İlişkilerde Beklenti, Kabul ve Sahte Benlik

Kısa Özet

Konuşmacı, insan ilişkilerinde yaşanan hayal kırıklığı, kırgınlık ve yorgunluğun kaynağının karşımızdaki insanların davranışları değil, kendi beklentilerimiz ve başkalarını değiştirme çabamız olduğunu anlatıyor. Karşımızdaki insanı “niye böyle davranıyor” diye sorgulamak yerine mevcut durumu kabul etmemiz, kimseyi değiştirmeye çalışmamamız ve ilişkiler üzerinden kendimize bir değer ya da kimlik inşa etmememiz gerektiğini; “Allah bana yeter” ayetinin de insanı varoluşunu ilişkilere değil yalnızca Allah’a bağlamaya çağırdığını vurguluyor. Hz. Yusuf, İbrahim Ethem ve vefa/vatan benzetmeleri üzerinden, ilişkilerdeki sahte benliklerin fark edilip bırakılmasının insanı şikâyetsiz ve fıtri bir sabra kavuşturacağını anlatarak sohbeti tamamlıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Bizi yoran ve imtihan gibi hissettiren şey olaylar değil, o olaylarla kurduğumuz beklenti ve özdeşleşmelerdir. - Bir insanı asla değiştiremeyiz; sadece onun farkındalığına katkı sunup sunamayacağımıza bakabiliriz — “var, yaparım; yok, yok, bu kadar.” - İlişkiler üzerinden kendimizi değerli ya da değersiz hissetmek sahte bir zemine oturur; “Allah bana yeter” ayeti insanı varoluşunu yalnızca Allah’la tanımlamaya çağırır.

Giriş

Evet arkadaşlar hepiniz hoşgeldiniz. Geçen hafta sabırla ilgili biraz konuşmuştuk. Orada insanlarla ilgili sabır konusuna kısaca değineceğim. Daha sonra belki başka bir noktaya da işaret ederiz.

Beklentilerin Farkında Olmak

İnsanoğlunun beklentilerinin önemli bir kısmı muhatap olduğu diğer insanlarla ilişkilidir. Her birimiz muhatap olduğumuz insanlarla ilgili bir kısım beklentiler içinde oluruz. Tabii insanlar beklenti deyince “ben hiçbir şey beklemiyorum” deyip daha sonra da işte “o insan daha kibar olmalı değil miydi? İşte o insan daha duyarlı olmalı değil miydi” gibi bakıyorsunuz, arkasından birçok rahatsız olduğu şeyi ifade ediyor. Ve bunların aslında birer beklenti olduğunu bilmiyor. Çünkü bunu şöyle tanımlıyor: “Bu doğal değil mi” diyor. Yani karşımdaki insanın doğru davranması veya doğru sözlü olmasını beklemek doğal değil mi? Doğal, ama bu da bir beklenti. Yani insanlardan beklediğimiz şeylerin doğal şeyler olması, bunların bir beklenti olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Mesela insanların dürüst olmasını bekliyorum. İnsanların adil davranmasını bekliyorum. İnsanların bana karşı açık ve net olmasını bekliyorum. Evet, beklersin. Peki beklediğin şeyler anormal şeyler mi, yanlış şeyler mi? Hayır, normal, doğal şeyler. Ama bunlar da birer beklentidir. Dolayısıyla insan, muhatapları ile ilgili bu anlamdaki beklentilerinin farkında olmalıdır. En başta bunun farkında olmalıyız. Arkasından mevcut durumun beklentimizle ne kadar örtüşüp örtüşmediğini gözlemlemek, fark etmek durumundayız.

Fark ettiğiniz zaman orada da bir adım ilerisinde nerede duruyorsunuz? Beklentinizin tarafında mı, gerçekliğin, yani olan durumun kabulü tarafında mısınız? Eğer beklentinizin tarafındaysanız orada negatif duygularınıza kapı açmış olursunuz. Beklentilerinizin tarafında hâlen durmaya devam ediyorsanız, işte “ama bu doğru mu, bir insan böyle yapmamalı değil mi” gibi beklenti istikametindeki yargılayıcılığımız başlar. Bir süre sonra o beklentilerin alanında kalmaya devam ettiğimizde, beklentiyle gerçeklik arasındaki fark bizi şikâyet etmeye, alınmaya, gücenmeye, kırılmaya, öfkelenmeye, insanlara dair negatif yargılarda bulunmaya götürür.

Hatta bu yüzden birçok skriptürel temelli metinde şu anlatılır: Bir insanın manevi olgunluğu veya kendiliğe dair farkındalığı, muhatap olduğu insanların yanlışlarına tahammül, anlayış ve sabır göstermesine bağlıdır; ya da buna dair bir farkındalıkla ölçülür. O yüzden burada dikkat etmemiz gereken şey: İnsanlarla ilişkilerimizde benim beklentilerim nedir? Ben hangi noktada duruyorum? İnsanlardan ne bekliyorum? Bu eşim, çocuğum, kardeşim, arkadaşım, dostum, otobüste yanımda oturduğum kişi, kim olursa olsun, ilişkili olduğunuz her insanla ilgili benliğiniz bir kısım şeyleri bekler, bir kısım şeyleri de rahatsız edici bulur. Öncelikle bu alanınızı fark etmelisiniz: Ben neyin beklentisi içindeyim?

Dediğim gibi, beklentilerinizin doğal olması, beklentilerinizin normal olması gerektiği, kime sorsanız bunların normal ve doğal bulunacak nitelikte olması, bir şeyi değiştirmez. Beklenti, beklentidir.

Bu noktada kendimize, dediğim gibi, sormamız gereken ikinci nokta: Beklentimle gerçekleşen nedir? Gerçekleşen ne, beklentim ne? Bunu da fark etmeliyiz.

