Kendilik Algısı ve Verdiğimiz Benlik Düzeyleri
Kısa Özet
Konuşmacı, “Ey Rabbim, beni nefsimle bir an bile baş başa bırakma” sözünden yola çıkarak insanın geçici düşünce, duygu, arzu ve olaylara “ben” ve “kendim” diyerek kendini yanlış bir yere koyduğunu anlatıyor. Gerçek kendiliğin sabit, mutlak varlığa bağlı ve şüphe götürmez olduğunu; oysa insanın geçmişe veya geleceğe bağlı kurgularına, başarı-başarısızlık, sevilme-sevilmeme gibi geçici hâllere kendini hapsettiğini çeşitli benzetmelerle (güvercin ve okyanus, karanlık madde, adını unutan çocuk, gök cisimleri, suda yürüyen İsa) işliyor. Sonunda sahte benlik tuzaklarından kurtulup gerçek, değişmeyen varlık bilincine dönmenin önemine vurgu yapıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- “Beni nefsimle bir an bile baş başa bırakma” sözünün, geçici hâllerle özdeşleşme (ego) tuzağına işaret ettiği. - Karanlık madde benzetmesiyle: bilinmeyen bir şeyin var olduğunu kabul etmenin, onu sahte bir tanımla doldurmaktan daha dürüst olduğu. - “Dikkatle bas, batmaktan kork” - yanlış şeylere “ben” demenin bizi batırdığı; gerçek kendiliğe sadık kalmanın suyun üzerinde yürümeye benzetildiği.
“Beni Nefsimle Baş Başa Bırakma” Sözünün Anlamı
Bugün bir söz üzerine konuşmayı tasarladım. Peygamberin sözü olarak nakledilen bir söz var: “Ey Rabbim, beni nefsimle bir an bile baş başa bırakma” der. Bu ne demektir?
Biz daha çok bunu şöyle anladık: görünür düzeyde, “beni kötü düşünceye, gayri insani hâllere düşürme” şeklinde anlıyoruz. Elbette bunun böyle bir anlam düzeyi de var. Ama biraz daha derine inersek şunu anlayabiliriz: insan kendini yanlış bir yere koymuş. Bu hadiste geçen “nefs” kelimesi aslında “kendi” anlamına geliyor. Biz birçok şeyi kendimiz olarak tanımlıyoruz; düşünce, güç, davranış…
Mesela “ben sıkılıyorum” dediğimde, kendimi sıkılma hissi olarak tanımlamış oluyorum. Dolayısıyla ne oluyor? O sıkılma duygusuyla, sıkılma haliyle baş başa kalıyorum. Baş başa kalmak ne demek? Yani bende ondan başka bir şey yokmuş gibi; ben sadece o sıkılma hissiymişim gibi oluyor. “Şu an kendimi çok yetersiz görüyorum” dediğimde de aynı şey oluyor: içimde bir kendilik tanımı oluşturuyorum ve kendimi ondan ibaret görüyorum. Yani tuzağı kuran da benim, içine düşen de benim, kendimi ondan ibaret gören de benim.
O yüzden peygamberin bu sözü gerçekten çok anlamlı: “Beni nefsimle bir an bile baş başa bırakma.” Çünkü nefs kavramını biraz açacak olursak, kendimiz olarak algıladığımız her türlü geçici hâl nefs anlamına geliyor. Yani her türlü geçici düşünce, davranış, korku, arzu, beklenti, his… Bunları kendimiz diye tanımladığımızda bir tuzağa düşüyoruz: kendimizi onlardan ibaret zannediyoruz. Kendimiz dediğimizde aslında kendimiz olmayan bir anı kendimiz sanıyoruz.
Hâlbuki orada biz saf farkındalığız. Biz spiritüel bir varlığız; dingin, doğal hâlinde huzurlu ve mükemmel bir öze sahibiz. Çünkü kadim öğretilerde, tasavvufta anlatılır: gerçek kâmil olmak, kendine yolculuk yapmaktır. Ama insan çoğu zaman kendinin farkında değildir.
Kendimi Arama Yolculuğundaki Tuzak
Peki kendim demiyor musun çok defa? Her gün “ben”. Yüzlerce defa “ben”, “kendim” diyoruz. Peki bunlar ne o zaman? İnsanlar hep kendimizi bulma yolculuğundayız. Bu nasıl bir yolculuk ki sen bu yolculukta sürekli “ben” ve “kendim” kelimelerini kullanıyorsun? Sen nasıl bir yolculuktasın o zaman? Kendini nasıl arıyorsun?
