Kaybettiğimiz Öz Varlığımızı Hatırlamak
Kısa Özet
Konuşmacı, insanın asıl ruhsal özünü unutarak kendini geçici, psikolojik/beşeri kimliklerle (evlilik, kariyer, çocuk, statü vb.) özdeşleştirdiğini ve bu unutuşun içsel bir boşluk yarattığını anlatıyor. Bu boşluğun sevgi arayışı, başarı, itibar gibi sahte doldurma çabalarına yol açtığını, oysa gerçek huzurun ancak Allah'a olan aidiyetin idrak edilmesiyle bulunacağını vurguluyor. Sohbetin ikinci bölümünde ihlaslı eylem kavramı ile haccın ve kurbanın sembolik/manevi anlamları (benliğin/nefsin Allah'a teslim edilmesi) üzerinde duruluyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan kendi hakiki özünü (Allah'ın üflediği ruh) unutmuş, bunun yerine geçici psikolojik benliğini "kendisi" zannediyor.
- Zatı ali olan öz asla bozulmaz/kirlenmez, yalnızca nefsin/sıfatın kusurları vardır; günah özü değil, onu perdeler.
- Hakiki aidiyet yalnızca Allah'adır; diğer bütün aidiyetler (aile, ülke, kariyer, statü) geçici ve "hikâye"dir.
- İhlaslı eylem, hiçbir karşılık ya da teşekkür beklemeden, benliğe dair istek taşımadan yapılan eylemdir.
- Hac ve kurban, nihai olarak benliğin/nefsin Allah'a teslim edilmesinin/terk edilmesinin sembolüdür; zahiri şekle takılmak cahiliyedir.
Ruhsal Özümüzü Unutmak
Şimdi, geçen hafta hatırlarsanız bazı şeyleri kaybettiğimizden bahsetmiştik. Yani ruhsal hakikat noktasında, özümüz noktasında bazı şeyleri kaybetmişiz. Bazı şeyleri, daha doğrusu gerçek anlamda kaybetmek değil de, onların varlığını unutmuşuz. Onların varlığından haberdar değiliz. Aslında onlar bizde var. Yani İslam geleneğinde Allah'ın üflediği ruh olarak ifade edilen gerçek bir özümüz var. Gerçek bir varlığımız var. Biz o varlığı ve o varlığın niteliklerini, kıymetini unutmuşuz. O unutma bizi bir boşluğa düşürmüş. Bütün psikolojik anlamdaki arayışlarımızın, beklentilerimizin, ihtiyaçlarımızın temelinde o ruhsal özü unutmaktan kaynaklanan bir boşluk yatıyor. O boşluk bize birçok yanlışı beraberinde getiriyor.
Dolayısıyla aslında geçen hafta sözü nasıl bağlamıştık? Neyi kaybettiğimizi hatırlamalıyız. Aslında bizim en temel ihtiyacımız neyi kaybettiğimizi, neyin farkında olmadığımızı bilmek, onu hatırlamak. O yüzden "onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu" diyor ayette. Demek ki senin Allah'la bağlantılı bir şeyin var, sen onu unutunca kendini unutmuş oluyorsun. Onun için o ayet çok dikkat çekici bir ayettir. Belki aslında "insan nedir?" sorusunun başında olması gereken bir ifadedir. "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu." Demek ki senin kendini bilmen, Allah'ı hatırlamanla bağlantılı bir şey. Sende ilahi bir şey var, Allah'tan gelen bir şey var, onun sana üflediği bir şey var. İşte o ruhtur, o özündür. Onu unutunca kendini unutmuş oluyorsun.
Palto Kendimiz Değildir: Psikolojik Benlikle Özdeşleşme
Peki şu anda kendim dediğimiz ne? Aslında kendimiz olmayan bir şey. Bize kullanmamız için verilmiş bir şeyi kendimiz zannediyoruz. Nasıl ki bir insan elbisesini kendi zannetse, değil mi? Bu bir bilinç bozukluğuna işaret eder. Arabasını kendi zannetse bir cehalete işaret eder. Yani sen bir elbiseyi giyersin, onu kullanırsın ama "ben paltoyum" demezsin. Palto kirlendiğinde "ben kirlendim" demezsin. Bakın bunlar ne kadar gülünç gibi geliyor ama aslında biz öyle yaşıyoruz, değil mi?
Mesela paltomuz kirlendiğinde "paltom kirlendi" diyoruz, "kendim kirlendim" demiyoruz. Peki, psikolojik benliğimiz hafif bir mutsuzluk yaşadığında ne diyoruz? "Ben mutsuzum" diyoruz. Değil mi? Halbuki mutsuz olan kim? Mutsuz olan psikolojik benlik. Ama sen kendini onunla özdeşleştirmişsin. Veya bir hata yapıyorsun, "ben hata yapmamalıyım" diyorsun. Hâlbuki hata yapan psikolojik benliğin. Niye özdeşleşiyorsun? Senin öz varlığın hatasızdır, mükemmeldir ve en güzel haldedir. Veya biri sana ilgi ve sevgi göstermediğinde "kimse beni sevmiyor" diyorsun. Bak ne yapmış oluyorsun? Gerçekte sen olmayan bir şeye "sen" diyorsun. "Kimse beni sevmiyor" diyorsun. Bak, Allah'ı da unuttun, kendini de unuttun. Allah'ı hatırlasaydın her hâlükârda sevildiğini bilecektin, bu cümleyi kurmaya imkân olmayacaktı. Ama diyebilirsin ki, o durumda psikolojik düzeyde şu insan benim psikolojik varoluşumu sevmiyor. Değil mi? Böyle bir cümle kurmak gerekiyor.
Yani nedir o? Aslında psikolojik düzeyde bir insan senin psikolojik veya bedensel varoluşunu sevmiyor olabilir. Bu biraz ergenler arasında çok oluyor. Bana mesela "kime gıcık oluyor" diyorlar. Özellikle okulda mesela. "Ben ona hiçbir şey yapmadım ama bana gıcık oluyor" falan. Tabii, kime gıcık oluyor, kim gıcık oluyor; yani ikisi de aslında bir yanılgı. Bir insanın bir insanı bütünüyle olumsuz olarak tanımlaması mümkün değil.
Zatı Alidir, Sıfatı Bozuk Olabilir
Tasavvufta vardır: her insanın zatı alidir, sıfatı bozuk olabilir. Zatı alidir. Neden? Allah'tan gelen bir şeydir. İlahi bir niteliğe sahiptir. Allah'ın üflediği ruhu taşıyor, ölümsüzdür. Dolayısıyla zaten bunu gören biri, karşısındaki insan dünyanın en günahkâr insanı da olsa, "seni sevmiyorum" demez, "senden nefret ediyorum" demez. Der ki "nefsinden Allah'a sığınırım" veya "nefsine dikkat et, kendine yazık ediyorsun" der. Yoksa hakiki bir insan bir insandan mutlak olarak nefret edemez, onu mutlak olarak dışlayamaz, kötüleyemez.
Ama biz burada naif bir tasavvuf anlayışından bahsetmiyoruz; "herkes iyidir, mükemmeldir, kimsede kusur yok, kusur sendedir" demiyoruz. Karşındaki insanın nefsaniyeti itibariyle eksiği, hatası, kusuru olabilir. Fakat bu onun psikolojik benliğinin kusurudur. İslami tabirle nefsinin kusurudur. Zatı alidir. Sıfatı, o nefis düzeni düzelse zaten özü saftır, herhangi bir eksiklik söz konusu değildir. Ama kişinin nefsi ne kadar kötü olursa olsun, biz bir insana mutlak olarak tümüyle kötü diyemeyiz. Bu dikkat etmemiz gereken bir şeydir. Sen dersin ki şu huyunu sevmiyorum veya onda şöyle bir tutum var, şöyle bir tavır var, onu doğru bulmuyorum, en fazla hoşlanmıyorum dersin.
