Kime Oluyor

Kısa Özet

Sohbette, hayatta olan biten şeylere “ne oluyor” diye bakmak yerine asıl sorulması gereken sorunun “bunlar kime oluyor” olduğu anlatılıyor; çünkü olayları deneyimleyen “ben” çoğunlukla geçmiş yaşantılarımız, ilişkilerimiz ve toplumun bize yüklediği tanımlar üzerinden kurgulanmış sahte bir benliktir. Konuşmacı, put, çocuk oyunu, ejderha/canavar gibi metaforlarla bu sahte benliğin nasıl beslenip büyüdüğünü; Hz. Yusuf ve Hz. Asiye örnekleriyle de gerçek bilinçle yaşayan bir kulun aynı olaylara nasıl travma değil sade bir deneyim olarak baktığını açıklıyor. Sohbet, kendimizi tanımlamaktan tamamen vazgeçmemiz ve “ben iyiyim” veya “ben kötüyüm” dememiz gerektiği; bunun yerine Allah’ın lütuflarını görmemiz gerektiği vurgusuyla sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • “Bunlar kime oluyor?” sorusu, “ne oluyor” sorusundan daha temel ve öncelikli bir sorudur. - “Olaylar bana olmaz; benim algılamam, benim deneyimim, benim şahitliğim için olur.” - Nefis/benlik metaforu: “Onun eline en ufak bir şeyi verin, onu öyle bir büyütür, öyle bir besler ki size kocaman bir canavar olur.” - Hz. Yusuf’un haksız yere hapse atılması ve Hz. Asiye’nin Firavun’un zulmü karşısındaki duası, travmayı değil bilinçli bir teslimiyeti örnekliyor. - Aktarılan bir sufi sözü: “Ben iyiyim deme, ben kötüyüm de deme. Allah de, lütufları göreceksin.”

“Bunlar Kime Oluyor?” Sorusu

Arkadaşlar hoş geldiniz. İnsanın hayata bakışında en önemli faktör aslında kendine dair algısıdır. Yani bir şeyler olurken, hayatta bir şeyler deneyimlerken, bunlar kime oluyor? Bu bizim için en temel sorudur. Bunlar kime oluyor? Çünkü biz çoğunlukla “ne oluyor” noktasına bakıyoruz. Hayatımızda, ilişkilerimizde, sosyal süreçlerde, ekonomik hayatımızda ve farklı farklı noktalarda hep “ne oluyor” diye bakarız. Ama bunlar kime oluyor, bunu görmekte biraz zorlanırız. Hâlbuki temel soru budur: bunlar kime oluyor? Yani bunlarla karşılaşan, bunları yaşayan kim?

Tabii ki hemen verdiğimiz basit cevap “ben”dir. Ama bu nasıl bir bendir? Bu bağlamsal bir benliktir. Bizim kendi kurgumuzun, düşünce tarzımızın, duygularımızın, yaşadığımız olaylarla birlikte şekillenen, imgesel, kurgusal ve bağlamsal bir benliğin benidir. Yani ne demek? Bir şey oluyor. Ne oldu? Şu oldu. Kime oldu? Bana oldu. “Bana oldu” derken, bunun muhatabı “ben” derken, bu ben nasıl bir ben? Çaresiz bir ben mi? Korkak bir ben mi? Beklentileri gerçekleşmeyen bir ben mi? Utanç hisseden bir ben mi? Kendini hayatın üstesinden gelemeyecek kadar güçsüz hisseden bir ben mi? Hayatta sürekli şanssızlık yaşayan bir ben mi? “Ben şu imkânlarla veya şu ilişkiler sayesinde var olabilirim” diyen bir ben mi? Bu nasıl bir ben, bu nedir? Bu aslında tarihsel, imgesel, kurgusal ve bağlamsal bir benliktir. Ama biz buna gerçek ben muamelesi yaparız ve ondan hiç şüphe etmeyiz. Hiç şüphe etmediğimiz bir benliktir bu.

Mesela ne der bir insan? “Ben buna dayanamam.” “Ben bunu hak etmedim.” “Böyle bir şey olamaz.” Bunu diyenin farkına vardığınızda, yani bunu diyen bir ben hissidir; ama bu kurgulanmış bir bendir. Kendimiz tarafından kurgulanmış bir bendir. Niye buna kurgulanmış bir ben diyoruz? Çünkü bu, olgular tarafından tanımlanmış veya yaşadığımız olayların, yaşadığımız süreçlerin, ilişkilerimizin üzerinden tanımlanmış bir bendir. Mesela anne babanızla ilişkiniz üzerinden tanımladığınız bir bendir bu; daha doğrusu o benliğinizin bir parçası veya büyük bir parçası budur. Ya da siz kendinize şöyle dersiniz: “Zaten ben hep şanssız biriyim.” Dolayısıyla olay kime olur? Şanssız birine olur. Zaten hayatta hep şanssızlık başına gelmiş olan birine olur.

O yüzden “bir şeyler bana oluyor” değildir. “Bana oluyor” değil; benim için, yani ne anlamda benim için — benim deneyimim için ve benim şahitliğim için oluyor. “Bana oluyor” dediğiniz andan itibaren zaten o ben sahte bir bendir. Yani ne anlamda sahte bir ben? Sizin zihniniz tarafından, yaşadığınız olaylar ve karşılaştığınız şeyler üzerinden tanımlanmış bir bendir. Siz yaşadığınız birçok olumsuzluk üzerinden “ben şanssız biriyim” hikâyesini üretebilirsiniz. “Ben hayatta birçok olumsuzluk yaşadım, bunları deneyimledim” de diyebilirsiniz. Bunların üzerinden bir ben de üretebilirsiniz. Zaten hepimizin hayatının bu kadar problematik bir noktada olmasının nedeni budur: kendimizle ilgili yanlış algımızdır.

