Nefs-i Mülheme ve Şems Suresi
Kısa Özet
Sohbette Şems Suresi'nin ilk on ayeti tasavvufi bir bakışla ele alınıyor; güneş-ay, gündüz-gece, gök-yer gibi ikilikler insanın ruhsal özü ile psikolojik/bedensel benliği arasındaki ilişkiye işaret olarak yorumlanıyor. Nefs-i mülheme kavramı, fücur ve takva, kişinin kendini beden ve psikolojiden ibaret sanmasının bir yanılgı olduğu vurgulanarak anlatılıyor. Sohbetin ikinci yarısında Hz. İbrahim kıssası, egoyla özdeşleşmeme, mürşit arayışı ve "ne olmadığını bilmek" temaları üzerinden nefis temizliği (tasfiye) konusu işleniyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan sadece bir beden ve zihin/psikoloji mekanizmasından ibaret değildir; bunun ötesinde, onu düzenleyen bir ruhsal öze sahiptir.
- Takvaya ancak ruhsal bir farkındalıkla erişilebilir; nefsi temizlemek, aslında kendisi olmayan şeylerle özdeşleşmemektir.
- Gerçek kurtuluş kişinin kendi içindeki ilahi özü fark etmesidir; dışarıda bir mürşit ya da peygamber görmek tek başına yeterli değildir, çünkü mürşit sana sende olanı göstermek içindir.
Giriş: Şems Suresi'nin İlk On Ayeti
Buna dair biraz bilgi lazım. Evet. Geçen hafta Nefs-i Mülheme'den bahsetmiştik. Şems Suresi'nin 1 ve 10. ayetlerine dikkat çekmiştik. Onu bugün biraz daha üzerinde durarak işleyelim. Önce Şems Suresi'nin ilk on ayetini meallendirelim. Klasik, literal anlamını vereceğim. Sonra arkasından bu açıdan bir yorumunu yapacağız.
İlk ayet bir yemin tarzıyla başlıyor. Yani yemin olsun ki, veya dikkat edin, iyi dikkat edin, farkında olun. Neye? Güneşe ve pırıltısına. İkinci ayet aya ve onun peşinden gelişine. Gündüze gösterdiği zaman, geceye karanlıkta bıraktığı zaman, göğe ve yapılışına, yere ve serilişine yemin ediyor. Sonra nefse ve onu düzenleyene, ona fücuru ve takvayı ilham edene geleceğiz. Onu arındıran kurtulmuştur. Onu karanlığa gömen hüsrandadır.
Şimdi ayetin başında güneş var, ay var, gündüz var, gece var, gök var, yer var. Burada iki düzey sürekli, veya iki farklı şey nokta-i nazara veriliyor. Birinde güneş ve ay, birinde gündüz ve gece, birinde gökyüzü ve yeryüzü.
Şimdi insanoğlunun en temel meselesi, kendisinin bir beden ve zihin mekanizması mı olduğu, sadece bir beden ve zihin mekanizmasından mı ibaret olduğu, yoksa buna sahip olmakla birlikte aynı zamanda bunun üstünde bir şeye daha sahip olup olmadığıdır. İnsanlık tarihinin bütün her şeyi buna bağlıdır aslında. Yani hangi anlayış kişide hakimse, kişi kendini ne olarak görüyor ve hangi düzeyde yaşıyorsa, onun bütün varoluşu buna bağlı olacaktır. İlişkileri buna bağlı olacaktır, hayatı algılama tarzı buna bağlı olacaktır, beklentileri, ihtiyaçları, tatmin tarzı hepsi bunlara göre olacaktır. Yani dünyada bütün mücadeleler aslında bu iki anlayış arasındadır. İnsan beden ve zihnin ötesinde bir varoluşa sahip bir varlık mıdır, yoksa insan sadece bir beden ve zihin mekanizmasından mı ibarettir? Bütün mesele buna dayanıyor. Farklılık aslında buna dayanıyor.
Şimdi burada ayet aslında bir anlamda bize bu ikililiği anlatıyor. Tabii ki bakın, burada ikililik bir zıtlık değil. Yani beden ve zihin sahibi olmamız, bunun üzerinde bir özümüz olması gerçekliğine zıt değil. Bunlar birbirinin zıddı değiller. Fakat insan, beden ve zihnin ötesinde bir varlık taşıyor mu, taşımıyor mu? Soru bu. Cevap da buna göre ortaya çıkacaktır.
Güneş-Ay Sembolizmi: Ruh ve Psikoloji
Tabii ki modernizm ifade ediyor: insan bir beden ve zihin mekanizmasından ibarettir. Yani zihin neyi içeriyor? Duygu, düşünce ve eylem düzeyindeki varoluş. Yani kişinin kendisini duygu, düşünce ve eylemden ibaret gören varoluşu. Evet, bir anlamda ve neyi var? Bedeni var. Bir bedensin ve bir psikolojisin. Yani oradaki zihni, psikoloji ile de örtüştürebiliriz.
Şimdi kişi burada şuna işaretle uyarılıyor: güneşe ve onun parıltısına, aya ve onun peşinden gidişine. Şimdi eğer güneşi burada ruhsal düzey olarak alırsak, ay burada psikolojik düzeye işaret eder. Ve psikolojik düzey, tıpkı ayın ancak güneşle aydınlanması gibi, ancak güneşle aydınlandığında parlar, güneşle aydınlandığında aydınlık bir nitelik kazanır. Onun kendi kendisinde bir aydınlığı, kendisinden kaynaklanan bir parıltısı yoktur. Ve ilginç bir şeydir, herhalde yanılmıyorum, ayın bir tarafı da hep karanlık kalıyor.
Evet amca, aklısı. Sağ ol. Buraya gelirsen daha memnun olurum.
Şimdi bu nedir? Aslında bunlar bir işarettir, bir semboldür. Nefsin bir tarafı her zaman karanlıkta kalır. Anlatabildim mi? Çünkü bir tarafı tabiatı gereği negatif bir kutup içerir. O negatif kutup potansiyel olarak kalabilir ve hiçbir problem meydana getirmeyebilir. Ama hep öyle karanlık bir tarafı vardır. Yani psikolojik düzey hiçbir zaman saf bir aydınlığa, dolayısıyla saf bir dengeye kendi başına ulaşamaz. Mutlaka psikolojik düzeyin, metafizik, ruhsal, kendisinin ötesinde olan, kendisinin üstünde olan bir şeye ihtiyacı vardır. Her şey, bir üstündeki şey tarafından düzenlenir, yönetilir, idare edilir. Onun için sadece psikolojik düzeyde biz hiçbir zaman kendimizi dengeleyemeyiz. O olmadan her şey yanlış oluyor; Allah yani, o ondan ayrı, o her şeyin ötesinde olandır. Onu ayrı tutuyoruz.
Gündüz-Gece: Pozitif ve Negatif Psikolojik Haller
Gündüze ve gösterdiği zaman, yani gündüz bir şeyleri gösterir değil mi? Bir şeyleri fark ettirir. Bir şeylerin varlığını hissedersin değil mi gündüzde? Gece karanlıkta bıraktığı zaman. Bu da bir yorum yapalım: gündüz psikolojik düzeydeki pozitif yanımızdır. Yani biz pozitif etkiler aldığımız zaman her şey güzel gözükür. Mesela ilişkimiz güzel olduğunda kendimizi var hissederiz. Kendimizce iyi bir süreç olduğunda hayat anlamlıdır. İhtiyaçlarımız karşılandığında "hayat ne kadar güzelmiş, hayatı seviyorum, ne kadar mutluyum" deriz. Veya bizi tatmin eden bir şey olduğunda "ne güzel, ne güzel, arkadaşlık güzel, dostluk güzel, sabahın olması güzel, hayat güzel, yaşadığım için mutluyum" deriz.