Eğer kendini arıyorsan, günün içinde ortaya çıkan bu geçici düşünce, duygu, arzu, beklenti vesaireyi “kendim” dememen lazım. Çünkü bir taraftan “kendimi bilmeye, bulmaya çalışıyorum” diyoruz, ama diğer taraftan günün neredeyse her saatinde “kendimi böyle görüyorum, kendimi kötü hissediyorum” gibi ifadeler kullanıyoruz. Bu nasıl bir şey?
Burada bir şey var: eğer kendimi arıyorsam, kendimi bilme yolculuğundaysam, o zaman neye dikkat etmeliyim? Şu anda “gerçek ben” ile “farkında olmadığım ben”i ayırmam lazım. Ben kendimi arıyorum, kendimi bilmeye çalışıyorum diyorum; o zaman şu anda kullandığım “ben” ve “kendim” ifadeleri ve onların içini doldurduğum şekiller, gerçek ben ya da kendim değil. Peki bunlar ne? Bunlar ya bedensel olan üzerinden ya da psikolojik olan üzerinden yapılıyor. Yani düşünce, arzu, heves, kavrayış kalıpları, davranış kalıpları üzerinden kendimi tanımlıyorum. Bu, bunlar üzerinden yapılan sahte bir kendilik anlayışı. İşte her türlü manevi yolun aslında bize fark ettirmeye çalıştığı nokta burası.
Egonun Yol Kenarındaki Sahte İşaretleri
Ama biz çoğu zaman kendimizi nereye taşıyoruz? “Kendimi arıyorum, kendimi bulmaya çalışıyorum” diyoruz ama - yolda arabayla gelenlere ne yaparlar? İşaret ederler, tabelalar vardır: “Şuraya gelin, çok güzel bir yer var, çok güzel bir mola yeri” vesaire. Tıpkı bunun gibi, biz aslında kendimize doğru bir yol alırken o yolculukta sürekli içimizdeki egosal algı bize “sen busun, aslında sen şusun” der.
“O kadar uzun bir yolculuk yapmana gerek yok, burada sana iyi gelecek bir şey var” der. “Başarılı bile olabilirsin, kendine bir hedef edin, o hedef doğrultusunda mücadele et, sonunda ‘ben bunu başardım’ diyebilirsin, o zaman kendini bulmuş olursun, kendini iyi hissedersin” diye önümüze o yolculukta birçok aldatıcı unsur çıkar.
Kendi içimizde bu hikâye döner durur: “Ben neyim, ben ne olmak istiyorum” diye bir hikâye oluşur ve biz hemen o hikâyelerin içine düşeriz. Neyle düşeriz? Çok önemli: “ben” ve “kendim” kelimeleriyle.
Bir Hafta Denemesi: “Ben” ve “Kendim” Demeden
O yüzden aslında birçok kadim bilgelik öğretisinde şöyle bir manevi alıştırma önerilir: bir hafta boyunca “ben” ve “kendim” kelimelerini kullanmamaya çalışmak. Bu nasıl bir durum oluşturur?
Mesela bir iş yapılmaya çalışılmış ve bu iş tamamlanamamış. O zaman şöyle diyebiliriz, değil mi: “Bu iş sonlanmadı, bu iş tamamlanmadı” - “ben” kelimesini kullanmadan. “Ben başaramadım, kendimi başarısız görüyorum” demek yerine. “Ben” ve “kendim” kelimeleri olmadığında acaba nasıl bir durum oluşur? Aslında çok daha iyi bir durum oluşur.
Yani bu “ben” ve “kendim” kelimeleri aslında çok önemli, çok değerli kelimeler. Belki insan denen varlık, “ben” veya “kendim” deme ayrıcalığına sahip kılınmış bir varlık bir taraftan. Ama diğer taraftan da bunları yerinde kullanmadığında kendi kendini tuzağa düşüren bir varlık, kendi kendine tuzak kuran bir varlık. Çünkü gerçekten deyim yerindeyse çok kıymetli bir kelimeyi ve iki kavramı kullanma ayrıcalığına, kabiliyetine sahip kılınmışız. Ama aynı zamanda bu ayrıcalık ve kabiliyet çok tehlikeli.
Gurbet: Yanlış Şeylere “Ben” Demek
Ne zaman tehlikeli hâle gelir? Gerçek olmayan, aslî kendimiz olmayan bir şeye “kendim” dediğimizde, öz vatanımızdan, öz yurdumuzdan gurbete düşeriz. Aslında hepimiz şu an gurbetteyiz. Neden? Çünkü gerçek kendilik kendi vatanında dururken, biz hep yanlış şeylere “ben” diyoruz, hep yanlış şeylere “kendim” diyoruz.
