Nefs-i Levvame ve Benlik Damarları

Kısa Özet

Sohbette nefs-i levvame, kişinin psikolojik benliğindeki negatif benlik damarlarını fark edip kınadığı, ama kendisini bunlardan ibaret görmeyip topyekûn "kötüyüm" demediği bir süreç olarak anlatılıyor. Pozitif niteliklerin bile ego tarafından sahiplenildiğinde probleme dönüşebileceği, buna karşılık eylemden değil sahiplenmeden vazgeçilmesi gerektiği vurgulanıyor. Nasreddin Hoca hikâyesi, hilm kavramı ve Peygamberimizin borç alacaklısıyla olan kıssası üzerinden, kişinin kendini yargılamadan, meşrulaştırmadan ve karamsarlığa kapılmadan negatif benlik damarlarını onaylamayarak fıtri özüne dönüş yolculuğuna nasıl başladığı işleniyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Kişi negatif benlik damarlarını fark edip kınamalı, ama kendini bütünüyle "kötü" veya "berbat" olarak tanımlamamalı; aksi hâlde karamsarlık ve ümitsizliğe düşer.
  • Pozitif nitelikler (merhamet, cömertlik, şefkat vb.) de ego tarafından sahiplenildiğinde probleme dönüşür; çözüm o eylemden vazgeçmek değil, sahiplenmekten vazgeçmektir — bunların gerçek sahibi Allah'tır.
  • Nefs-i levvame, kişinin kendi gerçek fıtri özüne dönüş yolculuğunun ilk adımıdır; referans noktası artık psikolojik benlik değil, fıtri hal ve onu temsil eden kâmil insan/peygamberdir.

Nefs-i Levvame Nedir?

Nefsi emmarenin üzerinde herhalde epey geliştirmiştik. Doğru mudur? Nefs-i levvame süreci olarak neyi anlıyoruz? Biraz anlaşılır bir ifadeyle söyleyecek olursak, insanın psikolojik benliğindeki negatif benlik damarlarını fark edip bunları kınayan kişidir. Nefs-i levvamenin manası bu. Evet, kişinin psikolojik benliğindeki negatif benlik damarlarını fark edip bunları kınayan kişi.

Yani kınamak ne demek? Burada da bunu açmak lazım. Bunların yanlışlığını fark eden, yanlışlığına dair bir anlayış ve farkındalığa ulaşan kişi. Bunu şunun için ifade ediyoruz: burada kişi topyekûn "ben kötüyüm, ben yanlışım, işte ben rezil biriyim, beş paraya yetmez biriyim" diye bütün varoluşunu kınamamalıdır. Bu yanlıştır. Hatta bir hadiste var; mesela kişi "benim kendiliğim çok kötü, çok berbat" demesin diyor. Yani kendisini bu şekilde total olarak bütünüyle aşağılamasın, kötü görmesin ve kötü olarak tanımlamasın.

Burada kişi o negatif damarları fark eder, bunların yanlışlığını fark eder ve bunların yanlışlığına dair olabildiğince güçlü bir anlayışa ulaşır. Ve doğal olarak onlardan kendini uzak tutmaya çalışır. Yani onları olumlanmaması, meşru görülmemesi, uyulmaması gereken benlik halleri olarak görür. Ne gibi mesela? Diyelim ki işte kişideki bir kibir damarı, kişideki bir haset damarı, kişideki bir küçümseme damarı veya dünyaya dair bir temayül damarı veya kendisini başkalarından daha iyi ve üstün görme veya üstün kılmaya çalışma damarı gibi birçok negatif diyebileceğimiz benlik damarları var.

Pozitif Benlik Damarları ve Egonun Sahiplenmesi

Burada şu iki şeyi ayırmak lazım. Nefs düzeyinde pozitif benlik damarları da vardır, negatif benlik damarları da vardır psikolojik düzeyde. Fakat pozitif benlik damarları da son tahlilde problem oluşturabilir. Neden problem oluşturabilir? Çünkü oradaki iyiliği, hayrı, güzelliği kişi kendi benliğine, egosuna mal edebilir. Mesela diyelim ki bir merhamet damarın var, bir şefkat damarın var, bir cömertlik damarın var, bir sevgi damarın var, bir hoşgörü damarın var, bir paylaşım damarın var. Bunlar ne de güzel şeylerdir. Veya işte diyelim ki bir zekâ ile bağlantılı bir kavrayış noktasında yüksek bir algılama kabiliyetin var. Değil mi? Bu güzel bir şey. Bunlar kötü mü? Değil. Peki bunlar nerede görülüyor? Psikolojik benlikte görülüyor. Bunların aslında kaynağı ilahi özümüz. Ama nerede tecrübe ediliyor? Psikolojik benlik düzeyinde tecrübe ediliyor. Bunlar pozitif mi? Pozitif.

Peki problematik olabilen nokta ne? O olumlu noktayı ego kendine mal ettiğinde, o zaman o kendine mal eden benlik damarı negatif olur. Orada da şu gerçeklik ortaya çıkar. Mesela bazen görürüm, çok arkadaş kendilerinde bunu müşahede etmiştir: "Ya ben insanlara yardım ediyorum" ama buradan büyük bir benlik şekilleniyor, altında büyük bir benlik damarı var. "İşte ben yardım ediyorum, ben sizi koruyup kolluyorum." O zaman diyor ki "böyle yardım etmekten de kendimi uzaklaştırdım" gibi bir değerlendirme yapıyor. Buradaki yanlış tavır şu: o pozitif tutumdan, düşünceden, hissiyattan vazgeçmek değil; egonun onları sahiplenmesinden vazgeçmek. Anladın mı? Yoksa "ben çok merhametliyim, yardımseverim, cömertim" diye hissediyorsun, sonra bunun altındaki egoyu görüyorsun. Egoyu gördüm, ne yapayım o zaman? Cömert de olmayayım, merhametli de olmayayım, şefkatli de olmayayım mı? Çünkü bunların altında büyük bir ego yattığını gördüm. Aslında bunların altında ego yatmıyor, üstüne ego oturuyor.

