Kendilik Algısı ve Gerçek Ben

Kısa Özet

Sohbette "kendine iyi bak" ve "kendini bil" gibi ifadelerin farklı düzeylerde (bedensel, psikolojik, ruhsal) ne anlama gelebileceği tartışılıyor. Anlatıcı, insanların kendiliklerini genellikle değişken bir zemin olan psikolojiye (beğenilme, başarı, sevilme) oturttuklarını, oysa gerçek kendiliğin Allah'la ilişkili, sonsuz ve sarsılmaz bir öz olduğunu anlatıyor. Bu ayrımın fark edilmesinin, hayattaki sarsıntılara karşı huzuru ve dengeyi getireceği vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Kişinin kendini beden veya psikoloji (duygu, düşünce, toplumsal imaj) ile tanımlaması, onu sürekli değişen ve sarsılabilen bir zemine oturtur; oysa gerçek kendilik Allah'ın üflediği ruhtur ve hiçbir şeyden eksilmez, zarar görmez.
  • "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu" ayeti, kendilik bilincinin Allah'la ilişkili olduğunu gösterir; kendini unutmak, Allah'ı unutmaktan kaynaklanır.
  • Psikolojik zeminde yaşayan insan, başkalarının sevgisine, takdirine veya eleştirisine göre kendini değerli ya da değersiz hisseder; bu "fay hattı üzerinde" yaşamaktır — gerçek huzur ise Allah'ın ipine sarılıp merkezde durmakla bulunur.

Kendine İyi Bak: Hangi Kendilik?

Bu neye dair bir bilgi ve ben bu soruya cevap verirken neye dayanıyorum, neye "kendim" diyorum? Mesela "kendine iyi bak" deniyor. Bunu söyleyen bir cilt uzmanı olabilir — o zaman kastettiği şey dış görünüşe, cildine iyi bakmandır. Ya da biyolojik yapıya, hastalanmamaya, sağlıklı olmaya vurgu yapan biri olabilir — "kendine iyi bak" derken biyolojik sağlığına iyi bak demek ister. Bir üst düzeyde, bir psikolog veya psikiyatrist "kendine iyi bak" derse, psikolojik boyutuna vurgu yapar: duygularını, düşüncelerini, eylemlerini kontrollü bir şekilde yönlendir, psikolojini bozma.

Bir de asıl anlamıyla, insanın özüne, ruhsal özüne dair bir farkındalıkla söylenen "kendine iyi bak" vardır. Mesela Şeyh Galip, "Hoşça bak zâtına, sen zübde-i âlemsin" der — sen kâinatın özüsün, kâinattan süzülmüş bir özsün, der. Hepsi "kendine iyi bak" diyor ama herkes kendiliği farklı bir şekilde telakki ediyor. Peki ben hangi kendime "kendim" demeliyim? Bedenime mi, tensel tarafıma mı, yoksa toplumsal-sosyal kişiliğime mi? "Kendi imajını koru, insanlar seni takdir etsin, toplumda bir yerin olsun" da bir tür toplumsal kendiliktir — bu da aslında psikolojik kendiliğin içine giren bir şeydir.

Delfi Tapınağı ve "Kendini Bil" Sırrı

Hayattaki, felsefenin de temelindeki en temel sorulardan biri budur. Eski Yunan geleneğinde, meşhur Delfi Tapınağı'nın kapısında "kendini bil" yazar. Peki buradaki "kendi" nedir? Bizim İslami gelenekte kullanılan şekliyle "kendini bilen Rabbini bilir" sözü de aynı soruyu sorar. Bu acaba hangi kendilik? İnsan olarak hayatta en temelde sorulması gereken ve verilecek cevabı kişinin bütün hayatını etkileyecek soru budur: kendi nedir?

İşte bizim için en handikaplı soru budur ve en problemli cevap alanı da bu sorunun cevap alanıdır. Çünkü kişi hangi bilinçte ise, o bilince bağlı bir şekilde kendiliğini tarif eder. Basit bir örnek: bir kadın giyiniyor, birilerinin önüne çıkıyor. "Nasıl oldum?" diyor. Birileri "çok kötü olmuşsun" diyor. O da "çok kötü oldum" diyor. Sen nesin ki, birinin elbiseni beğenmemesinden dolayı kötü oluyorsun? Hakikaten kötü müsün o zaman? Birileri seni giyimini veya başka bir özelliğini beğendiğinde iyi, beğenmediğinde kötü mü oluyorsun? Bu nasıl bir kendilik durumu?

