İmtihan ve Sınanma Var mıdır
Kısa Özet
Konuşmacı, “imtihan” kavramının toplumda genelde anlaşıldığı gibi bir zorluğa katlanma ve tahammül meselesi olmadığını, aslında insanların beden, ilişki, mal-mülk, sosyal itibar gibi sahte benliklerle kurdukları özdeşleşmeden kaynaklandığını anlatıyor. Hz. Yusuf ve Mevlana gibi örnekler üzerinden, doğru bir bilinç haliyle yaşanan zorlukların kişi için imtihana dönüşmediğini; asıl üzerinde çalışılması gerekenin dış olaylar değil, o olayları ağır kılan bilinç durumu ve özdeşleşmeler olduğunu vurguluyor. Sohbetin sonunda bir katılımcının Enneagram sağlık seviyeleriyle ilgili sorusu cevaplanıyor ve ruhsal derinlik arttıkça duygusal çalkantının azalacağı, taş-kova-deniz benzetmesiyle anlatılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İmtihan aslında olaylarda değil, kişinin özdeşleştiği sahte benliklerin bir aynasıdır. - Hz. Yusuf örneği: kuyuya atılma, iftira ve hapis, doğru bir bilinç ve varlık idrakiyle yaşandığı için imtihana dönüşmemiştir. - Veli olma hali, Allah’a yakınlığı idrak edip hüzün ve korku duymadan “aktif şahitlik” içinde yaşamaktır.
Giriş
Bugün hem kültürümüzde hem dini literatürde önemli bir kavram olarak geçen imtihan kavramı üzerinde durmak istiyorum. Hayat bir imtihan mı? Bu dünyaya imtihan için mi geldik? Gibi birçok soru aslında çok defa gündemimizde oluyor. Bu konuda biraz bir yanlış anlaşılma olduğunu düşünüyorum.
Ne anlamda? İmtihan deyince bir zorluğa maruz bırakılmak ve ona tahammül etmek gibi bir şey anlaşılıyor. İşte bu çok büyük bir imtihan; birinin başına bir musibet, bir sıkıntı, bir zorluk geldiğinde “işte bu imtihan, buna dayanmalısın” gibi, rahatsız edici, zorlayıcı bir şeye maruz kalmak ve buna tahammül etmeye çalışmak gibi algılanıyor. Bu bence biraz meseleyi çok daraltmak ve sınırlandırmak anlamına gelen bir yaklaşım.
Sahte Benlikler ve Özdeşleşme
Belki daha doğru yaklaşım şu olabilir: Aslında bizler dünyaya geldiğimiz andan itibaren bir kısım sahte benliklerle özdeşleşiyoruz. Mesela bedenimizle özdeşleşiyoruz, ilişkilerimizle özdeşleşiyoruz, hayallerimizle özdeşleşiyoruz, dünyadaki hedeflerimizle özdeşleşiyoruz. Sahip olduğumuz şeylere dair bir özdeşleşme yaşıyoruz; aslında hiçbir şeye sahip değiliz de sahip olduğumuzu zannediyoruz. Sahip olduğumuzu zannettiğimiz bir kısım şeyler üzerinden bir özdeşleşme, bir kimlik üretiyoruz. Sonra da bunlara dair bir eksilme, kayıp yaşadığımızda “bu büyük bir imtihan, buna tahammül etmen lazım” gibi bir yaklaşım sergiliyoruz.
