Kabullenmek ve Aciziyet Bilinci
Kısa Özet
Konuşmacı, toplumsal ve bireysel çaresizlik hissinden yola çıkarak “kabullenmenin” sanıldığı gibi pasiflik ve edilgenlik olmadığını; kabullenmenin, olmuş olan bir şeyin olduğunu kabul etmek anlamına geldiğini, ama elden gelen bir şey varsa onu yapmaktan da geri durmamak gerektiğini anlatıyor. Aciziyetin (bir şeye güç yetirememe) doğal bir duygu olduğunu, bunu kabul etmemenin öfkeye veya içe çökmeye yol açtığını; olgun insanın kendisine verilen imkân ve gücü sonuna kadar kullanıp sonucu kabullendiğini; Peygamberimizin Mekke’deki 13 yıllık sıkıntı sürecinin ve Hz. Yusuf’un yaşadıklarının bu bilincin en güzel örnekleri olduğunu izah ediyor. Sohbet, kendimize yapılan haksızlığı kabullenirken başkasına yapılan haksızlığa karşı aşırı tepkinin altında yatan ego tuzağına dair bir soru-cevapla sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Kabullenmek, olmuş olan bir şeyin olduğunu kabul etmektir; elden bir şey geliyorsa onu yapmadan pasif kalmak anlamına gelmez. - Aciziyet (gücün yetmemesi) doğal bir duygudur; onu kabul etmemek öfkeye ya da içe çökmeye yol açar. - Zulüm ve haksızlık insanın dışsal durumuna zarar verebilir ama hiç kimse insanın öz varlığından bir şey eksiltemez.
Açılış: Toplumsal Çaresizlik ve Değiştirme Sorusu
Bazı konuları irdelemeye çalışacağız. Soru şu: toplumsal olarak etkinlik alanımızın sınırlılığı, bir şeyleri değiştirememenin yılgınlığı ve çaresizliği, sonrasında gelen duyarsızlık ve boşvermişlik, rahatsız edici bir durum olarak ortaya çıkıyor. Bu döngüye çok defa maruz kalıyoruz. Kolektif bir çaresizlik hissi oluşuyor. Bir olay oluyor, konuşuyoruz, üzülüp tükeniyoruz. Sonra bir sonrakine geçiyoruz. Bir süre sonra samimiyetimizi kaybediyoruz. Bireysel durumlarda bazen başımıza gelen olayları resmen kabullensek de, konu başkası olunca dengesiz bir empati sebebiyle kabullenmekte zorlanıyoruz. Evet, yaşadığımız hayattaki deneyimi kabul ediyoruz ama yanlışı değiştirmek için de çaba harcamamız gerekiyor. Buradaki ilişkiyi net olarak nasıl tanımlayabiliriz?
Evet, bu aslında insanlık tarihinde hep süregelen bir konu. Yani yaşanan bir olay karşısında insan pasif mi durmalı, yoksa değiştirmek için aktif mi olmalı? Bir şeyi mutlaka değiştirmek zorunda mıyız? Bir şeyi değiştirememek kabul edilemez bir şey midir? Tahammül edilemez bir şey midir? Bu gibi sorular aslında tarih boyunca her birimizin sorduğu, insan olarak da felsefi olarak da sorulmuş şeyler. Yani insan bir şeyi değiştirebilir mi, değiştiremez mi? İnsan hayatın özellikle olumsuz süreçlerine karşı nasıl bir tavır içinde olmalı?
Bazı yanlış spiritüel algılar veya yanlış spiritüel olduğu söylenen yaklaşımlar, sanki hiçbir şeyi değiştirmenin gerekmediğini, “her şey Allah’ın iradesiyle oluyor,” “Allah dilemese olmazdı” gibi yaklaşımlarla, dinin veya maneviyatın herhangi bir şeyi değiştirmemizi öğütlemediğini, değiştirmemiz gerekmediğini söylediğini düşünebiliyor. Bu konuda özellikle son yıllarda tasavvufi, spiritüel eğilimlerin artması noktasında da bunu görebiliyoruz. Her şeyi olduğu haliyle kabullenmek adı altında, genel olarak teslimiyet ve kabullenme kavramları altında, bazı insanlarda bir pasiflik, edilgenlik tutumu ortaya çıkabiliyor. Hatta daha ileri boyutta bazen ne görüyoruz? Bir zulmü bile hoş görmek; hatta bunu Allah’a nispet ederek “Allah izin vermeseydi olmazdı” veya “Allah’ın iradesine mi karşı çıkıyorsun” gibi yaklaşımlarla, Allah’ın adaletini, adil oluşunu da çarpıtır hale getirebiliyoruz.
Bu tür durumlar var. Peki bu durumda doğru olan yaklaşım nedir? Şimdi her noktada olduğu gibi aslında hayat bir dengedir. Mühim olan şey o fıtratın dengesini bulmaktır. O fıtratın dengesini bulduğumuz zaman her şey olduğu gibi anlaşılacaktır. Bu da nedir? Şimdi tabii ki kabullenme ve teslimiyet kavramları önemli kavramlardır. Hatta diyebiliriz ki, insan psikolojisi noktasında olsun, manevi yol alış sürecinde olsun, kabullenme ve teslimiyet ilk sıralara girecek temel kavramlardır.
Kabullenmek Pasiflik Değildir
Peki teslimiyet ve kabullenmek pasiflik midir? İşte burada bir ayrım noktası var. Teslimiyet ve kabullenmek, sürüp gidecek bir pasiflik durumu değildir. Kabullenmekten kastettiğim şey, bir şeyin o anda olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Yoksa kabullenmek, topyekûn hayatta olan her şeyi kabullenmek anlamına gelmez. Yani “ne olursa olsun ben her şeyi kabul ediyorum” diyerek benimsenen bir tavır, yanlış bir kaderci anlayış ya da sahte bir kabullenmedir.
Kadim bilgeliklerin kabullenmekten kastettikleri şey nedir? Bir şey olmuşsa, olmuş olduğunu kabullen; kastettiğim temel şey budur. Bir şey olmuş mu? Olmuş. Bakın, ifadem net: olmuş yani, olacak değil, olmuş bir şey. Olmuşsa, bunun olduğunu kabullenmelisin. “Olması gerektiğini” değil, “olduğunu” kabul ediyoruz.
Mesela bir taş başına düştü. Yolda giderken, yol alırken kayalıklardan bir taş arabanın önüne düştü. Bunu kabul edeceksin. Yaralandı, kabul edeceksin. Yanındaki, eşin, çocuğun öldü, kabul edeceksin. Bir şey olmuşsa kabul edeceksin. Zaten kabul etmemek, cahilliğin çok bariz bir göstergesidir. Neden? Adı üstünde, bir şey olmuş yani. Onu kabullenmemek ne demektir aslında? Zihnin direnişidir. Hani ne diyoruz buna aslında? “Kabul edemedi” diyoruz. Yanlış hatırlamıyorsam Türkan Şoray’ın oynadığı bir filmdi; çocuğu mu olmuyordu veya çocuğu düşük mü yaptı — ondan sonra bunu kabullenemeyip boş bir beşikle ömür boyu yaşayan bir kişiyi anlatan bir film vardı. Şimdi burada ne anlatılıyor? Olmuş bir şeyi kabullenememek. Çocuğu ölmüş, kabullenemiyorsun. Eşinden ayrılmışsın, kabullenemiyorsun. Yanıltılmışsın, yalana maruz kalmışsın, kabul edemiyorsun. Kandırılmışsın, kabul edemiyorsun. Biri seni küçük düşürmüş, kabul edemiyorsun. Biri seni yok sayıyor, kabul edemiyorsun. Neden? Çünkü zihin-benlik mekanizması bu durumu tolere edebilecek esneklikte değil.
