Nefis, Özdeşleşme ve Adem Kıssası

Kısa Özet

Sohbette önce zihinde beliren düşünce, duygu ve tepkilerle özdeşleşmemenin ("tıpkı bir tahta parçası gibi olmak") önemi anlatılıyor. Ardından Hz. Adem ve şeytan kıssası üzerinden egonun/nefsin insanı nasıl yanılsamalara sürüklediği, insanın ruhsal boyutu ile psikolojik benliği arasındaki fark, dünya nimetlerinin ego bilinciyle mi yoksa ruhsal bilinçle mi tadıldığı ele alınıyor. Son bölümde Hz. Musa ve Firavun'un sihirbazları kıssası, tevekkül, sabır ve hakiki mutluluk ile psikolojik/geçici mutluluk arasındaki fark tartışılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Tıpkı bir tahta parçası gibi olmak: farkında olmak ama tepkisel, gergin ve reaksiyonel olmamak.
  • Zihindeki düşünce, duygu ve izlenimler denizdeki dalgalar gibidir; onları katılaştırıp "fotoğrafını çekip duvara asmamak", yani bir anlık hali kalıcı bir gerçekmiş gibi sahiplenmemek gerekir.
  • Hz. Adem'in düşüşü meyveyi yemekten değil, meyveyi ego bilinciyle yemekten kaynaklanır.
  • Hakiki/asli mutluluk ile psikolojik/geçici mutluluk arasındaki fark.
  • "Kimseye kaldıramayacağı yük yüklenmez" ayetinin öznel (sübjektif) ve nesnel (objektif) bilinç açısından yorumu.

Tıpkı Bir Tahta Parçası Gibi Olmak

Dersimiz bir bölümle başlıyor: "Tıpkı bir tahta parçası gibi olmalıyım" başlığını taşıyan kısa bir metinle. Burada "tahta parçası" olarak ifade edilen şey aslında şudur: ahşabın kendine göre bir canlılığı vardır. Yani ahşap kendine göre canlıdır. Ama tepkisel değildir, reaksiyonel değildir, gergin değildir; kendine göre bir doğası vardır. Burada kastedilen şey; farkında ol ama reaksiyonel olma, tepkisel olma, gergin olma, sadece fark et.

Evet, tıpkı bir tahta parçası gibi olmalıyım. Ne zaman? Zihnim gurura kapıldığında, başkalarını iğnelediğinde, fazlasıyla burnu havada olup büyüklük tasladığında, övünüp kendini göstermeye eğilim içinde olduğunda ya da başkalarını aşağılayıp onlara kötü söz söylediğinde, öfkelendiğinde ve kızıp köpürdüğünde; tıpkı bir tahta parçası gibi olacağım.

Zihnim maddi kazanç, şan, şeref peşinde koştuğunda ya da başkalarından ilgi ve hizmet beklediğinde; tıpkı bir tahta parçası gibi olacağım. Zihnim başkalarının çıkarları söz konusu olduğunda gönülsüz davranıp yalnız kendi çıkarını gözettiğinde ya da sırf birileri dinlesin diye konuşmayı dilediğinde; tıpkı bir tahta parçası gibi olacağım. Zihnim tahammülsüz, üşengeç, ürkek ve arsız olduğunda, başıboşluk ettiğinde ya da kendinden yana bir tavır aldığında da öyle.

Bu metin birçok şeyi ifade ediyor. Zihni başlangıçtaki saf ve berrak haline kavuşturmak noktasında dikkat edilmesi gereken şey, zihinde duygu, düşünce, izlenim ve tasavvurların var olup olmaması değildir. Mesele, ortaya çıkan bu zihinsel unsurların anında farkında olup olmadığımızdır. Yani onunla özdeşleşmediğin bir hali yaşayabilmektir. Özdeşleşmediğinde bir sorun yoktur, ama özdeşleştiğinde bütün onlar "ben" haline gelir.

Bu da zihnin bütün faaliyet ve süreçlerinin önlenip durdurulmasıyla olmaz; çünkü zihni durduramazsınız, bir şekilde işler. Bu, zihnin yaratabileceği sahte bağlılıklardan kaçınıp zihne esneklik kazandırılmasıyla mümkündür. Dolayısıyla zihinde ortaya çıkan olgular; bir düşünce tarzı olabilir, bir arzu olabilir, bir beklenti olabilir, bir hoşnutsuzluk hali olabilir, hepsi olabilir. Bütün bunlar zihinde, bilinçte ortaya çıkabilir. Mesele, bunların meydana getirdiği sahte bağlılıkların, sahte mahrumiyetlerin, sahte ihtiyaçların, sahte acıların farkına varmaktır.

Aslında insan o noktada bir acı yaşamaz. Fakat ego onu acıya sokar. Dolayısıyla herhangi bir mahrumiyet hissine, acı hissine, korkuya insanı düşüren şey, bulunduğu durumun kendisi değildir; insanı düşüren şey, o durumda zihninde ortaya çıkan bir kısım sübjektif algılara kendini kaptırmasıdır.

Zihin Denizi ve Dalgalar Misali

Zihinde ortaya çıkan düşünce, duygu, tasavvur, yargı, izlenim gibi unsurlar denizdeki dalgalara benzer. Peki dalgalar nereden gelir? Denizden gelir. Denizden gelir ama geldikleri gibi giderler; bırakırsak, değil mi? Ama sen denizde oluşan bir dalganın fotoğrafını çekip büyütür, bir de onu duvara asarsan, o zaman ne olur? Meydana gelmiş bir anlık durumu, zihinde oluşmuş bir anlık durumu katılaştırıp büyütüp sanki süregiden bir gerçekmiş gibi algılarsın. Halbuki o geçip gitmiş bir şeydir. Tıpkı denizdeki dalgalar gibi; geldi, bir dalga oldu ve gitti. Ama sen ne yaptın? Aldın ve onu katılaştırdın, fotoğraf haline getirdin, büyüttün, sürekli baktığın duvara asıyorsun. Ve sürekli ona bakıp bakıp onun üzerinden artık ne yaşıyorsan yaşıyorsun.

İşte insanın özdeşleşmeleri buna benzer. Mesela 20 sene evvel bir insan sana kendini kötü hissettirmiştir diyelim, kendini değersiz hissettirmiştir diyelim. Ne yaparsın? Alırsın onu ve zihninde bir dalga oluşur, aslında o da bir yanılgıdır. Sana kendini değersiz hissettiren hal de bir yanılgıdır. Hadi o yanılgı orada dursun, ama orada durmakla bırakmıyorsun; onun fotoğrafını çekiyorsun, kaydediyorsun, içinde arşivliyorsun, ara sıra çıkarıp bakıyorsun. Hatta bazen bu çok güçlü bir şeyse, hep başının yanında duran bir tablo gibi sürekli sana o hali hatırlatıyor. Halbuki o hal ne zamandı? Diyelim ki 5 sene önce, 10 sene önce, 2 ay önce. Ama ne oldu? Sen onu katılaştırdın. O aslında geçip gitti, ama egon özdeşleşerek onu sahiplendi ve fikse etti. Onun için fotoğrafçılık çok iyi, matah bir şey değildir yani.

İhtiyarlarız ama gençlik fotoğraflarımız kalır, sonra gençlik fotoğraflarımıza bakarız, değil mi? "Ah" deriz, "bir zamanlar ne kadar gençmişim, yakışıklıymışım" deriz. Nedir bu? Özdeşleşmedir. Bedeninin bir anlık haliyle özdeşleşiyorsun. Halbuki bırak, hepsi geçip gidiyor. Hiçbiriyle özdeşleşme. Diyelim ki ihtiyarlığınla da özdeşleşme, şu anki bedensel durumunla da özdeşleşme. Hepsi geçip gidiyorlar. Hiçbir şeye tutulmana gerek yok. Hiçbir şeyle kendini tanımlamana gerek yok. Değişen bir şeyi katılaştırıp onu duvara asmana gerek yok.

Şöyle bir farkındalığım var: mutlu fotoğraflar, mutsuz insanlar gibi. Çünkü her mutlu anla özdeşleşirsen, o an geçip gittiğinde mutsuz oluyorsun. Dolayısıyla hayatı olduğu gibi yaşayamadığın gibi, herhangi bir durumla da olumsuz özdeşleşiyorsun. Biraz sonra özdeşleşmenin en köküne de geleceğiz; aslında en kökeninde de bir yanlışlık var. Diyelim ki mutlu bir anla özdeşleşip "ne güzel, şunu yaşadım, çok mutluyum" demek de bir özdeşleşmedir. Hadi onu geçici olarak bir nebze kabul ettik; sonra onu devam ettirme arzusu gerçekleşmeyince mutsuz olma hali, adeta tam bir felakete dönüşür. Oysa o ilk andaki olgu da bir özdeşleşmedir.

Dalgalar nereden gelir? Denizden. Aynı şekilde zihinsel unsurlar da yanılsama rüzgarının -isterseniz buna gaflet rüzgarı da diyebiliriz, modern bir deyimle- etkisiyle zihin denizinden kaynaklanır ve tekrar ona geri döner. Onları ne inkâr etmek ne de onlara teslim olmaktır mesele; onları takip ya da davet etmemektir.

Mesela geçen böyle bir arkadaş vardı, korkuyordu; nedensiz bir korku giriyordu içine. Bazı uygulamalar yaptık, korkusu geçti. Bu sefer diyor ki "acaba tekrar ne zaman gelecek?" Zihin ne kadar üçkâğıtçı bir mekanizma, değil mi? Ben dedim ki bırak, ne zaman gelirse gene gönderirsin. "Ne uygulaması yapıyorsunuz?" Bırakma; fark edip bırakma.

