Kişilik ve Öz - Dışsal Kâle Alma Çalışması

Kısa Özet

Sohbette, insanın doğumla birlikte gelen "öz"ü ile hayat boyunca taklit, gelenek ve dış etkilerle edindiği "kişilik"i arasındaki fark anlatılıyor; çalışmanın amacının aktif olan kişiliği pasifleştirip pasif kalan özü aktif hale getirmek olduğu vurgulanıyor. Kişilikle özdeşleşmenin insanı dışsal olgulara (şöhret, rol, statü, ilişkiler) bağımlı kıldığı, buna karşılık özün hiçbir dışsal şeye muhtaç olmadığı ve travma yaşamadığı; bunun tasavvufta "kul olma" bilinciyle, Kur'an'daki "Allah bana yeter" ayetiyle ve Enneagram tiplerinin (iki, altı, sekiz) tipik kişilik reaksiyonlarıyla örneklendiği bir sohbet/ders akışı izleniyor. Metin, "içsel kâle alma" ile "dışsal kâle alma" ayrımını işleyerek kişiliğin reaksiyonlarına karşı pasif kalabilmenin önemine ve bunun ne denli zor, şuurlu bir çalışma gerektirdiğine değinerek, Buda'nın çocuğunu kaybeden bir anneye anlattığı kıssayla sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Çalışmanın merkezi fikri: aktif olan kişiliğin pasif hale gelmesi, pasif olan özün ise aktif hale gelip gelişmesidir.
  • Öz hiçbir olayı travma olarak kaydetmez; travma yalnızca kişilik düzeyinde, dışsal olaylarla özdeşleşme sonucu oluşur.
  • Gerçek "dışsal kâle alma", kişiliğin reaksiyonlarına karşı pasif kalabilmeyi gerektirir; bu, büyük bir farkındalık ve şuurlu bir süreç ister.

Çalışmanın Merkezi Teması: Aktif Kişilik, Pasif Öz

Çalışmanın merkezi teması: burada "çalışma" ile ifade edilen şey, insanın dönüşümü ve gelişimi için çaba göstermesidir. Bunun İslami karşılığı aslında seyrisülüktür; yani manevi dönüşüm sürecine girme ve o yolda çalışma. Çalışmanın merkezi teması, kişinin içinde şu anda aktif olan bazı şeyleri pasif, pasif olan bazı şeyleri de aktif yapmaya doğru olmasıdır. Aktif olan kişilik pasif hale gelmelidir ki pasif olan öz aktif hale gelebilsin. Bu, kendi üzerimizde çalışmanın merkezi fikridir. Aktif olan kişilik pasif hale gelmeli, pasif olan öz aktif hale gelsin diye.

Çalışma ikinci eğitimdir. Çünkü ilk eğitim aslında bizim isteyerek veya istemeyerek, zorunlu olarak doğduğumuzdan itibaren aldığımız eğitimdir. Bu eğitimle kişilik büyür, kişilik gelişir ve öz o kişiliğin arkasında pasif halde kalmaya başlar. İnsan öz ile doğar, neredeyse kişilik yok gibidir. Süreç içinde kişilik, o özün bir nevi kabuğu gibi onu kaplayan, kuşatan bir şey gibi gelişmeye başlar ve öz gitgide derinlerde saklı kalmaya başlar, pasifize olur.

Kişiliğin gelişimi birinci eğitimdir. İkinci eğitim de kişiliğin, oluşmuş olan kişiliğin farkına varılması, önce pasifize edilmesi, daha sonra doğru bir şekilde kullanılması ve buna mukabil özün aktif halde tutulması ve geliştirilmesidir. Bu da ikinci eğitimdir. Kişi kendi gelişimini daha ileri götürmek isterse kişilik pasif hale gelmelidir ki öz büyüyebilsin ve aktif hale gelebilsin. Dolayısıyla burada bir tersine çevirme meydana gelmelidir.

İlk olarak bir çocuk sadece aktif olan özle doğar. Sonra hayat, özün etrafında kişiliği oluşturur ve kişilik aktifleşmeye başlar. İnsan kendi üzerinde çalışmaya başlamadıkça bu durum değişmeden kalır. Bu şekilde üç muhtemel yönelme tarzı vardır. Birincisi: çocukta öz aktif, kişilik pasiftir. İkincisinde: yetişkinde kişilik aktif, öz pasiftir. Üçüncüsünde: kendi üzerinde çalışan insan durumunda kişilik pasif ve öz aktif hale gelir.

Çalışmanın bütün hedefi edinilmiş kişiliği pasifleştirmektir. Hayatın aksiyonu ile her birinizin içinde kişilik denen çok karmaşık bir yapı oluşmuştur. Taklit, gelenek, yetiştiğiniz dönemin tesirleri, muhatap olduğunuz örnekler, romanlardan kaynaklanan fanteziler, tiyatro, oyun, film, cazibe, kahramana tapma, dışarıdan sizi etkileyen ve dış duyular vasıtasıyla içeriye giren binbir türlü tesir ile bu oluşturulur. Bütün bunlar sizin edinilmiş olduğunuz şeylerdir ve genel olarak buna kişilik denir. Doğumla birlikte gelen ise özdür, kişilik ise edinilmiştir.

Evet, öz ile doğuyoruz ve kişilik gelişiyor. Dediğimiz gibi öz doğumumuzla birlikte gelir, kişilik ise edinilmiştir. Birlikte ya da doğduğumuz şey, edindiğiniz, kabul ettiğiniz, razı olduğunuz, inandığınız ve özdeşleştiğiniz tüm bu şeylerle değiştirilir. Bu yüzden orijinal özün çevresinde yeni bir insan büyür, bu da kişiliktir.

Özün Travma Tanımaması ve Çocukluğun Doğası

Bu yüzden biz mesela çocuk gibi saf kavramını veya çocuk olmayı, çocuğun davrandığı gibi olmayı, mesela şöyle en güzel örneği şurada görebiliriz. Mesela çocuk ne kadar küçükse onda böyle küsme, kırılma, alınma gibi şeyleri hem az görürüz hem de bunların üzerinde durmadığını görürüz. Mesela çocuk annesinden diyelim böyle bir azar işitir ama o çocuk onu bir dakika sonra unutur. Çünkü öz iledir orada ve öz onu ne arşivler ne ondan bir şeyler çıkartır. Orada sadece bir durum yaşanmıştır ve onu yaşar, oradan biter. Onu devam ettirmez. Mesela kötülüğü kaydetmez, yanlışı kaydetmez. Öz'ün böyle bir tabiatı vardır. Ve öz, yaşadığı her şeyi kabullenir; buna dair bir tepki, buna dair bir kabullenmeme, razı olmama gibi bir durum söz konusu olmaz. Özün tabiatında bir nevi tanrısal bir izdüşüm vardır. Bir nevi tanrının gölgesi gibidir özümüz.

Mesela bir çocuk, "bu hastalık niye beni buldu" demez. O hastalığı yaşar. Büyüyünce "niye beni buldu" der. Yani benlik. Yani özde aslında benlik neredeyse yok gibidir. Yani sınırlı bireysel anlamda bir benlik yok gibidir. Benlik, kişilik ile oluşmaya başlar. Karşılaştırma yapmaya başlar. Yani mesela çirkin-güzel karşılaştırması yapmaz öz. Ne ise odur. Kendini bir şeyle karşılaştırmaz. Birinden iyi veya kötü görmez. Daha sonra bunlar oluşur.