Beklenti ile Gerçekliğin Kabulü

Asıl önemli noktaya geliyoruz. Asıl önemli nokta, beklentilerimle gerçekleşen durum karşı karşıya geldiğinde, arada bir açıklık, bir boşluk olduğunda ben nerede duruyorum? Beklenti tarafında mı, olması gerektiğini düşündüğüm şeylerin tarafında mı, yoksa gerçekliğin kabulü tarafında mı? Karşımdaki insan kaba davrandı. Evet. Peki beklentim ne? Nazik davranması. Gerçekleşen ne? Kabalık. Sonuç? Sonuç bu durumun kabulüdür. Bu durumun olduğunun kabulüdür.

Karşımızdaki İnsanı Anlamaya Çalışmak

Bir adım daha sonrası, eğer ilerleyebilirseniz, muhatabınız olan insanı analiz edebilirsiniz. Yani bu insanın kaba davranmasının altında yatan psikolojik zemin nedir? Eğer keşfedebiliyorsanız, analiz edebiliyorsanız, çözümleyebiliyorsanız bunu yaparsınız. Eğer bunu gerçekten yapabilirseniz zaten orada şunu da görürsünüz: Bu insan şu anda yaptığı şeyden başka bir şey yapamaz. Mevcut bilinç hali, özdeşleştiği benlikler, özdeşleştiği korkular, duygu durumu, geçmişte yaşadığı olayların şu anda oluşturduğu psikolojik zemin, onun şu durumda, şu olayda, o davrandığı şekilden başka türlü davranmasına imkân vermez.

Diyelim ki o an morali bozuk, o an size ters bir şekilde konuştu. Siz dersiniz ki “niye böyle ters cevap veriyor ki?” Niye veriyor? O anki psikolojik durumu, ondan başka bir davranış sergilemesine zaten izin vermiyor. Farkındalık ve bilinç durumu bu şekilde; tamamen özgür, tamamen farkında, tamamen objektif bir bilince sahip değil ki. Biz de sahip değiliz birçok defa. Bazen moralimiz bozuk oluyor, bazen bir olay yaşıyoruz. Hatta ne diyoruz bazen? Diyoruz ki “ya işte üst üste olaylar gelişiyor, üst üste geliyor.” O an öfkeli, gerginsin, moralin bozuk, negatif bir duygu durumundasın. Verdiğin bir reaksiyon var; sözünle, davranışınla, tutumunla. Ama karşıdaki seni bu şekilde analiz ediyor mu? Etmiyor. “Şu an niye bu tercihi yaptı ki” diyor. Aynı şekilde biz de böyle davranıyoruz bu defa.

“Niye Böyle Davranıyor?” Sorusunun Gerçek Anlamı

Halbuki mesele temelde şu: Beklentini fark et, gerçekleşeni gör, arada bir fark varsa bunu kabul et. Bakın, bunu kabul et. “Niye” diye başlamak manasız bir şeydir. “Niye böyle davranıyor, niye böyle söylüyor” manasız bir şey. Çünkü biz aslında bu durumda soru sormuyoruz. “Niye böyle davranıyor ki” dediğimizde, aslında o bir soru gibi görünüyor; cümle bir soru cümlesi. Ama gerçekte nasıl bir cümle? Kabul etmeme cümlesi. “Böyle davranmamalı” manasına gelen bir cümle. Yani biz orada “acaba niye böyle davranıyor, ben bunu bir analiz etmeliyim, çözümlemeliyim; niye böyle davranıyor, niye böyle düşünüyor, niye böyle bir tavır sergiliyor, bunu bir çözümleyeyim” şeklinde bir cümle kurmuyoruz. “Niye böyle yapıyor ki” derken bu şu demek: “Böyle yapmasını istemiyorum” demek aslında. Soru formunda görünen ama soruyla hiçbir alakası olmayan bir şey.

Bugün bir soruya cevap verme gafletinde bulundum. Biri dedi ki: “Bey, bu niye böyle davranıyor ki?” dedi. Ben de izah ettim; şu şu şu nedenlere bağlı olarak içinde bulunduğu psikolojik durum bu, bu nedenle böyle davranıyor, dedim. Dedi ki “ben sana bunu mu soruyorum ya” dedi. “Ne sormuşsun” dedim. “Böyle yapmasın” dedi. Anlatabildim mi? Dolayısıyla aslında biz çoğu defa soru sormuyoruz. Bir çözüm, çözümleme eğiliminde değiliz; rahatsızız. Soru soruyoruz ama gerçekte yaptığımız şey soru sormak değil.

Olması Gereken mi, Olan mı?

Burada dikkat etmemiz gereken şey, gerçekleşen durumun ihtiyaçlarımızla veya beklentilerimizle veya tırnak içinde “objektif olması gerekenle” farklılık arz etmesi. Mesela bu kavram da çok önemli: İnsan kendini buradan meşrulaştırmaya çalışıyor. “Olması gereken bu değil mi” diyor, “benim beklediğim şey normal değil mi, olması gereken bu değil mi” diyor. Konu olması gereken mi arkadaşlar? Değil. Konu, olan şeyi senin nasıl yorumlayacağın. Bir şey olmuş; olan şeyi nasıl değerlendireceksin, nereden bakacaksın? Yoksa biz “olan şey normal mi değil mi” bunu irdelemiyoruz. Bu irdelenebilir, bu ayrı bir konu; onun cevabı da basittir: Olan şey doğru mu? Değil. Bu kadar basit. Bu kadar basit ya, o çok kolay bir soru: “Bu doğru mu?” “Doğru değil.” Tabii, başka bir parametre değil; başka bir sahte benlik.