Meselenin gerçeği böyle mi, yoksa farklı mı? Ben biraz farklı olduğu kanaatindeyim. Kutsal metinlerden, kadim bilgeliklerden aldığım yaklaşım tarzı bana şunu düşündürüyor: Bizler birçok sahte benlikle özdeşleşiyoruz. İlahi sistem, o özdeşleştiğimiz şeylerle ilgili bizde bir eksiltme, bir kayıp oluşturuyor. Diyelim ki bedenimizle özdeşleşiyoruz, bedenimiz hasta olabiliyor; gençliğimizle özdeşleşiyoruz, yaşlanıyoruz, işte yaşlılık bu sefer imtihan haline dönüşüyor. Veyahut da ilişkilerimizle özdeşleşiyoruz; ilişkilerimizde yaşadığımız bir kayıp ne olarak tanımlanıyor bizim tarafımızdan? İmtihan olarak tanımlanıyor. İşte kaybettim, hayal kırıklığına uğradım ya da eskisi gibi yeterince beklentilerim gerçekleşmedi gibi… Ne diyoruz? “Ya bu imtihan” diyoruz. “Buna tahammül et” veya “olabildiğince sabır göster” gibi yaklaşımlar sergiliyoruz.
Aslında maksat bu mudur, ya da bu gibi olaylara bakarken nereden bakmalıyız? Bence şuradan baksak çok daha faydalı olacaktır: Yaşadığım bir olayın —ister buna musibet diyelim, ister zorluk diyelim, ister kayıp diyelim, ister bir eksiklik durumu diyelim— bu durum aslında bize ne anlatıyor? Bize neyi gösteriyor? Bize neyi fark ettirmeye çalışıyor? Veyahut da aslında neyin üzerinde çalışmamız gerekiyor? Aslında biraz buna dair bir işarette bulunuyor.
İlişki Örneği
Mesela diyelim ki bir ilişki üzerinden, ilişkide yaşadığın bir memnuniyetsizlik, bir kayıp üzerinden… Diyelim ki bir ilişkim bitti. Bu eşim olur, çocuğum olur, arkadaşım olur; uzun süre dostluk yaptığım bir insan olabilir. Diyelim ki ondan tahmin edilmedik bir yanlışlık görüyorum ve bundan dolayı bir hoşnutsuzluk, bir rahatsızlık, bir memnuniyetsizlik yaşıyorum. Peki bu durumun bana göstereceği, anlatmak istediği şey nedir acaba? Bize bunu mu anlatıyor: “Bak bu bir imtihan, dayanacaksın, bu yaşadığın zorluğu bir imtihan olarak kabul et, tahammül etmeye çalış”? Yoksa senin bu acıyı, bu sıkıntıyı, bu zorluğu yaşamana sebep olan şey acaba ne tür bir özdeşleşmedir?
Yani sen kendini nereye konumlandırdın, “kendin” derken neye “kendin” dedin, biraz bunu düşün. Ve şu anda yaşadığın, imtihan olarak gördüğün, zorluk sıkıntı olarak gördüğün şeyin hangi özdeşleşmeden, hangi yanlış kimliklendirmeden kaynaklandığını bir düşün. Aslında yaratıcı, doğal bir şekilde bizi o özdeşleşmelerden ayırmak noktasında bize bir lütufta bulunuyor. Bu süreçler doğal süreçlerdir.
Ölüm ve Mevlana Örneği
Şöyle basit bir örnek vereyim: Mesela hepimiz biyolojik anlamda öleceğiz. Şimdi ölüm birisi için imtihan olabilir, bir başkası için hiç olmayabilir. Diyelim ki Mevlana için ölüm bir imtihan mı? Değil. Neden? Çünkü kendini bedenle özdeşleştirmemiş ki ölüm kendisi için bir imtihan olsun.
Dolayısıyla burada imtihan kavramı aslında göreceli bir şeydir. Ne kadar çok özdeşleşmemiz, ne kadar yanlış kalıplarımız, ne kadar yanlış kendilik tasavvurlarımız varsa —tırnak içinde söylüyorum— o kadar çok imtihanımız olur. Aslında imtihanlar olaylar değildir; imtihanlar bizim özdeşleşmelerimizdir.
Bağımlılık İlişkisi Örneği
Mesela diyelim ki ben bir ilişkimde bir bağımlılık halindeyim. Bu çocuğum olur, eşim olur, arkadaşım olur vs. Onunla bağımlılık ilişkisi içindeyim: onsuz yapamıyorum, onsuz yapamayacağıma inanıyorum, o olmazsa bir hiç olacağıma inanıyorum. “Hayat ancak onunla anlamlı” diyorum, “o olmazsa ben de yokum” diyorum. Şimdi ben burada ne olmuş oluyorum? Kendimi bir ilişkiyle tanımlamış ve o ilişki olmaksızın var olamayacak, tamamlanamayacak bir kişi olarak tanımlıyorum.