Ya da: çok iyi para kazanıyorsun, kendine geliyorsun; işten çıkarılıyorsun ya da hak ettiğin parayı alamıyorsun, kendini çok kötü hissediyorsun. Niye kendini kötü hissediyorsun? Kişinin aldığı maaşa göre kendini iyi veya kötü hissetmesi nasıl bir kendilik? Bunu "kendini bilen Rabbini bilir" hadisiyle yan yana getirdiğimizde, acaba böyle bir kendini bilme hâliyle hadiste anlatılan kendini bilme hâli arasında en ufak bir bağ var mıdır?

Kendiliğin Oturduğu Zemin

Bütün bu konuştuğumuz şeylerde kullandığımız şey "kendi olmak" değil mi? Demek ki bu kendilik bilinci çok dikkate değer bir sorun alanıdır. Farkına varmadan hepimiz bu soruya bir cevap veriyoruz. Belki soruyu yeni soruyor olabiliriz, fakat cevabını hayatımızın akışı içinde çoktan veriyoruz. Bir insanın bizi güzel, yakışıklı, fiziği düzgün algılamasıyla senin etkilenmen arasında bir ilişki varsa, kendini bu nedenle iyi veya kötü hissediyorsan, sormalısın: sen bu soruya nasıl bir cevap veriyorsun?

Hepimiz kendimizi hissediyoruz ama hissettiğimiz kendilik farklı bir yerde oturuyor. Aynı kavramı kullanıyoruz — "ben kendim" diyoruz — ama her birimizin kendiliğinin oturduğu zemin farklı. Nasıl İstanbul'da bir gecekondu, bir boğaz kenarında bir ev, orman kenarında bir ev — her birinin oturduğu bir zemin vardır. Kendiliğinizi de bir ev gibi kabul edersek, onun da oturduğu bir zemin vardır. Bu zemin nereye oturuyor?

Mesela biri bana "sen hayatında ne yaptın ki?" diyor. "Ne yaptım? Kitap yazıp dünyayı sarsmadım, büyük bir proje yapıp milleti etkileyemedim, roman yazıp Nobel ödülü alamadım. Birilerinin hayatında vazgeçilmez değilim; birini terk etsem onun hayatını sarsacak durumda değilim." Eğer kendimi psikolojik zeminde algılarsam, bu benim için sarsıcı bir sorudur; kötü hissederim çünkü kendimi dünyada yapıp ettiğim bir şeye bağlıyorumdur. Karşımdaki de bana oradan soruyordur zaten. Ölen bir sinema-tiyatro sanatçısının "önemli olan yaşamak değil, yaşamda iz bırakmaktır" dediği hatırlanır; bu cümleden kendine bir pay biçersin: "Şu anda ölsem dünyada ne iz bırakmışımdır?" Kimin umurunda o iz? Öyle bir iz yok aslında; ama adamın bir kendi tarifi var: bu dünyada biyolojik bir varlık olarak yaşaman önemli değil, sosyalliğin içinde fark edilir bir iz bırakacaksın ki kendin olasın. Yoksa rüzgârda savrulmuş bir yaprak gibi geçip gidersin; bir izin yoksa bir hiçsin.

Bütün beşeri felsefeler, ideolojiler insanı bu alt düzeylere oturtur: "sağlıklı ve uzun yaşa", "insanlar için bir şey yap." "İnsanlar için bir şey yap" derken aslında "kendin için yap, bir iz bırak" der; ama işi daha sosyal bazlı düşündüğü için böyle söyler. Herkes Rahibe Teresa olamaz ki, imkânı olmayan ne yapacak? Bütün beşeri algılar bizi bu konuda yanıltır — bize yanlış bir zeminde, fay hattının üzerinde bir bina kurdururlar. O binada ne imar vardır ne hayır; ne inşa edeceğin yerde ne de inşa edeceğin binada bir güvence vardır. Bu, özellikle son birkaç yüzyılda çok daha yoğun ve ağır bir şekle bürünmüştür: hem inşa ettirilen kendilik binası doğru bir bina değil, hem inşa edildiği zemin doğru bir zemin değil. O zaman hayatın boşa geçer.