Yani orada doğal olarak sende var olan, ilahi özden gelen ve doğal olarak sende var olan bir kısım olumlu özellikler var; onları benlik sahiplendiği zaman orada problem oluyor. O zaman neye dikkat edeceksin? Hintlilerin deyimiyle eylemden vazgeçme; onlara sahiplenmekten ve onların ürünlerini beklemekten vazgeç. Mesela sen böyle güzel bir organizasyon yapıyorsun, insanlara faydalı bir faaliyette bulunuyorsun. Ama egon da arkadan diyor ki "hiçbir şey beklemiyorum bundan dolayı, sırf insanları sevdiğim için yapıyorum" ama insan bir de teşekkür ister ya diyor. Şimdi bak, burada eylem doğru. Ama o eylemi kendine mal edip, ona sahiplenip, onun üzerinden herhangi bir şey bekleyen (ne beklersen bekle) — para mı bekliyorsun, paye mi bekliyorsun, yok, teşekkür mü bekliyorsun — beklemeyeceksin. Öyle bir şey yok yani. Anlatabildim mi? Yani o da bir ego yansımasıdır. Ama nispeten daha masumane bir yansımasıdır.

Dolayısıyla psikolojik benlik düzeyinde pozitif şeyler olabilir ve vardır da. En kötü insanda bile olur. Ama ego bunları sahiplendiğinde işte o egonun algısı ve sahiplenme hâli problematik bir hâldir. Toptan peki o olumlu davranış, düşünce ve duygulanımdan vaz mı geçeceğiz? Hayır, vazgeçmeyeceğiz. Eyleme, duygulanıma, düşünceye devam; ona sahiplenmekten kaçınmak. Peki bunların sahibi kim? Bunların sahibi ilahi kudret. Yani sende bir sevgi, bir merhamet, bir şefkat, bir hoşgörü, bir çaba ortaya çıkıyor. Sahibi kim? Sahibi Allah'tır. O zaman ne oldu? O problematik olan ego sahiplenmesinden kurtulmuş oldu. Doğru eyleme, doğru tutuma devam ama yanlış sahiplenmeye paydos demiş oluyoruz.

Bir de negatif damarlar var. Onlar zaten tamamıyla yapısal olarak negatif. İşte İslam'da kalbin hastalıkları, nefsin hastalıkları denilen kibir, şu, bu vs. — bütün bunlar fark edilip onaylanmaması, tasvip edilmemesi gereken şeyler. İşte nefs-i levvamedeki kişi bunların farkına varmıştır.

Ama burada işte temelde dikkat edilmesi gereken nokta şudur. Şimdi nefs-i levvamedeki kişi bunları görüyor, "ben ne kadar berbat biriyim" deyip bu sefer hem yanlış hem de içinden çıkılmaz bir kıskaca girmiş oluyor. Sen berbat biriysen o zaman fişi çek öl, değil mi? Hayır, sen berbat biri değilsin. Senin psikolojik benlik mekanizmanda negatif bir kısım damarlar var. Ama sen ilahi özü merkezinde taşıyan bir varlıksın. O psikolojik mekanizma, o ilahi öze hizmet etmek için verilmiştir. Dolayısıyla sen o psikolojik mekanizmada negatiflikleri gördüğün zaman "ben ne kadar berbat biriyim" demeyeceksin. "Benim psikolojik benlik mekanizmamda, yapımda negatif bir kısım damarlar, nitelikler, özellikler var. Ve bunları fark ettim, çok şükür" diyeceksin. Anlatabildim mi? Fark ettim ve çok şükür.

Yoksa bütünüyle kişi kendini kötü, berbat olarak algılarsa oradan çıkış yoktur. Bir süre sonra ego, o nefs-i emmarenin başka damarları girer: "Ne yapayım kardeşim, kötüysem kötüyüm, böyleyim yani." Veyahut da "benden adam olmaz, bırakayım bu gelişim dönüşüm falan filan, Çarşamba sohbetleri işe yaramıyor" dersin mesela. Çünkü neden? "Bütünüyle berbat birisin" — öyle bir şey yok.

Nasreddin Hoca'nın Kuzu Hikâyesi: Kendine "At Koymamak"

Burada çok önemli bir şey var. Tabii ki benlik sürekli kendini tanımlamak ihtiyacı hisseder. Peki ben nasıl biriyim o zaman? Bak, sen ilahi özü her anında yaşayan, her anında taşıyan ve aynı zamanda bir psikolojik benliği olan ve bir bedeni olan, psikolojik benliğinde de bir kısım olumlu, bir kısım da olumsuz damarları, nitelikleri taşıyan bir kişisin. Bunu tabii ego hemen "iyi miyim, kötü müyüm?" diye sıkıştırmaya çalışır. Böyle bir şey yok.

Hani geçen bir arkadaşla konuşurken bahsettim: Nasreddin Hoca'nın bir hikâyesi var. Nasreddin Hoca Arapça öğreniyormuş. Bir kısım cümleler kuruyor vesaire. Birisi demiş ki: "Ya hoca, koyunu göstermiş, koyuna ne derler Araplar?" Demiş ki: "Ganem derler." Soruyu soran başka bir soru sormuş: "Peki kuzuyu göstermiş, kuzuya ne derler?" Tabii bilmiyor. Demiş: "Bir şey demezler, büyüyünce ganem derler."

Aslında bu güzel bir şey, şu anlamda: şimdi mesela düşünün, anne karnındaki bir cenin, diyelim ki üç aylık. Buna ne derler? Bir şey demezler abici. Bu büyüyünce insan olacak yani. Şimdi ego ne yapıyor? "Peki ben bu durumda neyim?" Ya sen bir şey değilsin. İlla bir isim koyma. Ama büyüyünce insan olacaksın. Büyüyünce adam olacaksın, büyüyünce insan olacaksın. "E peki ben şimdi neyim?" At koyma ya. Tamam mı? At koyma buna. Gerek yok. At koyarsan onu sınırlamış, onu fikse etmiş olursun. Bir şey deme kendine, iyi miyim kötü müyüm deme; bak, büyüyünce insan olacaksın.