Biz o yüzden bebekliğimizi hatırlamıyoruz acaba? Orada böyle hepimiz kaydetmiyoruz, bir nevi ve onlar bir nevi unutulur. Aslında onların hepsi de kayıtlıdırlar. Şunu unutmayın, her şey kayıtlıdır. Aslında bizim hafızamız demeyelim de, bizde kayıtlıdırlar. Fakat biz o kayıtları unuturuz. O yüzden bazen böyle ölüme yakın deneyimler yaşayanlar, bütün unuttuklarını film şeridi gibi yaşayabilirler, görebilirler. Çünkü o kayıtlıdır. Yani bizim hatırlamadığımız olgular da ve zamanlar da aslında bizde kayıtlıdırlar. Ama bir nevi hiçbir zaman onların üzerinde yoğunluklu bir şekilde durmaya gerek yoktur. Çünkü insan bunları yaşar ve onları bir doğal tecrübe olarak geçirir. Bunları kaydetmez ve bunların üzerinde yoğunluklu bir şekilde durmaz.

Kişinin gelişmeye başladığı zaman bunları yoğunluklu bir şekilde kaydeder ve kendini bunlara bağlar. Çocuk kendini onlara bağlamaz. O yüzden aslında kişi, benliği geliştikten itibaren travmatize olur. Hiçbir olgu özde travma meydana getirmez yani, ne yaşarsa yaşasın. Özde travma meydana getirmez. O yaşanmış bir tecrübedir, bir travma değildir. Onu yaşar ve devam eder.

(Katılımcı sorusu üzerine:) Aslında dünyaya gelmeden önceki ilk yaratılış halimizi de hatırlamayız. Biz o zaman da hatırlamıyoruz, ilk halimizi de hatırlamıyoruz. O zaman, o ilk başta yaratıldığımız zamanki hali hatırlamamamızın bir sebebi de o zamanki durumla, bu baştaki durumun aynı olmasıdır. Evet, bir kişiliğin olmamasıdır. Evet, o yüzden aslında — evet, yani özün travma yaşamasından bahsedemeyiz. Çünkü öz için yaşanan hiçbir şey travmatik değildir. Ama kişilik için bazı olgular travmadır, bazı olgular değildir. Ama öz için böyle bir tasnif, böyle bir algı, böyle bir değerlendirme yoktur. O yaşanmış, tecrübe edilmiş bir şeydir.

Şuurun Merkezinin Kişiliğe Kayması

Kişiliğin oluşumu sonucunda şuurumuzun ağırlık merkezi özden dışarıya, yani kişiliğe geçer. Kişilik, içinde yetiştiğiniz belirli şartlardan ve bir yandan sizin ilginizi çeken ya da hoşunuza gitmeyen ya da rahatsız eden veyahut da hoşlandığınız ve cezbolduğunuz özel şeylerden edinilir. Ve bunların etkisiyle ve damgasıyla şekillenir. Bu şekilde siz orijinal temelinizi kaybedersiniz ve edinilmiş, uydurulmuş bir şey haline gelirsiniz. Ben duygunuz dışarı doğru, hayattan kaynaklanan her tür duyguya geçer. Yani kişilik dışsal olanı artık merkez etmeye başlar. Özün merkezi kendisidir, onun da merkezi Tanrı'dır. Kişiliğin merkezi dıştır ve dışın benliğe etkileridir.

Kendisiyle ilgili duyguları hayattan kaynaklanan bir insan, gerçek içsel sağlamlık hissetmez. Aslında kişilik bizi dışsallaştırır ve dışa bağlar. Bu yüzden de bizler kişiliğimizle hayatı yaşadığımız oranda bağımlı ve etkilenime tamamen açık hale geliyoruz. Öz ise dışarıdan etkiyi alır ama o etkilere bağımlı değildir. O etkilerden bir tesir alır, fakat o etkilerle bağımlı ve o etkilere mahkûm değildir. Ama kişilik olduğunda kişi onlara bağımlı ve onlarla var olur. Onlar olmadığı zaman var olmaz. Ama öz vardır — dışsal herhangi bir tesire bağlı olmadan ve dışsal herhangi bir şey olmadan vardır. Mesela öz takdir edilmese de vardır, sevilmese de vardır, önemsenmese de vardır.

Mesela yeni doğmuş bir çocuk, o özle yaşadığı için bu şeyleri o kadar algılamaz. Mesela ilginçtir, kim seversen sevsin kabullenir. Farkı yoktur, hepsi birdir. Kim değer verirse ona açıktır; kimseyi yabancı diye seçmez. Oradaki kişilik oluşmaya başlıyor herhalde — orada karşıdakinin olumsuz tesirini hissediyor. O yüzden öz çok iyi hisseder ve muhatabın kişilikle var olduğu için onda bir negatif veya pozitif bir şeyi sezer. Doğal bir itme ve çekme oluşur. Ama sonuçta bu, annesine karşı bile çok doğal bir şekilde olabiliyor.

(Diyalog:) — Peki annesine karşı olumsuz duygular ne kadar oluyor, hiç mi yok? — Şimdi çocuk kendini ona karşı koruyor ama kendinde negatif bir duygu olmuyor, bir vardır ama bu tavır niye insanlara karşı o zaman oluşuyor? — İşte kişilik yavaş yavaş orada gelişiyor. Yani çocuk o negatiflikle de özdeşleşmeye başlıyor. Onu da negatiflik olarak algılamıyor, çünkü o sevgiyi de anlattıkça ona katlanmakta oluyor.

Evet, yani seçmeye başladığı andan itibaren bir kişide bir benlik oluşmaya başlıyor. Gerek kendi benliği gerekse muhataplarının benlikleri olarak fark edilmeye başladığı an, aslında kişinin oluşmaya başladığı andır.

Nefis Psikolojisi: Kişilikle mi, Nefs-i Mutmainne ile mi Yaşamak?

Kendisiyle ilgili duyguları hayattan kaynaklanan bir insan gerçek içsel sağlamlık hissetmez. Bizde modern anlamda "insan sosyal bir varlıktır" denir; işte bu kişilikle ilişkili bir şeydir. Değer görme ihtiyacı, sevilme ihtiyacı, olaylanma ihtiyacı vb. — bunlar kişilikle ilişkili şeylerdir. Özün böyle şeylere ihtiyacı yoktur, o kendi tabiatındaki varlık sebebiyle bunlara muhtaç değildir. Kişiliğin böyle şeylere ihtiyacı vardır. "İnsan" kelimesinin etimolojisinden çıkan "enis", "ünsiyet" gibi kavramlar da bu anlamda değil; oradaki ünsiyet Allah'la enis olma, Allah'la ünsiyet anlamındadır.

Yani insan her zaman kendisine, servetine, konumuna, itibarına bir şey olabileceğinden korkar. Bu, hayatın onun içinde oluşturduğu her şeyle özdeşleşmesinden dolayıdır. Ve bu da onun sadece kişilik vasıtasıyla kendini hissetmesi demektir. Bizim şu anki halimiz büyük oranda budur. Biz şu anda kişiliğimizle varız. Ve onunla ilişkili olan kayıplar büyük bir kayıp, onunla ilişkili olan getiriler ve kazançlar da çok önemli ve çok değerlidir. Biz şu an kişilikle yaşıyoruz.

Nefs psikolojisi açısından baktığımız zaman, kişi nefs-i mutmainne olmadan kişilikle yaşıyor demektir; dışa bağımlı ve dış şartlar ile var oluyor demektir. Nefs-i mutmainne de ise kişi, Allah ile var olduğunu ve o varlığın hiçbir dışsal olguya bağlı olmadığını idrak eder, tecrübe eder onu. Ben, ben'im. Fakat kendisiyle ilgili, hayattan ve kişilikten kaynaklanmayan başka bir şey de vardır ve bu, dışındaki hiçbir şeyin elinden alamayacağı bir sağlamlık idraki verir. İşte o insan hiçbir dışsal şeye bağımlı ve bağlı değildir. Onun mutluluğunu, huzurunu, dinginliğini, varoluşunu kendi dışında hiçbir şey ortadan kaldıramaz.

