İllüzyon ve Sahte Benlikten Kurtuluş
Kısa Özet
Konuşmacı, insanın doğduğu andan itibaren bir “ben” kurgusu geliştirerek bir illüzyon ve hipnozun içine girdiğini; modern çağın (sosyal medya, görünürlük, onay arayışı, CV, kişisel gelişim anlatıları) bu sahte benliği sürekli beslediğini anlatıyor. Yaratıcı’nın hiçbir şeye muhtaç olmaması gibi insanın gerçek “zatının” da başkalarının algısına, onayına ve “hikayesine” muhtaç olmadığını vurguluyor. Bilal-i Habeşi’nin “La ilahe illallah” diyerek benlik hikayesinden kurtulup özgürleşmesi ve Kabe’nin içinde putlar bulunsa dahi kutsallığını yitirmemesi örnekleriyle, gerçek kurtuluşun dış olaylardan değil, kişinin sahte benlik algılarından ve kendi anlattığı “hikayeden” sıyrılıp gerçek kendiliğini hatırlamasından geçtiğini anlatıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan doğduğunda “ben” kurgusu yoktur; ben algısı oluşmaya başladığında bir illüzyon ve hipnozun içine girilir. - Bilal-i Habeşi örneği: gerçek özgürlük fiziksel kölelikten kurtulmak değil, “La ilahe illallah” diyerek benlik hikayesinden kurtulmaktır. - Kabe’nin içinde putlar bulunsa dahi kutsallığını kaybetmemesi gibi, insan da günah işlese dahi özünde (zatında) bozulmaz; sadece “putlarını” temizlemesi gerekir.
Giriş: Gerçek Kendimizi Aramak
Evet, bugün yüz yüze söyleşilerimize tekrar başlıyoruz. Aslında bizim sohbetlerimizin, konuşmalarımızın en temelinde yatan şey gerçekten kim olduğumuzdur. Yani biz psikolojik anlamda bir zenginleşme, kişisel anlamda bir gelişimi değil, gerçek anlamda kendimizi bulmak konusunda bir çalışma yapmaya çalışıyoruz. Gerçek anlamda ben kimim? Gerçek anlamda ben neyim sorusunun cevabını arıyoruz ve bu konuda bir farkındalık çabası içindeyiz. Dolayısıyla bizim üzerinde çaba gösterdiğimiz nokta bireysel ve kişisel anlamda kendimizi geliştirmek değil, gerçekten kim olduğumuzun farkına vararak o farkındalık üzerinden yaşayabilmektir.
Neden bunu vurguluyoruz? Çünkü aslında hepimiz bir illüzyonun içinde yaşıyoruz. Bir anlamda bir illüzyonun içinde yaşıyoruz. Bunu aslında hani böyle çok metafizik, çok ezoterik bir anlam içinde düşünmenize de gerek yok. Çok basit bir şekilde şunu düşünebilirsiniz: Bir çocuğun ben bilinci gelişmeden evvelki hali nedir? Bir çocuğa baktığınız zaman, özellikle bir, bir buçuk yaşı içinde, o çocukta bir ben kurgusu olmadığını görürsünüz. Çocuk yaşar ama bir ben kurgusu yoktur. Mesela şöyle: bebeği şu halde görmezsiniz, “acaba benim hayatım ne olacak, ileride ben ne yapacağım” diye bir algısı yoktur. Veya diyelim ki ayağa kalktığında ama yürüyemediğinde, “niye yürüyemiyorum ki, keşke yürüyebilseydim, eyvah acaba beni düşerken gören oldu mu” şeklinde bir algısı yoktur. Hayata dair bir kurgusu, planlaması, hedefi, “ileride ben şöyle olacağım” diye bir algısı yoktur. Ne zaman ki ben algısı oluşmaya başlar, işte ondan sonra bir illüzyonun, bir hipnozun içine girmeye başlarız.
Şu anda hepimiz aslında bir anlamda bir illüzyonun, bir hipnozun içindeyiz. Düşünün, mesela hayatla ilgili bir kurgumuz var mı? Var. Kendimizle ilgili hayallerimiz var mı? Var. Kendimiz olmak konusunda birçok beklentimiz, ihtiyacımız, arzumuz, korkumuz var mı? Var. Kendimizi bir noktaya ulaştırmak konusunda bir hayalimiz var mı? Var. Bütün bunları bir kenara koyduğunuzu düşünün. Hepsini bir kenara koyun. “İşte şu olabilecek miyim? Böyle olabilecek miyim? İnsanların takdir ettiği, beğendiği, cazip bulduğu, çevresini etkileyen biri miyim, değil miyim?” Bütün bunları bırakın. Bütün arzularınızı, bütün korkularınızı bırakın. Bıraktığınız anda bile tamamen bırakamayacaksınız, çünkü “bırakın” deyince tamamen bırakılmaz. Ama zihinsel olarak bıraktığınız anda bile bir rahatlama olacaktır. Neden? Çünkü o illüzyon ve hipnoz, %1, %2, %5 bile zayıflamış olacaktır.
Şöyle bir bırakayım: Farz edelim ki hiçbir korkum yok. Farz edelim ki kendimle ilgili hiçbir hayalim, arzum, beklentim yok. Bir sosyal itibar beklemiyorum. Onay aramıyorum. Destek aramıyorum. Beğeni aramıyorum. Kendimi göstermeye çalışmıyorum. Kendimi şu noktaya getirmeye çalışmıyorum, öyle bir algım yok. Bu durumda bile aslında bir dinginlik hissedersiniz. Neden? O illüzyon ve hipnozun oranı bile azalmış olur. Hani buraya geldiğimde mesela, nasıl göründüğüm, acaba iki kilo mu verdim, üç kilo mu aldım falan, hiç hiçbiri yok. Düşünün: nasıl göründüğünüz, nasıl giyindiğiniz, fark edilip fark edilmediğiniz, birilerinin algısında nasıl bir şey ürettiğiniz, sonuç ürettiğiniz, hiçbiri yok; hiçbir arzunuz yok, hiçbir beklentiniz yok. Hayata dair hiçbir beklentisi olmayan biri olduğunuzu düşünün.
Tabii o hipnoz halindeki benliğimiz ve bizi hipnoz eden benlik şöyle diyecektir: “Böyle de yaşanır mı?” Çünkü o kadar hipnozdayız ki onun dışında bir şeyi algılayamayız. O derece hipnozdayız yani.
Uyku ve Rüya Metaforu
Hatta hani uykuda olan bir insan eğer rüyasında “ya uyansana” mesajını alsa… Rüyasında biri ona diyor ki “uyansana.” O ne diyecektir? “Uyumuyorum ki,” değil mi? Yani uykuda olduğumuzda, uyuduğumuzda, uykuda olduğumuzu bilmeyiz. Uykudayken bize “uyuma artık, kalk, uyan” denildiğinde vereceğimiz cevap “ben uyumuyorum ki” olacaktır; “sen uyuyorsun, yok sen beni anlamıyorsun” diyeceksiniz. Veya rüyanızda bir hikaye anlatıyorsunuz diyelim; rüyanızda kaybolmuşsunuz veya rüyanızda çok büyük bir acı, sıkıntı yaşıyorsunuz, birini anlatıyorsunuz. Bu anlattığınız kişi de uyanık birisi. Şimdi ne diyecektir? “Ya sen, tamam anlıyorum, sen bu kadar acı çekiyorsun ama aslında uyansan bir acı olmadığını anlayacaksın.” Ne dersiniz o durumda? “Ya sen beni anlamıyorsun. Sen böyle acılarımı hiç anlayamıyorsun. Empati yapamıyorsun. Benim ne kadar çok acı çektiğimi biliyor musun?” Veya işte rüyadayken mesela şöyle deseniz: “İşte ben beş sene sonra şöyle yapacağım, on sene sonra şunu yapacağım, şu hedeflerim var, bunlara ulaşmaya çalışıyorum, hayat çok zor, insanlar beni desteklemiyor ama göreceksin ben bu noktalara geleceğim, mutlaka geleceğim, insanlara kim olduğumu göstereceğim” deseniz, o rüyanızdaki uyanık kişi size dese ki “ya sen bak, bir uyan, her şey geçecek, bunlara o kadar takılma.” Siz diyeceksiniz ki “sen beni anlamıyorsun. Senin hiçbir amacın yok” diyeceksiniz ona, değil mi? Ve diyeceksiniz ki “amaçsız yaşanır mı? O zaman nasıl hareket edeceğim?”
İşte aslında bizim durumumuz biraz buna benziyor. O yüzden her şeyin başı kendine uyanmaktır. Yani gerçekten kendini bilmektir. Bakın aslında biz uyuduğumuzda rüya görürüz, bir şeyler olur. Sonra uyandığımızda neye uyanırız? Kendimize uyanırız, değil mi? Kendimize uyanırız. Kendine uyandığında hayat gerçekte olduğu gibidir. Ama kendine uyanmadığında hayat, seni hipnotize eden benliğin kurgusu gibi anlaşılır. Ve o kurgu üzerinden hayatı algılar ve yaşarsın. Başka bir çıkış yolun yoktur.
“Kendimi ispat edeceğim. İnsanlara kim olduğumu göstereceğim. Ben onların sandığı gibi değilim. Kendimi ispat edeceğim. Mutlaka sevilmeliyim. İnsan sevilince mutlu olur. Ne kadar algılanıyorsan o kadar gerçeksin.” Hatta günümüzde bu algı o kadar abartılmış ki, “ne kadar algılanıyorsan o kadar varsın” haline getirilmişiz. Evet, algılanmak bir olgudur ama varlık değildir.
Yaratıcının Zatı ve İnsanın Zatı
Bakın yaratıcı iki niteliğiyle kendini gösterir; veya iki niteliğiyle anlatılır yaratıcı. Biri onun zatıdır. Hatta ilginç bir şeydir, değil mi? Onun zatını düşünemezsiniz; onun zatı düşünülemez denir, o zat vardır denir, onun zatı eksiksizdir denir, değil mi? Bir de neyi vardır? Yaratma sıfatı ve yaratma faaliyeti vardır. Yaratma faaliyeti algılanan bir faaliyettir. Fakat Tanrı’nın yaratması algılanmasa Tanrı’da bir eksiklik olur mu? Olmaz. Tanrı bilinmese onda bir eksiklik olur mu? Olmaz. Tanrı’yı hiçbir varlık bilmese, hiçbir varlık tanımasa, hiçbir varlık takdir etmese, hiçbir varlık ibadet etmese, Tanrı’dan bir şey eksilir mi? Eksilmez.