Şimdi biz kalkıp ceninin her gününe bir at mı koyuyoruz, değil mi? Diyoruz ki, mesela şimdi bir kadın dese "karnımdakinin adı ne, ne var?" — "İnsan var" diyorsun son tahlilde, değil mi? Dokuz ay on gün sonra insan var. İşte nefs-i levvamedeki insan da kendine böyle bakmalı. Şimdi nefs-i levvamedeki insan "ben benim" diyor, "ben iyiyim" diyor falan, kendine at koyuyor. Nefs-i levvamede bir at koyma problemi vardır. Eğer kendine kötü at koyarsan tıkanırsın: "Ben kötü biriyim, beş para etmez biriyim, nereme baksam ego görüyorum, tutulacak hiçbir sağlam tarafım yok" diyebilir kişi böyle bir süreçte. O zaman çıkış yolu da yok. Bir de kendini kötü hissetmenin getirdiği bir karamsarlık var.

Bakın, nefs-i levvamede bunlar hakikatte hiçbiri yoktur. Nefs-i levvamede sen o insansın: fıtratın var, bedenin var, psikolojik benliğin var; onda olumlu ve olumsuz taraflar var. Kendini o olumsuz taraflardan ibaret de görmüyorsun. Velev ki psikolojik benlik düzeyin bütünüyle kötü olsun, fark etmez. Sen yine orada kendine "ben çok kötüyüm, nereye baksam altından bir ego çıkıyor" diyebilirsin, çıkabilir, hiç fark etmez. İsterse bütün psikolojik benlik düzeyin tamamen olumsuz olsun. Yine orada sen kendine "ben çok kötü biriymişim" dememelisin. Yanlış bir şey olur. Çünkü sen gerçekte ondan ibaret değilsin. Ve o alan değişebilen bir alan zaten. İşte zaten tekâmül dediğimiz nokta ağırlıklı olarak burayla ilişkili.

O durumda ne diyorsun? "Kardeşim, bende ne kadar negatif benlik niteliği, damarı olursa olsun, ben hepsiyle sakince, hiç gerilmeden, kaygılanmadan, yargılamadan, kendimi suçlamadan uğraşırım, ilgilenirim." İlgilenmek de ne? Onaylamamak, bu kadar. Nefs-i levvamede aslında kavga mavga yok yani. Sadece diyorsun ki "bu değil."

Nefs-i Levvame ile Nefs-i Emmare Arasındaki Fark

Hani deyim yerindeyse buradaki fark şudur. Şimdi bir çocuk düşünün, pazara gidiyor. Gördüğü her şeyi alıyor, dağıtabildiği kadar. İşte cicili bicili, renkli falan, tatlı matlı, üzeri çikolata kaplanmış — orada hoşuna giden ne varsa o çocuk elinin ulaştığı her şeyi alıyor. Bu nefs-i emmare düzeyi. Hiç seçicilik yok. Tamamen ilkel bir bilinçle yapılan bir tercih var.

Nefs-i levvamede ne var? Sen o sana sunulan işte yiyeceğin, içeceğin içeriğini bilmeye başlıyorsun. Diyorsun ki "bunun ambalajı çok güzel veya bu çok cicili bicili renkli gözüküyor ama bu zararlı bir içecek, zararlı bir yiyecek", diyorsun "ben bunu almayacağım." Bir satıcı bunu önüne çıkarıyor tekrar, veya başka bir tezgâha gidiyorsun, gene aynı şeyi görüyorsun, diyorsun ki "ben bunu tercih etmiyorum." Budur. Mücadele dediğimiz şey bu. Aslında bir mücadele değil, sadece "ben bunu onaylamıyorum" demek.

O negatif benlik niteliği, damarı sana tahakküm ettiğinde ve seni yönelttiğinde ne diyorsun? Diyelim ki kapıldın ona gene — nefs-i levvamede buna defalarca kapılacak. Kapıldın, "dur" diyorsun, fark ettin onu. Bir baktın kapılmışsın bir kibir damarına, bir kıskançlık damarına, bir kendini ispat etme damarına, bir etkileme damarına. Fark ettin, durursun. Nefs-i levvamedeysen durursun; emmaredeysen devam edersin. Zaten onu olumsuz görmezsin ki emmaredeyken. Levvamedeyken görürsün, orada dikkat edeceksin.

Süreci Baltalayan Kendini Meşrulaştıran Benlikler

Birçok tuzak vardır o nefs-i levvame düzeyinde. Ne gibi? Mesela kendince haklı bir nedene bağlı olarak o negatif benliği meşru görürsün. "Ya tamam, yaptığım şey doğru değil ama şöyle bir haklı sebebim var" dersin. Mesela diyelim ki "ona bu kadar kaba konuşmamalıydım ama o da beni tahrik etti." Şimdi bu, nefs-i levvame olmaktan çıkar o anda. Nefs-i levvame olması için: "bu yaptığım şey kabalıktır ve doğru değildir; her ne kadar muhatabımın yaptığı şey yanlış ise de, benim gösterdiğim bu tepki doğru bir tepki değildir" ve orada durursun. Yani hiçbir nefs-i levvame yanlışına hiçbir dayanak aramazsın, bulamazsın. Ne ararsın ne bulursun zaten, çünkü öyle bir şey yoktur. O negatif benliğin sorumlusu sensin. Nefs-i levvamenin özü bu.