Bu yanlış algımız neye dayanıyor? Yaşadıklarımıza dayanıyor. Bakın, yaşadıklarımız “ben” olamaz. Ben onları yaşarım ama ben o yaşadıklarım değilim. Ben yaşadıklarımın toplamı değilim. Ben yaşadıklarımın nesnesi değilim. “Ben çok şanssızım” dediğinizde, şanssızlık olarak tanımladığınız olaylar sizin kimliğinize dönüştürülür. Kim tarafından? Sizin tarafınızdan dönüştürülür. “Ben hayatta çok büyük suçluluk hissettim, kendimi hep suçlu hissediyorum” dediğinizde, haklı veya haksız nedenlerle kim sizi eleştirmişse, suçlamışsa, siz bunun üzerinden bir ben üretiyorsunuz. O yüzden bazen bir insana böyle küçük bir eleştiri yaparsınız; bazı insanlar hemen çöker. Küçük bir eleştiri yaparsınız, çöküverir böyle; yüzü düşer, utanç hisseder. Veyahut da çok büyük bir tepki gösterir. Neden? Çünkü o “ben suçluyum” benliğine, farkına varmadan basmışsınız.

Sahte Benliğin İnşası: Yaralar ve Tanımlar

Peki bunun çözümleyicisi kim olacak? Niye içimde bu kadar ben tanımı var? Bu kadar ben tanımına kim sebep oldu? Tabii ki farkına varmadan kendimiz. Tabii çevremizdeki insanlar da ne yapıyor? “Sen, sen, sen” diyerek aslında ne yapıyorlar? Kendilerine göre bizde bir ben tanımı oluşturuyorlar; çocukluğumuzdan itibaren. “Sen yetersizsin, beceriksizsin.” Ya da “sen her şeyi yaparsın” demişler ama bir gün bir şey yapamamışsınız, bu sefer hepsi çökmüş. “Ben zekiyim” ya da “aptalım.” Bunlar çok kalabalık bir ben oluşturur bizim içimizde. Bunların hepsi sahtedir. Hepsi birer yaradır arkadaşlar; ama farklı yaralardır. Olumlusunu da bunun içine sokuyorum, olumsuzunu da bunun içine sokuyorum. “Ben herkesin saygı duyduğu biriyim” dediğinizde de bu bir yaradır, çünkü bir gün o herkesin saygı duyduğu kişi saygı duyulmayacak hale gelebilir; o zaman sizin yaranız kanamaya başlar.

Biri hisseder ki “ben sensiz yapamam, sensiz bir hayatı düşünemiyorum”; siz de dersiniz ki “ben bu insanın bensiz yaşayamayacağı bir varlığım” — ne kadar boş bir şey değil mi? Egonun da hoşuna gider. Ama bu sizde sahte bir ben oluşturur. Birisi de der ki “sen çok bilgilisin.” “Ben çok bilgiliyim” dersiniz. Bu sefer bilgili olmaya çalışırsınız, her soruya cevap vermeye çalışırsınız ve her ortamda konuşmak zorunluluğu hissedersiniz. O yüzden içimizdeki bütün ben tanımlarını görmek durumundayız ve hepsini — bakın, istisnasız hepsini — temizlemenin sorumluluğunu almalıyız. Bakın, “zorundayız” demiyorum, çünkü bu sizin tercihiniz ve sizin karar vereceğiniz bir şey; bütün bunları tasfiye edebilirsiniz.

O yüzden bir bilge der ki: “Ben gerçektir ama ‘ben buyum’ gerçek değildir.” Yani ben bilinci, Yaratıcı tarafından verilmiş ilahî bir hediyedir. Çünkü o ben bilinciyle şahit olursunuz, o ben bilinciyle deneyim yaşarsınız, o ben bilinciyle bir şeyleri idrak edersiniz. Ama “ben buyum” dediğiniz anda kendinize yazık etmiş olursunuz. Bunu her yönüyle ele alalım: her türlü sosyal kimlik de böyledir. Yani bir insanın mesleği, bir insanın sosyal statüsü, bir insanın ilişkileri üzerinden sahip olduğu pozisyonlar; annelik, babalık, kardeş olmak, aile olmak vesaire. Ama bunlardan çok daha önemlisi, kişinin içsel olarak kendisiyle ilgili yaptığı tanımdır. Ve bunlar çok güçlüdür, çok güçlü bir etkiye sahiptir. Kendini yetersiz hissetmek, kendini hayata karşı güçsüz hissetmek, hayatın içinde tek başına ayakta duramayacağını düşünmek, hayatta ilişkileriyle var olabileceğine inanmak veya bir şey olma ihtiyacı duymak…

“Ben ne yapacağım şimdi?” “Peki ne diyeyim şimdi ben kendime?” Değil mi? İçeride bu boşluk var. O sahte boşluk bize öyle diyor. “Tamam, hepsini bırakayım.” Peki o zaman ben ne olacağım? Bakın, o sahte alan o kadar güçlüdür ki, boş bırakılmaya gelmiyor. Bir laf vardır: “hayat boşluk kabul etmez.” Bu, hayat değildir arkadaşlar; bunu unutmayın. Onun için “boşluk kabul etmez” deyip orayı da doldurmaya çalışmayın. Orası hayat değil, orası sahte bir şey.

Boşluk Kabul Etmeyen Nefis: Put ve Oyun Metaforları

Bakın mesela bir bebek “ben” demez değil mi? Bir yaşam öyküsü yoktur, herhangi bir başarısı, bir ilişkisi yoktur; “ben” demez. Bu çocuk doğal bir mutluluk, doğal bir huzur içindedir. O yüzden o alan boş bırakılması gereken bir alandır; aslında orası boşluk da değildir, orası sahte bir şeydir — bizim tarafımızdan var zannettiğimiz ve sürekli de doldurmaya çalıştığımız bir yer. Mesela “ben şimdi ne olacağım?” Sanki içeride bir şey diyor ki “şimdi sen ne olacaksın?” Biz de cevap vermeye çalışıyoruz: hakikaten ben şimdi ne olacağım, ben bundan sonra ne yapacağım? Çünkü içeride biri öyle diyor. Sürekli bir şey diyor, boş kalmaya gelmiyor.