Sonra diyelim ki o ilişkimde bir problem oluyor; mutlaka bir şekilde bir şey olacak yani. O zaman diyorum ki: “Ya bak bu çok büyük imtihan. Ben onunla çok iyiydim, çok iyi anlaşıyorduk, çok mutluydum onunla ama şu anda ayrıldık” veya “aramız bozuldu”. Ve diyoruz ki bak bu ne büyük bir imtihan. Şimdi bu olayı imtihana dönüştüren şey —insanların algıladığı anlamda kullanıyorum imtihanı— bu olayda imtihan olan şey olayın kendisi mi, yoksa benim o ilişkideki bilinç halim mi?
Eğer bunu iyi anlarsak, o zaman aslında imtihanın olaylarda değil, kendi bilincimizde olduğunu göreceğiz. Yani kendi bilinç durumumuz eğer doğal ve saf halinde değilse —tırnak içinde söylüyorum— hayat bir imtihan olacaktır. Eğer bağımlılıklarım, sahte benliklerim, özdeşleşmelerim, kendimi yanlış yere konumlandırmalarım ne kadar çok olursa, o zaman benim imtihanım da o kadar çok olacaktır.
Maddi Zenginlik Örneği
Diyelim ki ben kendimi zengin biri olarak görmüşüm; maddi olarak imkânım var. Sonra bir ekonomik sıkıntı oluyor veya büyük bir iflas oluyor; diyelim ki ben maddi zenginliği kaybediyorum ve bundan dolayı çok rahatsız oluyorum. Diyorum ki “işte büyük imtihan”. Ne imtihanı burada var? Senin parayla özdeşleşmiş bir benliğin var. “Ben zengin biriyim” diye kendini tanımlamışsın, kendini o maddi imkânların üzerinden konumlandırmışsın, kendini onun üzerinden bir kimlik oluşturmuşsun. O kimliğin yapı taşları olan maddi zenginlik ortadan kalkınca, bu sefer o sahte benlik kendini çok zor bir durumda hissediyor. Tabii etraftaki insanlar da “evet haklısın, bu büyük bir imtihan” diyor.
Aslında ortada gerçeklikte bir imtihan yok. Real düzeyde bir imtihan yok aslında; imtihan kişinin bilinç düzeyinde. Eğer özdeşleşmeleri güçlüyse —o parayla, zenginlikle, o paranın ve zenginliğin getirdiği sosyal konumla— “işte topluma çıkacağım, eskiden bana şöyle şöyle derlerdi, şimdi ne diyecekler, mevcut durumdan utanma” vs. o zaman ne olacak? “Büyük bir imtihan yaşıyorum” diyeceğim. Aslında ben büyük bir imtihan yaşamıyorum, büyük bir özdeşleşme yaşıyorum. Eğer meseleyi doğru bir şekilde tanımlarsak, o zaman aslında nerede çalışacağımızı da anlayabiliriz. Biz olaylar üzerinde çalışıyoruz; “aman imtihan yaşamayayım, büyük imtihan yaşamayayım” deyip ne yapıyoruz? Olaylardan çekiniyoruz.
Halbuki dikkat etmemiz gereken, üzerinde çalışmamız gereken şey bilinç durumumuz ve o bilinç durumumuzdaki kendilik algılarıdır. Bu kendilik algılarını çözümleyebilirsek o zaman ortada bir imtihan kalmayacaktır. Yani imtihan dediğimiz şey kendi içinizdeki sahte benliklerin bir aynasıdır aslında. Olay eğer bizde bir rahatsızlık, bir zorluk, bir tahammülsüzlük, bir zorlanma meydana getiriyorsa, biz bu durumda olaya değil, bizi zorlayan bilinç durumuna dönüp bakmalıyız. Bu niçin bana ağır geldi? Bunun bana ağır gelmesinin altında yatan benlik algısı nedir? Ben kendimi ne olarak algıladım ki bu olay bana çok ağır geldi?