Peki biz bunu niye anlatıyoruz? Tanrı’yı anlamak için değil, kendimizi anlamak için aslında anlatıyoruz. Senin de zatın düşünülemez olandır. Sen onu düşünceyle bulamazsın. Senin zatın ki, o yaratıcıdan gelir, eksiksizdir, tamdır, mükemmeldir. Hiç kimse onu bilmese, yani hiç kimse gerçek senin zatını bilmese, sende bir eksiklik olmaz. Sende bir boşluk olmaz. Hiç kimse seni tanımıyor olsa da varlığında en küçük bir eksiklik olmaz. Zatının varlığında en küçük bir eksiklik olmaz. Ama görünür yönlerin -işte bedenin, hatta üzerine giydiğin elbiselerin, psikolojik tutumların, düşünce, duygu ve davranış tarzların, eylemlerin- algılanabilir şeylerdir. Peki algılanmadığında sen yok musun? Zatınla varsın.
Bakın teoloji, ilahiyat, insanın insaniyet noktasındaki varlığını da açıklayan bir şeydir. Yani ilahiyat ve teoloji Tanrı ile ilgili değildir sadece; aynı zamanda seninle ilgilidir. Çünkü Tanrı seni kendinde var olan şeylerin yansıması olarak yaratmıştır. Sana niçin diyor ki “kendimden bir ruh üfledim”? Bakın Yunus’un ifadesi hep hatırlarız değil mi? “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.” Peki şunu da sormamız gerekmez mi: Ete kemiğe bürünen kim? Ete kemiğe bürünmeden evveldesin. Etini kemiğini bıraktığında ne kalıyor? Hepimiz şeye odaklanıyoruz: “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.” Ömür boyu Yunus diye görünmeye çalışıyoruz. Halbuki orada Yunus’un anlattığı şey Yunus diye görünmek değil ki. Diyor ki: “Bak, dikkat et. Ben öyle bir varlığım ki, sende de aynı varlık var. Ben ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm; sen ete kemiğe büründün, Ayşe diye göründün; ben ete kemiğe büründüm, İsmail diye göründüm. Ama dikkat et, ete kemiğe bürünmeden evvelki halini idrak et. Sen ete kemiğe bürünmemiş olsan nesin?”
Bakın hepimiz neyle görünmeye çalışıyoruz? Hep ete kemiğe bürünmüş halimizle görünmeye çalışıyoruz. “Nasılım? İyi görünüyor muyum?” Hatta o kadar mevzuyu aşağılara indiriyoruz ki sürekli nasıl göründüğümüzü bir imajla yansıtmaya çalışıyoruz. “İyi çıkmış mıyım bak?” Nasıl olduğumuzdan geçtik, “nasıl görünüyorum, iyi çıkmış mıyım” bir de o var yani. Bir de tabii Photoshop’la filtreleme dönemi de başladı. Artık “ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm”ü de bıraktık; “Yunus nasıl görünüyor, iyi selfie çekmiş mi, iyi çıkmış bu Yunus” oraya kadar gidiyoruz. Düşünebiliyor musunuz, ne kadar trajik bir dönemde yaşıyoruz? “İyi çıkmış mıyım” ne kadar acı verici bir şey. İyi çıkmış mı? Nereye çıktın? Ne çıktı? Çıkan ne? Ama bakın bunları bile düşünmek hakikaten… “ya öyle ya falan” diyoruz. Halbuki aslında bunlar o kadar bayağı şeyler ki. Hani birisine “ya iyi çıkmışsın” demek, aslında o kadar kötü bir şey ki bana göre. Ben öyle düşünüyorum. Benim yaklaşım tarzım, birisine “sen bu fotoğrafta çok iyi çıkmışsın” demeyi ben insana bir saygısızlık olarak algılıyorum. Çünkü onun zatını bıraktık; doğal varoluşunu, psikolojisini bile yok saydık, onu bir kenara bıraktık, onun sadece görüntüsüne odaklandık.
Bir de onun nasıl göründüğüne bakıyoruz. Bir indirgeme var; hani matematikte türev vardır ya, türevin türevini alarak en son bir noktaya varırsın ki ortada bir şey kalmamış, sıfıra yakın; yani ha sıfır ha sıfıra yakın hale gelmiş. Peki buradan nereye gidebiliriz? Buradan hiçbir yere çıkış yok arkadaşlar, hiçbir yere çıkamazsınız.
Sahte Kurgulardan Özgürlük
Bütün o kurguları bırakmak özgürlüğüne sahipsiniz. Bakın “bırakmak zorundasınız” demiyorum. Çünkü “zorundasınız” deyince alttan bir ego giriyor: “Niye zorundayız ki yani? Mecbur muyuz?” diyen egolar çıkıyor devreye. Aslında zorunda değilsiniz. Özgürlüğüne sahipsiniz. Yani bu kurguları bırakma özgürlüğüne, hatta hakkına sahipsiniz.
Bakın modern asır insana birçok hak verdiğini iddia etmiştir, değil mi? Ediyor da. İnsan hakları diye bir şey var değil mi? Bundan on kat daha fazlasını ne olarak size yansıtıyor? Sizin doğal haklarınızı sizin elinizden alarak. Bir fotoğraf veriyorsunuz, diyor ki “güzel görünmemişsin.” Ne yapayım, güzel görünmemişsin? İlla güzel mi görünmek zorundayım? İlla güzel selfie mi çekmek zorundayım? Yani benim öylesine bir fotoğraf verme hakkım yok mu? Diyelim ki biz burada fotoğraf çekiyoruz; illa poz mu vermemiz lazım? İlla güzel mi çıkmamız lazım? Güzel neyse. Bakın birçok hakkı elinizden alıyorlar değil mi? Mesela böyle kendimi ortaya koymadan, kendimi öne çıkarmadan yaşamak istiyorum; “olur mu” diyor, “kendini öne çıkarmalısın” diyor, “kendini fark ettirmelisin” diyor, “fark ettirmesen o zaman nesin ki” diyor. Eğer bir insan kendini fark ettirmezse o zaman nasıl var olacak? Bakın çok ilginç bir yerden girmeye başlıyor değil mi? Bunu varlık-yokluk meselesi haline getiriyor. Mesela güzel bir şey yazmışsın: bir şiir, bir yazı, bir kitap. Bunu kimse okumazsa “o var değil” geliyor, değil mi? Kim bunun farkında? Şimdi dikkat ediyor musunuz? Birçok insan hakkımızı elimizden bu şekilde alıyorlar aslında. Ve biz insan olma imkanını bu illüzyonlar nedeniyle kaybediyoruz. O kadar mütevazı olma gerçeğini kaybediyoruz, değil mi? Senin mütevazı olma hakkını, kendi halinde olabilme hakkını elinden alıyor. “İlla kendini göstermelisin. İlla bir CV’nin olmalı.” Mesela CV’nin yoksa hiçsin, değil mi? Öyle bir CV’nin olmalı ki birine gönderdiğin zaman etkilenmeli. Öyle etkileyici bir CV’in yoksa nesin sen? Hiçsin.
Bakın modernizm insanı ilahi ve metafizik olandan koparmış, ama kendi sahte metafiziğini koymuştur -sahte metafizik ama gerçek değil. Mesela insan nasıl var olur? Çıkın sokakta sorun, size herkes bir şey anlatacaktır değil mi? “Var olmak için kendini kanıtlamalısın.” “İşte var olmak istiyorsan biri seni fark etmeli.” “Sevildiğin ve değer gördüğün oranda varsın.” “Kendini ortaya koyabildiğin oranda varsın.” “Bilgili olabildiğin, her yerde konuşacak bir sözün olduğu durumda varsın.” “Bir etki meydana getirebildiğin zaman varsın.” Bakın ne yaptı? Sahte bir metafizik yaptı. Yani sana varlık nedir, yokluk nedir bunu empoze etti. Sonra sen diyorsun ki “ben öyle metafiziğe inanmam.” Ama sana bak, varlık nedir, yokluk nedir bunu anlatıyor. “Sen böyle olursan varsın, şöyle olursan yoksun” diyor. Sahte bir metafizik anlatıyor sana. “Var olmak istiyor musun? O zaman böyle olmalısın” diyor. Sonra da insana sahte bir özgürlük vaat ediyor: “Ben istediğimi yaparım.” Emin misin? İstediğini yapabilir misin? Yani sen şu modern hayatın sana empoze ettiği varlık-yokluk hikayesinden bağımsız olabiliyor musun? Kendini ispat ettiğin oranda varsın; edemediğin durumda yoksun. Peki bunu analiz edebilir misin? Buna karşı herhangi bir argüman, bir analiz yapabilme becerin var mı? Yok. Zaten onu da elinden almışlar.
Çağın Empoze Ettiği Onay Mekanizması
Mesela “sen mi akıllısın yoksa herkes mi yanılıyor” diyor. Bakın ne yaptı: gerçekliğin ölçütünü ortaya koydu. “Gerçeklik kabul edilmesi oranında gerçektir, onaylanması oranında gerçektir” diye sana epistemolojiyi de dayattı. Bir şeyin doğruluğu yanlışlığı neye bağlı? Ne kadar onaylandığına, ne kadar paylaşıldığına bağlı. Eğer bunun dışında olmaya çalışırsan, “hangi çağda yaşıyorsun” diye seni aforoz ediyor. Sonra diyoruz ki kilise aforoz ediyordu, engizisyonu vardı. Peki şu an engizisyon yok mu? Bir kadın olarak veya bir erkek olarak -tırnak içinde söylüyorum- biraz kötü bir fotoğraf verdiniz, ne oluyor? Aforoz edilmiyor musunuz? Kilo aldınız, aforoz edilmiyor musunuz? Engizisyona vurulmuyor musunuz? Hepiniz engizisyon kemerlerinin içinde değil misiniz? Bir kilo almaktan dolayı rahatsızlık duyma tuzağına düşmüyor muyuz?