Baktın, kendini meşrulaştıracak sebepler ararsın — bak, işte o da negatif bir benlik. Bu sefer onun üzerinde de çalış. Yani senin nefs-i levvame sürecini baltalayan bir kısım uyanık benlikler vardır. "Ben yaptığım şeyin yanlış olduğunu biliyorum ama..." Mesela gelir der ki, "İsmail Bey, ben yaptığım şeyin doğru olmadığını tabii ki biliyorum, bunu kaç defa konuştuk ama, o da böyle yaptı, ne yapayım ben, şimdi haksız mıyım?" Evet, haksızsın. O zaman o nefs-i emmare sürecini baltalayan o benliği gör. O benlik, o süreci baltalıyor. Buna karşı uyanık olmazsan, sen zannedersin ki "ya ben hatalarımı görüyorum, bunların da farkındayım" dersin ama hiçbir değişim dönüşüm süreci gerçekleşmez. Neden? O süreci baltalayan uyanık bir benlik var.

Hani bazı insanlar vardı, böyle güya arkadaşlık yaparlar birbirleriyle. "İşte ya, hakikaten senin yaptığın yanlış ama işte o da sana böyle yapmamalıydı" diyerek arkadaşının yanlışını meşrulaştırır. Çok yanlış bir şeydir. İşte bunun gibi böyle kötü arkadaşlarımız var içeride. "Ya, hakikaten yaptığım yanlış ama o da böyle yapmamalıydı, şimdi ne yapayım ben?" deyip o nefs-i levvame sürecini ketleyen, baltalayan, ortadan kaldıran benlikler vardır. İşte nefs-i levvamede kişi bu benliklere karşı çok uyanık olmalıdır.

Bunun prensibi şudur: yanlış benliklere hiçbir meşru neden, bahane arama yok. Çünkü bu, bize hata yapan insanların yanlış yapmadığı, yanlış konuşmadığı, yanlış düşünmediği, yanlış davranmadığı anlamına gelmiyor. Senin o yanlış düşüncenin, davranışının, tutumunun nedeni o değil; sendeki benlik damarı. Anlatabiliyor muyum?

Ben şimdi bir kediye "sen de kedi misin, kendini kedi mi zannediyorsun, ortalıkta dolaşıyorsun" desem, alınacak bir damarı var mı? Yok. Değil mi? Neden? Öyle bir benlik yok. Biri bize "sen kendini adam mı zannediyorsun, işte sen kendini doktor mu zannediyorsun, almışsın diplomayı" dese — şimdi orada bir benlik damarın varsa bu konuda dokunur. İşte dersin ki "saygısızdı, oydu buydu ya kardeşim." Adamın saygısızlığı ayrı bir konu. Sen niye rahatsız oluyorsun, "sen kendini ne zannediyorsun" veya başka bir şey diyorsun — o ayrı bir konu. Sende öyle bir benlik damarı yoksa dersin ki "problem nedir, elimden geldiğince yardım edeyim, buyurun oturun." Sende bir o şeyden rahatsız olan bir benlik damarı yoksa, kişi diyor ki "bundan benliğim mi rahatsız oluyor?" Öyle değil diyor: "Kim olsa rahatsız olur, hangi benlik olsa rahatsız olur." Ermiş adam rahatsız olmaz. Hakiki insan rahatsız olmaz.

Hilm Kavramı ve Peygamberimizin Örnekliği

Bunun peygamberimizin hayatında birçok örneği vardır. Sohbetten önce kısaca bir meseleye değinmiştik: hilm kavramına. Hilm, halim kelimeleriyle ilgili bir de en temelde şu var — temel anlamı, herhangi bir etkiye karşı tamamen kendi doğal iç varoluşuyla, iç motivasyonuyla hareket etmek demektir. Bunun zıttı da cehildir aslında.

Şimdi mesela "Allah halimdir" dediğimizde neyi kastetmiş oluyoruz? Diyoruz ki sen Allah'a karşı çıksan, isyan da etsen, küfür de etsen, Allah kendine göre sana davranıyor, kendine göre davranıyor. Yani Allah şunu demez: "beni çok kışkırttınız, sizi cezalandıracağım", değil mi? Böyle bir şey demez. Veya "çok üstüme geldiniz, ben de gazap edeceğim" demez. Allah kendi esma sıfatlarına ve zatına göre davranır. İşte hilm budur.

Bir rivayette var: bir Yahudi geliyor, peygamberimize borç vermiş daha önce, gelip borcunu istiyor, ama vadesi gelmemiş henüz o borcun. Peygamberimize diyor ki: "borcunu ödesene." Peygamberimiz de diyor ki: "henüz zamanı gelmedi, zamanı gelince ödeyeceğim." O da diyor ki: "sen zaten ödemezsin, ben biliyorum." "Yok, ben zamanı gelince borcunu ödeyeceğim, sen merak etme." "Ya ben biliyorum, siz hiç borcunu ödemeyen kişilersiniz." Peygamberimiz: "yok, sen merak etme, ödeyeceğim" diyor. Sonra adam diyor ki: "senin peygamberliğine iman ettim, sen bir peygambersin." Peygamberimiz diyor: "nereden bu sonuca ulaştın?" Diyor ki: "bizim kitaplarımızda yazılıdır ki cahilin cehli arttıkça, halimin hilmi artar." Yani cahil, yanlış yapan, uygunsuz davranan, ölçüsüz davranan kişinin o ölçüsüzlüğü arttıkça, halim olanın o hilm derecesi artar.

Şimdi orada bakın, peygamber kendine göre davranıyor. Peygamber demiyor ki "üstüme çok geldin, ne zaman ki sana borcumu ödemediğim bir zaman oldu ki bana böyle diyorsun, ben bunu hak etmiyorum." Böyle bir şey demiyor. İşte nefs-i levvame de artık bunun gerekli olduğuna kanaat getirme. Yani "ben tepkisel davranıyorum, reaksiyoner davranıyorum, etrafımdaki olumlu olumsuz tetikleyicilere göre otomatik bir şekilde bende yapı işliyor" — bu doğru bir şey değil. Ve bunu bende ortaya çıkaran olumsuz benliklerin farkına varmalıyım. Bunlar yabancı madde yani. Bunlar doğru düşünce, duygu ve davranış nitelikleri değil. Bunlar benim gerçek anlamda kendiliğimi örten şeyler.

