Mizaçlar, Negatif Reaksiyonlar ve Sabrın Hakikati (Kayıt 11)

Kısa Özet

Sohbet, "sabırlı ol" tavsiyesine gösterilen tahammülsüzlükten yola çıkarak kişinin içindeki otomatik/reaksiyoner benlik hâllerinin (mayın-dinamit benzetmesiyle) nasıl işlediğini, çeşitli mizaç tiplerinin (özellikle 2, 4, 6, 8, 9) karakteristik "negatife demir atma" hâllerini hasta çocuk, kızgın kadın, istifa dilekçesi yazan öğretmen, huysuzlaşan at gibi somut örneklerle uzun uzun işler. Ardından mizaçları tanımanın hayata faydasına, dörtlerin "acı" ve "derinlik" üzerinden inşa ettiği egoya, Budizm'in dört hakikatiyle karşılaştırmalı olarak acının hakikat bilinciyle aşılmasına değinilir. Son bölümde sabrın gerçek tasavvufi anlamı ("kâinatın ilahî hikmetine tam mutabakat") ile sıradan tahammül arasındaki fark, Atâullah İskenderî'nin hikmetlerinden örneklerle tevekkül ve nefsin kendini fail görmemesi konuları, ve Abdülkadir Geylanî ile şeytan arasında geçtiği rivayet edilen bir kıssayla nefsin çukurlarını bilme teması ele alınır.

Öne Çıkan Vurgular

  • Bir söze veya tavsiyeye duyulan aşırı tepki çoğu zaman muhatabın kendisiyle değil, kişinin kendi "yanlış hassasiyeti" ile ilgilidir; insan önce kendi reaksiyonunu sorgulamalıdır.
  • "Merkezin negatif bölümüne demir atmış" bir kişi o an her şeye olumsuz tepki verir; bu hâldeyken kişi üzerinden mizaç okuması yapılamaz — yapılması gereken, kişinin o hâlden çıkmasını sabırla beklemek, onu gereksiz yere tahrik etmemektir.
  • Gerçek sabır, sonucun iyi ya da kötü olacağına dair bir beklenti taşımadan kâinatın ilahî hikmetle işleyişine tam mutabakat hâlinde olmaktır; sıradan tahammül ise bunun henüz olgunlaşmamış ama yine de kıymetli bir hâlidir.

Sabırlı Olmaya Tahammülsüzlüğümüz Bize Ne Gösterir?

Sabırlı olmaya karşı tahammülsüzlüğümüz aslında neyi gösteriyor? İnsanın "sabırlı ol" sözünü duyduğunda çileden çıkması neyin işareti? Çok duyduğu için mi rahatsız oluyor? Hayır, çok duymuş olmak da zaten bir sonuç, ana sorunun cevabı değil.

Bu, insanların halden anlamayıp uzaktan nasihat verdiklerini gösterir aslında. Peki gerçekten sabrettiğimiz hissi var mı içimizde? Her zaman değil. Kendinizi sabırsız buluyor musunuz? Buluyoruz. Dolayısıyla aslında yapamadığımız bir şeyi birileri bize söylüyormuş gibi oluyor o zaman. Ama ben en sonunda sabrettim diye düşünüyorum; söylenip kızıp bağırıp çağırıp da yine "sabrettim" diye düşünüyoruz. Öyle gözümüze avuntu oluyor.

Oysa sabrın da düzeyleri var. Tasavvufta en azından üç kısma ayrılır bu kavram. Özellikle "Menâzilü's-Sâirîn" diye bir kitap var — Emin Yayınları'ndan çıkma, Bursa merkezli bir baskısı da var. Orada her kavramın üç düzeyi olduğu anlatılır: mesela avamın sabrı, havassın sabrı, havassü'l-havassın sabrı diye; avamın rızası, havassın rızası diye. Ama onlar bunu en ince ayrıntısına kadar ya tecrübe etmiş ya da idrak etmişler. Bizim de onlar üzerinde çalışmamız lazım.

Belki şöyle düşünmek lazım: diyelim ki böyle bir durum bende olsa ne düşünürüm? Önce şunu düşünürüm: niye duymak istemiyorum? Diyelim ki benim yapamadığım bir şeyi gösteriyor olabilir. Mesela ben sabırsızımdır; bana "sabırlı ol" denince aslında yapamayacağım veya yapmak istemediğim bir şey hatırlatılıyor. Belki akli olarak yapmak gerektiğine inanıyorum ama yapmak istemiyorum olabilir. Dolayısıyla da duymak istemiyorumdur. İnsan duymak istemediği, görmek istemediği, muhatap olmak istemediği şeyleri düşünmelidir. Ve bunlara karşı, şu anki tepkisinden daha farklı nasıl davranabileceğini de teorik olarak üzerinde düşünmelidir. Mesela sabırlı ol diyen birine ben daha nasıl doğal bir şekilde mukabele edebilirim, diye bir soru sormamız lazım.

Sabrı tavsiye edenlerden bekleriz; "bekle, bekle" derler, tahammül tavsiye ederler. Bazen de gayretimizi kesiyorlar; "gayret göster" diyorlar, "böyle olmaz ki, gayretsiz olmaz" diye genişletilmiş tavsiyelere muhatap oluyoruz. Ben, sabrı kendim nasıl anlıyorsam öyle anlamak taraftarıyım; başkalarının yorumlarıyla olmuyor çünkü. Herkes bir sabır ezberlemiş ama insanların çoğunun dediği sabır aslında tahammül. Sabır başka bir şey. Bir kişiye, sabrı ne şekilde anladığına dair soru sorulabilir mi? "Sabırdan ne kastediyorsun?" diye çok soruyoruz değil mi, ama çoğu zaman makul bir cevap alamıyoruz.

Bir de "acı tecrübeyle" söylenmiş bir söz meselesi var. Bunu siz de böyle anlıyorsunuzdur: beni anlamadığını düşündüğüm, hayatında hiçbir şeyi öyle yaşamamış birinin bana böyle bir şey söylemesi, sanki bana tatlı bir şey söylüyormuş gibi hissettiriyor — kuru bir cümle gibi. İçinde yaşantı içermeyen bir söz insanı tatmin etmiyor. Peki bu objektif bir şey mi? İçinde yaşantı olmayan bir söz gerçekten dikkate alınmaması gereken bir söz mü? Hayır, değil. Çünkü bazen hiçbir şey yaşamamış biri de doğru bir şey söyleyebilir; ondan bile alacağımız bir şey olabilir. Aslında öyle düşünmemiz lazım.

Karşımdaki kişi bana bir şeyi, o olayı yaşamadığını düşünsem bile çok duygusuz ve mekanik bir şekilde söylese bile, ben "acaba" diye düşünmem lazım aslında. Ama biz genelde öyle yapmıyoruz; o türlü sözü, kişinin psikolojisinden hatta niyetinden bağımsız olarak alamıyoruz. Halbuki mesela birisi kötü niyetle "sabırlı ol" diyor olabilir; ama kişinin art niyetinden bağımsız olarak sözü alabilmek, iyi bir objektif gözle bakabilmeye bağlı bir olgunluktur. Çünkü söz doğru işlenebilir, istifade edilebilirse, kişi ondan yararlanabilmelidir.

Reaksiyoner Benlik Hâlleri: İçimizdeki Dinamitler ve Mayınlar

İçimizde bir söze, bir tutuma, bir tavra karşı reaksiyoner olan merkezleri, reaksiyoner benlik hâllerini iyice görmeliyiz. Çünkü bunlar hayatımızda dinamit işlevi gören benlik hâlleridir. Bir bakarsınız, bir durumda birisinin sözü sizin için bir yere döşenmiş mayın gibidir; birisi o mayına basar ve siz patlarsınız. Bir dinamit gibi işler yani, ve sizi düşünsel, duygusal ve eylemsel anlamdaki istikametinizden alıkoyar. Birdenbire tamamen raydan çıkmış olursunuz. Nerede çok fazla reaksiyon gösteriyorsak, o noktalar bizim hayatımızın istikametini bozan, varlık zeminimize döşenmiş dinamitlerdir.

