Nefisle Hesaplaşma ve Gerçek Özgürlük

Kısa Özet

Sohbete Tanpınar ve Abdülbaki Gölpınarlı üzerinden Enneagram Dörtler tipinin özellikleriyle giriliyor; ardından "kırmızı bez ve boğa" metaforuyla içimizdeki benliklerin bizi nasıl tetiklediği, bu tetikleyicilerin doğru tanımlanması ve onlarla hesaplaşma süreci anlatılıyor. Gerçek özgürlüğün, benliklerin zıddına da davranabilme farkındalığı olduğu; nefs-i emmareden nefs-i levvameye geçişin bu farkındalıkla başladığı işleniyor. Habil-Kabil kıssası, elma-şişedeki maymun örneği ve peygamberlerin dünyevi bir vaat değil nefisten kurtuluş çağrısı yaptığı anlatılarak, sahabenin imanı ve Hz. Peygamber'in vefatı üzerine Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer arasında geçtiği rivayet edilen kıssayla sohbet sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Bizi tetikleyen "kırmızı bezi" ve içimizde uyanan "boğayı" doğru tanımlamadan onunla hesaplaşamayız; tanımlamaktan kaçtığımız sürece o bez önümüze tekrar tekrar çıkar.
  • Gerçek özgürlük, içimizdeki duygu-düşünce-eylem benliklerine karşı bir şuura sahip olup onların zıddını da yapabilme serbestliğidir; bunu deneyen, ne kadar tutsak olduğunu görür.
  • Peygamberlerin daveti dünyevi bir vaat değil, insanı nefsaniyetinden/benliğinden kurtarma çağrısıdır; sahabe bunu anladığı için inanmıştır.

Giriş: Tanpınar, Saray İstiaresi ve Enneagram Dörtler Tipi

O da şartı, yani bizdeki karşılığı yine saraydır. Tanpınar da şöyle diyor hocam: çiçeklerin içinde gül nasıl bir padişahsa, hayvanların içinde aslan bir padişahsa, insanların içinde de bir padişah vardır diyor. Ve bu padişah, hayalen büyütülmüş, mükemmelleştirilmiş ve hayali olarak kabul edilmiş bir şeydir diyor. İşte bu da şiire yansıyor. Şiirde de sevgili padişahtır. Ama tabii Osmanlı şiirinde sevgiliyi normal, cismani bir sevgili olarak algılamıyoruz. Daha farklı bir durum bu. Orada da hayali bir padişah algısı var. Bu da saray istiaresi. Bunu tabii incelemem lazım, kitabın referansını verirsem iyi olur. Bana öyle geliyor ki Tanpınar bir dört numara. Abdülbaki Gölpınarlı da dört numara. Geçenlerde onunla ilgili yazılmış bir biyografi okudum; tam dörtlerin bütün özellikleri adamda var.

Dörtler parayı seviyorlar mı? Tanpınar kumar oynuyor mu? Yok, parayı çok sevmez; heyecanı sever. Oradaki kumar tam olarak para kazanmak için değil. Dörtler şu noktada parayı severler: istedikleri, arzu ettikleri şeyleri alabilmek için severler. Zaten hayatta "para sevgisi" diye bir şey yoktur; para başka bir şey için sevilir. Kimse sırf "ben böyle bir kağıt biriktireyim" diye parayı sevmez, değil mi? Kimse ona duyduğu güven yüzünden sever. Tabii ki, yani onun ifade ettiği bir şey var. Cimri dediğimiz şey de oradan gelir. Cimri dediğimiz kişi de aslında çok önemli bir ihtiyacı olduğunda o ihtiyacını karşılayabilmek için biriktirir; orada para bir güven nesnesidir. Bazen birisi için bir güç nesnesi olabilir para, birisi için de arzularını tatmin edeceği bir araç olur, bu anlamda. Yoksa kimse parayı veya altını kendi nesne değeri açısından, nesne olarak sevmez. O değildir.

Tanpınar sonra üniversitede hocalık yapıyor. Normal edebiyat öğretmenlerine daha çok maaş verildiğini öğrenince akademisyenliği bırakıp oraya geçmeyi düşünen bir insan; orada daha çok maaş kazanacağını düşünüyor. İşte belki de ona kızmıştır: "Biz burada üniversitede hocalık yapıyoruz, öbür tarafta lisede bizim yetiştirdiğimiz insanlar bizden daha çok kazanıyor" diye, buna karşı bir reaksiyonudur belki, ilk önsözde hocam. Belki biraz da alaycı bir şekilde söylemiştir, ama büyük ihtimalle ona kızmıştır. Uygulamaya geçirmeyi de düşünmüş olabilir: "Ben zaten bilgiyi biliyorum, paraya ihtiyacım var" diye düşünmüş olabilir, çünkü ekonomik olarak hep zorluk yaşamış.

Yani dörtler kendilerini mutlu edeceğine inandıkları bir şeye sahip olmak isterler. Onların temel özelliklerinden biri kıskançlık ve gıptadır bu anlamda. Ama burada önemli olan şu: paranın, onu mutlu edecek şeyleri elde edebileceğine inandığı için parayı seviyor yani. Anlatabildim mi? O anladı.

Yoksa mesela "parayı seviyordu" diye tek başına söylenemez, tek bir tanım olmaz yani. Anlatabiliyor muyum? Evet, hepsi dörtlükten yanlış hocam. Tabii. Dörtlerin özelliği anlaşılmak, değer görmektir. Öyle görülüyor.

Kırmızı Bez ve Boğa Meselesi: İçimizdeki Yanlış Benlikler

Ne oluyor ya? Ne bahsetti? Yani işte içimizde böyle yanlış bir temele kendini oturtmuş olan, yanlış düşünceleri, yanlış algılamaları, yanlış hedefleri olan birçok benlik halleri vardır. Mesela örnek diyelim ki hiç ve hep değer görmemekten şikayet eden bir benliğimiz olduğunu düşünelim, değil mi? "Hiç değer görmüyorum" diyor. Ve bunu hep yapıyor. Ne zaman ki arzu ettiği bir durumda, o arzu ettiği diyelim ki dikkati, değeri, sevgiyi görmeyince "değer görmüyorum, değer görmüyorum" diyor. Yani dönüp ona: sen değer görmek zorunda mısın, bir; kimlerden değer göreceksin, iki; değer görmemen ne anlama gelir? Bunu çözümleyeceksin.

Diyelim ki "değer görmüyorum. Kendimde değerli bir şey olduğuna inanıyorum ve değer görmüyorum" diyor. İşte biraz önce sordunuz ya, ne yapacağız? Bunu gördük. "Ben değer görmüyorum, değer görmeliyim" diyen bir benliği tuttuk, kulağından tuttuk, yakaladık. Ne yapacağız?

Bir hikaye vardır. Çocuk gecenin yarısı bağırmış: "Baba, hırsızı yakaladım!" demiş. Baba: "Oğlum getir" demiş. "Gelmiyor" demiş. "E bırak gitsin" demiş. "Bırakmıyor" demiş. Anladın mı? Yani tuttuk, ne yapacağız bunu? İşte tuttun, onunla hesaplaşacaksın. Hesaplaşmak için önce onunla özdeşleşmemeyi öğreneceksin. Yani "ne diyorsun sen bana?" diyeceksin. İçimdeki beni karşımıza alıp, muhatap olarak karşımıza alıp, "sen bana ne diyorsun?" diyeceksin. "Otur, adam gibi bu mevzuyu tartışalım" diyeceksin. Ve ya sen onu ya o seni yeneceksin. Zaten hayattaki en büyük çatışma da budur.

Bu öyle kolay değil. Gördün, ama onun da argümanları var. Hırsız der ki: "Tamam hırsızım ama niye hırsızım, niye çalıyorum, bir sor. Evde ekmek bekleyenler var. Başka iş yapamıyorum. Hep bu işe alıştım, bu işi de terk edemiyorum. Bana kolay geliyor." Hırsız gibi düşünmeyin ama içimizde de öyle değil mi? "Böyle yapma" dersin, "işte böyle yapmak bana kolay geliyor" der mesela benlik. Veya "ama ben hep öyle öğrendim, hep böyle davrandım, hep böyle düşündüm, hep böyle duygusal tepki verdim, ne yapayım, bu yaştan sonra meslek mi değiştirelim" der. Hırsız öyle demiyor mu? İçimizdeki birçok benlik var ki bunların hepsi hırsız; bizim enerjimizi, hayatımızı, dünyamızı, varoluşumuzu tırtıklıyorlar, ellerinden geldiğince alıyorlar.

Hayatımızı ve Ruhumuzu Çalan Benlikler

Şöyle bir hadise vardı. Biri der ki "sabaha kadar uyuyamadım." "E niye uyuyamadın?" "İşte bu olayı düşündüm, bana böyle dedin" der. Hani mesela hayatımızdan çalıyorlar deyince, hayatımızı nasıl çalıyorlar acaba, değil mi? Senin bütün geceni çalmış değil mi o benlik yani? Bütün gece "uyuyamadım, içim içimi yedi, bunu kendime yediremedim, nasıl böyle olur" diyorsun, sabaha kadar uyuyamıyorsun. Çaldı mı senin hayatını, çaldı. Üstelik içini de iyice bir yıkıma uğrattı mı? Uğrattı ve uğratacak. Devam edecek buna. Hayatın boyunca buna devam edecek. Hesapla; hep aynı şey senin başına gelecek diyecek, o olmazsa sabaha kadar uyumak sana haram diyecek. Öyle değil mi? Bunu yapacak, işte hayatımızdan çalması dediğimiz bu.