Başkasının İyiliğini İstemek ve Değiştirememe

Mesela diyoruz ki, çocuğumuz veya sorumluluğunu hissettiğimiz kişiler… “Belki de ben onun iyiliğini istiyorum.” Senin onun iyiliğini istemen bir şey değiştirmez. Yani birinin iyiliğini istiyor olman, onun senin istediğin gibi davranmasını gerektirmiyor; ya da böyle bir sebep-sonuç ilişkisi yok. Ya da senin onun iyiliğini istemen onu zorlamana yol açamaz; sen zorlasan da onu değiştiremeyeceksin. Dolayısıyla aslında burada yine bir beklentimiz devreye giriyor; orada da bir başka türlü beklentimiz var. Onu da ne yapıyoruz? “Onun iyiliği için” diyoruz. Evet, karşındaki insanın iyiliği için sen bir şey söylüyorsun ve gerçekten de bin kişiye de sorsan, gerçekten senin söylediğin ve istediğin şey onun iyiliği adına iyi bir şey. Ama o bunu istemiyor. E niye istemiyor? Gene soru gibi görünüyor ama gene soru değil; “istemeli” diyoruz aslında. “Niye istemiyor” bunu analiz edebilirsin, bunun da bir cevabı olabilir.

Mesela sen çocuğunun, işte, 15 saat bilgisayarda oyun oynamasını istemezsin. Neden? E onun iyiliği için. Doğru mu? Doğru. Ama o, bilgisayarda oyun oynamayı o anki psikolojik durumu içinde gerginliğini atmanın bir yolu olarak görüyor. Öyle zannediyor; yanlış ama öyle zannediyor. Onu ikna edebiliyorsan edersin, edemiyorsan bu durumu kabul edersin. Özellikle yetişkin süreçlerdeki ilişkilerimizde bu çok hayati bir şeydir. Yani en yakının da olsa, annen baban da olsa, kardeşin de olsa, yanlış bir şey yapabilir. Ama benlik ilişkisinde istediği bir formatın gerçekleşmesini istiyor. “Bu böyle olmalı, doğrusu bu” diyor. Ama olmuyor. Olmadığında sen kendi varoluşsal alanında kalamıyorsun. Kalamadığın için problem yaşıyorsun; kalamadığın için ya alınma, gücenme, kırılma şeklinde bir duygu durumu, ya da öfke, gerginlik, kabul edememe durumu yaşayabiliyorsun.

Başkasının Yerine Yaşamaya Çalışmak

Bu noktada insan ilişkilerde dolayısıyla yorulur. Neden yorulur? Başkasının alanında zihnini meşgul ettiği için. Başkasının alanında bir şeyleri değiştirme arzusu duymaktadır. Yani bu şuna benzer: Muhatabımızın yemek yemesi lazım ama yemiyor; bizim teklifimizi de kabul etmiyor. Biz onun yerine yemek yemeye çalışıyor gibiyiz yani. Yiyebilir misin? Yemezsin. Sürekli kaşığı ağzına götürüp getirirsin ama yiyemezsin onun yerine. Yani yesen de o doymayacaktır; sen gereğinden fazla kilo alacaksın. O zaman ne yapmış oluyorsun? Kendini yoruyorsun.

Kabul Etmek ve Tercih Yapmak

İşte burada yine daha önce ifade ettiğimiz o temel prensip devreye giriyor: Bu durumu kabulleneceksin. Ne devreye giriyor bu durumu kabullenmekte? Bu durumun sonuçlarını da kabulleneceksin. Yani bir durum var, o durumu kabulleneceksin, o durumun sonuçlarını da kabulleneceksin. Ya da diyelim ki karşındaki insanla ilişkinde uyumu yakalayamadın, bir orta yol bulmaya çalışıyorsun, bulamıyorsun; o zaman o durumu, yani uyuşamadığını kabul edeceksin. Uyuşamadığını kabul ettiğinde iki ihtimal vardır: Ya ilişkini bu uyuşamamayı kabul etme kabulü üzerinden devam ettirirsin — “biz çok uyuşamıyoruz ama devam ediyoruz, arkadaşlığımıza veya evliliğimize devam ediyoruz” dersin, bilerek bunu yaparsın; yani bunu kabullenerek devam edersin. “Karşındaki insanın tutumu, tavrı böyle; yakın gelecekte veya uzak gelecekte pek değişebileceği de görülmüyor, ama bilemem. Ama ben mevcut durumun değişmeyeceğini kabul ederek bu ilişkiyi devam ettiriyorum” diyebilir insan. “Şu olumlu yönleri itibariyle kabul ediyorum, şu olumsuz yönleri itibariyle de bu olumsuz yönlerin değişmeyeceğini bilerek kabul ederek devam ediyorum.” Ya da dersin ki “hayır, devam etmemeyi tercih ediyorum.” Bakın, her karar aynı zamanda bir tercihtir; her tercih bir başka şeyden vazgeçmektir.

Bizler neden hayatta bazen ilişkilerimizde problem yaşıyoruz? Çünkü ilişkinin bir tarafından beslendiğimizi düşünüyoruz, bir tarafından da tırnak içinde dayak yediğimizi, mağdur olduğumuzu, acı çektiğimizi düşünüyoruz. Bizler ne yapıyoruz? İlişkimizi ihtiyaç duyduğumuz istikamete ve formata getirmeye çalışıyoruz. Ama bu kime bağlı? Sadece bana mı bağlı? Değil; muhatabımın da bazı şeyleri değiştirmesine bağlı. Peki değişiyor mu? Değişmiyor. Ve şunu her zaman bir kenara koyun: Birini değiştirmeye çalışmayın. Birini değiştirmeye çalışmak kavramı çok yanlış bir kavramdır; baştan sona yanlış bir şeydir. Birini değiştirmeye çalışmak değil, birinin farkındalığını arttırmak noktasında bir imkân var mı yok mu? Bakın, bu yaklaşımı onaylamak durumundayız. Yoksa “ben çocuğumu nasıl değiştirebilirim, eşimi nasıl değiştirebilirim, arkadaşımı nasıl değiştirebilirim” — ben değiştiremem. Ama onun değişimi noktasında üzerime düşen veya yapabileceğim bir şey varsa onu yaparım. Bakın, onun değişimi noktasında yapabileceğim bir şey varsa; yapabileceğim bir şey var mı? Var, yaparım. Yok, yok yani, bu kadar. Ama “onu nasıl değiştirebilirim” — ön bir yargı var: onu mutlaka değiştireceğim, değiştirmeliyim ya da değiştirmekten başka bir yol yok, mutlaka değiştireceğim. O zaman kendinizi bazen çıkmaz bir sokağa sokmuş oluyorsunuz. Değişmeyebilir. Sadece soru şu: Onun değişimi konusunda, farkındalığı konusunda benim yapabileceğim bir şey var mı? Var, yap; yok, yok. Bu kadar basit. Aslında hayat çok basittir arkadaşlar. Aradaki dirençler, istekler, tutkular, vazgeçememeler; bunlar bizi yoruyor.