Mesela birine "sabırlı ol" dersiniz; der ki "sen yaşadın mı ki?" Psikoloji tabiriyle insan çok rahatsız olduğu şeyleri yaşayınca o anları "psikopat" bağlıyor der; en hafifinden "dengemi bozdu", "kimyamı bozdu" deriz. Hâlbuki buna kendimizi edilgenleştiriyoruz. Gerçekten de o durumda kaldığımız müddetçe edilgeniz, pasif bir durumdayızdır. Ama şuna benziyor: siz kendi bahçenize mayın döşemişsiniz, sonra biri gelip basınca "niye bastın, bu bahçeyi berbat ettin" diyorsunuz. Görünürde biri patlatıyor gibi ama gerçekte o mayını oraya döşeyen sizsiniz. O mayını döşediğim an kendimi zaten pasif hâle getirmiş oluyorum.

(Sohbet sırasında kısa bir telefon görüşmesi araya girer: bir tanıdığın hastalığıyla ilgili hâl hatır sorulur — "Birkaç gündür gribiz ama şükür, bir gün biraz ağır oldu, titreme, ateş vardı ama Allah'a şükür" — ve karşılıklı hayır dua ile görüşme sona erer: "Gelene git gidene gel demiyoruz.")

Gelene "git", gidene "gel" dememek, aslında kutsal açılımla ilişkili bir şey. Mesela bahar gelir, insan gitmesini istemez değil mi? Kış gelir, gelmesini istemez. Egomuzun hoşlanmadığı şeylere "git" demek isteriz; egomuzun hoşlandığı şeylerin de gitmemesini isteriz. Hâlbuki orada, kâinatın kutsal açılımını kendi açılımımız gibi telakki etmeliyiz.

Meselenin ilk durumunda insan aktiftir. Fakat o aktivite içinde bizde olumsuz ve yanlış hassasiyetler oluşur; bu hassasiyetler tıpkı bir mayın gibidir ve biz o durumda edilgen hâle geliriz. "Şu noktada çok hassasım, şuna tahammül edemiyorum" dediğimizde, aslında o andan itibaren pasifliğimizi açıkça ifade etmiş oluyoruz. Ama biz bunun ardından çevremizi suçladığımızda neyi görmemiş oluyoruz? Kendimizde var olan o yanlış hassasiyetin yanlışlığını görmüyoruz.

Bu yanlış hassasiyet olumlu bir alanda da olabilir. Mesela iki numaranın sürekli sevgi sözcükleri duymak istemesi, aslında bir "olumlu duyarlılık beklentisi"dir; kendisi hassas olduğu için karşısındakinden de aynı hassasiyeti bekler. Takdir edilmeyi çok istemek, "takdir edilmeden motive olamıyorum" demek de görünürde pozitif ama netice itibariyle orada da yanlış bir zeminden, yanlış bir odaktan bir beklenti söz konusudur. Bu da bizim kendi içimizde inşa ettiğimiz yanlış hassasiyetlerden biridir. Ama olumsuz hassasiyetlerimizi de görmemiz, onlar tetiklendiğinde ortaya çıkan olumsuzluklardan dolayı muhataplarımızı suçlamamamız lazımdır. Bu, bizim kendi hayat sürecimiz içinde mizacımızla bağlantılı bir şekilde şekillenmiş bir yanlış hassasiyet alanıdır.

Dörtlerin Sıradanlığa Karşı Aşırı Hassasiyeti

Dördün rahatsız olduğu şey sıradanlık, yüzeysellik, derinliksizliktir. Bir dördü rahatsız eden bir hassasiyeti sıradan, ona göre çiğ ve derinliksiz bulduğunda, hemen onu reddetmek ister; onunla temasını kesmek ister. Bunu olduğu gibi algılamak lazım — belki onu yazan, kendi hayat süreciyle o kadar da derinliksiz olmayan bir şey söylemiştir, bundan memnun olan insanlar da olabilir. Ama dört, orada "bu ne kadar derinliksiz, bu ne kadar küçük" diye odaklanır. Biz böyle durumlarda genellikle dıştaki olguyu eleştirmeye, bazen kınamaya, küçümsemeye, dışlamaya, ona öfkelenmeye eğilimliyizdir. Hâlbuki "sende niye bu kadar aşırı reaksiyon var, niye bu kadar tepki gösterdin" diye sormak lazım. Bu, bizde gereksiz bir hassasiyet damarı olduğuna, bir şeye olduğundan fazla reaksiyon gösterdiğimize işaret olabilir. Her şeyi olduğu gibi görebilsek, olduğundan fazla aşırı bir anlam da yüklemez, aşırı bir değersizlik de yüklemeyiz.

Neyse o olarak görmeye çalışmak ve onu kendi şartları içinde analiz etmek — dörtlerin önemli bir handikabıdır bu. Rafine dörtler bir noktadan sonra böyle küçümseyici bir damara sahip olurlar; bu bazen sıradan bir şey yapmalarına da engel olur, çünkü ona karşı derin bir antipatileri vardır. "Sıradan olacaksa hiç olmasın, ben sıradan biri değilim ki böyle bir şey yapayım" derler.

Mesela böyle bir arkadaş vardı; web tasarımı yapıyordu. Girdiği bir iş yerinde patronu "bana şöyle bir site yap" demiş. "Patronun istediği site bana o kadar basit, o kadar sıradan geliyordu ki, 'efendim başka türlü de yapabiliriz' dedim. 'Yok,' demiş, 'bunu yap, ne eksik ne fazla.' Ben de işi bıraktım," diyor. Çünkü böyle bir şeyi kendi elinden çıkaramıyor; ona karşı, herkesin yapabileceği sıradan bir şeye o kadar reaksiyonu var ki, artık sıradan bir site yapamıyor. Peki bu reaksiyonu verdiren nedir — gerçekten yanlış bir şekilde oluşmuş aşırı bir hassasiyet mi? Belki bu daha nitelikli, daha derinlikli, daha estetik olabilir; ama madem patron öyle istedi, onun isteğini yerine getirmekle mükelleftir. "Bana bıraksan böyle bir şey yapmayı düşünmezdim ama madem o böyle istiyor, buyur" diyebilirdi. Onu yapmak, kişinin kendi estetik zevkinin olmadığı anlamına gelmez ki. Ama oradaki reaksiyon "benim elimden böyle bir şey çıkamaz" reaksiyonudur. Neden çıkamaz? Çünkü o çok yüzeysel ve sıradan.

Dokuzun Üçü Taklit Etmesi ve Enneagram Kanatları

Bu tür bir davranışla ilgili bir yorum: dokuz-birlerde veya dokuz-sekizlerde bazen üçü taklit eden bir süreç olabiliyor; bir nevi üçlü taklit gibi görünüyor. Ya da dokuzun bir kanadı varsa, bu sefer bir taraftan mükemmel bir şey yapmak — mükemmel değilse yapmamak — ya da üçlük anlamında herkesin yapamayacağı, yapıldığında parmakla gösterilecek, dikkate değer bir şey yapma motivasyonu ortaya çıkabiliyor. Bu, biraz üç motivasyonu olur; bu da gereksiz bir hassasiyettir. Muhtemelen ya 9-6-3 hattı üzerinden sağlıksız bir yöneliş söz konusudur.