Bu en belirgin ve en bilinen hayatımızdan çalması. Bir de aslında daha derin ve hakiki olan, yani kadim bilgeliğin bize ifade ettiği, ruhumuzu bizden çalıyor bir anlamıyla. Ne anlamıyla çalıyor? Seni o ruhani idrakinden mahrum ediyor. O ruhani algından mahrum ediyor. Onu çalıp bir yere götürmüyor ama seninle onun arasına perde koyuyor. Ve sen ondan mahrum oluyorsun. Dolayısıyla da onu manen kaybetmiş oluyorsun yani. Dolayısıyla da çaldırmış oluyorsun. O yerinde duruyor ama seninle arana giriyor o benlikler ve sen ondan mahrum kalarak yaşıyorsun. En büyük kaybımız da bu.

Bununla ne yapacak? İnsan hesaplaşmasını bilecek. Ama bizim ilk başta durduğumuz ve yanlışlıkla takındığımız tavır ne? Biraz önce, dersten önce konuşuyorduk. Mesela hepinizin ne kadar dikkatini çekmiştir; boğaların önüne kırmızı bir şey gösteriyorsun, boğa dalıyor değil mi o kırmızı beze? Ve biz de "işte tam hayvanlık" diyoruz değil mi, "hayvan ne yapacaksın" diyoruz. Ve bunu ömür boyu yapıyorlar. Bir boğa aklını kullanmaz mı? Yok, ömür boyu aynı; İspanya'da orada burada kırmızıyı görünce bodoslama dalan boğalar var. Bizde yok mu? Sürüsüne bereket. Bodoslama dalan bir sürü duygu boğaları var, düşünce boğaları var, eylem boğaları var, içgüdü boğaları var. Bunlar bir şey görüyor, otomatikman dalıyor.

İşte biri beni dikkate almadı, hemen dalıyorsun; düşüncenle, duygunla, eyleminle bodoslama gidiyorsun. Şimdi bunun özgür olmakla, gerçekten düşünüyor olmakla bir ilgisi var mı? İşte bana bir laf söyledi, bütün günüm berbat oldu. Niye? Kırmızıyı gördün, daldın. Hatta biz bazen öyle dalarız ki, boğa gene biraz akıllı; nesnel olarak kırmızıyı görünce dalıyor. Biz kırmızı önümüzden gitmese bile hayalen o kırmızıyı tahayyül ediyoruz. Bir de insanın böyle bir acı tarafı var. Boğanın önünden çekersin kırmızıyı, durur boğa; efendim şey var, dengesi var, duruyor; nesnel olarak gösterdiğin zaman dalıyor değil mi? Fakat insan öyle değil. Önünden çekiyorsun onu, ama "yirmi senedir bu mevzuyu unutmadım" diyor. Yirmi senedir dalmış, dalıyor, halen de dalıyor. Halen bodoslama, hayalini kurarak; insandaki o hayal melekesi kötü işlediğinde böyle bir sonuç üretiyor. Sen yirmi sene boyunca annen sana bir şey demiş, baban bir şey demiş, arkadaşın bir şey demiş, "küçüklüğümde beni kimse oynatmıyordu" demişsin, ondan sonra ömür boyu o seni reaksiyonel bir şekilde nasıl hareket ettiriyorsa ömür boyu aynı harekete devam ediyorsun. Bu aslında ne kadar acı bir şey, değil mi? İnsan için böyle bir trajedi var.

Benlikle Hesaplaşmak: Tetikleyicileri Doğru Tanımlamak

Peki o hesaplaşmayı nasıl tam olarak yapacağız? Şöyle: bu bazen çok acımasızca geliyor gerçekten. Geldiği zaman insanın önüne şey koymakta da çok zorlanıyor. Ama işte önce kırmızıları göreceksiniz. Yani o kırmızıları görmek lazım. Beni ne tetikliyor? Önce onu çok iyi görün. Çünkü biz bazen bizi tetikleyenin adını koymayı unuturuz. Mesela diyeceksin ki "kardeşim burada beni tetikleyen şey aşağılık kompleksidir." "Burada beni tetikleyen altta kalmama arzusudur." "Burada beni tetikleyen kendimi değersiz hissetme duygusudur." Bu olunca hemen devreye bir benlik giriyor. "Birisinin beni göz ardı etmesine dayanamıyorum." Bu ne demek? Kırmızıyı görünce koşturuyorum demek, Türkçesi bu.

Bunların önce adını koyacaksın: neyi görünce ne ortaya çıkıyor, neyi görünce hangi boğa ortaya çıkıyor. Bunun çok net bir şekilde adını koyacaksın. Onu tamamen doğru şekilde tanımlayamadığımız zaman, ondan kurtulmak çok zor. İyi tanımlayabildiğimiz zaman bir şekilde ondan kurtulduğumuzu hissediyoruz ama tanımlayamadığımız zaman, yani isim koyuyoruz ama onu tam karşılamıyor, tam oturmuyor; o zaman farklı strateji dener gibi bile olsak biraz ters tepiyor.

Şimdi burada iki nokta var. Bir: bazen sen orada sana açılan kırmızı bezi tam tanımlamıyor olabilirsin. Bazen de senin içinde o kırmızı bezi gördüğünde ortaya çıkan boğayı tanımlayamıyor olabilirsin. Bütün bunların tanımlanması lazım. Mesela diyelim ki karşındaki insan aslında sana meydan okuyor ve "ben senden büyüğüm, ben senden üstünüm" diyor. Aslında bundan rahatsız oluyorsun ama sen bunu böyle tanımlamıyorsun. "Adam çok terbiyesizdi" diyorsun. Hâlbuki adam terbiyesiz değildi ya da önemli değil; sen onun terbiyesizliğinden rahatsız olmadın. Oradaki kırmızı bez adamın terbiyesizliği değil, adamın sana "ben senden daha iyiyim" demesi. Terbiyesiz mi konuşmuş, kötü söz mü kullanmış, bu önemli değil. Ama sen görmek istemiyorsun orada seni tahrik eden kırmızı bezi. Tanımlamak istemiyorsun çünkü görmek istemiyorsun. Diyeceksin ki: "Beni tahrik eden tam da şu. Adam terbiyesiz, kaba konuştu ama bu değildi beni rahatsız eden şey. Beni rahatsız eden şey, onun benden üstün olduğunu bana empoze etmeye çalışmasıydı, ben buna dayanamadım." Orada tanımlayacaksınız yani.

Mesela kadın adama "sen de adam mısın" dedi. Adam da "terbiyesiz, ahlak yok kadında" dedi. Ahlak olmadığı için değil kadına verdiğin reaksiyon, terbiyesiz olduğu için değil; sana kendini aşağılık hissettirdi. Türkçesi bu. Doğru tanımlayacaksın, sana açılan bez ne renk bir bezdir? Yoksa "bu zamanda terbiye ahlak kalmamış" dersen, bir kadın kocasına bunu der mi diye mevzuyu saptırıyorsun, tanımlamaktan kaçıyorsun. O ayrı bir konu.

Peki orada tanımladık ya, adam dedi ki "sen de adam mısın?" Sen durdun, yakaladın şimdi onu orada: "Adam mıyım, değil miyim? Kime göre adamım, kime göre değilim?" Bu tarz şeyler mükemmelinde. Ondan sonra da başlayacağız onlara ama önce dediğim gibi doğru tanımlayacağız. Çünkü bunu doğru tanımlamazsanız o şey sürekli önünüze çıkar. Fakat siz asıl sizi tahrik eden şeyin ne olduğunu görmekten kaçıyorsunuzdur; çünkü yüzleşmek istemiyorsun onunla. Dolayısıyla sen ne yapıyorsun? Ayrıntılara eğiliyorsun. "Terbiyesizdi, bir insan bir insana böyle diyemez" diyorsun. Niye diyemez? Senin probleminle onu kendine sor: o insan ne dedi, bu senin için ne anlama geliyor? Onun dediği o şey ne anlama geliyor? Ta ki orada bizi tahrik eden şeyin niteliğini tanıyabilelim. Sonra sende tahrik olan şeyin ne olduğunu tanımlayacaksın: "Bende peki ne tahrik oldu, bende hangi boğa uyandı, hangi boğa bodoslama tepki veriyor?" Bir de bunu sakin bir şekilde yapacaksınız.

Boğayı Tanımlama Sürecinde Direnç Gösteren Benlikler

Şimdi anladık, anlıyoruz. Başka bir benlikle hiçbir cevap vermeyeceğiz. Bir de çünkü şimdi böyle bir konsept gördüğünde boğalaşan başka benlikler var. Bunu görüyor, "aman, bu benim için kırmızı" diyor, hemen örtüyor onu veya düşünmek istemiyor, "sonra düşünürsün" diyor. Veya "bu işin içinden çıkılmaz kardeşim" diyor. Bir sürü şey diyebilir. Yani o süreci baltalamaya çalışan başka benlikler de devreye girer. "Sen biraz üzerinde çalışacağım" diyorsun, bundan kaçınan, "ya bu çok zor" diyen bir benlik hemen devreye giriyor, hemen haldır aldır koşturuyor. Bazen bir şey anlatırım, hemen ilk tepki: "Ama çok zor." O boğayı tut be kardeşim, tut onu, dursun kenarda. Ufacık bir zor bir şey görür, "bu zor, zaten arkasından başka boğa gelecek, ben yapamam, arkasından başka boğa gelecek, bu beni aşar" der. Tut onları, gör bunları.

"Niye yapayım ki mesela?" O da felaket bir boğa. Orada bunun gerekli olmadığına inanan, içgüdüsel bir merkezde bir boğa var. "Niye yapayım, niye kendimi zorlayayım, niye kendimi gereyim, ne gerek var, rahat rahat gidiyorum, ne gerek var" diyor. Halbuki aslında ne yapıyor? Çok içgüdüsel bir benlik olabilir, tamamen içgüdüsel rahatını düşünüyor; dokuzlar, onlar bu tarz. Neyse, her mekanizmanın kendi içgüdüsü var. Ne yapıyorsun? İşte bunları görmek zorundasın. Şu an nasıl bir boğa tetiklendi ve neyi gördü, bu ikisini yapacaksın.