Hani biz bazen halk arasında deriz ya: “Aman Allah korusun, aman bak böyle konuşma.” Neden? Çünkü kabul edemiyorsun. Bu çok yanlış bir yaklaşım. Yani zihin bir yerde direniyor. “Hayır” diyor, “olamaz.” “Böyle bir şey olmamalı.” “Asla böyle bir şeyi kabul edemem” dediğinde, aslında sen ne yapıyorsun? Kendini bir noktada katılaştırıyorsun. Mesela diyorsun ki, “Bugün havanın çok sıcak olmasını kabul edemem.” Bugünü böyle kabul etsen de yarın aynı sıcaklığı kabul edemem demek gibi bir şeydir. Yani kişinin kendini bir noktada katılaştırmasıdır bu.
O yüzden insan her zaman kendisine şunu hatırlatmalı: neyi, sahte benliğin, kabul etmiyor? Sahte benliğimiz neyi kabul etmemezlik ediyor? “Hayır, ben kabul edemem” diyor. Bu, ne olursa olsun. Diyelim ki evlendim, çocuğun olmuyor — kabul etmelisin, kabul edebilmelisin. Çocuğun üç yaşında öldü, kabul edebilmelisin. Çocuğun büyüdü ve sana itaat etmiyor, kabul edeceksin. Nasıl etmez, böyle bir şey yok işte. Nasıl direniyoruz? İşte bu tür şeylerle direniyoruz. Diyoruz ki, “Hayır, olamaz, böyle bir şeyi kabul edemem. Böyle bir şeyi düşünmek dahi istemiyorum. Bu olmamalı. Olmamalıydı.”
“Olmamalıydı” Tuzağı: Olmuş Olanla Çatışmak
Ne yapıyor zihin? Olguyla, olmuş olanla çatışıyor. İşte buna biz cehalet diyoruz. Yani olmuş olanla çatışmak, insanoğlu için tam bir cehalettir. Hepimiz zaman zaman bu cahil halleri yaşarız. Kabul etmiyoruz: “Olamaz böyle bir şey. Olmuş, olmamalıydı.” Ne demek bu şimdi? Dil bilgisi açısından bile problemli yani. Bakın, “olmamalıydı” kelimesi, ya da bu fiil çekimi, bence çok manasız bir çekim. Bir dilde böyle bir kelime olmamalı bence. Şimdi ben de kullanıyorum. Yani “olmamalıydı” ne demek? Olmuş. “Olmasını istemezdim” diyebilirsin, “olması beni üzdü” diyebilirsin. Ama “olmamalıydı” ne demek? Bu kadar mânâsız bir kelime, insanı geride tutan, insanda bir zihinsel takıntı ortaya çıkaran bir şey. Yani “olmamalıydı” aklıma geldikçe buna dayanamıyorum. Veya sürekli aklıma geliyor işte: “Olmamalıydı, böyle olmamalıydı.”
Neden? Çünkü kabul etmiyorsun. Kabul etmeyince bilinçaltındaki bir mekanizma, olmuş ve bitmiş olan bir şeyi sürekli reddediyor. Yani diyor ki, “Bir sabah kalkacağım ve o olmamalıydı dediğim şey olmamış olacak.” Ne güzel bir şey olurdu değil mi? Çocuğum ölmüş, bir sene geçmiş; ben bekliyorum ki bir gün kalkacağım bir sabah, çocuğumu canlı bulacağım. Böyle bir şey. Veyahut boşanmışım; bir gün kalkacağım, eski mutlu günlerimizdeki gibi yaşıyor olacağım. Böyle bir şey var mı? Yok. Ama bakın, sahte bir benlik böyle olsun istiyor. Yani diyor ki, “Bunun olmasını istemiyordu, o zaman olmamalıydı.” Dolayısıyla burada benlik sürekli kendi arzusuna, isteğine odaklanıyor. Yani şöyle olsun böyle olmasın: babam bana böyle davransın, annem bana böyle davransın, eşim bana böyle davransın, şöyle şöyle davranmasın; çocuğum beni dinlesin, sözümü dinlesin, dediğimi yapsın, hata yapmasın, başına bela açacak şeylere gitmesin. Bak, bunlar senin nelerin? İsteklerin. Senin etki alanın var mı bu konuda? İşte bunu kaçırıyoruz. Etki alanımızı kaçırıyoruz.
Etki Alanımızı Kaçırmak ve Çaresizlik Hissi
Kişi, hani burada da okuduk, bir süre sonra ne yapıyor? Çaresizlik hissetmeye başlıyor. Bir şeyi değiştiremiyorsun, çaresizlik hissediyorsun. Peki çaresizlik doğal bir his midir? Doğal olmayan nedir? Çaresizliği kabullenememektir. Çaresizlik doğal bir şeydir. Her konuda her şeye gücümüz yetmez. Her birimizin belli bir etki alanı vardır, belli bir gücü vardır. Onun dışındaki noktaya senin gücün yetişmez. Diyelim ki fiziksel olarak elinin uzandığı yere kadar bir şeyi etkileyebilirsin. Ondan sonrasına fiziksel olarak etkin yoktur. Burada ne vardır? Etkisizlik durumu vardır aslında. Etkisiz olduğunu kabul edersin veya etmezsin. Etmediğinde ne olur? Çaresizlik hissi, yetersizlik hissi, o çaresizlik hissinin getirdiği bir mutsuzluk oluşur.
Neden çaresizlik? İnsanlar niye tırnaklarını yer? Çaresizlikten. Tırnak yeme bir çaresizlik göstergesidir. Çocuk veya yetişkin, herhangi bir dönemde bir çaresizlik hissetmişsinizdir. O çaresizlik büyük oranda tırnak yemeğe götürür. Belki ebeveyninizin sizi sevmesini istiyorsunuz, kendinizi sevdiremiyorsunuz. Size kızmamasını istiyorsunuz ama kızmaya devam ediyor. Sizin alanınıza girmemesini istiyorsunuz ama giriyor. Ve siz onu engelleyemiyorsunuz. Ne hissediyorsunuz? Bakın, insanoğlunun en güçlü şekilde hissettiği temel duygulardan birisi acziyettir. Yani bir şeye güç yetirememe halidir. Ve ego bunu kabullenmek istemez. Kabullenmediği durumda da reaksiyonlar oluşur.
Aciziyeti Kabul Etmek: Doğal Bir Duygu, Öfkeye Dönüşen Bir Direnç
Halbuki ben bir şeyi görüyorum, önce olan şeyi görüyorum, önce bunu kabul ediyorum. Formül çok nettir: bir şey olmuş mu? Olmuş. Olan şeyin olduğunu kabul ediyorum. Acziyet önce düşünceler midir? Acziyet önce bir duygudur, sonra onunla ilgili düşünceler oluşur. Güç yetirememe hissi. Diyelim ki ben bir şeye uzanıyorum, elim yetişmiyor. Veya diyelim ki bir deprem oluyor, depremde binanın altında kalıyorum, duvarları zorluyorum, zorluyorum, duvarları hareket ettiremiyorum. Bir yolu bulamıyorum. Oradaki duvarlar kalkmıyor. Fiziksel gücüm yetmiyor. Ne hissederim? Acziyet. Sonra düşünceler onunla birlikte gelmeye başlar.