Bazen de kişi bu tür bir şeyi dışarıda gördüğü, kendi yapısının sağlıklı gidişini orada gözlemlediği için kendine model alabiliyor; ama bu yüzeysel bir modelleme oluyor, bir nevi rol oynama gibi, tam olarak "o" olmuyor. Sağlıklı bir gidiş değil ama bu modelleme de mümkün. Dokuzların hoşlarına giden, olumlu buldukları bir şeyi taklit edebilme kabiliyetleri var. Bazen bir kanat üzerinden en iyisini yapmak, işin en güzelini, en iyisini yapmak isteği de olabiliyor. Ama bazı üç gibi görünen dokuzlara da rastlanmıştır — bu sağlıklı bir gidiş değil; bazen böyle çok "iddialı" olabilen üçlerde, dokuzlarda da bu görülür. Bahsedilen motivasyonu iyi çözümlersek, onun bazen bir tanesinden gelme ihtimali de vardır; motivasyon analizi bunu belirler. Altı da bu tür bir şeyi çokça yaşayabilen bir mizaçtır; dokuzda görülünce insanı ilk önce şaşırtan bir durum olur.

Burada kişi şuna dikkat etmeli: neye karşı hassasiyeti olduğunun üzerinde durmalı. "Ben böyle bir şey yapmam, bu bana göre çok ters bir şey" veya "şöyle bir davranışa, şöyle bir söze tahammül edemem" diyorsa, "nesin, tanrı mısın?" diye kendine sormalı. Niye tahammül edemiyorsun? Orada hep mizacımızın çok kaçındığı bir şeyi göreceğiz.

Sekizlerin Edilgenliğe Karşı Tahammülsüzlüğü

Mesela sekize "çok güçsüzsün, çok zayıfsın" deyince rahatsız olur; edilgenlikten çok rahatsız olur sekizler. Bunu ben de bilgi olarak biliyordum ama örneğini açık gördükçe daha çok dikkatimi çekti. Hiç edilgen bir cümle kullanmamaya çalışan bir sekiz vardı — bazı yorumlarımda "İslam dünyası şöyle baskı altında, engelleniyor" gibi edilgen bir konu açtığımda bundan çok rahatsız oluyordu. Hâlbuki hayatta edilgen olduğumuz durumlar da vardır; sanki hep etkin mi olacağız? Edilgen de olabiliriz. Kaldı ki edilgen olmak bütünüyle kötü bir şey de değildir; bazen çok doğru, çok uygun bir hâldir. Mesela toprak edilgendir, tohumu alır ve yeşertir; bir yaprak güneşin ışınını alır, orada edilgendir, fotosentez yapar, oradan gıda üretir. Yani edilgen olmak bütünüyle kötü bir şey midir? Bunu analiz etmek lazım.

Bir sekiz için edilgen olmak, mizacından doğrudan doğruya kaynaklanan bir şiddetle, hiç muhatap olmak istemediği, hiç yaşamak istemediği bir durum olabiliyor. Buna karşı aşırı bir hassasiyet sergiliyor; olgunun ne olduğuna bakmaksızın orada bir edilgenlik hissettiğinde direkt reaksiyon gösteriyor, orada mayın infilak ediyor. Hele "sen bunu yapmak zorundasın" gibi bir cümle kurulduğunda, "zorundasın" ifadesi bir sekizi daha da tetikler. Tabii bunu her mizaç açısından analiz etmek gerekir.

(Konuşmacılardan biri kendi tecrübesini paylaşır: kendi içinde tek bir "reaksiyon damarı" değil, farklı zamanlarda büyük küçük her şeye tepki verdiği, sakinleştiğinde ise her şeyin normale döndüğü, dolayısıyla belirgin bir hassasiyet noktası bulmakta zorlandığı bir hâlden söz eder.)

Bahsedilen durum biraz farklı bir açıdan ele alınabilir. Şöyle: biz bazen bir şeyden rahatsız oluruz ve duygu merkezimizin, zihin merkezimizin veya eylem merkezimizin negatif durumuna, deyim yerindeyse demir atarız. Bir gemi demir atınca nasıl hareket etmiyorsa, orada sabitlik kazanırız. Merkezlerin negatif durumları hep negatifi üretir; sonra her şeye reaksiyon gösteririz. Ama orada gösterilen reaksiyon aslında olgulara değildir; daha önce bir şeyden dolayı negatif hâle gelmişizdir, o negatif hâlimiz bir anlamda karar kılmıştır. Bu süre kişiye göre değişir — bir gün de olabilir, yarım gün de olabilir, bir ay da olabilir. O süre içinde her şeye negatif reaksiyon gösteririz. Buradan kişinin neye negatif olduğunu, neye reaksiyonel olduğunu çıkaramazsınız; çünkü burada her şeye reaksiyon gösteriyor.

Merkezin Negatif Bölümüne Demir Atmak

Hasta olmuş bir çocuk düşünelim: sürekli yediğini çıkarıyor, ona baklava getiriyorlar reddediyor, kebap getiriyorlar reddediyor, meyve getiriyorlar reddediyor — gelen her şeyi reddediyor. Burada temel bir negativite var; o negativite, ne olduğuna bakmaksızın hep negatif tavır sergiliyor. Bu durumda kişinin neye karşı hassas olduğunu çıkaramazsınız.

İnsanlar bu gibi durumları şöyle yorumlarlar: "ortada bir şey yoktu, işte her şey güzeldi ama hep ters davranıyordu." Bir örnek: kadın kocasına kızmıştır; arkadaşları gelir, arkadaşlarıyla kadının arasında hiçbir olumlu olumsuz bir şey yoktur, tanımıyorlar bile. Ama kadın misafirlere kötü davranır. Onlarla alakası yoktur; orada kocasıyla bir problem yaşamıştır. O kadının gözünde arkadaş falan yoktur, negatif bir yere demir atmıştır. Bir çocuğun iştahsızlığı gibi, ona ne gelirse reddedecektir — dünyanın en güzel tatlısı gelse de, en iyi pişmiş yemek gelse de elinin tersiyle itecektir. Bazen çocuklar da böyledir: acı bir şey yer, ondan sonra ne versen "istemiyorum" der. "Bak bu suyu iç, acısı gider" desen dahi "istemiyorum" der; çünkü o anda negativite içindedir, her şeyi reddeder. Biz buna, kişinin bir merkezin negatif bölümüne demir atması diyoruz. Kişi o negatif bölüme demir attı mı, oradan çıkıncaya kadar negatif davranır.

Halk arasında böyle durumlar için "şu an ona dokunma, heyheyleri üstünde" denir; objektivitesi kaybolmuştur, ne yapsan kâr etmez. Bir at düşünün, ayağına diken batmış ya da huysuzlaşmış — kim yaklaşsa çifte atar, iyiliğe mi geldiğine kötülüğe mi geldiğine bakmaz. Bu hepimizin zaman zaman yaşayabileceği, en azından potansiyelimizde olan bir hâldir. Kişi bu durumlara dikkat etmeli, kendine dönüp "ben niye şu an olumsuz oldum" diye o maceranın başına dönmelidir. Bunu en fazla yaşayanlar ikiler ve altılardır; çünkü müteessir olan mekanizmalardan biri duygu merkezinin negatif bölümüne, öbürü zihin merkezinin negatif bölümüne odaklanır. Bazı altılar negatife bağlandıklarında her şeye hayır derler.

Temel cevap hayırdır. Bir arkadaşımın Araplarla ilgili bir sözü var: kapalı çarşıda ne fiyat söylersen "tenzilat" diyorlarmış, otomatiğe bağlamışlar — bir liralık bir şeye de yüz liralık bir şeye de fiyata bakmaksızın "tenzilat" derlermiş. İşte merkezlerimizin negatif ve içgüdüsel bölümleri otomatik çalışmaya en eğilimli bölümlerdir; kişi bunlara karşı çok dikkatli olmak zorundadır çünkü otomatik çalışır. Biraz alınan, küsen, darılan ikiler de vardır: "şunu ister misiniz?" — "hayır, istemem." "Şunu ister misiniz?" — "istemem, istemem, hiçbir şey istemem, nefret ediyorum" derler. Orada tamamen merkezin negatif bölümündedirler, ne olduğunun bir önemi yoktur; bir mukayese, bir ayırt etme, bir süzgeçten geçirme söz konusu değildir.