Kirlenme ve Temizlenme Metaforu: Çamur, Mikrop, Boya

O örtüleri çıkarıyorsun. Mesela düşünün bir insanın cildi; cildinin üzerine tabaka tabaka kir gelmiş, veya diyelim ki bir kimyasal madde bulaşmış. Şimdi ne yapılır? Gerçek deriye ulaşılıncaya kadar onlar ortadan kaldırılır, temizlenir. Değil mi? Şimdi çamura batmış bir adama biz "çamur" demiyoruz, değil mi? Diyoruz ki "çamura batmış, üstü çamurlanmış." Ne yapıyorsun? Temizliyorsun. Biz de bir ego bataklığında bulunuyoruz diyelim. Anlatabildim mi? Üstelik bunu fark etmek çok önemli bir değerdir. Çamura battığının farkındasın, o çamur tabakasının senin gerçek derin olmadığını biliyorsun artık. Doğal tepki vermeye başlıyorsun, onu temizlediğin zaman.

Dolayısıyla burada anlatmak istediğimiz şey şudur: nefs-i levvamedeki en temel problemlerden bir tanesi kişinin karamsarlığa ve ümitsizliğe kapılma noktasıdır.

Karamsarlık ve Ümitsizliğin İki Nedeni

Buna neden kapılır? İki ihtimal var, iki neden var bu karamsarlık ve ümitsizliğe kapılmanın. Bir tanesi kendini bundan ibaret görüyorsun, yani bu negatif benliklerden ibaret görüyorsun. Bir tanesi de değişemeyeceğini, bunlardan kurtulamayacağını, bunlardan arınamayacağını zannediyorsun. İki tane temel ümitsizlik ve karamsarlık damarı vardır, ikisi de yanlıştır. Birincisi yanlıştır çünkü sen zaten onlar değilsin, onlar bir şekilde sana hayatın içinde bulaşmışlar.

Bazı mikroplar vardır, insana bulaşır; hatta bazen bunları yüzde yüz izale etmek mümkün olmaz, kişi diyelim ki virüsün veya mikrobun taşıyıcısıdır. Artık ona zarar da vermeyebilir, ama eğer savunma sistemi zayıflarsa zarar verebilir. Ama diyelim ki onun taşıyıcısıdır. Şimdi böyle de olabilir bir kişi. Ama bak, ne var burada? Sen o değilsin, o mikrop, o bakteri, o virüs değilsin. O virüs bir şekilde işte bir yiyecekle şununla bununla alınıp karaciğerine yerleşmiş. Dolayısıyla kişi bunlarla özdeşleşmemelidir.

Yani burada nefs-i levvame demek "ben kötüyüm" demek değildir. "Ben kötüyüm" dersen son nihayetinde karamsarlığa, ümitsizliğe, kendini suçlamaya ve o süreçten çıkamamaya doğru gidersin. "Ben kötüyüm" değildir nefs-i levvame; "bende gerçek benime, gerçek özüme yabancı olan bir kısım şeyler var, bunları fark ediyorum, fark ettim ve bunlardan kendimi temizleyeceğim" dir. Nasıl temizleyeceksin? Çok kolay: onaylamayarak. Ben bunu onaylamıyorum. Tabii ki bu hemen kolay değil; böyle "onaylamıyorum" deyince ama içeride başka bir benlik var, onu onaylayan.

Mesela dikkat edin buna. Mesela siz bir benlik gördünüz, mesela kibirli bir benlik, onaylamadınız. Ama başka bir benlik geldi: "sen boşuna mı kibir gösteriyorsun, göstermesen millet tepene binecek." Ve "işte biraz sert ve kaba davranıyorsun insanlara ama sen boşuna mı böyle davranıyorsun, bunun bir evveliyatı var, bir tecrübe yatıyor bunun arkasında; insanlara karşı böyle daha ölçülü, mütevazi hareket edersen senin tepene çıkarlar." Bakın ne oldu? Sen bir negatif benliği gördün ama onu meşrulaştıran bir başka benlik tarafından onaylandı o. Sen diyorsun ki "ben onu onaylamadım" ama içeriden bir başka benlik diyor ki "ben onaylıyorum", sen de onun tuzağına düşüp sen de onaylıyorsun. Orada dikkat edeceksin.

Nefs-i levvamedeki en temel şey budur: onaylanmayan bir benliğe meşruiyet kazandırmaya çalışan, onu onaylatmaya çalışan, onu en azından doğru olmasa bile gerekli gören bir başka benlik, onu temize çıkarabilir. Onun için bakın, Hz. Yusuf ne diyor? "Ben nefsimi temize çıkarmıyorum." Yani ben hiçbir negatif benliği temize çıkarmıyorum. Çıkarmamak gerekir. Bir negatif benliği temize çıkarmak, kendini kirliliğe mahkûm etmektir, kirlilikte devam kararı vermektir, kirliliği onaylamaktır. Onun için ben hiçbir negatif benliğimi temize çıkarmamalıyım. Çünkü onu temize çıkarmak, yanlış olmaya devam etmektir. Sen kendini temize çıkarmış olmuyorsun; sen temizlenme sürecinden uzaklaşmış oluyorsun.

Onun için kişi bu noktada buna dikkat etmeli. Ama bakın buradaki en önemli şey şu: "kötü müyüm o zaman ben" diyor kişi. Hayır, sen kötü değilsin, sen iyisin. Ama o iyi olana etki etmiş olan, onu örtmüş olan, onu bazen görünmez hâle getirmiş olan negatif bir tabaka var. Sen o negatif tabaka değilsin.

Bakın biz normalde bedensel olarak temizleniyoruz. Hasta olduğumuzda gidip tedavi oluyoruz. Peki niye hasta olduğunda tedavi oluyorsun? Diyelim ki fıtık oldun, "oldum abicim, bu benim varoluşsal bedensel sürecim, benim doğam bu, ben kendimi böyle kabul ediyorum, herkesi de böyle kabul etsin" diyor musun? Demiyorsun. Veya bir vücuduna mikrop girdi, farkında değilsin, seni hasta etmeye başladı, karaciğerine yerleşti, sarılığa sebep oldu vs. Ne diyorsun? "Benim karaciğerim, benim sarılığım, benim ten rengim mi?" diyorsun, demiyorsun. Bak, özdeşleşmiyorsun. Bedensel olarak hastalıklarımızla özdeşleşmiyoruz.