İnsan acziyetini kabul edemediğinde tepkiler oluşmaya başlar. Saçma sapan tepkiler, yanlış tepkiler oluşmaya başlar. Mesela acziyet bir anda sizi öfkelendirebilir. Aslında orada hissettiğiniz temel duygu nedir? Acziyettir. Acziyetinizi kabul edemediğiniz için durum öfkeye dönüşmüştür. Yani asıl duygu acziyettir. Acziyetinizi kabul etmediğinizde o zaman öfke gelişir. Oraya buraya kızarsınız. Bazen kendinize kızarsınız. Bazen öfkeniz kendinize döner: “Ne kadar acizsin, Allah seni kahretsin” diye kendinize de döndürebilirsiniz öfkeyi. Ama oradaki aciziyeti kabul ettiğinizde problem ortadan kalkar. “Ben elimden gelen imkân ve şartları kullandım ama bir yanlışı değiştiremedim” veya “bir doğrunun gerçekleşmesine gücüm yetmedi” dersiniz.
Mesela farz edin ki bir çocuğunuzla çölde gidiyorsunuz, suyunuz bitti, bir kuyuya denk geldiniz. Kuyuda çok az su var ama bir türlü kuyudaki suyu alamıyorsunuz; bir ip var ama yetişmiyor. Ve çocuğunuz susuzluktan ölecek. Ne hissedersiniz? Acziyet. Suya ulaşamıyorsunuz, kuyuya inme şansınız yok, inerseniz çıkamayacaksınız, ipiniz yetmiyor. Normal insan ne yapar? Bu durumu kabullenmeden önce bir bakar: etrafta o ipi uzatacak bir şey var mı? Elbisesini ipe dönüştürebilir mi? Farz edelim ki bütün imkânları kullandınız, o suya ulaşamadınız. Normal insan ne yapar? Kabullenir. Ama anormal insan ne yapar? Kabullenmez. O acziyetle kendine kızabilir, kendini suçlayabilir, kendine öfkelenebilir, hayata öfkelenebilir, Allah’a öfkelenebilir. Bunu kim yapar? Anormal zihin yapar, anormal bilinç yapar. Normal bilinç böyle bir şey yapmaz. Normal bilinç durumu kabul eder.
Mesela bunu en güzel hayvanlarda görürüz. Bakarsınız, bir aslan yavrusunun öleceğini fark eder; onu bir sırtlan yaralamıştır. O anne aslan elinden geleni yapar, yarasını yalar vesaire. Sonra bakar yavru ölecek, ölüyor; yapacağı hiçbir şey yok, kabulleniyor. Neden kabulleniyor? Akıllı ya da akılsız olduğu için değil, benliği olmadığı için. Sahte bir benlik üretemediği için; öyle bir imkânı yok. Ama anormal insan ne yapıyor? “Onu kurtarmalıyım, ölmemeli” diye zorluyor. Bazen hastanelerde görürsünüz; bir insanın yakını ölür, hastanın yakınları kavga çıkarır, üç dört kişiyi yaralar, vurur, öldürür. Neden? Çünkü kabullenemiyor. O acı duygusuyla baş edemiyor. Aslında oradaki duygu, acı duygusu değil; acı duygusu o öfkeyi o kadar üretmez, acı duygusu insanı içe doğru bir çöküntüye götürebilir. Asıl oradaki şey kabullenememedir, o durumu kabullenememedir. Kabullenemediğimizde, her zaman olmasa bile, bazen öfke ve saldırganlık ortaya çıkar; bazen de acziyet kişiyi içe doğru çökertir, kişiyi pasifize eder.
Bir bilgenin bir sözü vardır, der ki: Olgun insan aczini kabul eder; anormal insan aczinden rahatsız olur. Niye aczinden rahatsız oluyor kişi? Çünkü güçlü olmak istiyor, yani aciz olmamak istiyor; ama gücü de yok. Dolayısıyla ne oluyor? Bir kabullenememe durumu gerçekleşiyor. Kabullenemediğin için içeride sürekli bir direnç ve çatışma ortaya çıkıyor. Çünkü kabullenmiyoruz.
Bardağın Dökülmesi: Kabullenmek, Yapılabilecek Bir Şeyi Yapmamak Demek Değildir
Burada şu tuzağa düşmemek gerekiyor: olan her şeyin, elimizden gelen bir imkân olup olmadığını araştırmadan öylece bırakmak doğru mudur, değil midir? Bakın, önce tekrar başa dönüyorum: diyorum ki bir şey olmuşsa, bunun o an olmuş olduğunu kabullen. Diyelim ki şurada, içinde su olan bir bardak yanlışlıkla elimdeydi ve döküldü. Şimdi ne oldu? Bardak, elimin etkisiyle, dikkatsizliğim nedeniyle düştü ve içindeki su döküldü. Burada cep telefonu olabilir, kitap olabilir vesaire. Şimdi önce döküldü, tamam; hemen ne yaparım? Normal bir insansam bir bardağı kaldırırım. Tehlikeli bir durum varsa cep telefonunu kenara koyarım, mümkünse bir bezle oradaki ıslaklığı alırım. Diyelim ki hiçbir şey yapamıyorum, yapacak hiçbir şey yok. Diyelim ki cep telefonunun üzerine su döküldü; tamam, kaldırdım ama baktım açılmıyor, içine su tamamen girmiş. Ne yapacağım? Kabul edeceğim. Sonra bakarım, bunu kurtarmak mümkün mü, içindeki bilgileri kurtarmak mümkün mü, bunu yaparım — bu ayrı bir şey. Ama “bu olmamalıydı” demek başka bir şey: “İşte Allah kahretsin, nasıl dikkat etmedim, keşke dökülmeseydi, işte keşke buraya da bugün gelmeseydim…” Aslında bugün gelirken de “geleyim mi gelmeyeyim mi” diye düşündüm. Bakın ne yaptı zihin beni? Kabullenemedi ya bu durumu. “Bu sefer aslında bugün gelmeseydin, aslında ilk başlangıçta da dört beş kişi vardı, aslında iptal etseydin daha iyi olurdu.” Bakın zihin ne yapar? Bir şeyi kabullenmedi ya, başlar hikâye uydurmaya. Hikâyeyi uydurmaya devam eder ve hikâye uzadıkça uzar: “keşke”lerle uzar, “şöyle yapsam daha iyi olurdu”yla uzar, “biraz daha dikkat etseydim”le uzar, “keşke bardağı buraya koymasaydım”la uzar. Uzar, uzar; ömür boyu uzayabilir. Neden uzuyor? Çünkü olan durumu, olmuş olan durumu kabullenmiyorsunuz. Hayattaki en büyük cehaletimiz bu.
Peki tekrar hatırlatıyorum: olan durumu kabullenmek, o durumda yapabileceğiniz bir şey varken de pasif kalmak mıdır? Hayır. Bardak döküldü diye ben öyle duracağım, “döküldü, bırak, bu Allah’ın takdiridir” mi diyeceğim? Tabii ki Allah’ın takdiridir. Hemen, suya duyarlı olan bir şey varsa kaldıracağım, peçeteyle o suyu almaya çalışacağım — bu ayrı bir şey. Ama “su niye döküldü, dökülmemeliydi, keşke dökmeseydim, keşke dikkat etseydim” — bunlar sahte şeyler. Bunlar kabul etmeme cümleleri. Kabul etmek, tekrar hatırlatıyorum çünkü bu çok önemli, ilelebet pasif kalmak değildir. “İşte ne yapalım, böyle bir şey oldu” deyip kendine her zaman şu soruyu soracaksın: şu durumda yapabileceğim bir şey var mı? Varsa yaparım. Yoksa, yapabileceğim bir şey olmadığını da kabul ederim. Bakın acziyet, çaresizlik hissine dönmemeli. Acziyet doğal bir şeydir. İnsan her şeye gücü yeten bir varlık değildir.