Kişi kendini böyle bir hâlde hissediyorsa hemen durmalı, içsel olarak durmalıdır: "ben şu an iyi algılamıyorum, doğru algılamıyorum ve doğru reaksiyon vermiyorum" demesi gerekir. Çünkü bu tamamen sübjektif, en kötü sübjektif durumdur. Buradan gerçek anlamda kişinin tabiatındaki hassasiyetleri çıkaramayız; bu durumdaki bir insanı eleştirmek veya yorumlamak doğru değildir, çünkü yorumlanacak bir şey yoktur — kişiliğiyle, mizacıyla, mentalitesiyle ilgili bir yorum yapılamaz. Ancak "çok çabuk negativiteye demir atıyor" denebilir; oradaki davranışların kendi içinde bile sübjektif bir tutarlılığı yoktur.

Negatif Hâldeyken Kişi Kendini Nasıl Tanımlamamalı

Kişinin temel hassasiyetlerini, o negatife demir atılan süreç üzerinden analiz ederek anlayamayız. Kişi de kendini o süreçteki reaksiyonlarıyla tanımlayamaz. Bunu psikolojik düzeyde aşmak için konuşuyoruz zaten. Normal şartlarda, ortalama bir kişinin ortalama psikolojisinde böyle reaksiyonlar görülmez. Yakınlarımdan birini tanıyorum: bir negativiteye bağlanmış, temel problemi eşiyle yaşadığı bir olaydı; sonra herkese karşı âdeta kibirli davranmaya başladı, selam bile vermez oldu. Hâlbuki aslında onun normal hâli o değildir; o negatif bölüme demir atmıştır. Önce onu oradan çıkarmak, sonra onun üzerinden bir analiz, bir değerlendirme yapmak makul olur — tıpkı birinin depresyona girdiğinde önce depresyondan çıkarılması gerektiği gibi.

Bazen bu hâl çok majör bir yanlışlığa da yol açabilir. Diyelim ki hiç yapmayacağı bir şeyi yapar, öfke merkezliyse ve negatife demir atmışsa bir-iki yaşındaki çocuğunu bile dövebilir; sonra "ben ne yapıyorum" der kendi kendine, "kendimden bile rahatsız oldum" der. Çünkü o hâlin bir ayarı yoktur. Hatta gider, kızdığı kişinin masum küçük çocuğuna bile kızabilir — o çocuktan hiçbir şey istemiyordur, negatife bağlanmıştır, orada belirgin bir bilinç bile yoktur, gerçek objektif bilinç bir yana.

Bu negatif hâl otomatik olarak tekrarlandığında, kişi kötüye giden bir durumda tekrar oraya döner: "meğerse benim gerçek hâlim buymuş" diye düşünmeye başlar; bu bir karamsarlığa, bir nevrotikliğe yol açabilir. Hâlbuki insan kendisini asla böyle hâllerle tanımlamamalıdır. Bunlar bizim psikolojik farkındalığımızın azlığı nedeniyle içine düşebileceğimiz durumlardır — tıpkı bazı insanların o kadar çok nezle olması, nezle olmadıkları zamanın daha az olması gibi. Kişi de şartlara bağlıdır; insan bu prensibe dikkat etmelidir: negatifsen dur ve dikkat et.

Eğer kişi bunu fark etmiyorsa, farkında olan yakınına bir görev düşer; ama o da tavsiyelere kapalıysa yapılabilecek tek şey sabretmektir. Böyle bir durumla karşılaştığımızda yapacağımız şey, en azından o kişinin üzerine gitmemek, onu gereksiz yere tahrik etmemektir. Çünkü orada aslında kişi kendine karşı tamamen ümitsiz, "sen kötüsün, beceriksizsin, yetersizsin" gibi kendine dair blok bir negatif tanımlamaya girebiliyor; ya da dışarıya dönüp "herkes kötü, herkes çıkarcı" diye blok bir negatif tanımlamaya giriyor. Bu hatadan uzak durmak lazım. Diyelim ki gözüne toz kaçtı, gözün yaşarıyor, akıyor; dışarıyı puslu, yağmurlu görürsün — çünkü negatif bir gözlük takmışsındır. O gözlükle hem kendine hem dışarıya bakarsın, ikisini de kötü görürsün. Bu yüzden böyle bir kişiyle muhatap olduğumuzda onun negatif algısını tetikleyecek tavırlar sergilememeliyiz.

Mizaçları bilmek burada çok işe yarar. Kaygılı bir eşe "rahat ol, niye bu kadar kaygılısın" demek, o an objektif bir bakışa sahip olmayan kişiden "senin gibi umursamaz mı olayım" cevabını almaya yol açar. Muhatap edilebilecek hassasiyetlere bir tolerans göstermek gerekir; ancak kişi zihnen açık olduğunda ona bilgi veya duygu düzeyinde bir şeyler aktarılabilir. 9, 6 ve 4 mizaçları negatife demir attıklarında orada fazla kalmaya meyillidir; bu durumlarda hem kendilerini fark etmeli hem de o hâlden çıkma yönünde gayret göstermeli, kendi içlerindeki o negatif benliklere fazla itibar etmemelidirler.

Bir Dostluğun Kırılması ve Mizaç Bilgisinin Faydası

Bir olmamaya gayret etmek lazım — "şu anda bende bir negatif mekanizma işliyor, ben bu negativiteye tabi olmayacağım, olmamaya gayret edeceğim" demek gerekir. (Konuşmacılardan biri kendi tecrübesini anlatır: bir gece böyle bir hâle kapılır, tam olarak neye üzüldüğünü bile bilmeden "okula gitmeyeceğim, işi bırakacağım" der; ama bu tamamen bir "kayığın suyla gitmesi" gibidir, bir farklı kişilik sunma hâli değil, içinde okulda öyle davranmam gerekiyor tarzında bir maskeye bürünmedir.) Bazen bu, tamamen bir maskedir; bazen de içimizdeki farklı ben hâllerinden, hayatı olduğu gibi kabul eden daha iyi bir hâlimizin, kendine derinlikli ve pozitif bir motivasyon vermiş, kendini o konuda güzelce şartlandırmış hâlin işlemesidir.

Diyelim ki "kardeşim, okulda senin melankolinden, üzüntünden o çocuk da etkileniyor; o çocuk buna mecbur mu?" diyebilirsin kendine. "Ben bu hâli çekmek zorunda değilim" demek pozitif bir şeyle işleyebilir. Ama "tamamıyla ekarte edemedim" demek de gerekir kendimize — sanki bu çok kıymetli bir şeymiş, çocuklar da çekilir bir şeymiş gibi algılamamak gerekir.

Farklı mizaçlar bunu farklı şekillerde yaşar; dört olan biri bir tarzı hemen yapamayabilir, başka bir mizaç yapabilir. Bazen böyle görünürde küçük "ben" hâlleri, hayatımızı ipotek altına alacak kararlara imza attırır. Ona kendini kaptırıp iyice özdeşleştiğinde, hayatın üzerinde tam bir yetki verdiğinde, o senin adına öyle kâğıtlara imza atar ki — tak diye istifanı yazmış olabilirsin mesela. Hatta "bak ben yaparım kardeşim, ben göze alabiliyorum, başkaları göze alamaz" diye de bir ego üretebilirsin.

(Bir öğretmenlik anısı paylaşılır: iki-migraslı bir hoca, işler yolunda gitmediğinde — mükemmeliyetçi bir tutumla, müdürün ya da öğretmenlerin küçük bir aksaklığında — hemen istifa dilekçesi yazarmış; "bu 219. istifa dilekçesi" diye şakayla karşılanırmış. Bu tür aşırı ve tekrarlayan bir tepki kalıbının, güçlü bir bir-kanadı olan iki mizacında görülebileceği değerlendirilir.)