Ama kişilikle var olduğunda bunun tam aksi söz konusudur. Öz, kendi kendisiyle var olduğunun idraki içinde olduğundan dolayı kendini özgür hisseder. Çünkü varlığı kendi dışında hiçbir şeye bağlı değildir, dolayısıyla da elinden alınamaz. Böyle bir insan artık dışsal şeylere çok fazla köle olmamaya başlar.

Kişilikle Var Olmanın Bedeli: Kayıplar ve Trajedi

Diyelim ki bir çocuk olarak okuldaki birinci takıma girdiniz. Bunun vasıtasıyla kendinizi dışa doğru hissetmeye başlarsınız. Ve size bu hissi veren bir şapka takarsınız; birinci takımdaki bir insan haline gelirsiniz. Ve bu şimdi en büyük ben duygunuzdur. Sonra takımdan atılırsınız, trajedi olur. Veyahut da birçok insan tarafından tanınıyorsunuz, seviliyorsunuz, takdir ediliyorsunuz. Bir gün geliyor kimse sizi aramıyor, telefonunuz hiç çalmıyor. Ne yaparsınız? İşte dersiniz ki "bak görüyorsun, insanlar ne kadar kötü; zamanında benim peşimde olan insanlar bak bugün hiçbiri aramıyor" demeye başlarsınız. Bu trajedinizdir. Çünkü siz kişilikle var oldunuz ve kişilikle varoluşunuzun sonucunu yaşıyorsunuzdur.

Bunu ya birilerine güvenerek yaşıyorsunuz — o güveniniz sarsıldığı an siz de sarsılırsınız. Ya birini severek veya biri tarafından sevilerek yaşıyorsunuz — bu ortadan kalktığı zaman siz de ortadan kalkarsınız. Ya da diyelim ki kendinizi bir güçle atfettiğiniz bir yerle yaşıyorsunuzdur; o gücü yitirdiğiniz an siz de varlığınızı yitirmiş olursunuz. Ne işe yaradığınızı düşünürsünüz, bir şey olmadığınızı düşünürsünüz. Çünkü doğru, hakikaten de öyledir. Kişinin bazında böyle bir şey söz konusudur. Ve bu, ortalama yüzde doksan dokuz insanın hayatıdır.

Birinci eğitim açısından bunların hepsi gereklidir ve oluşurlar; biz bunu engelleyemeyiz. Birinci eğitim dediğimiz, kişiliğin gelişimini netice veren eğitim; bunu toplum, kültür, eğitim, her şey bize verir. Bu eğitimi verirler: "sen böyle ancak varsındır" diye bize böyle bir varoluş algısı verirler. Çünkü kendileri de öyledir aslında; kendilerinin geçtiği süreçten bizi de geçirirler doğal olarak. Böylece hayatta şu veya bu haline gelirsiniz veya gelmelisiniz; şu veya bu başarıya, zafere sahip olursunuz veya olmalısınız. Bu bir eğitim türüdür. İlk başta hepsi doğaldır ve olacaktır.

Tüm bunlar kişilikte kendinizle ilgili duyguları, anlayışları, düşünceleri ve algılamaları oluşturur. Ve kabaca konuşursak, başkalarıyla kıyaslama vasıtasıyla canlı kalır. Yani her şeyi aldığınız zaman kişinin kendisi de kalmayacaktır. Mesela düşünün, bir adam profesör; üniversiteyi kaldırın, eğitimi kaldırın, ne kalır? Bir kişi doktor diyelim; hasta kalmasa mesela dünyada ne olur bu? Bir çöküş olur, değil mi? İşte öğretmensiniz ama artık eğitim yok, sınavlarla okula gidilmiyor — bu buna benzer.

Bazen derler ki işte adam orgeneral, hani yolda geçtiği zaman bile asker ona selam veriyor, bir emir verdiği zaman koskoca yüz bin kişi tespih tanesi gibi diziliyor. Emekli oluyor, selam veren yok. Evet, mesela onun için de epey sıkıntılı bir şeydir. Eğer kişiliğini besleyecek başka bir şey yoksa, kişiliği tamamen onunla şekillenmişse, o olmadığı zaman büyük bir yıkım olur. Tabii, eğer kişiliğinin büyük kısmını siyaset oluşturuyorsa, ona "siyaseti bırak" demek, kendini bırak demektir. O bunu nasıl yapabilir ki? İmkânsız. Bir kere şu anda beyaz saraydakine böyle bir şaka yapmışlar: bir markete giriyor, kimse onu tanımazdan geliyor. Çok sıkılmış, daralmış. "Ne oluyor ya, kimse beni tanımıyor" diye. Mesela şöhreti yitirme, önemsenmeyi yitirme büyük sıkıntı oluşturur. Ve ortalamada aslında sanatçıların hemen hemen hepsine yakını hastadır denilebilir. Ama hastalıkları ortaya çıkmamıştır.

Aldatma konusunda da bununla ilgilidir. Bir kadın veya erkek kendisini eş veya aile kavramıyla özdeşleştirmişse ve kendi kişiliğinin bununla var olduğunu düşünüyorsa, mesela onun için çok zor bir durumdur böyle bir şey. Veyahut da diyelim ki bir annenin çocuğunu yitirmesi, veyahut da işte diyelim ki bir anne adayının geçirdiği bir hastalıktan dolayı hiçbir zaman anne olamayacağı — mesela eğer bir bayan kişiliğini anne kavramıyla çok fazla özdeşleştirmişse bu onun için travmadır. Ama başka bir bayan bununla çok fazla özdeşleşmemişse, onun kişiliği bununla şekillenmemişse veyahut da kişiliğinin temeli bu değilse, o kadar problem yaşamaz. Dolayısıyla bizim için en çok travmatize olan şey, aslında bizim kişiliğimizin merkezine yakın olan bir şeydir. Bir şey ne kadar merkezî ise, o role, kimliğe veya tanımlamaya gelecek zarar o derece bizim için travmatiktir.

Gerçek Ben (Öz) Kıyasla Var Olmaz

Evet, başkalarıyla kıyaslama vasıtasıyla canlı kalır. Yani daha seçkin bir şapka takan bir insan huzurunda kendinizle ilgili bir kayıp hissedebilirsiniz. Tekrarlıyorum, tüm bunlar sonuçta oluşan şeylerdir. Yani kişilik her insanda oluşan bir şeydir. Fakat yanlış bir ağırlık merkezi verir bize; bizi yanlış bir noktaya konumlandırır ve yanlış bir yere bağlar.

Farz edelim ki büyük bir aktör veyahut da büyük bir boksörsünüz. Başka bir aktörün ya da boksörün övülmesini kolayca dinlemeyeceksiniz. Niçin? Çünkü ben duygunuz kişilikten kaynaklanıyor. Üstünlük açısından biri sizi geçerse, bir ben kaybı — kendinizle ilgili tamlık duygusunda bir eksiklik hissedeceksiniz. Gerçek ben, yani öz ile ilişkili ben, kıyas ile var olmaz. Herhangi bir şeyle değişmez. Bu yüzden kabaca, kişilik karşılaştırma ile canlı kalır. Dış âlemle göreceli olarak var olur. Buna karşı öz kendi kendisinde vardır ve dışa bağımlı değildir.