Mesela “ben hiç anlaşılmayan biriyim” dediğimde, aslında kendimi gurbete düşürüyorum. “Ben hiç sevilmedim”, “yeterince sevilmiyorum”, “kendimi sevilebilir bulmuyorum” dediğimde de bu bir gurbet hâli - başka bir anlamda bir yetimlik hâli. Yani gerçek kaynağından, gerçek referansından uzaklaşıp sahte bir yerde kendine yer arıyor.
Deyim yerindeyse bir güvercinin, karada olan o güzel yuvasını unutup sınırı belirsiz bir okyanusun ortasında kendine sabit bir yer aramaya çalışması gibi. Oysa denizde sabit bir yer yoktur; bir dalganın üzerine konabilirsin ama o istikrarsızdır, dalgalıdır. Denizin üzerinde bir süre durabilirsin ama sürekli duramazsın. Çünkü orası senin yurdun değildir. Senin gerçek yurdun karadadır. Biz de buna benziyoruz.
O saf, asıl varlık ülkemizi, deyim yerindeyse vatanımızı unuttuk. Aslında o hâlâ yerinde duruyor, kaybolmuş değil. Peki ne yapıyoruz? Bu okyanusta dalgalanıp yorulan hâlimizle, bir düşünce, bir duygu, bir davranış, bir ilişki, bir etkileşim üzerinden kendilik üretmeye çalışıyoruz.
Bazen buna rastlıyorum: insan bir şey ürettiğinde kendini iyi hissediyor. Peki bir şey üretemezse ne olacak? Çıldıracak mı? Kendini çok mu kötü hissedecek? Acaba bir şey üretemediğimde yetersiz miyim? Bir şey üretemediğimde kendilik hissim ortadan mı kalkıyor? Yoksa bir şey ürettiğimde onun üzerinden mi kendilik bilgim oluşuyor? Bir şey üretemezsen ne olur? Yaşıyorsun ama üretemiyorsun; sanki kendin âdeta iptal olmuş gibi hissedersin. İptal olmakla da kalmaz, bu senin başına bela da olur. Çünkü hem yaşıyorsun hem üretemiyorsun. Peki burada problem nerede? Kendim dediğim şey ne?
Emanet ve İnsanın Bu Ayrıcalığı Unutması
Evet, gerçekten insan denen bu varlığa “ben” ve “kendim” diyebilme imkânı verilmiş. Çok önemli bir şey bu. Peki bu bizim başımıza bela mı olur? Hakikaten baktığımızda, bitkilere baktığımızda, hayvanlara baktığımızda onlarda böyle bir şey yok; büyük psikolojik problemleri yok, yetimlikleri yok. Neden? Çünkü “ben” ve “kendim” hikâyesine düşme imkânları yok. Ama biz insanlar “ben” ve “kendim” diyebiliriz - bu imkâna sahibiz. Fakat “ben”i yerinde kullanmadığımızda kendi içimizde bir çile içine düşebiliriz. Çünkü sahte bir bilinç, yanlış bir bilinç, sürekli “ben” ve “kendim” öznesinin arkasına bir şey koyup suni bir şekilde bir benlik ve kendilik yönetmeye çalışır. Onun için bu imkânı yerinde kullanmamak çok tehlikeli olabilir.
O yüzden bir bilge şunu hatırlatır: Kur’an’da, “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik, onlar bunu yüklenmekten çekindiler, korkup kaçındılar; ama insan onu yüklendi” buyrulur. Evet, insan onu kabullendi - “ben” ve “kendim” diyebilme ayrıcalığını, imkânını kabullendi. Fakat bunu unuttu. O yüzden de kendini büyük bir cehaletin ve zulmün tuzağına düşürdü.
Yani gerçekte neye “ben” ve “kendim” diyeceğini unuttu, bu bilgiyi unuttu, dolayısıyla cehalete düştü. Bir de neyi neyin yerine koyacağını şaşırdı - hangi şey hangi yerde olması gerekiyorsa (adalet böyle tanımlanır), yanlış yere konulduğunda zulüm ortaya çıkar. Dolayısıyla biz çok büyük bir imkâna mazhar olduk; bu aynı zamanda insanın irfanını artırabilecek bir imkân. Ama insan bunu doğru kullanmayı bilemedi. Cehalet tuzağına düştüğünde ve bir şeyi yerli yerinde değerlendiremediğinde, kendi kendine zulmeden bir noktaya düşer. Dolayısıyla insan, kendine zulmeden, kendine cehalet atfeden bir varlık hâline gelir - mesela “ben hayata hiçbir şey ortaya koyamadım” der.