"Allah'ı Unuttu, Kendini Unuttu" Ayeti

Bütün kadim bilimlerin bize öğrettiği şey nedir? İlginç bir ayet var: "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu." (Haşr Suresi: 19) Bunu yüzeysel olarak da yorumlamak mümkün, ama gerçekte bahsettiğimiz şekilde bakarsak çok daha yerine oturur. Dikkat edin: benim kendimle ilgili şey, Allah'la ilgili bir şey. Kendimle ilgili idrakim Allah'la ilgili olan bir şey. Allah'ı unutunca kendimi unutuyorum; demek ki ben kendim, Allah'la ilişkili bir şeyim. Ayet "onlar toplumu unuttu, Allah da onlara nefislerini unutturdu" demiyor; "onlar bedenlerini unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu" da demiyor. "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu" diyor. Demek ki kendim, Allah'tan olan, ona ait olan, en azından onunla bağlantılı olan bir şey. Peki benim bedenim, Allah'la yani o sonsuz ve mutlakla bağlantılı bir şey mi? Yaratılmışlık olarak bağlantılı, ama bu değil. Demek ki "ben kendim" dediğimde aklıma Allah gelecek. Bizim geleneğimizin ifadesiyle: sen gerçek anlamda Allah'ın sana üflediği ruhtan ibaretsin. O zaman gerçek mutluluğu, huzuru, sevinci, kendini iyi hissetmeyi arayacağın yer neresi? Kendin. O kendin nereye ait? Allah'a ait, onunla bağlantılı, onunla ilişkili.

Bunu unuttuğumuz için kendini gerçekleştirme, kimlik karmaşası, kendilik kaygısı gibi bugün psikolojiyi, psikiyatriyi, özellikle son 50-60 yıldır teorik tartışmaları meşgul eden bütün bu sorunlar duruyor. Bütün bunların temeli bu meseleye dair yanlış bilgidir. Oradan bir şey çıkmaz, çünkü kendiliği sürekli değişen bir zemine — bedenin veya psikolojik mekanizmanın üzerine — oturtuyorsun. Sevildiğin, önemsendiğin, dikkat çektiğin, değer verildiğin zaman kendilik bilincinde bir iyilik hissediyorsun.

Psikolojik Benlik ve Övgü-Yergi

Hâlbuki bizde, tasavvufi gelenekte söylenir: "Ne övülmekten dolayı sevinir, ne yerilmekten dolayı rahatsız olur." Demek bu kişinin kendiliği neymiş ki böyle olabiliyor? "İnsanlar beni övünce mutlu oluyorum, yerince rahatsız oluyorum; bunlar ne biçim insanlar?" diyebiliriz — ama belki de bunlar uçmuş, biz insanız, onlar ne acaba? Bunun nedeni, senin kendilik zemininin psikoloji olması. Psikoloji, sevilince, övülünce hoşlanır; yerilince, küçümsenince rahatsız olur. O bir ayna gibi bunu gösterir. Ama ruhta, özde olan bir insan için övgünün veya yerginin bir anlamı kalır mı?

Havayı kılıçla bölebilir misin, der bir Hintli. Bölemezsin. Bir şey ne kadar letafet kazanırsa, üzerindeki maddi etki o kadar zayıf kalır. Tahtayı bölebilirsin, katı bir şeyi kesebilirsin, ama havayı kesemezsin. Maddi bile olsa bir şey letafet kazandıkça maddi etkilere daha az maruz kalır. Saf ruhani, saf manevi olan özümüz ise hiçbir şeyden etkilenmez o anlamda; hakiki mutluluk, hakiki saadet, hakiki huzur oradadır. "İnsanlar bana değer verse ne kadar kendimi iyi hissederim, eşim arkadaşım beni sevildiğimi hissettirse ne kadar mutlu olurum" derken, aslında kendine dair bir tanım gizlidir: "Ben psikolojik bir varlığım; ilgi, sevgi, değer görünce mutlu oluyorum, görmeyince kendimi boş, değersiz hissediyorum." Meşhur bir örnek: "Sen bana kendimi değersiz hissettiriyorsun" diyen bir eş — bu ne kadar da güçlü bir karşı taraf, ne kadar zayıf bir kendini değersiz görme hâli ki karşındaki insanın bir sözü, bir tutumu seni değersiz hissettirsin. Ne kadar yanlış bir yerde durduğumuzu gösterir bu; ve yanlış yerde durarak çevremizdeki insanları bazen zulüm altında bırakır, bazen de yormuş oluruz.

Mesela ikili ilişkilerde "bana kendimi değersiz hissettiriyorsun" — ne kadar masum bir cümle gibi görünür değil mi? Eskiden buna kızardım; "sen zaten o zaman değersiz birisin" derdim. Biri sana "seni sevmiyorum" veya "seni önemsemiyorum" dediğinde kendini değersiz hissediyorsan, tepki gösterirdim. Sonra anlıyorsun ki orada yanlış bir kendi zemini var. Öyle hissetmesi imkânsız bir şey değil, mümkün olan bir şey, ama yanlış bir şey. O zeminde durduğu müddetçe de bunu yaşamaya adaydır. Fay hattında yaşıyorsanız depreme alışacaksınız, derlerdi. Türkiye'de yaşıyorsan depreme alışacaksın. Aynı şekilde: psikolojik zeminde yaşıyorsan her zaman sarsılmaya hazır olacaksın. Bir gün birileri seni çok kötü, bir gün de çok iyi hissettirebilir. Emin olmalıyım ki bu düzeyde kalırsam başkalarına bağlı olarak kendimi iyi veya kötü hissedeceğim — o fay hattı gibi. Binayı ne kadar sağlam yaparsam yapayım, direkt fay hattının üzerine kurduğum için başkalarının beni sarsma ihtimaline kendimi açık tutuyorum.