Onları ne inkâr etmek ne onlara teslim olmak, onları takip ya da davet etmemek, onların içinde debelenmemek, onları besleyip güçlendirmemek, denetlemeye veya biçimlendirmeye kalkmamak, adlandırmamak ve kendi dalgalarını seyreden bir deniz misali onların kendiliğinden yükselip yok olmasına izin vermek. Yapılacak tek şey budur. Ama bu, birçoğumuzun ya gönülsüz olduğu ya da zor bulup vazgeçtiği bir şeydir.

Hz. Adem Kıssası: Taha ve Araf Sureleri

Şimdi ara sıra Adem kıssasını farklı açılardan irdeliyoruz. Burada Araf Suresi'nde bir bölüm geçiyor, bir de Taha Suresi'nde. Çok manidar bir ifadedir. Önce Taha Suresi 116'yı hatırlayalım (gözlerim de bozulmuş, gözlüğüm görmüyor hiç): Meleklere "Adem için emre âmâde olun", yani secde edin dediğimizde onların tümü hemen secde ettiler, fakat sadece İblis hariç. Bunun üzerine "Ey Adem" dedik, "işte bu sana ve eşine bir düşmandır; dolayısıyla onun sizi buradan çıkarma girişimlerine karşı dikkatli olun, yoksa mutsuz olursunuz. Zira burada aç değilsin, çıplak değilsin ve burada ne susuzluk çekersin ne sıcağa maruz kalırsın."

Bu bize neyi anlatıyor? Ruhsal boyutumuzu anlatıyor. Herhangi bir negativitenin olmadığı; diyelim ki sevgi açlığı - buradaki açlık sadece yeme içme açlığı değil. Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi dediği şeyler var ya insanda, ama hangi düzeyde? Ego düzeyinde. Öz düzeyinde böyle bir ihtiyacın yok. Değer görme ihtiyacı yok, sevilme ihtiyacı, önemsenme ihtiyacı, dikkate alınma ihtiyacı, bir şey başarma ihtiyacı, kendini gerçekleştirme ihtiyacı - bunlar aslında neye işaret ediyor? Açlıklara işaret ediyor, değil mi? Ve ayet bize burada diyor ki: sen eğer burada kalırsan aç kalmayacaksın, bir şeye ihtiyacın yok burada. Yani bir ihtiyaç hissetmeyeceksin. Güven ihtiyacı yok, güçlü olma ihtiyacı yok, sevilme ihtiyacı yok, dikkate alınma ihtiyacı yok, ilgi ve değer görme ihtiyacı yok, kabullenilme ihtiyacı yok, anlaşılma ihtiyacı yok, fark edilme ihtiyacı yok. "Aç değilsin" diyor burada. Peki açlık nereden başlıyor?

Şeytan onları vehimlere düşürdü: "Ey Adem" dedi, "sana ebediyet ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi?" Bir ayet budur işte; yani ebedilik ağacını ve kalıcı bir mülk edinme yolunu sana göstereyim mi demektir. Bir başka ayette ise bu bahis geçerken şöyle ifade ediliyor: onlara şöyle fısıldadı: "Rabbinizin sizi bu ağaçtan uzak tutması başka bir sebeple değil, sadece siz iki melek olmayasınız ve ölümsüzleşmeyesiniz diyedir." Bundandır yani.

Şimdi bu nedir? Bu, bizim psikolojik benlik dediğimiz, egomuz dediğimiz yapının bize fısıltılarıdır.

*Soru:* Peki buradaki bahis, cennette bulundukları düzey itibariyle nedir?

Cennet ruhtadır. Şunu söyleyeceğim: ruhun kendisi cennettir. Eğer ruh düzeyindeysen, şeytanın bu şeylere nasıl düşürdüğü... İnsanda ruhsal boyutun bir nevi gölgesi mahiyetinde bir psikolojik benlik vardır. Bu da onun bir imkânıdır, burada reddedilen bir şey değil. Adem, dikkat ederseniz, şeytanla bir iletişim ve etkileşim yaşayabilecek bir nitelikte yaratılmış. Mesela melek böyle değil; şeytan meleğe bir şey fısıldayamıyor, fısıldasa da meleğin onu değerlendirecek, iletişim ve etkileşimde bulunacak bir mekanizması yok. Ama Adem'in var. Ve dikkat edin, Allah Adem'i uyarıyor: "Bak, buna dikkat et, senin düşmanındır." Çok ilginç bir şeydir bu.

Bazı tefsir kitaplarında iki türlü ifade edilir. Bir tanesi: şeytan bir türlü cennete giremiyormuş, cennete girmek için hayvanları ikna etmeye çalışmış, hiçbir hayvan kabul etmemiş, bir yılan kabul etmiş; yılanın içine girerek cennete girmiş - böyle bir rivayet vardır. Bir de: cennetin kapısının arkasından seslenmiş. Aslında ikisi de anlamlıdır. O yılan rivayeti, sürekli değişken olan insanın psikolojik benliğine işaret eder; sürekli değişkendir. Mesela der ki "ben bunu istiyorum, bu olmazsa mutlu olmayacağım", sonra başka bir şey gelir, "bu olsun" der, sürekli değişken bir tabiatı vardır. Bir de bazen, kendini bir şeyle özdeşleştirmezsin ama aklının bir kenarında veya hislerinin bir tarafında bir şey seni dürter dürter - o da kapının arkasından fısıldamak gibidir.

Bazen o psikolojik mekanizma özdeşleştiğinde şunu ayırmak lazım: şeytan dediğimiz negatif olgunun bizatihi insanı doğrudan etkileyip eyleme geçirmesi diye bir şey söz konusu değildir. Senin özdeşleşmen durumunda o senin için bir problem olur. Onun için Kur'an'da der ki: insanlar şeytanı suçlayacak, "sen bizi yoldan çıkardın, sen bizi kötülüğe sevk ettin" diyecekler. O da diyecek ki haşa, "ben sizi kötülüğe sevk etmedim, ben sizi çağırdım, siz geldiniz." Yani özdeşleştiniz onunla; benim verdiğim bir düşünceyi, arzuyu siz sahiplendiniz. Mesela "güçlü ol, baskın ol, karşındaki insanları ezmeye çalış" ya da "çıkarını düşün" der.

Şeytanın Fısıltısı ve Egonun Tetiklenmesi

Şimdi sen de bununla özdeşleşirsen, sahip çıkarsan, işte bak, orada sen bunu tercih ettin. Orada şeytanın bir sorumluluğu yok, sen bunu tercih ediyorsun. Şimdi işte burada şunu anlamalıyız: psikolojik benliğin bizi düşüren ne gibi önemli damarları vardır?

Mesela düşünün, "hayatta hiçbir şey başaramadım" diyen bir benlik damarı sizi nereye götürür? Aşağı götürür. Yani "hayatta hiçbir şey başaramadım, insanlara göstereceğim, ben başarabilirim" deyip insanların tepesine binsen de aynı şekilde aşağı düşersin. "Hayatta hiçbir şey başaramadım" deyip kendi kendine ümitsizlik ve karamsarlık içine girip o çukura battığında da aşağı düşersin, farkı yok. İnsanlara kim olduğunu göstereceğim diyen de aşağı düşüyor, "ben hayatta hiçbir şey beceremem, beceriksizim, tekiyim" diyen de aynı noktada aşağı düşüyor.

Siz mesela hiçbir hayvan gördünüz mü "ben baba olacağım, anne olacağım, yuva kuracağım" diyen? Böyle bir egosu var mı, işliyor mu hiçbirinde? Yok. Normal doğuruyor, büyüyor, emziriyor, bir şeyler yapıyor değil mi? Ama bakın egoyla yapmıyor. Oturup "hayatta hiçbir şey başaramadım" diyeni yok, "beni kimse anlamıyor" diyeni yok. Bunu dedirten ne? Bunu dedirten bir mekanizma var insanda. İnsan bunu demekle yükselmiyor, demekle düşüyor.

İnsanla hayvanın peki farkı nedir? Niye insan hayvandan üstündür? Hayvan doğal davranır fakat davranışının bilincinde değildir. İnsan doğal davranabilir ve o doğal davranışının da bilincine varır. Bu kadar. Yoksa biz "ben" demekle o benliğin etrafında bir hâle oluşturmakla üstün değiliz. Hiçbir hayvan yoktur ki "ben hayatta hiçbir şey beceremedim, kahretsin" demiş olsun. Böyle bir algısı, böyle bir derdi yok. Onun için insan nereden darbe yediğine dikkat etmelidir.

*Soru:* Hocam ama modern psikoloji hep bu yönde bize telkin veriyor: "sınırlar sahibi ol, ne istediğini bil."

Onu sahiplerine iade ediyoruz, kendileri tepe tepe kullansınlar; egoyu işaret eden bir şey tehlikelidir. Hazreti İsa, İncil'de şöyle sesleniyor: "İşte kuşları gördünüz mü? Yarın sabah kalktıklarında ne yiyeceklerini düşünmezler, siz de onlar gibi olun." Evet, düşünmezler ama dikkat edin - çok önemli - tembel tembel de yatmazlar, sabah erkenden çıkarlar. Bunu ego alırsa "düşünmeyeyim, tembel tembel yatayım" diye algılamamak lazım. Bak hem düşünmüyor yarın ne yiyeceğim diye, hem de sabah erkenden kalkıp ilahi sistemde rızkını arıyor. Çok güzel, ifade edilen şey bu.

Ama mesela "yarın bulacağım mı" demiyor. Biz bugün karnımız tok olsa yarını düşünürüz: "acaba yarın da bir şey bulabilecek miyim?" Bunu dedirten işte egodur, zihindir, onun bilinç halidir. İnsan şunu anlamalı: nereden darbe yiyorsun, ne seni aşağı çekiyor?

