sen sabırla ilgili bir şeyler öğreniyorsun; peki bu ne zaman yaşanacak, bu bilgi ne zaman uygulanacak? Bu bilgi, benliğin rahatsız olduğu bir durum ortaya çıktığında -bir musibet, bir zorluk, bir sıkıntı, bir güçlük ortaya çıktığında- o sabır, o sabrın içindeki anlayış uygulanacak. Ve sen o anda üzerinde çalışacaksın. Yani sabır ilacını, o olumsuz olduğunu düşündüğün olay olduğunda kullanacaksın.

O yüzden bizde şöyle olur: bazen birisi bir sorun yaşar, ben anlatırım. "Hocam, ben zaten bunları biliyordum, daha önce bunları anlatmıştınız." Anlattım da, sen bunları o benliğe uygulamıyorsun ki. Sen bir benlikle beni dinliyorsun, hafızana da kaydediyorsun, bu bilgiler sende var; ama bu bilgiyi o negatif benliğe kullanmıyorsun. Hayatın içinde seslenen o benlik fark edilip onun üzerinde o anda çalışılması lazım. İşte çalışma dediğimiz bu, kendimiz üzerinde çalışma bu.

Kendimle ilgili: Ben babamı erken kaybettim, anneme çok daha fazla düşkündüm böyle. Hep kendi kendime "annemi kaybedersem ne yapacağım" derdim. Hep böyle rüya görüyordum onunla ilgili, "bir gün telefon gelecek, annem rahatsızlandı, kaybedecek" diye. Aynı şeyi yaşadım: telefon geldi, annem iki günde kaybetti. Annem de hep şöyle dua ederdi: "İki gün yatağa düşeyim, üçüncü gün toprağa gideyim." Kısmet öyle oldu, Allah rahmet eylesin. Hastanedeydim, yoğun bakımda annem, ikinci günü. Dua ediyorum tabii. Doktorlar içeri almıştı beni. Dedim ki "müdahale ediyor ve anneme ettiriyor" dedim. Sonra doktor çıktı, benim ağladığımı gördü, ben böyle sessiz ağlıyorum. Dediler ki "sen, anneni çok seviyorsun; içeri girsen bak, yoğun bakıma kimseyi almayacağım ama sen çok metanetli birisin, ne yapıyorsun, alacağım, sakın bağırma." "Yok" dedim, "bağırmayacağım." Annemi kaybetmiştim sıcağı sıcağına, örttüğümü kokladım. O sabrı gösterdim ama Allah da bana o kadar tevekkül verdi ki, o sabrı gösterdim, örttüğümü kokladım. Annem gözümün önüne geliyor, bir daha da yok, gördüm sana kardeşlerim; o bana çok içimi de acıttı. Acıttı ama o öpüp koklama, o sabrın bana verdiğini de bildiğim için daha rahatladım böyle; o ölümü kabul edişim daha kolay oldu. Sonrasında çok daha fazla ağlamıştım; o an yaşarken şimdi yine kaybettim gibi, üçüncü senedeyiz. Ama o sabır bana o an gösterdi yani, hiç bağırmadım, çağırmadım onu; sadece öpüp koklamayı gösterdi.

Yani biz hayatın içinde bilgiyi yaşamak durumundayız. O zaman gerçekten bizde gerçek anlamda bir dönüşüm meydana gelir. Yoksa bilgiyi edinirsin, kitaplara yazarsın, not alırsın, aklında da tutabilirsin; hakikaten biri sana bundan bahsettiği zaman "ben bu konuyu dinlemiştim" dersin. Ama o konudaki bilgiyi hayatın gerçekliğinde uygulamazsın. Mesela alıngan bir benliğin var, üzerinde çalışıyor musun? Öfkeli bir benliğin var, üzerinde çalışıyor musun? Hak etmediğin bir suçlamada bulunan bir durumda "ben bunu hak etmiyorum, sen bana nasıl böyle dersin" diye kavga eden veya çatışan bir benliğin var; bunun üzerinde o an çalışabiliyor musun? O an çalışabiliyorsan çalışma var demektir, o an çalışmıyorsan bir şey yok demektir. Bizim bu konuda temel meselemiz budur; biz o yüzden bunu çözmede zorluk yaşıyoruz.