Ama mesela gece olduğu zaman, yani psikolojimizin ihtiyaç duyduğu şeyler olmadığı zaman karanlıkta kalırız. Mutsuzuzdur, değil mi? İhtiyaçlarımız karşılanmadığında kendimizi kötü hissederiz. Sanki var değilmişiz gibi hissederiz. Tabii bu artık mizacımıza göre değişiyor. Bazen o karanlığı, mesela diyelim ki kişinin mizacı yedi olabilir, onu zihniyle dönüştürmeye çalışır, manipüle eder. Üç olur, "ya biraz çalışayım, iş yapayım da hava dağılsın" der. Ama her mizacın bu karanlıkla mücadele etme tarzı psikolojik düzeyde birbirinden farklıdır.
Gök-Yer: Ruhsal ve Maddi Boyut
Ve ayet devam ediyor: göğe ve yapılışına, yere ve serilişine. Burada bir anlamda yine ruhsal olanın ve maddi olanın mukayesesi olarak da bunu görebiliriz. Psikolojik düzeyimizin pozitif ve negatif kısımları olarak da bunu düşünebiliriz. İki türlü yorumu da yapabiliriz ve bu iki türlü yorum da yerindedir; birbirini dışlamazlar.
Kişi psikolojik düzeyde ne olduğunu iyi bilmelidir. Bak, psikolojik düzeyde ve beden düzeyinde neyi taşıyorsun? Bir bedeni taşıyorsun, bir duygu merkezi taşıyorsun, bir zihin merkezi, bir düşünce merkezi taşıyorsun, bir eylem merkezi taşıyorsun. Bak yer böyle serilmiş; nasıl yeryüzünde dağlar olur, ovalar olur, ırmaklar olur, bak sende de ne olduğunu gör. Ama bak, kendini ondan ibaret zannetme. Yeri gör ama göğü de gör. Anlatabildim mi? Yerin farkına var ama yere gömülme, yere yapışıp kalma. Anlatabildim mi? Göğün de farkına var, göğün de ayırdına varmak.
Nefis, Fücur ve Takva
Ve sonra ayet devam ediyor: nefse, aslında burada nefis, burada kendilik, yani bütüncül kendilik, ve onu düzenleyene. Yani bizim hakiki kendiliğimiz ruhsal ve biyopsikolojik bütünlükten meydana gelmiştir. Yaratıcı böyle düzenlemiştir. Anlatabildim mi? Yani kendiliğimizi, buradaki nefs kendilik olarak alınabilir. Kendiliğini, yani senin ne olduğunu bil. Sen nasıl bir düzenlenişle düzenlenmişsin? Kendini sadece bir beden olarak görürsen, bu kendini ve seni düzenleyeni anlamadığını gösterir. Kendini duygularınla özdeşleştirirsen, kendini anlamadığını gösterir. Düşüncenle özdeşleştirirsen yine anlamadığını gösterir. Dünyada yapıp ettiklerinle özdeşleştirirsen yine kendini anlamadığını gösterir.
Bakın burada yeryüzünün inkarı yok, değil mi? Gecenin inkarı yok, ayın inkarı yok. Ama sadece ay, gece ve yer de yok. Onun için psikolojik düzeyde bir benlik bizde ortaya çıktığında, bu nereden ortaya çıkıyor, nerede kendini gösteriyor, nereden köken alıyor ve ben bu muyum, yoksa bunun üstünde bir varlık da taşıyor muyum? Yani bir nevi yeryüzüne şahit olan gökyüzü müsün? Aya şahit olan güneş misin, aynı zamanda onu aydınlatan güneş misin? Aynı zamanda yeryüzünün üstündeki ve onu kuşatan gökyüzü müsün? Deyim yerindeyse, uzaylı mısın, yerli misin? Yani yere mi odaklısın, yoksa yeryüzüyle birlikte gökyüzünün de farkında mısın? Psikolojinin şahidi misin aynı zamanda?
Ve Allah diyor ki bize: senin, yani kendiliğini, gerçek anlamda ne olduğunu, nasıl düzenlediğimi biliyor musun? Ona fücuru ve takvayı ilham edene. Fücur, geçen hafta kısmen değindik, bir şeyin yarılmasıyla bağlantılı bir kelime. Yani ikileye düşmesi, bir şeyin birbirinden kopması, ayrışması. Şimdi fücur ne? Kişinin beden ve psikoloji boyutunun içinde kalıp kendini ondan ibaret zannetmesi. Takva ise, ruhsal özünün bilincine varıp o bedensel ve psikolojik boyutu dengeli bir şekilde düzenlemek ve bu sayede kendini korumak. Takva kelimesi zaten korumak anlamında. Yani o zaman biz nasıl müttaki olabiliriz? Takvaya nasıl erebiliriz? Takvaya ancak ruhsal bir farkındalıkla erebiliriz. Yoksa gerçekten takva sahibi olamayız. Yani kendini korumak değil mi takvanın en literal anlamı? Peki kendini nasıl koruyacaksın? Kendini koruman, gerçek anlamda bütüncül varoluşunun farkında olmana ve onu gerçek anlamda dengeli tutacak olan özünü idrak etmene bağlıdır. Yoksa kendini koruyamazsın. Zihin merkezi seni korkutabilir, düşünce merkezi seni kaygılandırabilir, duygu merkezi seni üzebilir, eylem merkezinde sen kendini aciz, yetersiz hissedebilirsin. Seni koruyacak olan nedir? Beni koruyacak olan nedir? İşte bizi koruyacak olan, bunların farkında olan ama aynı zamanda bunların üstünde olan, yani bunlara şahit olan öz benlik, öz varlık idrakini taşımamızdır. Onu fark etmemizdir.
İşte nefsi mülhime, veya daha doğru ifadesiyle nefsi mülheme, kişinin ruhsal özüne dair apaçık bir farkındalığın az veya çok ortaya çıktığı durumdur. Onun ruhsal varlığının az veya çok, ama çok net bir şekilde ortaya çıkma halidir. O zaman sen hem fücuru hem takvayı idrak edersin. Fücur, kişinin kendisini bir beden ve bir psikolojiden ibaret görme durumudur. Onun için bizler beden ve psikoloji düzeyinde fücura eğilimliyiz. Yani bir ayrışma, bir bölünme, bir çatallanma ve bir bölümümüzle sınırlanma tuzağına düşebiliriz. O bizi ne yapar? Yanlışa sürükler. O yüzden facir, günahkarlıkla biraz özdeşleştirilmiştir. Dolayısıyla psikolojik boyut ilkesel anlamda günaha çok defa düşer. Mutlu olup olmaması da önemli değil. Mesela bir insanın bir insanla gerçek anlamda mutlu olacağını zannetmesi fücurdur, bir yanılgıdır çünkü.