Herkes kendini bir şekilde empoze ettiğinde “işte ben bunu yaptım, ben şunu yaptım” diyorsunuz. Siz de diyelim ki hiçbir şey yapmamışsınız, insan olarak varsınız diyelim. Ama ne yazdığınız bir kitap var, ne katıldığınız bir Instagram canlı yayını var, ne YouTube kanalınız var; bir şey yok, hiçbir şey yok. Ama insansınız. “Bu yetmez, bu olmaz böyle bir şey, sen yoksun” diyor. Ve sen hakikaten yok olduğuna inanıyorsun. Diyorsun ki “yalnızım, Instagram yayınım da yok, canlı şeyim de yok, Instagram hesabım olsa da takipçim çok az.” Sonra diyorsunuz ki ortaçağ gitti, engizisyon gitti, kilisenin saltanatı kalktı, biz hepimiz özgürüz. Ama neyin dayatıldığını görmüyoruz. Ve bu çok ustaca bir şey -tırnak içinde bu şeytani aklı da takdir etmek lazım, çok gerçekten sahte ama etkileyici bir akıl. Ve çok iyi empoze edebiliyor. Ancak akıllı olduğunuzda kurtulabilirsiniz. Onunla savaşmanıza gerçekten gerek yok, çünkü o savaşılabilecek bir şey değil; neden, çünkü gerçek değil. Gerçek olmayan bir şeyi sadece “gerçek değil” ifadesiyle bitirirsiniz. Onunla savaşmak söz konusu değil, gerek de yok. Çünkü sahte bir şeyle savaştığınızda bakın enerjinizi de bitirirsiniz.
İşte onlar da modernizmin peygamberleri. Diyor ki: “Bak, kadın veya erkek, işte Brad Pitt gibi olacaksın, Justin Bieber olacaksın.” Onlar da peygamberlerin ve evliyaların fonksiyonunu görüyor, değil mi? Herkes onlara benzemeye çalışmıyor mu? “Aa bak, bu kadın ne kadar güzel” -onun gibi olmaya çalışıyorsun. Bakın düşünün, insanlık tarihinde böyle bir şey olmuş mu bilmiyorum: bir kadının dudağına dudağını benzetmeye çalışmak için ameliyat yapmak. Ne kadar büyük bir facia değil mi aslında? Ama bakın dikkat edin, bunu kimse zorlamıyor. Kimse baskı kurmuyor. Kimse zincire bağlamıyor. Kimsenin boynunda halat yok. İnsanlara sorsak, insanların yüzde kaçı bedensel özelliklerinden rahatsız olup mümkün olsa bir ameliyat olacağım diyecek, değil mi? Neden? Çünkü bakın, kendimizi unuttuk. Bu kadar basit mesele aslında en başta bu. Yani gerçekten kendimizi hatırlamaktan başka hiçbir ihtiyacımız yok. Sadece gerçekten kendini hatırlamaya çalış. Ama bu öyle basit bir şey değil; bir sohbete gitmek, iki söz dinlemek, Yunus Emre’nin bir beytini tekrar etmekle olan bir şey değil. İllüzyon güçlü; uyanmak için de bir kararlılığa, gayrete ve çabaya ihtiyacımız var. Bunu yaptığımız zaman olabilir. Her an uyuyabiliriz.
Ahir Zaman Fitnesi ve Deccal Kavramı
Evet, soru mu vardı? Evet. O yüzden bakın çok ilginç bir şeydir: Peygamberin bir sözü vardır, der ki insanlık tarihinde, insanlık aleminde ahir zaman fitnesinden daha büyük bir fitne yoktur. Çok ilginç bir şey değil mi? Hatta denir ki bütün peygamberler insanları buna karşı uyarmışlardır. Neden? Çünkü çok aldatıcı bir şey. Ve öyle bir atmosferin içinde yaşıyorsunuz ki, hani bir ortama girersiniz, o havada uyutucu, uyuşturucu bir şey vardır; o ortama bir girersiniz, beş dakika sonra uyuşuverirsiniz. Şimdi biz böyle bir çağda yaşıyoruz. O yüzden hangi çağda yaşadığına insanın dikkat etmesi gerekiyor.
Ben hangi çağda yaşıyorum? Bu çağ zamansal anlamda “20. yüzyılda yaşıyorum, 2000’lerde yaşıyorum, Z kuşağıyım, X kuşağıyım” demek değil. Yaşadığım bu asırda, yaşadığım şu zamanda hakim olan paradigma nedir? Hakim olan anlayış nedir? Neye değer veriliyor? Değerli bulunan şey nedir? Ne olmamız isteniyor? Varlık ve yokluk algısı nedir? Bir insan neyle tatmin olur, neyle mutmain olur? Bunları bilmek zorundasınız. Eğer bunları bilmezseniz zaten otomatik olarak içselleştirirsiniz. Ama bilirseniz bunları sorgulama imkanı bulursunuz. Ben hangi çağda yaşıyorum? Nasıl bir çağda yaşıyorum? Mesela ben birini gördüğüm zaman aklıma ilk gelen şey ne oluyor? Kafamda bir insanı anlamaya çalışırken neleri düşünüyorum? Bir insan ne ile değerlidir? Neye göre değer veriliyor? Yaşadığım asrın değer zemini nedir, değer skalası nedir? İşte “hangi çağda yaşıyorum” demek bu demektir.
Ve dikkat edin, hepimizde aslında hafif de olsa hani ölmemiş olan bir damar var. Diyoruz ki aslında başarılı olmak önemli değil, ama insanlar başarılı olmayanları görmüyorlar, kimse başarısız insanlara kıymet vermiyor veya başarılı olduğun ölçüde takdir görüyorsun. Ne demek bu aslında? Şu demek: “Benim hâlâ vicdanımda neyin ne olduğuna dair ufak da olsa bir şey var ama Allah kahretsin, şu toplumda ve şu insanlarla yaşıyorum, yapacak başka bir şeyim yok, çaresizim.” Aslında bu bir çaresizlik ifadesi. O yüzden de rağmen olamıyoruz. Tek tek konuşurken aslında önemli değil; insanın kilosu önemli mi, giyimi önemli mi, nasıl göründüğü önemli mi? Mesela ben size desem ki “sen çok güzel görününce ben seni seviyorum, ama sabah böyle makyajsız veya kötü görününce sevmiyorum” desem, siz diyeceksiniz ki “sen bana hakaret ediyorsun, sen beni gerçekten sevmiyorsun.” E peki bu tepki nereden geliyor o zaman? Bakın ne kadar ilginç bir illüzyon değil mi? Hepimiz aslında sahteliği biraz fark ediyoruz, fakat sahtelikten rahatsız olamıyoruz. Çünkü illüzyon çok güçlü. Çünkü -tırnak içinde- kimse senin ruhuna bakmıyor ki. “E tamam da peki sen niye bakmıyorsun?” Hani “tamam, kimse benim ruhuma bakmıyor, ruhlar aleminde yaşamıyoruz” diye -Cem Yılmaz’ın saçma sapan ifadesiyle- empoze ediliyor. Peki ben hangi alemde yaşıyorum? Ben kendime ne diyorum burada? Ben kendimi ne olarak algılıyorum?
Diyelim insanlar beni bedenimle, başarılarımla, görüntümle, Instagram hesabımla, takipçimle -tırnak içinde kendimi ortaya koyduğumu zannettiğim şeylerle- ölçüyor. Tamam bunu anladık. Tamam da sen kendini neyle ölçüyorsun? Soru bu. Bakın biz çok şikayet ediyoruz değil mi toplumdan? Ama şikayet ettiğimiz toplumun normlarını kabul ediyoruz. İşte herkes takipçi sayısıyla değerlendiriliyor, buna göre değer veriliyor. “Bu çok gayri insani bir şey” diyoruz. Sonra biz de Instagram takipçimizi nasıl arttırırız diye çaba gösteriyoruz. Neden? Çünkü illüzyon çok güçlü, çok güçlü bir tesirin altındayız. O yüzden de çok güçlü bir uyanmaya ihtiyacımız var.
Yani bazı insan olur ya, ağır bir uykusu vardır; hafif dürttüğünde uyanamaz. Biraz dürtersin, hafif uyandırırsın, başını kaldırır, sonra yüzünü çevirirsin, bakarsın gene dalmış. Neden? Uyku çok güçlü. Her yerden bir uyutma operasyonu var. Akşam biraz uyanıyorsunuz, sabah bakıyorsunuz gene uyumuşsunuz. Bir sohbete gidiyorsunuz, bir şey dinliyorsunuz; bir yakınınız ölüyor, birisine bir şey oluyor, hasta oluyorsunuz, koronadan biraz ağır geçiriyorsunuz, “ya bundan sonra ben dünyaya o kadar önem vermeyeceğim, en önemli şey sağlık” falan diyorsunuz. İki ay sonra geçiyor, bir ay sonra geçiyor. Neden? Çünkü illüzyon çok düştü. Uyanık olmak zorundasınız. İşte o yüzden, yaşadığı çağın farkına varmayan insan ahir zaman fitnesine yenilir denilir. Veya Deccal’i iyi tanımayan ona mağlup olur. Onu tanırsan mağlup olmazsın, tanımazsan yenilirsin.
Biz tabii Deccal deyince aklımıza böyle fantastik hikayeler geliyor. Deccal, gerçekle yalanı, doğru ile yanlışı birbirine karıştıran düşünce demek; anlayış demek, mentalite demek. Yani Deccal’i böyle bir şahıs, bir kişi olarak algılamayın; o bir anlayış tarzıdır, bir yaklaşım tarzıdır. Yoksa “Deccal gelmiş mi, nasıl, tek gözlü mü” -tek gözlü zaten. Ne demek tek gözlü? Yani sadece maddiyatı görüyor, sadece maddi olanı görüyor. Bakın hepimiz birbirimize Deccal’ın gözüyle bakmıyor muyuz? Öyle bakıyoruz: “Aa güzelsin.” “Aa, İsmail, çok genç görünüyorsun, sen de hiç yaşlanmıyorsun ya.” Şimdi nedir bunlar? Tek gözle bakıyorsun; yani karşındaki insanı görünür, maddi, fiziksel, bedensel, zahiri yönüyle tanımlıyorsun. İşte tek gözlülük bu demektir. Sonra da diyoruz ki “bizi Deccal’ın fitnesinden koru.” Tamam, korurum. O da dalga geçiyor: “Ya sen zaten içinde yaşıyorsun.” Kendine bakışın bile böyle; aynaya bakıyorsun, “kendimi seviyorum” veya “sevmiyorum” diyorsun. Kendine neyle baktın, nasıl baktın, hangi gözle baktın?