Mücadele ve Sabır: Kronik Hastalık Metaforu

Tabii bu öyle kolay bir şey değil. Bazen bir boğayı doğru tanımlaman için bir sene geçebilir. Çünkü görmek istemediğin bir boğadır o, seneler geçebilir. Önemli değil. Şunu bileceksin: nasıl bazı hastalıklar kroniktir, "ömür boyu ilaç kullanacaksın" derler. Onu tamamen bertaraf edemiyorsun ama bir yerde tutuyorsun. Bazı hastalıklar var, bir iğne vuruyorsun, ortadan kalkıyor. Bazısı bir aylık tedavi gerektiriyor, bazısı altı aylık. Bazısı da "sen bunu ömür boyu yaşayacaksın, bu ilacı kullanacaksın" der; işte şekerin var, şekerini belli bir seviyede tutman için bu ilacı ömür boyu kullanacaksın der. O zaman kullanacaksın.

Neden? Biyolojik olarak biz neyin farkındayız? Biyolojik hayatımızın bitmesi veya bitmemesi, değil mi? Bir de bundan çok daha önemli hakiki hayatımızın şeyi var. O zaman bunu biliyorsan, anlıyorsan ne dersin? "Kardeşim, ben bununla gerekirse ömür boyu mücadele edeceğim. Belki onu tamamıyla bertaraf edemeyeceğim ama onu göreceğim ve ona teslim olmayacağım. Onu kontrol edeceğim, çünkü o benim için tehlikeli, belli bir sınırda durmalı" demiş olacaksın. Mücadele edeceksin, çünkü bazı benlikler çok zayıftır, onları çok kısa sürede bertaraf edebilirsin; bazıları öyle değildir. Önemli değil. Kısa süreli de başarıya ulaşsa, uzun süreli de olsa fark etmez, çünkü bundan başka bir yol zaten yok.

O yüzden bir insanın dini bir idrake sahip olması demek şudur: "Benim için hakikatten, Allah'ı bulmaktan daha iyi bir yol yoktur." "Daha iyi" kavramı bile bir karşılaştırmadır aslında, "başka bir yol yoktur" dememiz gerekir. Bazen bir yol sana sarp veya zor gelirse hemen sorarsın: "Başka yol yok mu bu?" Dindar insan demek, başka bir yol olmadığını idrak eden insan demektir. Benim için gerçek varlığıma, hakikatime ulaşmak için başka bir yol yok. Ne zengin olmak, ne para sahibi olmak, ne mülk sahibi olmak, ne bir kariyere sahip olmak, hiçbir şey; ne anne olmak ne baba olmak, hiçbir şey benim için bir alternatif olamaz. Bunu idrak ettiğin zaman sen yola girmiş oluyorsun. Dolayısıyla böyle bir idrakim olursa, o zaman öyle de böyle de mücadele edeceğim, çünkü zaten başka bir yol yok. O zaman mücadele tek seçimdir ve doğru seçimdir.

Şimdi bunu gördük; bizi tahrik eden kırmızı bezi de görüyorsun, o bezin nasıl bir boğayı tetiklediğini de görüyorsun. İşte bu, insan için hayatın en zorlu anlarından biridir. Çünkü bu an iyi analiz edilmez ve üzerinde iyi durulmazsa, o an gelir geçer ve boğa o kırmızının üzerine gider zaten, şansın yok orada. Bunu gördüğümüz zaman aslında biz hemen değişemiyoruz. Bununla ilgili bir hesaplaşma, bir mücadele, bir farkındalık süreci bizim için devreye girer. O benliğin düşüncesini, duygularını, algısını, bakış açısını, korkularını, beklentilerini alıp, karşımıza alıp analiz etmek zorundasın. Ya o seni ikna edecek ya sen onu ikna edeceksin.

Kişi bir yola sahip değilse genellikle o şey insanı ikna eder. Mesela biz bazen şunu yaşarız: deriz ki "böyle davranmak iyi değil." Ama sonra bir bakarsın, yarım saat sonra, bir gün sonra o seni öyle bir ikna etmiş ki tekrar seni alıp aynı yere koymuş. Diyelim ki "insanca rekabet edeceksin, hayatı belli ilkeler etrafında yaşayacaksın" diye düşündün ama bunun karşısında olan bir benlik var; iki saat sonra "kardeşim, hayat öyle olmuyor, hayatın gerçekleri var" der. Ama o hayatın gerçeği mi yoksa onun gerçekleri mi? Bunu ayırt edemezsin tabii ki. Sana "hayatın gerçekleri bu" deyip arkadan dolanıp seni kuşatan o benliği tekrar kendin zannedersin. Ve bir ara onu karşına almıştın ya, artık o senin ağzından konuşur hale gelir; seni ele geçirmiştir deyim yerindeyse. Sen onu yöneten biri değilsin, onun yönettiği, onun tarafından kumanda edilen, onun tarafından sevk ve idare edilen bir duruma düşersin. İşte nefs-i emmare dediğimiz bu; sana kumanda eden, seni yöneten benlik hali, benliklerin sürekli seni sevk ve idare etmesi, senin buna dair hiçbir farkındalığın, hiçbir çözümleyiciliğin, hiçbir analitik sürecin olmaması. O seni alıp götürüyor, rüzgarın önündeki yaprak misali.

Gerçek Özgürlük Nedir?

İnsan şunu demeli: benim mesela bana hakaret eden bir insana tebessüm etme özgürlüğüm yok mu? Veya beni küçümseyen bir insana şefkat gösterme özgürlüğüm yok mu? Yok. Ama biz ne yapıyoruz? "Özgürüz" diyoruz. Neyin özgürüsün? Seni sevmeyen insanı sevme konusunda özgür müsün mesela? Senden nefret eden bir insanı sevme, ona şefkat etme konusunda özgür müsün? Hele hele duygusal merkezliysen hiç özgür değilsindir.

Bunu anlamak istiyorsan, duygular geldiğinde, yaşadığın eylemlerin, düşüncelerin tersini yapmaya çalış. Bak ne kadar özgürsün. O anda özgürlük kalmıyor ki. Kendinizi güvende hissettiğinizde değil, tam o anlarda deneyin. İşte mesela birisi bize "sen tutsaksın" deyince "ne tutsağı, özgürüm" diyoruz. Ve modern asrın en önemli putlarından biri de bu özgürlük anlayışı değil mi? Hâlbuki insan biraz oturup düşünse ne kadar özgür olduğunu kendisi anlayacak. Aksine davran bakalım, aksine düşün, aksine hisset; yapabiliyor musun? O zaman ne kadar özgürsün. Peki özgür değilsen, neyin tutsağısın veya neyin sınırları içinde yaşıyorsun? O zaman onu düşüneceksin.

Bunu düşündüğünde, zaten nefs-i emmareden nefs-i levvameye geçiş aslında insanın tutsak olduğunu idrak etmesine bağlı bir şeydir; bunu fark etme sürecidir aslında. Dersin ki "birisi beni sürekli bir yerlere götürüyor, sevk ve idare ediyor ve ben bundan memnun değilim." Ondan sonra bu mücadele başlıyor. Ama insan şunu anlamalı: biz şu durumumuzla özgür değiliz. Bir batının bir sözü vardı, "özgürlük için iki kişiye ihtiyaç vardır" diyor; bu ne kadar yanlış bir şey. Mesela böyle gençlerde, ergenlerde veya her yaştaki insanda birine karşı özgür olma tuzağına düşeriz. Bir yerde okudum, çok ters bir şey, yanlış bir şey: "Onun dediğini yapmayacağım, niye özgürüm" der. Ama bak, onun dediğini yapmamanın esirisin, değil mi? Onun dediğini yapmamak üzerine bir esaret yaşıyorsun; onun zıddına bir şey yapmayı özgürlük olarak telakki ediyorsun. Hatta bu konuda bazı insanları kötüye kullanma durumları vardır. Mesela "ben her şeyi yaparım" diyen birine dersin ki "sen buradan atlayamazsın", atlar. Hâlbuki zaten sen atlamasını istiyorsun.

İşte özgürlük dediğim şey, insanın kendi içindeki bütün o duygu, düşünce ve eylem benliklerinin üzerinde bir şuura sahip olup bunlara uyup uymama konusunda serbestliğe sahip olup olmadığına bağlı bir şeydir. Sen buna karşı serbest misin? Özgürlük, bütün seçenekleri görebilmek ve bütün seçeneklerden dilediğini, herhangi bir korkuya, herhangi bir arayışa, beklentiye bağlı olmaksızın, nesnel gerçekliğin gerektirdiği ne ise öyle seçebilmektir. Bunun ikinci bir kişiye ihtiyacı yoktur. Sen zaten kendi içindeki benlikten özgür olmalısın.

Şeyh el-Alevi'nin esaretle ilgili bir sözü var. Birine göre "sen nefsinin esirisin, ondan azat olmalısın, ondan kurtulmalısın" diyor. Biz dışarıya karşı özgür olmaya çalışıyoruz, hâlbuki biz içeriye karşı aslında tutsağız. İçeriye karşı tutsaklıktan, içeriye karşı mücadele edip özgürlüğünü kazanmaya bağlıdır. Tarkovski'nin "Mühürlenmiş Zaman" kitabını okumuştum; onu okuyunca çok şaşırdım. "Özgürlük başka insanlara kendini adayabilmektir" gibisinden bir cümle okumuştum. Dedim ki adam ne bulmuş. Sizinki bundan daha ileri bir seviye. Eyvallah. Yani gerçek anlamda nesnel bilinç, nesnel bir irade demek; objektif olarak olgular ne ise onu analiz edip nesnel gerçekliğin gerektirdiğini yapmak. Ama nesnel gerçek derken sadece maddi gerçeği kastetmiyorum, topyekûn varoluşun gerektirdiğini kastediyorum.