Başkalarının Hatalarına Karışmamak (Mardin Örneği)

En çok rahatsız olduğum, en çok soru yaşadığım şey: camilerde namaz kılarken bazı teyzeler hemen "namazın tembelce mi kılınıyor" diye, "senin namazın kabul edilmez" diyorlar. Kendi ölçülerine göre alıyorlar bunu. Susmaya çalışıyorum, susamıyorum tabii. "Niye Tanrı gibi konuşuyorsunuz, nereden biliyorsunuz" diye dayanamıyoruz tabii, ama çok sık karşılaşıyoruz. Bana böyle davranıyorlar; onlar da böyle insanlara uyarıda bulunarak sevap kazanmaya çalışan bir benlikle hareket ediyorlar.

"Ne için yapıyorlar sizce, kendilerine göre doğru mu yapıyorlar?" O benliğe göre evet, ama objektif olarak doğru bir şey değil. "Emri bil maruf mu bu, yoksa gerçekten ego mu, yoksa gerçekten samimi bir niyetle mi?" Yok, ego da samimidir; "ego samimi değildir" diyemeyiz. Egoların hepsi samimidir ama yanlıştır. "Allah söyletiyor" diyorum bazen, bazen çok ağır geliyor. Egolar çok samimidirler, çok canlıdırlar; o yüzden zaten bizi kandırıyorlar. Biz egoların sahteliğini, ikiyüzlülüğünü görsek aldanır mıydık o egolara? Egolar samimidir ama yanlıştırlar. Anladın mı? Yanlıştırlar.

"Ben de mi ego" diye bir sordum kendime; "ben ilahiyatçıyım, tehlikeli mi bu naiflik" -tam da ego. Burada şunu anlamak lazım: insanların bazı benlikleri insanlarla çok meşgul eder. İnsanların dikkat etmesi gereken bir şey de budur. Yani düzeltmek veyahut biz hayatta yaşıyoruz, birçok insanla muhatabız; şimdi ben muhatap olduğum bütün insanların analizini yapmak, bunları düzeltmek, şikâyet etmek durumunda değilim. Onları anlarken bir kısım negatif benliklerinizin devreye girmemesine dikkat edeceksiniz.

Benim hayatımda olmuştur: birkaç sene evvel Mardin'in Bilge köyünde birileri kırk kişiyi öldürmüştü. Tam o zamanlarda biz bir arkadaşa büro arıyorduk. Mal sahibi sordu, ev sahibi: "Sen nerelisin evladım?" dedi -altmış küsur yaşında bir adam- "Mardinliyim amca" dedi arkadaş. Adam durdu: "Efendi bir adamdın ama olsun" dedi, "bir şey olmaz" dedi; kötü niyetliydi. Orada bir şey oldu, o atmosfer var; Mardin'de kırk kişiyi adamlar öldürmüş böyle, ya şimdi ben mesela içimden tebessüm ettim. Şunu düşünmedim: "Ne biçim adam, onlar öldürmüşse benimle alakam var mı, sen her Mardinliyi bir mi zannediyorsun" falan demedim. Öyle desem içimde negatif benlikler devreye girmiş olacaktı. Hâlbuki adamı anladım; o anda öyle haberler zaten sürekli televizyonda vardı, günlerce sürdü, adamın kafasında bir "Mardin ve Mardinliler" algısı oluşmuştu. Ne yaparsanız yapın hoş göreceksiniz. Anlatabildim mi? Şuna dikkat edeceksiniz: başkalarının yanlışlarının sizin hayatınızı yiyip bitirmemesine dikkat edeceksiniz.