Kişi negativite içindeyse iyi bir noktada olmadığını bilmelidir. Buna, farkına varmadan şarampole doğru eğilim gösteren bir araba örneği verilebilir: şimdi orada gaza basmanın bir âlemi var mı? Yok. (Bir enişte örneği anlatılır: yedi mizaçlı bir enişte, şarampole giren arabayı gaz vererek kurtarmaya çalışmış, sonuçta bir köprü ayağına çarpıp aracı hurdaya çıkarmış.) Kişi bazen sanki aşırı reaksiyon vermenin, tepki vermenin kendisini o durumdan kurtaracağını zanneder — mesela bir iki numara "bundan sonra herkese resmi davranacağım, kimse artık umurumda değil, herkesi hayatımdan sildim" diyerek hayatının daha güzel olacağını zanneder; ya da bir altı herkese itiraz ederek, herkese hayır diyerek; ya da bir yedi kendini her türlü fikre kapatıp yalnızca kendi isteklerini yerine getirerek iyi bir noktaya geleceğini zanneder. Oysa iş daha da sarpa sarar.

O negativite içindeyken kişi sakin olup durmalıdır: dur, sakin ol; kaygı da duyma, korkma da; dur ve geriye doğru gitmeye çalış. Seni bu noktaya getiren, bilinebilir, görülebilir bir olgu var mı? Onu kafanda çözmeye çalış, görebiliyorsan gör. Göremiyorsan, unutmuş olabilirsin, ya da bilmediğin bir negatif hâl olabilir; öyle kabul et. Bulamadıysan, "şu anda böyle negatif olmamı gerektirecek bir durum yok, bu yanlış bir hâl, yanlış bir algı" de; olumlu tavırla, pozitif davranışla kendine anlayış göster. Bir olgu bulunduysa, ona dönüp zihinsel olarak orada çözmelisin; çünkü o olgu seni sürekli negatife götüren bir şeydir — bazen bir olayı hatırladığımız an negatifleşiriz, "o insanı hatırlamak istemiyorum, sinirlerim bozuluyor" deriz. O sürecin geçtiğini görmek de ilginçtir; bir dönem sonra "ben nasıl böyle düşündüm" diye gülüp geçebiliriz, "ne kadar gereksiz bir şeye takılmışım" diyebiliriz.

Bizi negativiteye götüren olguları kendi içimizde çözümlemeliyiz — çözemeyebiliriz ama çözümlemeye çalışmalıyız. O olayı, o kişiyi, o durumu değiştiremeyebiliriz ama onunla ilgili algımızı dönüştürmemiz gerekir. Biri size yanlış yapmışsa, bunu negatif düşünmeden çözümlemek durumundasınız. Çözümlemek, olguyu analiz etmektir: ne oldu, niye oldu? Muhatabınızın bir yanlışıysa, niye böyle yapmış olabileceğini düşünürsünüz; bariz bir kişisel hata görürseniz onu affedersiniz, "demek ki o an iradesi öyle şekillendi, ben bu hatasını affediyorum, ona dua ediyorum" dersiniz — işte o çözümlenmiş olur. Bir kişinin bir şeyi niye yaptığını anlarsanız, o olay çözümlenmiş demektir.

Ama bunu aşağılayarak, sürekli tekrarlayarak yapmak çözümleme değildir; içinde negatif duygulanım ve düşünce taşıyan bir "çözümleme", gerçek anlamda çözümleme değildir. "Çözümledim, o çok kibirli" demek bile yanlıştır — bir kibir varsa altında büyük bir aşağılık kompleksi, büyük bir zaaf ya da büyük bir korku vardır. Birinde kibir görüp negatif bir duygulanıma kapılmak gerçek anlamda derinlikli bir çözümleme değildir, yüzeysel bir çözümlemedir. Sorulması gereken soru şudur: peki niye kibirli davranıyor? Bu çözümlemeyi yaptığınızda kişiye karşı negatif bir duygu ve düşünceniz olmaz; oluyorsa hâlâ çözümlemeniz gereken bir şey vardır. Çünkü en son varılacak nokta şudur: kişi o ego hâliyle, o mizaçla, o noktada başka bir şey yapamaz. Bu, gerçek nihai çözümleme noktasıdır. Bu durumda şefkat doğar, merhamet doğar, dua doğabilir.

(Kişisel bir örnek anlatılır: biri telefon edip yarım saat sonra geleceğini söyler, ama gelmez; anlatıcı içindeki "beni mi umursamıyor" tarzı ego seslerini fark eder ve gözlemler, ardından "belki rahatsızlandı, acil bir işi çıktı" diye düşünür ve içindeki negatif duygulanım sıfıra iner. Bu, "dışsal kale alma" ile "içsel kale alma" ayrımına örnek olarak sunulur: bekleme görevini yerine getirmek ve pozitif bir hâlde beklemek, gelmemenin sebebiyle ilgili bir hüküm vermeden mümkündür.)

Olayın çözümlemesi, karşı tarafın kendiyle ilgili bir sıkıntısı, bir problemi olduğunu kabul etmektir. İçinde negatiflik taşıyan hiçbir düşünce ve duygulanım, gerçek anlamda bir çözümleme değildir. Karşıdaki insan her zaman mazurdur — bu, muhataplarımızla hayat boyu ilişkimizi sürdüreceğimiz anlamına gelmez. "Bugüne kadar arkadaşlığımız, dostluğumuz için teşekkür ederim, Allah razı olsun; ama ben bundan sonra bu ilişkinin faydalı olacağı kanaatinde değilim, Allah yolunu açık etsin" da denebilir. Burada hiçbir negativite yoktur; sadece "uyum yok, pozitif bir alışveriş yok, negatiflik pozitiflikten fazla" denir.

(Bir dostluk örneği paylaşılır: okulda çok yakın, paylaşımlı bir arkadaşlıktan sonra, sebebi anlaşılamayan bir kırgınlıkla arkadaşın selam vermemeye, konuşmamaya başlaması. Anlatıcı bir gün doğrudan sorar — "niye selam vermiyorsun" — arkadaşı da "sen selam ver" diyerek gider, aradan başka hiçbir açıklama gelmez ve iki taraf da kesinlikle konuşmaz olur. Anlatıcı, kırgınlığın sebebini net bilmediğini, ama muhtemelen kendisiyle ilgili olmadığını düşündüğünü söyler.)

Mizaçları öğrenmek anlatıcının hayatında gerçekten çok önemli olmuştur: "ben ne yapıyorum, ondan ne bekliyorum" diye sorgulayabilmeyi, "aslında iyidir, inşallah iyidir" diyebilmeyi sağlamıştır. Bununla birlikte, mesela dört mizacında sıkça görülen bir "ego" da fark edilmiştir: "dört olmak, derinlikli olmak" biçiminde bir kimlik inşası. Kendimizdeki yapısal eğilimler, kendi ürettiğimiz veya inşa ettiğimiz şeyler olmadığı için, bunları ne sahiplenebiliriz ne de üzerlerinden bir kimlik inşa edebiliriz — bu bir hatadır. Bu ego hâli özellikle edebiyat, sanat alanındaki dörtlerde, bu bilgi olmasa bile açıkça görülür: "biz çok hassasız, biz edebiyatçılar çok bilmem neyiz" gibi bir tutum — mesela bazı tanınmış yazarlarda bunu bariz görebilirsiniz. (Bir arkadaşın esprisi hatırlanır: "bende hiç ego yok" diyenlerin bazen Himalayalar gibi bir egoya sahip olduğu, "hiç olmazsa benim egom ortada" diye şaka yapılır.) Bazı kişilerde kibir veya ego çok daha bariz, görünür; bazı yapılarda ise görünmeyebilir, ama kişi buna dikkat etmelidir — bu kendi inşa ettiği bir şey değildir. Hatta varoluşçuluk zaten dörtlük bir felsefedir; kendini inşa etme, kendi varoluşunu kurma felsefesi bir dört felsefesidir.