Hatta bakın bu göz meselesinde bir sembolizm daha vardır. Mesela bizim kültürümüzde ne vardır? “Yan gözle bakma” denir. Ne demek yan gözle bakma? İki yandaki gözle bakma; ortadaki gözle, kalbinin gözüyle bak. Bu yan göz, zahiri göz, elle tutulan, ölçülebilen, nesnel, maddi şeyleri görür. Sen hiçbir şeye yan gözle bakma. Ama biz şimdi hepimiz yan gözle bakıyoruz. Diyorsun ki, “evlilikte ne arıyorsun? Güzel olsun. Yakışıklı olsun. Karizmatik olsun.” Ne bunlar, değil mi? Kendine bile öyle bakıyorsun; en kötüsü de o.
Başkalarının Yargısı ve Onayı Onaylamak
Bakın çok ilginç bir şeydir: Eğer siz doğru bir noktadaysanız, başkalarının yanlışları sizi etkilemez. Şimdi Kur’an’da bir ayet var. Denir ki başkalarının dalalette olması, yani yanlış yolda olması, yanlış durumda olması, sizin hidayetinize, yani doğruluğunuza zarar vermez. Bu sadece iman-küfür olarak tanımlayacağınız bir şey değil arkadaşlar; bu evrensel ve her alanda geçerli bir şey. Mesela diyelim ki insanlar beni dünyada bir şey başaramamış olmakla, etkili olmamakla, hayatta bir şey ortaya koymamış olmakla suçluyor veya öyle değerlendiriyor; acıyor, küçümsüyor vesaire. Bu bir olgu. Peki ben bundan niye etkilenirim? Çünkü ben de onu onaylıyorum. Onaylamasam etkilenmem ki.
Ben hep kedi örneği veriyorum. Niye veriyorum? Çünkü kedi sizin yargılarınızı onaylamıyor. Kediye “sen faresin” dediğinde niye etkilenmiyor? Çünkü neyse o olduğunu biliyor, onaylamıyor sizi, sizden bir takdir de beklemiyor. “Ben kediyim ama bana fare diyor” diye bir şey düşünmüyor yani. Öyle bir değerlendirmesi yok, çünkü sizin sahteliğinizi onaylamıyor. Biz niye etkileniriz başkalarının yanlışından? Çünkü biz de onu onaylıyoruz. Onayladığın için etkileniyorsun; o söylediği için değil.
Mesela birisi bana dedi ki, herhangi bir konuda -diyelim ki ben beceriksizim, bir alet kullanma konusunda, mesela araba kullanamam, pek becerim yok- “beceriksizsin, ben de böyle beceriksiz insanları sevmem” dedi. Şimdi ben kendime beceriksiz diyor muyum? Bu önemli. Demiyorsan problem yoktur. Bu, karşımızdakini umursamama değil, bunu karıştırmayın. Bu, kendi varlığının bilincinde olmakla ilişkili bir şeydir.
Biz bugün paylaşılmış bir cehaleti yaşıyoruz. Paylaşılmış cehalet. Mesela bir çocuk düşünün: okul arkadaşı dedi ki “sen kısasın, sen bücürsün.” Çocuk da şimdi oradan etkilenip üzülse, anne babasına gelse “anne bana bücür dediler, kısa dediler” diye üzülse -bu neden dolayıdır? Arkadaşları ona “bücürsün” dediği için mi? Değil. Onların yargısını onayladığı için etkilendi. Deseydi ki “benim boyum bu, ben boyumu kimseyle kıyaslamıyorum, siz eğer kıyaslıyorsanız bu sizin meselenizdir, ben kendi boyumun farkındayım, bunun da hayati bir önemi yok, ben ruhsal öz varlığımla yaşıyorum” dese -tabii çocuk diyebilir mi, ayrı bir konu- dese etkilenir mi bundan? Çocuk etkilenmez.
O yüzden bakın, eğer insanların yargıları sizi etkiliyorsa, orada dikkat edeceğiniz şey başkalarının yargıları değildir. Sonra bir illüzyon benlik gelirse der ki “ama ben evliya değilim.” Hayatta duymak istemediğim sözlerden bir tanesi, ama duyuyorum bunu da kabul ediyorum, direnç göstermiyorum. Ama çok sahte bir şey olduğunu hatırlatmak istiyorum. Biz ne zaman fıtri bir şey duysak, insani bir şey duysak, hemen bunu evliyalara veriyoruz; “onu evliyalar alsın.” Mesela diyoruz ki “ya bir evliya varmış, hiçmiş, böyle hiçbir başarısı yokmuş ama işte Allah’a olan yakınlığıyla, huzuruyla mutmainmiş.” Güzel de, onu evliyalara ver, biz onu istemiyoruz.
Evliya, Korku ve Hüzün
Ne zaman doğru, gerçek, hakikat, fıtri bir şey anlatılsa çok mükemmel bir duvara çarpıyor. O duvar ya evliya duvarı ya peygamber duvarı -hani bizim geleneğimizde. “Ben evliya değilim.” Nesin? Eşkıya mısın? Sen nerede konumlandırıyorsun kendini? Sana anlatılan buradaki şey gayri insani bir şey mi? Evliyalar uçuk kaçık tipler mi? O zaman evliyalık kavramını bırakalım arkadaşlar, Kur’an’daki tanımına gelelim; hani böyle tırnak içinde uçuk kaçık evliya menkıbelerini bırakalım -hani “Kur’an’ı da değildir” diye itiraz ederiz ya bazen, tamam, değil, onları kenara bırakalım.
Kur’an ne diyor evliya için? Allah’ın velileri için korku ve hüzün yoktur diyor, değil mi? Allah’ın velileri için korku ve hüzün yoktur. Allah öyle müminler getirir ki -bakın çok önemli- “siz eğer dininizden dönerseniz Allah öyle iman eden insanlar getirir ki” -bakın sıfatlarına bakın- “onlar Allah’ı sever, Allah da onları sever, hiçbir kınayıcının kınamasından da rahatsız olmazlar.” Biz bakın bize ne empoze edilmiş? “İslam korku dinidir.” Ya bak burada Allah, imanından dönmeyen veliyi neyle tanımlıyor? Korkuyla mı tanımlıyor? Sevgiyle tanımlıyor. “Onlar Allah’ı sever, Allah da onları sever” diyor. Ve onlar hiçbir kınayıcının kınamasına da rahatsızlıkla tepki vermezler; o onları rahatsız etmez.
Peki burada dikkat edin: Allah gerçek imanı neyle tanımlıyor, korkuyla mı, sevgiyle mi tanımlıyor? Sanki sevgi bir tek Yunus Emre’nin şeyi; “işte Hz. Muhammed korku peygamberi ama Yunus Emre sevgi, aşk peygamberi” -öyle bir kitap da var. Düşünün, bakın o da bir illüzyon; yani din hakkındaki algımız da bir illüzyon. O yüzden gerçekten hangi çağda yaşadığımızı sormak zorundayız. Hangi çağda yaşıyorum? Bu kronolojik bir tarih meselesi değildir. Yaşadığın çağın değerleri nedir? İnsan tanımı nedir? Hayat tanımı nedir?
“Hayatım Boşa Geçti” Algısı
Bakın ne yapıyoruz? “Hayatım boşa geçti” -ne oldu diyorum? “İşte okulumu bitiremedim” veya “ticaret yaptım, zarar ettim” veya “20 yıllık evliliğim bitti” -eee, hayatın boşa geçti. Ne demek bu? Bak senin farkında olmadığın bir hayat algın var. Hayatını diyelim evlilikle, okul bitirmekle, kariyerle vesaireyle tanımlıyorsun; veya dünyada bir şeyleri elde edip toplamayla tanımlıyorsun. Toplamışsın toplamışsın, bir anda gitmişler, diyorsun ki hayatın boşa geçti. O zaman senin için hayat bir şeyleri toplamak mı demek? Öyle.
O yüzden bakın, bilseniz de bilmeseniz de insana dair, hayata dair, varoluşa dair, gerçekliğe dair bir zemininiz var. Belki size sorulsa bunu açıklayamayacaksınız, ifade edemeyeceksiniz. Mesela “hayat nedir” denildiğinde belki “ne bileyim işte hayat” dersiniz. Ama diyelim ki bir şey olacak, “benim hayatım boş geçti” -orada dur. Orada hayatı sorgula. Hayat nedir? Dolu hayat nedir? Boş hayat nedir? Hayatın boşa geçmesi nedir, dolu geçmesi nedir? Bak orada yakalarsın; o benliği yakalarsın. Senin içinde bir benlik var, onun bir hayat algısı var, hayatı tanımlama biçimi var. Onu orada bulabilirsin.
“Kendimi değersiz hissediyorum” -orada dur ve “insan ne demektir” sorusunu kendine sor. Bak orada o benliği yakalarsan, aslında “insan ne demektir, insan olmak nedir, insanın var olması nedir” sorusuna ulaşırsın. Veya dedin ki “işte bir şey yaptım, bir şey ortaya koydum, evlendim, çoluk çocuğum oldu, kendimi çok iyi hissediyorum” -orada dur. “Kendin olmak nedir” sorusunu sor. Orada bir şeyler bulabilirsin eğer iyi dikkat edersen. Kendim nedir? Kendim olmak nedir? Kendimi bulmak nedir? Varlık nedir? Hayat nedir?
Aslında dikkat edin, hepimize bunlar çok mükemmel bir şekilde ünlem işaretiyle empoze ediliyor: “Hayat nedir, insan nedir? İşte şunu yaptı, kendini buldu, kendini ortaya koydu.” Bunlar nedir? Sana kendilikle ilgili bir şey anlatıyor. “Bir türlü kendim olamıyorum” -işte istediklerini yapamadığı için bir türlü kendi olamadı, bunalıma girdi. Veya işte birini konuşturuyorlar, röportaj yapılıyor, “istediklerine nihayet ulaştı ve kendini buldu” diyorsunuz. Diyorsun ki demek ki kendimi bulmak istediklerime ulaşmak; istediklerimi gerçekleştirirsem kendimi buluyorum, gerçekleştiremezsem kendimi bulamıyorum. İstediklerim olursa kendim oluyorum, olmazsa kendim olamıyorum. Şimdi bununla ilgili birçok veri yok mu var?