Dolayısıyla burada hem muhataplarımız bizi -haklı veya haksız- kötü görebilir, küçümseyebilir, sevmeyebilir, nefret edebilir. Sen bir bak, senden nefret eden kim? Sübjektif bir bilinç. Ben o bilinç yüzünden kendimi kötüleyeyim mi, dert mi edeyim? Mesela diyelim ki peygambere yalancı demişler. Kim demiş? Yanılgı içinde olan insanlar. O zaman ne yapacağız? Şunu dikkate alacağız: seninle ilgili bir değerlendirme, bir yorum yapan bir insanın objektif bir tarafı varsa ondan nefsinin payını al. Diyelim ki sen kaba biri olabilirsin, küçümseyici biri olabilirsin, bencil biri olabilirsin; varsa öyle bir nefsin payı, payını al. Ama bakın özümüzde bir bozulma yok. O yüzden mesela "ben bu kadar kötü müyüm?" cümlesini kullanmayacağım. Hayır. "Nefsimde bu kadar bahsettiğin kadar arıza var mı acaba, bir durup düşüneyim" diye bakmamız lazım. Yani kendimizi tanımlarken doğru yerden bakmamız lazım. Doğru yerden tutarsak onu düzeltme şansımız olur. Öyle olmazsa iki tuzak var: ya kendimizi bütünüyle kötü, eksik, yetersiz, başarısız, değersiz görür ve karamsarlığa, ümitsizliğe gömülürüz; veyahut da egomuz bundan rahatsız olur, tahammül edemez, savunmaya ve saldırıya geçer. İkisi de yanlıştır.
Düşünün, bir insan sizi eleştirdiğinde saldırıyorsanız problem var demektir, yanlış bir yerde duruyorsunuz demektir. Çünkü haklıysa kendini düzelt, haksızsa problem yok. Ama şunu unutmamak lazım: bir insan nerede kendini tanımlıyorsa orada en büyük özdeşleşme ve reaksiyonu verir.
Kendini Nerede Tanımlıyorsan Orada Reaksiyon Verirsin
Ne gibi? Mesela bazı insanlar vardır, diyelim ki evlenmemiş. Birileri ona "bak sen evlenmedin, kimse seni beğenmedi" der. Bakarsınız reaksiyon verir. Kendine bak, iyi ya, evlenince de bir mi oluyor, evlenenleri gıcık mı buluyorsun falan? Tam bakarsın tepki. Nereden geliyor bu tepki? Evlenmeyi ve evlenmemeyi varoluşunun temel bir ölçüsü, temel bir göstergesi olarak görmekten kaynaklanıyor. Yani kişi evlenmemiş ve evlenememiş olmayı bir eksiklik, kendi varoluşundaki bir eksiklik, kendi varlığının bir eksikliği olarak görürse, birisi o eksikliği işaret ettiğinde, parmak bastığında orada acı yaşanır.
Şimdi yine kedilerden örnek verelim. Düşün, bir kediyi karşınıza alın, deyin ki "sen bir faresin." Ne diyecek? "Bana mı diyorsun?" demez, sadece kediliğini doğal olarak gösterecek. O kediyi küçümsediniz, tipini sevmedim dediğinizde de bir tepki yok yani. Doğal dengesini yaşıyor. Şimdi ama biz mesela insana bir şey diyoruz. Mesela diyelim ki "sen bak iş yaptın, başarısız oldun" veya "bak evlendin, evliliği yürütemedin" veya "bak evlenmedin." Hemen tepki. Niye? Çünkü kimliğimizi, varoluşumuzu onunla tanımlıyoruz, anlamlandırıyoruz, değerlendiriyoruz.
Mesela çocuğu olmayan insanlara "bak çocuğu yok" diyenler var. Zaten onu diyen ayrı bir cahil, ondan etkilenen de ayrı bir cehalet. Onu diyen zaten cahil. Bir insanı -dünyevi bir başarısı, başarısızlığı, evliliği, çocuğu vesairesi her ne olursa olsun- bunun üzerinden yorumlayan bir insan zaten cahildir. Onun o cehaletine prim verip ondan etkilenen de en az onun kadar cahildir. O zaman insan dikkat edecek: sen nesin? Nerede büyük reaksiyon veriyorsanız o olguyla özdeşleşmişsiniz ve varlığınızı onun üzerine bina etmişsiniz demektir. Varlığınızı neyin üzerine bina etmişseniz orası sizin hassas noktanızdır.
Mesela bakın, bir kedi kedidir; siz ona fare dediğinizde de kedidir ama o kendini savunma gereği duymaz, sadece kedi olmayı gösterir, miyavlar. O kadar. Doğal bir farkındalık ve doğal bir tutum vardır. Bir de kendini o şeyle özdeşleştirmez. Mesela bugün belli bir yaşı geçmiş kadınlara "ablacığım" veya "hanımefendi, buyurun oturun" falan deseniz, "ben teyze değilim, ben şu değilim, bu değilim" diyor. Nesin kardeşim? Yaşın 35, orta yaşı geçmişsin yani. Geçen bir karikatür vardı: adam diyor ki "yaşım 75." Öbürü "merak etme, yolun yarısı eder" diyor. "Hocam şimdi 20'ye çıkıyorsun" gibi. Mesela hepsini düşün, hayatta bu. Mesela yaşla kendimizi özdeşleştirmemiz, değil mi? Mesela evlilikle, çocukla, kariyerle, okuduğumuz bir okulla, kazandığımız parayla, dünyadaki başarılarımızla, sahip olduğumuz araba her neyse özdeşiz ve onlara birisi dokunduğunda bizde alarm çalıyor. Neden? Çünkü onunla özdeşiz.
Bakın ama insan der ki "ben öyleyim, ben iki üniversite bitirdim." Adam bana "sen cahilsin" dese, sana bir şey dediğinde sendeki olgu değişiyor mu? Bir kere, yok. İkincisi, sen o musun? Yani bugün insanlar kimlik, varoluş, aidiyet duygusu diye böyle psikolojide almış başını yürümüş. Aslında ilahi mesaj bunu ne kadar güzel ifade etmiş, ne kadar iyi temellendirilmiş. Aidiyet kime? Allah'ın. Allah'ın kuluyuz.
Gerçek Aidiyet Yalnızca Allah'adır
Tabii ki birileri insanı kulluktan çıkarıp vatandaş yapmışlar. Bir de böyle ifadeler var, değil mi? Diyorlar ki bilmem kimler insanı kulluktan vatandaş haline getirdiler. Yani bir aidiyet... Hangi tür aidiyeti sen bana veriyorsun ya? Bir devlete aidiyet mi asıl, yoksa mutlak olana aidiyet mi asıl? Sen neyi neyle karıştırıyorsun? Öyle değil mi? Benim gerçek aidiyetim yaratıcıyadır. Ve bu hiçbir zaman değişmez, hiçbir şeyle de değiştirilmez. Öbür türlü, zahiri düzeyde bir annem bir babam vardır, onlara dair bir aidiyetim vardır; bir ülkenin vatandaşıyım, ona dair aidiyetim vardır, vesaire vesaire. Ama Allah dışındaki bütün aidiyetlerimizin hepsi hikâyedir. Yani hikâye boş anlamda değil, geçici bir şeydir demek istiyorum. Asli bir şey değildir. Onlar geçici, dünyanın geçici fonksiyonları içinde. İşte bir annen var, bir baban var, bir ülken var, bir evin var, bir eşin var.
Ama mesela kadın evleniyor, kocasına aidiyet hissediyor arkadaşlar. Feministe hissetmiyor, feminizme aidiyet hissediyor mesela. Bir ideolojiye aidiyet hissediyor mesela. Bakın bir şeyi kaybedince onun yerine sahteler giriyor. Onun için bizim için neyi kaybettiğimiz önemli. Bir şeyi kaybettiğinde o boş durmuyor, orası doluyor.
Kaybettiğimiz Şeyin Yerini Sahteler Doldurur
Mesela düşünün, bugün pop şarkıcıları, bir kısım siyasiler veya idol edinilen bir sürü insan var, değil mi? Mesela bugün deniyor ki "dini baskıdan veya bu tür şeylerden kurtulduk." Peki nereye gitti bu, değil mi? İşte bilmem hangi sanatçının, hangi şarkıcının gitarı bilmem kaç yüz bin dolara satılıyor, giydiği ceket kaç yüz bine satılıyor. Bu nedir aslında? Bakın, gerçek olan bir şey ortadan kaldırıldığında veya yok sayıldığında veya onunla bağlantı unutulduğunda, yerine bir şey koyuyorsun. Biz niye birilerinin bizi sevmesine ihtiyaç duyuyoruz? Çünkü Allah'la olan o bağımızın farkında değiliz. Veya niye birileri bizi onore ettiğinde, takdir ettiğinde mutlu oluyoruz? Çünkü gerçek takdirin, gerçek ilişkinin hakikatini unuttuk.
O yüzden bakın, psikolojik düzeydeki her şey ya yarımdır, mutlaka eksiktir, ya da yanlıştır. En iyisi bile yarımdır. O yüzden insan tam olanı aramalı. Yani o Mevlana'daki hikâye de budur: bir şeyden kopmuşsun, bir şeyin farkındalığını kaybetmişsin, asli vatanından kopmuşsun. O kopuş yüzünden, diyor, onun hasretiyle hep bir şeyler aramadasın ama diyor gerçek kaynağının gafletindesin. Bütün öğretiler hep aynı şeyden bahsediyor.