Sübjektif Benlikler ve Nesnel Gerçekliği Görebilmek

İşte orada mesela Hazreti Hızır'ın kıssasında anlatıyor ya, birisi ona ihtiyacı olduğu halde, aç oldukları halde bir şey vermiyor; o buna rağmen gidip orada duvarı yapıyor mesela. Hatta Musa "bak, bize yiyecek vermediler, sen gidip onlara iyilik yapıyorsun" diyor. O nesnel gerçeklik neyi gösteriyor? Bak, bu ihtiyacı olan şeyi vermediğinde uyanan bir benlik yok mudur orada? Var tabii, değil mi? Düşün ki bir insan senin ihtiyacın olan bir şeyi vermiyor ve verebilir; sen sonra bakıyorsun "bunun şuna ihtiyacı var, bende de o var, bunu karşılayayım" diyorsun. Zor bir şey. Ama işte bu özgürlük bu. Öbürü "o bana vermedi, ben ona hiç vermem" — bu özgürlük değil.

İşte özgürlük, senin içinde ortaya çıkan sübjektif benliklere karşı farkındalıklı olmaktır. O sübjektif benliklerin kendilerine göre hayatta kalma stratejileri var, korkuları var, beklentileri var, arayışları var; sen ona göre davranıyorsun ve "ben özgürüm" diyorsun. Sen bu sübjektifliğin içinde olduğun için de aslında olgusal gerçekliği de anlayamıyorsun, tanımlayamıyorsun. Bizde meşhurdur ya, işte adamın peşinden kaçan kız örneği: kıza dersin "niye kaçtın?" "Beni sevdiğini söyledi" der. Peki bu nasıl bir adamdı, niye seviyormuş seni, neyini seviyormuş, bunları düşünebildin mi? Yok. İçeride bir benlik var: "biri beni sevse de ne olursa olsun" diyor; ona da ihtiyacı verilince ne oldu, peşinden gitti. Bak ne var? Sübjektif bir benlik var; kendi algısı var, ihtiyaçları var, beklentisi var, korkusu var değil mi? Bunlara göre davranan bir benlik var. Bu olgusal, nesnel gerçekliği ne kadar iyi anlayabilir? Anlayamaz, çok az anlar.

Tıpkı bir çocuğa renkli, jöleli bir şeyler üzerine döktüğünde, çocuk için ne kadar çekici geliyor. Şunu düşünüyor mu, "acaba bu besleyici midir, içinde katkı maddesi var mı, midemi bozar mı?" O tamamen daha önce hoşuna gitmiş olan veya hoşuna gideceğini düşündüğü bir benlik algısı üzerinden o yemeğe yaklaşıyor. Onu nesnel olarak analiz edebiliyor mu? Oruçlu olduğunuz zaman yediğiniz şeye ne kadar farkındalıklı bakabiliyorsunuz, bir düşünün. Demek ki o sübjektif benlikler aynı zamanda bizim olgusal gerçekliği olduğu gibi görmemizi de engelliyor. Çünkü o bir an evvel arzu ettiği şeye kavuşmak istiyor. Ama o arzu ettiği şey, dışarıdaki olguyla birebir aynı mı değil mi bilmiyor; çünkü zaten bunu analiz edecek ne bilinci ne vakti var. Hemen boğa gibi bodoslama dalıyor.

Karizma Tuzağı: Bir Örnek Hikaye

Benim bir arkadaşım vardı, ismini söylemeyeyim. Dedim ki "sen eşimle nasıl evlendin?" Sorun yaşıyordu. "Böyle bir kız gördüm, çok güzel, bir de karizmatik duruyordu. Küçük dağları ben yarattım, kolay kolay kimse benim etkimde... teğime dahi yaklaşamazsın" diyor, "ben de onu elde ettim" diyor. "Belanı bulmuşsun işte" dedim, Türkçesi bu. Sen hem karizmatik bir kadını elde ediyorsun, bir de oradan ego şişiyor: "Bir baksana ne elde ediyorsun" diye.

Bu hepimizin hayatında farklı yönlerde, farklı olgularda olan şeyler yani. Kendini düşüneceksin, senin içinde ne tür benlikler var. Size hikayeyi, hikayenin kahramanlarını anlatmıyorum, hikayenin içeriğini anlatıyorum; bu içeriği hepimiz yaşıyoruz. İçerik burada kadın, erkek, şu bu değil; içeriğini hepimiz yaşıyoruz. Burada ne var? Karizmatik ve ulaşılması zor bir şeyi elde ederek kendisini güçlü, başarılı, yetenekli bulmaya çalışan bir aptal, bir boğa var. Kırmızıyı gördü, daldı. Fakat büyük yem kaparım derken büyük ağa yakalanmış. Bir de evlenmişsin yani, çoluk çocuğun olmuş; bıraksan bir türlü, bırakmasan bir türlü. Bakın bazen bir benlik sizin bütün hayatınızı nasıl ipotek altına alabiliyor, değil mi?

Hiç şey düşünmemiştim: bu insan ne kadar dini, manevi, insani, vicdani değerlere sahip, bunu sordun mu? Yok, sormadın. Aklına geldi mi? Yok. Çünkü o boğanın öyle bir aklı yok zaten, o başka bir boğa; ve o boğa da biraz zayıf bir boğa. Biz bir maneviyat, insani değerler görünce öyle çok fazla şey atmıyoruz ama karizma gördüğümüzde öyle değil mi, ona koşan boğamız çok maşallah. Şimdi insan bunu göremiyor. Mesela burada şunu düşünse o kişi: "benim içimde böyle karizmanın peşinde olan, bundan kolay etkilenen, buna çabuk kapılan, hemen buna sahip olmaya çalışan" bir benlik yok mu? Diyelim ki çok karizmatik bir araba görürsün, herkes geçerken bakar, sen de bir an evvel onu alıp binmek istersin. Böyle bir benlik olmuyor mu bu insanda? Olabilir değil mi? İşte alacaksın bu benliği, çünkü bu benlik senin hayatını hep etkileyecek. Ve sen her zaman onun tuzağına düşeceksin; her ne zaman karizmatik bir nesne görürsen o koşturacak ve seni kendisine tabi kılacak. Sen ömür boyu eğer bunu tanımazsan, görmezsen, mücadele etmezsen, ömür boyu bu seni alıp götürecek. Bazen küçük kayıplar, bazen büyük kayıplar yaşayacaksın. Ben böyle çok şey görmüşümdür.

İnsan dikkat etmeli: benim içimde neye karşı harekete geçen ne tür benlikler var, bunlar ne kadar meşrudur, ne kadar peşinden koşulmaya değerdir? O benliğe ben ne kadar bir meşruiyet hakkı tanımalıyım? Mesela çok lezzetli bir yemek gördü, "boğazına kadar ye" diyor; böyle bir benlik varsa buna ne demeliyim, "dur" diyebilmeliyim değil mi?

Olumlu ve Olumsuz Benlikler: Psikolojik ve Ruhani Dürüstlük

Bizim için hep peşinden koşmamız gereken benlikler de var mı? Evet, güzel bir soru; düşünme payı bırakmak için söylemiyorum, gerçekten önemli bir soru. Şimdi belki bir zaman konu olduk, hem olumlu hem olumsuz benlikler var. Bunlar ruhani ben ayrı bir şey zaten, o kategorik olarak farklı bir şey. Burada bahsettiğimiz psikolojik yapımızın benleri. Bunların içinde iyiler de var. Mesela düşünün, dürüst, samimi bir insan gördüğünüzde olumlu etkilenirsiniz, "dürüstlük ne güzel bir şey, ben de böyle olmalıyım" dersiniz. "Helal olsun" diyen var; "üstü kalsın" diye derse o kötü bir benlik ama "helal olsun, bak bu ne kadar dürüst bir insan, kendi zararına da olsa dürüst davranıyor, ben de öyle olmam lazım" diyebilirsin. Bu pozitif bir benliktir. İçimizde de vardır bunlar; bir erdem görürsün, güzel bir davranış, bir tutum görürsün, "bu güzel bir şey, hakikaten güzel bir şey" dersin; işte o beni besleyeceksin, öbürlerini beslemeyeceksin.

Bu benler son tahlilde henüz ruhani değildir. Çünkü onlar da "ben dürüstüm, iyiyim" diyerek aslında övünmek isteyen, bununla değer görmek isteyen benlerdir. "Dürüst olduk, kimse kıymetimizi yine anlamadı, üçkağıtçı mı olalım" diyen bazı benlikler vardır değil mi? "Dürüstlük de işe yaramıyormuş" der. Şimdi kişi dürüst olur ama niye dürüst bu insan? Dışarıdan bakarız, "bu dürüstlük" deriz. Peki dürüstlük neye dayanıyor, bunun da altını kazacaksın. Bu psikolojik düzeyde bir dürüstlük mü, ruhsal düzeyde bir dürüstlük mü?