Hani geçen bir söz okudum. Kapıyı kapatın, buyurun. Yani psikolojik düzeyde mutlu olsak da aslında o mutluluğumuzun hikayesi yalan bir hikayedir. Geçen birisinin bir sözünü okudum, diyor ki: yalnızlıktan korkuyorsan hiç evlenme. Çünkü hiçbir evlilik, hiçbir ilişki yalnızlıktan kurtarmayacaktır.
Psikolojinin Sahte Mutluluk Hikayeleri
Çünkü bakın şunu her zaman hatırlatıyoruz: psikolojinin hikayeleri hepsi sahtedir, yanlıştır ve yalandır. Anlatabildim mi? "Ben şununla mutlu olurum, bununla mutlu olurum, şu olursa tatmin olurum" dediğimiz bütün hikayeler aldatıcıdır. O hikaye gerçekleşince sen aldatıcı olduğunu nihayet anlarsın. Hikaye gerçekleşmeyince ömür boyu aynı hikayeye devam edersin. Ama o hikaye eksik bir hikayedir. Tıpkı ayın en parlak gecesinde dahi, gündüzün aydınlığını sağlayamaması gibi. Ay ne kadar parlak olursa olsun gündüzün aydınlığını insana sağlayamaz. Dünyayı hiçbir şekilde ay, gündüz haline getiremez. O yüzden psikolojinin bütün mutluluk hikayeleri hakikate nispetle sahtedir, aldatıcıdır. Ama bunu kim tam anlamıyla bilir? Ermiş olan bilir. Ermemişsen bunu böyle kabul edeceksin. Anlatabildim mi?
Bakın Kur'an'da ilginç bir şeydir: "Kalpler ancak Allah ile mutmain olur." "Sükun bulasınız diye Allah sizin için eşler yarattı" diyor, "birbirinize eşler kıldı." Sınırlı bir sükunet bulabilirsin ama hakiki bir mutmainlik bulamazsın. Kelimeler farklı: "Kalpler ancak Allah ile mutmain olur." Ama bizim hikayemizde ne vardır? "Yok, sen bir evlilikle de, bir ilişkiyle de, bir başarı hikayesiyle de tatmin olursun" diye bir algıya sahip olursun. Ama bu sahtedir ve gerçek dışı bir şeydir. Ama psikolojik düzeyde insan bir sükunet bulabilir, değil mi? Bu izafi olarak kabul edilebilir bir şeydir ve onaylanabilecek bir şeydir. Ama "tatmin olurum" derse, bu yanlış bir şeydir. Dolayısıyla kişi, ruhsal bilincin aydınlığında psikolojisini arındırmak zorundadır. Yani psikolojik mekanizma, ruhsal bilincin aydınlığında temizlenir. Bütün negatif benlik damarlarından ayrıştırılır. Ve sadece o ne haline gelir? Ruhun yansıdığı, ruhun kendisini izafi olarak gösterdiği bir varoluş düzeyi haline gelir. Ama o hiçbir zaman sen olmayacaksın.
Bakın mesela psikoloji bütünüyle neye dayanıyor? Bu sahteliğe dayanıyor. Yani bütün psikolojiyi, psikiyatriyi toplayın, insanın kendisini yanlış konumlandırması üzerine oturuyor. Yani insanın kendisini psikolojik bir varlık olarak tanımlaması ve bunun üzerinden çözüm, analiz arayışlarına dayanıyor. Kadim öğretilerin söylediği şey ise şu: bir beden ve bir psikolojin var ama bundan ibaret olmadığını bil, ilahi özü taşıyan bir varlıksın. Ve sen bedene, maddi aleme ve psikolojik benliğe şahitsin. Şuurunu sana verir. O yüzden insan diyelim ki bir terapiye niye gidebilir? Şunun için gidebilir: "Ben ilahi özümü, en azından fark edinceye kadar, psikolojik benliğimi dengelemek istiyorum." Yoksa "mutlu olmak istiyorum" diye psikolojik terapi olmaz aslına bakarsak. Ama tabii ki modern psikoloji buna dayanıyor; biz psikolojik dengesizliği düzelteceğiz ama o hiçbir zaman gerçek anlamda bir kalıcı stabiliteye ulaşamaz, kalıcı bir dengeye ulaşamaz. Psikolojide böyle bir imkan yoktur aslında. Onu devamlı stabil hale getirecek bir üst farkındalığa, bir üst şuura, bir üst varoluşa ihtiyaç vardır.
Bu neye benzer? Bir çocuğu düşünün, altını ıslattığında altını değiştirir, bir sancısı olduğunda o sancısını giderir, gazını giderir; üşüyorsa ısıtır, susamışsa su verir, değil mi? O annedir. Onun dengeleyici fonksiyonu vardır çocuğun üzerinde. Çocuk ise sürekli bazen altını ıslatır, ağlar, çocuk öyle bırakırsan durmaz, sürekli ihtiyaçları olur, ağlaması olur, gülmesi olur, değil mi? Anne onu anlar, fakat onunla aynı düzeydeki bilince hiçbir zaman düşmez. Ama ondan kopuk da değildir, değil mi? Onu sürekli dengeler, sürekli onun olumsuzluklarını, aşırılıklarını giderir ve dengeler. İşte Şems Suresi bu anlamda nefsi mülhimeye güzel bir işarettir ve insanın kendisini anlaması konusunda önemli bir şeydir.
İnsan saf bilinç olabilir mi? Yani tam anlamıyla onu yansıtabilir mi? Olabilir. Bir bireyde beden ve psikolojinin kırılmalarını tamamen ortadan kaldırabilir mi? Tabii mümkündür. Yani prensip olarak mümkündür.
Hz. İbrahim ve Ateşin Serin Oluşu
Şimdi Kur'an'da bir başka ayet: "Ey ateş, İbrahim'e serin ve selametli ol." Böyle bir ayet var. Tabii bir açıdan yorumunu söylüyoruz, genel tefsirini yapmıyoruz. Bu açıdan psikolojik mekanizma ateş gibidir. Anlatabildim mi? Hatta o bazen seni ısıtır, işine de gelir, bazen faydası da vardır ateşin. Ama bazen de yakar. Yani psikolojik mekanizma iki uçlu bir şeydir. Bazen içine düşersin, onun negativitesine düşersin, hapsolursun, onun bütün olumsuz sonuçlarını yaşarsın. Bazen kenarında durursun, sana faydası olur gibi olur, faydası da vardır bir şekilde.
Şimdi orada Hazreti İbrahim'e ateşin serin ve selametli oluşu, ruhsal bilincin aydınlığında psikolojimize bakmaya işarettir. Yani sen ruhsal bir bilinçle kendine baktığında, daha doğrusu psikolojine baktığında, orası ne kadar olumsuz, negatif süreçler içinde olursa olsun, o seni yakmaz. O serin ve selametli olur. Aslında bir anlamda şunu da diyebiliriz: ateşi serin ve selametli yapan, aslında orada İbrahim'in bir nevi imanıdır, şuurudur. Anlatabildim mi? Onu serin ve selametli hale getirir.
Amca, Balıklıgöl gerçekten oradan mı çıkmıştır? Sembolik olarak düşünebiliriz. Bizim için maddi durumu önemli değil, her şeyin neye işaret ettiği önemli. Yani psikolojik düzeyde ne kadar olumsuzluk olursa olsun, kişi ruhsal varlığının farkındaysa o ona acı, keder, mutsuzluk, yıkım vermez, onun için serin ve selametli olur. Tabii orada ilginç bir şeydir, o odun parçaları balık oluyor. Balık da izafi bilinci, sınırlı bilinci temsil eden bir semboldür. Balık metafizik olarak, daha doğrusu kadim öğretilerde, sınırlı benlik bilincini temsil eder.