Gücünün Sınırını Bilmek Bir İrfandır
Aciziyet insanın doğasında olan bir şeydir. Bir bilgenin dediği gibi: “Aczini ve fakrını bil, haddini bil.” Ne demek bu? Yani sana verilen belli imkân ve şartlar var, belli ölçüde bir güç var. Sen her şeye güç yetirebilecek şekilde donatılmadın, öyle bir şey yok. Peki buna razı olmayan veya buna tepki gösteren ne? Sahte benliğimiz. “Hayır, güç yetirmek istiyorum” diyor. Aciziyetini kabul etmiyor kişi, güç yetirmek istiyor — bu nedir? Bu sahte benliktir. Aczini kabul etmek fıtratın bir gereğidir; yani aczini kabul etmek demek şu demek değil arkadaşlar: “ben hiçbir şey yapamam, ben acizim” değil, bunu yanlış anlamayalım. Aciziyet nedir? Sana verilmiş imkân ve gücün bittiği noktadır; ona “aciz noktası” diyoruz. O güç ve kuvvet de senden değil zaten — o da ayrı bir konu — o güç, kuvvet ve imkân da Allah’ın sana verdiği bir şeydir. Ama sana sonsuzca vermemiş; sana verdiği imkân ve gücün bir sınırı var. İşte o sınıra geldiğinde bunu kabul edeceksin. Diyeceksin ki: “Ben bu gücümün, bana verilen gücün sınırına geldim, hepsini kullandım ve bu durumu kabul ediyorum.” Dolayısıyla gücünün sınırını görmek doğal bir şeydir, bunu kabul etmek fıtri bir şeydir; bunu kabul etmemek cehalettir. O cehaletin sonucu nedir? Kendinizi yıpratmak, başkalarını yıpratmak, zihinsel olarak sürekli bir takıntı haline getirmek. Bunun birçok sonucu olabilir.
O zaman tekrar hatırlatıyorum: gücünün sınırını bilmek bir irfandır ve bunu kabul etmek de fıtrat kanunudur. Çaresizlik hissetmek mânâsız bir şeydir. Ben kendimi çaresiz hissetmiyorum; ben bana verilen imkânları bir çare olarak kullanıyorum, bu kadar. Çaresizlik hissetmek, aciziyetimizi kabullenmemekten kaynaklanıyor. Acizini kabul ettiğinde çaresizlik hissi de ortadan kalkacak. “Bilmiyorum ki ne yapalım, bir şey yapmak lazım, bir şey yapmadan da insan duramıyor, ne yapsak acaba” — bu nedir? Çaresizlik hissidir. Gerçek midir? Değildir, sahte bir şeydir. Yani gücün bitmiş, ne yapalım.
Uçurumdan Düşen Adamın Fıkrası: Kendi Arzumuzu Rab Edinmek
Himalaya’ya tırmanıyorsun, ayağın kaydı, elin kaydı, düşüyorsun; ne hissedeceksin? Orada kanadın yok, paraşütün de yok, kabul edeceksin. Hani bir fıkra vardır: adamın biri uçurumdan düşmüş. Böyle düşerken eli bir dala gelmiş, o da dalı tutmuş; dal da sağlam değil, kırıldı kırılacak. Demiş ki: “Yardım eden yok mu?” Bir ses gelmiş: “Bırak kendini, melekler seni kanatlarıyla güzel bir iniş yaptıracak.” Deyince adam demiş ki: “Başka kimse yok mu?” Anladın mı? Çünkü biz kendi arzumuzu her şeyin önüne koyuyoruz. Yani bir şeylerin kişisel olarak arzu ettiğimiz şekilde gerçekleşmesini istiyoruz. Mesela Allah’tan yardım isterken bile nasıl istiyoruz? Diyoruz ki, “Bak bana böyle yardım et,” yol gösteriyoruz: “Bak bana yardım edeceksen böyle yardım et.” Peki Allah dese ki, “Ben sana öyle yardım etmeyeceğim, şöyle yardım edeceğim,” “Yok, sen bana böyle yardım et” mi diyeceğiz? Halbuki evet, sen diyebilirsin: “Ya Rabbi, yardıma ihtiyacım var, bana böyle yardım et” diye kendi halini ve isteğini arz edebilirsin, bunda mahsur yok. Ama Allah sana başka türlü yardım ediyorsa bunu da kabul etmen gerekir. Orada da bir kabullenme var. Neden? Çünkü benlik kendi arzusunu kendi rabbi ediniyor.
Kur’an’da bir ayet var: “Hevasını (kendi arzusunu) rab edineni gördün mü?” İşte bu nedir? Bu şudur: Ben bir şey istiyorum; diyelim önce isteğim meşru olmalı, tamam, istiyorum ama olmuyor. Bütün imkânları kullanıyorum, olmuyor. Ben diyorum ki “mutlaka olmalı, olmalı o, başka türlü bir türlü mutlu olamam.” O zaman ne yaptın? O isteğini heva haline getirdin; yani doğal bir istek olmaktan çıktı, temelsiz bir tutku haline geldi ve sen onu kendine rab ediniyorsun. Her şeyini buna göre şekillendiriyorsun: eğer o istek gerçekleşirse mutlu olacaksın, gerçekleşmezse mutsuz olacaksın. Bazı çocuklar olur, “İlla bana şunu al” der; almazsın, yüzünü asar, somurtur, ağlar. Neden? İsteğinde saplanıp kaldı. Biz niye bir şeyleri bazen kabullenemiyoruz? Çünkü isteklerimizde saplanıp kalıyoruz.
Hz. Peygamber’in Mekke’deki Sabrı ve Hz. Ömer’in Acziyeti
Bakın, Peygamber Hudeybiye’de isteğinde saplanıp kaldı mı? Hayır. İsteği neydi? Mekke’ye girmekti; hatta bir rüya görmüştü, ama rüyada zaman kavramı yoktu, yani Mekke’ye gireceğini görüyor ama ne zaman belli değil. Engel çıktığında ne yaptı? Bütün imkânlarını kullandı, buna rağmen engeli kaldıramadı. Oradaki bütün arkadaşları durumu kabullenemediler, acziyetlerinden rahatsız oldular. Hazreti Ömer acziyetinden dolayı öfkeye kapıldı, Peygamberle hatta bir nevi tartıştı; küçük anlamda bir tartışma oldu: “Sen hak peygamber değil misin?” “Evet.” “Bunlar zalim değil mi?” “Zalim.” “En iyi onlarla anlaşıyoruz.” — Bu, acziyeti kabullenmemedir. Olgun insanın en büyük göstergesi, Allah’ın ona verdiği gücün sınırlarını bilmesi ve bunu her durumda kabul etmesidir. Acizi gücünün sınırlarını görür, o gücü de son noktasına kadar kullanır. Bakın dikkat edin, hani “biz Allah’ın aciz kullarıyız” falan diye sahte bir mütevazilik, sahte bir spiritüellik yapılmaz yani; böyle şeyler sahtedir. Allah’ın sana verdiği bütün güç ve imkânı kullanırsın — akıl, bilgi, maddi güç, ne olursa olsun; bütün imkânı kullanırsın ama kullandıktan sonra sonuca odaklanmazsın. Kullanırsın, “gücümü kullandım, imkânı kullandım, tamam, son sınırıma geldim, mevcut durumu kabul ediyorum” dersin. İşte bu noktada olabilirsen, o zaman ne yetersizlik hissi kalır, ne çaresizlik hissi kalır, ne de bir yılgınlık, kendini kötü hissetme gibi bir durum ortaya çıkar.