Mesela biz bugün dünyada din olarak veya ideoloji olarak veya şu olarak bu olarak hâkim olmaya çalışıyoruz, değil mi mesela? Mesela hep kullandık, İslam'ın hâkimiyeti. Olmasa ne olur yani? Bir şey mi eksik olur? Yani şunu demek istiyorum: bizler Allah'ın etkinliğini, deyim yerindeyse, hep dışarıda arıyoruz. Mesela "Müslümanlar güçlü değil" gibi. Peki sen imanla ne kadar güçlüsün? Mesela işte Bediüzzaman "iman nurdur, kuvvettir" diye sayıyor bunları. Sen bunu idrak ettin mi? Mesela hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir ve bütün kâinat bomba olup patlasa müteessir olmaz. Sen böyle bir güçte misin? Böyle bir idrakte misin? Yoksa eşinin kıymetini bilmemiş, ya öfke ya üzüntü; arkadaşın sana sırt çevirmiş, aynı hikâye; arkadaşın seni aramamış, sormamış, çökmüşsün. Sen hangi İslam hâkimiyetini arıyorsun?
İçimizdeki Egemenlik: Hakiki İman
İslam sende hâkim olmamış ki bir kere. İslam sende bir şeyi gerçekleştirmemiş ki. Mesela bütün dünya inkâr etse, "Allah bana yeter ve ben çok şükür doğru yoldayım" diyebiliyor musun? Ama insanlar mesela seni küçümsüyorlar, gülüyorlar, "işte gerici, yobaz, bir bu kaldı zaten dünyada, herkes doğru yolu buldu, bir bu kaldı" deseler, sen bundan etkilenir misin, etkilenmez misin? Onu bir sor.
İşte o zaman Hazreti İsa'nın havarilere dediği bir şey var. Diyor ki "Tanrı'nın egemenliği gelecektir." Onlar da hep bekliyorlar, bir egemenlik gelecek. En son diyorlar ki "ya bu kadar senedir bize diyorsun ki Tanrı'nın egemenliği gelecektir, bir türlü gelmedi." O diyor ki "ne kadar kıt akıllısınız, Tanrı'nın egemenliği içinizdedir." O da tanrının egemenliği için, yani Allah'ın senin özündeki varlığını sen idrak edersen onu âleme yansıtabilirsin, onu doğal olarak hayatta yaşayabilirsin. Bu ayrı bir şey. Ama bakın biz bir şeyi kaybediyoruz ve yanlış şeyler arıyoruz.
Mesela düşünün, dünyada bütün insanlar inansa veya dünyada sizin dışınızda bütün insanlar dini boş, saçma, uydurma bir şey olarak kabul etse; eğer sizin içinizde kendi adınıza en ufak bir fark oluyorsa, burada çözülmesi gereken bir şey var demektir. Bu kadar nettir. Bütün insanlar inanıyor veya bütün insanlar artık "din min bunlar hikâye" diyor; sizin için bir fark oluyor mu olmuyor mu? Siz bir güçlülük veya güçsüzlük hissi alıyor musunuz bundan, kendi adınıza? Eğer böyle bir değişim oluyorsa o zaman siz imanın ne olduğunu bilmiyorsunuz demektir, tam olarak. O zaman iman hakikati bütün nitelikleriyle sizin kalbinizde henüz kemale ermemiş. Bu bir süreçtir, ayrı bir konu.
Ama bakın, hani dedik ya, nerede neyi arıyorsun? Mesela Allah bütünüyle sende hâkim mi? Yoksa bazı yerlerinde var, bazı yerlerinde yok mu? "Benim işime karışmasın" diyor ya Allah, evet, gevşek yerlerle ilgili. Dolayısıyla biz neyi kaybettiğimizi çok iyi irdelemeliyiz. Çünkü bütün mesele orada yatıyor. O kaybettiğimizi düşündüğümüz ama gerçekten kaybetmediğimiz, sadece farkındalığını yitirdiğimiz her ne ise, onun meydana getirdiği boşluğu sürekli doldurmaya çalışıyoruz: ilgiyle, sevilmeyle, önemsenmeyle, "iyi bir iş başarıp dünyaya geldim, bir iz bıraktım" diyerek.
Boşluğu Doldurma Çabaları
Neden? Çünkü boştasın çünkü. İz bırakarak adam olacağını zannediyorsun, iz bırakarak var olacağını zannediyorsun. "Dünyada bir çiçek açıp, kokusunu verip, hayatına dokunacağım bir insan olursa mutlu olacağım, olmazsa çok üzüleceğim." Var mı öyle bir çiçek? Yok. Ama bizde bütün dörtler hep birilerine dokunmak istiyor. Bir insana dokunacak, bir şey yapacak, bir hikâye yazacak, bir roman, bir sinema, bir şey... İnsana dokunacak. Dokunmadı, "varlığımı hissetmiyorum" diyor. Tabii ki hissetmesin, varlığın orada değil ki. Varlığımız orada değil ki orada hissedelim.
"İkiler diyorum hocam." "Efendim? Onlar da diyorum, onlara daha sonra geleceğiz." Yani diyoruz ki "şöyle olursa varlığımı hissedeceğim." Maslow'un kendini gerçekleştirme dediği de o değil mi? O kendini gerçekleştirme değil, ego'yu gerçekleştirme ihtiyacı. Biraz bahsediyor ama o ihtiyaçlar hiyerarşisi tam ona gelmiyor, aşkın deneyimlerden bahsediyor. O da bir olamaz mı? Ne yapıyor? İhtiyacı her şeyi kullanabilir: bedeni kullan, psikolojiyi kullan, rasyoneliteyi kullan, duyguyu kullan, eylem melekemizi kullan. Bu ayrı bir konu. Ama bunları kullanmadığında, kullanma imkânı olmadığında bundan rahatsız olmaz. Yani kedi kedi olarak görülmemekten rahatsız olmadığı gibi, hiç rahatsız olmaz. Öz varlığımızın bir şeye ihtiyacı yok. Bunu anlamak durumundayız.
Bir şey var ki bizde, onun hiçbir şeye ihtiyacı yok. O hiçbir şey olmadan mutlu, huzurlu ve gerçek varlığı hissediyor. Ve şuna emin olun, onu idrak ettiğinizde şu an varlık diye düşündüğünüz her şeyin aslında ne kadar gölge olduğunu, ne kadar rüya olduğunu anlayacaksınız. Yani o asıl varlıktır, asıl mutluluktur, asıl huzurdur. Onun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O bir şey aramaz, o bir şeyin beklentisi içinde değildir, o minnet etmez, o ihtiyaç duymaz, o kederlenmez. O saf varlıktır. Ve siz busunuz, hepimiz buyuz.
Psikolojik Benliği Fark Etmek
O zaman gerçek varlığımızın yerine geçmiş olan psikolojik benliği fark etmek durumundayız. Ona "ben" dememeye alışmak durumundayız. Onun işgal ettiği zemini görüp onu o zeminden çıkarmalıyız. Sen benim kullandığım bir şeysin ama sana "ben" demiyorum. Mesela o benlik size diyebilir: "Hayatta ne yaptın?" Siz ona deyin ki: "Hiçbir şey yapmama gerek yok, ama seni kullanıp bir şeyler yapabilirim, o da şartlara bağlı." Bu kadar. O faaliyet doğal olur. Bir şey bekleyerek olmaz. Anlatabildim mi? Yani aslan, aslan gibi yaşar ama aslan olduğunu kanıtlamak için, öyle bir varoluş inşa etmek için yaşamaz, değil mi?
Mesela bir benlik dedi ki "seni kim seviyor ki? Ölsen seni kim hatırlar?" Değil mi? Siz deyin ki "ölen en fazla sen olursun, ben ölmem, ama sen de bana emanet verilmişsin, senin de hayatını korumakla sorumluyum." Bu kadar. O benim yerime konuşamaz, o benim yerime var olmamalı. Bütün hikâye bundan ibarettir. Dikkat edin, psikolojik düzeyde bütün varoluş arayışları problemlidir ve sahtedir.
Mesela bazen böyle bir baba olur, 3-4 çocuğu vardır, hepsi hürmetkârdır; adam böyle bir varlık hisseder, "çocuk yetiştirdim, hepsi de böyle akıllı olsun, vatana millete faydalı olsun" der. Yok kardeşim, böyle bir şey yok. Sen Allah'ın kulusun, Allah da sana 4 çocuk verdi, onları da Allah'ın verdiği imkânlarla yetiştirdin. Bu kadar. Sen o dört çocuğun babası değilsin, sen o dört çocuğun hürmet ettiği bir baba değilsin. Sen Allah'ın kulususun, ona aitsin. Babalık sana bir şey katmamıştır, olmasan da bir şey kaybetmezsin. Kaybettirmemiştir ve kaybettiremez. Bu kadar. Bunu anladın anladın, anlamadın yol almaya devam et, ta ki bunu kavrayıncaya kadar. Bu bir süreçtir.