İnsanlar acı çekiyorlar. Neyle acı çekiyorlar, Muhammed Emir? Neyle acı çekiyorlar? Egolarıyla. Ego damarları birer odun parçası gibi onları yakıyor. Anlatabildim mi? Halletmişsin. Çok seksiz. Bu nasıl serin ve selametli hale gelebilir? O ruhsal varlığın farkındalığıyla serin ve selametli hale gelebilir. Yoksa öbür türlü ateş bizi yakacaktır ve zaman zaman psikolojik düzeyde rahat ve mutlu olsak da o hiçbir zaman gerçek anlamda kalıcı bir nitelik taşımayacaktır. Beden geçici, ruh kalıcı.
Kendini Hafife Almak
Ve burada ilginç bir ayet var: "Kendini bilmeyenden başkası İbrahim'in milletinden, dininden yüz çevirir mi" diyor ayette. Yani İbrahim'in milletinden olmak ne demek? İşte o, İbrahim'in temsil ettiği tam bir fıtrat bilincine sahip olmak. Kim bundan yüz çevirir? Kendini bilmeyen. Hatta o ayette geçen bir ifade var, "sefihe nefsehu" diyor, yani kendini hafif, öylesine görenden başkası. Bakın bizler çoğunlukla bu durumdayız. "Kimim ki ben" diyorsun mesela, değil mi? "İşte öyle bir insanız" diyorsun. Bu aslında insanın kendisini çok hafif görmesidir. Anlatabildim mi? Çok yüzeysel, çok sınırlı görmesidir. Bu aslında insanoğluna vurulan en büyük aldatıcı darbedir aslında.
İnsan, işte o Şems Suresi'nde ifade edilen, "o kendiliği düzenleyene yemin olsun" diyor. Sen nasıl bir düzene sahipsin, nasıl bir yaratılışa sahip olduğunu biliyor musun? Aslında ayet bunu ifade ediyor bize. Ama insan kendini işte öyle küçük bir şeyle mutlu olabilir. "İşte neden ibaretsin? İşte bir bedeniz. İşte ömrümüz doğmakla ölmek arasında bitiyor." Kendimizi neyle tanımlıyoruz? İşte anne babamızla, memleketimizle, kazancımızla, ilişkilerimizle tanımlıyoruz. Aslında bu, insanın kendi kendisini hafife almasıdır. Ve Kur'an diyor ki, kendini hafife alandan başka kim İbrahim'in dininden, onun temsil ettiği bilinçten uzaklaştırır ve uzak görür. Onun için insan dikkat etmiyor. Sen nasıl bir varlık olduğunun farkında mısın? İlahi hitaba mazhar olan, Allah'ın kendisine muhatap kıldığı bir varlıksın. Nasıl bir varlıksın? Böyle sadece bir beden ve bir psikolojiye sahip bir varlık mısın? Biz birbirimizi bile bu yüzden muhatap almakta zorlanıyoruz. "Bu muyuz biz acaba?" Değil mi? Hayır. İnsan böyle bir şey değil. İnsan kendisini hafife almamalıdır. Modernizm insana kendisini hafife alma yolunu öğretmiştir aslında. Daha doğrusu onu hafifletmiştir. Sen farkında olmasan da bu böyledir. İnsan tabii şu anda ne diyor? "Ama bunun farkında değilim ki" diyor. Olabilir, farkında olmayabilirsin, tabii.
Mürşit, Peygamber ve İçindeki Öz
İnşallah, farkında olan biriyle karşılaşmak da bu durumdan mesul mudur ki? Yani Kur'an'da yazılır mı? Bakın, mesuliyet kavramını bir kenara koyun, önemli değil. Ben şimdi mesul olup olmamanın... Bilmeyince zaten bilmiyoruz. Yani biz burada mesul olmak, olmamayı aşmalıyız. Bak, böyle bir bilgiyle, böyle bir anlayışla karşılaşıyorsun, o zaman ne yapmalısın? Yani ben burada karşılaşırım ama ben değilim, karşılaşan. Gerçekte karşılaştığımız... işte olsun, orada nedir? Zaten şunu bilin: bir peygamberle karşılaşsanız da nihayetinde o varlığı ancak kendinizde idrak edebilirsiniz. Yani Hazreti Ebu Bekir de Hazreti Muhammed'i görmüş, Ebu Cehil de görmüş, ama farklı görmüşler; sahabiler de görmüş. Hatta bir kısım bilgilerde şöyle denir: Veysel Karani, peygamberi bazı sahabilere sormuş, onlar da kendilerince anlatmışlar; o da "siz onu tam görmemişsiniz" demiş. Anlatabiliyor muyum? Burada bakın şu önemli: biz bir evliya, hatta bir peygamber dahi görsek bir şey değişmeyecek, sadece bir hayranlık duyacağız, o kadar. Bize gerekli olan ne? Kendimizde olanı görmek. Anlatabildim mi? Kendimizde olanı göreceğiz. Kendimizde olanı görmüyorsak, o çok bir şey değiştirmeyecektir. Biz bu anlamda kendimizde olanı görmek durumundayız. O bizi kurtarır. Geri hiçbir şey bizi kurtarmaz. Onun için bir veli gördünüz mü görmediniz mi, sorun değil. Görseniz de görmeseniz de problem değil. Siz kendi içinizdeki o ermişi, kendi içinizdeki o ilahi özü bulmalısınız. O zaman bu gerçekleşir.
Onun için Hz. İsa'nın İncil'de çok tekrar ettiği bir şey vardır: "Tanrının krallığı içinizdedir." Birçok kişi Hazreti İsa'yı gördü ama bakın düşünün, şimdi biz bu bilinçle neyi görebiliriz? İlahi özü görebilir misin bir peygamberdeki, bir evliyadaki? Göremezsin. Ancak onun sızıntılarını kısmen görürsün. Nihayet olarak kendinde gördüğün zaman, bu kurtarıcı bir şeydir. Onun için bugün, biraz modern zamanlarda özellikle, insanlarda şey var: böyle bir mürşit arama, bir şeyh bulmak. Bulursun bulmazsın, bu değil asıl olan. Önemli olan kendinin şeyh olması.
Evet. Mesela bakın İncil'de diyor ki, biri size "işte Mesih burada ya da şurada" derse inanmayın. Anlatabildim mi? Yani bu şu demektir: içinizdedir o. Yani o kurtarıcı, oradaki Mesih kavramı, yani gerçek kurtarıcı, kurtarıcı içinizdedir. Yoksa orada burada değildir.
Mesela insanların çok sorduğu bir şey var: "Bu zamanda yaşayan ermiş var mı?" Var. "Da ne yapacaksın? Gideceğim yanına, konuşacağım." Peki ondan ne kadar anlayabilirsin? Şu anki bilincine göre anlayabilirsin. İşte o meşhur Mevlana'nın dediği şey: sen bir okyanusun kenarına gittiğin zaman, kabın kadar ondan su alabilirsin. Şimdi düşün, herkes peygamberle aynı bilinç düzeyinde muhatap oldu mu, olmadı mı? Aynı şeyleri mi aldılar? Hayır. Herkes aynı şeyi almadı. O zaman biz neye bakacağız? Biz kendimize bakacağız.