İlla, hani bazen çocuklar olur ya, biraz belli bir yaşta yaramazlık yapmaya başlar ve sürekli eline bir şey vermeniz lazım, bir şeyle meşgul etmeniz lazım; çünkü durmuyor, illa bir şey yapacak, illa bir şey isteyecek. O zaman ne yaparlar? Eline bir şey verirler. Biz bunun eline hiçbir şey vermemeliyiz, asla. Bir şey verdiğiniz anda, onun eline verdiğiniz şey sizin canavarınıza dönüşür. Eline en ufak bir şeyi verin, onu öyle bir büyütür, öyle bir besler ki size kocaman bir canavar olur. İşte nefsin insanı yutması, nefsin bir ejderha gibi olması gibi metaforlar bu anlamdadır. Yani biz inşa ettiğimiz, kurguladığımız, oluşturduğumuz, imgelediğimiz bir ben tarafından sürekli yeniyoruz; o bizi sürekli yiyor. Ya da bir şey kuruyorsunuz — kurgusal bir şey — onu korumaya çalışıyorsunuz. “Bilgili biriyim.” Kurdunuz ya böyle bir şey; o zaman bilgili olmanız lazım, hep okumanız lazım. Neden? Bilgilisiniz. Birileri size bir şey sorunca söylemeniz lazım. “Ben her şey hakkında bir şeyler bilirim, hiç öyle boş durmam.” Biri bir şey sordu mu, bir konuşma oldu mu, mutlaka orada söyleyeceğim bir laf olmalı dersiniz. Sonra her yerde konuşmak durumunda kalırsınız. Bakın, kendi ürettiğiniz putun kölesi olursunuz.

“Ben güzel bir kadınım” dediniz mi, o zaman her gün bakımlı olmanız lazım, her gün makyaj yapmanız lazım. Biri size “bugün hiç güzel değilsin” deyince ne yapacaksınız? “Olmaz öyle şey” dersiniz. Kendi ürettiğiniz bir putun artık kölesi olursunuz. Tabii sonra da biz Araplara güleriz: “İşte Araplar puta tapıyormuş, kendi ürettikleri putlara tapıyormuş, sonra helvadan yapıp yiyorlarmış” diye. Ya bari onlar yiyordu, siz yemiyorsunuz arkadaşlar! Onlar hiç olmazsa aç kalınca helvadan yaptıkları putu yiyebiliyorlardı. Biz yiyemiyoruz. “Ben güzelim” dedik, güzelliğin de geçti; bari o putu yiyeyim, onu bile yiyemiyorum ki. Hep üzülüyoruz: “kimse bana yaşımı sormasın”, “insan kendini hissettiği yaştadır” falan, türlü üçkâğıtçılıklar yapıyoruz. Niye bu şimdi? Değil mi? O putu bile yiyemiyorsunuz; o sizi yemeye devam ediyor. Çünkü unutmuşsunuz, onun yenilebileceğini unutmuşsunuz.

Hâlbuki mesela çocuklara bakın. Çocukların oyun bilincinde çok hoş bir şey vardır. Mesela çocuk oyun oynarken der ki “işte bak ben anneyim” veya “işte ben babayım, işte ben şuyum.” Oynar, sonra oyun bitince rol biter; çok doğal bir şekilde olur. Bakın, bunu biz çocuğa aslında öğretmiyoruz; bu çok ilginç bir şeydir. Oyun bilinci çocuğa öğretilen bir şey değildir, çocukta var olan bir şeydir. Sonra biz bunu yitiririz. “İşte ben anneyim” — sonra hep anneyim, hep anneyim; çocuğum öldü, gene anneyim; çocuğum “artık ben seni anne olarak kabul etmiyorum” dedi, hayır ben anneyim, hep annesiniz. Girdiniz ya bir role, kendinize “ben anneyim” dediniz ya; o hep annesiniz siz artık.

İşte eşiniz dedi ya size “ben sensiz yapamam”; siz birinin sizsiz yaşayamayacağı birisiniz. Nasıl hissediyorsunuz kendinizi? Çok değerli. O gitti, bu sefer başkasına dedi diyelim; başkasına dedi ki “ben sensiz yaşayamam.” Siz başlarsınız: “ya bak bana da demişti ben sensiz yaşayamam, şimdi kimlere söylüyor?” Sonra eviniz yabancılaşır, birlikte yürüdüğünüz sokak yabancılaşır, yediğiniz yemek yabancılaşır; beraber gittiğiniz lokanta, acıların lokantasına dönüşür. Neden? Tamamen kurgusal, tamamen duygusal, değil mi? Hiçbir temeli olmayan bir şey. Ama kurdunuz bunu; siz kurdunuz, fakat kurduğunuzun farkında değilsiniz ve kurduğunuz şeyin altında kalıyorsunuz.

Hani şöyle düşünün: özel bir çocuk düşünün, büyük bir Legolardan apartman yaptı, “işte benim dairem bu” dedi, “işte senin odan bu, benim salonum bu” falan. Sonra “aa deprem oldu, yıkıldı.” Şimdi çocuk “aa ben altında kaldım eyvah” diye hissetmiyor değil mi, bedensel olarak kendini yıkılmış görmez değil mi? Bilir ki o bir oyundur. Ama biz kendimizin kurduğu oyunlara kendimiz inanırız; sonra o oyunlar bozulunca altında kaldığımızı zannederiz. Artık yaşamak istemediğinizi düşünürsünüz. “Eşiniz ölmüş, çocuğunuz ölmüş, büyük bir tırnak içinde travma yaşamışsınız” — zaten ömrünüz travma yaşamakla geçiyor arkadaşlar, modern psikoloji sağ olsun. Her şey travma, değil mi? Neden? Çünkü insan çok zayıf, insan böyle şeylerin üstesinden gelemez, niye böyle şeyler oluyor ki, böyle şeyler olmamalı, hayat daha güzel olmalı — bir hikâye uydurmuşuz. Sonra o kurgumuzun aksine olan her şey travma. Kimin için travma? Bakın kimin için travma? Travma nedir? Kişinin anlamlandıramadığı, kabul edemediği bir şeydir. Anlamlandırırsanız, kabul ederseniz, o şey travma olmaz; o şey bir olay olur, bir deneyim olur.

Peygamberlerin Örnekliği: Travma Kimin Başına Gelir?