Peki niye psikolojik olarak negatifliklerimizle özdeşleşiyoruz? İşte incelik şu: sen aslında bedeninin gerçek doğasını az çok biliyorsun. Gerçek rengini biliyorsun, sarılık olunca "bu benim normal rengim değil" diyorsun. Dişin ağrıyor, "normalde benim dişim ağrımazdı, niye ağrıyor acaba, iltihap mı kaptı, şu mu oldu bu mu oldu" diyorsun. Aynı şekilde "ben eskiden böyle değildim, niye böyleyim, demek ki psikolojik bir virüs kaptım" demeliyiz. Yanlış bir düşünce, yanlış bir duygulanım, yanlış bir davranış tarzı — "ben normalde böyle değildim, fıtratım böyle değildir" deyip... Tabii ki bazı şeyler çok küçük yaşlarda olduğu için o gerçek hâlimizi hatırlamayız. Biz deriz ki "ben oldum olası alınganım, ben oldum olası işte şöyleyim." Bak, bir de onun geçmişi var, asli fıtrat var. Onu hatırlamıyoruz bazen. Hatırlamadığımız için biz psikolojimizle özdeşleşiyoruz. Eğer o gerçek fıtratımızı hatırlasak, psikolojik hiçbir negativiteyle özdeşleşmeyeceğiz.

Referans Noktasının Değişimi: Kâmil İnsan ve Yaşayan Kur'an

İşte bu yüzden nefs-i levvame ne şekilde gerçekleşebilir? İki şekilde. Bir tanesi, kişi kendi kendine doğal hâline dair bir kısım farkındalıklar tecrübe eder veya buna dair bir anlayış kazanır. Yani "gerçekte insan böyle olmamalı, ben böyle olmamalıyım, şu davranışı, şu tutumu, şu duyguyu kendime yakıştıramıyorum, hiç bana yakışmıyor" diye kendi kendine kişi bir nispi anlayışa sahip olur ve onları nötralize etmeye çalışır. Veyahut da kâmil bir insan görürsün: "hani bu insansa, biz henüz değiliz" dersin.

İşte peygamberlerin, velilerin, kâmil insanların aslında fonksiyonu bu. Bize doğal hâlimizi gösteriyorlar. "Ey insan, sen aslında doğal olarak şöylesin." İşte "peygamberde sizin için güzel örnekler vardır" denilmesi bu. Yani biz peygamberde aslında doğal insan hâlini görüyoruz, fıtri insanı. Biz peygamberde peygamberlik görmüyoruz — yani yanlış anlaşılmasın, biz peygamberde peygamberlik görmemeliyiz.

Ayrı, onun bir fonksiyonu. Bizim bir peygamberde görmemizin istendiği şey "hakiki insan nedir?" Aslında bunu görüyoruz. Referans noktası veriyor sana bir peygamber. Yoksa sen bir peygamberi sadece peygamber olarak görüyorsan, ondan alacağın şeyi almamış olursun. Sen bir peygamberde evet peygamberlik var, o bir elçidir, bir haber getirmiş, bir mesaj getirmiş. Evet, ama asıl bir peygamber aslında kendini getirir. Bir peygamberin gerçekte getirdiği kendisidir. Ve aslında başka açıdan söyleyelim: Allah'ın gönderdiği aslında bir kitap veya mesaj değildir, literal, sözel bir mesaj değildir; canlı bir mesajdır. Allah kendini gönderdi aslında. Evet, kendini bir insan olarak — tabii yanlış anlaşılmamak şartıyla — yani kendi kendinden olan bir şeyi, kendini taşıyan bir varlığı bize göndermiş oluyor ve diyor ki insan budur.

Dolayısıyla işte aslında bunu en mükemmel şekilde nerede görüyoruz? İseviliktte görüyoruz. İseviliktte vahiy İsa'dır, İncil değildir. O yüzden İncil, hani bizdeki Kur'an gibi bir İncil metni yoktur. Yani Hazreti İsa aslında kendini getirmiş neyse yerine. Veya Allah İsa'yı göndermiş, neyle göndermiş? Kendisiyle göndermiş. O vahiydir. Yani hâliyle, idrakiyle, varoluşuyla, davranışıyla. O aslında canlı bir vahiydir. Neyi anlatıyor Hz. İsa? Hakiki insanı anlatmış oluyor.

Aslında peygamberde de budur. Peygamber aynı zamanda kendisinin bir dil olarak, bir kavram olarak, bir kelime olarak muadilini, aynı zamanda ikizini getirmiştir. O da Kur'an'dır. Yani şimdi Hazreti Ayşe'ye sorulduğunda "Peygamber'in ahlakı nasıldı?" diye, o diyor: "siz Kur'an okumadınız mı?" O diyor: "yaşayan Kur'an'dı." Yani bir yaşayan Kur'an var, bir de okunan Kur'an var. Yaşayan Kur'an ne? Peygamberdir. Okunan Kur'an ne? İşte bizim elimizde bugün mushaf olarak ifade ettiğimiz şeydir. Dolayısıyla aslında bizim en temelde okumamız gereken şey peygamberdir. Yani onun hakikatidir, onun bütünüyle her şeyidir.

Dolayısıyla nefs-i levvamede aslında kişi bir referansa sahip oluyor aynı zamanda. Nefs-i levvamenin bir başka özelliği budur, bir referansa sahip oluyor. Nefs-i emmarede referansın neydi? Psikolojik benliğim. "Ben böyleyim, bana göre, ben böyleyim, ister kabul et ister etme." Referansın ne? Psikolojik benlik. Nefs-i levvamede referansın ne? Ya fıtri hâline dair idrakin veyahut da o fıtri hâli temsil eden işte bir peygamber, bir veli, bir ermiş, bir kâmil insan. Referansın değişmiş oldu.