Şimdi niye Kur'an Adem'i uyarıyor, diyor ki bak bu senin düşmanındır. Sağdan, soldan, alttan gelir. Dikkat edin, direkt Adem'e "git o ağaca yaklaş, tut, meyvesini ye" demiyor, bir şeyle kandırıyor. Diyor ki: "niye yaklaşma dedi, biliyor musun?" diyor. "Ebedi olasın, melek olmayasın, ebedi bir mülke sahip olmayasın diye" vesaire, değil mi? Bu şu demektir: yanılmak için bir egoya ihtiyacımız var. Kısacası budur. Yanılmak için bir egonun arzu, ihtiyaç, beklenti ve korkusuna ihtiyacımız var - bize de olsa gerek yok yanılmak için ama. Yanılmamak için egoyu kullanmaya ihtiyacımız var. Yanılmamak istiyorsan o egoyu hayattaki olguları deneyimlemekte kullanırsın; ama yanılmak için onun yanılgısına tabi olursun. Yani yanılmamamız için egomuzun yanılmasına ihtiyaç var.

Bakın ne yaptı, o şekilde ağaca yaklaştı. Ama burada daha önce de ifade ettik: problem olan şey ağaca yaklaşmak değildi. Bazıları bu konudaki tartışmalarda şunu düşünüyor: "o ağacın ne işi vardı orada o zaman?" Burada problem o ağaç değildi, ağaç haram olan bir şey değildi. "Ağaca yaklaşma" dedi; yani aslında yaklaşmayı bilmediğin müddetçe yaklaşma, nasıl yaklaşacağını bilmediğin müddetçe yaklaşma demektir. Hayata egonla yaklaşırsan o seni yakar. Hayata egonla yaklaşıyorsun: "insanlar beni sevmeli, ilgi göstermeli, değer vermeli, bu hayatta damgamı koyabilmeliyim, bir etkide bulunabilmeliyim." Böyle hayat ağacına yaklaşıyorsan, bu yaratılışa, o zaman işin çok zor. Yaklaşma - egonun ihtiyaç, arzu, beklenti ve korkularıyla bu yaratılış ağacına yaklaşma demektir. Yaklaşırsan sen zarar görürsün, sen incinirsin, sen acı çekersin. Dolayısıyla orada yaklaşma emri mutlak bir yasağa işaret etmiyor; tıpkı bizim çocuğa "evladım sobaya yaklaşma" dememiz gibi. Akıllı ol, bilincin iyi olsun, yaklaş, üzerinde kestane de pişirebilirsin değil mi? Ama bilinçsiz bir şekilde yaklaşırsan o zaman dersin ki "kahretsin, bu hayat, lanet olsun, ben bu dünyaya atılıp fırlatılmış bir varlığım, istemeden geldim" vesaire - egonun bütün o yanılsamalı bilinç kalıplarına düşmek zorunda kalırsın.

*Soru:* Ruh cennettedir dediniz. Bu bilinçte olan biri nasıl o bilince erişememiş oluyor ki yaklaşmayacak kadar? Nasıl o yanılsamaya düşüyor, anlayamadım.

Şöyle: insan o ruhsal boyutu taşıyor, ama yanılabilecek, yanılmaya açık, yanılmaya meyilli olabilen bir varoluş boyutuyla da yaratılmış. Ona da biz psikolojik benlik ya da psikolojik varoluş düzeyimiz diyoruz. Yani ruhsal boyutumuzun yanında, iyi dengelenmezse, ruhsal bilincin ışığını fark etmezse yanılabilecek bir varoluş ve benlik imkânına da sahipsin.

*Soru:* Risale-i Nur'da okumuştum. Allahu Teâlâ nefsi yaratıyor, soruyor "sen kimsin?" Nefis "sen sensin, ben de benim" diyor. En sonunda onu terbiye ediyor...

Bu aslında egonun ne kadar kendini bağımsız zannettiğine ve ne kadar aslında yaratıcıyla, güya kendini bağımsız bir varlık olarak görüp cüretkârlaşabileceğine dair bir işarettir.

Geçici Tabiat ile Kalıcı Tabiat Arasındaki Fark

*Soru:* Ben kendi hayatıma baktığımda hiçbir şekilde baş edemeyeceğim bir sıkıntı yaşasam da hepsi bir şekilde sonradan hayrını görebileceğim bir yere vardı. Bu yüzden neden kaygılanıyorum diye düşünüyorum, geleceğim için şüphem sürekli oluyor. Ama dünyaya baktığımda mesela savaş ortamlarında, ezidi kadınlara bakarak bunun bir yanılgı olduğunu düşünüyorum kendim için. Geçmişime bakarak bir Tanrı imajı çiziyorum ama oraya baktığımda öyle güvenilir bir ortam yok; gerçek zulüm var mı yani?

Şunu anlamak lazım: insanın geçici tabiatıyla kalıcı ve ebedi tabiatının ayrımının farkına varmak gerekir. Allah geçici tabiatımızı güvence altına aldığını söylemez. İnsanı hayra yöneltir, tabii ki yöneltir; ama izafi olarak. Yaratıcıyı en çok bilen, ona en çok güvenenler kimlerdir? Bizim geleneğimize göre peygamberlerdir. Peki öldürülen peygamber yok mu? Zulme uğrayan peygamber yok mu? Eğer böyle bir koruma söz konusu olsaydı, peygamberler "Allah niye onları korumadı" demezlerdi. Demek ki bu başka bir şeydir. Daha önce de ifade etmiştim: açlıktan ölen bir insana üzülmek yanlıştır, ama açlıktan öldüğünü düşünen bir insana üzülmek doğrudur.

*Soru:* Peki o zaman geçmişindeki o şeyi de reddedeceksin. Yani her sıkıntının sonunda seni bir yere ulaştırdığını gördüğün...

Onu reddetmiyoruz; o izafi olarak Allah'ın insana bir yardım tarzıdır. Diyor ki: sen psikolojik düzeyde bir kısım acılar, zorluklar, sıkıntılar yaşıyorsun ya, işte sana bir farkındalık adına veya o şeyin içinde boğulmamak adına ferahlama ve destekleyici şeyler veriyorum. Ama mevzu bu değil.

*Soru:* Peki birine verip diğerine niye vermiyor?

Prensip olarak bunun önemi yok. İnsan kendi düzeyinde bunu değerlendirebilir ama ilkesel olarak bunun asli bir kıymeti yoktur. Sen ruhsallığının farkına varmadığın müddetçe, o psikolojik süreç içinde "çok büyük zorluklar çektim çocukluğumda, sonra Allah bana belli bir yaştan sonra ev de verdi, iş de verdi, araba da verdi, eş de verdi, çocuk da verdi; çocukluğumdaki bütün sıkıntıları telafi ettirdi bana" dersin. Bu, psikolojik benliğin algısıdır. Böyle olmadığı da olur.

*Soru:* Peki o bilinçte olmayana vermemek zalimlik değil mi?

Değildir. O bilinçte olmamak insanın bir hatasıdır ve insan onu aşabilir. Bu, bilinç de bilgi de gerektiren bir şeydir. Ben bir insanla karşılaşmasam o bilgiye sahip olamam ve o insanla karşılaşıp karşılaşmayacağımı ben yönetemem. Ama şuna dikkat edelim: insanların dikkat etmesi gereken şey kendi süreçleri üzerinde çalışmalarıdır. Çünkü biz başkalarının süreçlerini bilmiyoruz, dolayısıyla onların süreçleriyle ilgili çok fazla yorumda bulunamayız. Ama prensip olarak şunu söyleyebilirim: insan hiçbir bilgi olmadan da bunu idrak edebilecek imkânı kendi içinde taşır.

Mesela kötü insanlar var, insanları öldürüyorlar; ama birisini öldüren ya da çalan, yalan söyleyen, o adamı sevmez. Kendisi de kendi yaptığını sevmez. İnsanın içinde iyiye, güzele, doğruya doğru bir yöneliş vardır. Ama ihtiyaca göre bazen o yolu seçmez; "bu işime yarıyor" der - egonun bencilliği. "Şu beş kişi yansın, ben biraz kazanayım" der. Canı da yanar aslında içinde, bunu kendisi de bilir.

Basit bir örnek vereyim. Yüz kişiye bu zulmü veriyor, bir topluluğa bu zulmü veriyor, belki o arada sadece bir ya da iki kişi bunu fark eder, belki o bile olmayacak. Bu insanların kendisiyle ilgili bir şeydir.

*Soru:* Ben iradenin bir illüzyon olduğunu düşünüyorum. Buna ihtiyacımız var tamam ama bir illüzyon.

Bakın çok basit bir örnek vereyim: bugünlerde bir kısım şehit cenazeleri oluyor. Bakıyorsun mesela şehit olmuş bir insanın 1-2 yaşındaki çocuğu tabutu tutuyor, herhangi bir üzüntü yok. Ama ondan büyük olan anneleri, babaları "Allah kahretsin, gencecik öldü, hayata doyamadan gitti" diyor. Ben o çocuğa baktığımda bir bilgenin, bir arifin halini görüyorum. Bilincini değil ama halini görüyorum. Benim nazarımda o, benim için bir peygamber mesajı kadar kıymetlidir. Özdeşleşme yok o çocukta. Bundan niye ders almayayım ki? Bundan ders almak için bir kutsal kitaba da ihtiyacım yok. Bir insan bir bebek görüyorsa aslında bir kitapla karşı karşıyadır. Bir bebekle yetişkin arasındaki fark; birisinin benlik yanılsaması içinden hayata bakması, birisinin henüz o benliğin tuzağına düşmemiş olmasıdır. Onun için Hz. İsa der: "bir çocuk olmadan cennetin krallığına giremezsiniz." Ben hayatta kutsal kitaplardan çok, bebekleri ve hayvanları gözlemleyip bazı şeyleri daha iyi anladım. Ve bu hepimiz için açık bir kitaptır.