Peygamber için babasının doğmadan önce ölmesi travma mı? Annesinin altı yaşında ölmesi travma mı? Dedesinin yanında kalması travma mı? Amcasının ona en büyük düşman olması travma mı? Taif’te taşlanması travma mı? Ama bizim için her şey travma. Bir de bulmuşuz: travma, büyük travma. Kendi kendimize tuzak kuruyoruz bunu kabul ederek. “Ben buna dayanamam.” E, zaten sen “buna dayanamam” diyorsan, zaten dayanamazsın. Sen zaten “ben buna dayanamam” diyorsun; daha ne diyeceksin? “Ben buna dayanamam” dediğin bir şeye dayanabilir misin? Dayanamazsın. “Böyle bir şey olamaz” dersen bir şeyi kabul edebilir misin? Hayır. Peki burada neyi sormamız gerekiyor? Bunu diyen kim? Bunu sormamız gerekiyor. Bu kime oldu? Ve o “ben” mi? Bu kime oldu? Ortalama cevap nedir? “Bana oldu.” Peki tanımla o beni; o ben nasıl bir ben? Çocuğu olmadan yaşayamayan bir ben, ailesi olmadan kendini kimsesiz hisseden bir ben, yalnız kalmaktan korkan bir ben, kendini birileri olmadan değersiz hisseden bir ben, sosyal statüsü düşerse kötü olacak bir ben, annesi olmadan yaşayamayacak bir ben. Bak onu bul, iyi tanımla onu, çok iyi tanımla; hiç kaçırmaman gereken bir noktadır o. Tek dikkat etmen gereken şey odur; olay falan değildir, asla olay değildir. Asla başınıza ne geldiği önemli değildir; bunun kimin başına geldiği önemlidir. Ama bu, tabii ki “benim başıma geldi” demekle çıkarsayacağınız bir soru değildir; onu irdelemek zorundasınız. Bu olay kimin başına geldi?

Peki bunu tanımlıyor olmak, bir dahaki sefere aynı şeyi tekrar yaşadığında onu hissetmeyi kolaylaştıran bir şey midir? Hayır. Onu tanımlamalıyız, önce onu ortaya çıkarmalıyız. Bunu yapmak, bir şeyi tek başına asla değiştirmez; bu bir adımdır. Bunu tanımlamalıyız ki ondan ayrışabilmek için ilk adımı atalım. Yani ben ne diyorum? “Bu bana oldu.” Ne oldu? Şu oldu. Kime oldu? “Bana oldu.” “Bana oldu” dediğin anda mevzu bitti; zaten o olay seni yuttu, sana oldu ve seni kuşattı. “Bu kime oldu?” diye sormalıyım ve bunu tanımlamak zorundayım, çok kapsamlı bir şekilde tanımlamak zorundayım. Kapsamlı bir şekilde tanımlamak tabii ki yetmez; tanımlayıp adım adım ayrışmak zorundayız. Şu soruyu sormalıyız sadece: ben bu muyum? Ama hemen cevap vermeyin bakın, bu sorulara ego hemen cevap veriyor: “e tabii ki buyum yani, başka ne olabilirim?” “Ne diyorsam oyum işte: yetersiz biriyim, yalnızlıktan korkan biriyim, hayatın üstesinden gelmekte zorlanan biriyim, beceriksiz biriyim, tek başıma yaşayamayacak biriyim.”

Ben bazen öyle diyen bir insana derim ki: “sen tek başına yaşayabilirsin, pazarda limon satabilirsin, bununla ekmek paranı kazanabilirsin.” Böyle bir şaşırıyor, gözü açılıyor: “satabilirim değil mi?” diyor, o kadar basit bir şey bile. Bakın, o sahte benlik bir geri bildirim bekliyor. “Satabilirim değil mi, hakikaten limon satabilirim?” “Evet” diyorum, “satabilirsin.” “Eminsin değil mi?” diyor. “Evet, eminim, satabilirsin.” Aslında hepimizin içinde o kadar sahte benlikler var ki, ve biz onlara o kadar inanmışız ki, onların aksini asla düşünemiyoruz.

Hayat, sen gerçek kendini bulduğun zaman yaşadığın hayattır. Şu an benliklerin hayatını yaşıyoruz. Yani hayatı bir benliğin penceresinden yaşıyoruz. O benlik nasılsa, o benlik kendini nasıl algılıyorsa, hangi pencereden bakıyorsa, hayat onun tarafından yaşanıyor ve algılanıyor. O yüzden acele etmememiz gerekiyor; içimize kaçmış benliklerin önce farkına varmamız gerekiyor. Sen doğarken utanan bir ben var mıydı? Sen doğarken “ben çaresizim” diyen bir ben var mıydı? Sen doğarken “ben annem olmadan yaşayamam, ben eşim olmadan yaşayamam, ben sevgilim olmadan yaşayamam” diyen bir ben var mıydı? Yoktu. Bak, zaten çoğunun üretim tarihi var ama son kullanma tarihi yok; hepsinin üretim tarihi var, sonsuza kadar kullanabilirsiniz diye bir önyargımız var. Hatta bunu üretmişiz arkadaşlar; hani açıkça konuşmamız lazım, üretmişiz bunları. Bunlardan utanacak halimiz yok, ne üretilmişse üretilmiş içeride. Ama bunların son kullanma tarihi yok mu? Var. O tarihi kim koyacak? O tarihi siz koyacaksınız, o tarih sizin tarafınızdan konulacak. O tarihi koymadıkça bunlar sürekli kullanılır ve hiç bunlardan şüphe etmezsiniz; çünkü dikkat edin, hayat zaten bunlar tarafından yaşanıyor. Hayat yetersiz bir benlik tarafından yaşanıyor, çaresiz bir benlik tarafından yaşanıyor, suçlu bir benlik tarafından yaşanıyor.