Dostluk Örneği ve Tevekkül
Mesela diyelim ki 40 yıllık bir dostumuz var; çok iyi bir arkadaşlığımız, dostluğumuz oldu. Sonra bana diyelim ki hırsına mağlup oldu, kibrine mağlup oldu, başka bir şeye mağlup oldu, bana iftira attı. Şimdi bunu ilk başta zahiri bilinçle değerlendirdiğimizde “ya bu çok büyük bir imtihan” diyoruz. Neden? “Kırk yıllık dostluk, başkası dese hiç umursamam ama o nasıl dedi” diyoruz. Aslında orada ne var? Kendini o ilişki üzerinden tanımlamışsın ve dostunun algısıyla bir özdeşleşme yaşamışsın. O kişinin egosuna yenilip, sahte benliğine yenilip diyelim ki sana iftira atması, o yüzden sana tırnak içinde ağır geliyor; bu sana büyük bir imtihan olarak geliyor.
Halbuki bakın çok ilginç bir şeydir: Allah peygambere, bugün sahabeler dediğimiz, peygambere en büyük destekçi ve yoldaş olmuş insanlarla ilgili şöyle bir şey söylüyor: Onlar etrafından dağılacak olurlarsa “Allah sana yeter, o ne güzel dost ve vekildir” de. Yani “onlar etrafından dağılırsa bu çok büyük bir imtihandır, buna tahammül et, sabret” mi diyor Allah peygambere? Hayır. Ne diyor? “Dikkat et, eğer böyle bir durumla karşılaşırsan hiçbir özdeşleşmenin tuzağına düşme; ‘Allah bana yeter, o ne güzel dost ve vekildir’ de.” Yani kendini sonsuz ve mutlak ile tanımlarsan, dünyada yaşadığın hiçbir şey senin için bir imtihan anlamına gelmemeye başlar.
Dolayısıyla biz olaylardan değil, olayların içimizde hangi benlik tarafından algılandığına dikkat etmeliyiz. Eğer bu noktaya dikkat edersek nerede çalışacağımızı da öğrenmiş oluyoruz. Aksi takdirde biz olaylarla kavga ederiz veya olayları tahammül edilmesi gereken şeyler olarak algılıyoruz. Olaylar tahammül edilmesi gereken şeyler değildir. Burada dikkat edilmesi gereken şey: ben şu anda hangi bilinçle, hangi benlikle, hangi kimlikle, hangi varoluş algısıyla bu olayı yaşıyorum? Eğer bunu anlayabilirsek o zaman doğru bir yerde olacağız.
Sosyal Medya Örneği
Biraz güncel, özellikle günümüz hayatından basit bir örnek vereceğim; bu sosyal medyayla ilgili. Diyelim ki benim işte Instagram’da veya neyse oralarda bir milyon takipçim var. Bir sabah kalktım, takipçi sayısı bire inmiş. Şimdi ne yapacağım bu durumda? Bu şimdi bir imtihan mı? Tabii, eğer çok takipçi sayımla özdeşleşmişsem, “beni bir milyon kişi takip ediyor, biliyor musun beni kaç kişi takip ediyor, bir milyon kişi takip ediyor, bu kolay değil” diye bir benliğim varsa, sabah kalktığımda takipçi sayım bir olursa bu hakikaten büyük bir imtihandır.
Peki gerçekten böyle bir imtihan var mı? Aslında yok. Bu olayı imtihana dönüştüren, günümüzde anlaşıldığı anlamıyla imtihana dönüştüren şey ne? Benim kendimi bir milyon takipçisi olan biri olarak tanımlamamdır. Benim kendimi ne ile tanımlıyorsam onunla ilgili bir sürecim, problemim olabilecektir. O yüzden biz hayatta yaşadıklarımıza değil, onu hangi kimlikle, hangi ben algısıyla, hangi varlık algısıyla karşıladığımıza bakmalıyız.