Ne Zaman Gerçek Benliğimizi Bulacağız
Sürecin ilkesi, ben olmayana "ben" dememektir. Peki gerçek benliğimizi ne zaman bulacağız? Acele etme. Bak, bunu soran da bir benlik, bunu soran öz değil. Bırak fikri, sen de bilmiyorsun, ben de şu anda bilmiyorum, ama özüm zaten Allah'la ve onu fark ettiğimde fark etmiş olacağım. Yani onun gerilimini duymaya da gerek yok. Bir benlik der ki "ne zaman ereceğiz?" Güzel bir sözle cevap veriyorlar: "erecek olan benlik değil." "Ne zaman ereceğiz" diyen benlik var ya, zaten o benlik ermiyor. Sende ermiş bir öz var, o zaten ermiş, sen onu fark ediyorsun. Hatta Budistlerin "Buda'yı bul" demek istedikleri de budur. "Buda'yı bul" yani. Bu da şahsi bir şey değildir, o özdür. İçindeki onu bul.
Yoksa, her zaman tekrar ediyorum, Ashab-ı Kehf'in köpeği insan olmadı, değil mi? Öyle kaldı. Vazifesini yaptı, onlara hizmet etti, onlar da onu en güzel şekilde kullandılar, kendilerine tabi kıldılar, o da onların hükmüne tabi oldu, onlarla dirildi. Onun için derler ki cennete girecek hayvanlardan bir tanesi Ashab-ı Kehf'in köpeğidir. Yani nefs ruha tabi olursa o da kıyıdan köşeden cennetlik olabilir. Ama eren benlik değildir, psikolojik benlik değildir. O görevlidir, bir vazifesi vardır, hizmet eder. Senin gerçek kendiliğin özündür. "Nefsini bilen Rabbini bilir" sözünün doğru tercümesi bu anlamda "kendini bilen Rabbini bilir." Yani oradaki nefs, Arapçada nötr bir kelime, kendi demektir. Kendini bilen -yani gerçek öz kendini bilen- Rabbini bilir. Neden? Çünkü kaynağını bilir. Kendini Allah'tan gelen bir varlık olarak idrak ettiğinde kaynağını bilmiş olur. Bütün nihai mesele budur.
O yüzden öncelikle ve her zaman dikkat edilmesi gereken şey, psikolojimize "ben" dememeye çalışmaktır. Bunu öğrenmek çok önemli bir şeydir. Mesela "canım hiçbir şey yapmak istemiyor" demeyeceksiniz, "psikolojik benliğimden bir tanesi var ki şu an bana hâkim olmuş, hiçbir şey yapmak istemiyorum ama onu onaylamıyorum" diyeceksiniz. Nasıl bir hastalık sizi bazen yatağa düşürür, değil mi? Ama siz bilirsiniz, sizi yatağa düşürenle siz aslında ayrısınız ve onun etkisinden kurtulduğunuzda artık yataktan çıkmış olursunuz. O yüzden insan neye "ben" dediğini iyi bilmelidir. Bunu unuttuğu zaman hayat yanlış gider.
Mesela insan bazen der: "Her şeyimi kaybettim." Ne kadar acı verici bir şey, değil mi? Ama psikolojik düzeyde ne kadar gerçek bir şey. Mesela deprem olur, bütün malı mülkü gidiyor, çoluk çocuğu vefat ediyor ve "her şeyimi kaybettim" diyor. Aslında o psikolojik varoluş bütünüyle yıkılmış ve kişi kendini o zannettiği için "her şeyimi mi?" diyor. O insana sormak lazım: kendini kaybetmen mümkün mü? Bir deprem sana kendini kaybettirebilir mi? Gerçek anlamda kendini kaybettiysen sen o sözü kullanabilirsin. Ve bunu unuttuğun için zaten o sözü kullanıyorsun. Eğer kendinde olsan dersin ki "Allah'ın bana verdiği şeyleri Allah aldı." Zaten onundu, onun adına ben kullanıyordum, o da aldı şimdilik. Bu kadar. Kendini kaybeder mi bir insan? Allah'ı kaybeder mi? Bütün mesele neye "ben" dediğimizde yatıyor bu yüzden.
"Hocam vefat edenler için de 'şunu kaybettik bunu kaybettik' diyorlar ya." Tamam, büyük bir yanılgıdır. Dolayısıyla öncelikle dikkat etmemiz gereken şey özdeşleştiğimiz şeyin farkına varmaktır. Ne ile özdeşleşiyorsanız bakın imtihanınız odur ve imtihan o zaman ortaya çıkar. Özdeşleşmediyseniz imtihanınız yoktur. Ne olur? İlahi bir deneyim olur. Yani yeryüzüne aziz bir misafir olarak gelirsiniz, aziz bir misafir olarak kalırsınız ve aziz bir misafir olarak da asli vatanınıza dönersiniz.
İzzet Allah'ındır
Onun için mesela bir savaşta -Medine'de- "kimin izzetli olduğunu göstereceğim" diye böyle bir laf oluyor münafıkların içinde. Allah diyor ki "izzet Allah'ındır, müminlerindir." Fakat bakın izzet nedir? İzzet, aziz olan Allah'la olan bağını fark etmektir. Yoksa sen dünyada -kapitalizm olur, birileri seni ezer, birileri sana baskı uygular, seni köle yapar- peki bir köle dahi aziz midir değil midir? Eğer kendini biliyorsa azizdir. Neden? Gerçek izzet Allah'a aittir. Sen de ona aitsen sen de azizsin. Ama öbürünün azizliği neye bağlı? İktidara bağlı, paraya bağlı, arabasına bağlı, eşine bağlı, çocuğuna bağlı, sosyal statüsüne bağlı. Peki onlar kalıcı mı? Değil. O zaman kim aziz? İnsan şunu ayırt edecek: her şeyin gerçeği mutlak olanda ve senin ona olan aidiyetinde yatar. Aidiyetini idrak edersen senden aziz, senden mutlu, senden huzurlu kimse yoktur. Ve önemli bir şey: hiçbir şey bunu bozamaz, hiçbir şey bu durumu değiştiremez.
Onun için bir Sufi'nin hep tekrar ettiği bir söz vardı: "Allah'la mutlu musunuz?" diye sorar bu şeye, hep bu soruyu sorar. Çok güzel, çok önemli bir şey: Allah'la mutlu musunuz? Hani bazı böyle mecazi âşıklar olur, mutludur, bir bakarsınız. Hakikaten böyle şeydir. Mesela ne olursa olsun mutludur. Okulu kötü gitse de mutludur, o olsa da mutludur, mutludur yani. Neden? Çünkü o küçücük sevgi, muhabbet ona her şeyden daha değerli gelir. O yüzden mutludur. Peki Allah'a ait olan bir insan ve Allah'ın da teveccühüne, sevgisine mazhar olan bir insan mutlu olmasın mı? Mutlu olur. Her durumda mutlu olacaksın. Tabii ki hayatta bir sorun olur, çözersin; bir problem olur, elinden gelen gayreti gösterirsin. Ama sen içte mutlusun ve o mutluluğun farkına varmaya çalışmalısın. O yüzden hakiki saadet, hakiki mutluluk, hakiki huzur ancak ilahi irfandadır ve onunla olan bağımızı hatırlamaktır. Onu kaybettiğimiz için biz psikolojik benliğe düşüyoruz. Ve neye odaklanıyoruz? Kaybettiğimiz şeye değil, onun meydana getirdiği boşluğun etkisiyle benliğimizin bize işaret ettiği noktalara odaklanıyoruz. "Biri seni sevse mutlu olursun, bir şey yapsan ve etkili olsa mutlu olacaksın" diyerek benlik seni bir noktaya götürüyor.