Ben bazen insanlarla konuşurum, bana der ki mesela “beni küçümsemiyorsun değil mi?” Benim aklımdan bile geçmiyor. Ya da bir şey söylüyorum, “sen beni suçluyorsun” diyor. Ben düşünüyorum, ben suçlamıyorum; ben bir şeyi fark ettirmek veya bir şeyi anlatmak, bir şeyi müzakere etmek için konuşuyorum. Ama ne diyor? “Bana kendimi suçlu hissettiriyorsun” diyor. O kadar güçlü ki arkadaşlar, o kadar güçlü ki; ve çok acı verici bir şeydir aslında bu. Hepimizin içinde böyle benlikler var. Bu sadece suçlu, yetersiz falan değil; “ben güçlüyüm, ben her şeyi hallederim” — bu da bir benlik. “Ben güçlüyüm, her şeyi hallederim” var ya, bir gün hayat sana öyle bir olgu yaşatır ki sen bunu tokat olarak algılarsın — hayat kimseyi tokatlamaz demiyorum, ama öyle bir olgu yaşatır ki. Hayat kimseyi tokatlamaz, Allah da tokatlamaz; o, bize bakan yönüyle hissettiğimiz bir şeydir. “Ben güçlüyüm, ben her şeyi hallederim” dersin, önüne öyle bir olay çıkar ki hiçbir şey halledemezsin, sonra oradan darbe yersin; o senin canavarın olur. “Ben hayatta kimsenin emri altında çalışmam” dersin; hayat sana öyle bir şey verir ki öyle bir emir altında çalışmak zorunda kalırsın. Ama bakın nasıl çalışırsın? “Ben kimsenin emri altında çalışmam” diyen bir ben olarak çalışırsın; normal çalışamazsın, çalıştığın her gün zor gelir. Neden? Olay yüzünden mi? Bak feleğin işine, işte böyle şeyler. Onu büyütüp konuşacak değiliz arkadaşlar; hayat doğal bir süreç, biz kendi kendimize hikâye üretiyoruz, bir sürü anlam bizim tarafımızdan yükleniyor.

“İşte çocuğumu çok sevdim, Allah da aldı” diyorsunuz. Sen kendi kendine böyle bir kurgu yapıyorsun; oysa böyle bir şey söz konusu değil, onun bir eceli var, eceli geldi gider. Ama bir benlik devreye giriyor. Bir haberde okumuştum: bir adam, doktor, çocuğu doğarken “ben seni asla bırakmayacağım” demiş. Çocuğu da 12-14 yaşında intihar etmiş; dağın arkasına geçip intihar ediyor. Neden? “Sana asla bırakmayacağım dedim” diye düşünüyor babası. Şimdi ne bu, düşünün. Bu trajedi mi, acı mı, travma mı, ne bu? Tabii ki duygusal açıdan baktığımız zaman çok acı verici bir şey. Ama aslında bunun adı cahilliktir arkadaşlar; sahte benliğin gücü değil mi bu? Tabii sahte benliğin bir gücüdür bu. Olayın kendisi hayatın doğal bir süreci; o çocuğun intihar etmesi de muhtemelen onun sahte benliklerinin sonucunda gerçekleşen bir şey. Ama bakın, bütün her şey nerede dönüp duruyor? Sahte benliklerde dönüp duruyor.

Allah’la Aramıza Giren Benlikler

O yüzden biz hayatı aracısız yaşayamıyoruz. Hani diyoruz ya, “Allah’la insan arasına kimse giremez.” Yapma ya, kimse giremiyor mu? Emin misin? Ya işte şeyh yok, mürşit yok, konu onlar değil, yanlış anlaşılmasın. Allah’la senin arana ömrün boyunca binlerce benlik giriyor, farkında değilsin. Diyorsun ki “ben iyi bir kul olursam, işte merhametli, şefkatli, iyi bir insan olursam Allah bana zorluk yaşatmaz” — al, araya birini soktun, Allah’la arana biri girdi. Sonra bir zorluk oldu; “ya işte yaşattı, ama kim bilir niye yaşattı acaba, günahım mı vardı?” Bak gene biri girdi. Her dakika giriyor, hiç boş kalmazsınız arkadaşlar; boş kalma diye bir şey yok. Her dakika Allah’la aramıza bir şey girer, her dakika hayatla aramıza bir şeyler girer. Neden? Çünkü biz hayatı onlar üzerinden yaşıyoruz; hayat, onlar üzerinden yaşanan bir şeye dönüşmüş. Biz emin olun, hayatı şu an olduğu gibi yaşamıyoruz; benliklerimizin gördüğü gibi yaşıyoruz. Benliklerimiz nereden bakıyorsa, nasıl bakıyorsa oradan yaşıyoruz. Kaç tane korkunuz varsa, kaç tane arzunuz varsa, ne kadar beklentiniz varsa, kendinize dair ne kadar tanımlamanız varsa, siz onların üzerinden hayatı yaşıyorsunuz.

Mesela şimdi düşünün, her birimizin yaşamakla ilgili bir beklentisi yok mu? Ne kadar yaşayacağımızla ilgili… Mesela şu an büyük bir deprem olsa, bir şey olsa, ya da birimiz kalp krizi geçirse, birimiz ölse, ya da ben ölsem — eğer benim bir benliğim varsa, o diyecek ki: “bu kadar mıydı? Şimdi mi yani? Şimdi mi öleceğim?” Kim bu? Bunu diyen kim? Kim bilir kaç sene yaşayacağını hayal eden bir benlik değil mi? Sonra diyoruz ki “Allah’la aramıza kimseyi sokmayız.” O kadar çok var ki arkadaşlar, Allah’la aramıza girmiş o kadar çok şey var ki, o yüzden Allah’ı tanıyamıyoruz, o yüzden Allah’ı hissedemiyoruz, o yüzden Allah’la değiliz.

Mesela Allah mı size şah damarınızdan daha yakın, yoksa benlikler mi size şah damarınızdan daha yakın? Değil mi? Onun için aslında nefsin kitabını yazmak lazım. Yani “Allah size şah damarınızdan daha yakındır” — onu bir kenara koyalım, o bize bildirilen bir hakikat. Bizimki ne? Korkularınız size şah damarınızdan daha yakındır, benlik hikâyeleriniz size şah damarınızdan daha yakındır. Hiç unutamazsınız; suçluluk benliğini unutamazsınız, utanç benliğini unutamazsınız, hasret benliğini unutamazsınız. “Ben her türlü zorluğa gelirim” diyen benlik, “kimse beni sevmiyor” diyen benlik hep yanı başınızda; onunla yaşıyorsunuz. O size şah damarınızdan daha yakın. O yüzden evet, hakikatte Allah bize şah damarından daha yakın, ama benim durduğum yerden bana kim şah damarından daha yakın? Korkularım, beklentilerim, hayallerim, geçmişim… Geçmişi unutamıyorum; Allah’ı unutuyorsun ama geçmişini unutamıyorsun. Neden? Çünkü o sana daha yakın. Ama gerçekte öyle mi? Değil. O zaman sen gerçeği mi yaşıyorsun, sahte bir hayatı mı yaşıyorsun?