Bebek ve Hayvan Misali: Benlik Yanılsamasından Uzak Oluş

*Soru:* Peki o çocuk öyle duruyor mu, bilinçaltında bir şey işleniyorsa?

Yok, öyle bir şey yok. Bir yaşındaki çocuğun bilinçaltına işleyen bir şey yok. Bir yaşındaki çocuğu annesinden ayırın, mesela bir iki gün ateşlenmeye başlıyor çocuk; annesini aramıyor ama... İzafi olarak henüz, çocuk doğduğu andan itibaren benlikle özdeşim başlar. Fakat o benlikle özdeşim önce en içgüdüsel seviyededir. Doğduğun andan itibaren bir bebek de olsan benlikle özdeşleşme başlıyor, ama çok minimal seviyede - içgüdüsel ihtiyaçlar bağlamında. Ondan sonra gitgide büyüyor.

Bir örnek vereyim: bir çocuğa kim bakarsa baksın ona eğilim duyar, aslında en başta ayrıştırmaz. Fakat anne kendisine bağlamaya başladığı müddetçe ona daha çok bağlanır. Dolayısıyla bütün mesele şudur: benliği psikolojik benlik olarak, bir beden olarak, bir psikoloji olarak tanımlayıp buna "ben" deyip bu özdeşleşme ve bu gözle...

Benlik Ötesi Pencereden Bakmak

...önceden hayata bakacak mısın, bakmayacak mısın? Hayattaki bütün mesele budur. Ve insan eğer kâinata iyi dikkat ederse, kâinatta benlik ötesi hali görecektir. Bir ağaca baktığında bunu görecektir, bir çiçeğe baktığında bunu görecektir. Bir gün bir arkadaşa şunu dedim: dağ başında bir çiçek şunu düşünür mü, "ne güzel çiçek açtım ama beni gören kim, beni koklayan var mı?" Böyle demiyor. Ben niye diyorum? Bir çiçeğin üzerine basıldığında dert etmez. Bir çiçek, bir ağaç soğuk vurduğunda, yapraklarını, çiçeklerini döktüğünde hayata küsmez. Niye? "Acaba ben ondan daha mı geriyim?" demez.

Bütün kutsal metinler, bilgeler hep hayattan, tabiattan örnek verirler. Niçin? Çünkü doğal bir bilinç düzeyini yaşıyorlar. İnsan ise onlardan çok daha üst bir varoluşa sahip, ama ne şartla? Ruhsal varlığının farkında olması şartıyla. Olmadığı an onlardan çok daha problemli bir hayata gömülür.

Peki bunun temel nedeni nedir? Benlik illüzyonudur. Bak, uyuduğunda benliğin yok; eğer tam uyursan, gerçek tam uykuda benlik illüzyonu ortadan kalkar. O yüzden Kur'an'da denir ki: "uykularında biz onların nefislerini alırız." Uyuduğunuzda, hakikaten tam uyuduğunuzda ne kaygı kalır, ne korku kalır, ne benlik illüzyonu kalır. Neden? Çünkü geçici olarak o alınıyor ve rahat ediyorsun. Uyandığında tekrar benliğin de açığa çıkıyor: "ben kimim, ben buyum, beni kim aradı, üç gündür beni arayan yok" mesela. Ne kadar acı verici bir şey. Hele bir de hastaysam yazıklar olsun; hasta oluyorsun, bir arayanın yok, "işleri olunca arıyorlar" diyorsun mesela. Bütün bunları üreten kim? Benlik algısı. Onun için tek problem vardır: benlik algısının penceresinden hayatı okumak.

Bir ölçü birimi olduğunda benlik işlevseldir. Ama ölçü birimi değil de bizatihi "sen" olduğunda... Epiktetos'a atfedilen bir şey vardır: birisi onun ayağını mengeneye sıkıştırıyor ve gittikçe büküyor. O diyor ki "eğer biraz daha bükersen kırılır." Biraz daha büküyor, "biraz daha bükersen kırılacağı andır" diyor, biraz daha büküyor, "gördüm ki kırıldı" diyor. Benlik olmadan bir müşahede hali. Benlik olmadan bir idrak, bir farkındalık.

Meyve Neydi? Ego Bilinciyle Tatmak

Kur'an veya bütün kutsal kitaplar niye bize bu Adem hikâyesini anlatır - işte cennetteydi, sonra ağaca yaklaştı, meyvesinden yedi. Bakın, problem meyvesinden yemek değil; problem meyvesinden hangi bilinçle yediğidir. Çünkü eğer şeytanın tek derdi meyvesinden yedirmek olsaydı, direkt yedirirdi, direkt "yaklaş" derdi. Demedi. Bir şeyle kandırdı: onda yanlış bir bilinç uyandırdı, yanlış bir benlik tetikledi. O da onları sahiplendi. "Evet" dedi, "ben bir melek olacağım, ebedi bir mülke sahip olacağım." Benlik istedi kendini var kabul etmeyi, ebedi kabul etmeyi. Belki benliğin kendisi zaten oradan doğmuştur.

O, benliklere sahip çıktı: "ben bir melek olmak istiyorum", yani mükemmel olmak istiyorum - melek orada mükemmeliyeti temsil ediyor, her insanın kendine göre bir mükemmeliyet algısı vardır. "Mükemmel olacağım, ebedi bir mülke sahip olacağım" vesaire; bunları edindi. Tuzak ondan sonra başladı; bunun adına ağaçtan yedi. Yoksa ağaçtan yemekte, meyveyi tatmakta bir mahsur yok. Meyveyi ego hesabına tatmakta problem var.

Mesela bir insan seni sevdi, sana merhamet etti; sen diyeceksin ki bu, ilahi sevginin o insan üzerinden bir yansımasıdır. Çocuğun seni sevdi diyelim, ya da eşin, arkadaşın, dostun seni sevdi. Diyeceksin ki bu ilahi sevginin bir yansıması ve sevilen şey de bendeki ilahi bir güzellik. Ama "ne güzel beni sevdi, çocuk sevgisi, eş sevgisi ne kadar güzel bir şey, çok hoşuma gidiyor" dediğinde tuzağa düştün; yanlış bir algıyla meyve yiyorsun bu sefer.

Ya da diyelim ki hayatta bir etkide bulundun ve "insan dünyaya geldiğinde ve gittiğinde arkasında bir etki bırakmalı" dedin - işte sen tuzağa düştün. Ama hayatın akışı içinde var olduğun zaman ve mekânda Allah'ın sana verdiği imkânlarla hayatta bir etkide bulunabilirsin; ama bunu benlik bilinciyle mi yapıyorsun, yapmıyor musun, bütün mesele odur. Ölçüsü nedir? Meyveyi tatmakla tatmamak arasındaki büyük farktır.

Şimdi aslında Adem sakin sakin bıraksaydı, şeytanın telkinleri olmasaydı, belki meyveyi adam gibi tadabilirdi - benlik olmadan. Ama şeytan onu ne yaptı? Benliğiyle tattırdı ona, benliği üzerinden bir eylemde bulundurdu. Benliği gerçek miydi, önemli değil, biz burada işin asli noktası üzerinde düşünüyoruz. Meyve neydi? Meyve, alemdi. Alemdeki olgulardı. Bilinç olabilir mi? Sahte bir benlik bilinciyle yemiş olabilir mi, o bilinçle düşünmüş olabilir mi? Şöyle tarif edeyim: ego adına alınan hazdır meyve, ego adına sahip olunduğu zannedilen şeydir. Mesela "ben başarılıyım" diyorsun - ego adına bir meyve elde ettin. Benliğin kendine ait, kendini var eden, kendini tahkim eden, kendini güçlendiren bir şey elde ettiğini düşündüğünde işte bu meyvedir.

Mesela sen evlendin, "bana tapan bir eşim var" diyorsun, "çocukların oldu, çocukların var" diyorsun; bundan egon adına tatmin oluyorsun, işte bu meyvedir. Bunun zıttı da acı meyvedir: "böylesi olmadı, iyi bir evlilik yapamadım, hayatımın en şanssız devresi, evlendiğim güne kahretsin" diyorsun mesela - bu da acı meyvedir, burada da ego adına bir tatma var. Halbuki dersin ki "Allah selamet versin, çok uyumlu olamadığım bir eşim oldu, sıkıntı yok, bir tecrübeydi bu kadar" - ama "Allah kahretsin, ne kadar şanssızım" dediğinde gene ego adına meyve yemiş oluyorsun. Meyvenin acısı var, tatlısı var, ama eşittir bunlar, arada bir fark yoktur. Kur'an'da "mal ve çocukları ile fitneye düşürülmüş, sınanmış" der ya - bu anlamda fitne budur: sen ruhsal bilinçte bir varoluşla mı tadıyorsun onu deneyimliyorsun, yoksa ego bilinciyle mi deneyimliyorsun? Mal ve evlat bu konuda en çok tetikleyen noktalardır. "Benim kanım" diyorsun, "ne kansa bu, benim canım kanım" diye başlıyorsun - o meyveyi yemeye çalışıyorsun. Halbuki ortada gerçek bir şey yok.

Cennet Simülasyonu ve İzafi Sorular

Bazı insanlar diyor ki cennette nasıl olacağız? Buna girmeyeyim ama şöyle: diyelim ki öldün, 30 yaşındasın, 20 yaşında evlendin, bir sene sonra çocuğun oldu, sen öldüğünde çocuğun 9 yaşında. Çocuğun büyüdü, dede oldu, 103 yaşında vefat etti, torununun torunlarını gördü. Şimdi sen cennette kiminle beraber olacaksın? Dede ile mi, 103 yaşında ölen dede ile mi, 10 yaşında ölen çocukla mı? Ne kadar izafi şeyler. Sen çok istersen Allah sana 10 yaşındaki çocuğun simülasyonunu üretir cennette, sıkıntı yok, çok istiyorsan, hâlâ onu aşamamışsan. Allah'ın 18 bin âlemi var; bu kadar merhametli görmüyor musunuz? Çok istiyorsan verir. Dünyada vermemiş olsa da çok istiyorsan verir. Vermemesi vermemesi bir lütuftur anlayana; çünkü vermediğinde sen tatminsizlik, arayış vesaireye girebiliyorsun.