Hayatta arkadaşınız, dostunuz olur, sokakta otobüse binersiniz biri denk gelir, camiye gidersiniz biri denk gelir, olur yani. O kadar çok hata, eksik, yanlış var ki bizde de çevremizde de. Orada ne yaparız? İnsandır, doğru yapayım derken yanlış yapar veyahut kasten yanlış yapar vesaire, ne olursa olsun; ben kendi işime bakarım. İşte nakşilerin "kendi ayağının ucuna bak" dedikleri şey budur; onlarda on kural olanlar, kendi ayağının ucuna bak derler. Yani dışarıdaki yanlışlarla, hatalarla, olumsuzluklarla meşgul olma; bu "yoktur" anlamında değil, meşgul olma demek. Muhatap olduğunda olabildiğince pozitif ve dengeli bir karşılık ver ve insanların hâlleriyle uğraşma. Cahil olabilir, art niyetli olabilir, çıkarcı olabilir, kaba olabilir, birçok şey olabilir; bırak, onun bir süreci vardır, onun sürecine hürmet et. Negatif tepki de oluşturma, negatif düşünce ve duygular da taşıma. Anlatabildim mi? Öyledir, onun bir süreci vardır. Yaptığı doğru mudur? Yanlıştır. Bu kadar. Yanlıştır ama ben işime bakarım, onun da süreci vardır, bu kadar.

Onun için hayat, negatif benliklerin ortaya çıkmasına karşı uyanık olduğunda doğru yaşanan bir hayattır. Yoksa öbür türlü senin her türlü varoluş alanını sınırlayan bir hale getirirler. Dünyaya bakarsın bir sürü olumsuz olay var, muhatap olduğun insanlara bakarsın olumsuzluklar var; ve odaklandığında hayat sana ağır gelir. "Bu oyundan çıksam nasıl olur" ya da öfke... Hayatta çok hissettiğim bir şeydir: "Bir benzin dökeceğim bu insanların üzerine, çakacağım kibriti" -geçmiştim yani, sizden mi geçeceğim ben öyle, geçmiştim. Tabii o benliğin ne kadar aldatıcı, ne kadar yanlış bir şey olduğunu anlatabildim mi?

Öfke, Nefret ve Hz. Ali'nin Örnekliği

Yani o, sekiz mizacından kaynaklanan kökten bir çözümsüzlük yani. Bazen şey diyorlar: "Keşke çok kanlı bir savaş çıksa da herkes ölse gitse." Tabii tabii, bir beşinci detonda olsun, tabii şey yapıyor. Bir bıkkınlık, bir öfke, bir hoşnutsuzluğun birikip yansımasıdır. Orada bunu fark edeceksin. Kalplerinde bu manasız bir şey var. Sen bir insansın ve ilahi şefkatin, ilahi rahmetin bir yansımasısın. Sen işine bak. Dünyanın hepsi kötü de olabilir, sen onun Rabbi misin? Değilsin. Sana göre mi kurgulansın bu hayat? Değil.

Peygamber o kadar olumsuzlukla, o kadar kötülükle muhatap olmuş. Neye dua etmiş? "Ya Rabbi, onlar senin kullarındır, onları affet, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar." Veya Hazreti İsa'nın duasıdır: Allah diyor ki insanlara "sen mi Allah'ın oğlu olduğunu söyledin?" "Hâşâ" diyor, "ya Rabbi, sen zaten biliyorsun." Ve en son şöyle bağlıyor: "Ya Rabbi, eğer affedersen sen çok zaten Rahman ve Rahim'sin; eğer cezalandıracaksan da onlar senin kullarındır." Burada da çok ince bir mana var: Allah cezalandırırken de bir kul olarak cezalandırıyor varlığı, kendi yaratmış olduğu bir varlık olarak. Bir ebeveyn çocuğunu cezalandırabilir, bir tokat atabilir veyahut bir ceza verebilir ama evladı olarak ona ceza verir, düşmanı olarak ceza vermez. Allah da kullarını, kullarının olgunlaşması için cezalandırırken kulları olarak onlara muamele eder, düşmanları olarak değil. Onun için diyor Hz. İsa: "Ya Rabbi, eğer onları affedersen zaten sen Rahman ve Rahim'sin, affedicisin; affetmezsen de onlar senin kullarındır, onlara kul olarak muamele edeceğini biliyorum." Dolayısıyla ben o benliğin devreye girdiğinde hep bunları hatırlamışımdır; o benliği nötralize etmişimdir. Anlatabilir miyim?