Şimdi böyle modern zamanlarda insanlar ya pop yıldızlarına hücum ediyorlar, değil mi? Çok acı verici bir şeydir. Böyle bir pop yıldızının elini tutmakla mutlu olacağını zanneden, kendini bu kadar hafife alan, kendini bu ölçüde hafif gören. Veya atıyorum bir tek taş pırlanta alındığında mutlu olan, tatmin olan, alınmadığında ise mutsuz olan; değil mi? Bu insanın kendini hafife almasıdır. En basit ifadeyle. Hani bazı videolar gördüm, kız kuyruğa kadar geliyor, kuyrukta en sonunda bilet kalmıyor, kendisi önde, sonra bilet kalmadığı için ağlıyor. Maalesef, işte bakın bunlar kadim öğretiler için çok üzüntü verici bir şeydir. Yani insan kendisini ne kadar hafif görüyor. Ha, dediğimiz gibi, ya pop yıldızlarına böyle elimi dokundursam, ya da böyle işte bir şeyh, bir mürşit bulsam da elimi dokundursam, ne olacak elini dokundurunca yani? Ereceğim. Anlatabildim mi? Yani her şey sende. O mürşit sana sende olanı göstermek içindir. Mürşit sana kendini göstermek için değildir. Bunun için vardır: sana sende olanı göstermek içindir. O yüzden burada dikkat etmeliyiz.
Sen Zaten O Öze Sahipsin
İnsan ya buna inanacak, diyecek ki: "Bende, ben şu an idrak etmesem de ilahi bir öz var." Zaten bakın düşünün, siz niye diyelim ki bir dine mensupsunuz ve inanıyorsunuz. Din size bunu söylemiyor mu? Eğer siz de "ben inanıyorum" diyorsanız, Kur'an size "ruhumdan üfledim" demiyor mu? Eğer siz de buna inanıyorsanız, burada anlattığım şeyler ile bu aynı şeyi ifade etmiyor mu? Ben eğer Allah'a inanıyorsam, o zaman o ayette ifade edilen, kendisinden bir ruh üflemiş. Ve yine Kur'an'ın ifadesiyle, Allah size şah damarınızdan daha yakındır. Yani size sizden daha yakındır. Bu ayet bize ne ifade ediyor? Bir hakikati ifade ediyor. Peki şu an o bilinçte, o farkındalıkta mısın? Şu an değilsin. Ama bak bunu kabul et ve bunun üzerinden hareket et. O zaman insan ne yapar? Dünyadaki en mutsuz olayı yaşasa dahi kendisine şunu der: her ne kadar psikolojim bana bunun çok kötü bir şey olduğunu hissettiriyor olsa, düşündürüyor olsa da, gerçek bu değildir. Gerçek ve hakiki olan Allah'tır, onun sonsuzluğudur, mükemmelliğidir. Burada yaşadığım her şey sınırlı ve geçicidir. Ben o korku ve kaygının, acı ve üzüntünün bataklığına düşmeyeceğim ve kendimi o üzüntü ve acının nesnesi haline getirmeyeceğim. O üzüntü ve acıyı göreceğim, o kaygı ve korkuyu göreceğim ama o olmadığımı bileceğim. Ona şahit olanım ben.
Sen ona şahit olansın ama işte oradaki egolar ne diyor? "Ben böyle düşünüyorum, ben böyle hissediyorum." O ne, bak bakalım: yer mi gök mü? Yani o benlik yerel mi, yersel bir benlik mi, semavi bir benlik mi, arzi bir benlik mi, şemsi bir benlik mi? Yani güneşe dair bir benlik mi, aya dair bir benlik mi?
Ay Tutulması Sembolizmi
Ayın da kadim bilgelikte adı yok mu? Var. Ayın kadim bilgelikteki yeri ara düzeydir. Mesela düşünceye daha çok işaret eder, daha geniş anlamda psikolojik benliğe işaret eder. Mesela güneş tutulması sembolizmi de çok önemlidir. Hani senede bir defa falan güneş tutuluyor ama bizde devamlı; 365 gün 24 saat güneşimiz tutuluyor. O yüzden araya neyin girdiğine dikkat edin. Ay sizinle güneşin arasına girdiğinde güneş tutuluyor. Anlatabildim mi? Yani araya, güneşle aranıza ayın girmemesine dikkat edin. Eğer araya ay girerse siz kendinizi karanlıkta hissedersiniz, güneş tutulur. Hakikatte gündüz olduğu halde siz gündüzün içinde karanlıkta olursunuz. Neden? Çünkü ay, dünyayla güneşin arasına girmiştir. Bizim de psikolojimiz, bizimle bizim özümüzün arasına giriyor, bizi karanlıkta bırakıyor.
İşte nefsi mülheme nedir? Nefsi mülheme, kişinin o ruhsal özünün farkındalığına dair net, açık bir müşahede hali yaşamasıdır. Bunu yaşadığında bu nefsi mülhemedir. Fakat bunu her zaman ve sürekli olarak yaşayamayabilir. Fakat eğer böyle bir şey yaşamışsa, o psikolojik düzeyin içine düşse de, o insanın bilincinde ruhsal varlığın ne olduğunun ve hakikatinin farkındalığı vardır. Yani sen güneşi görmüşsün ve demek ki gece de olsa, karanlıkta da kalmış olsan, gökyüzünde aydan başka hiçbir şey görünmese de, gece gerçekten karanlıktır. Ama hakikatte o zaman da bir karanlık yoktur.
Tıpkı bunun gibi, nefsi mülhemede kişi ruhsal varlığa dair bir müşahede, bir tecrübe, bir gerçekliği yaşamıştır. Yaşadığı için hangi düzeyin psikolojik düzey olduğunu, hangi düzeyin ruhsal farkındalık düzeyi olduğunu ayırt eder; birisinin fücur, birisinin takva hali olduğunu idrak eder. Kur'an'da da diyor, "ey takva sahipleri." Evet, ey takva sahipleri. Takva sahipleri olmak için neye ihtiyaç var? Gerçek anlamda o zaman ruhsal bir farkındalık haline ihtiyaç var. Çünkü o bizi gerçek anlamda koruyacaktır. Gerçek korumayı o bilinçle ancak tam olarak gerçekleştirebiliriz.
Tabii ki şunu hiçbir zaman unutmamak lazım: özümüz, ruhumuz, hiçbir zaman ne durumda olursak olalım bir eksiklik, bir karanlık taşımaz. Yani insan bunu hiçbir zaman unutmamalıdır. Ne kadar hatalı, günahkar, yanlış durumda olursa olsun, hiç fark etmez, kişinin özü her zaman aydınlık ve nuranidir; hiçbir dejenerasyona, hiçbir bozulmaya maruz kalmaz. Ve insan bunu hayatında hiçbir zaman unutmamalıdır. Çünkü psikolojik düzeyin insana kurduğu en büyük tuzak: "sen benden ibaretsin, sen benden kurtulamazsın, sen benim sınırlarımdan çıkamazsın." Bir ayette ifade ediyor ya, o sınırları insan ancak bir kudretle aşabilir. İşte o kudret ilahi lütuftur. Ama sen şunu bileceksin: ben bu benlikler, bu psikolojik benlikler değilim. Bunu insan bilecek. İnsandan beklenen tek şey budur. Hani insanlar sorarlar: "manevi olanı ermek için veya aydınlanmak için ne yapmalıyım?" Psikolojik benliklerinle özdeşleşme. Kendini onlardan ibaret görme, onlar olduğunu düşünme. İnsandan istenen sadece budur, başka bir şey değil.