Onaylatma İhtiyacı ve Ego
Ve biz maalesef şu tuzağa düşüyoruz: Çok büyük zorluk yaşadım, “bu büyük bir imtihan” deyip çevrenizdeki insanların bunu tasdik etmesini bekliyoruz. “İşte eşim benden ayrıldı, 20 yıllık evliliğimiz bitti, 30 yıllık evliliğimiz bitti, beni yüzüstü bıraktı” vesaire, ve diyoruz ki bu büyük bir imtihan. Aslında öyle büyük bir imtihan yok. Bir insanla yaptığın hayat yolculuğu 20 sene sonra tamamlanmış oluyor ve sen hayatına devam ediyorsun. Kendi öz eleştirini, otokritiğini yaparsın ve hayata devam edersin. Burada imtihan olan ne? Eğer kendimi diyelim ki o evlilikle, o ilişkiyle, o kişiyle özdeşleştirmişsem, tabii ki o zaman benim için o olay büyük bir imtihana dönüşecektir. Özdeşleşmemişsem, o bir süreçtir ve ben o süreci doğal bir şekilde yaşarım; hiçbir şeyle problem etmeme gerek yoktur.
O yüzden biz böyle durumlarda kendi bilincimiz üzerinde çalışacağımıza, yaşadığımız olayı ve acıyı başkalarına onaylatmaya çalışıyoruz. “Bu büyük bir imtihan değil mi? Ben bak acı çekiyorum, sıkıntı çekiyorum, üzülüyorum, mutsuz oluyorum, haklıyım değil mi? Çünkü bu büyük bir imtihan.” Çevremizdeki insanlar da bize iyi niyetli, ama yanlış bir şekilde “evet bak bu çok büyük bir imtihan, tahammül et, bu zorluğa katlanmak gerek, bir tek senin başına gelmedi” gibi tırnak içinde boş teselli cümleleriyle karşılık veriyorlar. Eğer biz bu noktada teselli edilmezsek, bu sefer de diyoruz ki “bak sen beni hiç anlamıyorsun, senin başına gelmedi ki, senin başına gelse o zaman beni anlardın.”
Burada ego ne yapmaya çalışıyor? “Ben çok büyük bir zorlukla karşılaştım ve acı çekiyorum, bunda da haklıyım, beni bu konuda tasdik et” diyor. Hatta tasdik etmezse “sen beni anlamıyorsun, sen benim yaşadığımı yaşamadın” diyerek de serzenişte bulunuyoruz. Halbuki sormamız gereken şey şudur: “Ben şöyle şöyle bir olay yaşadım, bu benim bazı benliklerime çok zor geliyor, tahammül etmekte zorlanıyorum. Sen bir arkadaşım, bir dostum olarak hangi sahte benlikten dolayı bu zorluğu yaşadığımı görebiliyor musun? Bana bu konuda ayna tutabilir misin? Ben bu durumda hangi sahte benlikten kurtulmalıyım? Hangi sahte benliği, algıyı fark etmeliyim ki bu olayı doğal bir bilinçle, doğal bir farkındalıkla yaşayayım. Bana bu konuda bir ayna tutabilir misin? Acaba ben neden dolayı bu kadar sıkıntı, zorluk, acı çekiyorum? Bana bu acıyı, bu sıkıntıyı çektiren hangi algı, hangi benlik, hangi kurgu, hangi sahte varlık algısı?”