Yoksa düşünün, bazen mesela Amerika'da gidip okul tarıyor mesela, belki elinden gelse o şehri tarayacak. Neden? Orada bir öfke, bir nefret oluşuyor; nefret eden, öfkelenen, arzu etmediği şekilde hayatın işlediğini düşünen bir benlik var. O benlik o kadar güçleniyor, güçleniyor, büyüyor ki en son "ya işte bir deprem olsun da bu lanet olası insanlar ölüp gitsin" veya "bir savaş olsun, bir benzin olsa da yaksam şu insanları" diyorsun. Neden? O benlik küçük bir şeyken büyümüş; ona karşı uyanık olmadığında büyüyor.

"Peki hocam, kendisini yakan da acaba herkesi yakmak mı istiyor?" Onun başka nedenleri de vardır, olabilir; illa bunlar değildir. Öcünü alamıyor, kimseyi yakmıyor; izzeti nefsine göre bir insan öyle yapmaz. Milleti yakan bazıları "siz beni mahvettiğiniz eseri görün" diye kendi kendini yakabilir. Bunun çeşitli benlik hâlleri vardır; bunlar hepsi benliktir ama hepsi samimidir. Samimi benliklere karşı samimi bir mücadele etmek zorundayız; onların sahteliğini, işlevsizliğini, ne kadar sübjektif olduklarını görmek durumundayız, aldatıcılıklarını fark etmeliyiz.

"Buyurun, hakikaten merak ettiğim bir şey soruyorum: Hz. Ali öldürüldüğü zaman kendisini öldürecek kişiye süt gönderiyor, alıyorlar onu, zindana atıyorlar; içmiyor, 'beni zehirleyecekler' diye çok üzülüyor. Diyor ki 'Muhammed ümmeti nasıl bu hâle geldi' diye çok üzülüyor. Sonra diyor ki 'vallahi ben cennete girsem ayağımı oraya koyar, seni almadan girmem.'" Bu nasıl bir şey bence? "Anladım, işte bu ruhsal varoluş, ruhsal farkındalık hâlidir." Burada mesela ne yapıyor Hazreti Ali? İnsanlar bazen der ki "İslam'da kısas da vardı, tabii kısas da vardı, onu da yapabilirsin." Ama orada ne yapıyor? Kendisini öldürmeye çalışan ve öldürücü darbeyi vuran insana karşı diyor ki "eğer ben vefat edersem, siz dilediğinizi yapın, sizin benden sonra hakkınız var, ama aşırıya gitmeyin." Demişti evet, aşırıya gitmeyin. Ona işte "aç bırakın, geberip gitsin" gibi bir şey yok, aşırılık yok. Yaşadığı müddetçe onun bedensel ihtiyaçlarını yerine getireceksin; yoksa "beni öldürmeye çalıştı, gebersin, lanet olası" demiyor, "aç bırakın" demiyor.

Ve bakın ne yapıyor mesela? Karşıdaki bu beni zehirlemek için diye düşünüyor: "Acaba ben bir yanlışlık mı yaptım da benim dürüstlüğümden şüphe ediyor?" diye kendini bir sorguluyor. Çünkü diyor "Muhammed ümmeti aldatmaz." Ama böyle kendine bakıyor: "Acaba benim, karşımdaki insanın bu yanlış anlayışına sebep olacak bir davranışım oldu mu?" Bakıyor, olmadı; onun yanlış algısı. Anlatabildim mi? Ve şunu düşünmüyor: "İşte mahvolsun, cehennemde yansın" değil. "Niye bu insan nefsine ve şeytana mağlup olup insaniyetinin farkına varamayacak şekilde bir büyük hata yapıyor, niye bir insan kardeşini öldürecek kadar insaniyetini örtmüş, insaniyetini perdelemiş?" diye üzülüyor; demek o insanda ne kadar güçlü bir nefsaniyet, ne kadar güçlü bir aldanış var, ona üzülüyor. İşte bu, bir kısım negatif benliğin olmamasına bağlı.