Nefsi Arındırmak: Özdeşleşmemek
Asıl öz varlığımız zaten yerinde duruyor. Ama sen özdeşleştiğin anda, onlar sürekli bir perde oluyor. Sen şimdi diyorsun ki "ben çok mutsuzum." E peki, mutlu olan, gerçek anlamda mutlu ve mutmain olan öz, nasıl sana kendini göstersin ki? Değil mi? Sen "ben mutsuzum" dediğinde, "ben çok kötüyüm" dediğinde, "ben ancak şu olursa mutlu olurum" dediğinde, sen o özün farkına varamazsın ki. Sen sadece şunu diyeceksin: "psikolojik düzeyde mutsuzluk hali hissediyorum ama benim gerçek varlığım bu değildir." Peki gerçek varlığın ne? Açığa çıkınca, onu fark edince göreceksin. Ama sen özdeşleşme; yani toprağa kazdığında o topraktan çıkan çakıl taşlarını gerçek hazinenin yerine koyma. Eğer onları gerçek hazinenin yerine koymazsan, bir gün o kazdığın yerden o hazineyi bulursun. O orada duruyor zaten. Yani sen o hazineyi bulacaksın, o orada duruyor. Yeter ki ne olmadığını bil. İnsandan istenen şudur: ne olmadığını bil.
Bakın nefsi arındırma dediğimiz, İslam'da temizleme dediğimiz nedir aslında biliyor musunuz? Gerçekte sen olmayan şeylerle özdeşleşmemek. Kendini onlardan sürekli temizlemek, yani "ben o değilim" demek. Bu bir inkar, reddediş değil, özdeşleşmemek. Tıpkı elbise giyiyorsunuz ama o elbiseyle özdeşleşmediğiniz gibi. Yeşil bir elbise giydiğiniz zaman "ben yeşilim" mi diyorsunuz? Demiyorsunuz. Giyiyorsunuz ama özdeşleşmiyorsunuz, "ben o elbiseyim" demiyorsunuz. Tıpkı bunun gibi, bir beden elbisesi de giydik, bir psikoloji elbisesi de giydik ama o değiliz. Ne zaman ki "ben şuyum, ben şuyum, ben şuyum" diyorsanız, temizlik yapacaksınız: "ben gerçekte o değilim."
Mesela "ben mutsuzum." Nefsini temizle. Nasıl temizleyeceğim bu negatif benlikten? "İçimde mutsuz olan bir psikolojik benlik var, fakat ben o değilim. Onun farkındayım, onu inkar etmiyorum, niye mutsuz olduğunu da biliyorum ama o değilim." Anlatabildim mi? Nefsi temizlemek işte böyle temizlenecek. Ne olmadığını bil ve olmadığın şeyle özdeşleşme, o zaman temizlenmiş olursun, o zaman nefs temizlenir. Ne kalır geriye? İşte o asıl ilahi öz kalır.
Çamaşır makinesi mi alıyoruz? Artık o manevi bir makine. İyi bir şey olması lazım, iyi su kullanman lazım, iyi temizleyici kullanman lazım. Evet, aslında genel manada günahla da sevapla da özdeşleşmemek, insana tavsiye edilen budur. Ama bunun üzerinden benlikler açısından düşünülmediği için sadece kalıp olarak kalmış. Biz meseleyi benlikler çerçevesinde düşünmüyoruz, onların yansımaları düzeyinde düşünüyoruz. Biz günahın kaynağını görmüyoruz. Aslında asıl problem olan şey o benliklerdir, yoksa o benliklerin faaliyetleri vesairesi değildir.
Mesela "ben hacca gittim." Bak, sen o da değilsin. Öz çünkü hacca da gitmez. Anlatabildim mi? Özün bunlarla ilgisi yok, öz bir yere gitmiyor, sınırlı değil ki bir yerden bir yere gitsin. Özün günah işler mi? Hayır, özün günah da işlemez. Onun için kişi kendini günahla da sevapla da özdeşleştirmemeli bu noktada. Ama madem bir bedenim, bir psikolojim var, o zaman o bedeni ve psikolojiyi hem bedensel hem psikolojik anlamda olabildiğince sağlıklı, dengeli, ölçülü halde tutacağım. Çünkü yanlış tutulan davranışlar o örtünün kalınlaşmasına sebep olabilir.
Birileri gelmiş peygamberimize, "biz uyanmak istiyoruz, işimizden insivaya çekileceğiz" demiş, o da reddetmiş. Tabii, o böyle dönüşüm için çok zorlu bir şey herhalde. Aslında o tür olguları şöyle de yorumlayabiliriz. Hani bizde bazen şey olur: "ya işte böyle oruç tutayım, veya işte evlenmeyeyim, veyahut da insanlardan uzak kalayım" gibi erebileceğimizi zannederiz. Mesela bir dağa çekilsem erer miyim? Dağa çekilen kim? Benliğin. Ondan çekil yani. Dağ mı çekilecek? O benlikten çekil, o zaman erebilirsin. Ama dağa benliğinle çekiliyorsun, anlatabildim mi? O sana bir şey sağlar mı? Sağlamaz. Bu türde anlatılan bir kısım uygulamalar yok mudur tarihte? Vardır. Bunlar bazı şeyleri kolaylaştırmak için kişiden kişiye fark eden sınırlı ölçüdeki uygulamalardır. Yoksa insan ne açlıkla erer ne dağa çekilmekle erer. Bunlar değildir. Her şey ölçülü, dengeli bir şekilde yaşanabilir. İşte orada peygamberin temsil ettiği odur zaten. Peygamber işte evlenmiştir, ticaret yapmıştır, iş hayatındadır, bir toplumu yönetir. Onlar ermeye bir şey fark etmiyor, bu ermeyi engellemiyor, bu konuda herhangi bir problem oluşturmuyor. Anlatabildim mi? Problem oluşturan şey senin kendini ne olarak gördüğün.
Mesela bakın, dikkat edin, peygamber kendini bir peygamber olarak görmüyor aslında, değil mi? Dikkat edin, peygamber kendini peygamberlik misyonuyla dahi tanımlamıyor. "Ben kulum" diyor. Anladınız mı orada yani? Allah'la olan bağı noktasında kendini tanımlıyor. Yoksa işte "ben peygamberim, on senede bu kadar yeri fethettim, işte şunları yendim" böyle bir şey yok. Çünkü onların özle bir ilgisi yok. Onun için insan kendini psikolojik düzeydeki ne olumlu ne olumsuz benlik halleriyle tanımlamamalıdır, onlardan temizlenmelidir. Bunlar sadece dediğim gibi negatif benlik halleri değil. Mesela bir benlik düşünün, bir kariyer yaptı, bununla mutlu, "ben mutluyum" diyor mesela. Gerçi sonra mutlu olmadığını anlayacak da, geçici olarak mutlu olduğunu hissediyor. Bak bu benlikten arınmalısın. Bu benliğin hiçbir gerçekliği yok mu? Var. Bak, psikolojik düzeyde benlikler bir şeyi başarmaktan hoşlanırlar, bu anlaşılabilir. Ama bak, sen o değilsin. Yani sen o kariyer veya statüyü elde eden ve onunla mutlu olan değilsin. Ama senin psikolojinin içinde bundan mutlu olan bir benlik hali, bir bilinç durumu vardır. Ama bak sen o değilsin. Mesele bunu anlamaktır. İşte temizlenmesi gereken budur: nefsi temizlemek. Neyden temizlemek? Kendi olmayan şeyden temizlemek, yani bütün özdeşleşmelerden arınmak.