Bizi Asıl Yoran Nedir?

Bizi yoran şey bunlar. Yoksa hayatın kendisi insanı yormuyor. Hayatın kendisinde doğru yerden bakarsanız ve doğru tercihler yaparsanız, hayat akışı içinde olumlu, olumsuz, artı, eksi, akan bir şeydir. Hayat insanı yormaz. O yüzden bizi yoranı teşhis etmek durumundayız. Beni yoran ne? Beni yoran, hayatın işleyen süreciyle çelişen, çatışan arzularım, isteklerim, beklentilerim ve bu konudaki dirençlerimdir.

Bir bakıyorsunuz, diyelim ki bir evlilikte eşlerden biri otuz yıldır eşini değiştirmeye çalışıyor. “Ya kardeşim, bak, ya böyle kabul et ve sürece bırak ya da ayrıl” yani. Otuz yıldır değiştirmeye çalışıyor; ne kadar zor bir şey. Otuz yıldır boş bir çabanın içinde kişi kendini telef ediyor. Sonra da diyor ki “beni çok yordu” diyor, “otuz yıldır beni yoruyor.” Hayır, o otuz yıldır seni yormuyor; sen pozisyonun icabı arzun, beklentin, tutumun, tercihin gereği, sonucu yoruluyorsun. Bu kadar. Bakın, bunun arkasına bir şey getirmeye çalışan benliklerimiz vardır. “E ben onun kötülüğünü mü istiyorum?” Yok, iyiliğini istiyorsun. “Ama bu bir şey değiştirmez ki. Ben yanlış bir şey mi söylüyorum?” Yok, doğru bir şey söylüyorsun. Bu bir şey değiştirmez ama.

Ya, şimdi peygambere birileri muhalefet etti; muhalefet etmeyi de en keskin şekilde, onunla savaşarak, değil mi? Peygamber onlar için kötülük mü istiyordu? Yok. Onlara kötü bir şey mi teklif ediyordu? Yok. Kendi çıkarı istikametinde mi talepte bulunuyordu? Yok. Ama durum bu ve bunu kabul etmek durumundasın. Hayat bu kadar açıktır. Ve bu aslında çok doğal bir şeydir. Ama ilişkilerimizle özdeşleşiriz ve ilişkilerimiz üzerinden varoluşsal bir kısım beklentiler içinde oluruz. Yani ne demek? “Bu ilişki olmazsa ben mutsuz olurum. Bu ilişki olmazsa ben ayakta duramam. Bu ilişki olmazsa ben kendimi iyi hissedemem” gibi ilişkilere varoluşsal bir değer yüklüyoruz.

Peygamber Örneği: “Allah Bana Yeter”

Bakın, kutsal metin bu gibi şeyleri çok keskin bir şekilde tanımlar ve uyarır insanları. Mesela peygamberin etrafında çok samimi, dürüst, peygamberin en zor zamanında yanında olan fedakâr insanlar vardı. Allah ona dedi ki: Etrafındaki insanlar etrafından dağılacak olurlarsa de ki “Allah bana yeter, o ne güzel vekildir.” Bu ne demek? Biz mesela bu ayetleri okuduğumuzda bunları böyle peygamberin hayatı veya güzel bir retorik, güzel bir laf gibi görüyoruz. Bu değil. Bu ne demek? Bu şu demek: Sen kendi varoluşunu ilişkilere bağlı bir şekilde tanımlama. İnsanın varoluşsal konumu, varoluşsal zemini, yalnız ve yalnız Allah’la tanımlanır; yalnız ve yalnız onunla bağlantılı olarak belirlenir. Bu kadar. O yüzden Allah ne diyor? “Bak, etrafındaki insanlar bile senin etrafından dağılacak olurlarsa de ki Allah bana yeter.” Ama bu bir söz değil, dikkat edin. Şimdi “Allah bana yeter” bunu kim diyecek? Bunu benliklerimiz diyemez; o yüzden kutsal metin bizim benliklerimize gelmez, bize gelir ve bize hitap eder. Biz benliklerimizle kutsal metne muhatap oluyoruz. O yüzden aramızda gerçek bir uyuşum meydana gelmiyor.