Aslında hepimizin içinde bu var; hepimizin içinde o Hz. Ali'nin sergilediği fıtrat var. Fakat o fıtrat negatif benlikler tarafından örtüldüğü için biz o fıtratın sesini duymuyoruz. Yoksa o fıtrat vardır insanda; o fıtrat negatif benliklerimiz tarafından baskılanıyor, perdeleniyor. Onlar konuşuyorlar, onlar kendilerini ortaya atınca biz o fıtratımızın sesini duyamamış oluruz. Yoksa fıtrat böyledir. Bir Hazreti Ali'nin, bir Hazreti Ebu Bekir'in sergilediği tavır fevkalade bir şey değil aslında, doğal olan şey odur. Öyle bakmazsak yol alamayız, çalışamayız. Anlatabildim mi? Bunun doğal olduğunu idrak edeceğiz. Düşmanına dahi senin fıtratın acır, şefkat eder; sen böyle bir fıtratta yaratılmışsın.

Fıtrat, Habil-Kabil ve Hz. Nuh'un Gemisi

Örnek: Habil-Kabil kıssası. Habil orada fıtri insanı temsil eder. Kendisini öldürmek için elini kaldırana orada acıdı: "Sen niye böyle yapıyorsun, sen böyle yapsan da ben sana tepki verecek değilim" dedi. Fıtrat özünde budur. Onun için niye anlatılıyor Habil-Kabil kıssası? Âdemoğlunun iki evladı; o iki evlat sensin. Habil senin fıtratın, doğan, gerçek doğan; Kabil negatif benliklerin. Âdem'in iki oğlu varmış, biri Habil biri Kabil, hangi kıssa var ki şu anda yaşanmıyor olsun, manası itibariyle. Anladın mı? Kur'an'da anlatılan bütün kıssalar mana itibariyle bugün de yaşanmaktadır. Yoksa bunları tarihsel bir veri gibi okumak bize bir şey kazandırmaz. Hâlen yaşanıyor: Habil-Kabil kıssası senin içinde, Nuh kıssası senin içinde, Eyüp kıssası senin içinde, Hazreti Yunus kıssası senin içinde; bütün o kıssaları sen yaşıyorsun, yaşayabilirsin. Bütün o kıssalar sende, hayatın içinde gerçekleşen şeylerdir.

Geçen de bahsettik ya, çalışma nedir? Çalışma bir kahya olacaktır. O ne? İşte Hz. Nuh diyelim, bir gemi yapıyor; diyor ki "bu gemiye inananları alacağım." Fıtrata uygun olan benlikler yaşayabilir, fıtrata uygun olmayan benlikler tufanda boğulup giderler, gidecekler onların işi bu. Sen fıtratına uygun olan benlikleri alacaksın. Bakın orada Hazreti Nuh ne yapıyor? Seçiyor; hangisi onun çağrısına olumlu cevap veriyorsa onları gemiye alıyor, olumlu cevap vermeyenleri almıyor. Bak ne diyor Hz. Nuh Allah'a: "Ya Rabbi, onlar benim ehlimden, çocuğum ve hanımım için" -"Yok" diyor, "onlar senin ehlinden değil." Bu da anlamlı bir şey. O benlikler ne? Dışarıdan mı bahsettiğimiz negatif benlikler? Bizim içimizde, bizim ehlimiz gibi yani; ama gerçek anlamda senden değil onlar, senin ehlin değil. Görülür de senin içinde tabii ki, değil mi? Şimdi biz o benliklere diyoruz "benlikler orada burada mı?" Hayır, senin içinde. Ama gerçek anlamda senden değil onlar; her ne kadar senin içinde realize olan, senin içinde tetiklenen benlikler ise de bunlar senden değil. O zaman onları gemiye almayacaksın.

İşte çalışma bu yani, Hz. Nuh gibi çalışacağız; yoksa bakın komple gidiyorsun tufana. Orada işte gemi aslında bilgidir, marifettir; yani doğru bilgi, doğru anlayış gemidir. Doğru anlayışın olursa gemiye kimi alacağını, kimi anlamayacağını bilirsin. Doğru anlayışa ihtiyacınız var; doğru anlayış ruhun gemisi gibidir, biz onu inşa etmeye çalışıyoruz. O, kimin bizden olduğunu, kimin bizden olmadığını ayırt eden şeydir. O yüzden anlayış çok önemlidir.