Kur'an'da söylüyor bunu, Zuhruf Suresi'nde: "eğer insanlar küfürde birleşecek tek bir ümmet olacak olmasaydı, inanmayanların evlerinin damlarını gümüşten, merdivenlerini de altından yapardık" diyor. Vermemesi gene bir lütuf, bir merhamettir. Bu, Allah'la ilgili bir şey değil, insana duyduğu merhametten. Yani verir aslında ama "size şefkatimden dolayı vermiyorum" diyor.

*Soru:* Tamam peki öteki tarafta var mı?

Diyelim ki sen iman ettin, "ya Rabbi, sen asıl olansın, hakiki olansın, mutlak olansın" ama tam da eremedin - "çocuğum 9 yaşındayken ben vefat ettim, doya doya vakit geçiremedim" dedin. Allah da sana merhametinden orada bir cennet simülasyonu içinde verir, o ayrı bir şey. Bu dünyada bize veya bütün insanlara bütün istediklerini niye vermiyor? Çünkü iyice gaflete düşecekler. Yoksa haşa, Allah'ın size vermemesi, bu dünyayı tattırmaması diye bir şey yok, elinden gelse zırnık koklatmaz diye düşünmemek lazım. Bazı Müslümanlar da var ya, inançsızlara elinden gelse su vermeyecek gibi davranan. Halbuki Allah her şeyi veriyor. Ben nereden bakıyorum, Allah nereden bakıyor, düşünmüyor musun yani?

Hayata baktığımda, kibirli gördüğüm, kendini bir şey zannettiğim birkaç arkadaşım vardı. Evlendikten sonra bazılarının çocuğu olmadı, kimilerinin maddi sıkıntıları oldu, kimileri boşandı. Hayat onları o kadar değiştirmişti ki son gördüğümde insan olma yolunda bayağı ilerlediklerini gördüm; her şeye daha yumuşak baktıklarını da gördüm. Her şey çatışmada düzelebiliyor insanlar için; tersi de olabilir. Bir eksiklikten dolayı psikolojik mekanizman daha fazla da batabilir, bu da mümkün. Ya da "ben hayata böyle bakıyordum ama hayat gerçekten bu açıdan mı okunması gereken bir şey" deyip belli bir dönüşümle kendini dönüştürebilirsin. Bunların zorunlu bir sonucu yoktur. Bizde bazen derler ya "insan yaşlandıkça olgunlaşıyor" - böyle bir genelleme yok. Yaşlandıkça daha berbat, daha huysuz, daha çekilmez biri de olabilirsin. Ya da Allah dünyada bir şeylerden mahrum ettiğinde insan olgunlaşıyor - böyle bir genelleme de yok. Ama imkân var, öyle diyebiliriz. Yoksa böyle zorunlu bir durum söz konusu değil. Hatta Allah kendisini bazı şeylerden mahrum ettiği için Allah'a isyan eden insanlar da vardır. Dolayısıyla bu, bilincine kalan, o bilinci nasıl kullandığına, nasıl bir dönüşüm yaşadığına bağlı bir şeydir.

Meselelerde şöyle anlatılır: koyuna bir taş atan bir çoban vardır, koyun taşı yediği zaman iki şey olur. Ya darılır, kaçar, sınırın dışına gider, kurda kuşa yem olur; ya da taşın nereden geldiğini bilir, sürüye doğru içeri girer, güvene gelir - "bu çoban benim faydam için, ben uçuruma doğru gidiyordum, bu taşı benim uçuruma gitmemem konusunda bir uyarı olarak gönderdi" diye anlar. İsyan eden de var, düzelip adam olan da var. Daha sonradan "iyi ki de böyle oldu" diyen var, az da olsa böyle diyen var.

İşte burada bunların insana anlattığı çok temel, çok asli ve çok hayati gerçekler vardır bu Adem kıssasında. İnsan ya tetiklenen psikolojik benliklerine odaklı bir şekilde düşünecek - bakın ne dedi, o tattıktan sonra düşüyor. Biz yanlış anlıyoruz: tattığı için düşmedi ağaçtan. Ego bilinciyle tattığı için düştü Adem. "Bu ağaç, bu yaratılış beni tatmin edecek, beni melek kılacak, bana ebedi bir mülke sahip olma hissi verecek" - aleme, onu hakikaten tatmin edecek bir şey nazarıyla baktı.

Mesela şöyle düşünün: bir film seyrediyorsunuz, bir onun görüntü olduğunu bilerek seyrediyorsunuz, bir de zannediyorsunuz ki o filmdeki insanlar, ağaçlar, çiçekler gerçek, içine girip onları elde etmeye çalışıyorsunuz. Bunun gibi bir fark. Alem bu anlamda izafidir, bir gölgedir, fanidir, geçicidir. O seni tatmin etmek için var edilmemiştir; bir deneyim için var edilmiştir. Sen onu ne ego bilinciyle değerlendir ne de onun ebedi ve seni tatmin edecek bir şey olduğu düşüncesiyle gör. Burada iki taraflı bir yanılgı var: bir, gerçek kendimizi psikolojik benlik zannediyoruz; iki, alemi kalıcı, sabit, tatmin edici bir şey olarak görüyoruz.

Bir tanesi şeytanın Adem'i tetikleyerek ona yanlış bir benlik bilinci vermesiydi. Adem orada ne dedi? "Evet, bir melek olmak istiyorum, ebedi bir mülke sahip olmak istiyorum" - tırnak içinde "mutlu olmak istiyorum, bir eksiğim var" dedi. Halbuki Allah ona demişti: senin asli anlamda bir eksiğin yok, sen burada aç değilsin, açık değilsin. Ama şeytan ona "açsın, eksiksin, mahrumsun, yetersizsin" dedi ve onu bir ego bilincine soktu. O ego bilinciyle de Adem dolu dizgin ağaca koştu. Adem düştüğünde de ruhu var; biz düştük diye ruhumuzdan kopmadık. Ama ego bilincinin tuzağına düştük. Onunla yaşamaya çalıştığımız müddetçe bu bir yanılgıdır.

Hz. Musa ve Firavun'un Sihirbazları Kıssası

Bakın geçen birkaç hafta önce ne dedik? Musa ve sihirbazların kıssasında, o sihirbazlar Musa'nın öğretisini gördü ve dediler ki "biz iman ediyoruz." Firavun dedi ki "sizi öldüreceğim, asacağım, keseceğim." Onlar dediler ki "senin bu dünyada Allah'ın izin verdiği müddetçe kısa bir hükmün var" - o da Allah izin verirse; bunun bir önemi yok dediler. Yani şunu demediler: "Allah bizi korur ya, biz daha yeni üstelik de Musa'ya iman ettik, bir de bu kadar çile çektik, bir de bu kadar riske girdik, var mı öyle bir şey?" Biz olsak böyle deriz kafayla, "iman ettik, muhtemelen Allah bizi korur, çünkü Allah bizimledir" deriz. Ama nasıl seninle olacağını sen kendin belirliyorsun, yok öyle bir şey.

Belki de Firavun, Musa'nın ve Harun'un Rabbine iman eden sihirbazları katletti; ama onların içinden zerre kadar "ya Allah beni niye korumuyor, üstelik de ona iman ettik" demediler. Onlar neyi koruduğunu biliyorlardı, kendilerinin ne olduğunu anladılar. O izafi ve geçici tabiatlarının sadece bu dünyada bir deneyimin parçası olduğunu gördüler. "Benim asıl derdim Allah'ın benim bedenimi koruması değil ki." Gerçek anlamda zulmedilmedi, sadece bir deneyim yaşandı. Onu zulüm olarak gören egodur.

*Soru:* "Kaldıramayacağı kadar yük vermem" derken, egonun kaldıramayacağı yükü vermem demek değil mi? O ayeti nasıl anlayacağız?

O ayeti bir bütün olarak anlamak durumundayız. Eğer sana ego düzeyinde bir yük verilmişse, bu iki ihtimaldedir: ya egonla bunun üstesinden gelebilirsin, ya da egon artı ruhunla üstesinden gelebilirsin. O anda eğer dikkat edersen, ego bilincinin ötesindeki varlığını idrak edip onun sayesinde üstesinden gelebilirsin. Bu ikisini beraber düşünmeliyiz. Her hâlükârda o ruh dediğin şey aşabilir bir şeydir.

Senin egonun ötesine geçme ihtimalin var o anda. İyi dikkat edersen, farkındalığını kullanırsan, psikolojik benliğin açtığı pencereden çıkma ihtimalini de taşıyorsun o anda. Taşıdığın için de belki egonla altedemeyeceğin bir durum verildi; ama sen o anda, o musibeti yaşadığın anda ruhsal bilincine dönebilme imkânını taşıyorsun demektir. Bu daha büyük bir müjdedir, daha güzel bir şeydir. Bütün bunlar bir kuvve olarak var zaten; biz onu ne kadar fiile çıkardığımızı ifade ediyoruz. Ben bir şeyi egomla aşamıyorsam, o anda ego ötesine geçme imkânını taşıyorum demektir, o bende var. Ama vermiyor - diyelim ki sen o anda ego ötesine geçme imkânına sübjektif olarak sahip değilsin, vermez yani.