Tevazu ve Bediüzzaman'ın Sözü

Bediüzzaman'ın bir ifadesi var: "Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum. Cenab-ı Hakk'a şükürler olsun ki Rabbim beni bana beğendirmemiştir." Biri bize böyle bir şey söylese, "sende kendilik konusunda bir problem var" deriz, bir arıza var gibi geliriz. Kendi kendini beğenmiyor. Ama anlattığı şey şu: "Ben beşeri anlamda, psikolojik anlamdaki kendimi beğenmiyorum. Rabbimin rahmeti olmazsa o şöyle veya böyle hata edebilir, yanlışa düşebilir, gurura kapılabilir." O psikolojik benliğini beğenmiyor; onu beğenenleri de beğenmiyor, çünkü oradaki iyiliği, güzelliği, hayrı Allah'tan biliyor. "Biri bana seni beğeniyorum dediğinde memnun olmuyorum, çünkü eğer iyi bir şeyi beğenmişse onu benim beşeriyetime mal ediyor, hâlbuki ben onda böyle bir şey görmüyorum ki, bunlar beni beğendi diye ben de kendimi beğenirim."

Hakikaten de fazla tevazu göstermeye gerek yok — fazla tevazu gösterirsen gerçek sanırlar, deriz. Bu şu demek değil: tevazu gösterirken samimi ol, fazla da tevazu gösterme, gerçek sanırlar. O zaman yalan mı tevazu gösteriyoruz? Tevazu, senin sende hiçbir şey olmadığını idrak etmendir. İyilik, güzellik, hayır adına ne varsa Allah'tandır; dolayısıyla ben bir şey değilim. Tevazunun ilkesi budur. Bediüzzaman'ın "ben kendimi beğenmiyorum, Cenab-ı Hak beni bana beğendirmemiş, beni beğenenleri de beğenmiyorum" demesi de bundandır. Gerçek anlamda kendimiz, Allah'ın bize üflediği ruhtur, ondan gelen şeydir. O ipe her zaman tutunacağız. O ipe tutunursanız sarsılmazsınız.

Allah'ın İpine Sarılmak

Birisi size "sen bu dünyada ne yaptın ki, ne iz bıraktın, kimin umurundasın, seni bu dünyada kim seviyor, kim değer veriyor, ölsen arkandan kim ağlar?" derse — bütün bunlara psikolojik olarak vereceğiniz akıllıca bir cevap yoktur. Olamaz da zaten; çünkü bu her zaman sarsılacaktır. Allah niye Kur'an'da "Allah'ın ipine sarılın" diyor? Allah'ın ipi, Allah'ın sana üflediği ruh olarak tefsir edilir. Allah'ın ipine sarılmayıp insanların sana olan sevgisinin ipine sarılırsan, o ip sağlam bir ip olmayabilir; insanların sana olan ilgisinin, dünyada bir şeyler yapıp toplumun teveccühünün ipine sarılırsın. Bütün bu ipler problemli iplerdir. Ama Allah'ın ipine sarılırsan, o ipte ne bir kopma olur, ne bir çürüme olur, ne bir eksiklik olur. O zaman kendini oraya oturtacaksın: "Ben neyim? Allah'ın ruhundan üflediği bir varlığım, ben oyum." Buna bir zarar gelir mi? Gelmez. Bir şey kaybeder mi? Kaybetmez. Varlığından bir şey eksilir mi, bir şey yapmazsa çürür mü, eskir mi, bozulur mu? Hayır. O zaman yanlış kendilikler üzerinden dert üretmeyeceğim, ya da o kendiliklerin ürettiği dertleri kendime dert etmeyeceğim.

O psikolojik benlik bir sürü şeyi önüme dert diye çıkarabilir — "arkandan kim ağlar?" gibi. Ama "ağlayan ağlar, ağlamayan ağlamaz, bu benim derdim değil" diyebiliyorsan, o psikolojik benlik yine vardır hepimizde, ermişte de olur; ama o bunları kendine dert etmez, çünkü onları kendi olarak görmez. Psikolojik benlik bir kısım şeyleri dert edebilir, arzu edebilir, elde etmek için hırs duyabilir, elde edemeyince mutsuz olabilir — fakat sen o musun? Bunu ayırt et. Parmağınız koptuğunda kendinizden bir şey eksiliyor mu? Tırnaklarınızı, saçınızı kestiğinizde eksiliyor mu? İlginçtir, dışsal anlamda saçta ve tırnakta sinir yoktur — bunlar artık bizim biyolojik canlılığımızla özdeşleşmekten çıkmış şeylerdir; o yüzden kestiğimizde canımız acımıyor. Özdeşlikten çıkmışsın orada. Her ne kadar saç sana bağlı bir şey olsa da, onunla sinir teması olmadığı için, gidince acı hissetmiyorsun.