Bütün sufilerin, velilerin, ermişlerin, aydınlaşmışların anlattığı şey nedir? Budur, başka bir şey yok, değil mi? Aynı şeyi anlatıyor. Arınman gereken budur. Onun için dikkat edin, İslam hiçbir günahı ve hiçbir nicelikteki günahkarlığı engel görmez. Anlatabildim mi? Yani "sen bu kadar günah işlemişsin, dolayısıyla sen dinden, imandan feyz alamazsın veya sen iman edemezsin" der mi? Yoktur böyle bir şey. Çünkü öz bütün bunlardan azadedir. Sen ne olmadığını gör, o zaman kurtulursun. O yüzden mesela dikkat edin peygamber diyor ki, iman ettiysen görürsün, bütün günahların silinmiştir. Çünkü öz günahsız olandır. Sen o olduğunu idrak et. Bir beden ve psikolojik benlik düzeyinde varsın; onları da o ruhsal farkındalık içinde dengele, onlara da gereken, deyim yerindeyse, edep ve hakperestlik içinde muamele et. Ama kendini onlarla özdeşleştirme. O bir hatadır.
Su Misali ve Sufinin Adı
Onun için bakın, "ben kimim" sorusunun cevabı: Allah'a ait, ondan gelen bir özsün, her şeye şahit olansın. Bunun dışındaki her türlü tanımlamalar bizim gerçek özümüz olamaz. Ama izafi bir tarafımız da vardır. Tıpkı ne gibi? Tıpkı her zaman verdiğimiz örnek, su gibi. Suyun, gerçek anlamdaki suyun bir şekli yoktur, bir rengi yoktur. Ama bir kaba girer, buz olur, o bir şekil alır. Burada o şekli inkar etmemize gerek yok ama o şeklin geçici olduğunu biliriz. O su kütlesi kendisini o şekille tarif etmez, ama der ki "geçici olarak böyle bir şekli taşıyorum şu anda, ama o geçici." Şimdi kendini o şekille tanımlasa ve erise, ne olur? Kayboldu şekil. O zaman ne oldun? Gittin sen. Ama su olduğunu bilseydin, diyecektin ki "ben geçici olarak o şekli almıştım ama ben gerçekten şekilsizim, hiçbir şekil değişikliği beni etkilemez." Öz her kalıba girer ama hiçbir şeyde sınırlandırılamaz.
O yüzden ne denir? Sufinin adı yoktur. Neden? Çünkü sufi hiçbir geçici varoluş haliyle kendini tanımlamaz. Beyazıd-ı Bistami'nin kapısını çalmışlar, demişler "kimi arıyorsunuz?" Demişler "Beyazıd-ı Bistami'yi arıyoruz." "Ben de epeydir arıyorum, bulamıyorum" demiş. Yani öz, o geçici şeylerle özdeşleşmemizi engeller. Aslında özdeşleşme kavramı da burada, biraz kelime oyunu yaparak söyleyeyim, aslında özdeşleşme bir şeyi özün yerine koymaktır. Anlatabiliyor muyum? Bir şeye öz muamelesi yapmaktır.
Mesela o sudur ama kar olur, dolu olur, yağmur olur, bulut olur. Bakın ne oldu? Bir sürü isim aldı değil mi? Ama gerçekte o sudur. Aldığı bütün geçici isimler, adı üzerinde, geçicidir. Onlar bir olurlar, bir olmazlar. Fakat o, onların olması veya olmaması suyun mahiyetini değiştirmez. Siz bir suyu kırk çeşit şekle sokabilirsiniz dondurarak; kar haline getirirsiniz, bulut haline getirirsiniz. Ama o kendinde hiçbir şey değiştirmiş olmaz. Onun için insan bir nevi o psikolojik düzeydeki benliklerin geçiciliğini bilmeli ve onlara kendini bağlamaktan, kendini onlarla tanımlamaktan kendini korumalıdır.
Bazen olur, iyi bir kız veya yakışıklı bir erkek görürsünüz, büyümüş. "Sen eskiden böyle miydin acaba, değil mi, böyle mi oldun" diye sormaz mı insan? Ben sorarım ama soracağım kişiye de bakarım, acaba sorduğum soruyu anlayabilecek mi diye. Anlatabildim mi? "Sen çok büyümüşsün." Yok. Yani ben ne büyürüm ne küçülürüm. Ama bedenim büyür, küçülür, zayıflar, yaşlanır, gençleşir vs. Anlatabildim mi? İnsanlar bu tür ifadelerle bizleri yanlış şeylerle özdeşleştiriyorlar. Eğer uyanıksan takılmayacaksın. Uyanık değilsen tuzağına düşersin.
İkinci Doğuş
Dolayısıyla nefsi mülheme, insanın bir noktada gerçek özüyle izafi varoluşu arasındaki farkı müşahede ettiği bir durumdur. Bunu müşahede ediyor, inanmak, kabullenmek değil; bunu müşahede ediyor: "benim bedenimin ve psikolojimin dışında bir özüm varmış," onu tecrübe ediyor. O hiç değişmeyen, hiçbir negativitesi olmayan, sınırsız ve benlik üstü bir şeydir ve sen osun. Bunu fark etmek gerçek kurtuluşun kapısıdır. Orada insan o kurtuluşa adım atmış oluyor. O zaman kendisinin o sınırlayıcı benlik bilincinin içinde olmadığını anlıyor. İşte buna kadim geleneklerde ikinci kez doğuş denir veya ruhtan doğuş denir. Hz. İsa'nın ifadesiyle, insan iki kere doğar; birisi bedenden doğmaktır, öbürü de ruhtan doğmaktır. Yani aslında ruhun sende doğmasıdır. Bakın, doğuyor, oluşuyor değil; fark ediyorsun yani. İkinci doğumu gerçekleştirmeyen, gerçek anlamda ne olduğunu bilmiş olmaz.
Hatta İncil'de geçer: havariler der ki, "biz yeniden annelerimizin karnına mı döneceğiz?" O da der ki, "ne kadar yüzeysel ve ne kadar kelimelere takılarak meseleleri anlıyorsunuz" der ve onu izah eder. Bu da aslında şunu gösteriyor: kadim bir hakikate, daha doğrusu ruhsal bir irfana ancak biraz dikkat edersek ulaşabiliriz. Yoksa onu sınırlı algımızla anlamaya çalışırsak, onu tam olarak kavrama şansımız olmaz. Ve insan hakikaten ruhtan doğduğunda, gerçek anlamda ne olduğunu bilir. Onun için sufilerin bir ifadesi vardır: "sen çok mükemmel bir varlıksın ama sen henüz kim olduğunu ve ne olduğunu bilmiyorsun." Bu öylesine söylenmiş bir şey değil.