Kapanış: Anlayış, Sabır ve Allah'ın Yardımı

O yüzden bakın her şeyden önemli olan şey şudur: Sende negatif bir benlik tetiklenebilir, ama sen onu savunuyor musun? Bak dikkat et, sen onu savunuyor musun? Savunuyorsan anlayış gelişmemiş demektir. "Anlayışım var tabii, hak ediyor, şudur budur" -yok yani. Hazreti Ali kendisini öldüren kişiye süt gönderdi; "gebersin" deseydi belki çoğumuz "hak ediyor" derdik. Normal şartlarda o samimi benliklerimiz öyle derdi. Ama bak, öyle değil işte. Diyelim ki bir anda ağzından çıktı: "Ne yemeği kardeşim, su bile vermeyeceksin" diye ağzından çıktı. Eğer anlayış sende varsa hemen uyanacaksın, "yok" diyeceksin, "yanlış bir şey bu, bu doğru değil" dediğin zaman ne olur? Sende anlayış var demek ve o anlayış sende işliyor demek. İşlemeyen bir anlayış işte o, Kur'an'ın dediği "kitap yüklü eşek" olmaktır. O eşek negatif benliklerdir; onlar eşek gibidir, hakikaten anlamazlar. Sen de onların üzerine büyük yük yüklüyorsun ama onlar tasfiye edilmesi gereken şeylerdir.

O negatif benlikler anlamak istemeyebilirler, ki çoğu zaman anlamazlar da. Der ki "ben bunu hak etmedim ve ona her türlü davranmaya hakkım var." Ne diyebilirsin? "Alındın, çok kırdı beni, ne yapayım, engel de olamıyorum" diye bir şey yapıyor, manipülasyon yapıyor. Şimdi buna bir şey anlatmaya kalk, bazı benlikler bir şey anlamazlar. Onları tasfiye edeceksin, diyeceksin ki "seni dinlemiyorum." Mesela Hazreti Nuh'un karısı ve oğlu, Hazreti Nuh'u dinlediler mi? Dinlemediler, kendilerince cevap verdiler: Nuh'un oğlu dedi ki "ben dağa çıkarım, yüksek bir yere çıkarım." Hazreti Nuh o benliğe bir şey anlatamadı; bırakacaksın o zaman kardeşim. Anladınız mı? Bazı ahmak benlikler ikna edilemezler, bırak gitsin. Bazen çöpü dönüştürürsün, faydalı bir şey yaparsın; bazı çöpler de dönüştürülemez, o zaman bırak gitsin.

Bunu fark etmek ve o çalışmayı yapmak: hayatınızda sizi mağdur eden, gereksiz yere vaktinizi alan o benlikleri görmek ve onlardan kurtulmak. Bakın dediğim gibi bu bir şeyi aşmak değil, bu arınmaktır. Kur'an'ın ve bütün kutsal kitapların kullandığı şey arınmaktır, temizlenmektir; bir şeyi aşmak yok, kendine dönmek var, kendine yabancı olan şeylerden arınmak, temizlenmek var. Onun için Kur'an'da -Rum Suresi'nde olabilir- fıtrat kavramına işaret edilir. Der ki bu din fıtratın dinidir, sen buna çağırıyorsun; yani sen insanlığı yapamayacakları, üstesinden gelemeyecekleri bir şeye çağırmıyorsun, onları fıtratlarına çağırıyorsun. O yüzden insan bunu anlamalı: din, fıtrata dönüş yoludur, fıtrata dönüşün bilgisini verir. Böylece biz bir şey aşmayacağız, ekstra bir şey yapmayacağız, kendimizi de inşa etmeyeceğiz, sadece o fazlalıkları atacağız. O kadar. Onlar bizi gereksiz yere meşgul ederler, gereksiz yere ömrümüzü heba ederler, bizi tutsak ederler. En büyük özgürlük bunlardan kurtulmaktır.