Bazen ne olur bazı insanlarda? Bir süre o acizlik, yılgınlık, yetersizlik hissi bir süre sonra dayanılmaz olur, boş vermeye başlarlar. Bakın ikisi de sahte bir şey. Doğru insan, doğal insan ne yapar? Kendisine verilen gücü kullanır ve o noktayı da kabul eder. Bu sürekli akan bir süreçtir. Diyelim ki sen herhangi bir konuda sana verilen güç ve imkânı kullandın, bir duruma geldin, yapacak başka bir şeyin de yok; onu kabul edersin. Yarın oldu, yeni bir imkân, yeni bir güç, yeni bir süreç, şartlar değişti; o zaman gene bakarsın: şu anda yapabileceğin bir şey var mı? Yok. On sene sonra bakarsın, yapabileceğin bir şey var mı? Yok, kabul edersin.
Bunu nerede görüyoruz? Mekke’de Hz. Muhammed’in davranışında görüyoruz. Hz. Muhammed ne yaptı? On üç sene baskı, zulüm, işkence, birçok şey oldu. Peki acziyet hissetti mi? Yetersizlik hissetti mi? Yok. Peki yapabileceğini yaptı mı? Onlar da yaptı. Hatta bazı Müslümanlar geldi, dedi ki Peygambere: “Ey Allah’ın Resulü, Allah’a dua et, bu sıkıntıları biraz kaldırsın.” O dedi ki: “Siz acele ediyorsunuz. Sizden önce nice kavim geldi, onlar sizden daha ağır sıkıntılar çektiler ama sabrettiler.” Burada bakın, sabretmek şu demek değil: “işte böyle tahammül etmek” değil. Sabretmek, Allah’ın sana verdiği bütün imkânları kullanarak doğru ve hakiki bir noktada sebat göstermektir. Sabır budur, tahammül değildir.
İnsan niye bir durumu kabullenemiyor? Çünkü ya bir kazancın elimizden gittiğini düşünüyoruz, ya da bir zarara uğradığımızı düşünüyoruz. “İşte evliydim veya işte çok mutlu olacaktım ama ailesi vermedi bana, Allah kahretsin, ondan sonra da mutluluk yüzü görmedim” — ne yaptın? Bir kişiyle evlenmeyi hayatının varoluşunun merkezinde bir şey zannettin. “Ben işte üniversiteyi bitirebilseydim, işte şu bana burs verseydi, şu şöyle olsaydı, işte o sene şu olmasaydı üniversiteyi okurdum; şimdi üniversiteli olurdum ama şimdi lise mezunuyum, Allah kahretsin.” Yani ne yapıyor benlik? Ya bir kazancın kaybı hissi oluyor — yani bir şey elime geçecekti, bir şeye sahip olacaktım, ve o çok mühimdi, öyle olsaydı ben çok değişik bir hayat yaşamış olurdum, bu büyük bir kayıp düşüncesi — veyahut da ikincisi, büyük bir zarara uğradığımız düşüncesi. “Bir şey oldu ve ben büyük bir zarara uğradım. İşim iyi gitmedi, çocuğum hasta oldu, vefat etti, şu oldu, bu oldu.” Ne oldu o zaman? Ben kendimi ne hissediyorum öyle bir durumda? Zarara uğramış hissediyorum.
Kazanç ve Zarar Algısı: Adem ve Ağaç Kıssası
Hz. Yusuf’u düşünün: haksız olarak hapse atıldı. Ama zarara uğradığı düşüncesi var mı? Yok. Ama bizde o sahte benliğin etkisiyle ne var? Hep zarara uğruyoruz. Bir şey olmuyor, zarara uğruyoruz; hep zarar. Hayatımızda yaşadığımız şeyler, ya kazanabileceğimiz bir şeyin avucumuzdan gitmesi, ya da avucumuzda olan bir şeyin elden gitmesi, zarara uğramamız. Bu nedir? Bu sahte bir şeydir. Hayatta, bu dünyada hiçbir şey senin varlığına bir şey ekleyemez; hiçbir şey de senin öz varlığından bir şey eksiltemez. Peki mevcut benliğimiz ne düşünüyor? Tam tersini düşünüyor, bir şey ekleyebileceğini düşünüyor. “Ben falanla evlenseydim çok mutlu olurdum, Allah kahretsin, işte kayınpeder veya kızın babası çok kötüydü, veya işte şu nedenle evlenmemize izin vermediler, şu işi yapacaktım ama şunun yüzünden yapamadım, işte falan arsayı alalım dedik ama şimdi o yüz bin liralık arsa şimdi bir trilyon, şimdi ne biçim bir hayat yaşardık.” Hep bu hikâyeler var değil mi, insanlarda görüyorsunuz bunları: “Şu olsaydı şu olurdu.” Hikâyesi dönüp duruyor. Neden? Çünkü bir şeyin ona bir şey katacağına inanıyor, katacağını zannediyor. Bunu zanneden kim? Senin şu anki mevcut sahte benliğin. Sen şu an kendinde değilsin; kendinde olmadığın için “ben” dediğin şey böyle bir hesabın var olduğuna inanıyor.
Mesela, “şu an çok iyi param olsa çok mutlu olurum” diyorsun. Çünkü bu benliğin öyle zannediyor. “Beni anlayan biri olsa çok mutlu olurum” diyorsun. Bir şey ekleyeceğini zannediyorsun. O hikâyeyi de devam ettiriyorsun. Biz burada ne diyoruz? Hikâyenin kahramanının sahte olduğunu görmeye çalışıyoruz; biz hikâyeyle uğraşmıyoruz, hikâyenin kahramanıyla ilgili bir farkındalık sağlamaya çalışıyoruz. Bakın bu evrensel bir aldanıştır. Kur’an bunu Adem üzerinden anlatıyor: cennettesin, şeytan sana ne diyor? Bir şey vaat ediyor: “Melek gibi olmayasın” diye o ağaca yaklaşma dedi. “Sen aslında mükemmel olabilirsin” — bunun bir Türkçesi bu. Yani sana niye bu ağaca yaklaşma denildi? Senin şu anki mevcut durumun var ya, o ağaca yaklaşmakla tamamlanabilir; ikincisi, sen bir şeye sahip olabilirsin, değil mi, ebedi bir mülke sahip olabilirsin. Kur’an bu kadar anlattığı halde biz her gün “elmanın, elma” diyor, ağacın dibindeyiz; dibinden ayrılmıyoruz. Bırakın yaklaşmayı, dibinden ayrılmıyoruz. Hatta elimiz kolumuz yetişmiyorsa birilerinden yardım istiyoruz: “Şu meyvelerinden koparabilir misin” diyoruz. Bu ne demektir? Bu şu demektir: dünyadaki bir olguyu, senin öz varlığını tamamlayacak bir şey olarak görüyorsan, veya bir olguyu senin öz varlığından bir şey eksiltecek bir şey olarak algılıyorsan, bu sahte bir şeydir. Böyle algılıyorsan, bu sahtedir diyor kutsal metin. Ve sen eğer bu sahteliği kabul etmezsen düşersin diyor; Adem düştüğü gibi sen de düşersin. Bizim daha düşecek bir yerimiz kalmadı, tamamen düşmüş durumdayız. Tabii güzel bir söz var: “Dibe vurmadan yükselemezsin.” O da bir hikâye. O zaman biz ne yapacağız? Bu sahte benliği değiştireceğiz, buna dikkat edeceğiz, o sahte benlikten kurtulacağız; yoksa bir hikâyenin devam ettiricisi olmayacağız.