Bütün kırılmalarımızın, üzülmelerimizin, alınmalarımızın, öfkelerimizin altında yatan şey aslında ağırlık merkezimizin kişilikte olması ile ilişkilidir. Mesela "işte psikologsun ama sen ne biçim psikologsun, bunu da mı bilmiyorsun" mesela denildiği zaman, değil mi, bir psikolojisi rahatsız edicidir bu. Tabii, diyen kişiye bağlı, bunun gerçekliğine bağlı — kendini özdeşleştirmişsin çünkü, ve burada bir problem yaşayabilir. Çünkü o kişilikle merkezden yaşar. Bu yüzden çalışmada denilir ki, özün gelişmesine izin vermek için kişilik pasif hale gelmelidir. Tüm gelişim, kendinizin tüm gerçek içsel gelişimi, özün gelişimine bağlıdır. Onun dışındaki her türlü gelişme görecelidir ve hakikat açısından önemli değildir.

"Bir Şey Olmak" ile Asıl Var Olmak Arasındaki Fark

Hani işte o halk arasında herkesin bildiği "adam olmak" — "vali olamazsın" demedim ama "adam olamazsın" denilen şey aslında budur yani. Var olmak, var olursa öz ile vardır. Onun dışındaki her türlü gelişim, gerçek anlamda bir gelişim olmadığı gibi, ne kadar gelişirse gelişsin asli anlamda bir şey de değildir; yoktur. Ama bir realitedir. Hani adam okur, profesör olur, tüccar olur, zengin olur, iş adamı olur, ünlü olur, aktör olur — işte bir şey olur. Ama bunlar "bir şey olmak" değildir. Fakat bunlar hayatın doğal olgularıdır. Yanlış olan şey, kişinin kendini bunlarla tanımlamasıdır.

Kişi şunu bilmeli: benden bütün bunlar alındığında ve bütün bunları bir kenara koyduğunda, ben neyim, var mıyım yok muyum — büyük oranda kişi yoktur. İşte bu, hayatımızın en temel düşünülecek noktasıdır aslında. Ölüm de kişinin özüyle Tanrı'ya döndüğü süreçtir. Kişilikle dönmezsin Tanrı'ya. O yüzden ne milliyetin, ne cinsiyetin, ne dünyadaki sosyal konumun, ne başarıların — bunların hiçbirinin bir devamlılığı yoktur. Dünyaya ait şeylerdir. Ve kişi ne ölçüde kendini bunlarla tanımlarsa, bunları yitirmesi ve kaybetmesi de o kadar büyük bir sorundur.

Evet, kişinin bu yönüyle ölmesidir mesele: geçici olan, özdeşleşmiş olduğu ve kendini bunlarla diri gördüğü noktayı bırakıp, bunların da ölmesine izin vermesidir. O yüzden tasavvufta şöyle denir: işte bir veliye "sen kimsin" denildiğinde, der ki "bana Ahmet diyorlar." Çünkü o kendine Ahmet dememektedir. Veya işte "öğretmendir" diyelim, veya herhangi bir meslek — "işte oduncu, öyle diyorlar" der. Çünkü o kendini öyle tanımlamıyordur, ama dışarıdan öyle tanımlanıyordur. İşte önemli olan nokta budur. İnsanlar bizi her türlü şekilde tanımlayabilirler; bu iyi de olabilir kötü de olabilir. Yani diyelim bir doktor olarak, bir profesör olarak, bir mühendis olarak, bir zengin olarak, çok bilgili olarak vs. tanımlayabilirler. Bunu biz yadsımıyoruz, yadsımayacağız da, ama biz kendimizi öyle tanımlamamalıyız.

O yüzden İslam geleneği, kişinin kendini "kul" olarak tanımlamasını referans vermiştir. Mesela peygamber de öyledir; kuldur, hatta sonra resuldür. Hatta peygamber kendini risaletle de tanımlamaz, çünkü risalet geçici bir şeydir, onun özü değildir. O bir görevdir, bir işlevdir. Peygamber kendini onunla da tanımlamaz ve der ki "Muhammed bir kuldur." Tabii ki o kulluk dediğimiz şey Tanrı'ya bağlılık anlamında bir şeydir. Çünkü kulluk sonsuzdur; yani onunla varsın. Aslında kul demek, kendini biriyle var olduğunu idrak etmektir. Kulluk dediğimiz budur; onunla varsın, ahirette de onunla varız. Dolayısıyla kulluk baki bir şeydir. Yani Allah varsa ve sen de varsan, sen ona bağlısın ve kulsun.

Tüm gelişim kendinizin tüm gerçek içsel gelişimi özün gelişimine bağlıdır. Sahte ben duyguları, kendinizle ilgili uydurulmuş fikirler ile doluysanız hiçbir öz gelişimi var olamaz. Gerçek içsel değişim, özün gelişimidir; yani en gerçek ve en derin parçanızın gelişimidir.

İçsel Kâle Alma ile Dışsal Kâle Alma

Bunun gerçekleşmesi için kişilik giderek pasif hale gelmelidir. Bu pasif olmanın gerçek anlamı, kişiliğin pasif hale gelmesidir. Yani gerçek dışsal kâle almada siz pasif olmalısınız derken, kişiliğinizin reaksiyonlarına karşı pasif hale gelmeniz kastediliyor. Çünkü içsel kâle alma kişiliğimizin aktifliğiyle oluşur. Mesela "sen bana bunu yapamazsın", "sen bana böyle diyemezsin" — bunlar hep kişiliğimizin aktif hale gelmesiyle oluşan şeylerdir.

Kişilik pasif hale geldiğinde dışsal kâle alırız: "acaba bunu niye yapıyor, niye böyle davranıyor" — o zaman aslında dışsal kâle alma, kişiliğimizi de pasif hale getirmenin bir çalışmasıdır aynı zamanda. Ama kişiliğimiz aktif olduğu için biz hep içsel kâle alırız: "bana bunu dememeli, ben buna layık değilim, bu bana yapılmamalı." Özü olan bir çocuk böyle demez mesela; "bana bunu yapmamalı" demez. Şöyle bakar, der ki "o bunu niye yapıyor?" Kendi değildir yani orada merkezde olan, çünkü kişiliği pasiftir. Ama kişiliğimiz aktif olduğu oranda içsel kâle almamız çoktur. Bir kişinin kişiliği çok güçlüyse içsel kâle alması da güçlüdür.

(Diyalog:) Genelde bunu yanlış anlıyoruz. "Zayıf karakter" dediğimizde aslında kendini savunamadan her şeyi yanlış anlamayı kastediyoruz; "küçük karakter" dediğimizde de kendini küçük görmeyi kastediyoruz. Bu yanlış bir şey. Olay karşısında kendisi için "ben çaresizim, ben çile çekiyorum, ben sevilmiyorum" gibi sonuçlara varır — bunlar kesinlikle o olayın kendi kişiliği üzerindeki yansımalarından çıkardığı sonuçlardır. Bir çocuk böyle bir sonuç çıkarmaz, öz düzeyindeki bir çocuk çıkarmaz. Orada aslında sorduğun şeyler aslında onun kişiliğinde neyi rahatsız ettiğidir, değil mi?

Mesela "bu olayda kendini ne hissettin" diye sorduğunda, "kendimi sevilmiyor hissettim", "kendimi değersiz hissettim" gibi cevaplar alırsın. Evet. Buradaki "kendimi" aslında kendimi değil, kişiliğimi ya da sonradan oluşan tabiatımladır. Mesela siz şöyle bir bebeği küçümseyici, yani küçük görün, hiç öyle algılamaz o; kendini küçük görülmüş, değersiz gibi algılamak — böyle bir algı yok yani öz düzeyindeyken. Ama kişiliğimiz oluşmaya başladıktan itibaren işte "beni küçümsedi, beni değersiz gördü, beni sevmiyor, beni dışlıyor, beni yok sayıyor, beni aşağılıyor" — bunlar, kişiliğimizin ağırlık merkezi olmasından kaynaklanan ve ona gelen etkileri bizim "ben" diye algılamamızdan kaynaklanır. O, kişiliğimize gelen bir etkidir; fakat biz onunla özdeşleştiğimiz için "ben değersizim" veya "ben sevilmiyorum" gibi algılamaya başlarız.