Nasrettin Hoca ve İğne Hikâyesi
İşte o Nasrettin Hoca'nın anlattığı, iğnesini kaybedip gidip bir yerde arayıp bulamaması hikâyesi... "Hoca, burada hiç iğne bulunmuyor, bulamadın. Sen iğneyi burada mı kaybettin, emin misin?" "Yok" diyor, "ben burada kaybetmedim." "Nerede kaybettin?" "Karanlıkta" diyor. "Niye orada aramıyorsun?" "Orası karanlık" diyor. İşte anlattığı şey bu. Tabii bereket versin, Nasreddin Hoca iğneyi nerede kaybettiğini biliyor, aslında anlattığı şey bu. Yani gerçekte aradığımız şeyi, hakikati, huzuru, mutluluğu, gerçek varlığımızı, gerçek kendimizi nerede kaybettiysek orada aramalıyız. Ama orası karanlık. "Ruhumuzu bulamıyoruz, hissedemiyoruz, ne yapalım?" Karanlık gibi. Olsun, sen nerede kaybettiysen orada ara, mutlaka bulacaksın. Öbür tarafta aramanın bir esprisi yok. Kaybetmediğin yerde isterse 50 sene ara, bulmuş olamazsın. Kaybettiğin yer belli.
Efor Sarf Etmeden Sevilmek
Olsun orada ara. Allah için yüzlerce sene ara, bulamasan da seni "bulanlardan" yazarlar. Çünkü sen ne kaybettiğini biliyordun, nerede araman gerektiğini de biliyorsun. Ama öbür tarafta arıyorsan hem bulamayacaksın hem de vaktin boşa geçmiş olacak. "Ben Allah'ı tam hissedemiyorum" -emri değil, sen o yolda devam et. Bak, neyi kaybettiğini biliyorsun, o zaman problem yok; nerede araman gerektiğini biliyorsun, orada da problem yok. O zaman sen devam et, hiçbir sorun yoktur. Ama biz gerçek anlamda kaybettiğimiz şeyin farkında olmadığımızda gidip başka şeyler aramak durumunda oluruz. Kendimize de muhataplarımıza da yazıktır.
Fıtrat bir şey arıyor mesela, düşünün: gerçekten efor sarf etmeden sevilmek istersiniz değil mi? Sevilmek için illa bir atraksiyon yapmak, illa bir şey yapmak değil mi? İnsan istiyor ki olduğu gibi sevilsin. İşte bak Allah seni öyle seviyor. Bir şey göstermen gerekmiyor. Hatta bir tek O öyle seviyor. Ve ancak o hakikate ermiş olan kâmil insanlar bizi öyle sevebilirler; bizden bir şey beklemezler. Bak, Allah hiçbir şey senden beklemiyor, sadece farkındalık. Farkındaysan zaten onu anlayacaksın, bir şey yapman gerekmiyor. Ne arıyorsun? Ne arıyorsan kendi özünde var. O zaman beyhude aramaya gerek yok.
Peki ne yapacağız, hiçbir şey yapmayacağız mı falan diyen bir ego uyanıyor. O egoyu da alıp özün hizmetkârı yapmak lazım. Bak sen ne yapacaksın biliyor musun? Bana hizmet edeceksin, gerekli olan bir ortamda hizmet edeceksin. Birisinin ihtiyacı varsa seni kullanacağım, vesile olarak, araç olarak. Bir şey yapılması gerekiyorsa senin vesileliğini kullanarak Allah'ın yardımıyla o işi yapacağız. Onun için sen hiçbir şey yapmayacaksın değil; bir şeyler yapacaksın ama özün emrinde bir şey yapacaksın, senin motivasyonlarınla değil. Anlatabilir miyim? Öz, bizatihi iyinin, güzelin ve doğruluğun yönelimindedir, duası gereği öyledir. İşte bakın o yüzden, biz gerçekten özün içinde olsak, o zaman hayatta ilişkilerimiz de daha doğal, dengeli bir kavuşmaya erecektir. Yoksa egomuzun yönlendirmesiyle "bunun niçin yapıyorum, şunun için yapıyorum" diye hareket ederiz. Hani vardır ya böyle çocuklar, oynar birisiyle, sonra bir problem olur, misketlerini alır, oyundan çıkar. Yani hayır, orada olması gereken bir şey vardır, yapılması gereken bir şey vardır, sen onu yap.
Hızır-Musa Kıssası ve İhlaslı Eylem
Ashab-ı Kehf kıssasında geçer, işte Hızır-Musa kıssasında, ihtiyaçları olduğu halde uzak yoldan gelmişler, onlara kimse hoş geldiniz demiyor, ihtiyaçlarını sormuyor. Hızır da buna rağmen gidip yıkık bir duvarı tamir ediyor. Musa diyor ki "bunun için bir karşılık alabilirdin." Hızır diyor ki "sen beni anlamıyorsun, bu duvarın yapılması lazımdı, ben de onu yaptım. Bana bir teşekkür etsinler veya bir karşılık versinler diye değil." Bu duvarın yapılması gerekiyordu, yaptım, bu kadar. Biri sana teşekkür etti, ikramda bulundu, ayrı bir konu, o da hayatın akışı içinde bir olgudur. Ama bakın o motivasyonla yapmıyor. Onun için insanın nihai olarak ulaşması gereken şey odur: nedensiz eylemde bulunmak, eylemin sebebi o olmalı, o kadar.
Yani nasıl ki o peygamberin dediği, elinde bir fidan olduğunda kıyametin koptuğunu görsen de onu ek. Neden? Çünkü o fidanın, o bitkinin doğal hukuku toprakta olmaktır. Senin de bir saniye vaktin varsa onu o toprağa bırakırsın, doğal olarak. "Ya ama şimdi dikeceksin, zaten abi kıyamet kopuyor." Böyle bakmıyor yani, böyle bir şey olmuyor. Ve ekseni meyvesini sen mi yiyeceksin? Kime çalışıyorsun? Hiçbiri yok. Hiçbir psikolojik neden yok. Bu saf eylemdir. Dini tabirle ihlaslı eylemdir. O ihlaslı eylem göründüğü kadar kolay değil. İhlaslı eylem, içinde benliğe dair hiçbir isteğin, ihtiyacın, beklentinin olmadığı eylemdir. Bir teşekkürün beklendiği eylem ihlaslı bir eylem değildir. Kediye süt verirken kediden bir şey beklemiyoruz. Mesela "ben yardımseverim ama şu kahvaltıda insanlar bir hayvana bile süt vermiyorlar" diyorsak, orada da ihlas gitti demek.
İhlaslı Eylemin Mahiyeti
Onun için ihlaslı olmak -Allah bizi gerçek anlamda o ihlasa erdirsin- kişi ihlaslıdır ama ihlaslı olduğunu bilmez denilir. O saf bir şey. Hiçbir ego beklentisinin, kıyaslamasının, ihtiyacının, kaygısının olmadığı bir eylemdir. O çok mükemmel bir faaliyettir. Bunu şöyle de söyleyebiliriz: insan tecelliyi her an unutabilir, kendindeki o şeyi. Yani yardım eden unutur, her an tecelliyi unutabilir. Deyim yerindeyse bir ayna kendisine yansıyan ışığı alır ve yansıtır, değil mi? "Ben parlağım" demez. Bir başka aynayla mukayese yapıp "ben senden daha parlağım" demez. "Bak bu benden yansıyor" demez. Hiçbirini demiyor ve o faaliyeti en doğal sıfır hâlinde yapıyor. Çünkü ihlaslı eylem şudur ki, o insan onunla bir şey kazanmadığını bilir. Ama Allah da bu idraktaki insana lütufta bulunur. İhlaslı eylem, sana bir şey kazandırmadığını bildiğin eylemdir aynı zamanda. "Ben bunu yaptım, iyi insan oldum" yok. Mutlak iyiden gelen bir şey senin üzerinden yansıdı, sen bundan bir şey kazanmadın, kendi nefsine alacağın hiçbir şey yok. Ama Allah seni kullandı, bundan dolayı da bir şeyin yok, bundan dolayı da bir beklenti yok. Yani sevapları sevap toplayanlara bırakın, siz sevap toplamayın, siz Allah'a uçun. Şimdi insanlar birkaç çeşittir: birisi günah toplayanlar, birisi sevap toplayanlar, bir de Allah'a uçanlar. Biz alâ kabîlden bahsediyoruz. Kur'an bunu Vakıa suresinde anlatıyor, "insanlar üç sınıfa ayrılacaktır" diyor.
Dolayısıyla sevap toplamak kötü bir şey değil ama siz sevap toplamaktan da vazgeçin, Allah'a uçun. Neyinizle? Hiçbir şeyle. Anlaşıldı mı? Allah'tan; alâkanız her şey ondan. Yani o ondan gelen özümüzle.