Sonra da diyoruz ki “ben özgür düşünüyorum, ben öyle dogmatik şeylere inanmam.” Hepimiz arkadaşlar tıka basa dogmalarla doluyuz, hepimiz. Peki çıkamaz mıyız? Çok kolay, çıkabiliriz. Sadece sorgulaman yeterli. “De la ilahe illallah, deyin kurtulun” diyoruz -yani ne demek? Sahteliği reddedin; “la” deyin, “hayır” deyin. Bu doğru değil: insanın değeri kendinden gelir, insanın değeri tanrısaldır, insan kendini göstermek zorunda değildir, insan yalnız değildir. Bakın peygamberde var mı öyle bir şey, “ben yalnızım” var mı? Yok. Ebu Bekir’e ne diyor mağarada? “Allah bizimledir” diyor.
Mesela bakıyorsunuz bir insan diyor ki “çok yalnızım.” “E,” diyorsunuz, “Allah seninle.” “Ya o ayrı” diyor. Bakın hani biz diyoruz ki “ya işte Mekke’de böyle kafirler vardı, işte peygamber geldi dedi ama onlar dediler ki tamam ey Muhammed seni kabul ederiz ama bir de bizim kurallarımız, sistemimiz var.” İşte diyoruz ki “bak bunlar kafir, biliyor musunuz” diye de kızıyoruz değil mi? Diyoruz ki “bunlar işte böyle şey yapıyorlar, ikilem oluşturuyorlar.” Ya biz ikilemin dibindeyiz şu anda; “o başka” diyoruz. Mesela “yalnızım” diyoruz -tamam nefsimize kapıldık, yalnızlık hissettik. Peki biri bizi hatırlatıyor, diyor ki “bak sen yalnız değilsin, Allah var, Allah sana şah damarından yakın.” O ayrı. Mekkeliler de böyle demiyor muydu? “Tamam” diyorlardı, “bak Allah var, bir şey demiyoruz.” Bunlar da var yani, öyle değil mi? Bakın ne kadar uyanıkça bir şey. Ama bunları dinlerken ben ümitsiz olasınız, kaygılanasınız diye anlatmıyorum; sahteliği görmeniz için anlatıyorum. Gerçekle aramızdaki engel sahte bir şey. Anlatabiliyor muyum? Sahte bir şey, gerçek bir şey değil. O yüzden baş edilmesi çok kolay bir şey; sadece fark et ve hayır de. Bu kadar basit.
Nefsim bana diyor ki “yalnızsın, kimsen yok, ölsen arkandan kim ağlar, kimsenin farkında değilsin, şu anda kim seni düşünüyor?” Diyorum ki “hayır, Allah var, o düşünüyor, o koruyor, o kolluyor, onunlayım, o da benimle.” Ama nefis diyor ki “ama hissetmiyorsun ki.” Hissetmiyor oluşun zaten senin bana o sahteliği ne kadar iyi gösterdiğinin kanıtı; ben o benlik sahteliğinden zaten kurtuldu, gerçek olanı fark edecek.
O yüzden bakın ilginç bir ayet vardı Kur’an’da: “İman henüz kalbinize inmedi” der. Peki ne yapacaksınız? Teslim olun. Teslim olun, sonra iman kalbinize inecek. O zaman işte bizim de gerçekliğe teslim olmamız gerekiyor. Ama benliklerimiz, sahte benliklerimiz bize aksini söylüyor. Yani işte “insanın içi önemli ama hangi devirde yaşıyoruz, ne yapacaksın” diyor. Peki ne yapacaksın bu durumda? Bak iki ihtimal var: ya sahte benliklere teslim olacaksın, ya da gerçekliğin, hakikatin içinde olan, hakikatin içinden konuşan peygamberlere ve onların hakiki takipçilerine teslim olacaksın. Takipçileri de önemli değil, peygambere bakacaksın. Çünkü o sana senden haber veriyor.
Peygamberin Anlattığı: Hikayesiz Gerçek Kendilik
Bir peygamber niçin önemlidir? Çünkü şunun için önemlidir: bir peygamber sana hikayesiz olan gerçek kendini anlatır. Başkaları sana hikayeli hikayeni anlatır. “İsmail, evet, sen çok zor zamanlar yaşadın, işte annen böyleydi, baban böyleydi, o seni anlamadı, bu seni duymadı, kardeşin seni kuyuya attı, o oldu, bu oldu, işte tabii hayat da zor, kimse kimseyi anlamıyor” -devam ediyor. Sana ne anlatıyor bu? Sana bir hikaye anlatıyor.
Peygamber sana ne anlatıyor? Diyor ki: “İsmail, bu dünyada yaşadığın deneyimi bir kenara koy” -bak, yok saymıyor, “bunu bir kenara koy, bunlar deneyimdir; ben sana gerçek kendinden bahsedeceğim, sana gerçek kendini anlatacağım” diyor. “Sen Tanrı’daydın ve halen de öylesin, ama bilinç olarak düştün. Sen tam, eksiksiz ve mükemmel bir varlıksın. Kendini ispat etmene gerek yok. Sen zaten Tanrı tarafından ispat edilmişsin.” Tanrı’nın ispat ettiğini bir de ben mi ispat edeceğim? Allah bana “var” diyorsa neyi ispat edeyim? Değil mi?
İşte bu noktada hakikatin yaklaşımıyla modern anlayışın yaklaşımı arasında bu kadar net bir ayrım vardır. Modern yaklaşım sizi hikayelerinize gömer: “Sevmiştin, kavuşamamıştın, öyle olmuştu, böyle olmuştu, hayat çok acımasız. Başarılı olabildiğinde kendini iyi hissedeceksin, emin ol. Çok mu mutsuzsun? Dur ben sana bir mutluluk hikayesi anlatayım, sen onun peşine düş, o zaman mutlu olacağını söyleyebilirim.” Ne anlatıyor sana? Bir hikayenin içine düşmüş halini anlatıyor. Ve sana hikayeni devam ettirmeni öneriyor.
Allah Bilal-i Habeşi’ye şey mi dedi: “Ya sen çok sıkıntılar çekmişsin, seni köle yapmışlar, ne kadar büyük bir acı” mı dedi? Hayır. Dedi ki: “La ilahe illallah de, kurtulacaksın.” Bakın dikkat edin, Bilal-i Habeşi de şunu demedi: “La ilahe illallah diyorum, hala köleyim.” Çünkü mesajı anlıyor adam; kurtuluşun ne olduğunu biliyor. Kurtuluş zahiri bir şey değil. Bilal-i Habeşi ömür boyu da köle olabilirdi -bu köleliği onayladığımız veya önemli değil anlamına gelmiyor bakın, kölelik gayri insani bir şeydir, insan haklarına, insanın fıtratına, vicdanına aykırı bir şeydir, bu ayrı bir şey. Ömür boyu köle olabilirdi ama Bilal-i Habeşi ömür boyu özgür olurdu, “La ilahe illallah” dediği için. Çünkü Bilal-i Habeşi beşeri hikayesine odaklı değil. Peygamber de ona zaten böyle bir hikaye anlatmadı: “Bilal-i Habeşi, La ilahe illallah de, bu kölelikten kurtulacaksın, Allah sana yardım edecek” diye bir şey demedi. Ne dedi? “Ey Bilal, hikayenden kurtul” dedi. O benlik hikayesinden, zihninin sana ürettiği hikayeden kurtul. “Sen bir köle değilsin. Sen Mekke’de falanın veya filanın tahakkümü altında olan bir insan değilsin. Sen Allah’a aitsin. Sen Allah’la varsın. Sen Allah’ın var ettiği bir varlıksın.” Bunu dedi. Ve Bilal bunu anladı, özgür oldu.
O yüzden dikkat edin, kutsal metinler ve onların mesajını aktaran peygamberler size beşeri hikayenizi anlatmazlar. O hikayenin içinde size bir kurtuluş vaat etmezler. Dikkat edin bütün kişisel gelişim şeylerine: “İyilik yap, iyilik bul.” E bulmasam ne olacak? Ya ben Tanrı’nın iyiliği içindeyim, ben bunu anlamak durumundayım. Bir peygamber insana onu demez: “İyilik yap, iyilik bul.” İnsana şunu der: “Sen Tanrı’nın içindesin, en büyük iyiliğin içindesin, en büyük güzelliğin içindesin. Senin varlığın iyi değil, varlığın iyilik; varlığın güzellik değil, varlığın güzelliktir.” Sana hikaye anlatmaz, sana demez ki “iyilik yap, iyilik bul.” Sonra siz iyilik yaparsınız, bulmayı beklersiniz, bulamayınca da “Allah belalarını versin” dersiniz. Çünkü size bir hikaye anlatılıyor. O zaman peygamber fazla iyilik yapmamış ki kötülüğü bulmuş, değil mi? Bakın mantık oralara gider: o zaman peygamber iyilik yapmayı bilmiyordu, yani kötülük yaptı ki kötülük buldu. Ama biz bakın ne düşünüyoruz? “Bir kötülük yapmışsın gibi kötülük bulmuşsun.” Öyle bir şey yok ki, bazen öyle olur, bazen başka türlü olur. Bir de “ben ne yapayım, iyilik mi bulayım kötülük mü bulayım?” Ben bulmakla meşgul değilim, olmamı arıyorum; ne olduğumu arıyorum, ne bulacağımı değil. Sürekli algım ve zihnim dışarıda değil.
Ötekiyle Var Olmak mı, Kendinde Var Olmak mı?