Bazı insanların aslında dört özelliklerine sahip olmadığı hâlde dört gibi davranmaya özendiğini düşünmek de mümkündür; mesela normalde yedi olan biri, dörde özenip dört gibi davranmaya çalışabilir, ilginç tepkiler verebilir. Hassas olmak, derin olmak gibi özellikleri bazen beş de taklit edebilir; ya da cesareti taklit edebilir — bazı altılar cesareti taklit eder, pozitif bulduğu, özendiği bir insan egosunu taklit eder; bu sadece görüntü verme değil, öyle olmaya da çalışmadır. Mesela felsefe okumak veya felsefi meselelerle meşgul olmak iyi bir şeymiş gibi görünüp, aslında pek de umurunda olmadığı hâlde bir ortamda "Platon'dan, şundan bundan" bahsetmeye başlamak — bu yedide de, üçte de, başka tiplerde de görülebilir.

Kişi aslında şunu anlamalıdır: bütün bunlar bizim fani yüzümüzdür. Bizim asli, baki yüzümüz, özümüz Tanrı'ya dönük olan yüzümüz ve O'nunla olan ilişkimizdir. Dördün derinliği hangi derinliğe gitmiştir — miraca mı çıkmıştır, yoksa kendince duyguların derinlikleri içinde bir yol bulmaya mı çalışmaktadır, bazen bir girdabın içinde mi dolanmaktadır? İstediğin kadar dokunaklı şiirler yaz — hakikate nispetle bunun bir anlamı yok. Bunu küçümsemek için söylemiyorum ama hakikate nispetle mizaçlarımızın psikolojik düzeylerinin hiçbir manası yok. Sen kalk bir Şankara gibi, bir Mevlana gibi, bir Eckhart gibi acının hakikatini idrak et bakalım — o zaman elini öperim, derim ki "gerçekten sen dördün dibine inmişsin, hakikatine varmışsın." Yoksa acının edebiyatını yapmışsın demektir; hem kendine acı veriyorsun hem de etrafına bulaşıcı bir mikrop veriyorsun.

Acı Üzerine: Budizm'in Dört Hakikati ve Hakikat Bilinci

Acının kaynağı nedir? Acının kaynağı, vahdetin, hakikatin bilincini yitirmemiz, ikilik tuzağına düşmemizdir. Bunu aşamadığın müddetçe çekersin çekersin; kahrı ve lütfu aynı şey göremedikten sonra istediğin kadar acının lafını yap, hiçbir yere ulaşmış sayılmazsın. Öğrencilere de bunu söylerim: "acı çekmek evrenseldir" der Budizm — çok güzel bir söz. Der ki acı çekmek evrenseldir, acı çekmekten kurtulmak mümkündür, acı çekmekten kurtulmak için benliğini bırakmalısın. Bunu dörtler pek söylemez; sadece ilk kısmı söylerler. Budizmin dört temel gerçeği böyle gider: birinci kaide, acı çekmek evrenseldir; sonra acı çekmekten kurtulabilirsin der ve devam eder. Mesele bu istikamette gitmektir — yoksa "acı çekmek evrenseldir kardeşim, insan isek acı çekeceğiz, hadi çek bakalım" demek iş değildir. Allah'a şükür ki biz bunu kendi kadim geleneğimizin derinlikleri içinde görüp fark edebiliyoruz; yoksa acı tüketicisi oluruz, daha doğrusu acılar bizi tüketir. Acıyı tüketecek olan şey hakikat bilincidir; hakikat bilinci acıyı bitirir, o anlamda acı kalmaz.

Bu, arayışa çıkan insanların duygularını, düşüncelerini tatmin edecek dörtlerin diline sıkça sarıldığı bir konudur. Ama çıkış yolu göstermeden "kaliteli insan olmak arayışa çıkmaktır" gibi bir hava vermek, mesela üniversitedeki bazı profesörlerin "gerçek insan biziz, diğerleri yüzeyseldi" demesi gibi bir kibre dönüşebiliyor. Bunu kafamda karikatürize edince rahatlayabiliyorum: dört numara kendi acısını anlatarak, derinleşerek, bir tür Facebook ünlüsü hâline gelebiliyor, başkaları da onu öyle onaylıyor. Aklıma gelince kendime derim ki "arka planın farklı olabilir ama düşeceğin konum bu"; egonun bir çeşidini yapacaksan, işte bu.

Belki dörtlük şu açıdan anlamlı olabilir: bunu gerçekten analiz ettiğinde, zahiri düzeyin gerçekten acı olduğunu görürsün. Bir dört psikolojisinin gelebileceği en ileri nokta budur; buraya kadar gelirse o mizacın hakkını vermiş olur. Ama ondan sonrası o psikolojik zemin üzerinden gitmez; o zeminle yol alınmaz. Ondan sonra hakikat arayışı olmalıdır, çünkü acı bir yanılsamanın sonucudur; mesele o yanılgıyı hakikatle bertaraf etmektir. Bu dünyada acıyı görmeyen, acı çekmeyen biri elbette kördür — ölüm, hastalık, ihtiyarlık karşısında acı duymayan biri yaşamıyor demektir; bunlar hakikaten acı verir. Ama bu, hakikatin kendisi midir? Değildir. O zaman gidip bir Buda gibi hakikate ereceksin; o zaman ne ölüm, ne hastalık, ne ihtiyarlık sana dokunmayacak, rahatsızlık vermeyecek.

Yoksa "biz ölümle her gün göz göze, yüz yüzeyiz, bunun acısını yüreğimizin derinliklerine kadar yaşıyoruz" demek başlı başına bir mesele değildir — bu, seni hakikate götüren bir şey değildir; hele bundan dolayı egosunu şişirmek daha beter bir şeydir. Şu kıssa hatırlanır: bir genç sabah namazına kalkmış, etrafa bakmış, "elhamdülillah, herkes uyuyor ama ben kalktım babacığım" demiş. Babası, "yatsan daha iyi olurdu" demiş — çünkü o kalkışından dolayı kendini "bak herkes gaflet içinde yatıyor ama ben kalktım" diye büyütmesindense, yatıp sabah "tüh, kalkamadım" deyip boynu bükük olsaydı daha hayırlı olurdu. Kişi bu tür ego üretimlerine karşı dikkatli olmalıdır; çünkü bunlar bir yere kadar niteliklidir, bazen bizi uçurum kenarına getirir ve orada bırakır — bir şey üretmez, bizi bir yere de götürmez. Ego ile hakikate gidilmez. "Ben şimdi Allah'ın huzuruna çıkacağım, ben çok acı çektim" demek de böyledir; sanki bunun karşılığını istiyormuş gibi bir tavırdır. Evet, hakikatten kopuş yaşadığımız için acı çekeriz; bu evrensel bir deneyimdir. Fakat acı, hakikat düzeyinde bir deneyim değildir — egonun, sınırlı benliğin deneyimidir. Bunu deneyimleyeceğiz, deneyimliyoruz da; ama bunu asli bir şeymiş gibi görürsek, bir çocuğun emeklemenin faziletlerini övmesi gibi gülünç bir hâl alır. Belli bir yaşa gelip hâlâ "acı çekiyorum, acı var" diyen birine "yuh" demek lazım; "sen hâlâ hakikati aramıyor musun" demek gerekir. Hakikati bulacağız diye bir garanti yok elbette, ama gidip o psikolojik düzeyin aldanışlarını erdem diye satmayacağız — bu, seni hakikati aramaktan, bulmaktan alıkoyar. Bir dörde "sana bir hap vereceğim, hiç acı çekmeyeceksin" dense muhtemelen kabul etmez, çünkü hayatının önemli bir parçasını kaybetmiş olur — onunla besleniyordur çünkü.