Sahte Kendilik Cümleleri ve Ben-Kendim İllüzyonu
Bu yüzden “kendim” de çok yaygın bir tuzak hâline geliyor, değil mi? “Kimse benim değerimi bilmiyor”, “ben hiç anlaşılamadım”, “hiç kimse benim farkımda değil” gibi cümleler kuruyoruz. Bunlar bir yol yaygın şeyler değil mi? İşte bu, gerçekte orada nasıl bir “ben” ve “kendim” illüzyonunun içine girdiğimizi görmemiz için bir imkân aslında.
Mesela “ben biliyorum” derim - ama burada “ben” kelimesini kullanmayacağım, sadece “bu konudaki bilgi bu” diyeceğim; “ben bilmiyorum” da demeyeceğim, sadece “bu konuda bilgi yok” diyeceğim. Çünkü “ben biliyorum” dediğimde onun üzerinden bir gurur üretiyorum; “ben bilmiyorum” dediğimde de bir aşağılık kompleksi, bir yetersizlik hissi üretiyorum. Bunların nedeni ne? “Ben” kelimesini, “kendim” kelimesini zannettiğimiz şeylerle tanımlamak.
Şimdi zihnimiz, tanımı olmayan bir şeyi -yani gerçekte var olan ama tanımlanmamış bir şeyi- idrak edemiyor. Mesela bir düşünce ya da duygu hissettiğimizde orada gerçek bir şey var, ama onunla ilgili net bir tanımı, “tadı” bilmiyoruz. Onu “kendim” diye adlandırmaktan vazgeçtiğimde, sanki geriye kalan şey bir boşlukmuş gibi geliyor. İşte tam burada bir kaygıya kapılıyoruz: “Peki o zaman ben neyim, ben kimim?” Hâlbuki burada “ben neyim” diyen, “ben kimim” diyen bir şey var - bir şey var orada ama onu göremiyoruz.
Karanlık Madde Benzetmesi
Son yıllarda teorik fizikte anlatılan bir şey var: karanlık madde. Görünmeyen bir madde. Ama onun tam olarak nasıl bir şey olduğunu bilemiyoruz. Fakat var olduğunu biliyoruz - evrenin büyük bir kısmını, yaklaşık yüzde doksanını, doksan sekizini oluşturduğu söyleniyor. Deniyor ki, orada bir şey olması lazım; çünkü orada bir şey olmasaydı o etki, o alan olmazdı. Anlatabildim mi? Peki orada bir şey var, ama ne olduğunu tam bilmiyoruz. Bilmemek, illa sahte bir şey üretmemi mi gerektirir? Hayır. “Evet orada bir şey var ama şu an ne olduğunu tam tanımlayamıyorum” desek olmaz mı?
Ama egomuz bundan korkar. “Dikkat et, elinde hiçbir şey kalmayacak, bomboş kalacaksın” der. “Neyse, al sana şunu” diyerek hemen elimize bir şey tutuşturur.
Adını Unutan Çocuk ve Vatansız İnsan Örneği
Bazen çocuklarda görmüşümdür: heyecandan adını unutan bir çocuk. Soruyorlar, “adın ne?” diye - o an heyecandan adını unutuyor, “benim adım ne, benim adım ne?” diye şaşırıyor. Şimdi düşünelim: o çocuğun varlığı mı ortadan kalktı? Adını unuttuğunda varlığı yok mu oldu? Hayır, bu sadece bir adlandırma. Adı olmadığında yok anlamına mı geliyor? Ona derim ki: sakin ol, sen varsın, rahat ol. Adını unuttuğunda yok olmuyorsun.
Aynı şekilde, bazı insanlar vardır - pasaportu yoktur, nüfus cüzdanı elinden alınmıştır, vatansız kabul edilirler, hiçbir ülkenin vatandaşı değillerdir. Peki bu insan yok mu? Bir ülkenin vatandaşı olmak benim varlığıma bir şey mi ekliyor? Hayır. Pasaportum olmayabilir, kimliğim olmayabilir, hatta adımı unutmuş olabilirim - peki yok muyum? Varım.
Sen Varlıksın: Şüphe Edilemeyecek Tek Şey
O yüzden sahte benlik sürekli bize bir şey tutuşturmaya çalışır: “buna tutun, sen busun” der. Egonun hep bu tuzağı vardır: “söyle bakalım o zaman sen nesin, kimsin?” Ben buna şunu hatırlatırım: sen varlıksın. Her şeyden şüphe edebilirsin ama varlığından şüphe edemezsin. Anlatabildim mi? Senin asla şüphe etmeyeceğin bir şey var. “Ben nasıl bir varlığım” - bu ayrı bir konu, ileride onu da ele alacağız. Ama asla şüphe etmeyeceğin bir şey şu: sen varsın. Eğer varlık olmasaydın hiçbir şey ortaya çıkmazdı.