Mesela diyelim ki ilişkilerimde bir olay yaşadım, tırnak içinde büyük imtihan, ve diyorum ki kendimi çok değersiz hissediyorum, kendimi aldatılmış hissediyorum, kendimi kurban edilmiş hissediyorum, kendimi kandırılmış hissediyorum, bütün hayatım boşa geçmiş gibi hissediyorum. Şimdi bu durumda ben bunu onaylayacak insan mı aramalıyım —“bak sen çok büyük bir imtihan yaşıyorsun, haklısın, kim olsa öyle hisseder” diyecek insan— yoksa olaya bu gözle mi bakmalıyım? Yoksa ben bu olayda neden değersizlik hissi yaşadım, neden bütün hayatımı boşa geçmiş gibi hissettim, neden kendimi aldatılmış gibi hissettim, neden değersizlik hissettim diye mi sormalıyım? Buna neden olan şey olay değildir. Buna neden olan şey benim içerideki bir şey; içerideki bir şey değerini veya değersizliğini ilişkiye oturtmuş, yanlış bir zemine oturtmuş. Benim burada dikkat etmem gereken şey ne? Bunu fark edebilmek. Fark edemiyorsan, bana bu konuda farkındalık sağlayabilecek aklı başında insanlarla görüş alışverişinde bulunabilmek. Yoksa ben orada egomun yaşadığı acıyı tasdik edecek, onaylayacak, “seni çok iyi anlıyorum, senin yerinde kim olsa böyle hissederdi” diyecek birini aramamalıyım.
Nasreddin Hoca Örneği
Tıpkı bizde meşhur olan Nasreddin Hoca’nın damdan düştüğünde “bana damdan düşen birini getirin” demesi gibi. Aslında bence bu Nasreddin Hoca’nın tersten bir eğitimi; diyor ki bak insanoğlu damdan düştüğünde, tırnak içinde bedensel olarak biraz bir sıkıntı ve acı yaşar; orada ego hemen damdan düşen birini arar ve onunla güya teselli bulmaya çalışır. Biz damdan düştüysek damdan düşen birini aramamalıyız; o benliğin bir teselli arzusudur. Biz damdan düştüğümüzde, damdan düşenin gerçekte biz olmadığını, onun bir süreç olduğunu bize hatırlatacak bir insan aramalıyız. Yani “damdan düştün, neden bu kadar acı çekiyorsun, bir düşün, anlamaya çalış” diye bize bu soruyu soracak bir insan aramalıyız veya kendimize bu soruyu sormalıyız.
Dikkat ederseniz insanların çoğunda, psikolojik düzeyde hep bir şey arayışı vardır. Diyelim ki boşanmıştır, boşanmış birini arar. Aşk acısı yaşamaktadır, aşk acısı yaşayan birini arar. Maddi sıkıntı çekmektedir, kendi gibi birini arar. Neden? Orada ego aslında onaylanmak istiyor.
Hz. Yusuf Örneği
Peki kutsal metinlere baktığımızda böyle bir şey var mı? Mesela Hazreti Yusuf kuyuya düşen birini mi aradı? Hz. Yusuf kuyuya düştüğünde kuyuya düşen bir adam mı aradı? İşte kardeşleri tarafından kıskançlık ve haset nedeniyle kuyuya atıldığında, kardeşleri tarafından hayal kırıklığına uğratılmış birilerini mi aradı, onlarla teselli mi bulmaya çalıştı? Yoksa gerçek kendini hatırlayıp —yani şu anlamda gerçek kendini hatırladı— “ben on bir kardeşi tarafından kuyuya atılmış biriyim” demedi; “ben Allah’a ait ve onun getirdiği mesajı idrak etmeye çalışan biriyim, benim gerçek bağım ve referansım yaradandır, bu dünya hayatındaki sürecimde nefislerine mağlup olmuş on bir kardeşim tarafından kuyuya atıldım” dedi mi?