Sabrın Hakikati: Kâinatın İlahî Hikmetine Mutabakat

O düzeyde bir sabır tabii ki gereklidir; biz o düzeyde kendimizce sabretmiş oluyoruz, o da bir sabırdır — sabrı mecburen yaşarız. Ama o, sabrın hakikati diyebileceğimiz bir şey değildir; orada bir tahammül, bir şey yapamamanın meydana getirdiği bir kabulleniş, bir boyun bükme vardır. Gerçek anlamda sabır çok daha farklı bir telakkidir: sabır, kâinatın ilahî hikmet üzere işleyişine tam mutabakat hâlinde olmaktır.

Şu an kış — kâinatın bir işleyişi var, az çok biliyoruz; ilkbaharın gelmesini bekleriz, bir tür sabrederiz. Ama gerçek anlamda sabır kâinatın işleyişine tam bir mutabakat içinde olma hâlidir; ilkbaharı beklemek değil. Sen kâinatın hikmetle ve sonsuz bir ilimle işlediğinin idraki içinde, o işleyişe mutabık hareket edersin.

Basit bir örnek: bir kadın hamile kaldığında çocuğunu doğurma konusunda bekler, sabreder. Ama bu nasıl bir sabırdır? Tahammül anlamında bir sabır değildir; derin bir anlayış, bir kabulleniş, bir şuur vardır. Bilir ki bu çocuk belli bir zamanda, belli bir gelişim periyodu sonucunda doğar; bunun idraki içinde beslenmesine, yatmasına, kalkmasına, alacağı besinlere, almaması gereken şeylere mutabık hareket eder. İşte hakiki sabır budur.

Peki sonucu bilmeden sabretmek olur mu? Sonuçta ne olacağını bilmiyorsunuz; ama mesela "kış devam edecek mi, yaz mı gelecek" diye bir bekleyişin içindeysen o zaman hakiki sabırda olmazsın. Hakiki sabırda Allah'ın iradesinin tahakkuk edeceğini bilme bilinci vardır; bir şeyin olup olmayacağına dair önceden bir kabul yoktur. Allah'ın iradesi tahakkuk edecektir, ama öyle ya da böyle. "Sabret, her şey çok güzel olacak" demek kâmil insanın sabrı değildir; bu ortalama insanın sabrıdır — "sabret, bu kötü günler bitecek, iyi günler gelecek." Biz de çoğunlukla bunun içindeyiz. Bir de daha üst düzeyde bir sabır vardır; o da Allah'ın hükmünün tezahürüne mebnidir, öyle veya böyle diye bir şart taşımaz.

Bir anne hamile kalır, çocuğunun gelişimi önünde o ilahî hikmete mutabık hareket eder; çocuğu ölü de doğabilir, erken doğum da olabilir, çok sağlıklı bir çocuk da olabilir — hepsi onun için birdir. "Sağlıklı çocuk olacak" diye bir garanti beklemez. Bu, ortalama düzeyde bir sabırdır; onun da bir yeri, bir süreci vardır, ama asli ve en hakiki hâl değildir. Ama hepsi bir sürecin içinde tecrübe edilir; en zor hâlde bir insanın tahammül anlamındaki sabrı da bir sabırdır, bu da hürmete layıktır. Ama bir gün o düzeyden daha farklı bir düzeye de gelinir.

Düşüşler, Tevekkül ve Atâullah İskenderî'nin Hikmetleri

Peki her şey bu sürecin içindeyken, kâmil olma yolunda bazen geriye düşüyoruz — normalde kâmil bir yol var ama bunu bazı şeylerle örtüyor, yine geriye düşüyoruz. Bu biraz irrite edici olsa da güzel bir şeydir. Geçenlerde biri bir örnek vermişti: büyük çuvallara fındık gibi bir şey doldurulur, belli bir noktaya kadar doldurulur, sonra sallanır ki iyice otursun; dolmuş dediğimiz çuval aslında tam dolu değildir, gene doldurulur, gene sallanır. Aslında hayatta yaşadığımız zorluklar, sıkıntılar da bizi tam dolu hâle getirmek için bizi böyle bir silkeler. O zamanlar düşüşler yaşarız; mesele o düşüşün çözümlemesini yapabilmektir — niye düştün, nasıl düştün, ne hâlde olunca düşüyorsun, bunu görmek, bunu fark etmek. Bunu fark ediyorsan oradaki düşüşler problem değildir. Bazı mizaçlar için bu düşüşler nedeniyle pişmanlık daha ağır basar, kendini toparlayamaz, negatife daha kolay demir atar; bu da bazı mizaçlara bağlıdır.

Burada şunu tefekkür etmek lazım: kendine hiçbir şeyi bağlama, hiçbir şeyin faili olduğunu düşünme. Seni ilerleten, geliştiren, dolduran, güzelleştiren Allah'tır. Kendinle ilgili o bireysel iradenin ancak Allah'ın lütfuyla var olduğunu idrak edersin — diyor Atâullah İskenderî. Bazen kişi kendi hâline bırakılır, nefsiyle baş başa bırakılır; "ben çok mücadele ettim, çok çalıştım, böyle adam oldum, tekamül ettim, siz de çalışın" gibi ahmakça düşünüşlere girmesin diye. Kendi egonla bunu başardığın vehmine kapılma diye bazen Allah insanı serbest bir düşüşe bırakır. Bir sözü daha vardır: "ne iyiyim de, ne kötüyüm de deme; Allah'ın lütfunu göreceksin."

Bu düşüşte tamamen ümidini kesmiş gibi mi durmak gerekir? Hayır; kendinden ümidini kestiğin anda ilahî kudreti ve lütfu da beraber görmen gerekir ki çöküntü olmasın; yoksa o zaman Allah'ın inayetini de alamazsın. Allah'ın rahmetinden ümit kesmek söz konusu olmamalıdır. "Ben hiçbir şeyim ama Rabbim her şey" bilinci; ikisi birlikte olmalı — "ben hiçbir şey yapamam ama Allah ile her şey olabilirim" bilinci. Diğer türlü, "ben eskisiyle onu geliştiririm, sürekli planlar programlar yaparım" derken Allah'tan gelen şeyler egoya karışır. Bazen bir sistem çöktüğünde, o ayrım iyice belli olduğunda "aslında böyleymiş, ben böyle yanlış algılıyormuşum" diye bir rahatlama gelir. Bazı düşüşlerimiz, benliğe bağlama hatasını izale etmek — ortadan kaldırmak — içindir; bazen de geri kalmış, fark edilmemiş bir şeyi fark ettirmek içindir. Frensiz veya debriyajsız bir araba gibi 200 kilometre hızla giderken duvara toslarsın, "aa, bunun freni yokmuş" dersin.

Kadim gelenek, hakikatleri ifade ederken daha somut, daha gerçek örnekler verir ki zihne daha anlaşılır gelsin — bu kadim bir gelenektir. Guénon der ki, modern felsefe temsilleri ve metaforları yadsımış ve küçümsemiştir; bu da onun en büyük hatasıdır, kendi basitliğinin de bir göstergesidir. Kutsal metinlerde temsiller, metaforlar, benzetmeler vardır. Modern felsefe artık bu kadar sık kullanmıyor onları, hep soyut kavramlar üzerinden gidiyor. Bu noktada insan, geride bırakmış olduğu ve farkına varmadığı bazı eksikliklerini, boşluklarını fark etme şansına sahip olabilir. Mesele yanlış yapmak, düşmek değildir; neden düştüğünü, o düşmenin sana ne öğreteceğini anlayabilirsen düşüş, düşüş sayılmaz.