Bakın, Allah insanı aleme efendi yapmıştır. Modern zihin insanı aleme dilenci yapmıştır. Bakın, modern psikolojinin en net şeylerinden biri: “Algılandığın ölçüde varsın” diyor. “İnsanın kimliği başkalarıyla inşa olur, başkaları olmazsa sen olmazsın” diyor. Açın Freud’u ve onun etkili olduğu bütün psikoloji metinlerine bakın: “İnsan ötekiyle var olur” diyor. Bu ne kadar büyük bir felakettir insan için. Ama o kadar normal ki, evet, “ötekiyle var olur” diyoruz. İnsan ötekiyle var olabilir mi ya? İnsan ötekiyle algılanır, ötekiyle var olmaz. Eğer ben ötekiyle var oluyorsam, ötekiler de benimle var oluyorsa, ortada varlık yok o zaman. Yani benim varlığım senin varlığında, senin varlığın benim varlığımda. Şimdi benim varlığım yok; sen beni algılayınca varım, senin varlığın yok, ben seni algılayınca varsın. Ya bu saçma hikayeden bizi kim kurtaracak? İkimiz de yokuz, birbirimizi algıladığımız zaman var oluyoruz. Bu ne kadar sahte bir şey.
“İnsan ötekiyle vardır, insan ötekiyle inşa olur” -bakın şu doğru: ego, psikolojik benlik ötekiyle var olur, ona amenna. Ama ben o değilim. Ben onunla var değilim ki, o psikolojik benlik değilim ki. Psikolojik benlik değilim; dolayısıyla ben algılandığımda var olan bir varlık değilim, algılanmadan da var olan bir varlığım. Benim o varlığımı fark etmem gerekiyor. Veyahut da işte Niyazi Mısrî’nin dediği gibi -kendimize delil arıyoruz değil mi, varlığımıza delil arıyoruz- ya bizatihi varlığın kendisi bir delildir; niye arıyorsun? Neyi nerede arıyoruz? Ama çok mükemmel bir illüzyon var. Bize neyi nerede bulacağımızı söyleyen büyük insanlar var, değil mi? Açın televizyonları, Instagram’ları, Facebook’ları; size nasıl, nerede var olacağınızı, neyi nerede bulacağınızı gösteriyorlar. Güzellik merkezlerine gidin, size nasıl var olacağınızı gösterirler, değil mi? İşte başarı akademilerine gidin, nasıl var olacağınızı size anlatırlar. Mutluluk programlarına gidin, “işte mutlu olma sanatı.” Öyle bir sanat yok, sen uyduruyorsun; bir de ona sanat deyip beni kandırıyorsun. “Ben de o sanatı öğrenmeye çalışıyorum.” Ben mutluyum, mutlu; ama öz varlığımda mutluyum, bunu idrak ettiğimde mutluyum.
Bir çocuk niye mutludur? Bir çocuğun mutluluk hikayesi var mı? Altı aylık çocuğun mutluluk hikayesi var mı? Mutlu olma sanatını mı öğrenmiş, eğitimlere mi gitmiş, kişisel gelişim seminerlerine mi katılmış bu çocuk? Ama mutlu. İşte onun mutluluğunu anlamaya çalış; o mutluluk nereden geliyorsa, sende de onun kaynağı var. O yüzden tatlı hikayelere aldanmamak gerekiyor. O yüzden yaşadığımız çağın içinde bize nelerin üflendiğini, kulağımıza nelerin üflendiğini görmemiz gerekiyor.
Sahte Kapılar ve Tavuk-Darı Fıkrası
Şuna dikkat etmemiz gerekir ama bunlar hani nasıl şeyler biliyor musunuz? Böyle bir yerin kapısına gelirsiniz, sizi oradan döndürürler. Şöyle mesela, diyelim ki 3000 kilometrelik bir yol yaptınız, çok kıymetli, nitelikli bir insana ziyarette bulunuyorsunuz -bir bilgeye diyelim, veya çok sevdiğiniz, uzun yıllar görmediğiniz birinin kapısına varıyorsunuz. Diyorlar ki “o evde yok, buradan taşındı.” Ne yaparsınız? Gerisin geriye dönersiniz değil mi? İşte bizi böyle gerisin geriye döndüren düşünceler var. “Mesela ama bu çok zor, ama insanlar çok farklı” -tamam da, hani bir fıkra vardır: bir tavuk varmış, kendini darı zannediyormuş, sürekli diğer tavuklardan kaçıyor. Neyse bunu psikiyatriste götürmüşler, psikoloğa götürmüşler, terapiden geçmiş, anlamış: darı değil, tavuk. Ama soru şu: diğer tavuklar benim darı olmadığımı biliyorlar mı? Anlatabildim mi? Şimdi biz diğer tavuklarla uğraşıyoruz. “Tamam ben anladım, kendim öz varlığımla değerliyim de, onlar benim değerli olduğumu biliyor mu?” Ya ne yapacaksın? Yani sen tavuk olduğunu anlarsan, darı olmadığını anlarsan problem yok. “İşte onlar da benim darı olmadığımı biliyorlar mı?” Ya bilseler de fark etmez, bilmeseler de. Sen kendini bil. Sen kendinin ne üzerinden değerli olduğunu anlarsan bu yeter sana. “Başkaları da değerli olduğumu bilecekler mi?” değil mi? Hani “Zeki Müren de bizi görecek mi” diyoruz değil mi mesela? Hep sürekli zihnimiz neye programlanmış? Başkalarına programlanmış. O zaman ne yapıyor? Bir yere geliyorsunuz, geliyorsunuz, geliyorsunuz, tam sonuca ulaşacaksınız, gerisin geriye döndürüyorlar sizi. Böyle sahte düşüncelerimiz var.
Bakın, kimseyi eleştirmiyoruz burada. Bütün dünya size bir şeyin sahte olduğunu anlatsa, onlara kızmanız gerekmez. Siz sahte olana inanıyor musunuz? Bir tavuksanız, darı olmadığınıza inanıyorsanız kurtulursunuz. Başkalarına gerek yok, başkalarının algısına gerek yok, öyle bir sahteliğin içinde olmaya gerek yok. Ama içimizde bir sahte benlik ne diyor? “Ama seni kim biliyor? Seni kim anlıyor? Seni kim görüyor? Senin gibi büyük bir hazineyi kim görecek?” Halbuki hazine olduğunu bilsen kimseye göstermezsin zaten, değil mi? Ama biz algılanmak üzerinden değer üreteceğimizi zannediyoruz.
Teoloji ve Kendi Değerimiz
Bir insanın kendinde kalması ve olması kadar değerli hiçbir şey yoktur. Hiç. Bakın biz teolojik olarak ne diyoruz? Bütün insanlar Allah’a iman etse, ibadet etse Allah’ta bir şeyi arttırır mı? Arttırmaz. Bütün insanlar Allah’a isyan etse, karşı gelse, yok sayarsa Allah’tan bir şey eksiltir mi? Eksiltmez. Peki bunun bize verdiği mesaj ne? Biz ne yapacağız, şimdi teolojik bir tartışma mı yapıyoruz biz? Hayır. Biz hakiki insaniyetimize dair bir referans buluyoruz, bir temel buluyoruz. Allah, bütün insanlar kendisine isyan etse ve inkar etse de ondan bir şey eksilmez; sen de Yaradan’ın sana verdiği o hakiki varlık ve değer sayesinde bütün insanlar seni yok saysa senden bir şey eksilmez. Seni mutsuz edemez.
Bakın teoloji ne kadar önemli değil mi? Demek ki teoloji, metafizik boş dogmalar değil, metafizik dedikodular değil; metafizik, ilahiyat çok önemli bir şeydir. Ama onun anlamını ve sana olan yansımasını anladığında öyle bir şeydir. Sen diyeceksin ki “insanların bana dediklerinden dolayı ben çok yıprandım.” Allah sana diyecek ki “ben yıprandım mı? Bak beni inkar ediyorlar, isyan ediyorlar, yok sayıyorlar; bende en ufak bir yıpranma oldu mu, varlığımdan bir eksilme oldu mu?” Bakın okuyoruz değil mi: “Kul huvallahu ehad, Allahu’s-samed” diyoruz. Ne demek Allah Samed’dir? Yani Allah kendi varlığı üzere vardır, onun varlığı bir şeye muhtaç değildir. Bu sadece bizde bir şey vardır, onunla tamamlayayım: biz Allah’la olan ilişkimizi şöyle algılıyoruz -Allah böyle büyük, güçlü biri, bize de “eğilin bakalım, ibadet edin bana, işte şu ayeti gönderdim, okuyun bakalım, deyin ki Allahu’s-samed” deyin. Haşa, Allah manyak mı, nedir yani? Böyle bir şeyden haşa zevk mi alıyor? Bunun için mi bize söylüyor? Bunları senin için söylüyor. “Sen” diyor, “bak ben Allah’ım, tekim, birim ve kendi kendimle varım.” Sen bunu dediğinde neyi anlayacaksın? Sen de diyeceksin ki “Ey Rabbim, sen böylesin, ben de senin beni var etmenle tekliğimin bilincindeyim; bir parça değilim, senin bana verdiğin varlıkla ayaktayım. Ayakta olmak için, var olmak için hiçbir şeye ihtiyacım yok.” Bunu idrak etmen için sen o ayeti okuyorsun. Yoksa haşa Allah’ın boynuna bir kolye mi takacaksın yani? O ayetleri okuyup, o tesbihleri çekip Allah’ı pohpohlayacak mısın? Buna mı ihtiyacı var? Senin Allah için söylediğin her şey, seninle Allah arasındaki ilişkiyi tanımlayan, onunla olan ilişkinin farkındalığını arttıran uygulamalardır.
Yoksa Tevfik Fikret’in dediği gibi “işte Tanrılar kurban ister, kan kan kan” diye bir şey yok. Tanrı kurban istemiyor. O cehaleti fark ettirmek için zaten son mesajında ayet gönderiyor: “Kestiğiniz hayvanların etleri ve kanları Allah’a ulaşmaz” diyor. Allah kan mı istiyor? Bir de bizde öyle bir şey var: “Allah kan dökülmesini ister.” Yani gerçekten cehaletimiz böyle katmerli bir hale getirilmiş. Allah kanı ne yapacak ya? Değil mi? Allah ne istiyor? Sahte kendiliğini bırak ve kendini benimle var olan biri olarak idrak et. Kendini benden ayrı, bağımsız bir şey zannetme.