Peki o referans aldığın şey senden ayrı bir şey mi? Aslında o referans aldığın şey aynı zamanda sende var. Anlatabiliyor muyum? Yani ben bir peygamberi referans aldığımda aslında onun hâlinin, hakikatinin kendimde olduğunu söylemiş oluyorum. Diyorum ki o fıtrat, o peygamberde gördüğün fıtrat bende var, aynısı var. Onun için bir ayetin işari bir tefsiri olarak ayet şudur: "Allah size içinizden bir peygamber göndermiştir." Değil mi? Bu tabii ki standart anlamda nasıl ifade edilir? Yani işte Arap toplumun içinden, o toplumun içinden bir peygamber göndermiştir. Bu bir tefsirdir, yanlış da değildir. Fakat bunun bir kademe daha derindeki tefsiri: Allah içinizden bir peygamber göndermiştir; yani aslında o peygamber içinizdeki hakikattir, içinizdeki özdür. İçinizdekini dışarı çıkarınca peygamber olmuştur o. Ama siz onu içinize gömmüşsünüz ve göremiyorsunuz. Allah o içimize gömdüğümüz özü, hakikati dışarıda bize gösteriyor.

Onun için Hindularda şey vardır: dış guru, iç guru. Yani işte onlar guru, mürşide guru diyorlar; dışarıdaki mürşid, aslında içeridekinin dıştaki bir görüntüsüdür. Dolayısıyla bir mürşit seni kendine değil — daha doğrusu şöyle ifade edelim, anlaşılır olsun — bir mürşit seni kendisine değil, kendine çağırır. Yani seni sana çağırır, seni kendisine çağırmaz. Bir peygamber de öyle. Bir peygamber seni kendisine çağırmıyor, seni kendi kendine çağırıyor. Biz böyle anlarsak din, maneviyat, peygamber yerine oturur. Gerçek anlayış bu noktadadır.

Nefs-i Levvame: Kendine Dönüş Yolculuğunun Başlangıcı

İşte nefs-i levvame aslında kişinin buna dair bir farkındalığıdır. Yani aslında nefs-i levvame kişinin kendi kendisine dönme sürecinin ilk adımıdır. Levvame mi? Evet. Nefs-i emmarede bir dönüş, bir hareket yok, orada duruyor: "ben buyum" diyor. Nefs-i levvamede sen diyorsun ki "ben kendimde değilim ama kendime dönme yolculuğuna başlamalıyım" ve başlıyorsun. O zaman kendine dönme yolculuğuna başlamış oluyorsun. Yani o gerçek kendiliğin olmayan, sen olmayan bir kısım yabancı unsurları devre dışı kılıyorsun, onları ortadan çekmeye başlıyorsun ki gerçek kendiliğin ortaya çıksın.

Onun için nefs-i levvamedeki en temel dikkat edilmesi gereken şey: sen o kınanan benlikten ve benlik damarlarından ibaret değilsin; daha doğrusu, hatta aslında sen onlar değilsin. Yani senin bir tarafın onlarda ama sen bütünüyle onlar değilsin, gerçekte aslında sen onlar değilsin. Yani hani bende bunlar var ama ben sadece bundan ibaret değilim, rezil, beş para etmez taraflar var ama ben bunlardan ibaret değilim. Sen onlar değilsin, onlar yabancı aslında. Ama bir şekilde sana bulaşmış. Sen bulaştığını fark ediyorsun onların. Yani nefs-i levvamede kişi onların kendisi olmadığını anlar aynı zamanda. Ama bu onları inkâr etmek anlamında değil; onların sana yabancı olduğunu, onların bir şekilde sana zaman içinde bulaştığını anlıyorsun ve kabul ediyorsun.

Tebhiz (ayrıştırma) başlıyor. Dolayısıyla da sen olanla olmayan şey arasında bir ayrıştırma başlıyor. Diyorsun ki "ben bunlar değilim." Yani aslında peygamber korunmuş hâliyle kalmış, biz kirlenmişiz; o kir zaman içinde bize yapışmış. Biz onların kirli olduğunun bile farkında değiliz, biz onların kendi hâlini zannediyoruz. Aynen, psikolojik olarak aynen. Yani biz nefs-i levvamede şunu anlarız: bu olumsuz gördüğün, kendinde gördüğün, psikolojik mekanizmanda gördüğün şeyler — onlar sen değilsin, ama bir şekilde sana bulaşmış, sana takılmış. "Embedded" mı diyorlar, bir ara öyle gazeteciler vardı, takılan gazeteciler. Bunlar bir şekilde bir zaman bize takılmış yani, biz de bunları kendimizden zannetmeye başlamışız. Yapışmış bize bunlar. Ne zaman yapışmış? Belki bir kısmı iki yaşında yapışmış, bir kısmı üç yaşında, beş yaşında, on yaşında, on beş yaşında; bir şekilde yapışmış bunlar.

Bunları fark ediyorsun. Hani araba satıcıları, ustaları var ya, der ki "bu boya yemiş değil mi, orijinal boya değil bu" diyor. Anlamıyor kimse ama uzmanı anlıyor, "bu orijinal boya değil, iyi boyanmış ama orijinal değil" diyor. Yani sen de bunun gibi olacaksın. Diyeceksin ki bu boya orijinal bir boya değil, orijinal bir renk değil yani. Mesela kibir orijinal bir renk değildir. Kıskançlık orijinal bir renk değildir. Öne çıkma arzusu duymak orijinal bir renk değildir. Kendini ispat etme arzusu orijinal bir renk değildir. Bunlar orijinal renkler değil, orijinal aksesuarlar değil. O zaman ben niye orijinal olmayanı devam ettireyim? İşte nefs-i levvame bu. Orijinal olanla olmayana dair bir farkındalıkla başlıyor.