Hac ve Kurbanın Sembolik Anlamı
Mesela deyim yerindeyse sembolik olarak insan nasıl defnedilir? Normalde aslında çıplak defnedilir, ama zahiri bir edep üzere biz sararız. Aslında bu ne demektir? Veya mesela hacca neyle gidiyorsun? Aslında çıplak olarak gidiyorsun ama zahiri dünyanın edebi gereği örtünüyorsun. Aslında cahiliye Araplarında da tavaf vardı, ama o neyin bozulmuş hâliydi? Aslı bozulmuş hâli, asıl hakikati. Aslında tavaf edeceksin -biraz sonra bahsedeceğim ne demek olduğunu- ama dünya gereği, var olduğun dünyanın zahiri mekanizması gereği de bir şal gibi bir şey örtünmen lazım. Ama aslında bir hacı hacca hiçbir şey giymeden gider; işte dikişsiz elbiseden kasıt odur. Yoksa biz ne yapıyoruz? "Aman dikiş olmasın." Senin altın üstün dikiş yani; makam dikişin var, baba dikişin var, annelik dikişin var, her tarafın dikiş. Her tarafla kendini özdeşleştirmişsin. Aslında o "dikiş olmasın" ne demek? Geçici ve dünyevi olan şeydir, çünkü dikiş doğal olmayan, insan yapımı bir şeydir. Yani dikişsiz elbise, "entegrasyonu kes" demektir. Beşeri ve geçici olan hiçbir şey sende kalmasın; geçici, sınırlı ve beşeri olan ne varsa onları bırak, geriye ne kalır? Allah'tan sana gelmiş, üflenen şey.
Mesela bak dünyaya geldin, dedin ki "ben birinin çocuğuyum, annem bu, babam bu, ben birinin eşiyim, birinin babasıyım, annesiyim, halasıyım, amcasıyım, patronuyum, şu işleri yaptım" -daha bir sürü şey, kariyerin, imajın. Bak bütün bunlar da bir dikiş aslında. Yoksa bence insanlar takım elbiseyle gitsin ama bunları bıraksınlar. Burada anlatılan şey ne? İzafi, geçici ve beşeri olan her şeyi bırak, onunla Allah'a dön. İşte o çıplak olarak gitmekle sembolize ediliyor. O da sembolik. Ama Araplar bunu anlamamışlar, çıplak tavaf edermiş. Ama aslında dediğim gibi bakın boş bir şey değil bu, başka kasıtları da var: "günah işlediğiniz elbiselerle gelmeyin" diyorlar, sonra elbise satıyorlar; ticari bir şey de var. Tabii, diyorum ya aslında hepsi sembolik olan bir şeyin çarpıtılmış hali. Aslında insan neyle günah işliyor? Beşeriyetiyle işliyor, psikolojisiyle işliyor. Bunları mana olarak düşünün.
Cahiliye demek aslında ne demek? Sadece Araplarda görülen bir şey değil, cahiliye evrensel bir şeydir. Cahiliye, psikolojik benliğin bilinci demektir son tahlilde. Yani mesela ibadetlerin cahiliye mantığıyla anlaşılması ne demek? Meseleyi zahiri ve maddi olarak algılamak. "Günah işlediğiniz elbiselerle gelmeyin" diyorlar, sanki elbiseyi değiştirince... Fakir olanlar çıplak olarak hac ediyorlar, tavaf ediyorlar. Zenginler takım elbiseleri olsa da, jantiyken zengin olanlar olsa da yine fakirler çıplak giderler, tabir ediyorlar. Bazı zenginler kendilerini daha toplumda statü sahibi gördükleri için çıplak tavaf etmiyorlar, ama aslı onlara göre öyle yorumlanıyor. Bu neyin çarpıtılmış hâli? Manevi bir gerçekliğin maddiyata dönüştürülmüş hâli.
Şimdi bakın bizde bazen aynı şeyi yapıyoruz: hacca giderken "aman dikişsiz olacak" diye buna ne kadar odaklanıyoruz değil mi mesela? "Dikişli bir şey giydin mi şey oluyorsun" -hâlbuki bak onun bir ruhu var. Cahiliye nedir? Cahiliye, bir ibadetin ruhunu unutup onu sadece form olarak, şekil olarak, biçim olarak devam ettirmektir. Bu cahiliyettir. Onun için gerçek anlamda neyle Allah'a dönüyoruz? Özümüzle. O nereden gelmiş? Ondan gelmiş. Onun için sevapla da değil; Allah'ın mutlak huzuruna sevap işleyen adam dahi giremez. Cennetine girersin sevapla, ama mutlak huzura sevapla giremezsin. "Benim iyiliğim var" diyen adam Allah'ın huzuruna nasıl gitsin? Allah sana mutlakiyetiyle demeyecek mi "bu iyilik senin mi, benim mi?" Ama "benim" dersen seni cennetine koyabilir. Ama o mutlak huzur -Vakıa suresinde geçen yakınlaştırılanlar- ayrı bir şeydir. O yüzden çok sevap ve günah üzerinde de o kadar yoğunlaşmamak lazım. Bu, "günah işle kardeşim" anlamında değil; sevap ve günahın üzerinde o kadar yoğunlaşma. Fıtratını bul, gerçek özünü fark et, onunla Allah'a ulaş. Yoksa tabii ki takva noktasında günahtan olabildiğince kaçınırız.
Takva: Özü Perdelemekten Korunmak
Peki takvanın tam açılımı ne? Takva kelime olarak sakınmak demek. Bunun dereceleri var tabii ki, ama en nihai anlamı insanın kendi ilahi özüne halel getirecek, onu örtecek, onu perdeleyecek her şeyden korunması, uzak durmasıdır. Nihayetinde takva budur. Tabii ki bunu gerçekten yaşamak için aslında ne olduğumuzu bilmeye ihtiyaç var. O zaman hakiki müttaki oluruz. Mesela nasıl bir insan bembeyaz bir elbise giydiğinde bilir ki en ufak bir leke onu hem görünür kılar hem onu örter -nasıl böyle açık renk, çok temiz bir şey giydiğimizde biraz sakınarak hareket ederiz değil mi, oturduğumuz yere dikkat ederiz, yürüyüşümüze dikkat ederiz- bu ne dersin? Bir takvadır, bir sakınma hâlidir. Ama insanın takva noktasında bir algısı olması için kendisinin ne olduğunu ve neyi koruması gerektiğini bilmesi lazım.
Şunu anlamak lazım: hiçbir günah bizim özümüzü kirletmez ama onu perdeler, örter; güneşin bulutla örtülmesi gibi. Güneşi hiçbir bulut lekeleyemez, değil mi? En kalın, en karanlık, en siyah bulutlar dahi olsa güneşi lekeleyemezsin, ama güneşi perdeler. Perdeyi ne açar? Tövbe. Perdeyi tabii ki tövbe açar. O günah bulutlarına sebep olan algı, anlayış neyse onu izale etmek, onu fark etmek gerekir. O buluta ne sebep oldu, onu anlamak. Bulut rüzgârla gider, o bulutun failine bakmak lazım. Hakikatin rüzgârı bulutları dağıtır. "Hocam, o bulut aslında bizim kendi işimiz mi?" Tabii tabii. Dediniz ya mesela, "şu istediğim olmadı, mutsuzum" -işte bu bir buluttur. Biz zannediyoruz ki günah sadece zina etmek, hırsızlık yapmak falan böyle. Tabii ki onlar günah ama biz hep onlara odaklanmışız. Bir insanın bir ilişkisi nedeniyle veya hedeflediği bir şey nedeniyle hedefine ulaşamaması ve bu noktada üzülmesi günah değil mi? Ama şimdi buradan böyle obsesiflik yapıyorlar, "Allah kahretsin o da günahmış" diye. Neye gidiyor yani? Mevzu neyin ne olduğunu anlayalım.
Mesela bakarsın evladı ölmüş, üzüntü içinde; "on yıldır unutamıyorum, yüreğime oturdu" diyor. Bu günah değil mi? Bu da günah, hem de ne büyük bir günah, anlayana. Sen Allah'a ait olan bir şeyi kendinin diye farz etmişsin. Kendi kafana göre olmaması gereken bir zamanda vefat edince çökmüşsün, çünkü onu planlarına göre evlendirecekti falan. Şimdi bakın, o yüzden "dağlar gibi kuşatmış benlik günahı seni, günahını bilmeden gufranı arzularsın" diyor Niyazi Mısrî. Affedilmeyi, bağışlanmayı. Yani dağlar gibi kuşatmış benlik günahı seni. O psikolojik benlik günahı aslında seni kuşatmış.