Ben ilk başta sorduğumda "niye zulme izin veriyor" diye - orada kaldıramayacağı egolar var ve ona rağmen bak, Kur'an'da bir ayette iki ihtimal var. Sen mesela birisine dersin ki "şu yükü kaldır", aslında o yükü kaldırabilir ama "kaldıramayacağım" diye kendini fikse etmiş bilinç ve psikoloji kendini kaldıramayacağına kilitlemiş; oysa objektif olarak onu kaldırabilir. Allah senin sübjektif algına göre bakmıyor, objektif duruma göre bakıyor. Hayır - bak, ayette Bakara Suresi'nde geçiyor: "لَا نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا" - yani kişinin kapasitesinin taşıyamayacağı, kapasitesinin üstünde bir şey yüklenmez. Ama arkasından da ayet geliyor: "Rabbena ve la tuhammilna ma la tâkate lena" diyor. "Tâkat" kelimesi kişinin kendi sübjektif bilincine göredir. Yani diyor ki siz şöyle de dua edebilirsiniz: "Ya Rabbi, benim kendi sübjektif bilincim içinde kaldıramayacağımı düşündüğüm şeyi bana yükleme." Ama Allah buna kesin "evet" demiyor; bir ayette objektif olarak kaldırabileceğini söylüyor.

Mesela bir çocuğa "şu çuvalı kaldır" dersin ve objektif olarak o çocuk o çuvalı kaldırabilir; ama çocuk "hayır, ben kaldıramam, yapamam" diyor. Allah onun öznel bilincini referans almıyor, ama diyor ki sen o öznel bilincin üzerinden dua edebilirsin: "Ya Rabbi, ben kaldıramayacağımı düşündüğüm şey konusunda beni fazla zorlama." Fakat Allah senin kendi sübjektif algına bağlı olarak yapıp yapamayacağını değil, objektif olarak yapıp yapamayacağını referans alıyor. Şöyle diyeyim: ben sübjektif bilincim içinde yapamayacağımı, üstesinden gelemeyeceğimi düşünüyorsam, orada hemen ikinci bir seviyeye atlamalıyım - acaba ben bunun üstesinden gelebilir de gereksiz yere kendimi yanlış bir noktada tutup kilitlemiş miyim diye sormalıyım.

*Soru:* Her nefsi kaldırabilir mi ruhumuz aslında?

Eğer yaşıyorsan kaldırabilir. "Bu ayet boş oluyor o zaman" diye düşünülebilir - hayır, ayet boş değil. Allah diyor ki bu konuda dua edebilirsin, o duayı kabul edebilirim, ama mutlak olarak kabul ederim demiyor. Sen de dersin ki "ya Rabbi, belki ben kaldıramam ama kaldıramayacağımı düşünüyorum, kaldıramayacağımı düşündüğüm şeyleri bana yükleme" diyebilirsin. Bu duayı bazen Allah kabul eder, bazen etmez. Mesela çocuk "beni zorlama babacığım, bunu kaldıramam, edemem" diyor, baba da merhamet ediyor, "tamam, hadi kaldırma" diyor. Ama baba biliyor ki onu kaldırabilir; zaten kaldıramazsa ona teklif etmez.

Onun için insan şunu anlamalı: "ben bunun üstesinden gelemem" dememeliyiz, "ben buna tahammül edemem" dememeliyiz. Bu, kendi sübjektif benliğimizle kendimizi sınırlamak olur. Şuna benzer: uçak, uçabilen bir araçtır. Ama birine uçak vermişsin ve o kişi diyor ki "ben bunu uçuramam", ve bu zaten uçmaz da diyor - halbuki uçabilir, ama onun uçabileceğine dair bir farkındalığa sahip değil. Bazen derler ya, çocuğa en iyi yüzme öğretme biçimi çocuğu denize atmaktır derler; çocuk "hayır, beni atma" diyebilir, sen de "çok korkuyor, travmatize olacak" diye atmazsın. Ama bazısını atarsın ve attığın zaman iki dakikada yüzmeyi öğrenir. Halbuki o çocuk da "atma, yüzme bilmiyorum" diyor, ama o suya atıldığında yüzmeyi becerebilir. Bunun gibidir. O yüzden insan bir şey yaşıyorsa "ben bunun üstesinden gelemem" - bu çok ağır bir şeydir, dememelidir. Bu, egonun kendi kendini sınırlama tuzağıdır.

Egonun Bağımsız Varlık İddiası

*Soru:* Peki ego başka bir açıdan bakılırsa, Allah'la beraber olan ego ya da benlik, Allah'tan ayrı, yani hakiki varlıktan koparmış kendini, kendine ayrı bir benlik vermiş. Belki bahsettikleri o meyve buydu.

Sistemine bağlıyken, hakiki varlığın bir elemanı iken bir sıkıntı yok. Kendine asıl, tek başına bir varlık kabul ettiğinde bir sıkıntı var. Yani kendini ebedi kabul ettiğinde, var kabul ettiğinde, "ben size bunu hediye ettim" derken, müstakil kabul ettiği anda problem başlar; "ona aitim" diyecektir. Diyelim ki cep telefonumu bir günlüğüne size verdim. Siz onu sevmezsiniz çünkü biliyorsunuz ki yarın iade edilecek, sizin değil ki. Sizin olduğu zaman "işte bakın, yeni telefon aldım, ne güzel" dersiniz. Ama buna rağmen "telefon çok güzel, ben bunu benimmiş gibi düşünmek istiyorum" deyip "ne güzel telefon aldım, bakın bakın" deseniz, yarın da bana iade etmeniz gerektiğinde küfür edeceksiniz. Zaten sıkıntı orada doğmaya başlayacak, çünkü verilecek; yani hakiki bir varlık değildi elindeki.

Benlik de - belki o hakiki varlık, [şeytan] korktu, [ona] diyor ki "sana bir şey vereceğim", yani ebedi bir algı yaratacak sende, sen kendini var zannedeceksin, ebedi zannedeceksin. Orada durum herhalde şöyle: benlik kendisini müstakil bir varoluş olarak kabul etti mi, o problemli bir bilinç durumudur. Onun bu sefer kendi özerk varlığı, kendi özerk iradesi, tercihi, ihtiyacı, beklentisi, arayışı olur. O kendi kendini var etmeye çalışır. Zaten bütün tuzaklar orada başlıyor insan için.

Yani hayatta bizi üzen, rahatsız eden şeyler nelerdir, dikkat edin. Egonun ihtiyaç ve beklentilerinin yeterince gerçekleşmemiş olmasıdır - bir tarafı budur, başka yönleri de vardır. Bu neden gerçekleşiyor? Benlik kendisini özerk ve müstakil bir şey olarak kabul ediyor; kabul ettiğinde o tuzak başlıyor. O yüzden kutsal metinler her zaman bir düşüşten bahsederler. Biz düşüşü tarihin, geçmişin bir yerinde aramayalım. Her an düşüyoruz, her an bir düşüş yaşıyoruz. Ve her an cennette olabiliriz. Her an düşüş yaşama imkânımız olduğu gibi her an cennette de olabiliriz, ya da cehennemde de olabiliriz. Bütün mesele: sen hangi bilinç düzeyinde kendini ne kabul ediyorsun? Eğer kendini sınırlı ve müstakil, özerk bir varlık kabul ediyorsan kaygılısın, sıkıntılısın; hayat senin için problem olabilir.

Bir dizi örneği: "Görevimiz Tehlike" dizisinde adam bir yerden atlıyor, geçiyor, son anda yakalıyorlar. Biz hayata baktığımızda onu öyle yapamıyoruz, ama deneyim olarak baktığında orada yapılması gereken şeyi yapıyor - tutuluyor ya da tutulmuyor. Sistemin içinde demek ki devam etmesi gerekiyor bu adam, o devam ediyor. Ama düşseydi ne olurdu, sistem biterdi - demek ki bitmesi gerekiyordu. Biz orada kendimize bir bilinç verdiğimiz için "ya şimdi düşersen ben yok olacağım" falan diye düşünürüz. Aslında sen neyse, başına gelen, yaşaman gereken neyse onu yaşıyorsun, gayet rahat. Sonuçta kaybolan veya yok olan bir şey yok; deneyim devam edebilir, bitebilir. Yani ölecek olan, bitecek olan, geçecek olan ne varsa o sen değilsin.

*Soru:* Firavun'un sihirbazları orada bir dönüşüm yaşıyorlar, mesela onlar kutsal bilgeliğe dair kitaplar okumadı, içlerindeki benlikleri çalışmadılar, bunlar üzerinde düşünmediler, bir olay içerisinde bir farkındalık yakaladılar. Bunu onlara veren, o esnada orada bir ilahi dokunuş mu vardı, yoksa onlar o olayın içerisinde mi - biz uğraşıyoruz, olaylar içinde çıkmazlara giriyoruz, gözlem yapıyoruz, içsel çalışmalar yapıyoruz - Allah onlara bir anda mı lütuf etti?

Bize de her an lütuf ediyor. Tek şey, orada illüzyonun, illüzyon ötesi ile farkını gördüler. Oradaki sihirbazlık, sihirbazlık değil - egonun sihirbazlığı. Orada egonun sihirbazlığını gördüler; sen de gördüğün anda sana dokunulur. Egonun illüzyonunu iyice gördüğün anda - ki bu bir an içinde gerçekleşir - gördüğün anda sana dokunulduğunu hissedeceksin. Bütün mesele o illüzyonun farkına varmaktır.

Hazreti Musa'nın orada yaptığı illüzyonu atmak değildi; o görüntüleri, yolları etkiledi. Ne yaptı? Musa dedi ki "önce siz atın", attılar, sihirlerini attılar. Allah Musa'ya dedi ki "asanı bırak" ve onların bütün illüzyonlarını yuttu. Musa sihirbazlık yapmadı. Bu şu demektir: en küçük bir ruhsal farkındalık anında benliğin illüzyonu ortadan kalkıyor, gördüğün an ilahi dokunuş da yansıyor; Allah her an bize dokunuyor da dokunduğunu hissediyoruz.