Kurban nedir? Budur. Yani kurban, sen Tanrı’ya aitsin, ondan kopuk, ayrı, başka bir şey değilsin. Senin varlığın onun varlığının bir yansımasıdır; varlığını onun içinde erit, kendini ona aidiyetinle tanımla. Mesela eğer bunu idrak etsen, ömründe bir defa bu anlamda kurban kessen, “benim hayatım ne olacak” demezsin, “ben ne yapacağım bu hayatta” demezsin, “ölünce ne yapacağım” demezsin. Çünkü senin hayatın onunla var; o ezeli ve ebediyse sen de ezeli ve ebedisin. O zaman niye ürküyorsun, niye kaygıya kapılıyorsun, “benim sonum ne olacak”? Senin sonun Allah. Sen kendini kurban etmedin mi? Demedin mi “benim evvelim de sensin, ahirim de sensin”? O zaman sonunu niye düşünüyorsun, sonunda niye kaygı duyuyorsun? Allah böyle bir şey.
Yani kurban nedir? Kurban, benim hayatım dediğim hayat, sonsuz ve mutlak hayattan gelen bir şey. O zaman bak, ben artık şöyle düşünür müyüm: “Benim hayatım ne olacak, hayatım ne zaman bitecek?” der miyim? Diyemem, demem manasız olur. Benim hayatım nereden kaynaklanıyor? Ondan. Ben de kendimi ona adadım, ona teslim ettim, ve hayatımın onun hayatından olduğunu idrak ettim. Artık “hayatım ne zaman bitecek” der miyim? Demem, çünkü ben onunla hayattayım; onunla hayat serüvenimi sonsuzca yaşayacağım, ben onda olacağım, onda yaşayacağım.
Ama eğer kurban bilinciniz yoksa, işte modern insan gibi olursunuz: herkes oturmuş bir kenarda, “benim hayatım ne olacak, hayatım boş geçti, hayatımda ne yaptım ki, böyle bir hayata lanet olsun; işte herkes güzel yaşıyor” -bir de egonun böyle bir sahtekârlığı var, öyle olumsuz duruma düştüğünde hep şey hisseder: “Herkes mutlu, herkes süper yaşıyor, bir tek ben mezara girmişim.” Öyle sahte bir algısı var. Bakın sahtelik ne kadar büyük.
O yüzden gerçek anlamda kendini bulmanın üstünde herhangi bir değer yoktur arkadaşlar, hiçbir değer yoktur. Kendini buldun, o zaman gerçek kurtuluş budur. Ve o seni gerçekten huzura, saadete, dinginliğe götürür ve onun bir şeye ihtiyacı yoktur. “Erdiğimde insanlar beni sevecek mi” diye sorarsanız garanti edemem, taşlayabilirler; ama o taşların size bir etkisi olmaz. “Kim beni anlıyor, kim anlamıyor, kim beni niye yanlış anlıyor” -hikayenizden kurtulursunuz. Bakın en önemli şey, insan kendini bulduğunda hikayesinden kurtulur.
Hikayeden Kurtuluş
Ama dikkat edin, modern psikoloji ne diyor? “Herkesin güzel bir hikayesi olmalı.” “Bir anlatsana, senin hikayen nasıl” diyoruz hemen birbirimize. Birbirimize hikayelerimizi anlatıyoruz. Birbirimize hikayelerimizi kendimiz diye anlatmayacağız, deneyim olarak anlatacağız. Kendimize anlatırken şunu diyeceğiz: “Ben Allah’tan geldim, şu tarihte ete kemiğe büründüm, şu şekilde göründüm, tekrar ona döneceğim; zaten her anda hakikatte onunlayım, ama bazen fark ediyorum, bazen fark etmiyorum.” İşte benim anlatımım bu. Yoksa hikayeni anlatırsın: şanssızlıklarını, mağduriyetlerini, beklentilerini, gerçekleşmeyen arzularını, insanların seni anlamamasını, ne kadar şanssız ve mağdur olduğunu anlatırsın.
Şunu unutmayın, Allah bunları asla dinlemez. Sizi kıymet vermediği için değil. Der ki: “Bunları geç, bunları geç, kendine gel.” Siz dersiniz ki “ben kendimi anlatıyorum.” Bu kendin değilsin. Bu yeryüzündeki serüven, bu senin hikayen değil. Senin hikayen şu: “Ey Rabbim, senden gelmiştim, sana döndüm.” Ne kadar güzel bir şey değil mi? Allah’a gidiyorsun, diyorsun ki bütün hikayeleri bırakıyorsun: “Yok annem böyle, babam böyle, kocam böyle, karım böyle, anlaşılmadım, sevilmedim, oldu, sonra yitirdim, şu kadar takipçim vardı” -hiçbiri yok. “Sendeydim, seninle var oldum, beni bir yolculuğa çıkardın ve sana döndüm. Bitti.” Bakın bunu bilirseniz, Allah size hesap bile sormaz. Çünkü siz zaten o hesap sorulacak hikayelerden kurtulmuşsunuzdur. Ama siz Allah’a gidersiniz “böyle oldu, şöyle oldu, anam böyle, babam böyle, karım böyle, kocam böyle” -tamam, “gel” der, arkadaşı hesap makinesine gönderin, ondan alacağı var, bundan vereceği var, ondan on kuruş, bundan beş kuruş -arzu ediyor musunuz böyle bir hesap sırasına girmeyi? Etmiyorsanız bugünden hikayelerinizi bırakın, çünkü siz bu hikayelerin öznesi değilsiniz, kafanızdaki hikayenin öznesi değilsiniz.
Onun için “ben” deyip arkasına bir şey eklemeyin, dünyevi bir şey eklemeyin; mesela “ben şu gün doğdum” öyle demeyin. Bakın Yunus ne diyor: “Ete kemiğe büründüm” diyor, “doğdum” demiyor, “var oldum” demiyor. Hikayelerinize aldanmayın, siz hikayenin öznesi değilsiniz. Peki ben kimim? “Ben” değil, arkasına bir şey eklemeyin: “ben, ben, var, ben varlık.” Bu kadar. Ben neyim? Ben varlığım; var edenin var ettiği varlığım. O kadar. Varlığınızdan asla şüphe etmeyin. Ama varlığınızı ne bedeninize, ne dünyaya, ne dünyada yaşadıklarınıza, ne de dünyadaki serüveninize bağlayıp tanımlamayın. Gerçek insan, “bana kendini anlat” dediğinde anlatacağı hiçbir şey yoktur. Çünkü gerçek kendimiz anlatılacak bir şey değildir. Anlattığın şey deneyimlerdir.
Ama bakın modern psikolojinin bize empoze ettiği şey ne? Hikayemizin bir figüranı olmak. “Bana hikayeni anlatsana” diyor. Hatta bazen insanlar “ben hikayesi olan insanları severim” der. Sen ne yapıyorsun? Hikayeni güzelleştirmeye çalışıyorsun: “Öyle bir hikayem olsun ki anlattığımda millet ilgi göstersin.” Çünkü hikayeyle varsınız: “hadi hikayeni anlat, çok güzel bir hikaye.” Ego kendine dönüyor: “Benim hikayem ne? Benim hikayem İsmail’in, Ahmet’in hikayesinden sönük. O zaman hikayemi parlatmalıyım.” Hikayemi parlatamıyorsam bedenimi parlatmaya kadar giderim en sonunda; en son imaja, photoshop’lara kadar inerim yani. Değil mi? Kendimi parlatmam lazım, başka çare yok. Kimin için ama? Sahte benlik için. O yüzden böyle: “Kendini anlat.” “Kendimi anlatamam ama yaşadığım bazı olguları anlatabilirim; ama o ben değilim.”
Bakın hep hatırlatıyorum, Kur’an’daki o ayet çok önemli bir şeydir: Onların başına bir musibet isabet ettiğinde “biz Allah’a aidiz, ona döneceğiz” derler. Ne kadar mükemmel bir ayet; bir tek bu ayet olsa insan için bence yeter. Bu ne demek biliyor musunuz? Yani onların başına bir olay geldiğinde onlar kendilerini olayın nesnesi, olayın öznesi görmezler. “İşte ben ne kadar büyük acılar çektim” -yok öyle bir şey. “Ben Allah’a aidim, ondan geldim, ona dönüyorum. Musibet ayrı bir konu, başımdan şunlar geçti, olabilir, başımdan bir şeyler geçmiş olabilir. Ama ben mağdur değilim, ben şanssız değilim, ben kadersiz değilim, ben hayatımı yaşayamamış biri değilim, ben bir türlü var olamamış biri değilim. Mutlu olamamış, tatmin olamamış, huzur bulamamış, kendi olamamış biri değilim. Ben anlaşılamamış biri değilim. Ben hayatımda çok güzel bazı dönemler yaşayıp, o dönemlerin kesintiye uğramasından dolayı kendini mutsuz hisseden biri değilim.” Hikaye yok. Hikaye yok.
Hikaye olursa ne olur? Yani kendinizi bir hikayenin nesnesi zannederseniz ne olur? Kendinizi sahte bir şeyin içine hapsetmiş olursunuz. Onun için bakın, “ben Allah’ın kuluyum” demek çok özgürleştirici bir şey. “Ben Allah’ın kuluyum” ne demek aslında? Ben hikayesiz olarak kendimi biliyorum. Bir hikaye olabilir: “şu gün doğdum, görüldü, şöyle şöyle bir aile” -hikaye anlatabiliriz. Ben o hikayenin parçası değilim ama. Ben o hikayenin oluşturduğu bir varlık değilim. Bunu ayırmak önemli. O yüzden “ben Allah’ın kuluyum” çok özgürleştirici bir şeydir. “Bana kendini anlatsana.” “Ben Allah’ın kuluyum.” Bu kadar. Hikaye yok.
Tabii ego ne diyor? “Hikayen yoksa boşsun.” Değil mi? “Herkes bir hikaye anlatıyor, herkesin bir hikayesi var, herkes bir hikayeyle sahneye çıkıyor; bir hikayem yok.” Mesela ben nereden o şeyi edinmişim bilmiyorum, mesela ben konuşurken birisinin “bize kendinizden bahseder misiniz” sözünü başlarda çok garipsedim, “neyi anlatayım ki, ne anlatayım” manasız gelirdi bana; hepimiz için bu böyle arkadaşlar. “Bir kendini tanıtsana” -neyi tanıtacağım? Benim kendim sizsiniz, sizin kendiniz de benim zaten. Neyi anlatacağız ki o anlamda? Gerçek kendimiz bir; hepimiz aynı kendiliği taşıyoruz. Öbürü hikaye: nerede doğdunuz, neler yaptınız -bunlar hikaye.