O zaman bu yolculukta kendini sahte tanımlamalardan uzak tutman gerekiyor. İnsanlar “kendimi nasıl bulacağım?” diye soruyor. Çok basit: sahte kendilikleri bırak. Egonun sunduğu sahte kendilikleri, yani gerçekte kendin olmayan şeylere “kendim” demeyi bırakırsan, o zaman “ben neyim?” sorusunu sorabilirsin - zaten sen kendini arıyorsun. Peki aradığımız şey, olup olmama ihtimali olan bir şey mi? Hayır, olduğu kesin olan bir şey. Biz kesin olarak var olduğunu bildiğimiz şeyi bulmaya çalışıyoruz - varlığından asla şüphe etmediğimiz şeyi.
İyi Hayat, Kötü Hayat Nedir?
Mesela “ben başarılı biriyim, şu yeteneklere sahibim, insanların takdirini kazanan biriyim, sosyal organizasyonlarda yer alan, sosyal projeler içinde olmaya çalışan biriyim” diyerek kendimizi iyi hissetmeye çalışırız. Ya da “dünyaya geldim, işte kırk elli yaşındayım ama hiçbir şey yapamadım, hiçbir şey ortaya koyamadım, ben ne biçim bir hayat yaşıyorum” deriz. Peki iyi bir hayat nedir, kötü bir hayat nedir? Sadece bu ölçütlerle karar veremeyiz. Kötü bir hayat yaşamak nedir? Bilinçsiz yaşamaktır. Ego düzeyinde yaşamaktır. Ego düzeyinde yaşamak kötü bir hayattır.
Ama dikkat edin, egomuz bizi nasıl kandırıyor: “birileri seni seviyorsa, sana değer veriyorsa, seni anlıyorsa, hayatta bir etki bırakabildiysen, iyi bir hayat yaşıyorsundur” der. “Seni seven yoksa, sana değer veren yoksa, hayatta bir şey ortaya koyamadıysan” o zaman kötü bir hayat yaşıyorsun der. Hâlbuki hayatın kendisi sensin. Sen hayatın kendisisin. Çünkü sen varlıksın, ve varlığın bir sıfatı da hayattır. Peki bu varlığın kaynağı ne? Dolayısıyla insan, “ben” ve “kendim” kelimelerini nereye indirgediğine dikkat etmiyor. Biz bunları bu dünyada yaşadığımız bir olaya, bir olguya, bir ilişki sürecine indirgiyoruz.
Sevgi ve Özne: Önce Kendini Bulmak
Mesela “ben hiç sevilmedim” dediğinde, aslında sen zaten gerçek kendinin farkında değilsin. Karşındaki insan seni sevsin ya da sevmesin, sen orada cümleyi baştan yanlış kurmuşsun. “Ben sevilmedim” derken “ben” derken neye “ben” diyorsun? Seni seveceğini beklediğin kişi gerçekten seni -yani gerçek seni- biliyor mu ki? Burada aslında daha büyük bir bilgisizlik var: ben sevmeyi biliyor muyum zaten? Önce kendimi bulmam lazım. Sonra sevmeyi biliyor muyum diye sorabilirim. Kendimi bulmadan hiçbir şey olmaz.
Bu, psikolojik “ben”in gerçek benle karıştırılmasıdır aslında. Türkçe derslerinde şunu öğrenirdik: bir cümlede önce özne bulunur, sonra yüklem, sonra zarflar vesaire. Biz de önce gerçek özneyi, gerçek “ben”i bulmamız lazım. Bunu bulmadan hiçbir şey yerine oturmaz - sevgi kavramı yerine oturmaz, varlık bilinci yerine oturmaz. Hep sahte şeylerin üzerine inşa etmeye çalışırız.
Tıpkı kumun üzerine ev yapmak gibi. Kumun üzerine ev yaparsan, bir bakarsın evin beş kilometre öteye taşınmış - neden? Çünkü kum hareketlidir, sabit durmaz. Biz de gerçek kendiliğimizi neyin üzerine kuruyoruz? İlişkiler üzerine kuruyoruz. Bir şeyi başarıp başaramama üzerine kuruyoruz, bir konuda becerikli olma üzerine kuruyoruz. “Bir şeyi beceremedik, ben beceriksizim” ya da “bir şey becerdik, benim elimden hiçbir şey kaçmaz” deriz. Neyin üzerine kurduk kendiliğimizi? Geçici olan bir bedenin, geçici olan psikolojik imkânların üzerine. Nereye kurduk kendiliği? Geçici bir şeyin üzerine.