Bir de "Allah'ın ipine sımsıkı sarılın" ayetinden çok özel bir şekilde söz edilir; bu tür durumlarda çok dile getirilen bir ayettir. Bu, insanın kendinden ümitli olmaması ve Allah'tan ümitli olması noktasında çok önemli bir dengedir. Kişi kendi benliğine dayanmayı bıraktığı oranda ilahî varlığı ve huzuru fark etme bilincine de sahip olmalıdır; olmazsa benlik çöker, dağılır — bu da bir gaflet olur. Bu yüzden içinde bulunduğu durumu çok kötü görüp bundan çıkamayacağını vehmeden bir sâlik, Allah'ın kudretini ve lütfunu itham ediyor demektir, diyor Atâullah İskenderî. "Ben çok kötüyüm, bu hâlde kurtulamam" demek, sanki kurtulmak kendi sayesindeymiş gibi bir zan taşır; bu, Allah'ın kulu olduğunu unutmaktır.

Allah'ın Rahmeti, Kibir ve Nefsin Çukurlarını Bilmek

Hristiyanların deyimiyle "senin bir baban var" — sahipsiz bir çocuk değilsin. Sahibin Allah'tır; sahibini, Rabbini, Malikini ne hâlde olursan ol unutmayacaksın. O'nun sana sonsuz bir merhameti, şefkati olduğunu, seni hiçbir zaman bırakmayacağını unutmayacaksın. Bu, senin bir kabiliyetin veya bir sıfatın olduğu için değil, O'nun rahmeti olduğu içindir. Kur'an'da birkaç ayette Allah'ın rahmeti kendi üzerine yazdığından söz edilir; müminlere yardım etmeyi kendi üzerine farz kılmış gibi. Yani Allah şunu demektedir: "ben, bende bizatihi var olan sıfatlardan dolayı böyleyim; sen şöyle veya böyle olduğun için değil." Hiçbir meziyeti olmadığını idrak eden bir insanın Allah'a yönelişi, Allah'ın en razı olduğu yönelişidir: "ya Rabbi, benim hiçbir şeyim yok ama Sen sonsuz bir rahmet ve kereme sahipsin." Sufilerin dualarında da vardır: "ya Rabbi, ben tamamıyla günahkârım ama benim günahlarımı bağışlamak Senin rahmetine zor gelmez." Burada bir mü'minin Allah'ın huzurunda bir varlık iddiası yoktur — "benim de güzel sıfatlarım var" demek yoktur; senin eksiğin, günahın, kusurun vardır, ama buna mukabil sonsuz rahmeti, sonsuz lütfu, sonsuz inayeti olan bir Rabbin vardır. Bu denklemi insan hiçbir zaman unutmamalıdır; mümin bu yüzden ümitsiz olmamalıdır. "Allah bana yardım eder mi, beni tekrar huzuruna kabul eder mi" diye düşünmek, aslında Allah'ı tam tanımamış olmaktan ileri gelir. Evden kaçan bir çocuğun "dönersem babam beni kabul eder mi" diye düşünmesi gibidir; hâlbuki babası onu zaten bekliyordur. Allah her insanı bekler, en günahkâr olanı dahil.

Buna dair bir söz hatırlanır: bir insan, "ben kibirli birinden nefret ediyorum" derse kendisi de kibirlidir; çünkü o özelliğin aynısı ya da daha fazlası kendisinde de vardır. Ya da bir insanın hırsı — bu tasavvufta çok temel bir ilkedir; kibirli insanlardan rahatsız olan kişi de aslında farklı bir türden kibre sahiptir denebilir. Ya da bir hırsızlığı yakalamak için hırsızlığı hırsızdan daha iyi bilmek gerekir denir; öyleyse daha iyi bir hırsız olman gerekir gibi bir şaka söylenir. Şu ilke geçerlidir: sufiler nefsin bütün çukurlarını bilirler — bizzat deneyimlememiş olabilirler ama Allah onlara bunu bir şekilde hayalen tecrübe ettirmiştir. Dostoyevski'nin "Suç ve Ceza"daki karakterleri bu kadar gerçekçi, bu kadar derinlikli yazması, belki böyle bir sufi hassasiyetten kaynaklanıyor olabilir mi diye düşünülür — sanki bizzat o psikolojinin içine girmiş, yaşamış, sonra yazmış gibi bir anlatım tarzı vardır. Bir sufi, ya fiilen ya hayalen nefsin bütün girdaplarını, bütün çukurlarını tecrübe eder.

İlla fiilen olmayabilir, hayalen bilir. Güçlü, yetenekli yazarlar için de "ben karakter yazmıyorum, karakter kendini yazdırıyor" denir; öyle bir hâl de olabilir.

Abdülkadir Geylanî ve Şeytan Kıssası

Abdülkadir Geylanî'ye atfedilen bir menkıbe hatırlanır: şeytan bir insan kılığına girip Abdülkadir Geylanî'nin kapısına gelmiş, "hizmet etmek istiyorum" demiş. Abdülkadir Geylanî de onu yanına alıp bir süre hizmet ettirmiş. Bir gün yolda giderken şeytan elindeki feneri yan tutuyormuş. Abdülkadir Geylanî ona dönüp "Ey Allah'ın rahmetinden uzak olan, niye feneri yan tutuyorsun, önümüze doğru tutsana" demiş. Şeytan şaşırıp "beni nereden anladın?" diye sormuş, "hâlbuki ben şimdiye kadar yüzlerce evliyayı aldattım, birçoğunu yoldan alıkoydum" demiş. Abdülkadir Geylanî de "çekil oradan, ben onlardan üstün müyüm ki" diye cevap vermiş — (kıssa burada, kaydın kesilmesiyle yarım kalmıştır).

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Yok (metinde sure adı veya ayet numarası zikredilerek doğrudan alıntılanan bir ayet bulunmuyor; yalnızca "Allah'ın ipine sımsıkı sarılın" ayetine ve Allah'ın rahmeti kendi üzerine yazdığına dair bir ayete, sure/ayet numarası belirtilmeden, dolaylı biçimde değinilmiştir.) --- ---

İlgili Sohbetler

İkilik Algısı ve Kurban Bilinci

Sohbette kurban kavramı, insanın kendini Yaratıcı'dan ayrı, kopuk bir varlık olarak algılama tuzağını (ikilik algısı) ortadan kaldıran bir bilinç hali olarak ele alınıyor. Hayatta istenen bir şeyin olması ya da olmamasının insanda gerçek bir eksiklik oluşturmadığı, asıl önemli olanın Allah'ın yakınlığının daimi farkındalığı olduğu; Taif ve Uhud örnekleriyle, olanı tüm kalple kabul edip hiçbir hikayeye tutunmadan hayata devam etmenin kurban bilincinin özü olduğu anlatılıyor.

Duha Suresi

Bu sohbette Duha suresi devam ettirilerek, insanın yaşadığı zorlukları "kendilik hikayesine" dönüştürerek bilincini nasıl kararttığı (aydınlığı gece haline getirdiği) anlatılıyor; küçük olayların güneş tutulması misaliyle büyük hakikati nasıl örtebildiği örneklerle işleniyor. Ardından "Rabbin seni bırakmadı, darılmadı" ayetiyle vahyin kesintisizliği, insanın Allah'tan Allah'ı istemesi gerektiği ve Hz. Peygamber'in "yetim bulundu" ayetinin zahiri değil batıni bir yetimlik — hiçbir şeye nispetle değil, yalnız Hakk'a ait olma bilinci — anlamına geldiği detaylandırılıyor. Sohbet, gerçek zenginliğin Allah'la olan bağ olduğu, dünyeviitibarın ve mal-mülkün Kur'ani anlamda zenginlik sayılmadığı vurgusuyla ve insanların birbirlerine, kendilerine hangi gözle baktığı sorgulamasıyla tamamlanıyor.

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.