Mesela diyorsun ki, “bak sen çok değerlisin.” Neden? Çünkü Allah seni yaratmayı dilemiş, sana varlık vermiş, sana insan olma noktasında bir varoluş takdir etmiş. Ve insani fıtratına da isimlerinin yansıması olan erdemleri yerleştirmiş: Adalet, dürüstlük, merhamet, şefkat, yardımseverlik; bunları yerleştirmiş. Sen bunlarla değerlisin. Bunu söylüyorsun; kime söylüyorsun? İçerideki bir benliğe söylüyorsun. O benliğin algısı nasıl? O benliğin algısı şöyle: “Bir insan bana çok özel olarak değer verirse, mesela sensiz yaşayamam derse, işte sen benim için çok önemlisin derse, eğer birisinin hayatında ondan ayrıldığımda veya öldüğümde bir boşluk oluşturabiliyorsam, o zaman değerliyim.” E şimdi bu ayet bana nasıl hitap ediyor olabilir? Bu ayet bana hitap edemez. “Allah sizi en güzel kıvamda yaratmıştır. Kullarıma söyle, ben onlara şah damarından daha yakınım.” Değil mi? Mesela sonsuz ve mutlak bir varlığın size “kulum” demesi veya “seni yarattım” demesinden daha değerli bir şey var mı acaba? Yok. Ama bunu algılayacak bir özne var mı burada? O da yok. Yoksa o zaman ne oluyor? Söz geliyor ama muhatabını bulamıyor. Kimi buluyor karşısında? Bir benliği buluyor. O benlik bu ayetten bir şey anlıyor mu? Anlamıyor. Ne diyor? “O başka” diyor. O başka, işte arkasından da birbirimize sözler aktarıyoruz; işte Dostoyevski’nin veya başka birinin “bir insanın hayatında yokluğun bir boşluk oluşturmuyorsa varlığının da bir değeri yoktur” falan diyerek böyle kendi kendimize aforizmalar üretiyoruz, “güzel laf söylemiş” falan diyoruz. Sen şey yapıyorsun: Acaba kimin hayatında benim yokluğum bir boşluk oluşturabilir? Bu sefer hayattaki değer algın bu hikâyeye dönüyor. Bu hikâyenin kutsal metindeki metinle bir ilgisi var mı? Yok. O zaman Kur’an bir vadide, sen başka bir vadidesin. Anlatabildim mi? O yüzden zaten bir türlü uyuşma veya uyumlanma meydana gelmiyor. Ama bu tabii ki böyle zorla mı meydana gelecek? Hayır. Burada içimizdeki sahte bu öznelerin, bu benliklerin fark edilmesi gerekir. Yani bana içimdeki hangi benlik “sen bak şöyle olduğunda değerlisin” diyor. İçimdeki hangi benlik “şöyle olduğunda varsın” diyor. Bunları görmek durumundasınız. Bunu niçin irdeliyoruz? Çünkü ilişkilerdeki en sahte nokta budur. İlişkilerdeki en sahte nokta, ilişkiler üzerinden kendimizi değerli hissetmektir.

Genç Aşk Örneği

Mesela bakarsınız, böyle genç bir kız veya erkek; işte bak Allah seni insan olarak yaratmış, seni kendine muhatap kılmış, seni yeryüzünde aziz bir misafir olarak yaratmış, ne kadar kıymetli şeyler değil mi? Hiç tınlıyor bile. Sonra böyle karşı cinsten biri onu biraz seviyor gibi görünüyor; bakıyorsun havası değişmiş. Kendini çok değerli hissediyor falan, özeniyor, saçını başını tarıyor. İşte diyeyim ki sabah namaza kalkmayan adam erkenden, genç adam hemen kalkıyor değil mi? İşte diyorsun “niye böyle giyiniyorsun” veya “niye şöyle bir şey yapıyorsun” diyor, “o öyle istiyor”; bak ne kadar ilginç bir şey değil mi? Neden? Orada farklı bir benlik var. O benliğin mahiyetini anladığın zaman bunu da anlarsın. Ama o sahte bir benlik; size geçici olarak tatlı bir şey yaşatıyor olabilir. Hani hangi metinde geçmiyor bilmiyorum ama, yani böyle farz edin ki güçlü bir şey sizi gökyüzüne doğru yükseltiyor; siz diyorsunuz “ne güzel bir şey”, böyle aşağıya seyrediyorsunuz falan. Ama sonra bırakıveriyor; o zaman ne kadar yükseğe çıkmışsanız o kadar yüksekten aşağıya düşüyorsunuz. “Kendimi çok değerli hissediyorum.” Neden? “Beni çok seviyor.” Eee? “Kendimi çok iyi hissediyorum.” Eee? “İşte çok iyiyim, çok güzel.” Peki sonra? Sonra düşüş. Neden? Çünkü objektif ve gerçekçi bir zemin değil ki o; gerçekçi bir zemin değil. O yüzden ilişkilere yüklediğiniz anlama dikkat edin. İlişkiler, kendimizi var edeceğimiz, kendimizi değerli hissedeceğimiz alanlar değildir. Bir ilişkide kendinizi değerli hissediyorsanız orada durun: Kim değerli hissediyor? Bu gerçek bir şey mi, sahte bir şey mi? Açık söylüyorum, bu sahte bir şeydir. Çünkü hiçbir ilişki, mahiyeti ne olursa olsun… diyelim ki karşınızdaki insan sizin için ölüyor olsun, bu sizin değerinizi değiştirmez. Eğer değerinizde bir değişiklik hissediyorsanız, siz yanlış bir yerde duruyorsunuz. İnsan sevilmek istemez mi? İsteyebilir, ama bunu niye ister? O, bir sevgi etkileşiminin fıtri bir şey olması manasında bunu isteyebilir; yoksa değerli olmak için değil, var olmak için değil.

Sahte Zeminde Kurulan Değer

Eğer ilişkilerimizi yanlış bir zeminde yaşıyorsak, mutlaka onun sonuçlarını yaşayacağız. İnsanlar mesela ilişkilerinde yaşadıkları problemler nedeniyle niye çok etkileniyorlar? Niye çok etkileniyor? Çünkü ilişkisi onun varlığını, değerini tanımlıyor. “İlişkisi var ve iyi, o zaman var ve değerli. İlişkisi bozuldu, kötü, o zaman yok ve değersiz.” Peki o zaman sen nerede duruyorsun? Yani sen seccadede durduğunu zannediyorsun, Allah’ın huzurunda durduğunu falan mı düşünüyorsun? Sen seccadede Allah’ın huzurunda durmuyorsun; sen ilişkinde sahte bir varlık zemininde kendi egona ibadet ediyorsun, farkında değilsin. Çünkü onun perspektifinde bir yaklaşımın var; onun üzerinden hayatı algılıyorsun.