Bu konuda tabii — evet, evet. Yani orada kişilik algısı çok güçlü, çok daha hâkim. Çünkü altılar — bak, ikiler ve altılar dışın değerlendirmesine önem verir. Çünkü kendilerini dışsal değerlendirme ve anlamlandırma ile tanımlamaya daha yatkınlar. Burada kişilik daha gelişmiş gibi oluyor; kişilik daha güçlü, ama psikoloji anlamında kullanmıyoruz burada "kişilik güçlü" anlamını. Zaten dikkat edin, bir insan veya bir mizaç ne kadar dıştan etkileniyorsa o kadar dış etkilerle kendini tanımlıyor demektir; tahkim ediyor tabii, veyahut da "tehlikede mi değil mi" mesela — "ya bu böyle baktı bana ama ne anlamda baktı, niye böyle baktı, ne demek istedi" çünkü önemli onun için. Onun kişiliğini şekillendiren bir şey. Mesela birinin çok takdir görmesi, önemsenmesi, onun kişiliğini onaylayan, geliştiren, güçlendiren bir şeydir. Tersi de tersi olan bir şeydir.

Enneagram Sohbeti: Altıların Sezgisi ve Dış Dünyaya Duyarlılığı

Ardından onu sürekli kişilikte tutuyor mu yani? Kişilikte tutuyor. Yani tezgâh altından da değil mi gibi kontrol yaptığı için sürekli orada duruyor. Evet. Aslında ama tetikleri çok geçiyor olan insanlar için o zaman genelde altı tetiği de çok ayırır mı? Çünkü o kadar dikkat ediyor ki. Dikkati o yönde fazla olduğu için — sezgisi değil tam. Onlar öyle, hani insanları çabuk tanırlar. Doğru söylüyor, doğru; ikiler ve altılar, çünkü aslında çok kişiselleştiriyorlar bunu. Aynı zamanda çok kişisel bakıyorlar; kendileriyle ilişkili olarak bakıyorlar çok fazla. Dediğim bir anlamda doğru; böyle nispi bir sezgisel güçleri var. Ama bu, gerçek anlamda onaylanacak veya takdir edilecek bir sezgi tarzı değil — bir sezgi değil, iyi de değil aslında bakarsan. Ama doğru çıkmaz, her zaman doğru çıkmaz; hatta büyük oranda da doğru çıkmayabilir.

Bir, ikincisi: kişinin bunu önemsemesi yanlış bir şey. Ama şimdi, önemsemesi yanlış bir şey olabilir mi? O kadar dış dikkatli bakıyor ki, kendisi bir insanın bir bakışını fark edebiliyor hemen; o zaman bu kibirli bir insan etiketini koyabiliyor. Ve gerçekten böyle, çünkü o kadar düşük ediyor ki — o yüzden ilişkilerinde de çok fazla hata yaşamazlar diye düşünüyorum, ama yanılıyor; çünkü aynı zamanda da yanılıyor. O sezgi, hakikat anlamında hakikati idrak ettiren objektif bir sezgi değil. Çok sağlıklı olursa dediğin doğru, ama o kadar sağlıklı insan yok. Orta seviyede — oran vermeyelim de, yarı yarıya diyelim.

Mesela şöyle düşün: mesela diyelim ki biri gelir bir odaya girer, mesela bir iki veya altı şöyle diyebilir: "bak bana selam vermedi, beni önemsemiyor." Hâlbuki alakası yoktur, o kişinin kafası nerede meşgul başka bir şeyle. O kendiyle ilintilendiriyor; "bak diyor geldi, hiç bana bakmadan oturdu" diyor. Sürekli olarak kendisiyle ilişkilendirdiği için o gerçek anlamda takdir edilecek bir sezgi değil. Ama şu var: kendisini dışarının algısıyla ve değerlendirmesiyle var kıldığı, öyle algıladığı için, dışarıya karşı alıcıları çok fazla ve çok güçlü. O anlamda doğru; tehlikeye karşı alıcıları çok güçlü aynı zamanda. Aslında tehlikeli olduğu için aslında çok baskın bir şey.

Evet, bir taraftan söylendiği gibi daha iyi görebiliyor. Mesela diyelim ki bir başka mizaç fark etmeyebilir birisinin böyle tavır aldığını — "ben çok şey yapmam yani, baktı mı bana bakmadı mı veyahut da nasıl bir yüz hali vardı, bakmam." Ama o bakar. O açıdan bir avantaj, ama aynı zamanda dezavantaj, çünkü her şeyi kendisiyle ilişkilendiriyor. Yani kısacası çok altıyı ele aldık. Evet.

Hatta bir insanı yaşayarak, deneyimleyerek onun nasıl biri olduğunu anlamadan önce, altılar hemen dış gözlemden, bakışından, hareketinden onu tanır; çünkü onu yaşamadan da fark eder aslında. Ama burada sağlıklı olması lazım, gerçekten sağlıklı olması lazım. Ama dediğin doğru, özellikle altıların böyle ortalama durumdayken bile, eğer kaygılı, endişeli değillerse böyle "iyi sezgileri vardır" dediğimiz tipler olur da tabii. Yani öyle bir şeyleri var, altıların böyle bir kanadı olunca da olur. Evet, yani "bu insan tehlikeli mi değil mi, olumlu mu olumsuz mu" öyle bir sezgi var yani; çünkü aslında çok dikkatliler, tehlikeye karşı, olumsuza karşı çok dikkatli bir yapıları var. "Gözün tutmadı" der yani.

Fakat dışarıdan fazla etkilendiği ve kendini fazla onlarla tanımladığı için en sonunda böyle bir yapıya girer: "kaynana böyle dedi, o böyle dedi, bu böyle dedi, şu böyle dedi" — ne yapalım. Diyor ki "demesin" diyor, "demesini istemiyorum" diyor. Çünkü onlarla bir nevi var. Bu da onun için ağır bir sıkıntı oluşturuyor.

Kibir, Kişilik Çatışması ve Tipik Reaksiyonlar

Gerçek dışsal kâle almada siz pasif olmalısınız derken, kişiliğinizin reaksiyonlarına karşı pasif hale gelmelisiniz. Mesela diyelim ki bir sekiz mizacı kibirlidir; o kibirli insanı çok iyi hisseder yani, tahammül de etmez. Böyle fark etti mi, karşıdaki bir kibir, hemen ondan daha bir kibirle tepki verir. Evet — e bu nedir? İşte kişilik reaksiyonu. Tamam adam kibirli, küçümsüyor seni hatta, olabilir. Sen kişiliğin, kişiliğin reaksiyonlarına pasif ol. Orada kişilik şunu görecek: "adama haddini bildir yani, kaç kuruşluk olduğunu görsün, kim ki o" diyor. Kişilik bunu diyor. İşte kişiliğe karşı pasif olmalı kişi ve dışsal kâle almalı.