Ölüm Karşısında Kendini Nerede Tanımlıyorsun?

İşte bir ermişin durumu da budur; bedeni öldüğünde bir acı hissetmez, çünkü onunla özdeşleşmekten kurtulmuştur. Kâmil insan, hakiki insan, normal insan aslında budur — biz oraya varmaya çalışacağız. Normal insan öldüğünde bir kaybı olmaz. Ama kendini biyolojik veya psikolojik benliğinle tanımlıyorsan, öldüğünde ne kadar büyük bir kayba uğrarsın, her şeyini kaybedersin — çünkü her şeyin oradadır. O zaman öldüğünde işin çok zor olacak. Ama kendin ruhtaysan, bunlar sana eklemlenmiş şeylerdir; eklentiler ortadan kalktığında sen kalırsın. Bu kadar basittir. Ama bu, "kendin" dediğin şeyin nerede olduğuna bağlıdır — sen hangi zemindesin?

Havada yüksek bir irtifada olan bir uçağı düşünün. Yer sarsılsa uçak sarsılır mı? Ama yere temas eden bir şey varsa, yer sarsıldıkça o da sarsılır. Nasrettin Hoca'nın hikâyesinde olduğu gibi: üstü başı yaralı bereli, "hoca ne oldu?" diye sormuşlar. "Cübbem merdivenden yuvarlandı" demiş. "Cübben yuvarlandı da sana ne oldu?" "Ben de içindeydim" demiş. Anlattığı şey bu: sen dışsal bir şeyle özdeşleşirsen yıpranırsın. İnsan niye travma olur, travmatize olur? Hayattaki hadiselerden, çünkü problem yaşadığını hissettiği, olumsuzluk olarak algıladığı şeyle özdeşleşmiştir. Orta yaş sendromu diye bir şey, eskide yoktu; ne kadar dışsallaşırsan seni travmatize edecek şeyler de o kadar çok olur. Kendini bedeninle özdeşleştirirsen, 40-45 yaşına gelince yıpranırsın; ama kendim yıpranmam, beden yıpranabilir, psikolojik düzeyde değişimler yaşayabilirim, fakat kendim bunlardan etkilenmem. O yüzden "kendim nedir" sorusu insan hayatının alfabesi değerindedir.

Aslında yaşadığımız bütün psikolojik problemlerin nedeni, yanlış kendiliğin üzerine oturmuş olmaktan kaynaklanır; sürekli değişime maruz olan bir zeminde değişmeyecek bir şey oluşturmaya çalışıyorsun — bu mümkün değildir. Dünyanın en meşhur insanı da olsa bir gün ihtiyarlar; belli bir zamandan sonra insanlar seni nostaljik olarak hatırlar, hatırlayanlar da giderek azalır. Kendini o alana oturtursan, sen de sarsıntıya uğrarsın. O yüzden insan kendini ne olarak tanımladığına dikkat etmeli.

"Onlara bir musibet isabet ettiğinde, 'biz Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz' derler." (Bakara Suresi: 156) Bu ayet, kendiliği nereye oturtuyor bakın: musibet bedenine, psikolojine gelebilir; insanlar seni çok severken bir zaman gelir herkes seni unutur; "kimse beni aramıyor" dersin. Sormaz mı Allah sana? "Ben seni hep arıyorum, hiç cevap gelmiyor" — bozuk hatlardan çağrı bekliyorsundur. Sen o gerçek Allah'ın ipine tutunmadığın için sınırlı, geçici ve fani iplere tutunmuşsun. Bir zaman ipi çekersin, ucu gelir, aradığın şey orada yoktur. Ama Allah'ın ipine tutunmuş olsan, o seni çeker, sen onu çekersin; o ipin iki ucu doludur, biri senin elinde, biri onun elinde; hiçbir zaman kopmayan bir ip.

Özdeşleşme ve Travma

Din insanı nereye oturtuyor, dine uzak olan algı ve ideolojiler insanı nereye oturtuyor — bunların hayatta doğal sonuçları olur. Bediüzzaman'da çok dikkat çeken şey şudur: hep bu açıdan mukayese yapar, gafil insanın hâli böyledir, farkında olan insanın hâli böyledir der; ama bunu hayatın realitesi içinde anlatır. "Hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir ve imanının kuvvetine göre hadiselerden müteessir olur." Gerçek kendilikte ne kadar ikamet ediyorsan, hayatın hadiselerinden o kadar az etkilenirsin; onun ne kadar dışındaysan o kadar çok etkilenirsin.