*Soru:* Firavun kendi kudretine inanıyordu değil mi? Hz. Musa ile savaşacaklar. O gece Firavun Allah'a bütün içtenliğiyle dua ediyor. Bana şöyle geldi: bir an o ikili yapıdan, o cüziyetten bahsediyorsunuz ya, sanki öbür tarafta bir temas kurmuş ve o galip oluyor zaten. Ama Hz. Musa bir kopuş yaşıyor herhalde.

Ben öyle değerlendiriyorum: psikolojik düzeyde kim gayret ederse, ilahi sistem içinde o gayretinin neticesi verilir. Bunu anlatan bir şey ama o önemli bir şey değil. Hayatta şunu anlamak lazım: "ben çok dua ettim, Allah bana bunu verdi." Ne verdi? Dünyevi bir şey verdiyse tabii ki şükredilecek bir şeydir; Allah sana küçük bir kağıt parçası, bir toz bile verse bu kıymetli bir şeydir. Ama dikkat et: Allah sana gerçekte ne vermek istiyor? Allah senin neyi istemeni istiyor? Peygamber ne diyor: "Rabbinizden Firdevs'i isteyin" diyor. Bu, "hırslı ol, en yükseği iste" demek değil. Diyor ki sen madde, mekan, zaman ötesi bir şeye layıksın, bunu iste. Yoksa istersen Allah sana iyi bir eş verir, evlat verir, zenginlik verir. Bazen bununla övünürüz: "ben çok dua ettim, Rabbime doğru çalıştım, Allah bana zenginlik verdi." Sonra ne oldu yani? Verdi de ne oldu?

Firdevs'i İstemek: Allah'tan Allah'ı İstemek

Niye Hz. Peygamber Efendimiz böyle şeyleri Allah'tan istememiş? Bunlar Allah'ın nimeti, lütfu, ikramı değil mi? Tabii ki öyle. Ama Allah istiyor ki "ey insan, sen bana layıksın, beni iste" desin. Bir parçan zaten ebedi benden geldi. Kadın kocası kendisini sevsin diye nasıl yırtınıyorsa, Allah seni sevsin diye biraz yırtınsa daha makul bir istek olmaz mı? Allah'ın en küçük bir şeyi bile bir nimettir; ama insan olarak neye namzet kılınmışsın, neye adaysın? Onun için peygamber diyor: "Rabbinizden Firdevs'i isteyin, likâyı isteyin, Allah'ın cemalini isteyin, Allah'tan Allah'ı isteyin." Yoksa tabii ki istersen Allah da verir. Zaten dünyayı oluşturmuş, altını da içinde, bakırı da içinde, çamuru da içinde. Allah'ın nazarında bir farkı mı var? Allah altını az mı üretebiliyor, bakırı çok mu ürettiğinden altın az bakır çok - onun nazarında bir fark yok, bu bizim nazarımızdaki bir fark.

Onun için insan en küçük bir şeyi de isteyebilir, bunda bir mahsur yok; ama o küçük şeylerde kalmamak, asıl istenecek şeyi istemek gerekir. Şöyle düşünün: siz bütün dünyanın hazinelerine sahip birisiniz, biri sizden gelip bir poşet istiyor. Sen de diyorsun ki "al, bir kutu poşet al." Ve diyorsun ki "ben bir poşet istedim, bana bir paket poşet verdiler." Ne oldu yani, çok mu mutlusun, buna mı layıksın? Biz neye layığız, onu iyi anlamak lazım. Bu, hırsa işaret eden bir söz değil; peygamber o sözü söylerken "her şeyin en iyisini isteyeyim" demek değil. Sen sonsuz ve mutlakın farkındalığı imkânına sahipsin, sen Allah'a layıksın, mutlak olana layıksın, onu isteyeceksin.

İbadet: Bulmak

Ona yönel, ona teveccüh et. Diğer şeyler de tabii ki ilahi bir lütuftur, ikramdır, nimettir, rızıktır; en küçüğü bile başımızın üzerinde yeri vardır. Ama Allah sana ne vermeyi diliyor? Geçenlerde güzel bir şey vardı: Türkçede "tapmak" kelimesi bulmak anlamına da geliyor - "tapabilmişim, tapabilmirem" gibi. Tapma kavramının hizmet etmek anlamı da var; ibadet ve hizmet aynı anlamda kullanılıyor. Orijinal Türkçede bulmak anlamını da içeriyor. Bu hakikaten çok güzel bir şey: ibadet Allah'ı bulmaktır aslında, hizmet onun ikinci düzeydeki bir şeydir. Diyelim ki namazda veya herhangi bir ibadette onu buluyoruz; onu bulmak noktasında bir teveccühümüz var. O yüzden insan neyi aramalı, neyi bulmalı, kendinde ne olduğunu düşünmeli.

Modern Psikoloji Eleştirisi ve Hakiki Mutluluk

Modern psikoloji veya modern zihniyetin insana attığı en büyük kazık nedir? İnsanı bir bedene ve arzu-korku dolu bir psikolojiye hapsetmesidir. Arzularına ulaştın mı, korkularından emin oldun mu, mutlusun - bu kadar mıdır yani? Ki onu mutlak olarak elde etme şansına da sahip değiliz zaten bu dünyada. Peki insan bu mudur? Dinin farkı ne zaten? Din seni bunun üstünde olana yöneltiyor. Bunu inkâr etmiyor ama üstünde olana, ötesinde olana işaret ediyor. Modern psikoloji, modern zihniyet insanı nerede tutuyor? Bedeninde ve psikolojisinde tutuyor, insanı indirgiyor. Halbuki bahsedilen bu Adem kıssası bütün kitaplarda geçer, Uzak Doğu geleneğinde de her yerde vardır.

*Soru:* Geçen bir arkadaşımla konuşuyorduk, hazzı da öfkeyi de sonuna kadar yaşayan biri. Ben daha sınırlandırıyorum kendimi, kötü farkında olduğum için. Ama beni buna iten şey belki de daha üst bir amaç - amaç doğruya ulaşmak bile olsa, o doğrudan olmadığın hâlin verdiği bir tatminsizlik duygusu var bende. Yani ben bu eksikliği hissettiğim için kendimi sınırlı görüp yolumu ona göre çizmişim. O da diyor ki "hayır ben hissetmiyorum, ben gayet tatmin oluyorum bundan, bu yüzden düşünmüyorum, ölümü de gayet kabul ediyorum, bence bu doğal bir süreç." Şimdi onun kıymetli mi, benim kıymetli mi diye sordum kendime; bence ikimiz de aynıydık o anda, fiilen aynı, sadece kabullenişimiz farklı. Belki ben daha geleneksel, o daha modern bir zihniyette.

Fark şu: senin bir bahçen var, onun da bir bahçesi var. O, bahçesinde 10 santimlik toprağı eşeliyor, eşelediği toprağın içindeki çakıl taşlarını, küçük cam parçalarını topluyor, kendine kolye yapıyor, oyun oynuyor, mutlu olduğunu söylüyor. Sen ise diyorsun ki bu toprağın altında büyük bir hazine var, benim o hazineyi bulmaya ihtiyacım var.

*Soru:* Yani bence bu da beni daha kötü yapmaz mı?

Hayır. Sen fiilen, evet, belki o bulduğu çakıl taşlarıyla, cam parçalarıyla, tırnak içinde sınırlı varoluş bilinci ve benliğiyle mutlu olabilir. Ama o asli ve hakiki bir mutluluk değildir. Sen ise diyorsun ki ben bunlarla oyalanmayı veya bunları yeterli görmeyi doğru bulmuyorum; daha hakiki ve asli olana inanıyorum ve onu bulmaya gayret ediyorum.

*Soru:* Beni de burada motive eden egom aslında; hatta bu yüzden bu arzuyu, hazineyi bulma arzusunu kıymetsizleştiriyor. Şöyle düşünün: bir hastalık geçirdiniz ve engelli bir çocuk olarak yaşayacaksınız - bunu vicdanınız ister mi? Küçük bir çocuk her şeyin daha küçük bir yerde olacağını bilmez, gayet güzel yaşar. Bunu ister misiniz? Bilincin açık olması daha güzel bir durum değil mi? Ama "istemiyorum" derken beni burada motive eden şey...

Burada zaten Kur'an'ın bahsettiği İslam ve iman ayrımı budur. Diyor ki "siz henüz iman etmediniz, İslam olduk deyin." Yani bahçede bir hazine olduğunu kabul ediyorsun; biz o yüzden "imanlıyız" diye hemen bir şey yapmamalıyız, biz İslam'ın içindeyiz. İman, o gerçekleştiğinde tahakkuk eden bir şeydir. Sen ne yapıyorsun? Bir bilgiye, bir kitaba, bir peygambere inanarak "benim daha derin bir özüm var" diyorsun ama henüz bulmamışsın. Görünürde o senden daha mutlu olabilir, ama bu yanıltıcı bir şeydir; bu da çok önemli, dikkat edilmesi gereken bir şeydir. Öyle görünse de öyle olmayabilir - hayır, öyle de olabilir. Psikolojik olarak öyle güzel bir fanus çizmiştir ki çok mutlu da olabilir. Onun mutluluğunu kıskanmıyorum, öyle mutlu oluyorsa dibine kadar mutlu olsun, dert değil. Ama şahsıma sorarsan, bunun hakiki bir mutluluk olmadığını biliyorum; bu benim için tecrübe edilmiş kat'i bir şeydir.