Psikolojik düzeyde dürüstlük nedir? Sen dürüst olursan karşındaki de dürüst olur, keyfin yerinde olur, rahat edersin, bu dünya hayatı bile. Dürüst olmasını bekleyerek dürüst olmak mı? Tabii, beklersin. Hatta şöyle olur: "beklemiyorum ama bu kadar dürüst bir insana bu üçkağıtçılık yapılır mı" dersin. Yapan var zaten. Ruhani dürüstlük, Allah'a karşı dürüstlük de diyebiliriz ama daha derinlemesine düşünürsek, ruhani dürüstlük özümüzün farkına varıp özümüzün zaten dürüst olmaktan başka bir şey yapmamasıdır. Çünkü dürüst olmak dışında her şeyi o bir negativite olarak görür. Bu tıpkı bir çiçeğin açması, bir gülün gül kokması gibi, doğasından gelen bir şey olarak bunu yaşar. Çünkü "ahirette karşılığını bulurum" diyen ve bunun için dürüst olan benlik de psikolojik bir benliktir. "Allah dürüst olmamızı istiyor, o yüzden dürüst olalım, Allah da bizden razı olsun" demek bile psikolojiktir; ama daha kaliteli bir psikolojik benliktir. Gerçek dürüst benlik, kendi özünün içinde dürüstlük olduğu için onu yansıtır, doğası gereği özün kendini yansıtma biçimidir. Zaten ondan başka bir şey yansıtamaz, yansıtmamalıdır; onun dışındaki şey tamamen gayrimeşru ve onun öz varoluşuna yabancı bir şeydir. Onun aklına dürüstlükten başka bir şey gelmez zaten, doğası gereği de öyledir. İşte bu ruhani dürüstlüğü yaşamak, dürüst olmak, bizatihi onun için bir değerdir, ödüldür, lezzettir. Fakat onu bir dürüstlük olarak tanımlamaz bile, "dürüstüm" bile demez. Evet, doğası gereği böyledir, gerçek anlamda odur zaten.

Dönelim; o zaman diyeceğiz ki bizim psikolojik düzeyimizde olumsuz benlik halleri de var, olumlu benlik halleri de var. Olumsuz benlik hallerini zayıflatacaksın, nötrleyeceksin; olumlu benlik hallerini destekleyeceksin. Fakat bunu yaparken şuna dikkat edeceksin: bununla övünmemeye dikkat edeceksin, çünkü o daha çok tehlikeye götürebilir, kibre götürebilir vesaire. Ama süreç içinde olumlu benliklerini destekleyebilirsin, netice itibariyle onlar da bir benliktir ama süreç içinde faydalı benliklerdir. İnsanın bağırsağında faydalı bakteriler var, bir de zararlı bakteriler var; bunlar faydalı bakteriler ve kişi bunlara destek olmalıdır.

Hayat Bizi Eğitir: Sorumluluğu Dışarıya Atmamak

Fakat dikkat edin, aslında bizim hayatımızda ve yaşadığımız bu sürecin olumsuz etkileri yüzünden biz ne diyoruz? "Ya aslında ben iyi bir insanım ama insanlar beni bozuyor" diyoruz değil mi mesela? Aslında bu şu demek: "ben de biliyorum aslında iyinin ne olduğunu ama işime de gelmiyor, çok beni zorluyor. Hayat beni olumsuzluklar konusunda o kadar tetikliyor ki, ben buna mukavemet edemiyorum. Olumlu şeyleri ise zaten tetiklemiyor." Bir laf var ya, "doğru olana para mı veriyorlar, iyi oluyorsun da kim kıymetini biliyor?" Şimdi bunları tetikleyen yok değil mi, bunları destekleyen yok. Senin de buna dair güçlü bir bilincin yoksa ne oluyor? Sen çevrenin tetiklemesine göre davranıyorsun. Çevre veya senin hakim olan hayata bakış açın neye meşruiyet tanıyorsa onu besliyor, neye meşruiyet tanımıyorsa, neyi daha az değerli veya değersiz görüyorsa onu beslemiyor.

Dolayısıyla diyoruz ki çalışma, hayatın etkisiyle olabilecek bir şey değildir. Hayat bana "olgunlaş" demez zahiri düzeyde. Onun için Kur'an, "insanların çoğuna uyarsanız sizi saptırırlar" diyor, "insanların çoğu inanmaz" diyor mesela. Çünkü insanların çoğu hayatın onları tetiklediği şekilde hareket ederler.

Hocam bir sözünüzde şey demiştiniz: "Hayat affetmez seni; sen bunlar üzerinde uğraşmadıkça, çabalamadıkça seni çarpar, sürekli çarpar." Bu, eğitmek için değil mi, olsun diye değil mi? Eğitmek için ama üzerinde tabela yazmıyor, "seni eğitmeye geldim" diye. Hayat seni sürekli rahatsız ediyor olarak telakki edersin. Ancak bir çalışma şuuruna, kendin üzerinde bir dönüşüm hedefine sahipsen onu öyle okuyabilirsin. "Ben hakikaten bir değil, iki değil, üç değil, hep aynı yerden tokat yiyorum" — o zaman bunun üzerine yürüyeceksin. Bir derse çalışmamışsın, hoca da sürekli oradan soruyor; o zaman gidip o derse çalışacaksın. Ama sen olumsuzluğu dışarıya atfedersen, "hoca niye oradan soruyor, hatta bana gıcıklığına soruyor" dersin. Hâlbuki biliyor senin o yerden çalışmadığını; biliyorsa sen de çalış kardeşim değil mi?

İnsanları hep beni bulur, hep seni bulmuyor. Hayat herkese malzemesini veriyor; herkes o hayattan kendi boşluklarına göre o malzemeyi tanımlıyor. Sen mesela anlaşılmamak konusunda, değer görmemek konusunda problemlisin, bu senin için bir dert. Aslında hayat çoğu insana eşit derecede anlaşılmadığını, değer görmediğini anlatıyor ama sen ona özel algın yüzünden hep hayatı o gözle okuyorsun. Bir de orada şey yapıyor: "kimse kimseye değer vermiyor" diyerek genelliyor ve böylece kendini kurtarıyor. Hâlbuki asıl mesele "sana" değer verilmemesi. Başkalarına değer verilip sana verilmese memnun olur musun? Yine olmazsın. Demek ki mesele sana değer verilmemesi. Ama bazen bunu meşrulaştırmak için "ben bir tek kendime istemiyorum, herkes için istiyorum" der, değil mi, onu meşrulaştırabiliyorsun; veya "istediğim kötü bir şey mi" diyerek. Mesele bunlar değil, mesele senin nasıl bir benlikle bunları gözlemlediğin.

Ben deyim ki sevgisizliği, merhametsizliği, duyarsızlığı görürüm, derim ki bu yanlış bir şey; ama bundan rahatsız olmam ayrı bir şey. Bunu her zaman ayırmamız gerekiyor. Orada olumsuz bir şeyi görüp tanımlamam ayrı bir şey, bundan rahatsız olmam ayrı bir şey. Bunlar tamamen birbirinden ayrı şeyler. Mesela dışarıda yağmur yağar, bunu tanımlarım; ama ıslanıyorsam hata bendedir, şemsiyem yoktur mesela. Yağmuru tanımlamak ayrı bir şey, bu yağmurdan rahatsız oluyorum çünkü beni ıslatıyor demek ayrı bir şeydir. Yoksa olguyu tanımlamamak gerektiğini söylemiyoruz; hayatta kibir görebilirsin, üçkağıtçılık görebilirsin, yalan görebilirsin, vefasızlık görebilirsin, hepsini görebilirsin. Bunlar bize karşı olmadığı zaman, birine yapıldığını görüyoruz, orada insan müdahale eder mi, tanımlarsın, analiz edersin, "bu budur" dersin; müdahale edebileceğin bir durum olursa edersin, olmazsa meseleyi tanımlarsın, değerlendirirsin, orada durursun.

Ama ben rahatsız oluyorsam, işte bakın insanı yanıltan en önemli noktalardan biri budur. Biz hemen deriz ki "o böyle yapıyor, şöyle yanlış yapıyor" — tamam anladım, sen niye bundan şikayetçisin? Meseleyi ayırmak lazım. Sen niye bundan rahatsız oldun? "Beni küçümsedin." Seni küçümsemesi dışsal bir olgu, tamam, zaten yanlış bir olgu, biz de onu diyoruz, yanlış bir olgu ama sen niye rahatsız oldun, bana onun cevabını ver. Türkçesi şu: dışarıda mikrop var, anladık mikrop; peki sen niye hasta oldun? Çünkü senin bağışıklık sistemin diyelim ki güçlü değil. Dışarıda mikrop var, sen hasta oldun, niye hasta oldun? Çünkü ona karşı mukavemet edebilecek sistemini boş bırakmışsın.

Fıtratın Bozulması ve Aslına Dönüş

İşte burada yaratılış konusu diye çok mesele edilen bir şey var: "benim fıtratım bu." Yok öyle bir şey. Senin fıtratında bu vardı, senin fıtratın bu değil. Hatta Bediüzzaman bunu birisinin ağzından soru olarak soruyor: kişi diyor ki "damarıma çok dokundurmuşlar, artık fıtratım haline gelmiş." Aslında o gerçek fıtrat değil, o ikinci fıtrat diyebileceğimiz, bizim bozulmuş fıtratımızı artık fıtrat olarak telakki etmemiz. Ben mesela diyelim ki şeker hastasıyım; aslında bu fıtri bir durum değil. Normalde fıtri vücut insülin salgılar, belli hormonlar vardır, kan şekerini gerekli şekilde ayarlar. Ama ben o sistemi bozmuşum, şekerim 600'e vuruyor; "benim fıtratım bu" diyorum. Senin fıtratın bu değil. Geriye dönebilir misin? Dönebilirsin, her insan için bu söz konusudur. Asıl ayarlarına dönebilir misin? Dönebilirsin. Psikolojik anlamda söylüyorum; bazı biyolojik şeylerde dönemiyorsun ama psikolojik olarak dönebilirsin.