Ama bizde dışsal kâle almayı zora sokan ne? Kişiliğimizin reaksiyonu. Dışsal kâle alamıyoruz ki, hemen kişiliğimiz devreye giriyor. "Ama ben bunu hak etmedim" diyor mesela — kişilik hemen devreye giriyor. İçsel kâle almaya hemen dönüyorsun. Dışsal kâle almaya bir iki adım başlıyorsun, sonra hemen kişiliğinin reaksiyonu devreye giriyor. Çünkü ona karşı pasif olmak çok iyi bir farkındalık gerektirir. Çok üzerinde iyi bir farkındalığımızın olması lazım ki kişiliğimize karşı pasif olabilelim.

Mesela fark edeceksin: o insanın sana karşı olan tavrı senin kişiliğinde küçümsenme, şu bu vesaireyi oluşturdu ve bu seni rahatsız ediyor. Böyle bir tavırdan hoşlanmıyorsun, böyle bir duruma sokulmaktan hoşlanmıyorsun. Ve kişilik diyor ki "kişiliğinin istediği tavrı göster." İşte bu yanlışlarımızın hepimizin yanlışının temeli: "sen niye böyle davrandın, işte benim gururumu kırdı", "sen niye böyle davrandın, işte beni takdir etmiyor, ben de öyle davrandım." İşte bu tam bir kişilik çatışması. Kişiliklerin çatışması.

Mesela hani kibirli insanı fark ediyor ya, sevmiyorsun mesela hiç kibri; o da olduğundan sevmiyor tabii ki. Bak, kibri sevmemek doğru bir şey. Ama kibri sevmemekten dolayı tepki vermek yanlış bir şey. O yüzden büyük bir veli demiştir ki: kibirli insandan rahatsız olan da kibirlidir. Bak, kibirli insandan rahatsız olmak da kibirliliktir. Kibirlilik yanlış bir şeydir, bu ayrı bir konu. O kişi kibirli, sen görüyorsun kibirli, olsa olsa ona acıyabilirsin, üzülebilirsin. Hatta "Allah ıslah etsin" diyebilirsin — onun adına özür dile, düzgün ol. Çünkü kibir kötü bir şey, kötü bir şey. Ama senin onun kibrinden rahatsız olan benliğin, kişiliğin, yanlış bir reaksiyon. O reaksiyonu biz yaşıyoruz; kibirli insandan hoşlanmayan bir kişiliğimiz var. Ama ona bağlı olarak ve onu referans alarak reaksiyon göstermemeliyiz.

(Diyalog:) Şimdi mesela kibirden hoşlanmayan insan kibirlidir diye bir şey mi oluyor? Ama bu belirli minvaller için bir şey değil mi? Kibirden genelde insanlar hoşlanmaz yani. Hani hoşlanmamak illa onda kibir olduğunu mu gösteriyor? Evet, farklı düzeyde olduğunu gösteriyor. Çünkü bir kişi kibir gösteriyorsa aslında orada küçümseyen, olumsuzlanan bir kişilik var, bir benlik var. O bundan rahatsız oluyor. Niye rahatsız oluyor? Çünkü o da "ben" diyor.

Evet, atıyorum yalandan çok rahatsız olmuyor. Ama yalan da söyleyebilir mesela — orada nasıl bir durum var? Yalan, mesela diyelim ki kibire karşı insanlar daha tepkisel davranır. Bak, burada bir yan var. Ama yalana karşı öyle değil, yalana karşı tepki farklıdır. Mesela kendimle ilgili bir örnek veriyorum: yalan benim için o kadar önemli değilse, gerekirse bir yalan söyleyebilirim. Ama bak, buradaki ayrımı yapman gerekir. Yani diyelim ki senin için hayati bir konuda bir yalan söylemişse, bu seni çok etkiler. Ama önemli değilse, senin hayatınla ilişkili çok önemli bir şey değilse önemli değildir. Ama hayatınla ilgili önemli bir şeyse, öyle bir içsel kâle alırsın ki onu, oradan böyle yalanın ne kadar kötü olduğuna dair bir manifesto bile yazabilirsin yani. Anlatabiliyor muyum? Muhatabının söylediği yalan seni çok etkiliyorsa...

(Diyalog:) Ama burada iki birden daha farklı bir durum var değil mi? Tabii burada farklı bir şey var, iftira bir şey var orada. İftira olmayabilir. Yani şöyle düşün, mesela örnek veriyorum: diyelim ki bir sınav var, senin için önemli yani; diyelim ki ileriki iki üç yılını etkiliyor, veya işte bir üniversite sınavı var. Sana diyor ki, atıyorum, "15 Haziran değil de 17 Haziran'da" diyor sana. Şimdi bu senin bir yılını etkiler. Mesela böyle bir yalan seni etkiler yani, anladın mı? Bu herkesi etkiler. İşte, yok mesela buradaki demek istediğim yalan farklı bir şey. Ama bak burada niye — mesela, atıyorum, diyelim ki işte "ben falan yere gideceğim" diyorum, sadece "ayın on beşinde Ankara'ya gideceğim" diyorum ama on yedisinde gidiyorum. Hoş geldin. Mesela senin için bu, hayatını buna göre programladığın bir şey değil; aslında burada sana yalan söylüyorum, anlıyor musun, ama bu seni etkilemez. Niye, bak, etkilemiyor ve niye sen burada yalandan çok rahatsız olmuyorsun? Çünkü senin kişiliğinle, senin varlık dünyanla ilgili bir şeyi çok etkilemiyor. O yüzden. Ama bak, kibir ister istemez etkileyen bir şey — kibir ister istemez seni küçük görür. Aradaki fark o.

Ve ortalamada herkes kibirliden rahatsız olur, tepkisi farklı olur; birisi uzaklaşır, bir sekiz ise daha büyük bir kibirle reaksiyon verir. Kibirden her tip rahatsız olur, çünkü hepimiz kibirliyiz. Hepimiz kibirliyiz. Çünkü hepimiz kişilikle varız ve kişiliğimiz dışarıdan tanımlanmaya, doğrulanmaya, onaylanmaya muhtaç. Ve dışarıdan biri diyor ki "seni onaylamıyorum, sen yoksun, seni küçümsüyorum, gözümde bir böcek kadar bile değerin yok" desene — niye rahatsız oluyoruz?

(Diyalog:) O zaman iki ile altı kibri en çok mu gösterir? Evet, ama kullandığımız sistematik açısından böyle; klasik anlamdaki kibir değil. Klasik anlamdaki kibir de en çok sekizde olur. Dolayısıyla bizler bir anlamda ister istemez kişilikle yaşadığımız sürece kibirliyiz yani, ama kibrin değişik nitelikleri var. Mesela bir altı çok kibirlidir deriz biz kendi aramızdaki konuşmalarda. Deriz ki "ne alakası, çekingen, çok fazla öne çıkmak istemeyen, çok fazla ben demeyen bir yapı." Ama bir eleştir bakalım altıyı, "sen bunu nasıl yaptın" de bakalım — bak o altı nasıl rahatsız olur. Bu, kibrin ayrı bir tarzı işte yani. Yoksa bahsettiğimiz kibir, işte bir sekizin kibri en güzel onda gözükür yani böyle. Yedide de gözükür — şey gibi. Yedide de gözükür biraz. Ama sekiz daha orijinaldir o klasik kibirde.

Bir altı niye eleştirilmekten rahatsız oluyor? Çünkü kendini bir şekilde hatası olmayan, olmaması gereken, eleştirilmemesi gereken, onaylanması gereken bir kişilik şeklinde tanımlıyor ve bu onu rahatsız ediyor, eleştiri. Ve o yüzden de tepki veriyor. O yüzden biz zannediyoruz ki, klasik anlamda denir ki mesela "ya bak bu hataya hiç gelmiyor, hatasının söylenmesine gelmiyor" — aslında klasik anlamda kibirli değil, fakat bu kastettiğimiz anlamda işte altı kibirlidir. O zaman biri de kibirli, hepsi kibirli, tabii ki.