Şimdi dönüyorum tekrar o kabullenme, aciz meselesine. Yani insan şunu bilecek: ben yeryüzüne Yaradan’ın bir varlığı olarak gönderilmiş durumdayım, bana verilmiş imkân ve güçler var, ve olagelmekte sürekli bize bir imkân ve güç veriliyor. Ben bunları hayatta gördüğüm süreçler içinde iyilik, güzellik ve hayır adına kullanırım; bir iyiliğin, bir güzelliğin, bir hayrın tezahür etmesi noktasında hizmet ederim. Bir kötülük, zulüm gördüğümde de imkân ve gücümü kullanırım; imkân ve gücümü kullandığımda ben orada fıtratımın gereğini yapmış olurum. Ve bu durumu da kabul ederim, bu kadar. O zaman ne acizlikten rahatsız olma, ne onun etkisiyle kendini yetersiz, güçsüz hissetme, ne de onun arkasından kendine kızma, kendini kötü hissetme gibi durumlara girmezsiniz. İnsanı şu yanıltıyor: “İşte bak şurada şu zulüm var, susalım mı, duralım mı böyle?” Yok, durma; ne yapmak istiyorsun? Ne yapmak istiyorsun acaba, söyler misin? Dedikodu mu yapalım, birilerine mi küfredelim, kendimize mi kahredelim? Mülkün sahibi kim? Mülkün sahibi Allah. Ben mi yarattım? Yok. Onların sahibi miyim? Değilim. Peki neyim? Allah’ın bu mülkünde kendisine bazı imkân ve güçler verilmiş bir varlığım. O imkân ve gücümü tam olarak kullanırım ve Allah’a tevekkül ve teslimiyet içinde olurum.
Hz. Yusuf: Zulüm Öz Varlığı Eksiltmez
Peygamber Mekke’de on üç sene ne yaptı? Aczinden mi tırnaklarını yedi? Kendini yetersiz mi hissetti? Yok. Ama bakın neyin farkına vardırmaya çalıştı insanları? “Sizin burada yaşadığınız zulümler bir zulümdür. İmkânımız olursa bunu kaldırırız ama bu zulmün sizin varlığınızda bir şey eksilttiğini de zannetmeyin.” Yani şu yanlış bir şeydir: “Zalimler yaşamamıza imkân vermiyor” — yok öyle bir şey. “Zalimler yaşamımızı berbat etti” — yok öyle bir şey. Bunlar yanlıştır. Zalim sadece bir eylemde bulunur ve seni zahiri bir konuda zarara uğratır; özünle ilgili bir şeyde zarara uğratamaz. Mısır’da Hz. Yusuf’u hapse atanlar Hz. Yusuf’un hayatını mı mahvettiler? Ne demek böyle bir şey? Bir insan seni nasıl hayatını mahvedebilir? Hayat olgusal bir şey değil ki sen hayatını mahvedesin. Hayat, senin bilinç durumundur. Mısır’daki zalimler Hz. Yusuf’un bilinç durumunu bozdular mı? Yok. Dolayısıyla onun hayatını mahvedemezler. Kimse de mahvedemez. Bakın, kimse hayatınızı mahvedemez. Hayatınız sizin bilincinizdir. Eğer “hayatımı mahvetti” gibi kavramlarınız varsa çok büyük bir cehaletin içindesiniz, bir an önce çıkmanız gerekir; çünkü çok yanlış bir şey. Yani zalimin yaptığı bir ise, sizin böyle düşünerek kendinize yaptığınız şey bindir. Bakın abartmadan söylüyorum: zalimin yaptığı şey bir ise, “işte falan bana zulmetti, şu kötülüğü yaptı, kandırdı, yalan söyledi, şöyle yaptı, böyle yaptı” diyerek “benim hayatımı mahvetti” diyorsanız, o zalimin yaptığı şey birdir, sizin kendinize yaptığınız şey ise bindir.
Peygamber Mekke’de on üç sene kendi kendini mi yedi? Hayatı mı mahvoldu? Mekke’deki Müslümanlar şöyle mi dediler: “zaten ömrümüz ne kadar ki, işte on üç yılımızı da bunlar bitirdi, daha ne kaldı ki?” Böyle mi dediler? Böyle demediler; böyle deseydiler zaten cahilliğin içine düşmüş olurlardı. Peygamber her zaman onları uyardı. Bilal-i Habeşi on üç yıl sıkıntı, zorluk yaşadığı için hayatı mı mahvoldu? Peki bizim bir olaydan dolayı hayatımız niye mahvoluyor? Çünkü biz yaşamıyoruz arkadaşlar, yaşamıyoruz. Aslında yaşamıyoruz. Çünkü eğer yaşasaydık, eğer gerçekten yaşasaydık, hiçbir kötülük bizim hayatımızı mahvetmezdi; biz öyle bir algı içine girmezdik. Eğer biz gerçekten yaşamın ne olduğunu anlasaydık, yani yaşamak ne demektir, hayat ne demektir, bunu gerçekten anlasaydık, dünyadaki bütün kötülükler başımıza gelse, “benim hayatımı mahvettiler” demezdik. Böyle bir cümle kuramazdık; çünkü böyle bir cümlenin gerçekliği yoktur. Çünkü hayat senin bilincin ve öz varlığındır; kimsenin de ona dokunmaya gücü yetmez. Örterseniz, sen örtersin o bilinci ve varlığını; yoksa kimsenin hayatınızı mahvetmesi diye bir şey yoktur.
Peygamber Mekke’deyken on üç yıl oradaki zorluk, sıkıntı, işkence, baskı, ambargo devam etti. Peygamber nasıl bakıyordu? Sadece bu soruyu sorup bu sorunun cevabını bulmaya çalışıyorduk: on üç senede değil de yirmi üç sene devam etseydi nasıl bakardı? Önce şöyle düşünün: Peygamber, o on üç sene sıkıntı, baskı, zulüm, ambargo durumunda kendine ve o zulüm gören müminlere hangi nazarla baktı? Nasıl bir ruh haline sahipti, nasıl bir psikolojisi vardı, bir düşünün. Düşünmeye değer ve çok önemli bir soru. Ama biz ne oluyor? Birisi bizi iş hayatında biraz suistimal ediyor: “Hayatımı mahvetti, ben normalde şimdi böyle belediye otobüsüne mi binecektim?” Bakın mantık ne? Yaşam neye döndü? Yaşamı kişi ne olarak algılıyor? Yediği, içtiği, bindiği, oturduğu eve göre tanımlıyor. Peki hayat bu mu? O yüzden arkadaşlar, bakın, şunu unutmayın: üstesinden gelemediğiniz, değiştiremediğiniz kötülüklerin altında ezilmeyin. Şunu unutmayın: zulme uğrayan bir şey kaybetmiyor, zalim de bir şey kazanmıyor. Bunu unutmayın. Bir insan dünyadaki bir mağduriyete, bir zulme çok fazla değer veriyorsa, dünyaya çok değer veriyordur. Dünya senin gözünde çok büyük olduğu için yaşadığın olumsuzlukları, zulümleri büyük hissediyorsun. Ama büyük olması gereken ne? Büyük olması gereken şey, senin varlığın ve senin varlığına Allah’ın koyduğu değerlerdir.