İşte biz oraya döneceğiz. Hâlbuki biz bir noktaya gelmişiz ve orada durarak hayatı karşılamaya çalışıyoruz. Bu şuna benziyor: diyelim ki benim bir açık yaram var veyahut kırılmış bir parmağım var, ikide bir milletle kavga ediyorum. "İşte açık yarama niye dokundu, kırık parmağımı bilmiyor musun, herkes de parmağıma değiyor, sanki gıcıklıkları mı var?" Ya kardeşim senin parmağın kırıksa git onu tedavi ettir; yaran açıksa git kapat, pansuman yap, iyileştir. "İşte benim aşağılık kompleksim var, anladım, herkes de bunu tahrik ediyor." Eder tabii, adam da cahil karşıdaki, sen kimden ne bekliyorsun? Karşında peygamberler ve evliyalar topluluğu mu var, "bunlar ben kötü bile olsam bana iyi davranırlar" mı diyorsun? Böyle bir dünya yok.

Açık Yara Meselesi: Hayattan Şikayet Etmeden Önce Kendine Bakmak

Açık yaran varsa, bilerek bilmeyerek insanlar o açık yarana parmak basacaklar. Kimisi de tuz basacak. Sen sonra "niye tuz bastınız" diyorsun, çünkü hata sende. Bu onun hatalı olmadığı anlamına gelmiyor ama sen yanlış bir yerde durmuşsun ve "ben bu konumda devam edeceğim, bu konumuma göre hayatı karşılayacağım" diyorsun. İşte hayat bize böyle bir imkan vermiyor; vermemesi de iyi bir şeydir, çünkü orada durmamız zaten yanlış bir şeydir.

Mesela ben hayatta güven konusunda çok büyük travmalar yaşadım, o yüzden en küçük bir güvensizlik, en küçük bir olumsuzluk beni dehşet bir şekilde tahrik ediyor. Etmesin efendim, ne yapalım, sana uygun bir dünya mı yaratalım değil mi? O benliğe konuşuyormuşuz diyordunuz ya. Ne yapacağız bunu? O benliği alıp karşılayabilecek misin? Ne yapayım sana yani, sana uygun bir dünya yaratamıyoruz, kusura bakma. Sen de dağ başında yaşarım diyemiyorsun değil mi? O zaman hayatı doğru algılayacaksın.

Mesela "haksızlığa gelemiyorum" ne kadar böyle tatlı bir söz, sanki ben geliyorum. Sanki "haksızlık ne güzel bir şey" diyorum, öyle bir şey mi var? "Haksızlığa gelemiyorum" — yok ben geliyor muyum diye. Böyle bir şey olabilir mi? Ama bak nasıl kendini sunuyor o benlik değil mi? Kardeşim sen haksızlık yapmayacaksın; haksızlık sana gelebilir, sen haksızlık yapmayacaksın ama haksızlık sana gelebilir; o durumda da bunu önleyebilecek bir imkanı Allah sana verirse o imkanı kullan, haksızlığı gider; öyle bir imkan yoksa da "hoş geldin, safa geldin, canın sağ olsun" de.

Haksızlığa Uğramak ve Hazreti Yusuf'un Duası

De ki: "Ya Rabbi, beni haksızlık yapan bir insan kılma, bana anlayış, şuur ver ki ben kimseye haksızlık yapmayayım." Yoksa "ya Rabbi, kimse bana haksızlık yapmasın, beni insanlardan koru" demiyor. Allah "korurum" demiyor; peygamberleri bile korumamış. Peygamberlerin ağzı yok muydu öyle dua edecek? Hazreti Yusuf'un ağzı yok muydu, "ya Rabbi beni iftiracılardan, kötülerden, ahlaksızlardan, üçkağıtçılardan, kıskanç insanlardan koru" demeye? Ama o ne dedi? "Ya Rabbi, beni koru" dedi. Bakın "beni koru" ayrı bir şey, "beni o şeylerden koru" ayrı bir şeydir. Peygamberler, evliyalar ve gerçek insanlar "beni koru" diyor; yani "beni, benim fıtratımı koru, beni fıtri bir insan olarak yaşat, beni fıtratı bozulmaktan koru, benim özümü koru" diyor. Yoksa "beni insanlardan koru" demiyor; Allah böyle bir taahhüt vermiyor. Koruduğu olabilir, koruyabilir ama öyle bir genel taahhüdü yok.

Allah bize "kimse size haksızlık yapmasın, kimse size yanlış yapmasın, yaparsa size gösteririm" diyor mu? Öyle bir şey var mı? Ya da "siz yapmazsanız size yapılmayacak" diyor mu? Sen "haksızlık yapma, zulmetme, kötülük yapma, yalan söyleme" diyor. Yani "kendini koru" diyor. Ben o zaman kendimi koruyacağım, benim sorumluluğum bu, ben haksızlık yapmayacağım. Haksızlık yapılabilir mi bana? Yapılabilir. O, haksızlık yapan insanların problemi. Haksızlığı gidermeye dair elime Allah imkan ve potansiyel verirse onu kullanırım, onu da hak adına yaparım. Allah'ın bir ismi Hak'tır ve Allah'ın hak isminin tecellisi noktasında Allah bana bir imkan vermiştir; "sen hakkı tahakkuk ettir" diyor. Yoksa ben kendi hakkım için değil, o hakkın tahakkuku için adım atabilirim. Ama "haksızlığa gelemiyorum, eğer bu hakkımı alamasam da içime oturacak, ya alacağım ya alacağım" — öyle bir şey yok.

Mesela içimizde öyle bir benlik olabilir değil mi, bizi saatlerce, günlerce uyutmayabilir. Niye uyutmuyor? Çünkü sen hayatı yanlış bir şey üzerine oturtuyorsun: "hiç kimse bana haksızlık yapamaz, yapmamalı, yaparsa da mutlaka hakkımı almalıyım." Hayat bize böyle bir şey vaat etmiyor ki. Sorumlu da değiliz, çok da mesele değil. Ben kendi özümün hakkını korumaya çalışacağım; benim özümün hakkı var asıl, en büyük hak o. Özümüzün öyle bir hakkı var ki, biz eğer bir hakkı koruyacaksak onu koruyacağız; onu koruduğumuz zaman gerçekten hakkımı korumuş olacağım. Geridekiler o kadar önemli bir hak değil. Allah bana kendi ruhundan üflemişse ben bunu korumaya çalışacağım, en büyük hakkım bu benim. Bunu koruduğum müddetçe problem değil; o dünya hayatının süreci içinde onu kaybetmişsin, bunu kaybetmişsin, hiçbirinin önemi yok. Bir insan senin on yıl lüksünü çalmış, böyle olmuş, böyle olmuş, hiçbirinin önemi yok; bir insan senin ruhunu çalmaya kalksın, o önemli.

İşte Hazreti Yusuf ne yapmış? O kadar haksızlıklara maruz kalmış, fakat o kendi özünün hakkını korumuş; bakın hiçbir kayıp algısı var mı orada? Yok. "Kardeşlerim ömrümü çaldı" var mı? Böyle bir şey yok. "Hapse atıldım, haklı olduğumu bildikleri halde ömrümü çürüttüler" var mı? Yok. Kendi hakkını korumuş, yani kendini korumuş. Kendini koruyorsan haksızlıkların, o zahirdeki haksızlıkların çok ehemmiyeti yoktur. O konuda da Allah sana imkan ve şartlar verirse onun da gereğini yaparsın.

Kendi Özünü Korumak: Habil-Kabil Kıssası

İşte o daha önce bahsettiğimiz Habil-Kabil kıssasında orada Habil ne diyor? "Sen bana elini kaldıracak ve öldürecek olursan, ben sana elimi kaldıracak değilim" diyor. Bakın paradoksal bir şey; ben senin bu tahrikine karşı, senin bu nefsani ve bencil tavrına karşı bencilce bir karşılık vermeyerek özümü korumaya çalışıyordum. Orada fıtratını mı korumaya çalışıyordu? Evet, tabii ki. Yani fıtratını muhafaza ediyor. Senin beni zahiren öldürmenin bana vereceği zarar bir sinek ısırığından öteye geçmez; ben asıl senin düştüğün o benlik hatasına düşmemeye çalışıyorum, ben sana elimi kaldıracak değilim diyor. Buradaki şey bu.

Dolayısıyla düşünün, manevi idraki olan insan nereden bakıyor, öbür insan nereden bakıyor? Şimdi biz nefsani insanlara karşı nefsimizin reaksiyonlarını gösteriyoruz ve mutsuz oluyoruz; sonra "bana haksızlık yapılıyor, ben haksızlığa gelemiyorum, insanlar benim dengemi bozuyorlar" diyoruz. Böyle bir şey olabilir mi? Ben yanlış bakıyorum o durumlara, o olaylara yanlış bakan benlikler var; o yanlış benlikler de yanlış duygular ve tutumlar sergiliyorlar. Böyle bir kısır döngü meydana geliyor, ben de huzursuz oluyorum. Hâlbuki Habil de böyle demedi, "ben haksızlığa gelemiyorum" demedi değil mi, böyle bir şey yok; başka bir reaksiyon verdi mi? Vermedi. "Haksızlık yapmayayım, kendi fıtratımı, özümü koruyayım" dedi, hemen ona odaklandı.

Buna ne benzer? Düşünün ki bir hırsız aynı zamanda katil; sizin de çocuğunuz var, adam altınları çalacak, uyanırsanız sizi de çocuğunuzu da öldürecek. Siz ne yaparsınız? Uyumuş gibi görünürsünüz. "Altınları mı çalıyorsun, bırak çalsın" dersin. Çaldığı nedir, odur; asıl sen kendini kaybetmeyeceksin, kendi canını kurtaracaksın. Tıpkı bunun gibi, ben asıl bu hayatın içinde kendi insaniyetimi korumaya çalışıyorum. Zaten Allah'ın bana yeryüzünde verdiği hilafetin, insanı yeryüzünde halife kılmasının anlamı da budur; emanet kılar. Bu hilafet gerçekleşir; bu hilafetin gerçekleşme sürecinde bütün olguları yaşayabiliriz, olumluluğu da olumsuzluğu da yaşayabiliriz. Olumlu da olumsuz da Allah'ın halifesi gibi yaşayacaksın. Budur; benim için tek değer budur diyeceğim. Bunu dediğimizde bile birçok benlik ortadan kalkacaktır, çünkü birçok benliğin temel referansı dünyadır ve onları siz kökten kesmiş oluyorsunuz.