Onun için hayat, sen gerçek kendin olduğunda yaşanandır. Şu anda yaşadığımız şey hayat değildir; o benliklerin hayat algısıdır, hayatın kendisi değil. Hayatın kendisi nasıldır? Bunu ancak kendimiz olduğumuzda anlayabiliriz. Hayatın kendisi anlamlı mıdır? Bunu asla şimdi sorup cevaplayamazsınız; böyle bir şey mümkün değildir. Kendinize döndüğünüzde hayatın anlamını bulabilirsiniz. O yüzden biz her zaman sorular sorarız; dini sorular sorarız, felsefi sorular sorarız, ve işte böyle sorgulamalar yapmaktan da gurur duyarız — “bak ben felsefi sorular soruyorum, ben düşünüyorum, insanlar aptal aptal düşünmüyor, biz düşünüyoruz.” Düşünmek çok büyük nimettir, en büyük düşünme kabiliyetidir. Ama şunu sormaz: kim düşünüyor? Hangi benlik düşünüyor? O nasıl bir kendilik algısına sahip? O “ben” deyince neye “ben” diyor? Bütün o soruları üreten kim?

O yüzden kadim bilgelikte şu söz bence çok önemli ve anlamlıdır: gerçekten aydınlandığınızda sorularınıza cevap bulmazsınız, soruların iptal olduğunu görürsünüz. Soru yersizdir, soru gereksizdir; artık o soruyu soramazsınız, çünkü böyle bir soru manasız olur. Hani uzaya çıktığınızda “sağ neresi, sol neresi” gibi değil mi mesela? Dünyadayken sağ sol diye düşünürsünüz; uzaya çıktınız, artık sağ neresi, sol neresi kalır mı? O soruya cevap bulmaya çalışır mısınız? Hayır, sorunun kendisi devreden çıkar. O yüzden evet, gerçekten spiritüel ve metafizik olana yönelik nitelikte felsefeler olabilir; zaten aslında felsefelerin maksadı da buydu. Gerçek anlamda felsefenin doğuşunun nedeni budur: gerçek bilgeliğe hazırlanmak, gerçek bilgeliğe hazırlanmak için tefekkür etmek, gerçek bilgeliğe ulaşmak için ön hazırlık yapmak. Peki şu anki felsefeler böyle bir şey taşıyor mu? Hayır.

Peygamberler Olaya Nasıl Bakar? Hz. Yusuf ve Hz. Asiye Örnekleri

O yüzden bakın, başa dönüyorum: benim başıma ne geliyor, bana ne oluyor sorusunu sormak yerine, bu olay kimin başına geliyor? Bu kim? “Ben” dedi ki işte benim başıma geliyor; bu nasıl bir ben? Güçlü mü, zayıf mı, korkak mı, bencil mi? Hayatı nasıl tanımlıyor, kendini nasıl tanımlıyor? Yeterli mi, yetersiz mi? Utanç içinde mi, kibirli mi? Aşağılık kompleksi mi var, üstünlük kompleksi mi var? “Kimse bana bir şey öğretemez” mi diyor, “ben hiçbir şey anlamam” mı diyor, ne diyor bu? Bu nasıl bir ben? Olaylar kimin başına geliyor?

Eşiniz sizi terk etti; kimin başına geliyor bu olay? Çok mutlu oldunuz, dünya evine girdiniz — asla kimse dünya evine girmiyor arkadaşlar, benlik evine giriyor herkes. Evlenen insanlar kendi benliklerinin evine giriyorlar, başka bir şey olmaz. “Çok mutlu oldu” — kim mutlu oldu? Bir bakalım kim mutlu oldu, biliyor musunuz? Atıyorum, örnek veriyorum: “işte evlendim, bak herkese ispat ettim, ‘evlenemez’ diyorlardı ya, işte bak evlendim, mutlu oldum.” Bunu diyen bir benlik evlenmiş. Ya da “kendimi hayatta kimse sevmez sanıyordum, oh Allah’a çok şükür biri beni seviyormuş, ne mutlu bana” diyen bir benlik evlendi. Ben “evlendim” diyen insanlara “hayırlı olsun” diyorum ama hangi ben evlendi, hangi benle evlendi, bunun farkında mısın? Değil. “Ben evlendim” diyor; konu ne, evlenmek değil mi? Ama şunu düşünmüyor: hangi ben evlendi, hangi benimle evlendi?

Bunu sorarsak da çok fazla kurcalamamak lazım değil mi, “mutluymuş işte, mutluluğumu bozma.” Belki de ne yapar? “İsmail kıskanıyor olabilir değil mi arkadaşlar, bir de evlenmemiş, zaten evlenmemiş, kız tanımıyor” diye bir de üzerine ekleyebilirsiniz — çok büyük bir haklılık olur değil mi mesela. Sonra dersiniz ki “ben hayatı çok iyi anlıyorum.” Şimdi bütün bunları kim yaşamış oluyor? Bakın, bir ben yaşamış oluyor; hayat o benin penceresinden yaşanmış oluyor. O yüzden şunu unutmayın: olaylar bana olmaz, gerçek anlamda kullanıyorum bunu — olaylar bana olmaz; benim algılamam, benim deneyimim, benim farkındalığım için olur, bu kadar. O yüzden asla yaşadığınız bir şeyin iyi mi kötü mü olduğunu düşünmeyin; o neyse odur. Kimin tarafından algılandı, kimin tarafından deneyimlendi, kimin tarafından bir farkındalıkla algılanıp yorumlandı, buna bakın; ve nasıl bir karşılık verdiniz, budur asıl olan şey. Eğer “bu olay bana oldu” diyorsanız, zaten orada baştan meseleyi yanlış bir yerden tuttunuz demektir. “Bana oldu” deyip de üstelik onu irdelemezseniz, ömrünüz boyunca o benlikle hayatı yaşarsınız. Bakın, bir olay kime oldu, onu yakalamak zorundasınız; ve onun sahteliğini görmek zorundasınız. Bir olay bene olmaz, bana olmaz; bir olay benim deneyimim için olur, benim algılamam için olur, bu kadar. O zaman hayatta hiçbir travmanız olmaz.