İnsanlar bunu hafife almamak gerektiğini söyler; hafife almıyoruz, ama sonsuz ve mutlak olana nispetle her şey hafiftir; hiçbir şeyi de ağırlaştırmamak lazım. İnsanlar bir şeyi büyük gördükçe onlara büyük gelir. Bediüzzaman, "kâinatta hangi hadise var ki sonsuz ve mutlak olana nispetle büyük olsun" der; dünyanın bütünü bu kadar küçükken, dünyanın içindeki hadiselerin ne kadar küçük olduğunu düşünmeyiz. Ama yanlış bir yerde durduğumuzda o bize o kadar büyük gözükür.

Bir anne kendini çocuğuyla özdeşleştirir, "çocuğum büyüyecek, mürüvvetini göreceğim, torunun torununu göreceğim" diye hayal kurar; sonra çocuğu askere gider, ölür — ağır travma. Niye? Çünkü öyle özdeşleşmiş ki o annelik kimliğiyle kendini o kadar yoğurmuş ki, kendilik zemini odur; o zemin kaydığında tam bir çökme yaşanır. Bunun sorumlusu kendisidir. "Eşim beni aldattı" — basit bir şey, hiçbir önemi yok; kendini aldatmıştır, hoş gör geç. Ama "ne kadar büyük bir şey gibi geliyor" — çünkü sen kendini o ilişki zemininde tanımlamışsın, senin için büyük. Bunu bilmiyor değilim, farkındayım; ama sen orada o zeminde kurgulamışsın kendini.

Sadece Allah'a bağlanmak mı gerekir, hiç insani bağ kurulmayacak mı? Öyle değil — bir arka planda insan yine bağlanır; ama önemli olan ölçüyü kendimize sormamız. Gerçek anlamda bir özdeşlik kurulacaksa, bu ne kadar olmalı? Son tahlilde hiç olmaması gerekir, ama bir ölçüde mazur görülebilir. Ama psikolojik bir yıkıma mazur diyemeyiz; öfkelenmek, nefret etmek, "Allah belasını versin, bunu hak etmiyordum" demek, orada saçmalamaya başlamak demektir. Ama "psikolojik olarak o kadar ezildim ki, ama kendimi o psikolojiye teslim etmeyeceğim" diyebilirsin — bu bir özdeşleşmeme tecrübesidir; psikolojim öyle yıkıldı, berbat oldu, ama kendimi o psikolojiye teslim etmeyeceğim. Burada bahsedilen şey, psikolojimizin farkında olmak ama onunla birebir özdeşleşmemek.

"Bana kendimi değersiz hissettirdi" cümlesinde ne var? Senin bütün kendin oradadır ve karşındaki insan senin bütün kendiliğini değersiz hissettirmiştir — yani senin başka bir şeyin yok demektir. Bu kabul edilemez bir şeydir. Yaşarsın böyle tabii, ama bunun ceremesini sen çekersin, sonuçlarını sen yaşarsın. Bazen görülür: bir anne baba, yedi sekiz çocuk büyütmüş, hepsi evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış, artık kimse o anne babayı aramıyor. "Çocuk yetiştirmek de böyle işte" der biri — "sen dedim, ben demedim" — yani sen özdeşleşme yaşadın. Hâlbuki demen gereken şuydu: "Ya Allah bana dört beş tane yavru verdi, besledik büyüttük, şimdi hepsi dağıldı, kim bilir neredeler, Allah selamet versin; sıkıntısı olursa elinden geleni yaparsın, hiç aramazsa 'Allah selamet versin, inşallah mutludur' dersin."

Anne-Baba, Evlat ve Beklenti

Anne baba hakkını bırak, çocuk düşünsün. Ben anne babaysam, anne baba hakkını düşünmem; o çocuğa düşen bir şey, Allah'ın o çocuğa yüklediği bir şey — benim bir kul olarak çocuğuma yüklediğim bir şey değil. Allah o çocuğa yükler: "Bunları ben senin annen baban yaptım, seni benim vesilemle büyüttüler, ellerinden geleni yaptılar, senin bunlara şu sorumluluğun var" der. Ama ben bir anne baba olarak ona böyle bir şey deme hakkım yok. Anne babaya da çocuk adına bir şey yüklenir: "Bu çocukların sana verildiğini gördün, seni bu çocukların yetişmesine vesile kıldım, bu çocuklara karşı sorumluluğun var" der. Ben o sorumluluktan dolayı çocuğuma bakarım, elimden geleni yaparım; bak, bunlar kadim gelenekten gelen aslî ilkelerdir. Fakat biz bunu yitirmişiz, psikolojik bir mekanizmanın içinde dini anlamaya çalışıyoruz.