Böyle dediği için bu ona büyük bir imtihan olarak gelmedi; çünkü bunu doğru bir bilinçle algıladı, doğru bir bilinçle yaşadı. İftiraya uğradı, kendisi iffetli olduğu halde iftiraya uğradı; haklı olduğu bilindiği halde hapse atıldı. Bu da ona bir imtihan olarak gelmedi; kendi varlığında, kendi gerçek özünde olduğu için bu durum ona ağır bir imtihan olarak gelmedi. “Hapishane sizin arzu ettiğiniz şeyden daha güzeldir” dedi; çünkü ondan yalan söylemesi isteniyordu, suçu üzerine alsın, “ben iffetsizlik yaptım özür dilerim” demesini istiyorlardı, ama o “hapishane yalandan daha iyidir” dedi ve kendi varlığıyla o hapishaneye razı oldu. Bundan da hiç bir şikâyetçilik, bir zorluk, bir tahammülden bahsetmedi. Sadece adaletin gerçekleşebilme ihtimalini gördüğünde o adaletin gerçekleşmesi için adım attı. Mesela hapishane arkadaşlarından biri dışarı çıkacaktı, ona dedi ki “sen efendine benim durumumdan bahset, bir haksızlık var, eğer o da adil biriyse bu haksızlığı giderir ve adaleti gerçekleştirir.” Bu kadar. “Çok ağır bir imtihan, çok büyük bir yük, çok büyük bir zorluk, ömrümün şu kadarı hapiste geçti” diye bir dert edinmedi.
Bilinç Üzerinde Çalışmak ve Aktif Şahitlik
Şimdi dolayısıyla biz mevcut bilinç durumumuzu objektif ve orijinal zannedip, bu bilinçle yaşadığımız olaylarda çektiğimiz acı ve zorluğu doğal kabul ediyoruz ve direkt olarak problemin veya zorluğun olaylardan kaynaklandığını düşünüyoruz. Kendi bilincimiz üzerinde çalışmıyoruz. Kendi bilincimiz üzerinde çalıştığımızda ise biz gerçekten doğru bir yerde çaba göstermiş ve doğru yerde çözüm üretmiş oluruz. O zaman artık imtihan kavramı kalkar, hayatı bir şahit olarak yaşamaya başlarız.
İmtihan kavramı içinde yaşadığımızda mağdur düzeyde yaşıyoruz. Yani ben bir olaya maruz kaldım, bir mağduriyet hali var, dolayısıyla da yapabileceğim bir şey yok, olsa olsa en fazla tahammül ederim şeklinde bakıyoruz. Halbuki biz o sahte benlikleri fark ettiğimizde hayat bizim için bir olaylar dizgesidir ve biz o olaylara şahit oluruz. Bu pasif bir şahitlik değil, aktif bir şahitliktir. Ama olayların mağduru gibi, kurban gibi, büyük bir mahrumiyet hissetmiş gibi bakmayız hayata ve olaylara. Çünkü şunu unutmayalım, bu hayat bize bir şey verecek değildir; biz bu hayatın süreci içinde potansiyelimizde var olan imkânları açığa çıkaracağız. Mesela dünyada yaşayabileceğimiz büyük bir zorluk bizde hangi imkânı ortaya çıkarır? Bütün bu zorluklara rağmen farkındalıklı bir şekilde hayatı algılama potansiyelini ortaya çıkarır.
Veli Kavramı
Onun için kutsal metnimizde Allah’ın velileri için, yani gerçekten Allah’ın yakınlığını idrak eden insanlar için özel bir tanımlama vardır. Veli, aslında Kur’an literatüründe Allah’ın o “şah damarından daha yakın” olma hakikatini idrak etmiş insanlardır. Velinin belki en basit, en doğal tanımı da budur: Allah’ın şah damarından daha yakın olduğunu idrak eden insan; ama hakikaten idrak eden, yani bilişsel olarak değil. Gerçekten o yakınlığı, her ne ise, onu gerçekten idrak eden insana veli diyoruz. Allah’a gerçekten yakın olan insanlar için, Kur’an’da ifade edildiği gibi, onlar hüzün duymazlar ve korku duymazlar diyor.