Elmayı Bırakamamak: Negatif Benliklerin Vaatleri

Şimdi eğer insan o maymun hikayesinde olduğu gibi, maymun elini şişeye sokmuş, şişede de elma var; elmayı tabii alacak ama tabii alamıyor, eli şişenin içinde kalıyor, avcı da onu yakalıyor. Tıpkı bunun gibi içimizdeki bir kısım negatif benliklerin de asla vazgeçmem dediği şeyler var. İşte o "asla vazgeçmem" dediği şeyler yüzünden biz onlarla mücadele edemiyoruz. Mesela diyelim ki karşılık vermezsen "sana saf diyecek, aptal diyecek" böyle dememeli. E dememesi için sen de onunla aynı kısır döngüye gireceksin. Bir elma var, o benlik diyor ki "o elmayı bırakma." Elmayı bırakmadığın zaman şişe de seni bırakmıyor; sen elmayı bırakmadıkça şişe de seni bırakmıyor.

İşte insan o benliklerle mücadele ederken, o benliklerin "illaki istiyorum" dediği, "olmazsa olmaz" dediği şeyler vardır. Mesela bir insan ticaret yapıyor; ticarette ne arzu edilir? Kar arzu edilir, maksimum kar arzu edilir. Sen kar elmasına yapıştın. Ama bakıyorsun, o ticari süreç içinde yalan söylemezsen veya şunu yapmazsan kar elde edemiyorsun. Şimdi o benlik sana, derin bir galibiyet şuuru içinde, "kardan mı vazgeçeceğim" diyor. Biliyor senin vazgeçemeyeceğini. Sen "yok, kardan vazgeçmeyeceğim" diyorsun. "Kardan vazgeçmiyorsan o zaman benden de vazgeçme" diyor. "Ben desem ki kardan vazgeçiyorum, o beni ilelebet alacaklar" diyor. Biz de "böyle yapmazsan insanlar seni sevmez" deriz. Şimdi insanlar seni sevmez, sevilmek istiyorsun; o elma. Ve negatif benliklerin biri diyor ki: "madem sen sevilmek istiyorsun, şunu yaparsan sevilmeyeceksin, bunu yaparsan sevileceksin." O zaman ne anladık biz bundan? Biz bununla mücadele edebilir miyiz böyle bir benlikle? Çünkü o bize bir elmayı tutturmuş, onu bırakma diyor; onu bırakmadığın anda o benlik de seni bırakmıyor.

Mesela kıskanç olan bir benlik düşünelim: "kocanı elinde tutacaksın, eğer kıskançlık göstermezsen kocan kaçacak" diyor. Elmayı verdi sana, elma koca. O zaman buna bağlı bütün benlikler ne oldu? Realize oldu. Sen onlardan kurtulabilir misin? Mümkündür. İşte kişi her benliğin tutunduğu ve bize sunmaya çalıştığı şeyi görmelidir. Çünkü her türlü negatif benlik insana bir şey sunmak zorundadır; hiçbir negatif benlik yoktur ki insana zehirli bir elma sunmuş olmasın. Çünkü onu vermediği müddetçe seni ikna edemez. Düşünün, yemeğin ne lezzeti var ne tuzu var ne besleyici değeri var, hiçbir şey yok, üstelik acı; yer misiniz böyle bir şeyi? Yemezsiniz. Mutlaka size çekici gelen bir şey vermesi lazım; zaten o vermesi olmasa sizde ortaya çıkabilir miydi? Çıkamaz. İşte onu bulacaksınız. Ve verdiği şey gerçekten doğru bir şey mi, bir; farz edelim doğru bir şey olabilir ama o doğru şeyin arkasından ne yediriyor size, arkasından ne veriyor? Bunu da ayırt etmek gerekir. Mesela bir insan "ben mutlaka şöhret olacağım" dese, elmayı verdi değil mi, bunun arkasından ne gelecek? Onun gerektirdikleri gelecek.

Peygamberin Mesajı: Dünyevi Vaat Değil Nefisten Kurtuluş

Şimdi peygambere inananlara bakın; peygamber onlara zahiri hiçbir şey verdi mi? Vermedi. İnanmayanlar neye aldandılar? "Sen bize ne veriyorsun?" dediler; ve konseptleri neydi? Dünyaydı. "Sen bize ne veriyorsun?" Peygamber dedi ki hiçbir şey vermiyor: "La ilahe illallah deyin, kurtulacaksınız." Haşa peygambere "sen ne demeyiz, haşa cahillik yapıyorsun" dediler. Ne demek "la ilahe illallah deyin kurtulacaksınız"? Hakikaten psikolojik kafamla bile bunu anlayamam yani; çünkü "la ilahe illallah" deyip de kurtulacak bir psikolojik şeyim yok, hatta demeyerek kurtulacağını düşünen bir psikolojim var, değil mi? Ama "la ilahe illallah" demek nefsinizden kurtulacaksınız demektir; hâlbuki onlar nefisleri için bir şey istiyorlardı, aradaki çelişki oradan çıktı. Peygamber diyor ki "la ilahe illallah değil, nefsaniyetinizden kurtulacaksınız; dünyaya tav olan, dünyaya bağımlı olan benlikten kurtulacaksınız." Ama bunu anlayacak muhatap lazım ki bu sözü kabul edebilsin. İşte bunu anlayanlar inandı, anlamayanlar inanmadı. "Sen ne kurtuluşundan bahsediyorsun ya" — Mekke'nin idarecilerinden biri, bir söz söylediğinde emrinde bir sürü insan olan biri, "neyden kurtarıyor adamları" değil mi? Üstelik inansalar mahrumiyet yaşayacaklar, sıkıntı yaşayacaklar, işkence görecekler, ambargoya muhatap olacaklar. Ama düşünün, inanan hiçbir insan "ya Resulallah, biz la ilahe illallah dedik, belamızı bulduk" demedi mesela değil mi? Çünkü sözü anlamışlar.

Sahabenin İmanı: Bilal-i Habeşi ve Mekke Ayetlerinde Cennet Yokluğu

Şimdi biz kendimize soruyoruz: acaba bu sözü anlayabiliyor muyuz, bu kolay bir şey midir? Köleler falan inanıyor, çünkü onlar zaten bir şeye sahip değil, onlar için en azından öteki dünya bir vaatti diye yorumlanıyor, bir şekilde bir vaat bulunuyor. Ama zengin olan, gerçek imani arayışı olmayan birisi nasıl inanabilir diye düşünüyorum.

Bir de şunu anlamak lazım. Allah Resulü'nün fakirlere sosyal adalet, "eşit işe eşit ücret" gibi bir şeyden bahsettiği yok. Kardeşim, peygamber Bilal-i Habeşi'ye "inan, seni azat edeceğiz" mi dedi? Öyle bir şey olmadı; aksine inandı, hem köleydi hem işkence gördü, katlandı zahiren. Peki Bilal-i Habeşi "ya Resulallah, bu işte bir terslik var, inandık ama eskiden köleydik, bize yemek veriyorlardı, bir köle olarak takdir ediliyorduk, şimdi inandık, bir de işkence çekiyoruz" demedi. Çünkü oradaki mesajı anlamış. Ya da fakir bir insan "biz inanacağız, peygamber de sosyal adalet getirecek, çünkü İslam antikapitalisttir" mi diye düşündü? Böyle bir şey mi? Sakatlık burada; yani bu dünya zaten fakir gelmiş, fakir gidiyor, belli ki. Ama en azından başka bir düzeyde kurtuluş var, o yüzden inanıyor olabilir.

Dikkat edin bir şey daha söyleyeyim size: Mekke'de inen ayetlerde cennet yok, çok önemli bir şey. Mekke'de inen ilk ayetlerde cennet mennet yok; tak diye peygamber "üzülmeyin ey fakirler, cennette size süper şeyler var" diye inmiyor. Nefsini arındırmaktan, kurtuluştan bahsediyor. Bunu bu dediğim gibi, Mekke'de ilk inen ayetlerde cennet yok, şurudur budur yok; arınmaktan bahsediyor, nefsin zincirlerinden kurtulmaktan bahsediyor. Bilal-i Habeşi de "burası çok sıcak ama cennette serinlik var, burada işkence çekiyoruz ama orada rahat edeceğiz" demiyor. "Ehad" diyor, Allah birdir diyor, o mutlaktır diyor; şu dünyanın mutlaka nispetle hiçbir ehemmiyeti kıymeti yok. "Sen bana şu durumda işkence ediyor gözükebilirsin, bana tahakküm ediyor gibi görünebilir, ben ezilmiş gözükebilirim ama bunun hiçbir hakikatte bir kıymeti yok, çünkü tek ve mutlak olan Allah'tır ve hakiki hayat, hakiki varlık da odur" diyor.

Bunu nasıl idrak etmiş olabilirler? Bence o çevrenin içinde bunu görebilecek kapasiteye sahip olmuşlardı. Bunu insan düşünebilir ama bizim adım atacağımız süreçte o sorunun bir değeri yok, bizim için real bir değeri yok. Yoksa Allah sana idrak ettirir bir gün onu, edersin. Orada gerçekten dünyaya ait hiçbir şey ifade etmeyen, hiçbir vaatte bulunmayan bir mesaj aslında onlara geldi ve o aslında gerçek olan değeriydi. Allah'ın varlıktan başka, asıl varlıktan başka bir değeri yoktur aslında; tevhid dediğimiz şey, mutlak varlıktan başka bir varlık, mutlak sevgiden başka bir sevgi yoktur, bunu idrak etmiş. Mutlak zenginlikten, yani gani olan Allah'tan başka bir zenginlik olgusu yoktur.