Onun için sufiler insana o öz nazarıyla bakarlar, o hakikat nazarıyla bakarlar. Yoksa insanlara işte çocukmuş, gençmiş, yaşlıymış, güzelmiş, yakışıklıymış, öyle giyinmiş, böyle bir statüsü var ya da yok, diye bakmazlar. Hepsi geçici olarak var olmakla birlikte asıl değildir. Ve insan işte kendisine şunu soracak: sen kendini tarif ederken ne diyorsun? Dediğin şey seni bağlayacaktır. Dikkat et, seni bağlayacak.
Benlik Kitabı mı, Ruh Kitabı mı?
Mesela dikkat edin, Kur'an insana bir anlayış verirken, bir tanımlama noktasında, işte "ben Müslümanlardanım" de diyor. Yani "ben ilahi özüme teslim olanlardanım." Yoksa dikkat edin Kur'an'da hiç "gencim, yakışıklıyım, zenginim, fakirim, statü elde edemedim, evlendim, evlenemedim" var mı böyle bir şey? Yok, hiçbiri yok. Onlar bizim ego kitabımızda yazıyor. Anlatabilir miyim? Onun için insan şunu diyecek: benlik kitabını mı okuyorum, ruhun kitabını mı okuyorum? Eğer benlik kitabını okuyorsanız, Kur'an'ı bile benlikle okumak zorunda kalacaksınız. Kur'an'ı okurken "hangi ayeti okuyayım da parayı bulayım" şeklinde, "hangi ayet ne işe yarıyor" şeklinde bakacaksınız. Halbuki kitap baştan sona aslında neyi anlatıyor? İnsandan Allah'a giden yolculuğu anlatıyor. Başka bir hikaye yok aslında. Bütün mesele bu alemi ruhsal bir bilinçle tecrübe edip tekrar ilahi özünün farkındalığını yaşamak, ona dönmektir.
Nefsi Mülhemeye Giden Yol: Hangi Benliklerle Özdeşleşiyoruz?
Ama tabii ki işte neye dikkat edeceğiz? Bu süreçte psikolojimiz hangi etkilere maruz kalmış? En çok özdeşleştiğimiz benlikler nelerdir? Yani kişiyi nefsi mülhemeye götürecek olan şey nedir? En azından ona giden kapıya kişiyi yaklaştıracak olan şey nedir? En çok özdeşleştiğin benlik durumları neyse onlarla özdeşleşmemektir. İnsan için bu, kişisel olarak analiz edilmesi gereken bir şeydir. En çok neyle özdeşleşiyorsun? Özellikle de en çok hangi negatif benliklerle özdeşleşiyorsun? Yani en çok seni mutsuz eden, kederlendiren, kaygılandıran, korkutan, sana kendini eksik, yetersiz hissettiren hangi benlik algılarıdır? Öncelikle onların üzerinde duracaksın. Çünkü onlar en büyük engelleyicilerdir. Böyle tamamen senin yolunu keserler. Hangi mahrumiyet algısı, hangi eksiklik, yetersizlik algısı, hangi beklenti algısı? Bu benlikler bizim için engelleyicidir. Dikkat edelim.
Mesela İslam tarihinde Mekke'de iman etmeyen insanların çoğu iki şeyden dolayı iman edememiştir: ya bir çekinceleri olmuştur, yani inanırlarsa bir tehlike ve zarar göreceklerini düşünmüşlerdir, veyahut da ellerinde olan bir şeyi kaybedeceklerini düşünmüşlerdir. Bunlar nedir aslında? İşte kişinin özüyle temasını engelleyen benlik gruplarıdır. İki temel grup var: bir korkan benlikler, bir de arzu eden benlikler.
Mesela diyelim ki, sanırım Ebu Cehil olacak, "şimdi biz peygambere inanırsak Haşimoğulları diyecekler ki peygamber de bizden, bize bir şey kalmıyor, bizim kabileye bir şey kalmıyor." Anlatabildim mi? Bakın, engelleyen bu mesela; kendince onu bir değer görüyor. Veya diyelim ki "Mekke'nin idaresini kaybedecek." Veyahut da diyor ki, mesela Ebu Süfyan veya başka biri, "biz şimdi tek Allah var, tek Tanrı var desek, bu putları atsak, hac mevsiminde Kabe'ye gelen binlerce insan var, bunların hiçbiri gelmeyecek, ekonomi bozulacak, kazancımız düşecek" diye inanmıyor. Bunun için inanmıyor yani. Anlatabildim mi? Onun için de Hazreti Peygamberi, yani bir nevi özü temsil eden, ruhu temsil eden peygamberi görmüyor, onu göremiyor, o mesajın ruhunu kavrayamıyor. Ve peygamberi şey olarak görüyor: "inanırsak zahiri ve dünyevi olarak ne kazanırız ne kaybederiz" o nazarla görüyor. Psikolojisinin hesabına peygamberi değerlendiriyor. O yüzden inanmıyor.
O yüzden insan şuna dikkat edecek: hangi benlik seni gereksiz yere meşgul ediyor ve zorluyor, ona dikkat et, onun tuzağına düşme. Çünkü o yanıltıcı bir şeydir. Hatta geçen bir yerde okudum, bir ermişe diyorlar ki, "sen bizim mutsuzluklarımıza çok fazla kıymet vermiyorsun, bizi pek bu konuda çok dikkate almıyorsun gibimize geliyor, öyle hissediyoruz" diyorlar. "Doğru" diyor, "ben o mutsuz olan benliklerinizden sizi kurtarmaya çalışıyorum. Yoksa ben onları dinlemeye çalışmıyorum" diyor. "Yani onları dinlemekle ben size yardım edebileceğimi düşünmüyorum ki" diyor. "O yüzden onlara kıymet vermiyor gözüküyorum. Yani ben o mutsuz benliklerinizi mutlu etmeye gelmedim. O mutsuz benliklerinize çare bulmaya gelmiyorum. Sizin o mutsuz benlikler olmadığınızı size hatırlatmak istiyorum."
Kapanış: Din İnsanı Neyle Mutlu Eder?
Bu çok önemli bir şey. Onun için ermişler, evet, sizin psikolojik hikayelerinizi dinleyebilirler. Ama bir ermişe psikolojik sorunlarınızı çözmek için gidiyorsanız, yanlış bir yere gidiyorsunuz deyim yerindeyse. Evet, o sizin psikolojik sorunlarınızı da çözebilir ama neyle çözer? O olmadığınızı size hatırlatarak çözer. Anlatabildim mi? Yoksa bir benliği mutlu edersin, öbür gün öbür benlik çıkar. Onun için din, insanı psikolojik düzeyde ve maddi düzeyde mutlu etmek için gelmemiştir. Eyvallah.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Şems Suresi: 1-10 (ayetlerin tamamı mealen anlatılıyor ve yorumlanıyor) - Ra'd Suresi: 28 ("Kalpler ancak Allah ile mutmain olur") - Rum Suresi: 21 ("Sükun bulasınız diye Allah sizin için eşler yarattı") - Enbiya Suresi: 69 ("Ey ateş, İbrahim'e serin ve selametli ol") - Bakara Suresi: 130 ("Kendini hafife alandan/sefihe nefsehu'dan başkası İbrahim'in dininden yüz çevirmez") - Kaf Suresi: 16 ("Allah size şah damarınızdan daha yakındır") - "Ruhumdan üfledim" ifadesi de anlatıcı tarafından anılıyor; bu ifade Hicr Suresi 29. ayette ve Sad Suresi 72. ayette geçtiği için hangisinin kastedildiğinden emin değilim, sure/ayet numarasını kesinleştirmiyorum. --- ---
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.