Peki ne vardır onlar için? Aktif şahitlik vardır. Yani onlar bu hayatta aktif bir şahitlik içinde olurlar. Bu dünyanın olayları ne onlarda çok sevinç ne de üzüntü meydana getirir. Neden? Çünkü bu dünyanın mahiyeti, tabiatı icabı çok sevilmeye ve çok üzülmeye meşruiyet vermez. Yani bu şu demektir: dünya hayatındaki hiçbir şey kalıcı ve sabit değildir. O zaman ben dünya hayatındaki güzel şeylere ne çok fazla sevinirim ne de herhangi bir kayba çok üzülürüm; çünkü çok sevinmemi ve çok üzülmemi gerektirecek bir mahiyette değildir.
Bunu anladığımızda, o zaman gerçekten hem Allah’ın yakınlığını idrak etmiş bir insan olarak hem de dünyanın mahiyetini kavramış bir insan olarak, biz asla bu dünyada yaşadığımız olayları bir mağduriyet, bir sömürülme, bir kayıp olarak algılamayız. Dolayısıyla herhangi bir “ağır bir imtihan, bu çok büyük bir imtihan” üzerinden, böyle bir algı üzerinden değerlendirmeyiz.
Katılımcı Sorusu: Enneagram Sağlık Seviyeleri
*Hocam, var mı bir sorun aklına gelen?*
Benim aklıma gelen şöyle bir şey var. Biz çok fazla seviniyor ya da üzülüyoruz, böyle sürekli duygu iniş çıkışları yaşıyoruz. Enneagram’da sağlık seviyeleri var; bu sağlık seviyesi yukarı çıktıkça, bizim şu an anlayamadığımız ama artık ihtiyacımızın kalmadığı bir bilinç durumu mudur bu, daha üst bilinçlerde?
*Cevap*
Tabii ki, şimdi gerçekte o kadar büyük bir derinlik ve yoğunluk olur ki, insanın o öz varlığını fark etmesi durumunda duygu merkezimiz artık o kadar çalkantılı hareket etmez. Biz çok çalkantılı hareket ediyoruz; neden? Çünkü ruhsal varlığımızın derinliğinin farkında değiliz. Amiyane tabirle küçücük bir taş bir kovada çok büyük dalga meydana getirir, değil mi? Ama bir taş derin bir denizde o kadar büyük bir çalkantı meydana getirir mi? Getirmez. İşte biz kendimizi bir kova su gibi görüyoruz ve küçücük bir taş, yani işte imtihan dediğimiz, musibet dediğimiz bir şey, bizim içimizde büyük bir çalkantıya sebep oluyor. Halbuki biz sonsuz bir okyanusuz.
O yüzden bir bilge şunu söyler: Allah’ın yakınlığını idrak eden bir müminin dünyada olan elindeki her şey alınsa, onun kalbinde en ufak bir dalgalanma meydana getirmez. Bütün dünya ona verilse yine onun kalbinde herhangi bir dalgalanma meydana getirmez. İşte gerçek varlık idrakimiz bu çerçevede anlaşılırsa, o zaman imtihan kavramı da doğru bir yere oturur ve gerçekten biz neyin üzerinde çalışacağımızı daha iyi tespit ederiz.
Hayatta bir imtihan yaşadığımızı hissedersek —tırnak içinde söylüyorum— o imtihanı bize yaşatan benliğe bakmamız gerekiyor; dışarıya değil, o imtihanı bize yaşatan kişiye, olaya değil, o imtihanı bize yaşatan benliğe dikkat etmemiz gerekiyor.
Evet, burada tamamlayalım. Teşekkür ediyorum, çok teşekkür ederim hocam, gönlünüze sağlık, herkese teşekkürler, görüşmek üzere.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Yok — Metinde birkaç yerde Kur’an’a atıfla (“Kur’an’da ifade edildiği gibi…”, Allah’ın peygambere “sana yeter” dediği bölüm, “şah damarından daha yakın” ifadesi) konulara değiniliyor; ancak anlatıcı hiçbir yerde açıkça bir sure adı veya ayet numarası zikretmiyor ve ayeti harfi harfine/orijinal ifadesiyle alıntılamıyor, sadece anlamını serbestçe parafraze ediyor. Bu nedenle kural gereği herhangi bir (Sure Adı: Ayet No) ataması yapılmamıştır.
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.