Geçici Üzerine Kurulan Kendilik Yıkılır
Doğal olarak da geçici ve değişken bir kendilik ortaya çıkıyor. Mesela bir zamanlar çok ünlüydün, herkes seni tanıyordu; sonra başkaları devreye girdi, başka kişiler meşhur oldu. Peki “ben çok tanınan biriyim” cümlesi nerede kaldı? Ortadan kalktı. Neden? Çünkü geçici bir şeyin üzerine kurulmuştu. Geçici bir şeyin üzerine kurulan bir şey kalıcı olabilir mi?
İşte bütün mesele bunun üzerinde. O yüzden Eckhart Tolle’nin çok güzel bir ifadesi var. Şöyle der: kendi hakkınızda düşündüğünüzde veya konuştuğunuzda, “ben” dediğinizde genellikle sözünü ettiğiniz şey bir olaylar zinciridir. Nitekim sufi öğretilerinde, bilgeliklerde de şu anlatılır: insan bir anlamda doğmaz ve ölmez; gelir ve gider, dünyaya misafir olur ve gider.
Aslında biz doğmayız ve ölmeyiz - bedenin doğumunu ve ölümünü deneyimleriz ama o “ben” değildir. Dolayısıyla biz “ben” dediğimizde, “kendim” dediğimizde bir olgular zincirine “ben” ve “kendim” diyoruz. Bu olgular zinciri de değişken bir şey. Oysa ben o olgular zincirinden oluşan bir şey değilim; ben o olguların farkında olanım, ben o olguları deneyimleyenim. Aksi takdirde ben, bir olaylar zincirinden ibaret bir kişi olmuş olurum.
İşte o zaman, tırnak içinde söylüyorum, kendimi böyle bir olaylar zincirine hapsetmiş oluyorum. Artık benim için her şey sabitlenmiş, donmuş bir hâle geliyor. Artık hayatı olduğu gibi yaşayan biri olamıyorum. Çünkü sahte bir kendilik tanımına giriyorum: “ben şanssızım”, “ben yetersizim”, “acaba bir şey üretebilecek miyim, üretemezsem yokum” gibi. Dolayısıyla bu sahte ben ve kendilik algısıyla yaşıyoruz.
Geçmişe ve Geleceğe Bağlı Sahte Benlik
Dolayısıyla bu sahte benlik ve kendilik, geçmiş tarafından koşullandırılmış ve doyumunu gelecekte bulmaya çalışan bir benliktir. Geçmişte yaşanan olaylar üzerinden koşullanır, ve aynı zamanda doyumunu gelecekte bulmaya çalışır. Diyelim ki hayatta bir şeye ulaşamazsam, o zaman hayatım berbat, bugüne kadar berbat geçti derim. “İnşallah şöyle bir şey olur da hayatımın kalan zamanlarında bari böyle bir şey elde ederim” derim. Böylece kendimi ya geçmiş tarafından çerçevelenmiş bir şekilde tanımlarım, ya da gelecekte bir şey elde etme arzusu üzerinden tanımlarım. “Eğer şöyle bir şey olursa gerçekten kendimi iyi hissederim, ama olmazsa yazık bana, ben zaten ne yaşadım ki” derim. Bu, geçmiş tarafından koşullanan, çerçevelenen bir benlik; ya da gelecekteki bir isteğin, arzunun gerçekleşmesi üzerinden tanımlanan bir benlik.
Böylece kendimizi bir tuzağın içine sokmuş oluyoruz ve orada debeleniyoruz - kimi zaman kör bir şekilde, kimi zaman biraz farkındalıkla debeleniyoruz. O yüzden gerçek kendiliğe dokunmadan, yaşadığımız şeylere dikkat edelim: “şöyle bir durum oldu” diyelim, hemen ona “ben”, “kendim” etiketini yapıştırmayalım. Bu bir illüzyon aslında, ama tabii ki sahte olsa da “kendini öyle hissettiriyor”. Bir insanın bunu fark etmesi zor bir şey. “Kendimi öyle hissediyorum” deriz - ama yalan mı söylüyoruz? Onun gerçek kendin olduğunu nereden biliyorsun?
Şu önemli bir noktaya dikkat edin: “ben” ve “kendim” kavramını sürekli değişen bir şeyle bağlantılandırıyoruz, ama “ben” ve “kendim” kavramının kendisi hiç kaybolmuyor, hiç değişmiyor. Değişen, onu bağlantılandırdığımız şey. Şimdi bu bağlantılandırmaya dikkat edelim: “ben”, “kendim” derken illa bir şeyle tanımlamak zorunda değiliz.