Süreci Baltalayan Ego Tuzakları

Ama tabii ki işte bazı benlikler var, diyor ki "tamam anladık, hepsini kabul ettik, hiçbir itirazım yok ama değişmek çok zor" — önce yumuşak başlıyor, "değişmek çok zor" diyor. Sonra diyor ki "kolay kolay değişmiyor insan", en son "sen değişemezsin, aynı boyaya devam et" diyor. İşte bunlara karşı uyanık olmak lazım. Çünkü bunlar nefs-i levvameyi baltalayan şeylerdir. Uyanık olacaksın. Eğer o boyayı kazımak gerekiyorsa kazıyacaksın, orijinal zemine ulaşıncaya kadar. Çünkü bakın orijinal zemin duruyor aslında, bizde fıtrat duruyor aslında. O fıtratın üzerine yapışmış olan, eklenmiş olan bir kısım şeyler var. Mesele onları fark edip izale ettiğimizde fıtrat yerinde duracak.

Burada da bir önemli şey var: kişi zannediyor ki "ben bunlardan vazgeçersem bende hiçbir şey kalmayacak." Egonun bir tanesi diyor ki, o da uyanık bir tane, diyor ki "bunları hep terk edersen böyle savunmasız, ot gibi kalırsın, herkes tepene biner." Öyle bir şey değil yani. "Hocam, diyor, haklısın ama toplum senin bildiğin gibi değil. Gururlu olacaksın, kibirli olacaksın, kendini pahalı satacaksın" diyor. Bak, öyle bir benlik ki bu, söylediğin hiçbir şeye itiraz etmiyor. Çok uyanık bir şey yani. Hiçbir şeye itiraz etmiyor; itiraz etsek çatışacaksın. Hani dese ki "kibir çok güzel bir şeydir, kabalık çok iyi bir şeydir" demiyor sana. Diyor ki "tabii ki kibir iyi bir şey değil, mütevazı olmak kadar güzeli var mı, benim hocam da çok mütevaziydi, biz tevazuyu onda gördük" — görmüştün sadece. Ama diyor ki "işte hayat öyle değil." Golü yedin, temizledi.

Yani bu neye benziyor biliyor musun? İşte "2 artı 2, çarpı 4, artı 6" falan, sonra "çarpı 0", sonuç 0. Orada yazmışsın, 2, 4, 6 toplamışsın, çarpmışsın, ama en son hepsini paranteze almışsın, çarpı 0, eşittir 0. Çocuklarımız bunu çok yapıyor mesela. Çok. Bütün silahlar onlar.

Tefessü ve "Hayat Öyle Değil" Bahanesi

Bu kadar bugünlük. "Tefessü etmiş" gibi bir tabir var ya. Evet. Şimdi aslında insan tefessü etmez gerçekte, ama kişi kendisini tefessü etmiş — o aslında yabancı olan niteliklerle özdeşleştirirse ve bunlarda ısrarcı olursa, o kişiye biz "tefessü etmiş" diyoruz. Yani gerçekte o tefessü etmemiş, ama bozulmuş olan, tefessü etmiş olan, daha doğrusu yabancı olan, yanlış olan bir kısım niteliklerle kendisini tanımlamakta ve onlarla özdeşleşmekte ısrar ediyor. O zaman o kişi için yapılacak bir şey de yok. Kendisi bunda ısrar ettiği müddetçe atacağı bir adım da yok. Ama bunu fark eder ve o özdeşleşmeden çıkarsa, o zaman fıtratına dönebilir diye anlamak lazım.

Bir sohbette olmuş ya; adamların "mindfulness" dediği şeyler var ya. Diyor ki "hayatta sürekli mindfulness olmaz, Yunus Emre'nin ortamında yaşamıyoruz." Dediğiniz tam ona geliyor. "Hayat öyle değil" diyor. "Tapduk Emre'nin yanında olsaydık belki sürekli mindfulness olurdu ama şimdi olmaz" diyor. İşte onlar mindfulness'ın ne olduğunu bilmedikleri için, hatta mindfulness diye tanımladıkları hâllerin ne olduğunu bilmedikleri için böyle yapıyorlar, bir korsiyon (çarpıtma) yaptıkları var. Tam dediğimiz şey gibi.

Onun için bu noktada, o süreci baltalayan bu tür sureti haktan görünen — hani "ya doğru söylüyorsun, hakikaten ben de öyle düşünüyorum, hepimiz birbirimize karşı saygılı olsak, mütevazi olsak ne güzel olur, kim istemez ki" diyip ondan sonra "ama işte hayat öyle değil" deyip orada çarpı sıfır yapan — çok kötü bir yaklaşımdır. Orada dikkat etmek lazım; neyin bizi çarpıttığını ve bu süreci bozduğunu anlamak lazım.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde iki ayete işari (yorumsal) düzeyde atıf yapılıyor, ancak sure adı ve ayet numarası anlatıcı tarafından belirtilmiyor: (1) "Allah size içinizden bir peygamber göndermiştir" mealindeki ayet, (2) "Peygamberde sizin için güzel örnekler vardır" mealindeki ayet. Sure adı/numarası metinde geçmediği için eklenmemiştir. --- ---

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması

Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.

Sevilirsem Varım Yanılgısı

Sohbet, "insan niye başkasının ilgisine ihtiyaç duyar?" sorusundan yola çıkarak, Nasreddin Hoca'nın kuzu-koyun (ganem) meseli üzerinden insanın olgunluk derecelerinin farklı olduğunu anlatır. "Sevilirsem varım" hikayesinin, çocukluktan itibaren deneyimler üzerinden inşa edilen sahte bir benlik olduğu; oysa gerçek "ben"in doğrudan Allah'tan gelen "varlık" olduğu vurgulanır. Şeytanın Hz. Adem'idoğrudan bir teklifle değil, ona bir "hissettirme" yoluyla kandırdığı; bugün de aynı mekanizmanın "yok sayıldım", "vefasızlığa uğradım" gibi hislerde işlediği anlatılır.