Bir veli, bir mürşid talebesinden ne bekler? Kendisini bulmasını bekler — talebenin kendi kendini bulmasını. Yoksa "böyle bir organizasyon kurduk, ben sizin şefinizim, birbirimize sosyal olarak destek olalım, ben ihtiyarlayınca siz beni koruyup gözetin" gibi bir şey değildir. Bir deyiş vardır: "Bir müridin mürşidine en kâmil hediyesi ahde vefa etmesidir." Ama hangi ahde? Allah'a verdiği ahde vefalı olması — yani o senden onu bekler. Bir anne baba çocuğundan ne bekler? İyi bir insan olmasını bekler, bu kadar; "bana iyi evlat olsun" demez, iyi bir insan olsun. Bir erkek bir kadından ne bekler? İyi bir kadın, iyi bir insan olsun. Bir kadın kocasından ne bekler? İyi bir insan olsun — ama bunu onun kendi adına bekler, kendi adına değil. "Kocam iyi olsun, beni aldatmasın" için değil; "iyi bir insan olsun, ben de bu konuda elimden geleni yapmaya hazırım" der. Evlilik, hayat arkadaşlığı budur. Yoksa "bana sadık olsun, ben ona sadık olayım, birbirimize değer verelim" — bu psikolojik bir zeminde evlilik yapmaktır; dinde böyle bir zemin yoktur.

Sonra karşımızdaki insanı suçlarız: "ne biçim insansın, maneviyat kalmamış." Sende maneviyat olsa böyle mi bakarsın hadiseye? Sende maneviyat olsa dersin ki "karşımdaki insan niye böyle bir şey yapmış, ne tür psikolojik problemleri, ölçüsüzlükleri, gafleti var?" Soracağın şey bundan ibarettir. Özdeşleşmemişsin — kendin Allah'ın üflediği ruhsan, Allah'ın üflediği ruhu aldatmaya imkân yoktur, onun öyle bir derdi de olmaz. Ama sen psikolojik kendilik içinde "çocuğum, evim, eşim, kocam, karım" diyorsun; nasıl da bir özdeşim, nasıl da bir sahiplik ilişkisi.

Eski nezaket ifadesiyle kız çocuğuna "kerime" denir — Allah'ın ikramı demektir. Oradaki algı ne kadar farklı: bir baba kızını Allah'ın keremi, ikramı olarak görür. Çocuğuna "mahdum" der — "kendisine hizmet ettiğim" demektir, "benim oğlum" demez; "ben ona hizmet ediyorum" der, Allah onu bana verdi ki ona hizmet edeyim diye. Bilinç ne kadar farklı bir şey — hiç özdeşleşme yok. Allah'a ait, bana vermiş, ben ona hizmet ediyorum. Nereyi doğru buluyorsak oradan yaşayacağız; ama kendinizi nereye koyarsanız onun sonuçlarına mahkûmsunuz, bunu unutmayın.

Merkezde Durmak

Kâmil insanlar bu idraki bazen bize yumuşak bir şekilde vermeye çalışırlar: "Hayatın kısa ise ebedi hayatı düşün" derler. Bu şu demek: sen psikolojik düzeyde bir kendilik algısına sahipsin, orada hayatını kısa görüyorsun; öyle görüyorsan oraya takılma, ebedi bir hayatın var. Aslında ebedi hayat bu hayattır — biz bir yerlerde ebedi bir hayat yaşamayacağız; biz ruha döneceğiz, ruh zaten ebedi, o zaman ebedi yaşamış olacağız. Bediüzzaman da benzer bir şey söyler: "Arzularını, isteklerini, heveslerini gerçekleştiremediysen cennet var, onu düşün." Bu bir şefkatin ifadesidir — sana anlaşılır bir dilde anlatmaktır. Sen psikolojik düzeyde bir sürü arzu, heves içindesin, "şunu yaşayamadım, bunu edemedim" diyorsun; "cenneti düşün, orada bütün isteklerin gerçekleşecek" der. Ama bu biraz su katılmış bir hakikattir; sen ruhuna döndüğünde zaten hiçbir arzun, isteğin kalmayacak. Sen öyle bir "içime bu oturdu" hâli yaşamayacaksın; ruhuna döndüğünde bunun zerresi dahi olmayacak. Ama sen bunu yaşayamıyorsan, senin anladığın dilde ifade eder: "Allah sana kat kat verecek." Bu, o psikolojik bilincin gerginliğini, hoşnutsuzluğunu dengeler. Ama ruhuna döndüğünde zaten böyle bir bilgiye ihtiyacın yok; sen zaten ruhtasın, sonsuzdasın, merkezdesin. Onun için ermiş insanların dünyayla ilgili bir hevesleri kalmaz içlerinde. "Gözüm açık gideceğim" demek, aslında körsün demektir. Gerçekten gözün açık olsaydı, bu kadar yanlış yerden bakmazdın; gözün açık olsa kendi özünü görürsün, hiçbir eksiklikten, mahrumiyetten, olumsuzluktan dolayı gönlünde bir rahatsızlık olmaz.