Bakın Hz. Yusuf neyle yaşadı? Erdemleriyle yaşadı, yani insanlığıyla yaşadı, yani varlığıyla yaşadı. İftiraya uğradığında — en baştan alalım — on bir kardeşi tarafından kuyuya atıldığında şunu mu dedi: “Şu kardeşlere bak, hayatımı mahvettiler.” Öyle mi dedi? “Ben ne güzel babamın anamın yanındaydım, annesi ölmüştü bir süre sonra, babamın yanındaydım, çok mutluydum; bunlar benim hayatımı mahvettiler” — “köle diye satıldım, halbuki ben özgür biriydim, işte iftiraya uğradım, beni hapse attılar, hayatımı mahvettiler” — böyle mi dedi? Ama size şöyle bir farkı anlamak için bir şey öneriyorum: Hz. Yusuf’un başından geçen şeyleri sizin başınızdan geçmiş gibi hayal edin, sonra o konudaki kıymetli duygu ve düşüncelerinizi yazın. Sonra şuna bakın: “Ben bu kitabın bağlısı mıyım, yoksa farkında olmadan başka bir dine, inanca, anlayışa, perspektife mi bağlıyım?” Bakın bilmeden bunu yapıyoruz, bir art niyetimiz yok ama bunu yapıyoruz. Mesela Hz. Yusuf’un başından geçen olayları kendinizi Yusuf kabul ederek düşünün: küçük çocukken on bir kardeşiniz sizi kuyuya atıyor, ölümünüzü bekliyor, sonra köle diye satıyorlar; devam edin böyle. İffetli bir şekilde bir sarayda görev yapıyorsunuz, bir kadın tarafından iftiraya uğruyorsunuz; doğru olduğunuz, iffetli olduğunuz bilindiği halde hapse atılıyorsunuz. Hepsini bir düşünün, sonra duygu ve düşüncelerinizi yazın bakalım, sonra da Hz. Yusuf’a bakın. Tabii arkasından şunu getirmeyin lütfen, çok rica ediyorum: “Ama o peygamberdi” demeyin. Diyecekseniz o zaman Kur’an’ı falan kenara koyun. Peygamberler, Allah bunları bize anlatmış ki bu konuda uyarıyor: “Peygamberlerde sizin için örnekler vardır.” Biz bu kıssaları anlatıyoruz ki — kıssa demek, bir şeyin ölçülüp biçilmesi demektir; siz o olaydan kendi hayatınıza bir şey alın, ölçü alın demektir. “Makas” kelimesi de aynı kökten türüyor. Yani peygamberlerin yaşadığı olaylardan ve onların o olaylara verdikleri cevaplardan, siz kendi hayatınıza ölçüler, kıstaslar belirleyin demektir. Yoksa bize niye anlatsın bu kadar şeyi? Bakın, ben hiç kimseye “vahiy almaya çalışın, insanlara elçilik yapın” demedim bugüne kadar, değil mi? Kimseye peygamber olmasını öğütlemedim. Ama hayatta en çok karşılaştığım cümle “biz peygamber değiliz.” Ben kendime bakıyorum, diyorum ki ben acaba insanlara “peygamber olun” mu dedim, “vahiy alın” mı dedim? Öyle bir şey demedim. Allah bu kıssaları anlatmış, “en güzel kıssa” demiş. Yani hayatınıza yansıtabileceğiniz en güzel ölçü demek bu. Yusuf kıssası en güzel ölçüdür. Neden en güzel kıssadır, önemli bir kavram değil mi? Kur’an öyle diyor: “ahsenü’l-kasas,” en güzel kıssa. Neden? Çünkü sizin ve benim gibi normal insanların yaşayabileceği her şeyi en üst derecede yaşamış ve nasıl davranılacağının örnekliğini göstermiş. O zaman o bizim hayatımızda en geniş şekilde ölçütler edinebileceğimiz bir kıssa; o yüzden en güzel kıssa. Yusuf kıssasını alıp her bölümünde kendi hayatınıza dair birçok perspektif kazanabileceğiniz şeyler göreceksiniz. Her birimizde olabilir değil mi? Mesela kardeşlerim arasında bizi kuyuya atan olmadı ama çekememezlik olur, kıskançlık olur; bazen bir mal, mülk, mirastan dolayı hırgür olur değil mi, olur yani bunlar. Bak Yusuf en zirvesini yaşamış; o zaman sen de kardeşlerine karşı öfke, nefret duyma. Hatasını gör, Yusuf gibi de; şeytan nefsinin yaptığını hoş gösteriyor, bu kadar. Analiz ediyor, bir düşmanlık, bir kin, bir nefret yok; kardeşlerinin durumunu analiz ediyor, sen de öyle yap.
Bak hayatın içinde özgür biriyken tutsak edilebilirsin. Bir peygamberin evladıyken — tırnak içinde — onun getirdiği bir saygınlık var değil mi, sana peygamber evladı olarak saygı duyuyorlar; ama bir gün geliyor köle diye satılıyorsun, bırak saygı duyulmasını, herkesin küçümsediği, köle-esir olarak tanımladığı birisin. Bak dikkat et: insanların seninle ilgili algıları değişebilir. Sen nesin? Sen kendini nasıl görüyorsun? Bunu fark et. “Ama insan da anlaşılmak istiyor, insan da saygı görmek istiyor, insan da öyle bir duruma düşmek istemiyor” deme; fark et bunu. Bunu devam ettirebilirsiniz. O yüzden Yusuf kıssası en güzel kıssadır, çünkü Hz. Yusuf’un başına gelen şeyler küçük planda hepimizin başına gelebilecek şeyler. Oradan ne alman gerekiyor, peki Hz. Yusuf nasıl davranmış? Bak, haksızlığa uğrayıp haksız bir şekilde hapse atılmış; demiş mi ki “hayatım mahvoldu”? O kuyudayken de, esir ve köleyken de, hizmet ederken de, iftiraya uğrarken de, haksız yere hapse atılırken de, hepsinde ne yapmış? Değerleriyle, insaniyetiyle, öz varlığıyla hareket etmiş. O kadar net. Hiç hikâye üretmemiş, hiçbir hikâyenin tuzağına düşmemiş, yanlış yerden tutmamış mevzuyu. Mesela şöyle dememiş: “Ya işte hem babam peygamber hem de bana da ilham, vahiy geliyor, ama içinde bulunduğum durum bu; Allah’ın da sevgisi böyle mi, Allah nasıl seviyor, ben anlayamadım” — diyor mu mesela? Böyle bir şey diyor mu?