Bir ara dedim ki travma diye bir şey yoktur; hemen itiraz etti bir hanımefendi, “siz bilimsel düşünmüyorsunuz” deyip sohbetten çıktı gitti. “Doğru” dedim, “ben bilimsel düşünmüyorum.” Gelin anlayalım arkadaşlar, travma tabii ki olur; ama travma kime olur? Travma, bir olguyu anlayamayana, anlamlandıramayana, kabul edemeyene, “hayır bu asla olamaz” diyene, “ben bunu taşıyamam” diyene olur. Bunca peygamberlerin yaşadığı olaylar var. Mesela başlı başına Hazreti Yusuf olayı, baştan ayağa modern psikolojiye göre travmadır. Peki biz orada travmaya dair bir algı mı görüyoruz, yoksa her şeyin farkında, bilinçli, dikkatli, uyanık bir varlık tarafından algılanan bir anlam mı görüyoruz? Yani haksız yere hapse atılıyor, işlemediği bir suçu kabullenmeye çağrılıyor. Haksız yere hapse atılıyor ve haksızlık biliniyor arkadaşlar; bir de bu var. Hani bazen olur ya, biri sizi haksız yere hapse atar ama sizi hakikaten suçlu zanneder; bunun tırnak içinde ego için kaldırılacak bir tarafı vardır, dersiniz ki “ya işte öyle durumlar vardı ki hâkim beni suçlu zannetti.” Burada öyle de değil; yani Yusuf’un suçsuz olduğu biliniyor, tahkik edilmiş, gömlek arkadan yırtılmış. Ama buna rağmen hapse atılıyor. Bakın, gene travma yok.

Ama biz hemen ne diyoruz? “Bu kadarı da fazla.” Ne kadarı fazla? Kim belirliyor bunu? İçinizdeki bir ben değil mi? Hayat ona göre şekillenecek; o ben diyecek ki “bu kadarı fazla”, Allah da diyecek ki “tamam bu kadarı fazla” mı olacak? Böyle mi? Şimdi düşünün, “hevasını ilah edineni gördün mü” diyor. Allah diyor ki bu kadarı fazla değil, ama sen diyorsun ki bu kadarı da fazla. İlah kim şimdi, kimi referans aldın? Şunu demen gerekmez mi: “evet içimde bir şey diyor ki bu kadarı fazla, ama madem benim başıma geldi…” Allah, sizin çapınızın dışında bir şey yüklemez diyor; ama içerideki bir şey diyor “bu çok fazla.” Peki kimi kabul edeceğiz? Kimin dediği doğru, Allah’ın mı? Zaten hiç karıştırmamak lazım arkadaşlar; içimizdeki benlik asla karıştırmıyor, çok usta bir şey. Hani teflon tava yeni icat edilmiş ama benlikler bunu çok daha önce icat etmişler; hiç birbirine karıştırmıyorlar, hiç yapışmıyorlar. Böyle din geliyor, ayet geliyor, kayıp gidiyor; hiç değmiyor bile, hiç yapışmıyor. Mesela ben burada yıllarca Hz. Yusuf’tan bahsediyorum, o peygamberdi diyorum; bakıyorum, kaydı gitti, hiç iz kalmıyor. Sıfır. Diyorum ki “Hz. Muhammed böyle yaşadı, böyle dedi, başına böyle geldi, böyle davrandı” — “ya o peygamberdi” diyor, bak kaydı gitti, hiç iz yok. Bir şey anlatıyorum, bir benlik çıkıyor: “çok zor” diyor. “Ama sen benim ne yaşadığımı bilmiyorsun” diyor. Bakıyorum, kaydı gitti, hiç iz yok. Peki bunları görmek durumunda değil miyiz? Görmezsek ne olacak? Böyle devam edecek; hiçbir şey değişmeyecek. Var olan bir kurgu ömür boyu devam edecek ve ömür boyu o kurguyla hep kendinizi haklı bulacaksınız: hayat size zulmediyor, hayat çok zor, insanlar çok kötü — hep böyle yaşayacaksınız.

Kur’an’da hiçbir peygamber temelde insanlardan şikâyet etmiyor. Hatta bakın çok ilginç bir şey: Hazreti Asiye, kocası Firavun, bildiğiniz Firavun. Diyor ki “ya Rabbi beni onun amelinden koru” diyor sadece; bakın kocasını şikâyet etmiyor. “Ne biçim bir kocam var” demiyor, “bana bir şey oldu” demiyor, “hocam beni anlamıyor, keşke anlasaydı” demiyor. İnsan anlaşılmak istiyor falan demiyor, “işte eşinin de senin gibi düşünmesi iyi olmaz mı” demiyor. Çünkü o modern eğitimden geçmemiş, “insan ilişkiyle var olur” modern psikoloji dersi de almamış. Allah’tan sonra kim bilir ne hale gelirdi; hiçbirini demiyor. “Ya Rabbi” diyor, “bana katında bir ev yap.” Tabii bu semboliktir; yani “senin sonsuzluğunda ve mutlaklığında ben var olmak istiyorum, benim gerçek varlığım, benim gerçek vatanım, benim gerçek yurdum, benim gerçek varoluşum sendedir; falanda, filanda değildir. Sevgilimde, eşimde, arkadaşımda, dostlarımda, dünyada değildir. Bana senin katında bir ev yap.” Ve “beni Firavun’un amelinden muhafaza et.” Bu kadar. Bakın, yani Hz. Asiye ne diyor? “Bana mı oldu” demiyor; o olayı bir deneyim olarak yaşıyor, bir farkındalıkla yaşıyor, bir bilinçle yaşıyor, en doğru yerden bakıyor. “Ama hocam insan anlaşılmak istiyor ya” — bak öyle bir şey yok, kayar gider; o benlik onu alır, kaydı gitti, ne güzel, tertemiz, hiçbir şey kalmaz.