Bak mesela basit bir örnek: mesela diyelim ki gözümüzün rengi kahverengi, birisi bize "senin gözünün rengi yeşil" dediği zaman, "yanlış görüyorsun" diyoruz, "gözü bozuk olabilir" diye bir şey söyleriz, rahatsız olmayız. Ama birisi bize kişiliğimizle ilgili bir şey dediği zaman rahatsız oluruz. Neden? Çünkü kişiliğimizden emin değiliz, çünkü kişiliğimiz aslında kendi bizatihi var olan bir şey değildir. Mesela düşünün, ünlü olmak — nedir ünlü olmak? Çekilir insanları, ün kalır mı? Ama "İsmail Bey, saçın, çirkin, ya da çok kilo aldın" falan dendiğinde insan — evet, kendinle ilgili o konuda rahatsızlığın varsa rahatsız olursun. Bedensel imajlarla ilgili az önce... o anlamda kullanmadım, o açıdan kullanmadım. Yani kendinde var olan ve bu anlamda mutmain olduğun bir özellik, bir sıfatla ilgili birisi yanlış bir şey söylediği zaman rahatsız olmazsın. Ama diyelim ki sen şişmansın, şişmanlığından da rahatsız oluyorsun; biri sana "şişmansın" dediği zaman rahatsız olursun, çünkü sen de zaten ondan rahatsız oluyorsun — o ayrı bir durum. Ama düşün ki bir şeyden sen eminsin ve mutmainsin o durumdan; bu konudaki farklı dışsal değerlendirmeler seni rahatsız etmez, muhatabın yanılıyordur ve seni hiç rahatsız etmez. Ama biz kişiliğimizden emin değiliz, çünkü kişiliğimiz dışsal şeylerle vardır.

Kişiliğin Dışa Bağımlılığı: Güç, Roller ve Maskeler

Mesela bir sekiz, hiç kimse onu takmıyorsa, tınmıyorsa, orada bir güç kaybı var. Mesela bir sekizin yıkıldığı şey odur ya: kimse onu dinlemiyor, bitti. Adamın gücü yok yani, kimseye söz dinletemiyor. Bak kişiliği düştü. Mesela orada şunu demiyor: "ben gene çok güçlüyüm." Hayır, bak diyorlar ki "artık çocukların seni dinlemiyor, sen zayıfladın, güçlü değilsin" mesela. Şimdi sekizin kişiliğinin ağırlık merkezi güç. Peki güç neye bağlı? Dışa bağlı bir şey. Biri ona dese ki "ben senden güçlüyüm" — sekiz şunu düşünür: "acaba güçlü mü?" Bunu düşünür. Eğer gerçekten bundan eminse problem etmeyebilir. Ama bunu düşünür ve bunu test etme ihtiyacı duyar. Ve bu konudaki en ufak bir olumsuzluk onda travma meydana getirir. Çünkü kişiliğimiz bağımlıdır ve bağlıdır.

Düşünün, işte Osmanlı'da harf... Cumhuriyet'te harf devrimi yapılmış. Şöyle düşün: yani siz mesela öğretmensiniz, profesörsünüz veyahut da diyelim ki doçent veya öğretmensiniz, bir anda size diyorlar ki "harf inkılabı oldu artık Türkiye'de, atıyorum, kiril alfabe kullanılacak, dilde Fransızca olacak." Bittiniz mi siz? Bittiniz. Neyinizden dolayı bittiniz? Kişiliğinizden dolayı bittiniz. Çünkü sizin varlığınız diyelim öğretmenlik yapmak, doçentlik yapmak, profesörlük yapmaktı ve size diyorlar ki "üniversitenin sistemi değişti, senin ne bildiğin alfabenin geçerliliği var ne dilin."

(Diyalog:) Tabii, oradaki kişilik dediğiniz roller, maskeler değil mi aslında? Kişilik hepsini içeren bir şey zaten; yani işin hani böyle öğretmenlik... Hepsini içeren bir şey kişilik dediğin şey. Tamam, öğretmenlik bir rol, ama sadece onlar değil. Sadece onlar değil, kişilik anlamında diyorum. Mesela bir kadın için kadın olmak, bir erkek için erkek olmak, güzel olmak, genç olmak — bak bütün bunlar; sadece rol deyince böyle aklımıza sadece "işte öğretmenim, şu bu" gelmesin. Onlar çok dışsal roller. Bir de daha bize yapışık roller var, daha merkezi rollerimiz var. Biz onları rol kabul etmiyoruz, kendi şeyimiz gibi kabul ediyoruz. Veyahut da diyelim dünyadaki hayatınızı düşünün mesela — bir gün o da bitecek, değil mi, işte ihtiyarlayacaksınız. Bak bütün bunlar kişilikle ilişkili şeyler; buradaki kullandığımız kavram anlamında söylüyorum.

Mesela Darül Aceze'de niye insanlar yıkılıyor? O yüzden yıkılıyor: bütün rolleri gitmiş, çoluk çocuk yok, kimse onu aramıyor, bütün rolleri gitmiş. Hâlbuki gerçek

Özün Bağımsızlığı: Peygamber Örneği ve "Allah Bana Yeter" Ayeti

...bir insan olsaydı, bunların hiçbir önemi yok. Allah onu yaratmış, özüyle var; çoluk çocuğu olmuş, çoluk çocukları onu hiç aramıyorlar, o da orası daha güzel bir sosyal veyahut da daha güzel bir fiziksel mekân olduğu için yaşıyor. Burada bir tane öyle teyze var, olsa öyle olur mesela — o zaman olur pozitif, ama öbürü ne olur? Sana dert yanar. Zaten yüzünü görünce sen anlarsın dertli olduğunu, bir açtı mı kutuyu, bitti — sana böyle tonlarca dert anlatır değil mi mesela? Niye anlatıyor? Çünkü kişiliği travmatize olmuş. Bir zamanlar anneyken, şimdi annelikle ilgili hiçbir şey yok; kimse ona "anne" demiyor, kimse onu anne diye hatırlamıyor, değil mi? Baba diye hatırlamıyor, kimse onu komşu diye hatırlamıyor, arkadaş diye hatırlamıyor, dost diye hatırlamıyor. Şimdi roller deyince böyle şey — roller. Yani düşünün ki bütün insanlar sizi terk etti. Kötü. Neden kötü? Çünkü kişilikle varız; onlar olmadığı zaman...

Peki öz nedir? Öz, kendi bizatihi var olan bir şeydir ve o Tanrı'yla senin aranda kopmaz, sarsılmaz bir bağdır ve gerçek varlıktır. O yüzden de hakiki bir insan, kişiliği ne olursa olsun ona bağımlı değildir ve onu referans almaz. Yani işte peygamber diyelim örnek, en bariz örnek. Mesela peygamberin elinden peygamberliğini al; işte ona herkes "yalancı" desin, işte ümmetini al, kimse ona inanmasın — bir problem yoktur yani, o vardır. Bütün dostlarını al arkadan. Hatta bakın ilginçtir, ayette bunu ifade ediyor: "İnsanlar senden yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter." Değil mi öyle?

Bu şu demektir: yani dışsal olgular, dışsal şeyler, bu dersimizle ilgili yorum yapalım — kişiliğinizle ilgili her şey ortadan kalksa da "de ki Allah bana yeter." Çünkü zaten O'dur asıl. Yani insanlar senden yüz çevirebilir, ne peygamberliğini tanıyabilir, ne getirdiği mesajı dinler, kimse seni dinlemiyor. Hani şöyle bir şey yoktur: "ya benim kıymetimi kimse bilmiyor" falan — böyle bir şey olur mu mesela? Olmaz.