Kendine çok merkezli, çok özdeşleştiği bir şeyle karşılık geldiğinde insan ona aşırı bir tepki verir, ama yine de rahatlamaz. Bir adam bir gün başkasını öldürüyor, öldürdükten sonra da bıçaklamaya devam ediyor, yine de rahatlamıyor, kavga hâlinde. Bu özdeşleşme, karşılığını bulamaz. Psikolojik zeminde tam ve gerçek tatmine, sınırlı ve geçici olarak imkân varsa da, sınırlı ve geçici olarak — hakiki ve kalıcı olarak yoktur. Çünkü onun alanı o değildir. Dünyada hiç sönmeyen ateş var mı? Yok. Zirvesi görülmeyen bir dağ var mı? Yok. Dibi olmayan bir çukur var mı? Yok. Dünyanın mahiyeti budur. Temel şey, dünya seni sarstığında Allah'ın ipine sarılmandır — Allah'ın çağrısına dönmendir. Arkadaşın, eşin, dostluğun seni aldattı; peki Allah aldattı mı? Aldatmaz. İnsanlar seni sevmiyor; dön Allah'a — Allah seni sevmiyor mu? Seviyor. Allah'ın çağrısına döneceksin. Elbette psikolojik alanda, yaratılış alanında birçok tecrübemiz var, fakat bunlar bende kalıcı iz bırakmamalı — bir elbise gibi, kirlenir, iyi bir temizleyici varsa yıkarsın, iz kalmaz. Psikolojik düzeyde bize iz kalıyorsa, o zaman yanlış bir yerde duruyoruz demektir.

Bir bilgenin ifadesinde olduğu gibi: bir kuşun yuvası yıkıldığında gökyüzüne uçar. Kuş "benim bir yuvam vardı, biricik yuvam yıkıldı" demez, kanadını açıp gökyüzüne çıkar; özdeşleşmez. Ama sen uçamıyorsan, düşen yuvayla aşağı inersin, kolunu kanadını kırarsın, "niye böyle oldu" dersin. Ama Allah'ın sana verdiği kanatlar var; o kanatlarla uçabilsen sorun olmaz. Kısacası: psikolojinize prim vermeyin. Zaten siz farkına varmadan sizden çok prim alıyor; bilinçli olarak prim vermeyeceksiniz, çünkü orada hayat yoktur — hayat özdedir. Tabii eğer o anlamda dönmeyi becerebilirse insan, huzura, ilahi huzura dönmüştür. Hakiki insan için ölüm, huzur-ı ilahiye dönmektir; burada da huzurdadır, dış kılıflarından sıyrılır, orada mutlak huzura döner.

Eğer psikolojik düzeyden çıkabilirsek kendimiz için de rahat olacak, muhataplarımız için de rahat olacak. Ne ölçüde psikolojik zeminde isek, o ölçüde bir psikolojiye sahip olan insanlardan o kadar çok şey bekleriz. Hâlbuki bir şeyler beklediğimiz insanlar da netice itibariyle kendi psikolojilerinin sınırlarına ve mağduriyetlerine sahiptirler. O zaman doğru yer neresi? Doğru yer merkezde olmaktır. Sen merkezde olursan gerçek anlamda ihtiyacın olan şeyi bulmuş olursun, etrafına beklenti nazarıyla değil verici bir nazarla bakarsın: "Allah bana bu kadar şey verdi — anlayış, merhamet, şefkat, huzur — ben de bu huzuru doğal olarak yansıtayım" nazarıyla. Yoksa "ben huzursuzum, bana huzur ver" — kimden huzur arıyorsun, karşındaki de huzursuz, onun da sorunları, sıkıntıları var. Herkes birbirinden bir şey bekliyor psikolojik dünyada; o yüzden zaten sıkıntı yaşıyoruz. Hâlbuki sen kendi ilişkini doğru kurarsan, hem kendin doğru bir yerde durursun, hem insanlarla olan ilişkin daha sağlıklı, daha dengeli olur.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu" (Haşr Suresi: 19) - "Onlara bir musibet isabet ettiğinde, 'biz Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz' derler" (Bakara Suresi: 156) --- ---

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş

Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.