Sahte İhtiyaçlar ve Manevi Dilencilik

Bak o yüzden şimdi öyle benliklerimiz var ki, maneviyat, insanlık — hani bırakın dini, mesela diyelim ki insani olarak nitelikli, erdemli bir şeyden bahsediliyor — direkt cevap şu: “ama hangi zamanda yaşıyoruz?” Bitirdin, sıfırladın. “Hangi zamanda yaşıyoruz? Cilalı imaj devrinde yaşıyoruz, Instagram devrinde yaşıyoruz, herkesin parayı konuştuğu bir devirde yaşıyoruz; o zaman erdem, insani değerler falan ne bunlar?” Ya çok güzel, Allah için çok güzel; ama “işte hangi devirde yaşıyoruz” diye bitiriyoruz. Her şeyi boşa düşüren benliklerimiz var. Onaylanmadığında değersiz hale gelen erdemler var iç dünyamızda. Mesela “kimse doğru değil, kimse dürüst değil” ediyorsunuz — derdin ne? Kimse dürüst değilse değil, ne yapacaksın ki? Niye bu kadar şikâyet ediyorsun? Çünkü herkesin sana doğru davranmasını istiyorsun; sen doğru olmak gibi bir derdin yok, herkesin sana doğru davranmasına ihtiyaç duyan çok zayıf bir benlik var çünkü. Çünkü eğer insanlar doğru davranmazlarsa, kendini tırnak içinde canavarlar arasında kalmış, masum bir kuş gibi hissediyorsun; öyle zannediyorsun kendini. “Canavarlar arasındayım, herkes canavar, her köşe bucakta bir canavar var” öyle zannediyorsun. Neden? Çünkü sen olarak yaşamıyorsun bu hayatı; bu hayatı gerçek sen olarak yaşamıyorsun. Aciz, yetersiz, zayıf, kolayca mağdur edilebilecek, zarara uğratılacak biri olarak yaşıyorsun.

“Herkes üç kâğıtçı olsa ne olur? Benim ruhumu çalacak bir kimse var mı bu dünyada? Benim öz varlığımı öldürecek bir kimse var mı bu dünyada? Yaradanın bana verdiği fıtrat hazinesini elimden alacak bir kimse var mı, öyle bir hırsız var mı? Benim kalbimin kapısını açacak ve kalbimdeki muhabbeti, şefkati, insanlığı, erdemleri çalacak bir hırsız var mı?” Yok. Neyden bu kadar korkuyorsun? Ama hazinelerin yeryüzündeyse, çalınabilecek hazinelerin varsa, o zaman korkarsın tabii ki. Ama Hazreti İsa’nın idrak ettiği bilince ererseniz, bakın onu kimse öldüremez; zahiren çarmıha da gelseniz onu öldüremezsiniz. Hiç kimse sizin varlığınıza bir sakatlık getiremez, hiç kimsenin böyle bir etkisi ve yetkisi yok. Ama kendi kendimize bakın bunu yapabiliriz; yani kendimizi sahte kendiliklerle örtebiliriz.

Mesela Allah insanı dilenci yaratmamış; ama biz bugün hep dilenciyiz. “Nasıl daha çok takipçim olabilir” diye, bu dilencilikten başka nedir arkadaşlar? Hatta hani dilenci bile saygı duyulur; nesnel bir ihtiyacı var yani değil mi, ekmeği yok, barınacak bir şey yok, hakikaten nesnel bir ihtiyacı var ve bunu karşılayamıyor. Sen sahte bir şey üretiyorsun, sahte bir ihtiyaç üretiyorsun, o sahte ihtiyacın dilencisi oluyorsun. Bununla da yetinmiyorsun, “ben özgürüm” diyorsun. Bununla da yetinmiyorsun, gerçekten özgür olan inançlı insanları kölelikle suçluyorsun. Peki bu dilenciliği bize yaptıran nedir? Kendi sahte benliklerimizdir. Yüz bin kişi takip edince mutlu olacağını düşünen kim? Bir düşünün, bakın bunlar gerçekten ya sahtedir ya değildir; kararı kendimiz vermek zorundayız.

Sonuç: Kendini Tanımlamaktan Vazgeçmek

Sahteliği keşfetmeyen hakikiyi asla bulamaz; bu kesin bir şeydir arkadaşlar. İçimizdeki sahte kendilikleri görmeden ve onlarla ayrışmaya çalışmadan asla kendimizi bulamayız. Yani Kur’an’ın diliyle ifade edilecek olursak, nefsinizi, yani kendinizi, kendiniz olmayan şeylerden temizlemedikçe gerçek kendinizi bulamazsınız. Kendimizi kendimiz olmayan şeylerden temizlemek zorundayız. “Ben kendimi sevmiyorum” — temizle. “Ben kendimi çok seviyorum” — onu da temizle. “Ben kendimden çok utanıyorum” — temizle. “Ben kendimle gurur duyuyorum” — onu da temizle.

Bir sufinin çok güzel bir sözü vardır, onunla tamamlayayım: “Ben iyiyim deme, ben kötüyüm de deme; Allah de, lütufları göreceksin.” Kendinizi tanımlamaktan vazgeçin arkadaşlar; buna ihtiyacınız yok, hiçbirine ihtiyacımız yok, hepsi sahte. “Ben iyiyim” deme, “ben kötüyüm” de deme; “Allah” de, lütufları göreceksin. Çünkü sen Allah’ın saf bir aynası olacaksın o zaman. Şimdi sürekli “ben böyleyim, şöyleyim” diyerek kirli, tozlu, paslı bir ayna oluyorsun. Onun için “ben iyiyim” de deme, “ben kötüyüm” de deme. İçeride bir ben diyecek ki “o zaman neyim ben?” Sen “otur” diyeceksin, “bilmiyorum.” “Allah” de, lütufları göreceksin. O zaman gerçek kendimizi o zaman fark edeceğiz.

Evet, teşekkür ederim.

_(Soru: Hocam bir soru sorabilir miyim? Düşünce yapınızı da öğrenmek için — mesela felsefeye değindiniz, modern felsefe, felsefenin ilk çıkışı; hani Hz. Yusuf’u dini terimler kullanarak örnek verdiniz. Mesela Sokrates de kendisini idam edenlere karşı herhangi bir suçlayıcı bir şeyde bulunmadı aslında…)_

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - “Allah size fazla bir şey yüklemez” mealinde, muhtemelen Bakara suresi 286. ayete işaret eden bir ifade aktarılıyor (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir). - “Allah size şah damarınızdan daha yakındır” mealinde, muhtemelen Kaf suresi 16. ayete işaret eden bir ifade aktarılıyor (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir). - Hz. Asiye’nin duası mealen aktarılıyor: “Rabbim, katında bana bir ev yap… beni Firavun’un amelinden koru.” (Tahrim suresiyle ilişkilendirilebilecek bir mealdir; ancak sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir.) - “Hevasını ilah edineni gördün mü?” mealinde bir ifadeye atıf yapılıyor (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir).

İlgili Sohbetler

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.