Peki bu çelişkiyi biz neden görmüyoruz? Çünkü böyle bir çelişkiyi görmememizi sağlayan hikâyeler üretiyoruz. Mesela diyoruz ki “o başka, bu başka.” Yani “ben de melek değilim ki” yani, “peygamber miyiz” diye kendimizi çok rahat tamponlayarak uyutabiliyoruz. Ya da diyoruz ki “ya herkes öyle.” Herkes öyle diyerek herkesin ortak paylaştığı bir yanılgıyı, bir cehaleti insanlığın doğal hali zannediyoruz. Bakın, o yüzden Allah peygambere bunu söylüyor: “Eğer insanlar etrafından dağılacak olurlarsa de ki Allah bana yeter.” Bu ne demektir aynı zamanda? Hakikat, ona tâbi olanlara göre tanımlanmaz. “Herkes…” bu ne ifade eder ki? Yani herkesin dediği bir istatistiksel tanım. Evet, bu istatistiksel bir tanım. Şimdi işin hakikatine gelelim: Bunun hakikati nedir? Bakın, bunu sormuyoruz değil mi? Çünkü içerideki bir benlik şunu söylüyor: “Bir bak etrafına, çoğunluk öyleyse tamam, devam et.” Peki kutsal metin seni bu konuda uyarmıyor mu? Uyarıyor: “İnsanların çoğuna tâbi olursan seni yoldan çıkarırlar” diyor. Ama içindeki bir benlik “insanların çoğu öyle değil mi” diyor, öyle düşünüyor. Bakın, bu iki şey ne kadar çelişkili değil mi? İçimizdeki bir benlik diyor ki “bak, insanların çoğu öyleyse normal bu”; “herkes öyle düşünmüyor mu, öyle düşünüyor.” Sonuç ne, herkes öyle düşünüyorsa doğru mu demek? Kutsal metin sana ne diyor? İnsanların çoğuna tâbi olursan seni yanıltır, yanlışa sevk ederler. Peki arada hiç çelişki görmeyen kim? Değil mi, ne kadar bariz bir çelişki. Ama ne kadar bunu tamponlayan içimizde çok sahtekâr benlikler var.

O yüzden hayatımızdaki en önemli tuzak ilişkiler tuzağıdır. Bu, ilişkiler kötüdür anlamına gelmiyor, dikkat edin. İlişkiler niye tuzaktır? Çünkü ilişkileri yanlış bir benlikle, yanlış bir bilinçle yaşıyoruz; ilişkilerden varlık devşirmeye çalışıyoruz. “Kendimi var hissediyorum, kendimi çok değerli hissediyorum”; hayatımda duyduğum en gerçekten saçma diyebileceğim sözlerden biridir bu: bir ilişki üzerinden kendini değerli hissetmek. Çok saçma bir şeydir ama ne kadar paylaşılmış değil mi, ortak bir tuzaktır değil mi? Aslında, emin olun, hepimiz… Yani bunun için çok yüksek bir zekâya da ihtiyacımız yok; emin olun, biraz bir gün düşünün, bir gün ciddi olarak düşünün: Bir insan ilişkisi yüzünden nasıl kendini değerli hisseder ve bu değerli hissetmek bir gerçekliğe oturur mu, bir gerçekliğe tekabül eder mi? Bunu bir gün düşünün, emin olun siz de saçma olduğunu çok iyi göreceksiniz. Ama ortak paylaşılmış bir cehalet değil mi, hepimizin paylaştığı bir cehalet; yüzde doksan dokuza yakın değil mi? O yüzden %99 Müslüman mıyız? %99 özdeşleşme ve benliklerin tuzağında mıyız? %99 sahte benliklerin içinde yaşıyoruz; hayatımızın %99’u manasında. %99 Müslümanız ama hayatımızın %99’u sahte benliklerle özdeşleşerek geçiyor.

İbrahim Ethem Kıssası: Sarayı Değil, Benliği Terk Etmek

Peki bu yükü taşımak zorunda mısın? Değilsin. Bu yük… Bakın, işte o zaman ben insanlarla, mesela bazen insan egosu şöyle bir tuzağa düşer: “O zaman ben insanlarla biraz mesafeli olayım.” Ya, konu insanlarla mesafeli olman değil; içindeki sahte benlikle arana mesafe koyman, problem orada. Sen kiminle arana mesafe koyacağını kestiremiyorsun. Mesafe koyacağın şey genel anlamda insanlar değil, hayat değil.

Geçen bir arkadaş bana diyor ki: “Ya İsmail Bey, seni dinliyorum” diyor, “böyle işimi falan bıraksam nasıl olur?” Ben de, yani hiçbir konuşmamda böyle bir şeyden bahsetmiyorum yani. Ben diyorum ki: Hayatın içinde farkındalığını geliştir, hayatın içinde kendini bulma yolculuğunu yap. Benim çok hoşuma giden bir şeydir, menkıbedir; belki doğru, belki değil, ama mana itibariyle doğru bir şey. Hani Abdülkadir Geylani’ye İbrahim Ethem’in hikâyesini anlatırlar; işte bir sarayı varmış, bir yerin yöneticisi falan, sonra işte kendini bulmak, Allah’ı bulmak için sarayı, tacı, tahtı terk etmiş, böyle bir hikâyesi var. Abdülkadir Geylani’ye bunu aktardıklarında, “eğer onun mürşidi olsaydım, onun sarayda ermesi konusunda ona yol gösterirdim” demiş. Yani mevzu sarayı terk etmek değil; mevzu insanlardan uzaklaşmak, hayattan uzaklaşmak değil. Mevzu içimizdeki sahte benliklerden uzaklaşabilmek, onlarla ayrışabilmek, onların farkına varabilmek.

Karşılıksız Dostluk ve Hz. Yusuf Örneği

Yani eğer ilişkiler benim için bir değer veya değersizlik anlamına gelmiyorsa, ben hayatta ilişkilerimi dengeli bir biçimde yaşarım. Diyelim ki bir insan benimle menfaati yüzünden arkadaşmış, dostmuş olabilir; bu onun problemi. Ben orada kendimi kandırılmış algılamam ki; ben kendime yakışan bir şekilde davranmışımdır, davranmaya çalışmışımdır. Bu şekilde o ilişki noktasında kendi insani değerlerime göre davranmışımdır. Ben böyle davranırken karşımdan bir beklenti içinde değilim ki; yani onunla o ilişkimde “benim böyle samimi bir dostum olsun, hayatta işte bu da benim arkadaşım, bu da benim dostum diyeceğim biri olsun” diye bir beklentim yok.