Eğer illa bir tanımlamaya ihtiyaç varsa, ona “varlık” diyelim: “ben neyim?” - “ben varlığım”. Kendimi bir olayla, bir arzuyla, bir beklentiyle, bir temenniyle tamamlamaya çalışmayayım. “Ben kendimi geliştirmek istiyorum” dediğimde bile, kendimi bir şeye bağlamış oluyorum. Ben varım. Kendim, varlıktır. Beni bir şeyle eşleştirme, ona hiçbir şey katma.
Uzay ve Gök Cisimleri Benzetmesi
Çünkü o (gerçek kendilik) her şeyi deneyimler gibi görünse de, deneyimlediği hiçbir şey değildir. Aslında bunu bize gösteren bir benzetme daha var: uzayda gök cisimleri. Uzay boşluğu dediğimiz şey aslında dolu bir şeydir; boşluk gibi görünse de orada bir “şey” vardır. Yani boşlukta bile bir varlık vardır; varlık olmasa o alan da olamazdı.
Yani sen uzaysın. Gök cisimleri bazen birbirine çarpar, bazen küçülür, bazen büyür, bazen gaz hâlinden katı hâle döner - bunlar gök cisimlerinin hâlleridir, uzayın kendisi değil. Bizim varoluşumuzu tanımlarken de böyle düşünelim: ben varlığım. Mesela uzayda iki gök cismi birbiriyle çarpışsa, uzaya bir şey mi oluyor? Uzay “biz çarpıştık” mı diyor? “Ben” kavramını o çarpışmaya veriyor mu? Hayır. Sadece “burada bir çarpışma oldu, iki gök cismi çarpıştı” der; “ben çarpıştım” demez. Dolayısıyla biz olgulara “ben” dediğimiz anda, kendimizi o olguların sınırlarına hapsetmiş oluyoruz.
Allah’a Özgürlük ve Şah Damarından Yakınlık
Bu yüzden bütün kadim öğretilerin insana verdiği mesaj, onu özgürleştirme mesajıdır. Nasıl özgürleştirir? Sen mutlak varlığa ait bir niteliktesin, der. Nitekim peygamberin sözlerinden biri de dediğimiz gibi: “Beni nefsimle bir an bile baş başa bırakma.” Bu ne demektir? Senin sahte benliklerinin ötesinde hakiki bir kendiliğinin olduğunu ifade eder. “Ondan geldik, ona döneceğiz” - bu ne kadar özlü bir varlık ve varoluş ifadesidir. Bunlar gerçekte insanı tanımlayan ve onun doğal özgürlüğünü ifade eden sözlerdir. Bu yüzden insanı her türlü kayıttan, bağdan kurtarır; ona gerçek anlamda kendiliğini hatırlatır.
Doğru anlaşılırsa, gerçekten kavranabilirse - mesela düşünün, “Lâ ilâhe illallah” bir özgürlük manifestosudur. Ama bir slogan üretmek anlamında değil. Bakın: mutlak varlığın dışındaki her şey geçicidir. Diğer her şey inkâr edilmiyor, ama geçicidir. Sadece mutlak varlık mutlaktır ve gerçekten vardır.
O zaman sen, eğer mutlak varlığa bağlıysan, onun farkındaysan, hangi şey seni kötü hissettirebilir? O sana şah damarından daha yakındır. O zaman nasıl yalnız olabilirsin? Yalnızlık, sahte benliğin, psikolojik kendiliğin bir hikâyesidir. Hakikatte insan için yalnız olmak mümkün değildir. Peki yalnızlık hissediyorsan o zaman ne oluyor? Sahte bir benliğin içindesindir. Gerçekte insan yalnız olamaz, çünkü o sana her an, her yerde, her durumda şah damarından daha yakındır. O zaman ben nasıl yalnız olabilirim?
Dikkatle Bas, Batmaktan Kork: Suyun Üzerinde Yürümek
Dolayısıyla bizim en büyük dikkat etmemiz gereken tuzak, kendi kendimize kurduğumuz tuzaktır. O yüzden “ben” ve “kendim” derken biraz daha dikkatli olmaya ihtiyacımız var. “Kendimi kötü hissediyorum” demek yerine, “şu anda kendini kötü hisseden bir benlik algısı var, ama ben o değilim, ben onun farkındayım” diyebilirsek… Tabii bu sadece sözel bir şey değil, bir farkındalık hâlidir, bir bilinç durumudur.
O yüzden bir bilgenin ifadesiyle: “dikkatle bas, batmaktan kork” der. Ne demek bu? Neyin üzerine bastığına dikkat et; neye “kendim” dediğine dikkat et. Eğer yanlış bir şeye “kendim” dersen, onun içine batarsın. O yüzden nereye bastığına dikkat et, neye “kendim” dediğine dikkat et - batmaktan kork. Yanlış bir şeye “kendim” dersen batarsın. Dikkatle basmalıyız.