(Diyalog:) Onlarda hiçbir zaman kişilik yoktur diyebilir miyiz? Diyebiliriz. Tabii, ki yoktur. Bize görünen bir kişiliği vardır, fakat o kendini onunla tanımlamıyordur. Peki başka peygamberler de mi böyle? Çocuklukla o peygamberliğin... Bu peygamberimiz için böyledir, diğer peygamberleri bilmiyorum, peygamberimiz için böyledir. Ete kemiğe bürünmesinin farkındadır, fakat kendini onunla tanımlamıyordur. Yani mesela "kimse benim takdirimi bilmedi, kitap yazdım ama kimse farkında değil, ben ne biçim insanım, çok şeyler biliyorum ama beni dinleyen yok, ben çok iyi bir insanım ama dünyada dost kalmamış" falan — mesela böyle kavramlar söz konusu değildir.

(Diyalog:) Mesela hani tanıdıklarınızın herkesini kaybetsek, hiç kimseyi kaybetmeyecek, hafızanızı kaybetsek, o zaman nasıl bir şey olur? O kişilik tamamen silinir mi? O kişilik tamamen silinir. Bir şey var orada — öz olmaz o zaman değil mi? Tabii, öz yok. Orada hafızan silinir, fakat merkezlerin başka bölümleri devrededir; yani fiziksel merkezin devrededir, eylem yaparsın, bir şeyler yaparsın, sokakta gezersin. Orada gene öz devrede değildir; sadece zihinsel merkezin en içgüdüsel bölümü olan, veyahut da en asli bölümlerinden biri olan hafıza yetisi söz konusu olmuştur. Gene orada öz devreye girmeyebilir, girmez yani — önemli bir yönü diyelim, önemli bir yönü, tamamen değil, önemli bir yönü hafızayla ilgilidir.

(Diyalog:) Peki neden Peygamber'e öğüt veriliyor, "üzüldüğü zaman üzülme" diye? Bu, Peygamber'in şahsında ümmetedir. Peygamber ümmeti temsil ettiği için Allah, peygamberin şahsında bize hitap eder. Yoksa o zaman üzülmüyor tabii ki. İşte o ayet çok önemlidir: "insanlar senden yüz çevirirlerse de ki Allah bana yeter." Yani bütün dışsal olgular devre dışı olabilir, fakat Allah'ın sana yettiğini, Allah ile olduğunu ve Allah'ta var olduğunu bil; bu yeter. Diyelim ki büyük bir peygamber olursun, sana üç milyar kişi de inanabilir, kimse de inanmayabilir — hiçbir farkı yok. Sana insanlar "yalancı peygamber" de diyebilir, işte "âlemin efendisi, fahri kâinat" da diyebilir. Hiçbir şey değişmez, onun için bir önemi yok yani, bir farkı yok.

Bu yüzden gerçek dışsal kâle almada siz pasif olmalısınız; yani kişiliğinizin reaksiyonlarına karşı pasif hale gelmelisiniz. Bu, kendi üzerinde en şuurlu ve en konsantre çalışmayı gerektirir. Çok zor bir şeydir bu; çok aktif bir şuurlu içsel durum gerektirir ve bu duruma da bir anda ulaşma kapasitesinde olduğumuzu sanmamalıyız. Bu bir süreç ister, fakat şuurlu bir süreç ister.

Mekaniklik, Gözlem ve Kişiliğin Hapishanesinden Çıkış

Kişiliğin oluşması nedeniyle hepimiz şartlara, olaylara ve diğer insanlara tipik, alışılmış reaksiyon verme şekillerine sahibiz. Tipik reaksiyonlarımızı, nesneleri ve insanları devamlı mekanik ele alma yollarımızı — mekanik dediğim şu: dış etkilere belirli şekilde tepki veriyoruz, buna mekaniklik deniyor. Genel basmakalıp davranışlarınızı, hep tekrarlayan hoş olmayan tezahürlerinizi, aksiliklerinizi ve eleştirilerinizi gözlemlemezseniz, edinilmiş bir kişilik sahibi olduğunuza dair tabii ki hiçbir fikriniz olmayacaktır. Yani bunları nasıl gözlemleyebilirsiniz? İyice, aksini yaparak, veyahut da onları yapmayarak. Yapmadığınız zaman o kişiliğin ne kadar bariz bir şekilde ortaya çıktığını göreceksiniz.

Şöyle: "Toplantıdayım, ben seni arayacağım biraz sonra, tamam mı?" — "Toplantıdayım, seni biraz sonra arayacağım." Evet. Yani bir: gözlemleyeceğiz. İki: yapmamaya çalışacağız. Yani yapıyor olduğumuz şeyi diyeceğiz ki "ben bir süre yapmayacağım." O zaman bakacaksınız ki kişiliğiniz size kendini öyle bir dayatıyor ki, güçlü bir şekilde kendini o zaman size gösterecektir. O zaman fark edeceksiniz, o zaman içimizdeki canavarı anlayacağız. O zaman ne yapacağız? O zaman tabii ilk önce insan bir kaygı ve sıkıntı yaşar. Fakat Allah'ın yardımı ve bizim zaten bu olmadığımızı anlamamız gerekir. Sen zaten bu değilsin. Yani sistemde ifade edilen çok önemli bir şey vardır: kişiye "işte bak bunları yapma" dendiğinde insan der ki "o zaman ben her şeyi kaybediyorum." Hayır, senin kaybettiğin bir kayıp değil, ve yeni bir şey doğacak. Yani özünün ortaya çıkmasına aslında fırsat vereceksin. Özünün ortaya çıkmasına alan açmış olacağız biz.

O olmadığımızı kabul edeceğiz. O olduğumuzu kabul edersek, onun ölünceye kadar bir süresi var ve o bizi sınırlar, o bizi hapseder. Her kişi buna devam ederse kişiliğinin hapishanesinde yaşamış olur ve onun travmalarına da kendini açık hale getirmiş olur. Yani nasıl ki bir insan ünlü olmakla yaşıyorsa, günün birinde o ününü kaybedecektir; yani dışsal bir şeyle varsan, dışsal olana bağımlısın ve o da sürekli olmadığı için kendini travmaya hazırlıyorsun demektir.

Kapanış: Buda ve Çocuğunu Kaybeden Annenin Kıssası

Hani bir gün bir kadın Buda'ya gelir, der ki "çocuğum öldü, işte onu hayata döndür" falan, böyle yanar yakılır, ağlar. Buda gayet sakin der ki: "ona git" der, "içinde ölüm yaşanmamış bir evden bana bir eşya getir." O da bakar; kime sorarsa "işte sizin bir yakınınız öldü mü" — ölümle ilgili bir şey, yakınına, tabii herkes yaşamış, herkesin dedesi ölmüş. Kime sorsa... Kadın döner, der ki "öyle bir ev bulamadım." "Anladın mı" der. O zaman der, sorar ki "peki ölüme karşı bir çare var mı? Ama bu dünyada değil." Ve bu da ilginç bir şey söylediği rivayet edilir: der ki "ona dua et ki bir çocuğa bağımlısın. Ya bütün çocuklara bağımlı olsaydın ne olacaktı? Sen bir çocuğa bağımlısın ve o çocuk öldüğü zaman travma yaşayacaksın. Ya bütün çocuklar senin çocuğun olsaydı?" Değil mi? Ve ona aydınlanma...

Evet. Teşekkürler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): "İnsanlar senden yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter" (Tevbe Suresi: 129 — metinde sure adı belirtilmemiş, anlatıcı tarafından ayet olarak aktarılan bu ifade içerikten tespit edilmiştir) --- ---

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş

Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.