Mesela siz şöyle düşünün: Allah’ın sizi sevdiğini düşünün ama size birçok sıkıntı yaşattığını düşünün. Egonuz ne der? En son bir yere gelir: “Bu mu sevgin yani?” Hani Bektaşi’nin bir hikâyesi vardır: gitmiş Topkapı Sarayı’nın kapısına, bakmış böyle alımlı, giyimli insanlar, nöbetçiler; demiş, “Siz kimin kulusunuz,” “Biz padişahın kapı kullarıyız” demişler; o da bir bakmış kendine, “Ya Rabbi,” demiş, “bunlar padişahın kapı kulları, ya ben de senin kulunum, onun haline bak, benim halime bak.” Şimdi burada niye bunu anlatıyor? Aslında tersinden bir uyarıda bulunuyor; diyor ki bakın böyle saçma sapan kıyaslamalar yapmayın. Ama nefis ne yapar? Öyle yapar değil mi: “Allah beni seviyorsa isteklerimi yerine getirir, o kesin yani; ha yerine getirmiyorsa da sevmiyor demek.” Hikâye bu. Peki gerçek nasıl? Gerçek farklı bir şey. Allah seni seviyorsa senin de yakınlığını sana hissettirir — sen de buna açıksan tabii ki. Yoksa Allah, sevdiği insanı dünyada mutlaka bahtiyar eder, sevdiği insanın bütün isteklerini yerine getirir diye bir şey yok. Allah’ın öyle bir formülü yok. Anlatabildim mi? Bunu basitçe şöyle düşünebilirsiniz: mesela siz bir insana çok büyük bir muhabbet duyuyorsunuz, aranızda çok güzel, manevi, ilahi bir muhabbet var; bir de muhabbet olmayan insanlar var diyelim. Ne yaparsınız? İşte şunu, şunu, hepsinin isteğini yerine getirirsiniz, o birini kenarda tutarsınız, onun hiçbir isteğini de yapmazsınız. Neden? Çünkü onun isteği yakınlıktır, onun isteği muhabbettir, onun isteği sohbettir, değil mi? İşte Allah da o yüzden sevdiklerine çok fazla dünyayı vermiyor; verebilir de ama pek vermiyor, çünkü zaten onların da öyle bir hikâyesi yok. Allah sevdiği kuluna kendini gösterir. Sevdiği kulun kendisini kendisine gösterir. Ve öbürleri de mal, altın, para, pul, anlaşılma, önemsenme, onaylanma, başarı arar; Allah da bir hesaba göre onları verir ama bunlar asla Allah’ın sevgisinin göstergesi değildir. Ama bizim egomuza göre nasıldır? “Allah sevmese vermezdi, her şeyim tam, benim her şeyim eksik, şimdi bu durumda Allah kimi seviyor?” Allah tabii ki onu seviyor diye düşünüyor bir sahte benlik, sonra da onun üzerinden Allah’a ne laflar ediyoruz, ne sitemler ediyoruz. Allah o kadar merhametli ki o sitemlere bir şey demiyor.
Soru-Cevap: Kendimize ve Başkalarına Yapılan Haksızlık Karşısında Ego
Bir de son olarak soruda bir şey vardı, ben orayı okudum mu okumadım mı bilmiyorum. Şöyle bir şey deniyor: kendimize yapılan haksızlık ve kötülüklere karşı daha kabullenici oluyoruz, ama başkalarına yapılanlara karşı o kadar kabullenici olamıyoruz. Bunun nedeni de egodur arkadaşlar, bir yerde egodur. Şu anlamda açayım, yanlış anlaşılmasın: bazen benlik, kendisine yapılan kötülüğü kabullenemediğinde veya buna itiraz ettiğinde, kendi kendini şöyle algılayabiliyor: “Sen şimdi bıçağın ucu sana dokundu diye, senin menfaatin zedelendi diye, sen sıkıntı çektin diye itiraz ediyorsun; bu güzel bir şey değil, bu biraz bencillik kokuyor.” Ama mesela başkasına yapılan bir zulüm konusunda insan daha rahat oluyor. Neden? Ben birine bunu yaptığımı anlatınca kimse bana “sana dokunduğu için böyle yapıyorsun” demiyor. Hatta sen diyorsun ki, “bana dokunduğu için değil, benim hiçbir şeyim yok, benim çok rahat bir durumum” — bunu sanki yüksek bir erdemmiş gibi bazen benlik bize empoze ediyor. Bu da bir tuzaktır. Kendine yapılan haksızlık ve zulüm karşısında da elinden gelen her şeyi yaptıktan sonra durumu kabul edeceksin; başkasına karşı yapılan haksızlık ve zulüm konusunda da aynı noktada olacaksın. Çünkü benlik bazen başkasına yapılan haksızlığı savunmakla kendi egosunu tahkim ediyor, farkında olmadan; “başkaları için mücadele eden biriyim, ne kadar güzel bir şey değil mi, bana yapılan haksızlığa sesimi çıkarmıyorum, kendime yapılan şeye hiçbir şey demiyorum ama birilerine yapılanı asla affetmiyorum” — neden? Çünkü sen içinde biriken o kabullenememe enerjisini, öfkeyi, acziyeti orada yansıtıyorsun, farkında değilsin. Dolayısıyla o tuzağa da düşmemek lazım. Kendinize veya başkalarına yapılan kötülük karşısında mutlaka duyarlı olmalıyız; bakın duyarlı olmalıyız, elimizden bir şey geliyorsa durumu değiştirmek konusunda gereken çabayı göstermeliyiz. Nereye kadar? Bize verilen imkân ve gücün sınırlarına kadar. Yaptık mı, yaptık; tamam o zaman. Yani Peygamber Mekke’de kendisine yapılana bir şey demiyordu da arkadaşlarına yapılana mı efelik yapıyordu? Yok, aynı hepsi. Hatta onlara dikkat edin diyordu: size yapılan zulüm sizin varlığınıza dair bir zarar vermez, o bir zulümdür, o ayrı bir konu. Bakın şunu ayırt etmeyi unutmayın: en küçük zulüm bile zulümdür ve kötülüktür. Ama şunu da ayırt edin: hiçbir zulüm sizin varlığınızı eksiltmez. Demek istediğim gibi, hiçbir zulüm, hiçbir kötülük sizin varlığınızı eksiltmez; eksilttiğini hissediyorsanız yanlış yerde duruyorsunuz demektir, bu kadar. Hiçbir zulüm, hiçbir mahrumiyet sizin varlığınızı eksiltmez. Bedeninizden bir şey eksiltebilir, günlük hayatınızdan bir şey eksiltebilir, maddi özgürlüğünüzden bir şey eksiltebilir, ama öz varlığınızdan bir şey eksiltmez. Yani biri sizi hapse atabilir, o sizin varlığınızı sınırlayamaz; sınırlanan şey fiziksel harekettir, varlığınızı eksiltmek değildir. O yüzden her şeyi yerli yerine koymak lazım.
Bir de bu, “benim hayatımı mahvetti” düşüncesini çocukluktan alırız: “annem mahvetti, babam mahvetti, eşim mahvetti, çocuğum mahvetti,” hep mahvediyorlar bizim hayatımızı. Nasıl bir hayat yaşıyorsak herkes mahvedebiliyor hayatımızı. Çünkü biz gerçek hayatta değiliz. Gerçekten özümüzün hayatında olsak o cümleleri kurmak durumunda olmayacağız, çünkü bunlar sahtedirler. Sizin hayatınızı hiç kimse mahvedemez, sizin özünüzden hiç kimse en ufak bir şey eksiltemez. Allah kimseye böyle bir imkân vermemiştir. Bakın Peygamber, o hicret noktasında mağarada saklandığında Hz. Ebu Bekir’e ne dedi? “Hüzünlenme.” Yani onlar bizi bulsa, etse, velev ki öldürse, bir şey olmaz; hüzünlenme, Allah bizimledir, biz de Allah’layız. O zaman onlar neyi eksiltebilirler? Hiçbir şey, hiçbir şey eksiltemezler. Eksiltecek güç kimde var? Sizin kendinizde; o da sahte benliğinizle kendinizi örtersiniz. Yani özünüzü yok edemezsiniz, özünüzün tamlığını da bozamazsınız, ama onu örtersiniz; ondan kendinizi mahrum bırakırsınız. İşte insanın kendi kendine zulmü budur. İnsanın kendini gerçek kendinden mahrum bırakması, kendine yaptığı zulümdür. Kendini gerçek kendinden mahrum bırakma. Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde “Hevasını (kendi arzusunu) rab edineni gördün mü?” mealindeki ifadeye atıfla değiniliyor, ancak anlatıcı belirli bir sure veya ayet numarası zikretmiyor; bu sebeple ayet numarası verilmedi. Hz. Yusuf kıssasına ve Hz. Peygamber’in Mekke dönemine, Hz. Ömer’in tavrına genel olarak değiniliyor; anlatıcı doğrudan bir ayet metni alıntılamadığı için buraya ayrıca bir ayet numarası eklenmedi.
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.