Dikkat edin, biz bazen ilişkilerde niye fedakârlık yaparız? Çünkü tırnak içinde bir arkadaş ve dost kazanmak istiyoruz. Kazanamayınca ne oluyor? Yatırım boşa çıkıyor. Sonra da diyorsun ki “ben bunları boşuna mı yaptım?” Kesinlikle boşuna yaptın; bu kafayla boşuna yaptın. Ama bu kafada olmasaydın boşuna yapmış olmazdın; derdin ki “ben insani niteliklerim ve değerlerim istikametinde, arkadaşlığımda, dostluğumda, kardeşliğimde fıtratıma yakışır bir şekilde davrandım, iyi ki de öyle davrandım” değil mi? Yani Hz. Yusuf kardeşlerine cömertlik yaparken vesaire onlardan bir şey bekleniyor muydu? “Ya bunlar beni anlasın, hem böyle bir minnet altında bırakayım, hem böyle bir eziğim, hem de böyle bana minnet duysunlar” böyle bir hikâyesi var mıydı? Hayır. Kendi fıtratına yakışır bir şekilde davrandı, bu kadar.

Ama bakın şimdi kendi süreçlerinize, ilişkilerinize, hayatınızda kaç defa şunu demişsinizdir değil mi: “Ya ben boşuna arkadaşlık ettim, işte çok fedakârlık yaptım, gereksiz yere çok kendimden verdim.” Orada bir sormak lazım kendine, bir bakalım: Niye fazla kendinden verdin acaba, çok mu ihlaslıydın, çok mu ermiştin? Yok. “Çok verdim, çünkü bir şey almak istiyordum.” Bir vererek alamayacağın şeyi, beş vererek almaya çalıştın. Ama beş verdiğinde de olmadı; bu sefer o verdiğin beşi “çok verdim, çok fedakârlık yaptım” diye anlatıyorsun.

“Çok değer verdim.” Bir de bir sahtekârlık var burada: “Çok değer verdim” diyorsun; ama o değeri hak ediyor muydu? Hak etmiyorsa bu senin cehaletin. Hak ediyorsa ve sen o değeri vermekten kaçınıyorsan, gene senin bu sefer zulmün oluyor. Yani nereden tutsan lafı, bakın elinizde kalır. Ama ne kadar yaygın şeyler değil mi? “Ben ona çok değer verdim.” Ya o senin verdiğin değere sahip miydi? E değildi. O zaman bu senin cehaletin. Sen bir de “niye çok değer verdim” diye bir de üste çıkmaya çalışıyorsun? Şey oluyor, “ben çok değer verdim, beyefendi çok şey yapmış, büyük fedakârlık yapmış, çok değer verdim.” O değerde değilsen, senin cehaletin. O değerdeyse ve bu sefer o değeri ona vermekten kaçınıyorsan, bu sefer senin zalimliğin olur. Nereden tutsanız boş bir şey.

Değer Vermek Bir Ego Sahtekârlığıdır

O yüzden hayatta kimseye değer vermeyin. Ne yapın peki? Herkesteki değeri fark edin ve o değere saygı duyun. Kimseye değer vermeyin, zaten veremezsiniz; bu bir ego sahtekârlığıdır. Bir insana değer vermek ego sahtekârlığıdır, başka hiçbir şey değildir. Sen kimsin ve nesin ki birine değer veriyorsun, değil mi, böyle bir şey olabilir mi? Mantık alıyor mu bunu? Değer vermek ne demek? Değer veremezsin; bir insandaki değeri fark edersin ve o değere saygı duyarsın, o değere duyarlı olursun. Bakın, görüyor musunuz, ilişkilerimiz ne kadar sahte şeyler üzerine oturmuş; sonra da onların yükünü taşıyoruz. “Ben çok değer verdim ya, tabii ki hata bende, niye bu kadar üzüldüm, niye bu kadar acı çektim, çünkü hak etmediği değeri verdim.” Şimdi mi uyandın? Yoksa ona güya değer verdiğini gösterip ardından da ondan değer devşirmek mi istedin? Ama ondan beklediğin değeri bulamadın; şimdi de hesap kitap yapıyorsun, bakıyorsun açık büyük, çok şey vermişsin kendine göre ama bir şey alamamışsın.

O yüzden bakın, her zaman her acının, her bunalımın, her olumsuz psikolojik çöküntünün ardında sahte benler vardır; olaylar değil. Bunu kesinlikle ayırmak zorundayız. “Bir olay beni yıktı.” Öyle bir olay yok. Öyle bir olay yok; bizi yıkacak bir olay yok hayatta. Neden? E, ayet söylüyor: “Allah taşıyamayacağınız yükü yüklemem” diyor değil mi? O zaman beni nasıl yıkıyor bir olay? Ayette mi problem var, yoksa benim bakışımda mı problem var?

Peygamberin Dostları Örneği

Bak, ayet tekrar hatırlatıyor. Etrafındaki insanlar, ki bu insanlar belki de peygamberin en has arkadaşları, ama Allah “dikkat et” diyor: Hiçbir ilişkiyi varoluşsal bir zemine oturtma. Bugün seninle birlikte olan yüzlerce dostun, samimi dostun, arkadaşın olabilir; hatta öyle dostlar, arkadaşlardır ki senin için canını verebilir. Ama bak, dikkat et, kendini bunlarla tanımlama. “İşte benim öyle dostlarım var ki bir telefonumla hemen gelir” — ne yapıyorsun buradan, ne oluşturdun buradan? Varoluşsal bir zemin oluşturdun. Bak, “ben öyle biriyim ki böyle arkadaşlarım var, böyle dostlarım var” — böyle dostların olması güzel, onlar adına sevinebilirsin. “Benim öyle dostlarım var ki, sağ olsunlar, çok doğal insanlar, fıtri insanlar, gereken her türlü fedakârlığı gösterebilirler”; Allah hepsinden razı olsun. Ama bak, onların üzerinden kendi varlığını tanımlama. Yarın o dostlar nefislerine uyup yüz çevirdiğinde bu sefer ne olacak?