O yüzden bir ara bir gün birine söyledim: "Allah zengindir, siz fakirsiniz." Arkadaşı dedi ki "bu Yahudilere söylenmiş, Yahudiler zengin; zahiri olarak bakarsan dünyanın en zenginlerinin çoğu Yahudilerden geliyor, Allah böyle bir şey demiş olabilir mi? Öyle dese ayeti yalanlamış olacağız, dünyanın şu an en zenginleri Yahudiler, Allah da 'ikisi ben zenginim, bende çok dolar rezervi var, sizde yok' mu demiş oluyor acaba?" Zenginlik bu mu yani? Bizde de var böyle benlikler; biraz derinden incelerseniz kim kendine "fakirim" diyor değil mi, "benim hiçbir şeyim yok, varlığımda, gücümde, kudretimde her şey ona ait, benim hiçbir şeyim yok" değil mi aslında? Bu yani. Dolayısıyla hakiki zenginlik, hakiki varlık sadece odur. İşte o sahabiler bunu idrak etmişlerdi; bu dünyanın iktidarı, zenginliği, mülkü, şöhreti, kabul etmesi, bunlar hakikatte hiçbir değer ifade etmezler, gelip geçici sınırlı şeylerdir. Tek ve mutlak olandan başka bir hakiki değer yoktur; işte bunu idrak etmişler.

Hz. Ömer'in İmanı ve İmanın Kemale Ermesi Süreci

Aynı soru üzerinde çok şey yapmak isterim ama mesela Hz. Ömer, Kur'an'ı dinlediği zaman... Hani bunu idrak etmek için önceden baya bir çalışmak lazım gibi geliyor, hani böyle aniden Müslüman olma gibi bir şey; imanın kırılganlığı falan ona bir şey demiyorum, bir şekilde insanı kapıp götürür gibi de. Sanki bu tarz bir Allah inancı çok gelişmiş, üzerinde düşünen, sürekli araştıran, toplumsal bir katmanın ancak anlayabileceği, çok ezoterik gibi bir şey. Ama mesela Hz. Ali küçüklü, Hz. Ömer de biraz sinirliydi filan, biraz zorlu, ya da bir şekilde kapılıp alınmış gibi. Nasıl diyeyim?

Tabii burada o imanın kemalini bir süreç olarak telakki etmek gerekiyor. Hz. Ömer orada inandığı zaman bir anda her şey yüzde yüz değişmedi, böyle bir şey söz konusu değil ama en azından o yolun başını gördü, manevi bir şey duydu. Yoksa o tam kemaliyle iman bir süreç midir, yoksa cehaletle mi alakalıdır? Yok. Hazreti Peygamber'in dünya üzerinde temsili hâlâ sürüyor mu? "Bence bu böyle gitmez" demişlerdir yani. Hz. Peygamber her an yaşıyor; onu idrak edebildiğimiz oranda o zaten yaşıyor ve aynı fonksiyonu görür. Yoksa "o zaman yaşamış, şimdi yaşamıyor" diye telakki etmiyoruz. Burası zaten her an.

O zaman şöyle abi, aşıkta mesela, aşık olunca çok fazla düşünmezsin ya, bir şekilde bilirsin; oradaki iman da sonradan idraki kendiliğinden zaten açıyor ama önce güzel bir inanç yerleşiyor insanın kalbine, ilk önce o duygu var yani; bir şekilde iman duygusu var, sonra idrak kendiliğinden oluyor zaten. Yeterince teveccüh ve şevk olursa olur.

Hz. Peygamber'in Ölümü: Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer Kıssası

İşte bazıları tartışırlar: peygamberimiz ölünce Hz. Ebu Bekir "Hz. Muhammed öldü, Allah bakidir" demiş; Hz. Ömer de kılıcını çekmiş, "kim ona öldü dersen onu vururum" demiş. Bunu herkes tabii kendine göre yorumlar, biz de kendimize göre anlamaya çalışalım. Görünürde belki tersi gibi gözükmesi lazım ki aslında Hz. Ömer onu söylüyor, Hz. Ebu Bekir onu söylüyor; bunu yorumlarken yanlışlıkla bunu bir çelişki olarak görüyoruz. Bu bir çelişki değil, bir hakikatin iki yüzü.

Hz. Peygamber'i sen Amine'den doğma, Abdullah'ın oğlu, 571'de doğup 632'de ölen biri olarak görüyorsan Hz. Muhammed ölmüştür. Ama sen onu alemlere rahmet olarak inen bir hakikat, Allah'ın en kamil tecellisi olan bir hakikat olarak telakki edersen Hz. Peygamber ölmemiştir. Kim ona "öldü" derse de hakikaten Hz. Ömer ona gereken cevabı verir, hâlâ da veriyor yani. Bu ne demektir biliyor musunuz? Kim ona "öldü" derse o zaten ölüdür. Yani Hz. Ömer'in kılıcını çekmesine gerek yok; ben diyorsam ki "Hz. Muhammed ölmüştür", demek ki ben Hz. Muhammed'i anlamıyorum, anlamadığım için de onun hakikatinden yeterince istifade etmiyorum demektir, etmediğim için de ölü hükmündeyim. Onun için Hz. Peygamber ölmemiştir ama birisi der ki "ne ölmemiş kardeşim, siz havada mı geziyorsunuz" diye; tabii ki o yönüyle ölmüştür, biz onu da biliyoruz. Ama bizim idrakimizde Hazreti Peygamber beşeriyet kılıfına bürünmüş bir hakikattir; o hakikat ölmemiştir ve ölmez, kim ona "öldü" derse kendisi ölmüştür, o hakikatten istifade edemedi, pay alamadı.

Peygamberimizden sonrası başka bir manevi boyut diyelim, onun bir ruhaniyeti var. Ondan öncesiyle sonrası arasında nasıl bir fark var? Onun şu anda ruhaniyeti yaşanıyor gibi, biz bunu nasıl anlıyoruz? Şu an yaşadığımız dönemle peygamberimizin önceki dönemi arasında bir fark olması lazım değil mi? Yani özünde hiçbir fark yoktur; ondan önceki peygamberlerin de temsil ettiği şey Muhammedi hakikattir, hepsi aynı Muhammedi hakikatin yansımalarıdır. Dolayısıyla ondan öncesi ile sonrası arasında bir fark yoktur; bütünüyle ulaşılmıyor mu? Tabii ki. Muhammedi hakikat dediğimiz şey Adem şeklinde yansımıştır, Nuh şeklinde yansımıştır, İbrahim şeklinde yansımıştır.

Hocam, mesela bazı ayetleri siz daha farklı boyutlarıyla açıklıyorsunuz; biz mealleri farklı şekillerde okurken, Hazreti Muhammed'in o dönemki açıklamalarıyla bizim bu zamanda okuduğumuz mealler, bu mesajın nasıl anlaşıldığı anlamına gelebilir mi? Yani biz çok üstünkörü, ortak bir takım mesajlarla mı yetiniyoruz, değil mi?

Şimdi zahiri kanallar çok örtülü olabilir; manevi kanal bizden örtülmez. Dolayısıyla biz o manevi kanaldan besleneceğiz. O da neye bağlı? Dünyaya temayülü az olan, Allah'a karşı derin bir muhabbet duyan, sürekli ona kavuşma arzusu ve şevki içinde olan bir durumda olursak, o zaman o manevi kanallar her zaman açıktır, onları kimse tarafından örtülemez. O şeyi alırsın. İşte onlar bir hakikatin iki yüzünü temsil ediyor; muhtemelen Hazreti anlatılan da öyle. Hazreti Ömer karşı çıkınca, "kim ona öldü derse kılıcımla onu öldürürüm" deyince orada hakikatin bir diğer yüzünü Hz. Ebu Bekir söylemek zorunda kalıyor, onun üzerinden diyor.

Yani burada biz insanlar bizi uçuk kaçık zannetmesinler; biz neyin ne olduğunu çok iyi biliyoruz, ölenin ne olduğunu da biliyoruz, ölmeyenin ne olduğunu da biliyoruz. Bunlar birbirinin çelişkisi değil, birbirinin zıddı değil; hakikatin doğru anlaşılmasıdır. Sanki aralarında ihtilaf olmuş gibi duruyorlar ama sen öyle anlamayacaksın. Hz. Ömer hazmedemiyor bir yandan ama Hz. Ebu Bekir daha olgun davranıyor; bir de böyle anlaşılabilir. Onu artık sizin takdirinize bırakıyorum.

— Eyvallah, inşallah güzel kaydeder.

— Okuma mı geliyor?

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Yok (Kur'an'a birkaç yerde genel olarak atıfta bulunulmuş — "insanların çoğuna uyarsanız sizi saptırırlar" ve "Ehad" ifadesi gibi — ancak sure adı veya ayet numarası açıkça belirtilmemiştir.) --- ---

İlgili Sohbetler

La İlahe İllallah'ın Hakikati

Sohbette önce "kurban kimliği" kavramı üzerinden, insanın kimseden bir şey "alacaklı" olmadığı, gerçek alışverişin yalnızca Yaradan ile olduğu anlatılıyor. Ardından la ilahe illallah hakikatinin, sevginin, değerin ve varoluşun tek kaynağının Allah olduğunu idrak etmek anlamına geldiği; ego/benlik algısının bu hakikatiperdelediği çeşitli örneklerle (güneş-yakamoz metaforu, kutuplardaki adam, Hz. Ali'nin "vermemekle bilme" idrakı, Ebu Süfyan'ın teklifi, Hz. Yunus'un balığı) açıklanıyor. Sohbet, insanın hissettiği "eksiklik" duygusunun sahte bir benlik algısından kaynaklandığı ve bu algıdan çıkılması gerektiği vurgusuyla kapanıyor.

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.