Yani bir yere basmak, aslında kendimizi konumlandırmaktır. Nereye basıyorsun? Hazreti İsa’nın suyun üzerinde yürüdüğü anlatılır. Ne demek bu? O, hiçbir geçici ve değişken şeye “ben” demezdi, “kendim” demezdi. O yüzden suyun üzerinde yürüyebilirdi. Biz de aslında suyun üzerinde yürüyebiliriz. Ama yürüyeceğimize ne yapıyoruz? Batıyoruz. Çünkü yanlış şeylere “ben” diyoruz.
“Ben çok çalıştım, mücadele ettim, haklıydım ama başarısız oldum, hakkımı alamadım” dediğimde… Anladın mı? “Şöyle şöyle bir süreç oldu, ben kendi bildiğimin gereğince davrandım ama bir sonuç ortaya çıkmadı, bana haksızlık yapıldı” desem bile - o zaman suyun üzerinden yürüyebilirim.
Onun için şu değişken olguların, olayların sürecinin farkında olmalıyız. Bu bir reddetme, yok sayma, inkâr etme değildir. Bahsettiğim şey, olguları dışlamak, reddetmek, yok saymak, umursamamak, duyarsız kalmak değil; kendimizi o olgularla özdeşleştirmemektir. Kadim öğretilerde bu, suyun üzerinde yürümekle ifade edilir. Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Emanet ayeti (metinde sure adı anılmadan, “biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik ama onlar yüklenmekten çekindi, insan yüklendi” şeklinde dolaylı olarak anlatılıyor) — (Ahzab Suresi: 72) - Şah damarına yakınlık ayeti (metinde sure adı anılmadan, “sana şah damarından daha yakın” şeklinde dolaylı olarak anlatılıyor) — (Kaf Suresi: 16) - Not: “Ey Rabbim, beni nefsimle bir an bile baş başa bırakma” ifadesi metinde bir ayet değil, peygamberin sözü (hadis) olarak nakledilmiştir; bu yüzden ayet listesine dahil edilmemiştir.
İlgili Sohbetler
Takva ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, takva kavramının eylemsel bir davranış biçimi değil, "gerçek kendiliği hatırlama" bilinci olduğunu Ali İmran Suresi 102. ayet üzerinden anlatıyor. Arzuların, hayal kırıklıklarının, korkuların ve olumsuz duyguların insanın gerçek kendiliğini nasıl "örttüğünü", ancak bu örtünün kendiliği asla zarar veremeyeceğini; Habil, Hz. Peygamber ve çeşitli arif sözlerinden örneklerle bu bilincin nasıl korunacağını işliyor.
İmtihan ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, Bakara Suresi 155-156. ayetler üzerinden "imtihan" olarak adlandırdığımız korku, açlık ve eksilme hallerinin aslında birer "olgu" olduğunu, bunların üzerine kurduğumuz acı/mahrumiyet/değersizlik hikayelerinin ise bizim ürettiğimiz sahte bir bilinç katmanı olduğunu anlatıyor. Enbiya Suresi 35. ayet üzerinden insanın "gerçek kendiliğinin" ölümsüz ve değişmeyen bir şey olduğu, bedenin ve zamanla değişen her şeyin sadece bir "enstrüman" olduğu işleniyor. Enfal Suresi 28. ayetle mal ve evladın birer "fitne" (ayrıştırma vesilesi) olduğu, gerçek kimliğin ancak Allah'a nispetle tanımlandığında sarsılmaz olacağı vurgulanıyor.
Sıdk Makamı ve Sahte Benlik Üzerine
Bu sohbette sıdk (doğruluk) ve kizb (yalan) kavramları üzerinden, insanın kendini yalnız, değersiz, sevilmemiş veya üstün hissetmesinin aslında farkında olmadan kendine söylediği bir yalan olduğu anlatılıyor. Konuşmacı, Zümer 33, Yunus 2 ve Kamer 55. ayetler bağlamında "sıdk/sadâkat makamı"nın insanın Allah'la olan hakiki yakınlığını idrak ettiği bilinç hâli olduğunu; bayram, Hz. Yusuf, Hz. Âsiye ve Peygamber'in Hudeybiye'de engellenmesi gibi örneklerle bu makamda durabilmenin ne anlama geldiğini açıklıyor. Son olarak "insan ötekiyle vardır" anlayışının bir yanılsama olduğunu, Allah'ın verdiğiimkânların insanı hiçbir şeye mahkûm etmediğini, sabrın da bu sıdk bilinciyle durabilmek olduğunu vurguluyor.