Vefa ve Vatansızlık Benzetmesi

Ya işte “vefa kalmamış.” Vefa İstanbul’da bir semt adıymış; hiç hazzetmediğim bir cümle mesela, çok yanlış buluyorum çünkü. Kardeşim, vefa İstanbul’da bir semtin adı değil, senin fıtratının yönlerinden bir tanesi; Allah’ın bir isminin bir yansıması. Peki Allah sana, Âdem’e isimleri öğretmedi mi? Vefaya mı indirdi o ismini, o semte mi indirdi o esmasının tecellisini, yoksa sana mı indirdi? Sende vefa yok mu? Değil mi? Sende vefa varsa problem yok. Ama dikkat edin, ego vefa arıyor değil mi? Meşhur şarkı var: “Vefa arıyorum, dost arıyorum.” Ararsan, yabancı diyarlarda bir mülteci gibi yaşarsın; vatansız, yurtsuz yaşarsın. İlişkiler, ilişkiler bir mülteci gibi vatansız yaşamaktır aslında. Neden? Çünkü vatanın o olmuş; yani ilişkinde vatanın, karşındaki kimliğin de onun elinde. “Seni sevmiyorum” dediği anda bittin; pasaport yok, kimlik yok. Nesin sen? Hiçim. Zaten kişi ne diyor bu durumda? “Boşluğa düştüm” diyor. Tabii düşersin, çünkü gerçek vatanını terk ettin. Senin gerçek vatanın neresiydi? Kendi fıtratın, özün. Sen niye birisi seni terk ettiğinde veya bir arkadaşlığın, dostluğun bozulduğunda boşluğa düşüyorsun? Çünkü vatanında değildin. Vatanın neresiydi? Kendi özündü. Sen gittin, başkasının dünyasını kendi vatanın kabul ettin; onun olayını, onun takdirini kimliğin haline getirdin. O zaman sen vatansız bir insan olmak ile karşı karşıya kalırsın, bir mülteci gibi yaşarsın.

Sonuç: Doğru Yerde Durmak

Onun için hayatta ilişkiler kadar — yani ilişkilerin kendisi de, bak tekrar hatırlatıyorum — ilişkilerin içinde ortaya çıkan sahte benlikler kadar bizim başımıza bela olan benlikler azdır. O yüzden ilişkilerde hangi benlikler ortaya çıkıyor, ilişkileri hangi benliklerle yaşıyoruz, hangi şuurla yaşıyoruz, orada nasıl bir algı işliyor, o ilişkilerde hangi benlikler devreye giriyor; bunları keşfetmek durumundasınız. Eğer keşfetmezseniz, o sahte benlikler sizi gerçekten çok büyük bir yük altında bırakır. Ve burada problem asla ilişkiler değildir. İlişkiler kendi doğaları gereği olumlu veya olumsuz içerikler taşıyabilirler; bu başka bir olaydır. İnsan bir analiz yapabilir: “Arkadaşlık yaptığın falan kişi zaman içinde nefsine uydu, bencilleşti, şöyle oldu, böyle oldu” — bunu analiz edebilirsin. Ama niye bundan şikâyetçisin? Niye bundan dolayı yıkılıyorsun? Niye bundan dolayı alındın, gücendin? Niye kırıldın, niye geriliyorsun, niye kendini boşlukta hissediyorsun, niye “benim 10 yılım, 20 yılım boşa mı geçti” diyorsun? Niye diyorsun? Çünkü sahte benliklerin üzerinden o ilişkiyi yaşamışsın.

O yüzden biz insanlarla olan ilişkimizde kendi içimizde ortaya çıkan benliklerin üzerinde durmalıyız. Bu iyi bir çalışma ortamıdır insan için, iyi bir çalışma alanıdır. O zaman bir bakacaksınız ki insanlarla hiçbir probleminiz yok aslında. Bu, bütün insanların size iyi, olumlu, doğru, düzgün, adil, dürüst davranacağı anlamına gelmez. Kimi dürüst davranır, kimisi dürüst davranmaz; kimi adaletle yaklaşır, kimi adaletsiz olur; kimi size de zulüm eder. Ama şikâyetiniz olmaz, insanlardan yana şikâyetiniz olmaz. Olmaması için doğru noktada durmak zorundasınız. Doğru noktada durursanız ilişkiler bir problem değildir, insanlar bir problem değildir. Ama doğru noktada durmuyorsanız insanlar sizin için problem gibi görünürler. Sonra da zaman zaman insanlardan bıktığınızı, “ne kadar az insan o kadar huzur” falan demeye başlarsınız. O yüzden doğru bir yerde durduğumuzda insanlara karşı fıtri bir sabrımız olur, hiçbir problem ve şikâyetimiz de olmaz.

Evet, teşekkür ediyorum. İzlediğiniz için teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Yok — Metinde dört yerde Kur’an’a örtük atıfla konulara değiniliyor: “Allah bana yeter, o ne güzel dost/vekildir” ifadesi, “Allah taşıyamayacağınız yükü yüklemem” ifadesi, “şah damarından daha yakın” ifadesi ve “Allah sizi en güzel kıvamda yaratmıştır” ifadesi. Ancak anlatıcı hiçbirinde sure adı veya ayet numarası zikretmiyor, ayeti harfi harfine/orijinal çeviri metniyle de alıntılamıyor; sadece anlamını serbest üslupla parafraze ediyor. Bu nedenle kural gereği herhangi bir (Sure Adı: Ayet No) ataması yapılmamıştır.

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş

Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.