Belki bu bize küçüklükten beri aşılanmış bir cennet algısı olmasaydı ben de mutlu olacaktım diye düşünülebilir - ama kendi şahsım adına söylüyorum: ben tecrübe ettim ve şimdi dünyanın herhangi bir psikolojik mutluluk nesnesi her ne ise - çok başarılı olmak, çok etkin olmak, çok sevilmek, çok değer verilmesi - hiçbirinin benim gözümde bir değeri yok. Ben birileri bana çocukluğumdan beri "cennet var" dediği için söylemiyorum bunu; tecrübe ettiğim bir şeyi söylüyorum. Tecrübe etmemiş olsaydım da gene herhangi bir dünya ehline inanmaktansa bir peygambere, bir evliyaya inanmayı tercih ederdim. Ama inandım ve tecrübe ettim, benim için mesele bitmiştir.

O mutlu görünen insana soralım: nefsi yere düştüğünde, kırıldığında üzülmüyor mu? Kırılmasın, yılmaz kıyasla, üzülmesin diyelim; hiçbir olumsuzluğa takılmıyor olabilir. İmanlı bir insan için mesela bu bir sadaka hükmüne geçer: annesini, babasını, en sevdiğini kaybettiğinde onlar aslında kaybolmamıştır. İmansız bir insanın gözüyle baktığında her şey insanın üzerine gelir; devamlı bir şeyler kayboluyor, nasıl mutlu olabiliyor yani? Yılmaz olabilir, en sevdiğin kişi diyelim, hayatını beraber paylaştığın insan ve çocuğun var; araba kazasında bir anda gitti, bir telefon geldi "öldüler" diyor. "Doğal" diyor, "doğal" diyor, yılmaz olabilir. Adam psikolojik ego düzeyinde öyle bir mekanizmayla kendini sınırlar ve motive eder ki "çocuk öldü, olabilir, zaten çok fazla bağlılık gösteriyordum" der, kabul eder ve geçer.

Hakiki iman seviyesinde ise bu üzüntü de yoktur aslında, çok rahatsın, kaybolan bir şey yok. Psikolojik mekanizma itibariyle ana zemini çöktüğünde, onun kalkamayacak şekilde çöktüğünü görürsün; orada gerçekten ne kadar çürük, sahte ve gerçekliği olmayan bir zemine oturduğunu o zaman görürsün. Ama ne yapar? Diğer şeyleri kafasında modeller: "çocuğun öldü, bu doğanın bir yasasıdır kardeşim, biraz üzülürüm sonra hayatıma devam ederim, bir şey kaybederim, kendimi mutsuz etmem, her şey değişkendir, kâinatta zaten bir kanun vardır" - Herakleitos'un dediği gibi "her şey değişkendir, bir ırmağa iki defa giremezsin." Psikolojik benliğin kendini rahatlatma ve kendini mutlu etme imkânları kısmen vardır, ama mutlak olarak yoktur. Onun için dünya ehlinin mutluluğu, eskilerin ifadesiyle geçici ve sahte bir mutluluktur. Ama bunu ne zaman tam olarak idrak edebilirsin? Hakiki mutluluğu ve saadeti tattığında.

Allah şahit, ben diyorum ki kardeşim, mesela inanmıyorsa da ben insanların mutlu olmalarını isterim; hiç olmazsa fazla gürültü ve kötülük yapmazlar. "Tamam, mutlu ol kardeşim, sıkıntı yok, ne kendine ne başkasına bela olma, hiç olmazsa." İkimiz de aslında hazcıydık; o hazzını farklı, sınırlı bir düzeyde yaşamayı tercih etmiş. Fark nedir? Teslim olan insan yine psikolojik düzeyinde yaşar, dünya ehli gibi yaşar - tam imanın hakiki kemaline ermediğinde. Sadece bir kısım kabulleri vardır, bir kısım şeylerden kendini sakındırmaya çalışır, bir kısım şeyleri yapmaya kendini zorunlu hisseder.

Biz burada bu farkın üzerinde bir analiz yapmıyoruz, ben onu paylaşıyorum, seninle aynı fikirdeyim. Bizim teveccühümüz, arayışımız ve gayemiz psikolojik düzeyi aşmaktır. Yoksa psikolojik düzeyi aşmadığında, dünya ehli psikolojik düzeyinde yaşıyor, onu kendince rasyonelleştiriyor. Manen yol almamış inanan bir insan da o zaman "bu haram, ben bunu yapmayayım, bu helal, Allah bana bunu yaparsam sevap yazar" diyor - gene psikolojik mekanizmanın presleri altında gidip geliyor. Biz bu ikisinin ayrımını yapma ihtiyacı duymuyoruz çünkü mevzu bu değil. Ama diyoruz ki Allah'ın gönderdiği bir bilgiye teslim olan bir Müslümanın en azından bir çıkış ihtimali vardır, eğer samimiyse; değilse tabii ki yoktur. Samimiyse bir çıkış ihtimali vardır, potansiyel olarak kurtulmuştur.

Ben psikolojik benliğime de gömülsem derim ki "evet, ruhaniyetimi idrak etmedim ama psikolojik boyutta da kendimi bu noktalarda kontrol etmeye, helale harama dikkat etmeye çalışıyorum; inşallah Allah bir gün bana ruhsal düzeyi, idraki lütfeder" diyorum. Ama şunu kesinlikle söylüyorum: kitaba inanan ve psikolojik düzeyde yaşayan bir insanla, kitaba inanmayan ve psikolojik düzeyde yaşayan insan arasında, yaşadığı düzey açısından çok büyük bir fark yoktur. Ama iş bu değil.

Mesela Bediüzzaman'ın Risale-i Nur'da birçok ifadesi psikolojik düzeydeki bilince hitap eder; onları ruhsal olarak alamazsın. "Senin çocuğun öldü, Allah sana cennette onu verecek" - bu psikolojik düzeyde bir şeydir ve yalan da değildir, ama asli hakikat değildir. O yüzden kime, hangi düzeyde, hangi açıdan söz söylenmiş, bunu ayırt etmek durumundayız. Mutlak hakikat düzeyinde ben yokum ki benim çocuğum olsun. Ama diyelim ki bir Müslüman diyor ki "benim çocuğum öldü, ben onu çok özlüyorum, çok seviyorum" - bir Allah dostu, bir evliya da der ki "üzülme, Allah sana cennette verecek." Sen de psikolojik olarak tatmin olursun. Bu yalan değildir ama nihai gerçek değildir. Bunları birbiriyle karıştırmamak gerekir. Ben özel bir varlık değilim ki "benim çocuğum" diyeyim; hepimiz ona aitiz. Bunları birbirinden ayırmak lazım, bunun için de bir düzey, bir idrak lazım.

Ben bin yıl bütün dünyanın padişahı olacak şekilde bir hayat verilse, ama bin yıl sonra bu senden tamamıyla alınsa mı istersin, yoksa cehennemde ebedi bir hayat mı istersin diye düşündüm. Eğer vicdanın iyi çalışıyorsa, diğerinden ah edeceksin; cehennemdeki hayatı bile "iyi ki var" diyeceksin, çünkü o ebedi. Bu, kişinin ego bilincine göre bir iştir; inançsızken zaten geçici bir hayat sıkıntısı vardır. Mahalleyi de ister, evini de ister, bütün dünyayı da ister, bütün kâinatı bile isteyecek bir nefis varken, burada nasıl mutlu olabilir?

Bediüzzaman'ın bahsettiği o doğal vicdan psikolojik düzeyde o kadar işlemiyor. Psikolojide bir deney yapılmış: sana hemen şimdi bir pasta vereceğim, bunu şimdi mi istersin yoksa bir saat beklersen iki tane mi vereceğim deyince, çoğu hemen istemiş. Eyvallah, Allah razı olsun, sağ olsun. Ben sizi hatırladım şimdi.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Taha Suresi: 116 (meleklerin Adem'e secdesi ve İblis'in secde etmeyişi; devamında Adem'e "sana ebediyet ağacını ve sonu tükenmeyen bir saltanatı göstereyim mi?" diye fısıldanması, Taha 120'ye telmih) - Araf Suresi (şeytanın Adem ile eşine "Rabbiniz sizi bu ağaçtan sadece melek olmayasınız ya da ölümsüzleşmeyesiniz diye men etti" şeklindeki fısıltısı; Araf 20 ayetine telmih) - Bakara Suresi (Arapça olarak "لَا نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا" - kişiye ancak gücünün yettiği kadar yük yüklenir; devamında "Rabbena ve la tuhammilna ma la tâkate lena" duası) - Zuhruf Suresi (insanlar küfürde birleşecek tek bir ümmet olma tehlikesi olmasaydı, inanmayanların evlerinin damlarını gümüşten, merdivenlerini de altından yapardık meali) --- ---

İlgili Sohbetler

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.

Sıdk Makamı ve Sahte Benlik Üzerine

Bu sohbette sıdk (doğruluk) ve kizb (yalan) kavramları üzerinden, insanın kendini yalnız, değersiz, sevilmemiş veya üstün hissetmesinin aslında farkında olmadan kendine söylediği bir yalan olduğu anlatılıyor. Konuşmacı, Zümer 33, Yunus 2 ve Kamer 55. ayetler bağlamında "sıdk/sadâkat makamı"nın insanın Allah'la olan hakiki yakınlığını idrak ettiği bilinç hâli olduğunu; bayram, Hz. Yusuf, Hz. Âsiye ve Peygamber'in Hudeybiye'de engellenmesi gibi örneklerle bu makamda durabilmenin ne anlama geldiğini açıklıyor. Son olarak "insan ötekiyle vardır" anlayışının bir yanılsama olduğunu, Allah'ın verdiğiimkânların insanı hiçbir şeye mahkûm etmediğini, sabrın da bu sıdk bilinciyle durabilmek olduğunu vurguluyor.

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.