Ama öyle egolar vardır ki özgürlüğü nerede arar? Dışsal düzeyde: "Ben istediğimi yaparım." Sen de kendine şunu soracaksın: istediğini yapmak isteyen benliğe karşı sen ne yapmak istiyorsun? Satrançta ne derler, karşındaki rakibin hamlelerini bileceksin, beş altı yedi ileri hamleyi bileceksin. Bir benlik sana diyor ki "ben istediğimi yaparım", sen bu benliğe göz mü yumuyorsun? Bu "istediğimi yaparım" diyen benliğe ne yapmak istersin? İşte çalışma budur. Yoksa "ben şunu yapmak istiyorum" diyen bir benlik senin adına konuşmaya başlıyor. Yine yeğenime bazen derim: "Muhammed'in şu anda hangi benliği konuşuyor?" "Ya amca, hemen böyle bir şey yapıyorsun" diyor. Evet, işte o yani; yoksa ona "ben" diyorsun, "ben şunu yapmak istemiyorum." Bir düşün, o sen misin gerçekten? Sen o benliğe onay veriyor musun, vermiyor musun? Senin adına konuşma yetkisi veriyor musun, vermiyor musun? Çalışma budur. Yoksa öbür türlü bir benlik dinler, öbür benlik aklının esintisini yapar, hiçbir şey değişmez.

O yüzden çalışmak, insanın negatif benlikleri üzerinde anlayışla, sabırla, süreklilikle çalışmasıdır. Ve bunun en temel şeyi şudur: Allah'ı unutma ki bu çalışmada sana en büyük yardımcıdır, en büyük yoldaş ve destekçidir. Kendini burada yalnız hissetme; çünkü bazı benlikler bunu görmezler ve bu boşluktan devreye girerler, derler ki "o kadar çok şeyle uğraşacaksın ki, o kadar benlik var ki, hangisiyle baş edeceksin, bir başınasın" -umutsuz bırakabilirler. Hayır, diyeceksin ki "benim en büyük yardımcım Allah'tır ve ben bu yolda Allah'ın yardımı ve yoldaşlığıyla bu negatif benliklerin üstesinden geleceğim." "İnanmak başarmaktır" diyor ya, gerçekten doğru. Bir şeye inandığınız zaman mutlaka onunla ilgileniyoruz, buna inanırsak bunu başarırız, inanacağız, iyimser olacağız. Allah'ın en büyük yardımcımız olduğuna inanacağız, yalnız değiliz bu çalışmada. Emin olun, siz bir adım atın, o adım sizin anlayışınıza destek olur. Bu tecrübe edilmiş bir hakikattir. Allah insanoğlunun çalışma yolunda en büyük yardımcısıdır, destekçisidir, yoldaşıdır.

Aslında insanlar öyle olmak istiyorlar, negatif etkilenmemek istiyorlar ama olabileceğine inanmıyorlar. En büyük engellerimizden biri de bu aslında. Tabii tabii, olabileceğimize inanmıyoruz.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Rum Suresi (fıtrat ayetine işaretle anılmıştır; anlatıcı ayet numarasını belirtmemiş, ayrıca ikinci bir sure adını da tam netleştirememiştir). Ayrıca Hz. İsa'nın duası anlatılırken, sure adı belirtilmeden, "eğer affedersen sen Rahman ve Rahim'sin, affetmezsen de onlar senin kullarındır" şeklinde bir ayete işaret edilmiştir (muhtemelen Maide Suresi: 118). --- --- Sesi kısıyor, sesi kısıyor.

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması

Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.

Sevilirsem Varım Yanılgısı

Sohbet, "insan niye başkasının ilgisine ihtiyaç duyar?" sorusundan yola çıkarak, Nasreddin Hoca'nın kuzu-koyun (ganem) meseli üzerinden insanın olgunluk derecelerinin farklı olduğunu anlatır. "Sevilirsem varım" hikayesinin, çocukluktan itibaren deneyimler üzerinden inşa edilen sahte bir benlik olduğu; oysa gerçek "ben"in doğrudan Allah'tan gelen "varlık" olduğu vurgulanır. Şeytanın Hz. Adem'idoğrudan bir teklifle değil, ona bir "hissettirme" yoluyla kandırdığı; bugün de aynı mekanizmanın "yok sayıldım", "vefasızlığa uğradım" gibi hislerde işlediği anlatılır.