Benlik Putu ve Duanın Gücü
Günahını bilmeden diyor, gufranı arzularsın. Yani sen günahını bilmiyorsun aslında. Sen gidip işte o benliğin işlediği günahlara, yani günahın günahına odaklanıyorsun. Asli günahkârı bulsan -işte Hazreti İbrahim'in bütün putları kırıp en büyük putun boynuna baltayı koymasının, "aslında belki de o yapmıştır" demesinin işari mânası budur- aslında bir büyük benlik putu var, bütün problemleri o başımıza çıkarıyor. Mesela düşünün, o benlik olmasa hırs gösterebilir miyiz? O hırs yüzünden yanlış şeyler, düşünceler, davranışlar, yalanlar söyler miyiz? Biz o hırs günahının kaynağını görmüyoruz, diyoruz ki "işte bak yalan söyledim, yalan söylemek yanlış." Niye yalan söyledim? Hırsımdan dolayı yalan söyledim. Peki hırs duyan kim? O hırsı duyan kim? İşte onu bul. Yoksa öbür putları görmek kolaydır. Ama o büyük putu kişinin kabul etmesiyle -yani o kavim bunu kabul edecek, onunla sembolize ediliyor- kişi o büyük benlik hatasını görecek. Onu da kim yıkabilir? Senin duanla, Allah'ın kudretiyle yıkılabilir. İnsan benlik putunu kendi yıkamaz, böyle bir imkânı yok. Bütün ermişler de bunu bilir. Bir noktaya gelirsin, o benlik bir türlü gitmez, o benlik durur orada. Ama sen dersin "ya Rabbi bu benlikten muzdaribim, bunu al." O zaman Allah kudretiyle onu yerle bir eder, zaten gerçek değildir, gerçek değildir. O zaman işte ilahi fetih gerçekleşmiş olur. Tabii bunu insanın idrak etmesi ve bunu talep etmesi gerekiyor.
Onun için bütün büyük kâmil insanların dualarında bu vardır. Arapça ifadesiyle "huzni ileyke minni" diyor -beni benden kendine al. "Beni bana bırakma." Bütün peygamberimizin duası: "beni bir an bile nefsimle baş başa bırakma." Nefis durabilir ama baş başa kalmayalım. Biz hep baş başa kalıyoruz: "niye şunu yapmadın, niye başarısızsın, niye evlenemedin, niye şu olmadı, niye şu sana böyle davranmadı" -hep benlikle baş başa ederiz. Benlikle. "Ya Rabbi" diyor, "beni nefsimle baş başa bırakma." Efendi gibi yanda oturabilir ama baş başa olmaz, o son nihayette hizmetkâr olur.
O da Hz. İsmail'in kurban meselesinde anlatıldığı şekilde, benlik kurban edildiğinde Allah ilahi bir benlik gönderir. İşte bir koçla sembolize edilmiştir; o rahmani bir benliktir artık, hizmet eden, hizmetkâr olan, ruha hizmet eden, ruha tabi olan bir benliktir. O semavidir. Öyle de öyle gökten koç da inmemiştir, cahillik yapmaya gerek yok, o bir semboldür, o bir şey anlatıyor bize, işarettir. Onun için Peygamberimiz Hazreti Fatıma'ya diyor ki "Ey Fatıma, kurbanının başında dur." Veya bizde mesela Anadolu'da kurbanın kanını alına sürerler falan; aslında bunlar hep sembolik şeyler. Yani aslında kurban edilmesi gereken bir benliğin var, o benliği Allah'a teslim et. Onun aslı yani. Anlatabildim mi? Onu Allah'a teslim et, o zaman sana semavi bir benlik verilecek. O koçtur. Yani nedir? Bir koyundur, aslen bir koyundur, tâbi olur, söz dinler, koyun gibi yani. Şöyle boynuzludur, kendisinin altındaki şeye de hükmeder, kendisinin üstündekine koyun gibi itaat eder, altındakine de aldığı emir üzere hükmeder.
O yüzden biz dini ibadeti doğru anlarsak gerçek anlamda çözüm olur. Yoksa biz de cahiliye Arapları gibi insanlara kurbanı, namazı, haccı yanlış anlatırız. Çünkü biz yanlış anlıyoruz. Cahiliye Arapları kötü niyetli değillerdi ama anlamı kaybetmişlerdi. Bugün bütün dinlerde ve hususi olarak İslamiyet'te bütün ibadetlerin, bütün uygulamaların bir zahiri var, bir de manası var. O manayla birlikte bunları yaşamalıyız, böyle kabul etmeliyiz. Yoksa biz de anlamayız; "işte biz de paramız olunca hacca gideriz" ama benliğimizi kurban etmeye niyetimiz olup olmadığını düşünmeyiz. İşte ayette "gücü yetenler hacca gitsinler" der; o da "ne kadar doları, eurosu var" zanneder ki gücü odur. Hac mali bir ibadettir zannederiz. Bütün bunlar cahiliyedir son tahlilde. Hac mali bir ibadet değildir. Hac nihai olarak varlığını terk etme ibadetidir. Onun için hakiki kabul edilmiş bir haçla kişi günahsız olur. Ne demek bu? Günaha sebep olan bütün şeyini yok ediyorsun, "vazgeçtim ya Rabbi" diyorsun. O günahlardan da, o günaha sebep olan benlikten de vazgeçiyorsun. Sen o günaha sebep olan benlikten vazgeçince Allah da o günahlara sebep olan benliğini teslim alıyor, seni de günahtan azat kılıyor. Neden? Çünkü sen diyorsun ki "ya Rabbi, günah işleyen bu benliğim ve ben bundan muzdaribim, bunu feda ediyorum." O zaman Allah onun nedeniyle işlediğin bütün günahları siliyor. Yoksa bugünkü manada hacca bu olmaz ki, değil mi? Hatta ölüm gibi geçici bir ayrılık meselesi gibi: "bu günaha sebep olan ortamları da terk ediyorum, hicret ediyorum, dönüp tekrar geri geleceğim, tekâmüle ulaşıp tekrar geri geleceğim." Yani hac bütünüyle manası ince ince dokunmuş bir ibadettir.
Kabe'nin Sembolik Anlamı ve Kıble
Onun için bakın, hac en manevi, en ruhani ibadettir. Onu zahiri olarak alırsanız deyim yerindeyse putperestliğe dönersiniz. Geçen bir çocuk bana sormuş, sorusu aynen şöyle: "biz Müslümanlar Kâbe'nin etrafında dönüyoruz, bunun putperestlikten ne farkı var?" -tövbe tövbe- haklı çocuk yani. Hani sen eğer orayı zahiren Allah'ın evi zannedersen, bazı materyalist veya ateistler de "Kâbe'yi ortadan kaldırsanız birbirinize tapmış oluyorsunuz" gibi güya akıllıca eleştiriler yaparlar. Hâlbuki biz şunu demeliyiz: Kâbe Allah'ın evi değil kardeşim. Allah'ın evi olabilir mi? Bazı bilgisiz Müslümanlar bir yere gitmişler fetih yaparken, oradakilerden biri sormuş: "siz işte bir bina var, onun etrafında dönüyorsunuz, o nedir?" O cahil müslüman da demiş ki "orası Allah'ın evidir." "Allah oraya sığıyor mu?" demiş. Anlatabildim mi? Yani bu şu demektir kardeşim: orası Allah'ın evi değil. Orası sembolik olarak Allah'ın evi. Hakikatte Allah'ın evi olabilir mi? Sen zamandan mekândan münezzeh diyorsun. Allah'ın evi olabilir mi? Orada ne var? Bir sembol var, bir işaret var, bir nokta var orada, bir merkez var. Fakat o manevi merkezi işaret ediyor. O manevi merkezin maddedeki gölgesi o.
"Hocam bir de 'beyt' ifadesi zaten Arapçada, İngilizce'de house değil home'dur yani, aile, yuva ifadesi. Herhangi bir ev değil, yuva ifadesi." Tabii ama son tahlilde house da home da olsa mecazidir. Tabii tabii mecazidir. Sen aslında Allah'a doğru bir yolculuk yapıyorsun. Ama insanın maddi ve zahiri bir boyutu var, o yolculuk maddi düzeyde bir noktaya doğru gitmeyi... Şimdi Kur'an hacla ilgili anlatırken diyor ki bunlar Allah'ın şeairidir, yani işaretleri, göstergeleri. Bir şeyin göstergesi. Mesela şimdi biz bir tabela okusak, üzerinde "Ankara" yazıyor ve bir ok işareti var; bir insan kalkıp o tabelayı alıp "ben Ankara'ya geldim" der mi? Cehalet olur mu? İşte Ankara yazıyor, onun gösterdiği bir şey var; işte buna işaret, şeair diyoruz. Yani bir şeye işaret eden şey. Onun için haçtaki bütün her şey işarettir: kurban, işte kökene, ilkesine, merkezine dönüş; kendi öze dönüş, kaynağına dönüş, kalbe dönüş. İşte o bahsettiğim, bütün giysilerimizi çıkarıp bir peştemale bürünmek, aslında bütün beşeri, geçici, izafi tanımlamalardan arınmaktır -bu dünyaya geldiğin andaki bütün tanımlamalardan arınmak. Zahiren kefenle bir yuvaya gidiş, oradan yuvaya dönüş. Zaten gerçekte insan dönmez zaten.