Özgürlük Zeminimiz
O yüzden özgür olma, gerçekten özgür olmak elimizdedir. Ve gerçekten özgür olma hakkına sahibiz, istisnasız. Ve çok önemli bir müjde: sizin özgürlüğünüzü engelleyecek Allah’tan başka hiç kimse yoktur. O da engellemiyor zaten. Başka hiç kimse sizin özgürlüğünüzü engelleyemez. Ya diyeceksiniz ki “kimse izin vermiyor, herkes bana takoz koyuyor” -yok kardeşim, bak dikkat et, kimse bunu yapamaz. Kimse bunu yapamaz. Eğer bir şey engel görüyorsan, o senin algının ürettiği bir yanılsamadır. Ne dedim? Bakın, Bilal-i Habeşi’ye Allah Resulü “La ilahe illallah de, özgür olacaksın” dediğinde, “ya işte Ebu Cehil izin vermiyor” dedi mi? Demedi. Öyle bir şey yok. Bilal-i Habeşi işkence altında ölseydi bir problem olur muydu? Olmazdı. Peygamber onu zahiren kurtarma imkanı bulunca kurtardı, ama onun özgürlüğü, özgürlüğü “La ilahe illallah” dediği anda oluşan bir şey. O, Ebu Cehil’in kölesi değil; şunun bunun kölesi değil. O, Allah’ın dostu. Anlatabildim mi? Allah’ın yakını, Allah’ın ailesi -manen.
İşte bu bizim özgürlük zeminimizdir. Ve bu özgürlüğü elimizden alan modern bir çağ var. Bu her zaman olmuştur, fakat bu çağın farkı nedir? Çok kuşatıcı; yani dünyayı sarmış. Hani ilginç bir şey vardır, denir ki -tam emin değilim, mealen söylüyorum- Deccal işte bir günde kırk defa dünyayı dolaşır. Tabii dolaşır; internetle dolaşır, televizyonla dolaşır, dolaşmıyor mu? Bir günde dünyayı kırk defa dolaşmıyor mu, değil mi? O zaman dikkat edeceksiniz: şu ekranlarda gördüğünüz şeylere, okuduğunuz şeylere dikkat edeceksiniz, nasıl bir manipülasyonun yapıldığına dikkat edeceksiniz. O zaman bütün o sahte hikaye ortadan kalkıverir. Ve bu asla zor bir şey değildir; sadece biraz dikkat, farkındalık ve gerçekten kalbimizin sükûnetinde olmakla mümkün.
Korku ve Arzu: Şeytanın Vesvesesi
Korkularınızı, arzularınızı biraz kenara bırakın. Bakın korku ve arzu nerede ortaya çıktı? Şeytanın Adem’i ayartmaya çalıştığı noktada ortaya çıktı. Şeytan olmadığında Adem’de arzu ve korku yoktu, ama arzu ve korkuya açık bir tarafı vardı. Şeytanın vesvesesi onda korku ve arzu oluşturdu. O yüzden bir korku ve arzu duyuyorsanız, dünyaya ait, psikolojiye ait bir durumdan bahsediyoruz demektir. Bunlar makul ve gerçek olduğu zaman dikkate alınır. Fakat benim gerçek öz varlığımın korkusu olamaz.
Yani bunu şuna benzetebilirsiniz: Diyelim ki ben hiç ölmez biriyim -öyle bir metafor, bir kurgu yapalım. Diyelim ki ben asla ölmeyen biriyim, bana hiçbir şey olmuyor. Bir arabam var; şimdi ben arabamın motorunu, yürüme aksamlarını temiz tutmaya, korumaya çalışır mıyım? Çalışırım. Bir duvara çarpmamasına dikkat eder miyim? Ederim. O, arabamla ilgili bir dikkat ve tedbirliliktir, benim kendimle ilgili değil; çünkü ben ölmüyorum. Yani arabam okyanusa da batsa, üzerine uçak da düşse, altına TNT koyup patlatılsa da bana bir şey olmuyor -öyle kabul edin. Benim kendimle ilgili bir korkum olur mu? Olmaz. İşte kendimizle ilgili bir korkumuz olmaz, çünkü o sahtedir. Sen ondan gelip ona dönen bir varlıksın; senin kendinle ilgili bir korkun ve arzun olamaz, ama oturduğun sandalyeyi bile koruyabilirsin -o ayrı bir şeydir, değil mi? Ateşten korursun, çünkü o bir sandalyedir, onun yapısını korumak gerekir, doğal bir şeydir; ama bu kendinle ilgili bir korku anlamına gelmemelidir. Kendimizin korkacak hiçbir şeyi yok.
Ve dikkat edin, işte bunlar çok güzel şeyler ama yaşadığımız çağ bunlara izin vermiyor. Bakın bunlar kadar sahtekar benlikler yoktur; neden biliyor musunuz? Öğrendiğiniz birçok şeyi bir anda küle çevirir. Anlatabildim mi, bir anda küle çevirir. Ve çatışarak bunu yapmaz, altını oyarak yapar. Yani şöyle düşünün: siz bir binayı yıkmıyorsunuz ama altını boşaltıyorsunuz; binaya tek bir dokunuşunuz bile yok, ama altını bir oyuyorsunuz, bina çöküveriyor. Bunlara dikkat edin. Bu tür benlikler yaşadığımız çağda çok fazla. O yüzden o sahte benliklere dikkat edin; gerçeği, hakikati boşa düşürmemeli.
Ebu Süfyan Örneği: Etiketlere Bakmak
Mesela ne diyordu Ebu Süfyan peygambere? “Ya tamam da, doğru söylüyorsun da, biz bunları kabul etsek ne olacak? Kabe’ye gelen bir sürü adam var, bunlara biz bir şeyler satıyoruz. Biz şimdi ticaretimizden mi olalım?” Yani şimdi diyorlar ki: “Tamam, doğru söylüyorsun ama olmaz, hangi çağda yaşıyoruz görmüyor musun?” dediler değil mi -bizde de Çağrı filmini seyredince böyle şeyler görürüz. Peki ben ne diyorum? Ben de Ebu Süfyan’a bazen derim ki, “bak Ebu Süfyan” mesela, “tamam da” derim, “ama insanlar senin insanlığını, insani değerlerini nereden anlayacaklar?” Herkes etikete bakıyor. “Ya tamam kardeşim, herkes etikete bakıyor da sen nereye bakıyorsun?” Herkes etikete baksın, değil mi, sen nereye bakıyorsun?
O yüzden insanlık tarihini, İslam tarihini, peygamberlerin tarihini, ilahiyat ve metafiziği biraz bu gözle okumaya ihtiyacımız var. Bu bizim hayatımıza dair bir bilgi, yoksa tarihi bir malzeme değil yani. Hep söylüyorum, mesela Kabe senin insaniyetinin öz varlığını temsil eder, senin kalbini temsil eder. Bak onun içinde kaç tane put varmış değil mi, ama hep söylüyorum, dikkat edin çok ilginç bir şey değil mi, peygamber içinde putlar varken tavaf ediyordu. Şimdi düşünün, bakın algımız ne kadar çarpık: mesela şu anda Kabe’de bir tane put olsa kim tavaf eder? Etmekten kaçınırız değil mi, “acaba kafir mi olacağım” deriz. Ya Kabe duruyor, velev ki içinde put olsun. Bu ne demektir? Ey insan, Allah senin kalbini kendi evi gibi yaratmıştır; orada kendi hakikatiyle vardır. Senin kalbinde yüzlerce put olsa da sen kalbi bozulmuş biri değilsin, sadece temizlemen gerekir.
Kabe’de putlar olunca Kabe bozuldu mu? Bozulmadı; putları temizleyeceksin sadece, bu kadar. Allah’ın evi duruyor. Bakın bazı insanlar hata yapar, günah işler, kendini kılar, kendini suçlar, kendini yok etmeye çalışır. Peygamber Kabe’de putlar varken Kabe’yi mi yıktı, putları mı temizledi? Değil mi? Kabe’yi yıkmadı. Sen de yerden göğe kadar günahkar olsan kendini yıkmayacaksın, çünkü kendin Allah’ın inşa ettiği bir şey. Allah’ın var ettiği bir varlıksın sen. Sen nasıl kendine “ben bir suçluyum, kötüyüm, Allah beni kahretsin, yaşamak istemiyorum” diyebilirsin? Öyle diyorsun çünkü cahilliğine yeniliyorsun. Bak peygamber Kabe’yi yıkmadı, tavaf etti. Neden? Çünkü onun hakikati duruyor orada, velev ki içinde putlar olsun. O yüzden işimiz kolay: Kabe’yi yıkmaya gerek yok, putları temizlemek kafi.
Evet, bugün çok konuştum. Teşekkür ediyorum. Sağ olun.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Yok — Metinde birden fazla Kur’an atfı var (ör. “başkalarının dalalette olması sizin hidayetinize zarar vermez” [Mâide sûresine yakın bir anlam]; “Allah’ın velileri için korku ve hüzün yoktur” [Yûnus sûresine yakın bir anlam]; “iman henüz kalbinize inmedi” [Hucurât sûresine yakın bir anlam]; “Kul huvallahu ehad, Allahu’s-samed” [İhlâs sûresinin açılışının doğrudan, transliterasyonla alıntılanmış hali]; “kestiğiniz hayvanların etleri ve kanları Allah’a ulaşmaz” [Hac sûresine yakın bir anlam]; “onların başına bir musibet isabet ettiğinde biz Allah’a aidiz, ona döneceğiz derler” [Bakara sûresine yakın bir anlam]). Ancak anlatıcı hiçbirinde açıkça bir sûre adı veya ayet numarası zikretmiyor; sadece anlamını serbestçe parafraze ediyor (İhlâs sûresi açılışı hariç, o da sûre adı belirtilmeden söyleniyor). Kural gereği (sûre adı/ayet no açıkça belirtilmeden referans eklenemeyeceği için) bu bölümlere herhangi bir (Sûre Adı: Ayet No) ataması yapılmamıştır.
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.