"Hocam, müsaade edenler oluyor, Kâbe'ye dönmeden." Şimdi hakiki olarak o gerçekleşirse, yine bir Sufi'nin bir sözü var: "artık her yer merkezi olur." Gittiğiniz her yer Kâbe'dir. Gittiğiniz Kâbe derken, deyim yerindeyse siz kendi özünüze, kaynağa, Allah olan özünüze döndüğünüz için nerede olursanız olun Allah'lasınız demektir. Onun için dikkat edin, Yahudilerin cehaletidir bu: Peygamber Allah'ın emriyle kıble değiştirdiği zaman, Kudüs'ten Kâbe'ye, Mekke'ye dönünce diyorlar ki "o zaman sizin geçmişte yaptığınız ibadetler boşa gitti." Allah diyor ki "gerçek iyilik yüzünüzü doğuya veya batıya dönmeniz değildir." Mesela biz düşünün, bazen böyle namaz kılacağız bir yerde: "kıble nerede?" Sen bir "kalbin nerede" diye soruyor musun o anlarda? Önce bir onu sor. Hangisi daha önemli? Zahiri kıble mi, yoksa o an kalbin nereye dönük? Kalbinin kıblesi nerede? Para kasasına mı? Kalbin nereye bakıyor, nereye teveccüh ediyor?
Şimdi düşünün, biz ne kadar bu konuda bilgisiz bırakılmışız ki hep kıbleyi arıyoruz. "Kıble nerede?" Üstelik bir araçtayız. Peki kalbin nerede? Kalbinin o kıblesini araman daha yakışık almaz mı? Bak Allah da sana söylemiş ya, "yüzünüzü doğuya veya batıya çevirmeniz gerçek iyilik değildir." Gerçek iyilik diye sayıyor erdemleri. Bu şu demek değil, tabii ki zahiren bir bedenimiz var ve bir maddi âlemde de yaşıyoruz, tabii ki Mekke'ye, Kâbe'ye döneceğiz zahiren. Ama bak o aslında neyin gölgesi? Kalbimizin kıblesinin Allah olmasının bir ifadesi.
"Hocam zaten Kâbe'ye secde etmiyoruz, Allah'a secde ediyoruz." Onun için hepsi böyle, yoksa o zaman putperestten farkı ne olurdu? Putperest bir şeyin kendisinde bir değer var zannediyor. İşte diyelim ki bir heykelde, putperestlik bir heykele -yani sen diyorsun ki "ben o olmadan yaşayamam"- bundan âlâ putperestlik mi olur? "Çocuğum olmadan asla" -değil mi, böyle putperestlik yok mu? Veya bakıyorsun ayrılıyor, intihar ediyor; veya "ben hayatta şunu başaramazsam mutsuz olacağım" -bu putperestlik değil mi? Bak sen bir şeyde bir değer arıyorsun, işari bir şeyde değil, bizatihi kendisinde bir değer arıyorsun. Putperestlik budur. Biz kâinatta hiçbir şeyde bir değer bulmuyoruz, bir yerde değer varsa onu Allah'tan biliyoruz. Kâbe'ye hürmetimiz sembolik olarak Allah'ın evi olması ve Allah'ın nurunu, bereketini o yere indirmesi sebebiyledir. Yoksa ne o taşta ne o bölgede hiçbir şeyde bir şey görmüyoruz. İşte putperestlikten farkı budur. Putperest, bir şeyin nesnesinde kendisinde değer görür ve o değer atfettiği nedenle de ona teveccüh eder, onunla ancak yaşayabileceğini, var olabileceğini düşünür. Neyi terk edemiyorsak o putumuz olur.
Hâlbuki kâinatta gördüğün her şey iyilik adına, güzellik adına, değer adına vardır. Mesela bir insan seni seviyor; sen eğer o sevginin, ilahi sevginin bir gölgesi olduğunu anlamazsan sen de cehalet içindesin demektir. Mesela niçin peygamber diyor ki bir atın yavrusu süt emsin diye arka ayağını hafifçe kaldırıp yavrusuna kolaylık sağlaması Allah'ın merhametindendir? Bak nereye bağlıyor? O hayvanın o hareketi Allah'ın merhametiyle tahakkuk ediyor. Bir insanın sana merhameti, yardım etmesi, şefkati neyle oluyor zannediyorsun? O insandan mı geliyor o sevgi, merhamet, şefkat? Allah'tan o insana yansıyor, ondan sana yansıyor. Sen o sevginin, merhametin, iyiliğin, güzelliğin kaynağını o kişi zannedersen dört dörtlük cahilsin demek.
Kapanış: Kötülüklerin İyiliğe Dönüşmesi
O yüzden bir şeyin manası önemli. Allah bunu sana idrak ettirdi, işte çok şükür. Mesela bazen biz yanlışlıkla bir şeye değer atfederiz, sonra anlarsın. Allah Kur'an'da diyor ki "Allah onların kötülüklerini iyiliklere değiştirdi." Aslında bizatihi kötülük gibi görünen şey iyilik olabiliyor. Ne gibi? "Ben zannederdim ki falan kişi beni seviyor, ama sonra idrak ettim ki onun sevgisi Allah'ın onun kalbine koyduğu sevgi. Ben eskiden cehalet içindeydim." İdrak ettin mi o cehaleti? İdrak ettiysen bütün o daha önceki cehalet, yeni irfanına dönüştürülüyor. Oradaki cehalet irfana dönüştürülüyor, o zaman Allah kötülüklerimizi iyiliklere dönüştürüyor. Mesela diyelim ki sen iyilik yaptığını düşündün ve o iyiliğinden dolayı hep insanlardan teşekkür bekledin vesaire; sonra bir gün geldi idrak ettin ki aslında iyiliği yapan Allah'mış, benim bütün o minnet etmelerim, teşekkür beklemelerim aslında günahmış. Peki anladın mı? Anladın. O zaman Allah bütün o yanlış bilinçle yaptığın her şeyi sanki doğru bilinçle yapmışsın gibi kabul ediyor. O zaman da işte kötülükleriniz iyiliklere dönüşüyor.
Uzattık. Teşekkür ederim. Teşekkürler.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu." (sure adı belirtilmemiş) - "Gerçek iyilik yüzünüzü doğuya veya batıya çevirmeniz değildir." (sure adı belirtilmemiş) - "Gücü yetenler hacca gitsinler." (sure adı belirtilmemiş) - "Allah onların kötülüklerini iyiliklere değiştirdi." (sure adı belirtilmemiş) - Vakıa Suresi'nde insanların üç sınıfa ayrılacağından bahsedildiği söyleniyor (ayet numarası belirtilmemiş) --- ---
İlgili Sohbetler
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Hayatta Ne Yaptın Tuzağı
Sohbet, bir WhatsApp sorusundan yola çıkarak "hayatta ne yaptın", "kimse beni sevmedi/anlamadı", "hayatım mahvoldu" gibi görünüşte masum ama aslında insanı gerçek varlığından koparan sahte benlik seslerini ele alır. Güneş tutulması metaforuyla, gerçek kendiliğin hiçbir zaman bozulmadığı, sadece sahte benliklerle "örtüldüğü" anlatılır. Konuşmacı, Allah'ın kuluna yeter olduğunu hakikianlamda hissedebilmenin ancak kendini ve Allah'ı bilmekle (marifetullah) mümkün olduğunu, bunun da psikolojik temizlik ve metafizik bir açıklık gerektirdiğini vurgular.
Asâ Yı Musa ve Yanlış Dayanaklar
Önceki haftalarda başlanan Musa'nın asası konusuna devam eden bu sohbet, Hz. Musa'nın "ben ona dayanırım" ifadesinden yola çıkarak insanın kendine dayanak edindiği yanılgıları ele alıyor. Beden imgesiyle özdeşleşmenin ölüm ve hastalık korkusunu doğurduğu, olumlu ya da olumsuz benlik hikâyelerinin ("beceriksizim", "kimse kıymetimi bilmiyor") birer yılan gibi kişiyi zehirlediği anlatılıyor. Sonuçta insanın kendini yaşadığı olaylar, statüler veya ilişkiler üzerinden değil, Allah'a nispetle — Abdullah olarak — tanımlaması ve ihlasla yaşaması gerektiğivurgulanıyor.